(navigation image)
Home American Libraries | Canadian Libraries | Universal Library | Community Texts | Project Gutenberg | Children's Library | Biodiversity Heritage Library | Additional Collections
Search: Advanced Search
Anonymous User (login or join us)
Upload
See other formats

Full text of "Hayat Kitabi Kuran Gerekceli Meal Tefsir"

Hayat Kitabı 

KURAN 

GEREKÇELİ MEAL-TEFSİR 

. »~ g^^= S|» ■. 

Mustafa İslâmoğlu 




DÜŞÜN YAYINCILIK 



♦NH3SS3* • — — , «^3^^- 

DÜŞÜN YAYINCILIK - 160 
Mustafa îslâmoğlu - 35 



Eserin her hakkı DÜŞÜN YAYINCILIK'a aittir. 
Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir; izinsiz çoğaltılamaz, basılamaz. 



Yayına Hazırlayan 

İç Düzen 
Ali Koçak 

Kapak 
M. Emin Öztürk 

Mushaf Hattı 

Erva © 

Muhammed Enes 

Baskı ve Cilt 
İstanbul Matbaacılık 

1. Baskı Haziran 2008 

ISBN 975-550-043-X 

Fatma Sultan Mh. Kahhalbağı Sk. No: 49/A Topkapı-İSTANBUL 

Tel: (0.212) 524 75 24 Fax: (0.212) 635 27 66 

www. dusunyayincilik.com 

Sipariş Tel: (0.212) 528 12 26 - 27 Fax: (0.212) 528 12 20 

www.kidap.com.tr 



-^3^ . . Hs^Ss* 1 - 



Vahiyle inşâ olmaya 
ve hayatı vahiyle inşâ etmeye aday olan 

herkese... 



ALFABETİK OLARAK DÎZÎLEN KUR'AN-I KERÎM SÛRELERİNİN 
MUSHAF SIRASI, MEAL VE MUSHAFTAKI SAYFA NUMARALARINI GÖSTERİR CETVEL 



Sûre 



Sıra Meal Mushaf 



Sûre 



Sura 



Meal Mushaf 



A 

'Abese . 
'Âdiyat 
'Alak . . 
'Asr . . . 
A'lâ . . . 
A'râf . . 



..80 
.100 
..96 
.103 
..87 
...7 



. . .1220 584 

...1291 599 

...1276 597 

. . .1298 601 

. . .1246 590 



Ahkâf 46 

Ahzab 33 

Âl-i İmran . . .3 



260 
997 
823 
103 
775 



Ankebût . . .29 
B 

Bakara 2 5 

Bclcd 90 ....1258 

Beyyine 98 1285 

Burûc 85 1239 

C 

Câsiyc 45 989 

Cin 72 . .. .1177 

Cuma 62 1123 

D 

Duhâ 93 1267 

Duhân 44 982 

E 

Enam 6 222 



.150 
.501 
.417 
..49 
.395 



1 

. . .593 
. . .598 
. . .588 



.498 
.571 
.552 



Enbiya 21 



Enfal . 
F 

Fâtır . . 
Fatiha 
Fecr . . 
Felak . 
Fetih . 
Fil ... 



.8 



.615 
.306 



. .35 

. . .1 .. 

. .89 . . 

.113 .. 
. .48 

.105 . . 



.595 
.495 

.127 
.321 
.176 

.433 



. .859 

1 - 

.1253 592 



Furkan 25 

Fussüet ... .41 
G 



.1325 
.1015 
.1303 
. .697 
..941 



Gaşiye . . . 
H 

Hac 

Hadîd 
Hakka . . . 

Haşr 

Hicr 

Hucurât . . 



.88 . . 

.22 .. 

.57 . . 

.69 .. 

.59 . . 

.15 . . 

.49 .. 



.1250 

. .638 
.1082 
.1162 
.1100 
. .481 



.604 
.510 
.601 
.358 
.476 



.331 
.536 
.565 
.544 
.261 
.1026 514 



Hud 

Hümeze . . 
t 
İbrahim . . 

Ihlas 

İnfitar . . . 
İnsan 
înşikâk . . 
îsra 



..11 
104 

.14 
112 
.82 
.76 
.84 
.17 . 



. .97 
. .50 
.109 



Kadr . . 
Kâf . . . 

Kâfirun 

Kalem 68 

Kamer 54 

Kâri'a 101 

Kasas 28 



. .18 
.108 
..75 
.106 



Kehf . . . 
Kevser . 
Kıyamet 
Kurcyş . 
L 

Leyi 92 

Lokman ... .31 
M 

Mâ'ûn . 
Maide . 
Me'aric 
Meryem 
Muhammed 47 
Mumtehane 60 



.107 
...5 
. .70 
. .19 



. . .395 
. .1301 

. . .469 
. .1322 
. .1229 
..1200 
. .1236 
. . .526 



.220 
.501 



.. .1281 
.. .1032 
...1314 
. . .1154 
.. .1060 
...1294 
. . . .752 
. . . .553 
. . .1311 

...1196 576 

. . .1306 602 



. .254 
..604 
..586 
. .577 
.588 
.281 

.598 
.517 
.603 
.563 
.527 
.600 
.384 
.292 
.602 



.1264 
..807 



.77 .. 
83 .. 
.40 .. 
23 . . 
58 .. 



Mûrselât . 
Mutaffifin 
Mü'min . . 
Mü'minun 
Mücâdile . 
Müddessir . .74 . 

Mülk 67 . 

Münâfikûn .63 . 
Müzzemmil 73 . 
N 

Nahl 16 . 

Nâs 114 . 

Nasr 110 . 

Nâzi'ât 79 . 



..1308 
...188 
. .1167 
. . .578 
. .1006 
. .1110 
. .1207 
. .1232 587 



.595 
.410 

.602 
.105 
.567 
.304 
.506 
.548 
.579 



.466 
.341 
.541 
.574 
.561 
.553 



..926 

. .659 

.1090 
. .1188 
. .1148 
. .1128 
..1183 573 



. .495 266 

.1328 604 

.1317 603 

.1216 582 



Sûre 



Sıra 



Meal Mushaf 



Nebe' 78 

Necm 53 



Nemi . . 
Nisa . . . 
Nûh . . . 
Nûr . . . 
R 

Ra'd . . . 
Rahman 
Rûm . . 
S 

Sâd 

Sal .... 
Sâffât . . 
Sebe . . . 
Secde . . 

§ 

Şems 91 



Şerh . . . 
Ştı'arâ . 
Şûra . . . 
T 

Tâhâ . . 
Tahrîm 
Talâk . . 



.94 .. 
.26 . . 



..20 
..66 
..65 



Tank 86 



.1211 
.1053 
..734 
..143 
.1172 
..677 



.455 



.581 
.525 
.376 
. .76 
.569 
.349 



. .1067 530 



..898 
.1117 
. .883 
..844 
..816 



.452 
.550 
.445 
.427 
.414 



.1261 
.1270 
..713 
. .954 



. .594 
.1142 
.1137 
.1243 
.1320 
.1132 



Tcbbet 111 

Teğabün . . .64 
Tekasür . . .102 

Tekvir 81 

Tevbe 9 

Tîn 94 

Tür 52 

V 

Vâkı'a 56 

Y 

Yasin 36 871 



.594 
.596 
.366 

.482 

.310 
.559 
.557 
.590 
.603 
.555 



.1296 600 



.1225 
..326 
.1273 
.1046 

.1075 



.585 
.186 
.596 
.522 



Yûnus 10 

Yusuf 12 

Z 

Zâriyat ... .51 

Zelzele ... .99 

Zuhruf 43 

Zümer 39 



.368 
.426 



.439 
.207 
.234 



.1039 
.1288 
. .968 
..909 



. ..519 
. . .599 



Kalem: Nûn ; Mü'min:Ğam-) Şerh: İnşirah; Tebbet: Mesed; Zelzele:Zilzâl 



.457 



İÇİNDEKİLER 



Meale Giriş XI 

Mealde Takip Edilen Usul XVIII 

Sûreler 

1 . Fatiha 1 

2. Bakara 5 

3. Âl-i îmran 103 

4. Nisa 143 

5. Maide 188 

6. Enam 2,22 

7. A'râf 260 

8. Enfal 306 

9. Tevbe 326 

10. Yûnus 368 

1 1 . Hud 395 

12. Yusuf 426 

13. Ra'd 455 

14. İbrahim 469 

15. Hicr 481 

16. Nahl 495 

17. Isra 526 

18. Kehf 553 

19. Meryem 578 

20. Tâhâ 594 

21. Enbiya 615 

22. Hac 638 

23. Mü'minun 659 

24. Nûr 677 

25. Furkan 697 

26. Şu'arâ 713 

27. Nemi 734 

28. Kasas 752 

29. Ankebût 775 

30. Rûm 792 

3 1 . Lokman 807 

32. Secde 816 

33. Ahzab 823 

VII 



"*£3£s*< . — _ «ş^gç^ 



34. Sebe 844 

35. Fâtır gen 

36. Yasin g^j 

37. Sâffât oga 

38. Sâd gng 

39. Zümer ngn 

40. Mü'min 92 <5 

41. Fussilet 942 

42. Şûra 954 

43. Zuhruf ngg 

44. Duhân pg2 

45. Câsiye pgp 

46. Ahkâf 997 

47. Muhammed 2006 

48. Fetih 1015 

49. Hucurât , 2026 

50 - Kâf 1032 

51. Zâriyat 2039 

52 - Tûr 1046 

53 - Necm 1053 

54. Kamer 1060 

55. Rahman 2067 

56 - Vâkl ' a 1075 

57 - Hadîd 1082 

58. Mücâdile 2090 

59 - Ha § r 1100 

60. Mumtehane ^ 1 10 

61Saf '"^""""^""^""^"""lll7 

62. Cuma 2 223 

63. Münâfikûn 2 128 

64. Teğabün 2 132 

65. Talâk 2 137 

66. Tahrîm 2 142 

67. Mülk 1 1 48 

68. Kalem 2 154 

69. Hakka 2 162 

70. Me'aric 2 167 

71. Nûh 2272 

72 - Cin ''''^^^Z~Z"'.1177 

73. Müzzemmil 2 183 

74. Müddessir 2 188 

75. Kıyamet 2 196 

76. İnsan 1200 

VIII 



•^=3$a*> . . «NîSSsiH- 



77. Mûrselât 1207 

78. Nebe' 1211 

79. Nâzi'ât 1216 

80. 'Abese 1220 

81. Tekvir 1225 

82. İnfitar 1229 

83. Mutaffifin 1232 

84. Inşikâk 1236 

85. Burûc 1239 

86. Tarık 1243 

87.A'la 1246 

88. Ğaşiye 1250 

89. Fecr . . .' 1253 

90. Beled 1258 

91. Şems 1261 

92. Leyi 1264 

93. Duhâ 1267 

94. Şerh 1270 

95. Tîn 1273 

96. 'Alak 1276 

97. Kadr 128 1 

98. Beyyine 1285 

99. Zelzele 1288 

100. 'Âdiyat 1291 

101. Kâri'a 1294 

102. Tekasür 1296 

103. Asr 1298 

104. Hümeze 1301 

105. Fil 1303 

106. Kureyş 1306 

107. Mâ'ûn 1308 

1 08. Kevser 1311 

■ 109. Kâfinin 1314 

110. Nasr 1317 

111. Tebbet 1320 

1 12. îhlas 1322 

113. Felak 1325 

114. Nâs 1328 

Kaynakça 1331 

Dizin 1333 



IX 



*^3S33» 



•*s3S3^- 



A.Br 


: Ana Britannica 


md 


: madde 


age 


: adı geçen eser 


msl 


: misal 


ay 


: aynı yer 


nkl 


: nakleden-naklen 


bkz 


: bakınız 


t 


: tekili 


Ç 


: çoğulu 


tef 


: tefsirinde 


üg 


: ilgili 


vb 


: ve bunun gibi 


krş 


: karşılaştırınız 


vd 


: ve diğerleri. 



MEALE GÎRİŞ 



"Eğer Biz bu Kur'an'ı bir dağa indirmiş olsaydık, 
onun Allah'a saygıdan kendini yerlere atıp şerha şerha dağıldığını görürdün." 

(59:21) 



Söz Başı 

Önümüz ve sonumuz, dünümüz, günümüz ve yarınımız, her işimizin başı, or- 
tası ve sonu O'nun adıyla ve O'nun admadır. Çünkü O "ol" dedi olduk, "olma" 
dese olmazdık. Çünkü gücümüzü O'ndan aldık, varlığımızı O'na borçlu olduk. 
Borcun borçla ödenmeyeceğini bildik ve O'na kayıtsız şartsız teslim olduk. Bildik 
ki, O dilemese dileyemezdik, izin vermese edip eyleyemezdik. 

Hamdimiz ve senamız, özünde merhametli işinde merhametli olan, sonsuz 
rahmetin kaynağı olan, vahiyle insana tenezzül buyuran, akleden kalplerimizi 
onunla doyuran, insanı en güzel kıvamda yaratan, yarattığı insana Kur'an'ı ve be- 
yanı öğreten, sözün gücünü gücün sözünden üstün kılan, kelâmıyla söze değer ka- 
tan, kalemi yaratan ve onunla öğreten âlemlerin Rabbi, rahmetin eşsiz membaı, 
sevgi ve şefkatin mutlak kaynağı Allah'adır. 

Desteğimiz ve salatımız, onun vahyini bize aldığı gibi taşıyan, o vahyi taşı- 
makla kalmayıp model bir hayatı yaşayan, insanlığın kabul olmuş sadakası olan 
ve insanlığa ebedi mutluluğun aydınlık yolunu bırakan, bir ömrü vahye adayan ve 
hayatını canlı bir Kur'an kılan Rasulullah'adır. 

Varlık, Allah konuşunca var oldu. Tarih, O konuşunca başladı. Beşere ruh, 
O'nun dilini anlasın diye üflendi. O ruhla birlikte irade, akıl ve nutk O'nun 
kelâmı muhatabını bulsun diye verildi. Ve 'beşer', O'nu anlamak için 'insan' ol- 
du. 

Varlığı kelâm ile başlatan, insanın serüvenini de kelâm ile başlattı. Hak ve so- 
rumluluk verdiği insana, hak ve sorumluluklarını nasıl kullanacağını vahiyle öğ- 
retti. Tarihin eksenine kelâmı yerleştirdi. İnsana vahiyle yol gösterdi. Hayatı inşâ 
etsin diye insanı dünyanın "kalfası" (halife) yaptı. Bu kalfa işini iyi yapsın diye in- 
sanı vahiyle eğitti. 

Ezeli ve biricik hakikatin tüm zamanlardaki tezahürü olan islâm, aynı zaman- 

XI 



*N^£N* • -. ^ 

da Allah'ın kâinatı yönettiği sistemin adıydı. Ezeli ve biricik hakikatin insanlığın 
son çevrimindeki tezahürü olan Kur' an vahyi ise ilâhî bir inşâ projesiydi. Hayat 
yol, insan yolcuydu. Yolu da yolcuyu da O yarattı. Yol haritasını belirlemek, yolu 
ve yolcuyu yaratanın hakkıydı. Tüm ilâhî vahiyler, varlık ağacının bu soylu mey- 
vesi var ediliş amacını gerçekleştirsin diye gönderilmişti. Ve insanlığın son çevri- 
minde ebedi rehberlik tüm haşmetiyle Kur'an suretinde bir kez daha göründü. 



İlk kitabım, zatî eşyalarım dışında belki ilk servetim, henüz yedi yaşımdayken 
tarafıma hediye edilen bir Kur'an'dı. Yöremizde sevilip sayılan arif bir zâtın hedi- 
ye ettiği bu mushafı, tüm yıpranmışlığma rağmen hâlâ muhafaza ederim. 

O gün hayatıma giren Kur'an, inişli çıkışlı bir seyir izlese de, hayatımdan bir 
daha hiç çıkmadı. Gerek özgün gerek örgün eğitimim, hep Kur'an'ı anlamamı ko- 
laylaştıran alanlarda oldu. Şimdi geriye dönüp baktığımda, bunun Rabbimin faki- 
re bir lûtfu olduğunu görüyor, şükründen aciz olduğumu itiraf ediyorum. 

Dolu dolu 1 1 yıllık ağır ve zorlu bir mesainin ürünü olan bu meal, "Bir meal 
de ben yazayım" diye kaleme alınmadı. Bir nevi kendini fakire dayatan bir sorum- 
luluk olarak vücut buldu. Zira meal yazımı, 1998 başında başlayan Tefsiru'l- 
Kur'an ve Te'vilu'l-Furkan adlı sesli ve görüntülü tefsir projemizin olmazsa olma- 
zıydı. Tabii ki bu uzun vadeli projenin öncesi de var. Kahire safhasını saymazsak, 
İstanbul'da 1992 yılında başlayıp 15 yılda tamamlanan canlı ve kamuya açık tef- 
sir derslerimiz bu çalışmanın nüvesini teşkil eder. 

Vicahen ve gıyaben çok geniş bir kesime ulaşan bu dersler, bir tür kadim ilim 
geleneğimizdeki "arz" yöntemini çağrıştırıyordu. Derslerde verilen kimi mânalar 
ve yapılan bazı yorumlar muhatapları tarafından tartışılıyor, bu tartışmaların 
yansıma ve yankıları bize dönüyordu. Bu mealin olgunlaşmasında, işbu dönüşle- 
rin payını daha baştan anmayı bir görev bilirim. 

Vahiy 

Hayatta karşılaştığım ve karşılaşmam muhtemel hiçbir şey, beni bir mucize-i 
bakî olan Kur'an kadar etkilemedi. Kur'an'ın kanatlarına tutundukça hayretim 
arttı, hayretim arttıkça daha bir sıkı tütündüm. Ve işte o zaman anladım Allah 
Rasulü eliyle gerçekleşen büyük iman hamlesinin arkasındaki itici gücü. Tüm 
kalbimle inandım ki, bu güç Kur'an'dı. Vahyin dönüştürücü gücünü gözardı ede- 
rek, bu iman hamlesini ne anlamak ne de anlatmak mümkündü. Bu açıdan bakıl- 
dığında vahiy gerçek bir "fatih" olarak karşımızda duruyordu. 

XII 



•N^Şs* ► — > »^ 

Vahiy, ilk muhataplarının hayatını adım adım inşâ etmişti. Zira vahiy hayatı 
inşâ için gönderilmişti. Vahyin amacı insan merkezli bir hayat, iman merkezli bir 
insan, bilgi merkezli bir iman ve hakikat merkezli bir bilgi idi. Hakikatin merke- 
zi ise zaten belliydi: el-Hak olan Allah. 

Vahiy ilk muhataplarını inşâ ederken şu yöntemi kullandı: 1) Kısmen ya da ta- 
mamen içini boşaltıp yeniden yüklediği kavramlarla muhatabının tasavvurunu 
inşâ. 2) Önerme ve hükümleriyle muhatabının aklını inşâ. 3) Aktardığı tarihi ör- 
nek ve kıssalarla muhatabının şahsiyetini inşâ. 4) Bütünsel bir okuma sonucu ula- 
şılacak maksat ve ruhuyla bütün bir hayatı inşâ. 

Hayatını inşâ ettiği insanları şirkin ve zulmün esir aldığı karanlık akıllardan 
kurtarıp, tevhidin ve adaletin aydınlığına çıkardı. Vahyin inşâsına teslim olma- 
dan önce eşkıya olanlar, vahyin inşâsından geçtikten sonra evliya oldular. Onlar 
vahye kendilerini inşâ eden bir özne olarak yaklaştılar, vahiy de onları yaşadıkla- 
rı çağın özneleri kıldı. Önceleri zaman ırmağında akan birer çer çöp gibiydiler. Va- 
hiyle inşâ olduktan sonra hayat ırmağının akacağı yatağı onlar belirlediler. Vahye 
öyle bir teslim oldular ki, vahiy onları tefsir etti. 

Anlamın merkezinde Allah'ın olduğu zamanlarda, hayatın merkezinde de va- 
hiy oldu. Böylesi zamanlarda anlam doğru bir biçimde elde edildi, üretildi ve ile- 
tildi. Bunun devamı lafız-mâna-maksat üçlüsünün ayrılmamasına bağlıydı. Bun- 
ları birbirinden ayırıp koparma teşebbüsleri, her seferinde anlam binasını biraz 
daha zayıflattı. Bu sürecin sonucunda anlam üretimi durdu. Bu duraklama şu zin- 
cirleme sonucu doğurdu: 1 ) Maksat gözardı edilince mâna gözden kaçtı ve üreti- 
lemez oldu. 2) Üretilemeyen mâna giderek küçüldü ve ihmal edilebilir bir unsur 
gibi görüldü. 3) Bunun sonucunda, oluşan mâna açığını kapatmak için lafız yücel- 
tildi. 4) Yüceltilen lafız anlamanın değil hissiyatın konusu oldu. 5) Hissiyatın ko- 
nusu olan lafız artık nesneleşmiş olduğu için hayatın dışına kolayca itilebildi. So- 
nuçta vahiy hayatı inşâ eden özne olmaktan çıktı. 

Elinizdeki çalışma, bu olumsuz süreci tersine çevirmek için yapılmış fiili bir 
duadır. Bu çalışma kesinlikle başkalarına görünme ve gösterme arzusunun bir 
ürünü değildir. Kur'an'ı bir hayat kitabı olarak telakki eden bir Kur'an talebesi- 
nin, murad-ı ilâhiyi anlama ve yaşama çabasının bir ürünüdür. 

Allah'ın kendisine hitab ettiği en son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.), in- 
sanlığa gönderdiği son kitab ise Kur'an-ı Kerim'dir. Allah Teala Kur'an-ı Kerim'i 
melek Cebrail aracılığıyla Hz. Muhammed'e yaklaşık 23 yıl süren bir süreç içeri- 
sinde vahyetmiştir. Bununla Allah kullarını dalaletten hidayete, karanlıklardan 
aydınlığa çıkarmayı murad etmiştir. 

Vahiy, Allah'ın yarattığı insana olan şefkat ve sevgisinin bir ürünüdür. "Biz 

XIII 



.Şe3£=4. . » *£<3 £gj« 

âdemoğluna kat kat ikram ederek onu üstün ve şerefli kıldık" (17:70) âyetindeki 
kerramna'nm Allah'ın insanı doğrudan muhatap almaya değer bir varlık olarak 
görmesi ve ona vahiy yoluyla ikram etmesiyle bir alâkası olsa gerektir. Vahyin 
inişini ifade eden "nüzul ve inzal" kelimeleri, aynı zamanda "ikram", "lütuf" ve 
"iyilik" anlamlarına gelir. O, insana "kat kat ikram etmiştir." Çünkü Allah insa- 
nı vahiy dışında ve ondan önce üç ayrı kılavuzla desteklemiştir. Bu kılavuzların 
ilki temiz fıtrat ve vicdan, ikincisi duyular ve şuur, üçüncüsü ise akıldır. Bütün 
bunların üzerine Allah'ın insana vahiyle yol göstermesi, gök sofrasını akleden 
kalbinin önüne sermesidir. Her ikram bir teşekkür ister. Büyük ikram büyük te- 
şekkür ister. Allah'ın kullarına yol göstermesi demek olan vahye kulların teşek- 
kürü gösterilen yolda yürümektir. Bunun için de vahyi anlamak şarttır. Anlama- 
nın olmazsa olmazı tefekkürdür. Bilinen bir hakikattir: tefekkür teşekkürdür. 

Vahiy, Allah'ın iradesini insana bildirme yöntemidir. Kur'an'da "vahyetti" (ev- 
ha), "konuştu" {kelleme), dedi ve söyledi [kale), buyurdu [emera), ilka etti [elka], 
indirdi {enzele), "ünledi ve seslendi" (nâdâ) kelimeleriyle ifade edilen vahyin ger- 
çekleşme yollarını şu âyet beyan eder: "Hiçbir ölümlüyle Allah'ın (yüz yüze) ko- 
nuşması olacak şey değildir; ancak O ânî ve içe işleyen ilâhi bir ilham yoluyla, ve- 
ya bir perde arkasından, ya da O'nun dilediği şeyi yine O'nun izniyle bildirsin di- 
ye bir elçi göndermek suretiyle konuşur" (42:51). 

Kur'an, yine kendi beyanına göre ilk kez Ramazan ayı içerisinde yer alan mü- 
barek bir gece olan (44:3) Kadir gecesinde inmeye başlamış (2:185; 97:1) ve yakla- 
şık 23 senelik bir süreçte peyderpey tamamlanmıştır. Kur'an eşyanın ve hakika- 
tin bir tefsiridir. Kendisi bizatihi müfessir olan Kur'an âyetlerinin ilk müfessiri de 
yine Allah Teala'dır. Kıyamet sûresinde "Onu açıklamak da bize düşer" buyur- 
muştur. 

Kur'an 

Kur'an, fu'lan vezninin de delalet ettiği gibi "okumanın tüm olumlu anlamla- 
rıyla daima okunan" demektir. 

Kur'an'ı Kur'an'a sorduğumuzda, o kendisini bize şu özellikleriyle tanıtmakta- 
dır: 

1 ) Allah'ın kelâmıdır. Kelâm sıfatının, tüm diğer vahiyler gibi, başı arşta ayak- 
ları arzda olan fiilî bir tecellisidir. 

2) Arapça bir hitaptır. Arapça Allah'ın dili değil Kur'an'm dilidir ve hiçbir ter- 
cüme Kur'an değildir. 

3) Tevatür yoluyla nakledilmiştir ve Allah'ın koruması altındadır, indiği ilk 
günden itibaren binlerce inananın hafızalarında, gönüllerinde, hayatlarında ve ya- 

XIV 



*N3£s#. « . »^ 

zılan mushaflarda taşınarak bugünlere gelmiştir. 

4) Anlaması kolaylaştırılmış, bizzat kendi kendisini tefsir eden apaçık bir hi- 
taptır. O, her okuyanın kendine göre anlam verdiği bir hitap değil, murad-ı ilahi- 
yi taşıyan bir hitaptır. 

5) Mucizedir. Önceki Peygamberlere verilen mucizeler göründüğü zaman ve 
mekânla sınırlıydı ve tarihseldi, Kur'an ise zamanlarüstü yaşayan bir mucizedir. 

6) Evrenseldir. Sadece belli bir mekana ve zamana değil tüm insanlığa rehber 
olarak gönderilmiştir. 

7) Kapsayıcı ve bütüncüldür. Hayatın her alanına dair değişmez değerleri orta- 
ya koyar. 

8) Hidayet, nur ve furkandır. İnsana rehberlik eder, doğruyu yanlıştan ayırır ve 
karanlık akılları ışığıyla aydınlatır. 

9) Parça parça inmiştir. Çünkü Kur'an hayat kitabıdır ve ilâhi bir inşâ projesi 
olarak hayata anlam katmak için gönderilmiştir. 

Sözün özü, Kur'an okumak ucu cennete ulaşan bir yolculuğa çıkmaktır. Tıpkı 
Hz. Peygamber'in dediği gibi: "Kur'an okuyan kimseye şöyle denir: Oku ve yücel! 
Dünyada okuduğun gibi oku! Makamın, son okuyacağın âyetin olduğu yerdedir." 
(Tirmizî, Fedailu'l-Kuı'an 17). 

Şuara 192-196, Isra 106 ve Âl-i İmran 3-4'ten yola çıkarak Kur'an'da Kur'an'm 
tarifi şöyledir: Âlemlerin Rabbinden emin bir elçi vasıtasıyla ebedi hakikatin an- 
lam ve amacına uygun olarak Hz. Muhammed aleyhisselamm kalbine açık ve an- 
laşılır bir Arapça ile insanlığa iletilmek üzere indirilen, önceki vahiylerde yer alan 
ezeli hakikatleri bünyesinde taşıyan ve onları tasdik eden, insanlığa yol gösteren 
ve iyiyi kötüden ayıran ilâhi kelâmdır. 

Kur'an'm kendi tarifinde, vahyin Arap diliyle indirilişi doğrudan Kur'an'm bir 
sıfatı olarak yer alır {Kur'ânen 'arabiyyen). Kur'an'm Arapça oluşunun vurgulan- 
ması, zımnen "anlaşılabilsin diye beşer türünün konuştuğu dillerden bir dille in- 
dirildi" vurgusunu taşır. Fakat bu zımni vurgu Arapça'nın vahyin sıfatı olduğu 
gerçeğini değiştirmez. Arapça'nın Kur'an vahyinin sıfatı olması demek, son tah- 
lilde Kur'an'm bir dili olduğunu söylemektir. Zira her peygamber kendi kavminin 
diliyle gönderilmiştir (14:4). Bunun da gerekçesi mesajın anlaşılmasıdır. 

Kur'an vahyinin Arapça ile gönderilmesi vahyin mesajının evrensel olmasına 
mani değildir. Zira mâna ruh, lisan o ruhun üflendiği beden gibidir. Nasıl ki be- 
den ruhun aracı ise, dil de mânanın aracıdır. Kur'an'daki hakikatlerin önceki ki- 
taplarda da beyan edildiği söylenmiştir (26:196; 87:18-19). Önceki kitaplar ise 
farklı dillerde indirilmişti. Kur'an'm nazmı mânasmdadır ve mâna bir dilin lafız- 
larına hasredilemez. Hele bu mâna zamanlar ve zeminler üstü vahyin mânasıy- 
sa, bu daha bir böyledir. İlâhî kelâm kelimelerin kalbine inmiş, Arapça lafızlar yü- 

XV 



>N=3$5N* • . *s3£a* 

ce mânaları taşıyan birer kab olmuştur. Mânalar kabın şeklini almış, kab mâna- 
ların boyasıyla boyanıp haliyle hemhal olmuştur. Lafız ve mâna et ve tırnak gibi 
birbirine kaynamıştır. Bilincin mânaya değebilmesi için önce lafza değmesi gere- 
kir. Yani kabın içindekine ulaşmanın yolu kaba ulaşmaktan geçer. 

Meal 

İşte sözün tam burasında tercüme faaliyetinin o kadim problemleri önümüze 
çıkmaktadır. 

Soru(n) şudur: Bir dilin içindeki mânaları bir başka dile aktarmak, bir kabın 
içindekini bir başka kaba boşaltmaya benzer mi? 

Mânayı "çorba" lafzı "kazan" olarak gören biri, bu suale kolayca "evet" ceva- 
bı verebilir. Böyle biri kendisini de kepçe sanacaktır. Fakat ne mâna "çorba"dır, 
ne de lafız "kazan". Dolayısıyla mütercim de kepçe değildir. Mütercim, kaynak 
dildeki mâna ruhunun lafız bedenine inzal ediliş maksadını asla gözden ırak tut- 
madan, o ruhun o bedendeki tüm hissetme, akletme, bilme, görme, işitme, söyle- 
me, etme ve eylemelerini gözlemleyip bu gözlemlerini olabildiğince aslına sadık 
kalarak hedef dile aktaran kimsedir. Bu gerçekler ışığında tercüme faaliyeti fotoğ- 
raf çekmeye ve resim yapmaya benzemez. 

Artık mütearife haline gelmiştir: Hiçbir tercüme aslının yerine geçemez. İstis- 
naları mümkün olsa da, bu hüküm bir hakikati ifade eder. Başta dilin doğası bu- 
nu dayatır. Zira dil durağan ve sentetik bir faaliyet değil canlı ve insani bir orga- 
nizmadır. Eğer kaynak dil Arapça gibi kıdem açısından köklü, belagat açısından 
zengin bir dilse çeviri daha bir zorlaşır. Buna bir de çevrilen metnin/hitabın 
Kur'an gibi başı gökte ayakları yerde ilâhi bir kelâm oluşu eklenince, kaynak dil- 
deki mânayı hedef dile taşımak daha bir zorlaşacaktır. Bu durumda yorum alanı 
daha da genişleyecektir. Yorum alanı genişledikçe, sorumluluk da bir o kadar bü- 
yüyecektir. Zira bir sözü Kur'an'a nisbet etmek, o sözü Allah'a nisbet etmek de- 
mektir ki, bu ağır bir sorumluluktur. 

İşte "meal" isimlendirmesi tam da bu ihtiyaçtan doğmuştur. Kur'an tercüme- 
si için "meal" terimini ilk defa Üstad Elmalılı (ö. 1942), Mehmet Akif'i (ö. 1936) 
tercümeye ikna sadedinde kullanır. Ve bu kullanım resmi ve gayr-ı resmi mahfil- 
lerde kabul görür. Meal, tercümenin aslının yerini tutmayacağını güzel izah eden 
bir isimlendirmedir. Bu yüzden Türkçe Kur'an olmaz, ama Kur'an'm Türkçe mea- 
li olur. 

Şu halde hiçbir Kur'an çevirisi, metni nihai anlamda tamamıyla kuşattığı id- 
diası taşıyamaz. Bu iddia çeviriyi metnin yerine geçirmek olur. Böyle bir iddianın 

XVI 



•s==3g 33 !« • • <^ 

ikisi de birbirinden vahim olan iki sonucu vardır: Birincisi yorumu mutlaklaştır- 
mak, ikincisi metnin tükendiğini iddia etmek. Oysa ki, hiçbir yorum mutlaklaş- 
tırılamaz. Mutlaklaştırılan yorum metnin makamına göz dikmiş demektir. Bu ise 
Kur'an'a karşı yapılabilecek en büyük saygısızlıktır. Bu yüzdendir ki, Kur' an üze- 
rine yapılmış ve yapılacak olan hiçbir çalışma için "Bu son noktadır, bundan öte- 
si yapılamaz" denilemez. Bu metnin tükendiğini ilan etmek demektir. Şu bir ha- 
kikattir ki, dünyanın tüm ağaçları kalem, tüm denizleri de mürekkep olsa Al- 
lah'ın vahyinin anlamı tüketilemez. Tükenen metnin yeri hayat değil müzelerdir. 
Günümüzde ise Kur'an, göz kamaştırıcı gücünü, hem ifşa ettiği anlamlar hem de 
dönüştürdüğü insanlar üzerinden göstermeye devam etmektedir. 



XVII 



MEALDE TAKİP EDİLEN USUL 



Anlam Açısından 

Eskiler "usulsüzlük vusulsüzlüktür" derler. Yani, bir yöntemi olmayan ama- 
cına ulaşamaz. Klasik İslâmi disiplinlerde tüm anlama ve yorumlama faaliyetleri 
bir usul dahilinde gerçekleşmiştir. Bu, tüm İslâmi disiplinlerde tek bir usulün 
kullanıldığı anlamına gelmez. Mesela, kelâmcılarla fıkıhçılar arasındaki "delalet" 
ihtilafı buna örnek verilebilir. 

"Delalet bahsi", İslâmi ilimlerdeki anlama ve yorumlama faaliyetinin belke- 
miğini teşkil eder. Fıkıh usulcülerine göre lafzın hükme delaleti dört yolla olur: 
1) Kipi ve söz dizimiyle lafızdan ilk anlaşılan şeye "ibarenin delaleti" denir. 2) 
Lafzın kastedilenin dışındaki bir anlama yorulmasına "işaretin delaleti" denir. 3) 
Lafzın ifade ettiği hükmün, gerekçe ortaklığı nedeniyle başka bir konuda kendini 
ifşa etmesine "delaletin delaleti" denir. 4) lafzın söylenmeyen bir anlama gelme- 
sine de "iktizanın delaleti" denir. Lafızlar, ifade ettikleri mâna bakımından: özel, 
genel, müşterek ve mübhem ; mânaya medlulü ve delaletin dereceleri bakımın- 
dan: kapalı, müşkil, açık, nass, müfesser, muevvel; kullanım bakımından: mecaz, 
hakikat, sarih ve kinaye diye kısımlara ayrılmıştır. 

Lafzın bizi götürdüğü şey mâna, mânanın ifade ettiği şey hakikat, hakikatin 
dayandığı şey hikmet, hükmü belirleyen vasıf illettir. Hikmet ve illet tek boyut- 
lu bir nedensellik değildir. Bütün bu süreçle elde edilmesi umulana "maksat" de- 
nir. Esasen anlamanın hikmetine ancak maksadı gerçekleştirerek erilmiş olur. 

Bir metnin anlaşılmasında üç yöntem olabilir: 1) Yazar merkezli anlama: 
Kur'an bağlamında bu Allah'ın muradı, yaratılışın maksadı, kainat, insan ve olay- 
lara dair ilâhî yasaları anlama faaliyetidir. 2) Metin merkezli anlama: Dil, dil-an- 
lam, dilin menşei, metnin iç bütünlüğü, metnin amacı, metnin bağlamı açıların- 
dan anlamadır. 3) Okur merkezli anlama: Metnin aktardığı olayın ilk kahraman- 
ları, vahyin ilk muhatapları ve halihazır muhataplar açısından anlamadır. 

Gerek klasik delalet bahsi gerek buna ilave edilebilecek anlama teorilerinin tü- 
mü araçtır. Hepsinin maksadı doğru anlamayı temin etmektir. Teoriyi mutlaklaş- 
tırmak aracı amaçlaştırmak anlamına gelir. Mealimizi hazırlarken hem klasik an- 
lama faaliyetini, hem de bunun pratiği olan tefsir geleneğimizi hep gözönünde bu- 
lundurduk. Ulaştığımız farklı mânaların lafızdaki, ibaredeki, Kur'an'm bütünün- 

XVIII 



^s3£s5« • < •*s3£3*' 

deki, nebevi uygulamadaki ve tefsir geleneğimizdeki dayanağını göstermeye çalış- 
tık. Şu bir gerçek ki, tefsir birikimimiz gözardı edilerek meal hazırlanamaz. An- 
lam kaybım en aza indirmenin yolu notlandırmaktır. Elinizdeki mealin 6 bin ci- 
varında not içermesinin sebebi de budur. Böyle bir çalışma muazzam tefsir edebi- 
yatımız göz ardı edilerek asla başarıya ulaşamazdı. 

Bu bir "gerekçeli meal"dir. Bu mealin "gerekçeli" sıfatının hakkını ne kadar 
verebildiği ayrı bir mevzudur. Fakat biz, hem Kur'an'm hem de Kur'an okurunun 
hakkını gözetme kaygısıyla bu yola başvurduk. Bununla kaynak dilin imkanları- 
nın yolda zayi edilmeden mümkün mertebe hedef dile aktarılması amaçlanmış- 
tır. Zira metin önümüze birden çok anlam sunmaktadır. Bunun iştikak, lafız, iba- 
re, metin, mâna, maksat, sarf, nahif, belagat, zamirlerin mercileri, kıraat farklılık- 
ları gibi birçok gerekçesi vardır. İşte böylesi durumlarda, bu anlamlardan birini 
tercih edip diğerlerini yok saymak bize hiç de hakkaniyetli görünmedi. Bu okura 
haksızlıktı. Meal okurunu alternatif anlamların tümüyle başbaşa bırakmak ise 
olacak şey değildi. Bu hem mümkün değil, hem de "vuzuha kavuşturmak" yeri- 
ne "vuzuha karıştırmak" ile sonuçlanması kaçınılmazdı. En doğrusu tercih edi- 
len anlamı ana meale taşımak, tercih edilmeyen anlamları ise aşağıya not olarak 
düşmekti. Bunun bir de şartı vardı: Tercih edilenin niçin tercihe şayan olduğu- 
nun, tercih edilmeyenin de niçin tercih edilmediğinin gerekçelerini göstermek. 
Zira ola ki, mütercimin tercih etmediği mânada bir çok sırlar gizli olabilir. O sır- 
lara o alanda mütehassıs biri mütercimden daha iyi ulaşabilir. Kaldı ki, müterci- 
min tercihi isabetsiz olabileceği gibi, ihmal edilen mâna zaman içinde önem de 
kazanabilir. 

Bunun çok zor bir iş olduğu erbabının malumudur. Zaten bu alanda yüzde yüz 
bir başarıdan söz etmek de mümkün değildir. Kaldı ki, yukarıda saydığımız ve sa- 
yamadığımız bir çok gerekçeye dayalı alternatif anlamların tümünü mealin not- 
larına taşımak doğru da değildir. Alternatif anlam olarak nota taşınanlar; ya ter- 
cih edilen anlama eşdeğerdedir, ya da ona nisbetle daha zayıftır. Birinci durumda 
onun ihmali caiz değildir. Bu tıpkı anlamı farklılaştıran makbul ve meşhur kıra- 
at gibidir (her kıraat farklılığı anlam farklılığı içermez). Böylesi bir alternatif an- 
lamı görmemekle metni görmemek arasında fark yoktur. İkinci durum ise genel- 
likle klasik tefsirin tercihlerinden oluşur. Nota taşıma ihtiyacı bu tercihin niçin 
isabetli olmadığını beyan amaçlıdır. 

Bu yöntemi dayatan hususlardan biri de, vahyin "zengin anlamlılığı" bir imkan 
ve üslup olarak kullandığı kanaatini taşımamızdır. Bu "çok anlamlılık" ile karıştı- 
rılmaması gereken bir şeydir. Buna en güzel örnek Bakara 177. âyetteki üçüncü te- 
kil zamirin iki yüklemi de (mal ve Allah) görecek şekilde yerleştirilmesidir. Yine bir 
çok yerde gelen yeşâ' fiilleri iki özneyi de görecek şekilde yerleştirilmiştir. Ayrıca 

XIX 



»N^^ • . *N^£s#> 

unsurları iki tarafı görecek şekilde yerleştirilmiş böyle bir çok ibare bulunmaktadır 
(2:283; 6:51; 100:7; 8:19; 11:28; 9:99). Bunları teke indirip birini yok saymak yerine 
ya her iki anlamı da çeviriye yansıttık, ya da birini notta gösterdik. 

Kur'an başı gökte ayakları yerde olan ilâhî bir hitaptır. Gökte olan başı mâna 
ve maksadı, yerde olan ayakları lafız ve bağlamı ifade eder. Başının ne dediğini öğ- 
renmek için, ayaklarının nerede durduğunu bilmek şarttır. Mealimizde lafız- 
mâna-maksat üçlüsünün birlikteliği esas alınmış, âyetin ayaklarının bastığı "nü- 
zul ortamı" hep gözetilmiştir. Lafız ve mâna, maksat hakemine sunulmuştur. 
Maksat hakemi hüküm verirken, lafız ve mâna şahitlerine dayanmıştır. 

Bu mealin iddiası, kaynak dildeki mânayı hedef dile mümkün olduğunca yol 
kazasına uğratmadan taşımaktır. Mânalar kaynağından hedefine doğru taşınırken 
yol kazasına uğrayabilirler. Bu kaza bazen anlam genişlemesi, bazen anlam daral- 
ması şeklinde gerçekleşir. Her iki halde de sonuç anlam kaymasıdır. Liyetefekka- 
hû'yu "fıkıh tahsil etsinler", sallû aleyh'i "salevat okuyunuz", feveylun li'l-mu- 
sallin'i "namaz kılanlara yazıklar olsun", makâmen mahmûden'i "Mahmud'un 
makamı", min-ledunnâ 'ilmeni "katımızdan bir ilm-i ledün" şeklinde çevirmek 
okuru anlam kazasına kurban etmektir. Mealimizde islâm, muslim, kufi, kâfir, 
şirk, müşrik, kitab, takva, nefs, ruh, zikr, ğayb, cihadvb. gibi terimlerin (ıstılah- 
lar) kullanıldıkları asli mânaları tesbit etmeye çalıştık. Terimlerin zaman içinde 
kazandıkları ıstılahi anlamlardan mümkün olduğunca uzak durduk. Vahyin ilk 
nüzul ortamında bu terimlerle ne murad ediliyorsa onu esas almaya gayret ettik. 
Bu arada sâlih amel, salât, zekât gibi 23 yıllık nüzul sürecinin tümünde aynı vur- 
guyla kullanılmayan kavramlarda zaman içindeki vurgu değişikliklerini müm- 
kün olduğunca çeviride göstermeye çalıştık. 

Mealimiz lafız-mâna-maksat esaslıdır. Nasıl ki mâna lafza, maksat mânaya ay- 
kırı olmaması lazımsa, lafız mânaya, mâna maksada perde olmamalıdır. Daha 
açarsak lafız meale, meal mânaya, mâna mefhuma, mefhum maksada, maksat ha- 
kikate perde olmamalıdır. Dili gözardı ederek mânaya ulaşılamaz. Mânanın han- 
gi kap içinde geldiği asla gözardı edilemez. İhtiyaç halinde Hz. Peygamber bu yön- 
temi bariz bir biçimde kullanmıştır (Msl: 9:108). Hakeza, Hz. Aişe lugavi tefsir 
yapmıştır (Bkz: 2:158). Biz de lafza aykırı mânaya iltifat etmedik. Dilin destekle- 
mediği yoruma, Kur'an'm desteklemediği rivayete itibar etmedik. Bir tek harfin 
dahi hakkı olduğuna inandık. Onun hakkını gerek mâna gerek işlev olarak verme- 
ye çalıştık. 

Yine takip ettiğimiz usul gereği, Kur'an'da Hatib'ten kaynaklanan mutlak mü- 
teşabih yoktur, müteşabih olanlar hitaptan ve muhataptan kaynaklananlardır 
düsturunu ilke edindik. Zira ağzını açan anlaşılmayı ister ve kimse anlaşılmamak 
için konuşmaz. Hele Allah hiç konuşmaz. Bazı sûrelerin başında gelen mukatta- 

XX 



«jg^ $» . . . *N=3£s=j. 

at harflerini de bu kuraldan istisna tutmadık. 

Ayrı bir tefsir çalışmamız olduğu için bu çalışma bilinen mânada bir tefsir 
olarak hazırlanmadı. Fakat meali anlamak için bazı yerlerde tefsire girmek kaçı- 
nılmaz oldu. Kur'an yalnızca tefsir edilen (müfesser) bir metin değil, aynı zaman- 
da tefsir eden (müfessir) bir hitaptır (Bkz: 10:37). Bu Kur'an'm özne oluşuyla alâ- 
kalıdır. Kur'an kendisine kerîm, mecîd, azîz gibi sıfatlar alır. Bunların tümü de 
mübalağalı özne kipidir. Bu Kur'an'm tefsirin de öznesi olduğu anlamına gelir. 
Kur'an'm müfessir oluşunu müfesser oluşunun önünde tuttuk. "Bu âyeti nasıl 
tefsir edebiliriz?" demezden önce "Bu âyet hangi hakikati tefsir ediyor?" diye 
sorduk. 

Zannedilir ki, Kur'an'a bir hitab-metin olması dolayısıyla anlam idhali kolay- 
dır. Ona zorla bir şey söyletmek mümkündür, kendisine mâna yüklemeye ve ön- 
yargılara maruz bırakmaya ses çıkarmaz. Bu kısmen yaygın bir kanaattir, fakat 
doğru değildir. Kur'an tıpkı canlı bir bünye gibi kendisinden olmayanı ve bünye- 
sine uymayanı kabul etmemektedir. Meal olarak, tefsir olarak, tevil olarak, dil, fı- 
kıh ve kelâm yoluyla bir biçimde zorlayarak dahil edilse bile, zaman içinde bün- 
yesine uymayan o şeyi bir biçimde kendisine inşâ olmak için teslim olan selim 
akıl sahiplerine "Bu benden değil" diye ifşa etmektedir. Tefsir tarihi bunun sayı- 
sız örnekleriyle doludur. 

Zira Kur'an'm mucizevi bir kendini koruma sistemi vardır. Bu sistem bazen par- 
çada çoğu zaman bütünde kendini göstermektedir. Bu öyle bir sistemdir ki, sistemi 
oluşturan her birim bir hologram gibi hem bütünün hem parçanın özelliklerini ta- 
şımaktadır. Tıpkı bedenin yapıtaşı hücreler gibi, Kur'an'm parçaları da ait olduğu 
bütünün kimliğini taşır. Her kategori hem kendi arasında, hem diğer kategorilerle 
paralel ve çapraz anlam bağlantılarına sahiptir. Bu bağlar bazen lafza, bazen mâna- 
ya, bazen maksada, bazen de her ikisine veya üçüne ait olabilmektedir. Ve bazen de 
bunların dışında derin ve yoğun tedebbürle ulaşılabilecek yerde durmaktadır. Bu 
konuda Şatıbi'nin fıkhi hüküm çıkarma konusunda söylediği şu tesbit, Kur'an'ı 
doğru anlama konusunda da aynen geçerlidir: "Nasıl ki el, ayak, baş ve dil gibi or- 
ganların insana has işlevleri birbirinden kopuk olarak yerine getirmesi mümkün de- 
ğilse ve bütün bu organlarla birlikte insana insan deniliyorsa, aynı şekilde din de 
parçalar halinde değerlendirildiğinde kendine ait işlevi icra edemez. Dolayısıyla 
şer'î bir hüküm çıkarılmak istendiğinde bu hükmün tek tek delillerden değil, dinin 
bütününden çıkarılması gerekmektedir." (el-î'tisam, Riyad-t.y. I, 245). Şatıbî'nin 
parçacı yaklaşıma getirdiği eleştirinin benzerini Gazzali de lafızcılığa getirir: "bir 
çok yanlış anlama, mânanın sözcüklerde aranmasından kaynaklanmaktadır. Oysa 
önemli olan öncelikle mânayı tesbit etmektir, [el-îktisad, 15). 

XXI 



«^ • . •N^SbsŞ. 

Eminim ki Kur' an bizim anlama çabamız sırasında vardığımız sonuçların ken- 
di bünyesine uyup uymadığını o mucizevi yöntemiyle test edecek ve bünyesine 
uymayanları kabul etmeyecektir. Biz Kur'an'a zorla anlam yüklemenin ona ıstı- 
rap vereceğine inanıyoruz. Bunu bile bile yapmadık. Bilmeden yaptıksa, tek tesel- 
limiz özne olan Kur'an'm kendi yöntemiyle onları da ayıklayacak olmasıdır. 

Hemen ifade edelim ki, Kur'an'm debisini Allah'tan başka kimsenin bilmedi- 
ği bir mâna rezervi vardır. Bu rezervden yararlanmanın ilk şartı "Niçin Kur'an 
okuyorsun?" sorusuna doğru cevap vermektir. Bu cevabın "Anlamak için?" şek- 
linde olması yeterli değildir. Zira bu ara bir cevaptır. Bu cevap bir soruyu daha cel- 
beden "Niçin anlamak?" Bu sorunun onlarca belki yüzlerce muhtemel cevabı 
vardır. Bunlar içerisinde Kur'an'm en beğendiği cevap eminiz ki, "Yaşamak için 
anlamak" olacaktır. Zira Allah ve Rasulü'nün vahye daveti bir diriliş ve hayat 
çağrısıdır (8:24). 

İlâhi kelâmın mânalarına ulaşmayı kolaylaştırmak için baştan sona açıklayıcı 
notlar koyduk. Âyetlerin ne dediği zaten mealde yer alıyordu. Biz ne demek iste- 
diğini "zımnen" yaptığımız açıklamalarda verdik. Bunu en kısa, özlü ve vurucu 
cümlelerle yapmaya çalıştık. Vahyin imbiğinden damıtılarak elde edilen bu özlü 
sözler birer "klişe" değildir. Eğer öyle görünüyorsa, bu bizim kusummuzdur. De- 
mek ki söz yüreğimizden çıkmamış ki, yüreklere girmiyor. Bilirizi ve inanırız ki 
söyleyenin yüreğinden çıkan öz dinleyenin yüreğine girer. Tersi ise kulak kepçe- 
sinde kalır. Bu özlü sözler bazı okura sık gelebilir. Oysa ki özlü sözlerin sıklığı, o 
sözlerin imbiğinden damıtıldığı konu ve âyetlerin şıklığıyla orantılıdır. Eğer o ko- 
nu tekrar gelmişse, elbet o konudaki özlü tesbit de tekrar gelecektir. 

Dil Açısından 

Çeviri her şeyden önce bir dil faaliyetidir. Dil çevirinin hem sermayesi hem 
hasılatıdır. Kaynak dil Arapça gibi söz varlığı ve anlam katmanları çok zengin bir 
dil, kaynak metin Kur'an gibi mucize-i bakî olan veciz bir hitab ise, çevirmenin 
dilde 'referans çevresine' ihtiyacı vardır. Dilde tercih ve takip ettiğimiz referans 
çevresi, aynı zamanda mealimizin usulünün de belirleyicisidir. 

Kendimizi dili sentetik ve mühendislik ürünü bir şey gibi algılayıp "kıyasidir" 
diyen eski Basra dil okuluna karşı, dili doğal, canlı, aktif ve aktüel bir organizma 
olarak görüp "semaidir" diyen Küfe dil okulunun yanında hissettik. Bu yüzden la- 
fızların sonradan oluşmuş şer'î ve fıkhi karşılıklarım değil, lügat anlamlarını ter- 
cih ettik. Bu tercihimize rağmen Küfe okuluna mensup Ferrâ'dan (ö. 207/822) is- 
tifade ettiğimiz kadar, yeni Basra okuluna mensup Ebu Ubeyde Ma'mer b. el-Mü- 
senna'dan (ö. 209/824) istifade etmekten de geri durmadık. 

XXII 



Mealimizde, 'dilde benzer veya yakın anlamlılar olsa da mutlak mânada eşan- 
lamlı iki kelime yoktur' kuralını benimsedik. 'Kelimenin farklılığı anlamın da 
farklılığını getirir' ilkesine uygun hareket ettik (Msl: 68:10; 55:10; 19:13; 41:9; 
2:170, 191; 4:85 ve ilgili notlar). Bu tercihimizle eşanlamlığı "tüm edatlar birbiri- 
nin yerine kullanılır" diyecek kadar savunan el-Elfazu'1-Muteradife yazarı Ebu'l- 
Hasen Ali er-Rummanî (ö. 384 h.) çizgisinin değil, "mutlak mânada eşanlamlı 
yoktur" diyen Furûk sahibi Ebu Hilal el- Askerî (ö. 400 h.) çizgisinin yanında yer 
aldık. Bu nedenle half ile kasem, elfeyna ile vecedna, Mukî t ile Hasîb, hanânen ile 
rahmeten, seyyiat ile zunûb, ecdâs ile kubur, suva' ile sikâye, şekk-rayb-mirye, 
i'rad-tevelli-zerhum, ğadab-la'net-suht gibi yakın anlamlılara eşanlamlı muame- 
lesi etmedik ve aralarındaki farkı vurgulamaya çaba gösterdik. 

Edatlar konusunda da aynı usulü izledik. Büyük mânaların bu küçük kahra- 
manları gözden kaçmasın diye çok ter döktük. "Harf-i çerler birbirinin yerine ge- 
çibilir" [Muğnill, 163) diyerek sadece bâ'ya 14 farklı mâna ("vurgu" değil) takdir 
eden İbn Hişam'a karşı, "o zaman harfler hakiki mânalarını kaybeder" (s. 24) di- 
yen Furuk sahibinin ve "bâ'nm asli mânası ilsaktır" diyen Sibeveyh'in görüşüne 
yakın durduk (Msl: 107:5; 90:17; 9:45). Ama harflerin çok anlamlı olabileceği ger- 
çeğini de gözardı etmedik. 

Kur' an çevirilerinde ihmal edilen veya üstünkörü geçilen hususlardan biri de 
deyimler ve deyimsel tabirler meselesidir. Bunları yapı çözümüne tabi tutarak 'çe- 
virmeye' kalkmak deyimi zayi etmek demekti. Öyle yapmadık. Kaynak dildeki de- 
yimin hedef dildeki en yakın karşılığını bulup yerine koymaya çalıştık. Mesela 
raybe'l-menûn'a "feleğin sillesini yemek" dedik, sukıtû îî eydîhim'e "elleri kolla- 
rı dökülünce" dedik, saniye ıtfihi'ye "gerdan kırmak" dedik. Tabii ki, hepsine he- 
def dilde bir karşılık bulamadık. Mesela kâbe kavseyni ev ednâ buna bir örnek. 

Takip ettiğimiz usule göre Kur'an'da ziyade edat bulunmamaktadır. Ziyade de- 
nilen her edat, Kur'an'm edebi üslubu gereği mutlaka bir beyani özellik ve güzel- 
lik taşımakta, mutlaka mânaya özgün ve asli bir katkıda bulunmaktadır. Bunun 
en tipik örneği nefyin haberi olarak gelen ba'dır. (Msl: 68:2; 49:4; 59:14; 2:184; 
12:85; 4:176). 

Mealimizde vardığımız özgün sonuçları, istikrai bir okuma ile teyit etmeye 
özen gösterdik. Hidayet ve dalaletle ilgili olarak kullanılan yeşâ' fiillerinin çift öz- 
neyi görecek şekilde çevrilmesi, "kalplerinde hastalık olanlar"m "ikiyüzlüler- 
den" ayrı bir sınıf teşkil ettiği, na'îm kalıbının kelimenin diğer kalıplarından fark- 
lı olarak sırf "âhiret nimeti" için kullanıldığı, irade'nin kullanıldığı 140 yerde de 
fiil olarak geldiği, lâ uksimu'mm kullanıldığı her yerde Allah'a isnat edildiği, 
şerh'in kullanıldığı tüm âyetlerin Mekkî olduğu gibi sonuçlar buna örnektir (Msl: 
102: 6, 8; 12:20; 13:27). 

XXIII 



«fs^&N» ♦ . »N3£N« 

Yine mealde benimsediğimiz bir ilke de şudur: Belagat kurallarına göre bir ke- 
lime birden çok mânada kullanılabilir, fakat istisnai durumlar dışında, bir ma- 
kamda birden çok mânaya geçit vermez. Çift tarafı gören "zengin anlamlı" ibare- 
ler bu kısma girmez. Bu kural gereği lafzın kullanıldığı makamda ne mânaya gel- 
diğini tesbite çalıştık, ulaştığımız son noktayı meale yazdık. Bu konuda olanca 
gayretimize rağmen her yerde aynı başarıyı yakaladığımız söylenemez. Bazı du- 
rumlarda mânaya ulaşmakta başarısız kaldığımı itiraf ediyorum. Benim kusurum- 
dur, boyum yetişmedi. Farklı makamlarda faklı mânalara gelen salat, zekât, fitne 
gibi terimleri mealin bütününde standart anlama indirgeme yanlışından mümkün 
olduğunca uzak durduk. Kavramları tek tipleştirme konusunda özel bir gayret ser- 
gilemedik. Muhtemel anlamlardan bağlamla en uyumlu olanını tercih ettik. Ki- 
tâb'a yeri geldi "ilahi mesaj" veya "ilâhi kelâm", yeri geldi "vahiy" veya "kitab" 
dedik. Mu'minîn'e sırasında "inananlar", sırasında "güvenenler" dedik. Kâfirîn'e 
bir makamda "inkâr edenler" veya "küfredenler" dedikse, başka bir makamda 
"nankörler" dedik. Bunda bir kusur görmedik. Zira Kur'an, Farklı zaman ve me- 
kanlarda farklı bağlamlarda 23 yıla yayılarak indi. Aynı kavram farklı yerlerde 
farklı vurgular taşıyabileceği gibi, bu süreçte anlam farklılaşmalarına da uğradı. 
Böyle bir hitap için çeviride standartlaştırma ve tektipleştirmeye gitmek, belki es- 
tetik açıdan göze ve kulağa hoş gelirdi, ama vakıaya mutabık düşmezdi. Fakat me- 
selâ, mu'minîn ile ellezîne âmenû, kâfirin ile ellezîne kefeni arasındaki farkı hep 
gözetmeye gayret ettik. Bir de inkârı savunan nazlım kâfirler için "ısrar edenler"i, 
Enfal'de olduğu gibi inkâr için saldıran kavgacı kâfirler için "direnenler"i tercih 
ettik. Ellezine âmenû ile mu'minîn arasındaki farkı hep gözettik. Fakat birincisi- 
nin ellezine kefem ile karşıtlık oluşturduğu bağlamlarda genel çevirimiz olan 
"iman edenler" karşılığım değil "imanda sebat edenler" karşılığını tercih ettik. 
Zira bu bağlamlarda "küfürde ısrar edenlerin" mukabili vurgusunu taşıyordu. Hiç 
kuşku yok ki Kur'an yaşanan bir hayatın içine 'yaşatan' bir hayat olarak indi. Bu 
yüzdendir ki Kur'an'm dili hayat kadar canlı ve reklidir, durağan ve standart de- 
ğil. Bir çevirinin en başta gözetmek zorunda olduğu şey Kur'an'ın ahlakıyla ardak- 
lanmaktır. Bu, çeviriyi bilgisayardan dökülmüş gibi şablonlara ve kalıplara mah- 
kum etmemeyi gerektirir. 

Çeviri Açısından 

Her lisan bir 'dünya'dır. Bu durumda tercüme iki dünya arasında mekik doku- 
maktır. 

Esas itibarıyla tercüme kaynak dil ile hedef dil arasında "lafza ilişkin" bir dö- 
nüştürme/çevirme işlemi değil "mânaya ilişkin" bir taşıma işlemidir. "Tercüme" 

XXIV 



.Ş==3£s*. • < »N^^S^ 

ifadesi tam da dediğimize karşılık gelirken, "çeviri" lafza ilişkin bir dönüştürme 
işlemini ifade eder görünmektedir. İbn Abbas'a "Kur'an'm Tercümanı" unvanının 
verilmesi de Kur'an'ı başka bir dile tercüme ettiği için değil, "vahyin anlamını 
kaynağından alıp hedefine anlaşılır bir dille taşıdığı içindir. 

Çeviri anlamla ilgiliyse, çevirmenin ilk görevi çevirdiği metni anlamak olma- 
lıdır. Aksi durumda kaynak metin hedef dile "çevrilmiş" fakat "tercüme edilme- 
miş" olur. Bu çevirme ise tağyirden tebdile, tahvilden tahrife kadar uzanabilir, Al- 
lah göstermesin. Kaynak dildeki mânayı kaynağında olduğu gibi kavrayıp, müm- 
künse kayıpsız, mümkün değilse en az kayıpla hedef dile taşımak çevirmenin as- 
li sorumluluğudur. 

Bu sorumluluğu yerine getirmenin bilinen iki tür yöntemi vardır: Biri serbest 
veya yaklaşık çeviri, ikincisi harfi çeviri. Birinci yöntem anlamı hedef kitlenin di- 
line taşımayı, ikincisi hedef kitleyi anlamın kaynağına taşımayı önceler. Doğru- 
su bu iki yöntemi kesin hatlarla birbirinden ayırıp ikisini birbirinin karşısına yer- 
leştirmek bir handikaptır. Hem doğru değil hem kullanışlı değildir. Yaklaşık çe- 
viri, "çevirmen"den kaynak metni yeniden üreten "süpermen" çıkarmak anlamı- 
na gelmez. Harfi çeviri de, çevirmeni "ara kablosu" yerine koymak değildir. Hele 
kaynak metin Kur'an gibi ne manzum ne mensur olan, bilinen tüm edebi türlerin 
dışında ve üstünde bir metinse, burada çeviriyi teorisyenlerin tasniflerine hapset- 
mek çıkmaz sokaktır. İki yöntemden birini mutlak üstün olarak ilan etmek ya- 
nıltıcı olacaktır. Mesela "harfi tercüme asla en uygun tercümedir" denemez. Bu 
durumda şu soru gündeme gelir: Asim nesine uygun? Üslubuna mı, lafzına mı, 
mânasına mı, maksadına mı, musikisine mi, belagatına mı? Bütün bu unsurlar 
arasında belli bir seviyeyi yakalayan tercüme başarılı sayılmayı hak eder. 

Bizim çeviri yöntemimiz, iki yöntemin hassas bir karışımıdır. Muhkem âyet- 
lerde lafzi yönteme, müteşabih âyetlerde yaklaşık çeviri yöntemine daha yakın 
olduk. Metinde lafzi bir karşılığı olmayan açıklamaları parantez içinde verdik. Bir 
tek harfi karşılıksız bırakmamaya ve metinde olmayan bir tek kelimeyi metin- 
denmiş gibi göstermemeye azami itina gösterdik. Meal yaparken önceliğimiz 
"Bununla Allah neyi murad etmiştir? " sorusu oldu. Metnin imkanlarım nasıl en 
az zayiatla modern muhataba taşırız kaygısını, hangi tercüme yöntemi kaygısın- 
dan öncelikli addettik. Bununla amaçlanan mütercimin vahiyle muhatap arasın- 
dan çekilebildiği kadar çekilmesi, bu ikisini mümkün olduğunca baş başa, yüz yü- 
ze bırakmasıdır. Hz. Peygamberin ifadesiyle "Ola ki aktarılan aktarandan daha 
derin anlayış sahibi olabilir". Özetle vahyin tercümesinde aslolan, çeviribilimin 
tüm imkanlarından sonuna kadar yararlanmanın da ötesinde, onun akıl edemedi- 
ği imkanları da devreye sokarak vahyin muhatap tarafından daha iyi anlaşılması- 
nı sağlamaktır. 

XXV 



«N^Sa* • ♦ ^^ 

Çeviriyi yaparken, bazen bilmem kaçıncı kez okuduğum âyetin daha önce fark 
etmediğim bir mânasını fehmettim. Kimi demler başımdan kaynar sular döküldü. 
Etlerimin kemiklerimden lime lime ayrıldığı hissine kapıldım. Meğer anlamak 
insanı ne kadar yorarmış, onu öğrendim. Bazen hitabın ağırlığı altında öleyazdım. 
Kalbimin bir kuş gibi yerinden fırlayacakmış gibi çırpındığı demler yaşadım. Ba- 
zen de âyetler cennet kuşu olup yüreğimin karlı tepelerine kondular, beni yürek- 
lendirip teselli ettiler. Üç gün uyku döşek bilmeden tek bir âyetin mânası üzeri- 
ne kapanıp "Allah'ım bundan muradın nedir?" diye kıvrandığım oldu. Kur'an'ın 
ulaşmaya çalışan insanı bitap düşüren yalçın zirveleri vardır. O zirvelerde bulu- 
nan mânaya ulaştığımı düşündüğüm müstesna zamanlarda hissettiğim sevinci, 
ömrümün başka hiçbir anında hissetmedim. Her âyete müvekkel bir meleğin ol- 
duğuna inandım. O âyetin hakkını verdiğimde sözkonusu meleklerin gönlüme 
hediyeler dizdiğini hissettim. İşte bu hisleri yaşayan biri olarak, kaynak metnin 
muhatapta uyandırdığı etkiyi, çevirinin de muhatapta uyandırmasına gayret et- 
tim. Bununla amaçladığım bir başka şey de, bir kelimeyi daha vahiyle buluştur- 
ma arzumdu. Kelimelere hayatta en büyük arzularının ne olduğu sorulsaydı, 
"vahyin anlamını yüreğimde taşımak" derdi diye düşündüm. Böyle yapmakla bir 
kelimeyi daha sevindirmek, bir kelimenin daha gönlünü almak istedim. 

"Nadir kelimelere nadir karşılık" kuralını severek ve hararetle uygulama arzu- 
mun arkasında yatan gerçek sebep, hemen üstte dile getirdiğim cümlelerde yatıyor. 

Çeviride eşdeğerlilik, bir tercümeyi "olgun" kılan unsurdur. Biz de mealimiz- 
de nadir kelimelere nadir karşılıklar koymaya çalıştık. Hatta kaynak metinle he- 
def metin bir bilgisayara verilse, o kelimeden ilkinde ne kadar geçiyorsa ikincisin- 
de de o kadar geçmesi gerekirmiş gibi bir hisse kapıldık. Ne kadar başarılı olabil- 
dik, bunu değerlendirmek bize düşmez. İşte bu kuralı uyguladığımız şu kelimeler 
hem Kur'an'da hem mealde tek yerde geçmektedir: mu'avvikîn: caydıranlar 
(33.18); nahb: and (33:18); 'utullim kaba (68:13); zenîm: fırıldak (68:13); deyyâr. 
mostralık (71:26); mutaîiiîin: yolsuzluk yapanlar (83:1); kedh: yeldirmek (84:6); 
ri'ya: görkem (19:74); hananen: sevecenlik (19:13); sena: parıltı (24:43); rîşem zara- 
fet (7:26); ka'an sahafen: çırılçıplak, kupkuru bir düzlük (20:106); emşac: katmer- 
li bir karışım (76:2); sâmidûn: kafa tutuyorsunuz (53:61); lazib: konsantre (37:11); 
şevben: kokteyl (37:68); remzen: sembolik bir dil (3:41); ubsile/tubsile: ipotek edi- 
lecek (6:70); erkesehum: terslemek (4:88); salden: cascavlak (2:264)... 

Yakın ya da benzer anlamlı kelimelere çeviride de yakın anlamlar bulmaya ça- 
lıştık. Mesela suht-la'net-ğadab gibi benzer anlamlıları "hışım-lanet-gazab" ile 
karşıladık. Yine, şekk-rayb-mirye benzer anlamlılarını ise "şüphe-kuşku- tered- 
düt" ile karşıladık ve bunu baştan sona tüm çevirinin standardı yapmaya özen 
gösterdik. 

XXVI 



►Şs=3$33' • • •*==$£=#. 

Türkçe'de yer etmiş terimleri, eğer anlam kayması yaşamamış ve galat olarak 
kullanılmıyorsa, çevirmeyip olduğu gibi bıraktık. Vahiy, hamd, şükür, adalet, 
hak, hüküm, küfür, kâfir, veli, rahmet, af, iman, âhiret, dünya, helâl, âyet, hida- 
yet, ticaret, infak, şahit, kalp bunlardan sadece bazılarıdır. 

Bazen Aynı forma farklı karşılıklar verdik. Mesela "Ekber" sözcüğü, hem 
olumlu büyüklüğe hem olumsuz büyüklüğe işaret eden bir sıfattır. Her iki halde 
de "en büyük, daha büyük" karşılığı sakil kaçmaktadır. Mesela "Allah'ın zikri da- 
ha büyüktür" (29:45) âyetinde olumlu kullanılırken Bakara 217, Âl-i îmran 118 
gibi olumsuz kullanımlarda "daha büyük, en büyük" yerine "daha beter" kulla- 
nılması daha beliğdir. Bazen de bunun tersini yaptık ve farklı formlara aynı kar- 
şılığı vermek zorunda kaldık. Mecbur kalmadıkça bu yola başvurmadığımızı ifa- 
de etmeliyim. 

Bilinen bir gerçektir ki, Kur'an en azından iki farklı metin türü içerir: Belagat 
ağırlıklı Mekkî hitab, mâna ağırlıklı Medenî hitap. Şu halde Kur'an'm çevirisi de 
tek bir yöntemle sınırlandırılamaz. 

Estetik ve Belagat Açısından 

Sibeveyh (ö. 180/769) el-Kitab'mda. şöyle der: "Nahivcilerin çoğu bir ifadenin 
gramer açısından irabını düzelteceğim derken, anlamını göz ardı ederler. Halbu- 
ki, sözün anlamı irabından çok daha önemlidir." Nahiv ilminin kurucu eseri olan 
el-Kitab'ta "Sözün Güzeli ve Çirkini" gibi belagata ilişkin bölümlere yer verilme- 
si, Arap dilini tedvin eden üstadlarla sonraki dilciler arasındaki farkın bariz bir 
göstergesidir. 

Uzun bir zamandan beri bir kuşun koparılmış iki kanadı gibi ayrı ayrı duran 
nahiv ve belagat başlangıçta birdi. Söz kuşu belâgâtin zirvesine bu iki kanatla uç- 
muştu. Bu, mâna ile gramerin ayrılmazlığı anlamına geliyordu. Sibeveyh'in yolu- 
nu Ferrâ (ö. 207), Müberred (ö. 286), Sa'leb : .(ö. 291) ve Zeccac (ö. 311) sürdürdü. 
Dil dahisi Ebu Ali Farisî (ö. 377) bu çizgiyi 'bir okul haline getirdi. Bu okulu îbn 
Cinnî (ö. 392) nahivde, İbn Fâris (ö. 395) etimolojide, Abdulkahir Cürcanî (ö. 471?) 
belagatta, Râğıb el-Isfahanî (ö. 502) Kur'an ıstılahlarında, Zemahşerî (ö. 538) tef- 
sirde zirveye taşıdı. 

Mealde, yukarıda saydığımız seleflerimiz gibi mâna ile gramerin, belagatla 
nahvin birbirinden ayrı değil birbirinin içinde durduğu bir usulü tercih ettik. Eğer 
ille de tercih söz konusu olacaksa, elbette mâna gramere öncelenmeliydi. Zira 
vahyi okumaktan maksat murad-ı ilahiye ulaşmak ve vahiyle inşâ olmaktı. 

Kur'an'm belagat mucizesi, onun hiçbir dil kuralına ya da kurallar manzume- 
sine hapsedilememesidir. Kur'an, kendisini şiir veya nesir olarak niteleyecek ola- 

XXVII 



*s3£5* • . »N^Ssş. 

m doğrulamadığı gibi, onu sadece belli edebi formlara ve kalıplara sağdırmaya ça- 
lışanları da mahcup eder. Esasen Kur'an'm ebedi oluşu edebi oluşundan kaynak- 
lanmaz. Hayatı ta yüreğinden kavrayıp onun kodlarını barındırmasından kaynak- 
lanır. Bu yüzden Kur'an hayat kadar karmaşık, hayat kadar tekdüze, hayat kadar 
mucizedir. 

inşa ve haber cümleleri arasındaki farkı çeviriye yansıtmak, isim ve fiil cüm- 
leleri arasındaki farkı çeviriye yansıtmaktan daha kolay oldu. İnşa ve haber cüm- 
lelerini ayırmak için, inşâ cümlelerinin sonuna ünlem işareti (!) koymak işimizi 
kolaylaştırdı. 

Çevirimiz boyunca metne takdiri lafız idhalinden mümkün olduğunca kaçın- 
dık. Klasik tefsirin lafız takdir ettiği bir çok yeri takdirsiz olarak ve metindeki ya- 
lın haliyle çevirmeye gayret gösterdik. Takdir gerekseydi kelâmın sahibi takdir 
ederdi diye düşündük. O şekilde gelmesinin mutlaka bir nükte barındırdığına ka- 
ni olduk (Msl: 20:102; 11:92; 43:60; 2:51, 184; 8:27; 24:53). 

Kaynak metnin ses değerlerini, anlamın müsaade ettiği oranda hedef metne ta- 
şımaya çalıştık. Kur'an'daki iç musiki ve şiiri fersah fersah aşan şiiriyyeti meale 
yansıtmanın zorluğu açık. Bu yapılacaksa anlama halel getirmeden yapılmalıdır. 
Bu ise oldukça zor ve zahmetli bir iştir. Bu zorluk bizi bazen "..olmalıdır" bazen 
de "..olmalıdırlar" gibi, âyet sonlarındaki ses uyumunu bulmak için anlamı boz- 
mayan tasarruflar yapmaya sevk etti. Bu uğurda Türkçe'nin imkanlarını zorladık. 
Umarız Kur'an'daki sesi meale taşıma konusundaki emeğimiz meal okurunun 
kulağından kaçmaz da, yürek damağında farklı bir lezzet bırakır. 

Tertip Açısından 

Tertip, "sıraya dizme, sıralama" demektir. Tertip deyince iki şey akla gelir: 1) 
Ayetlerin sıralaması. 2) Sûrelerin sıralaması. İkincisi de yine kendi içinde ikiye 
ayrılır: Sûrelerin Hz. Peygamber'e iniş tarihlerine göre yapılan "nüzul tertibi" ve 
Hz. Osman'ın hilafeti döneminde sahabilerden oluşan cem ve tertip komisyonu- 
nun yaptığı "mushaf tertibi". Ellerde okunan mushaf bu sıralamaya göredir. 

Âyetlerin sûre içerisindeki sıralaması Allah Rasulü'nün tasarrufunda gerçek- 
leşmiştir. Bu sûreler Hz. Peygamber tarafından namazlarda ve hutbelerde defalar- 
ca okunmuş, orada bulunan çok sayıdaki sahabe de sûreleri Allah Rasulü'nün ağ- 
zından okunduğu şekliyle almış, ezberlemiş, okumuş, okutmuş ve kendinden 
sonraki nesillere aktarmıştır. 

Ayetlerin sûre içindeki yeri konusunda yaşanan ihtilaf, vahyin iniş tarihlerine 
dair ihtilafın bir parçasıdır. Kimi otoriteler tarafından bütünüyle Mekke dönemi- 
ne ait bir sûrenin bazı pasajlarının Medine'de indiği iddia edildiği gibi, tersi de id- 

XXVIII 



^E^gSİ, , , «^ 

dia edilmiştir. Mesela Müzzemmil 10, 11, 20 ; Kalem 17-33 ve 48-50; Meryem 58, 
71; Furkan 68-70, Yasin 45; Kamer 44-46; Vakıa 81-82; Necm 32; A'râf 163-170 
vb. gibi bir çok âyetin, sûrenin genelinden ayrı olarak Medine'de indiği iddia edil- 
miştir. Oysa ki, bu sûrelerin tümü de Mekke'de inmiştir. Yine Bakara 281; Mai- 
de 3; Enfal 30-36; Tevbe 128-129; Muhammed 3 gibi âyetlerin de Mekke'de indi- 
ği iddia edilmiştir. 

Bu iddiaların doğrusunu yanlışından ayırmak için iddiaların delillerine bak- 
mak şarttır. Bu delillerin çoğu nüzul sebebi rivayetleridir. Oysa ki, Mekkî veya 
Medenî bir sûrenin bir veya birkaç pasajını sûrenin iniş zamanının dışına çıkar- 
ma gibi ciddi bir iddia, yalnızca sebeb-i nüzul rivayetlerine bina edilemez. Zira bu 
rivayetlerin bir kısmı sorunludur. Kaldı ki "Bu sûre (veya âyet) şunun üzerine in- 
miştir" türünden rivayetler, her zaman o sûre veya âyetin iniş zamanını göster- 
mez. Sahabenin o olayla o sûre veya âyet arasında bağ kurduğuna, dahası vahyi 
hayata sürekli nazil olan aktif bir özne olarak gördüğüne delalet eder. 

Bütünüyle bir döneme ait bir sûre içersinde yer alan pasajın, anlamayı kesin- 
likle etkileyecek şekilde bütünden farklı bir döneme nisbet edilmesi ciddi bir id- 
diadır. İkna edici delillere dayanmak durumundadır. Bu konuda, metnin iç bağla- 
nımın desteklemediği rivayetler mesnet olamaz. Zira böylesi bir durum anlama 
sorununa yol açar. Biz bu tür rivayetleri, tümü de metnin iç bağlamıyla ilgili beş 
kritere tabi tuttuk: 1) Ses ve fasıla açısından. 2) Dil açısından. 3) İçerik açısından. 
4) Üslup açısından. 5) Rivayetin doğruluğu açısından. Bu kriterlerin ayrıntılı bir 
uygulamasını En'am sûresinin girişinde yaptık. Bu tür iddialara konu olan diğer 
sûreleri de aynı kritere tabi tutarak sonucu sûrelerin giriş bölümlerinde verdik. 

Nüzul tertibine gelince... 

Tüm sûrelere koyduğumuz girişin ilk pasajını sûrenin ismine, ikinci pasajını 
iniş zamanına, müteakip pasajlarını ise konusuna ayırdık. Sûrelerin iniş tarihle- 
rini ve sıralarını doğru tesbiti amaçlayan bu pasajlar hayli emek gerektirdi. Bunu 
yapma nedenimiz, hem sûrenin doğru zamanım tesbit ederek anlaşılmasını ko- 
laylaştırma, hem de bu mealin nüzul tertipli bir versiyonunu hazırlama niyetini 
taşımamızdı. Nüzul tertipli bir meal için önce sûrelerin iniş zamanlarını doğruya 
en yakın veren bir cetvele ihtiyaç vardı. 

Açık yüreklilikle söyleyelim ki, nüzul tertibi konusunda son sözü söylemek 
neredeyse imkansızdır. Zira bu konuda sahabeden bize kadar gelen farklı tertipler 
vardır. Sahabenin ittifak edemediği bir konuda son noktayı koyan bir liste oluş- 
turmak zordur. Amacımız bu konuda doğruya en yakın iniş cetvelini elde edebil- 
mekti. Bunun için sûrelerin üslubu, konusu ve belagatının esas olduğu bir liste 
hazırlamaya teşebbüs ettik. Bunda Hz. Osman'ın nüzul tertibini esas aldık. Onun 
yanma İbn Abbas ve İmam Cafer tertiplerini koyduk. Yine İbn Aşur sayesinde 
ulaştığımız İbn Abbas'a nisbet edilen Cabir b. Zeyd tertibini de bunlara ilave et- 
tik. Bazı sûreler üslûbu ve konusu itibarıyla ilk tertiplerdeki yerleriyle uyumlu 

XXIX 



»N3£N* • . •¥s3$^- 

değildi. Böylesi durumlarda o sûrenin doğru zamanını tesbit için özellikle 
Kur'an'm içinden delil aradık. Bazı sûrelerin âyetleri başka sûrelerin âyetlerine 
atıf içeriyordu. Bu iniş sıralamasında kesine yakın bir delildi. Bu konuda hadis ve 
siyer kaynaklarına da başvurduk. Delil bulduğumuzda tereddüt etmeden "Bu sû- 
renin iniş zamanı ve yeri şudur" dedik. Bu konuda Fransız şarkiyatçı Rejis 
Blachere (ö. 1973) ve İranlı mütefekkir Mehdi Bazergan'm özgün tertiplerinden de 
istifade ettik. 

Bu meyanda pasajlar meselesi de önemliydi. Kur'an Allah Rasulü'ne yazılı bir 
metin olarak değil sözlü bir hitab olarak indi. Sûrelerin âyetlere taksimi, Fatiha, 
Mas, Felak ve Nas gibi bir kısım sûreler için kesin olsa da, bir çok sûre için ke- 
sin değildir. Mesela Mümin sûresini Mekke-Medine okulları 84, Şam-Kufe okul- 
ları 85, Basra okulu 82 âyet saymıştır. İbrahim sûresini Medineliler 54, Şamlıları 
55, Basralılar 50, Kufeliler 52 âyet saymışlardır. Bu ihtilaf, sûrenin cümlelerinin 
nereden ve nasıl bölüneceğiyle, daha temelde noktalamayla ilgili bir ihtilaftır. 
Esasa taalluk etmez. Metin harfine kadar aynı metindir. 

Fakat anlamayı önceleyen bir okumada birim tek tek âyetler değil pasajlar ol- 
malıdır. Tabir caizse âyetler tilavet için, pasajlar kıraet içindir. Zira pasajlar mâna 
öbekleridir. Bu nedenle mealde her âyeti diğerinden bağımsız olarak yerleştirmek, 
âyetleri mânanın ikmal edilmiş bir birimi saymak anlamına gelir. Bu doğru değil- 
dir. Fakat bizce âyetleri birbirine karıştırarak tercüme de daha farklı problemlere 
yol açacaktır. Zira dünyadaki tüm mushaflar aynıdır ve tüm referanslar âyet ra- 
kamları üzerinden verilmektedir. Bu yüzden âyetlerin nerede başlayıp bittiğinin 
belli olmadığı üçü-beşi bir arada çeviri yöntemi mahzurludur. Biz bu mealde 
Kur'an'm temel birimi olan âyetleri hiç birbirine karıştırmadık. Fakat mânayı da 
âyette tamamlanan bir şey olarak görmedik. Bu yüzden mânanın gerektirdiği yer- 
de âyeti müstakil veya gurup halinde art arda sıralayarak pasajlar oluşturduk. Bu 
pasajların belli olması için de ilk kelimesini büyük harfle başlattık ve önceki pa- 
sajla arasını ayırdık. Meal boyunca orijinal metne ait kısımları italik yazdık, on- 
ların çevirilerini "tırnak içinde" gösterdik. Tek yazılan tarihlerde hicri takvimi 
esas aldık. Ezeli ve biricik hakikati kastettiğimiz yerlerde "islâm"ı küçük "i" ile 
yazdık. 

Notların referanslarında üç rakam kullandık. (Mesela 32:7, not 6 gibi) Birinci- 
si sûre, ikincisi âyet numarasıdır. Not'tan sonra gelen numara ise atıf yapılan yer- 
deki dipnot rakamıdır. 

Mealin sonuna bir Dizin ekledik, bu Dizin'in kelime sayımına dayalı, öylesi- 
ne yapılmış bir söz yığını olmasını istemedik. Bunun için de, meailin ruhuna ve 
kavramsal dünyasına ulaşmayı mümkin kılan kullanışlı bir Dizin oluşturmaya 
gayret ettik. 



XXX 



»£^3£^— > * * * *^ 

Nadir kullandığımız kaynakların basım yer ve tarihlerini kaynakçaya taşımak 
yerine metnin içinde gösterdik. 8 ünlü hadis kitabının tümü için Mevsuatu's- 
Sunne'yi kaynak gösterdik. 

Söz Sonu 

Mükemmellik Allah'a mahsustur. Biz kuluz. Kula kulluk yaraşır. Kul olmak, 
kusuru kabul etmektir. Zira kul kusursuz olmaz. Bazı hata ve kusurlar vardır ki 
onları sahibi değil başkaları görür. Bazı zühul, hata ve kusurlar vardır ki, olanca 
titizlik bile kişiyi onlardan arındırmaya yetmez. Sanki onlar birilerinin katkısını 
celbetmek için oraya konmuşturlar. O zühul, kusur ve hatalara muttali olup da 
katkıda bulunacak olan işin erbabına peşinen teşekkürlerimi arzederim. 

Bu mealin hazırlandığı 1 1 yılda kaç kez pes ettiğimi yakınlarım bilir. Zira bu 
görevin sorumluluğu görevin kendisinden de ağırdır. Öyle zamanlar oldu ki, bu 
yük fakirin omuzlarına çok ağır geldi. Fakat her seferinde Allah'ın inayeti ve 
Kur'an'm kerameti yardıma yetişti. Rabbim tamamına erdiği günü gösterdi. Ne 
diyebilirim ki: Allah varlığımı Zatına hamd kılsın. 

Bu zorlu ve yorucu çalışmanın oluşmasında emeği geçenlere teşekkür borcum 
var. Onların başında çalışma ortamımı korumak için hep üzerime titreyen meali 
yayınlanmadan baştan sona okuyan sevgili eşim var ; ortalama 14 saatin altına 
düşmeyen bir mesai ile kotarılan bu zorlu yıllar boyunca kah "Yeter artık, çıldı- 
racaksın!" diyerek beni masadan kaldıran, kah tefsirler arasındaki uykusuz gece- 
lerime ortak olan eşim. Ve tabi ki çocuklarım. Hepsinden huzurlarınızda helâllik 
dilerim. 

Meal basıma verilmeden önce 20 nüsha çoğaltılarak alanında yetkin isimlere 
okumaları için tevdi edildi. Bu dostlarımın katkısını minnetle yad etmeliyim. 
Meali çıkmadan önce tamamen okuyarak katkılarını sunan İbrahim Sarmış, Meh- 
met Okuyan, M. Emin Yıldırım, İbrahim Şahin ve eşi, Münib Engin Noyan, İsma- 
il Güler ve Hasan Hafızoğlu'na; kısmen okuyarak katkılarım sunan Abdülcelil 
Candan, D. Mehmet Doğan, İsmet Uçma, Fatih Okumuş, Halil Çiçek, Ertuğrul 
Özalp, Mehmet Doğan, Said Yaz, Yusuf Özkan Özburun ve Adnan İnanç'a,- mea- 
lin fıkhi notlarını müzakere için mesai ayıran Hayreddin Karaman hocamıza; me- 
alimizin Kur'an metnini gözden geçiren Hafız İsmail Uzun ve eşine kalbi şükran- 
larımı sunarım. 

Başta Sami ve Ferhat beyler olmak üzere mealin basım ve yayımında ellerin- 
den geleni esirgemeyen herkese de teşekkür etmeliyim. 



XXXI 



»N3£N« * • «N3£3* 

Kur'an'a kurban olmayı, cihana sultan olmaya tercih ederim. 

Rabbim utandırmasın. O bana yeter, O ne güzel vekildir. Beni maksadıma 
ulaştıracak olan sadece Allah'tır; yalnızca O'na güvendim ve sadece O'na yönel- 
dim. 

Nesilden nesile aktarılırken, zincirini yüz milyonlarca halkanın oluşturduğu 
Kur'an'ı nakleden canlı 'senet'e, âdil bir şahid olarak katılmak en büyük tesellimdir. 

İlim farz, şahitlik emanet, hakkı söylemek mesuliyettir. 

Rabbim şahid kıl! 

Rabbim şahid ol! 



Mustafa ÎSLÂMOĞLU 

1 C. evvel 1429, İstanbul 



Ve eğer dünyanın tüm ağaçları kalem olsa denizleri de mürekkep, 

buna yedi deniz daha eklense, 

Allah'ın kelimeleri yine de tükenmez: 

çünkü yalnızca Allah'tır her işinde mükemmel olan, 

her hükmünde tam isabet kaydeden. 

(31:27) 



XXXII 



1. fatiha suresi 

* İ = ^^^ := i * 

Fatiha Kur'an'm hem önsözü, hem de özetidir. "Bizzat kendini açan" ya 
da "başka bir şeyi açan" anlamındaki adı, Hz. Peygamber'in Fâtihatu'l- 
Kitab (Kitabın Girişi) isimlendirmesine dayanır. Bunun dışında sahih 
rivayetlerle bize kadar gelen üç ismi daha bulunmaktadır: es-Seb'u'1-Mesâ- 
nî (Tekrarlanan Yedili), Ummu'l-Kur'an (Kur'an'm Anası) ve Ummu'l-Kitab 
(Kitabın Anası). Birinci isim, Rasulullah'm bir tefsiridir (Buhârî, Tefsir 1) ve 
Kur'an'dan ilhamla konulmuştur (15:87). Son iki isim ise Fatihamın 
Kur'an'm veciz bir özeti olduğuna işaret eder. 

İlk inen tam sûredir. Tesbitimize göre bundan önce 'Alak, Müzzemmil ve 
Müddessir sûrelerinin ilk pasajları inmiş, fakat bütünüyle nazil olan ilk sûre 
Fatiha olmuştur. Hz. Peygamber onu "Kitab'm önsözü" olarak adlandırmış 
ve Kur'an'm başına konmasını emretmiştir. Namazlar başından beri onunla 
kılınmıştır. Bütün bu sebeplerden dolayı Fâtiha'nm yeri Mushaf'ın başıdır. 

Kur'an'm özeti olan Fatiha, hamd'i Allah'a tahsis ederek başlar. Allah: tüm 
sıfatların kendine döndüğü has isimdir. el-Hamdu lillah: tüm zât ve kemal 
sıfatlarını kapsar. Rabbu'l-' Âlemin: tüm fiili ve kevni sıfatları kapsar, er- 
Rahman er-Rahim: insan için bütünüyle rahmet olan dinin tamamını kap- 
sar. Maliki yevmi' d-dîn: tüm Son Saat, Kıyamet, âhiret, cennet ve cehen- 
nem âyetlerini kapsar. İyyake na'budu: tüm ibadetleri kapsar. Ve iyyake 
nesta'in: ibadetlerde tevhid ve ihlası kapsar. îhdine's-sırata'l-mustakim: ah- 
lâk, inanç, ibadet ve beşeri ilişkilere dair tüm doğruları kapsar. Sıratallezi- 
ne eriamte 'aleyhim: geçmiş tüm iyileri kapsar. Ğayri'l-mağdubi 'aleyhim 
ve leddâllin: geçmiş tüm yoldan sapmışları kapsar. 

Fatiha Allah-insan ilişkisinin kodlarını barındırır. Fâtiha'da Allah'tan insa- 
na inen rahmet ve vahiy, insandan Allah'a çıkan dua ve ibadet dile gelir. Fa- 
tiha, Allah'ın varlığına inanan herkesin üzerinde ittifak edebileceği muhte- 
şem bir ilkeler bütünüdür. Bir bakıma tevhid kelimesi olan lâ ilahe illal- 
lah' m açılımı mahiyetindedir. Kimler gibi olmamız gerektiğinin yanında, 
kimler gibi olmamamız gerektiğini de söyler. Fatiha Allah-insan arasında 
sözleşmedir. İlk üç âyet Allah'ı tanıtan bir senadır. Son üç âyet insanı tanı- 
tan bir duadır. Ortadaki âyet sözleşmenin bizzat kendisidir. "Âmîn", bu 
sözleşmenin altına atılan imzadır. 

İnsanı dönüştürücü gücüyle gerçek bir fatih olan Kur'an, insanın yüreğinin 
kapılarını Fatiha anahtarı ile açar. 



-N3£^ 



1 / FATİHA SÛRESİ 



«N3£îN<- 



CUZİ 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 1 

1 HAMD, bütün âlemlerin Rabbi 2 Al- 
lah'a mahsustur. 3 

2 O özünde merhametli, işinde merha- 
metlidir. 4 

3 O, Hesap Günü'nün hâkimidir. 5 

4 (Rabbimiz!) Yalnız sana kulluk ettiği- 
miz için 6 yalnız senden yardım isteriz! 7 

5 Bizi yönelt Dosdoğru Yola,- 8 

6 Nimet verdiklerinin yoluna,- 9 

7 gazaba uğrayanların ve sapıtanlarm yo- 
luna değil! 10 



1 Veya: "..Allah'ın adıyla". Açılımı: "Özünde 
merhametli, işinde merhametli Allah adına". 
Besmele, ilk vahyin ilk âyetindeki "Rabbin adı- 
na oku!" emrinin dil ile ifasıdır. Peygamber 
için "Allah adma iletiyorum" mü'minler için 
"Allah'ın adıyla alıp okuyorum" vurgusunu ta- 
şır. Mushaf'ta Besmele, Tevbe hariç tüm sûre- 
lerin başında Kur'an'dan bir alıntı olarak yer 
alır (27:30). Bu yüzden cemaatle namazlarda 
besmele içten okunur. Darakutnî bir soru üze- 
rine besmelenin açıktan okunacağına dair sa- 
hih bir hadis olmadığını söyler (İbn Teymiyye, 
Tefsir). İnsanlıkla yaşıt bir anahtar olduğu, Hz. 
Nûh ve Hz. Süleyman'ın ağzından nakledilme- 
sinden anlaşılmaktadır (11:41 ve 27:30). Eğer 
Kur'an'ı muhteşem bir site kabul edersek, Fati- 
ha bu sitenin ana kapısı, besmele de o kapının 
anahtarıdır. Besmele, kulluk listesinin altına 
atılan imzadır. Besmele Allah'la ve Allahlı yap- 
maktır. Besmele O'nun sayesinde ve O'nun 
verdiği imkân ve güçle yaptığının bilincinde ol- 
maktır. "Senin verdiklerinin farkındayım, Sen- 
den bağımsız bir varlık alanı düşünmüyorum" 




mmmsmm 



\i*m ' \ { t ™ ■* tl^tl "'** "'ti (S&jj 

P '. s 1 * , v ' fiî 

İ İ£k!lluilfj .^l^illîijiiL' fi 

$® m ** (İsı 

"H rt^ll*- Ov*jûI ^jjJUl b\'j*p ıi X_;-4İ^vJl *""" 



*IJİJ1 ,*"» ( J 5 A_J AİS^â 




demektir. Besmele eylemle alâkalıdır. Zira bes- 
mele çeken biri, bir eyleme girişiyor, bir işe ba- 
sıyor demektir. Besmele, İslâm ahlâkının bir 
"eylem ahlâkı" olduğunu gösterir. 
Şeytan'dan uzak olduğunu isti'âze ile ikrar et- 
meyen, besmele ile Allah'ın yardımını celbede- 
mez. Kötülüğe buğzetmeden iyiliğe muhabbet 
edilmez. Bu yüzden Kur'an'la bütünleşmek 
için onu okuyacak kişinin yapması gereken ilk 
hazırlık e'uzu billahi mine'ş-şeytani'r-racim'm 
kısaltma adı olan Isti'âze'dir. "Kovulmuş Şey- 
tan'm şerrinden Allah'a sığınırım" demektir. 
Bu Kur'anî bir emirdir: "Kur'an okuduğun za- 
man, öncelikle kovulmuş şeytandan Allah'a sı- 
ğın" (16:98). Zira kalpleri evirip çeviren, fer- 
man dinlemeyen gönle ferman dinleten Al- 
lah'tır. İsti'âze, akleden kalbe aldırılan mânevi 
abdesttir. "Kafa karışıklığı" da dediğimiz akıl 
ve duygu kirlenmesi, Kur'an'da insanın 'öte- 
ki'si olarak tanıtılan şeytana nisbet edilir 

(7:200). Bununla verilen mesaj açıktır: İnsanın 
kişiliği özüdür ve özü temizdir. Kirlenme ona 
arız olan bir şeydir ve değerini düşürür. Kirle- 



cuzı 



♦N3£N» 



1 / FATİHA SÛRESİ 



*Ms3£s> 



nen temizlenir ve tezkiye tam da budur. Istiâze 
bir söylem değil eylem emridir. Isti'âze akli bir 
eylem değildir, iç telkine dayalı kalbi bir ey- 
lemdir. Bilinçten çok bilinçaltını inşa eder. Va- 
hiy-akıl diyaloguna yönelik iç saldırıları önle- 
mek için alınacak her tür önlem isti'âze kapsa- 
mına girer (Bkz: 16:98, not). Şeytan bu saldırıyı 
kendi gücüyle yapmaz, insanın ona iradesinden 
aktardığı güçle yapar. Zaten bu işlemin kendisi 
bir güç kaybıdır. 

2 "Alemlerin Rabbi"ni Kur'an şöyle tefsir eder: 
"O göklerin, yerin ve bunlar arasındaki herşe- 
yin Rabbidir" (26:24). Yani bütün bir varlığın, 
kâinatın ve içindekilerin Rabbi. 

3 Açılımı: "Tüm zamanlarda, tüm mekânlarda, 
her varlığın hamdi tümüyle Allah'a mahsus- 
tur". Zira başka yerlerde zaman ve mekân kay- 
dı kullanıldığı hâlde (Msl: 28:70 ve 30:18) bura- 
da zamansız ve mekansız olarak gelmiştir. 
Kur'an'da lam edatının sebep, mülk ve istihkak 
anlamlarına göre ibare "Allah içindir", "Al- 
lah'ındır" veya "Allah'ın hakkıdır" mânalarına 
da gelir. Hz. Peygamber'in "Ben Seni lâyıkıyla 
övemem, Sen kendini övdüğün gibisin" (Müs- 
lim, Salat 222) sözü esas alındığında bu ibare 
"Allah'ı lâyıkıyla ancak Allah över" anlamına 
gelir. Şükür ele geçene teşekürdür. Şükür ni- 
met verilince yapılır, hamd her zaman yapılır. 
Nimet verilse de alınsa da... Zira alırken de ve- 
rirken de kul Allah'ın gündemindedir. Ve Al- 
lah'ın gündeminde olmak hamdi gerektirir. 
Alınca da hamd emek anlaşılır bir şeydir. Zira 
nimeti veren O'ydu, daha büyüğünü vermek 
için küçüğünü almış olabilir, o musibet daha 
büyük bir belâya kalkan olabilir, dünyada alıp 
âhirette daha büyüğünü verebilir. Allah'tan 
başkasına hamd olmaz. 

4 Veya: "Merhametin sonsuz kaynağı olarak 
tüm varlığa rahmet eden, iman edenlere kat kat 
rahmet eden" (Krş: 67:19; 33:43). Sıfat-ı müşeb- 
behe olan Rahman süreklilik ve değişmezlik 
bildirir. Mübalağa ile ism-i fail (veya sıfat-ı mü- 
şebbehe) olan Rahim, oluş ve yenileniş bildirir. 
Rahmâniyyeti rahmetinin zatî ve sabit olup 
varlığı özünden kuşattığına, Rahîmiyyeti mer- 
hametin gerçek faili olarak merhametini fiili 
ile celbeden varlıklara ihsan ettiğine delalet 



eder. İlâhi Zât'm tecellisi varlığın cevherine, 
ilâhî fiilin tecellisi varlığın fiiline yöneliktir. 
Tercihimizin gerekçesi budur. 

5 Lafzen: "Din Günü'nün.." Kur'an'a göre Din 
Günü: "hiçbir insanın bir başka insana asla fay- 
da sağlamayacağı gündür" (82:19). Bu âyet, de- 
vamındaki "yalnız senden yardım isteriz"in de 
gerekçesidir. [ed-Dîn hakkında ayrıntılı bir not 
için bkz: 107:1, not). 

6 Vav'ın ta'lîl vurgusuyla. Kayıtsız şartsız itaat 
edilecek tek otorite Allah'tır. Onun dışındaki 
tüm otoritelere kayıtlı ve şartlı itaat edilir. 

7 İlk 3 âyet Allah-insan ilişkisinin zirvesini teş- 
kil eder. "Biz" kipinin kullanıldığı 4. âyetle in- 
sanın irade beyanı başlar. Amaç muhatapta 
doğru bir "biz" tasavvuru oluşturmaktır. Yar- 
dım edenin gerçekte sadece Allah olduğunu bi- 
lenler, sadece Allah'tan yardım isterler. Zım- 
nen: Duanın kıblesini Allah'tan başkasına çe- 
virmek, ona kulluk etmek demektir. İbadet Al- 
lah'ın razı olduğunu yapmak, ubudiyet Al- 
lah'ın yaptığından razı olmaktır, lyyâke na'bu- 
du ibadette, iyyâke nesta'în duada tevhiddir. 
Tıpkı lâilâhe illallah gibi nefy ve isbattan olu- 
şur. Açılımı şudur: "başkasından değil yalnız 
senden.." Allah'tan başkasından istemekle ilgi- 
li muhteşem bir Kur'ani teşbih için bkz: 13:14. 

8 Krş: "Hiç şüphe yok ki, yegâne rehberlik Al- 
lah'ın rehberliğidir" (6:71) ve "O doğru yola yö- 
nelenlerin hidayetini artırır" (47:17). Bu âyet, 
ilâhî rehberliğin kendiliğinden gelen bir şey de- 
ğil, talep edilen bir şey olduğunu gösterir, insan 
Allah'tan tek bir şey isteyecekse, bu hiç kuşku- 
suz "ilâhî rehberlik" olmalıdır. Mushaf'ta bu 
talebin cevabı hemen yanı başına yerleştirilen 
Bakara 2'de verilmiştir: "(Ey hidayet isteyen ki- 
şi!) Al işte, bu kitap muttakiler için ilâhî bir 
rehberliktir". Sırat öteden değil buradan başlar. 

9 Allah'ın nimet verdikleri Nisa 69'da beyan 
edilir (Krş: 6:90). Allah Rasulü'nün son sözü, 
er-rafiku'1-a'lâ diye andığı bu "seçkin dostlar" 
arasına karışma temennisi olmuştur. Bu, Fâti- 
ha'da talim ettirilen duanın vefatı sırasında Ra- 
sulullah'm yüreğinde olduğuna delildir. 

10 Âyetin konusu gazaba uğrayan ve sapıtanlar 
değil, onların gittiği yol. Dolayısıyla âyetin 



A - ^^ . 1 /FATİHA SÛRESİ , ^^ ÇÜZJl 

muhatabı geçip gitmiş olanlar değil, şimdi ve kra „ ise teslisçi Hıristiyanlığı örnek gösterir 

gelecekte gazaba uğrayan ve sapıtanlarm yolu- (2 :90 ve 5:77). Bu Kur'anî tesbit Allah Rasu- 

nu takip edecek herkestir. Kur'an "gazaba uğra- lü'nün dilinden de bize kadar gelmiştir (Tirmi- 

yanlara" Yahudileşen îsrâiloğullarım, "sapıtan- zî, Tefsir 2). 

»fc=3£3*« 



A 



2. BAKARA SÛRESİ 
^ 

dım 67-73. âyetler arasındaki temsili kıssadan alır. Bir hadiste "Baka- 
ra sûresi" olarak anılır (Müslim, Musafirin 212). Allah Rasulü sûreyi 
"Kur'an'm Zirvesi" [Senâmu'l-Kuı'an] olarak adlandırır {Müstedrek). 

Hicretin ilk yılında nazil olmaya başlamıştır. Zira Orucu farz kılan âyet bu 
sûrededir. Hz. Aişe, bu sûrenin indiği sırada Rasulullah'm hanesinde oldu- 
ğunu söyler. Onun hicrî 1. yılın Şevval ayında gelin olup dokuz yılım Rasu- 
lullah'la geçirdiğini biliyoruz. Bakara'yı Medine'de indirilen ilk sûre sayan- 
lar çoğunluktadır. İniş süreci en az beş yıl sürmüştür. Bu süreyi altı, hatta 
hac âyetlerinden dolayı sekiz yıla çıkarmak mümkündür. Ibn Abbas'tan 
nakledilen iki görüşten birine göre 281. âyet Kur'an'dan son inen âyettir ve 
Veda Haccı'nda inmiştir. İlk nüzul tertipleri sûreyi Mutaffifin-Enfâl arasına 
yerleştirirlerse de, bu yer pek isabetli görünmemektedir. 

Fâtiha'daki "Bizi yönelt dosdoğru yola " çağrısına cevap bu sûrenin ilk âye- 
tiyle verilir. Yine Fâtiha'nm sonundaki "gazaba uğrayanlar"a, Yahudileşen 
İsrailoğulları ve Yahudileşme süreci, bu sûrede örnek olarak sunulur. 

Kur'an'm en uzun sûresi olan Bakara, aynı zamanda Kur'an'm fihristi nite- 
liğindedir. "Yedi uzun" sûreden birincisidir. Mushaf'ta Fâtiha'dan hemen 
sonra yer alması uzunluğundan dolayı değil, içeriğinden dolayıdır. 116 âye- 
tini Isrâiloğullarınm yahudileşme macerasına ayırarak, bu ümmeti bekle- 
yen en büyük tehlikeye dikkat çeker. 6 ve 7. âyetleri hariç, tamamıyla ina- 
nan ya da inanmış görünenlere seslenir. 

Mü'minlere ilişkin beş, kâfirlere ilişkin iki, münafıklara ilişkin on sekiz âye- 
tin ardından Âdem-lblis kıssası anlatılır. Kıssanın tarafları olan Âdem güna- 
hını itiraf edip adam olmanın sembolü, İblis günahını savunup şeytan olma- 
nın sembolüdür. Bir diğer kıssa Musa ve Israiloğullarıdır. Sûrede kıssaları an- 
latılan Âdem ve Musa arasında ortak bir yön vardır: Birincisi ilâhî yasağı çiğ- 
neyerek günah işler ve tevbe edip yitirdiği cenneti yeniden bulur, ikincisi 
elinden bir kaza cinayeti çıkar ve tevbesi ona bir "yed-i beyza" kazandırır. 

Sûrede ağırlıklı tema beş kelimeyle özetlenebilir: 1) itikad; 2) samimiyet; 3) 
ibadet; 4) nübüvvet; 5) Yahudileşme. Sûrede erdemin dört dörtlük bir tanı- 
mı yapılır (177). Gerçek erdemin tüm vahiylerin kaynağındaki hakikat ol- 
duğu vurgulanır. Sûrede, İslâm'ın ahlâk sistemi bir dip akıntısı gibi her âye- 
tin altından akar. Bu ahlâk sistemini toplumda yerleştirmek ve korumak 
için konulan kurallar sayılır. 



-N3$s#* 



2 / BAKARA SÛRESİ 



«^3£3*- 



CUZİ 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 

1 Elif-Lâm-Mîml 1 

2 İŞTE kendisi hakkında hiçbir kuşkuya 
yer olmayan 2 bu ilâhî kelam, takva sa- 
hipleri 3 için bir hidayet rehberidir,- 4 3 o 
hidayete erenler ki, idraki aşan hakikat- 
lere 5 bütünüyle iman ederler, namazı is- 
tikamet üzre kılarlar, 6 kendilerine sürek- 
li lütfettiğimiz şeylerden (ihtiyaç sahiple- 
rine) harcarlar/ 4 ve onlar sana indirilene 
iman ederler, senden önce indirilene de ; 8 
âhiretin varlığına dair ilâhî bilgiye mut- 
main bir kalple inanmıştırlar. 9 

5 İşte onlar, Rablerinden gelen kusursuz 
bir rehberliğe tabidirler; ve işte onlar, 
evet onlardır sonsuz mutluluğa erenler. 10 



ûjJİİJl ûj*-trfJ 



.-. 



mm 
i 



Ü 



ıssi«^iZ¥i»Ssir?îyig'i 



% 



?QB>% 



\m\ zıt e ' , „ ' ' \ ^r "*. 

§M °'« ' ' °J - \(\ >••- ' -" >\\ M 

İÜ . î :!.•>• v'<'ı* 'i I* n' j ~»- S?^! 

m ,JL£.dkİ3!>üJi 5J| l»S>%3LÜlİ5 Sil 

ası _ ga 

5ŞS1 ..' > ' >° > t ' ^ >,>*,* fi 

nSJ '^ 



ÂJl ö »jmjj ^ «J OIIjLo /j*J 4ZjJ^ 



1 Bu harfler, Allah Rasulü'nün vahyi bir tek 
harfini bile zayi etmeden ilettiğinin lafzi şahidi- 
dirler. Ünlem, Mukaattaât/m "dikkat çekme" 
işlevine binaen konulmuştur. (Ayrıntı için iniş 
sürecinde ilk geçtiği 68:l'in ilk notuna bkz). 

2 "Kuşku"nun [rayb] niteliği konusunda iki ih- 
timali var: 1) Kur'an'm işleviyle ilgilidir ve 
"Muttakiler için hidayet olduğunda şüphe yok" 
anlamına gelir. 2) Kur'an'm mahiyetiyle ilgili- 
dir ve bu sûrenin 23. ây etkideki meydan okuma 
buna bir karşılıktır. Bizce kuşku vahyin kayna- 
ğına yöneliktir. Bu ise yalnız vahyin muhatabı 
olan Peygamber'e değil, aynı zamanda vahyin 
sahibi olan Allah'a da bir iftiradır {Rayb için 
bkz: 9:110, not 5. £eJcJcile farkı için bkz: 34:54). 

3 Takva tek bir sözcükle karşılanamayacak 
merkezi bir kavramdır (İlk geçtiği 91:8'in 8.no- 
ta bkz). Japon alim T. İzutsu'nun takvâ'mn an- 
lamına dair yaptığı semantik kazı, kendisini 

"sorumluluk" kavramına ulaştırmıştı. Bu isa- 
betli yorum, daha sonraki çalışmalarda benim- 
sendi. Biz takvâ'yı, Allah'a izafetle kullanıldı- 



ğında "Allah'a karşı sorumluluk bilinci" ile, 
yalın olarak kullanıldığında "sorumluluk bilin- 
ci" ile karşıladık. Bazen de orijinal haliyle bı- 
raktık. Bunu sadece cümlenin akışı ve dil este- 
tiği açısından değil, kavramın bağlama göre de- 
ğişen vurguları sebebiyle tercih ettik. 

Aslında takva ilâhî fıtratın bilinçteki tezahürü- 
dür. Kişi kendine emanet edilen fıtratını ne ka- 
dar korursa takvaya da o kadar yakın olur. Bu 
yüzdendir ki takva adında somutlaşan sorum- 
luluk bilinci, emanet ve borçluluk bilincini içe- 
rir. Kişide emanet üzerine titreme hissi bir se- 
viyeyi aşınca, bu emanetin sahibine borçluluk 
duygusunu tetikler. Bu da doğrudan alacaklının 
kimliğini meraka yöneltir. Nihayet merak ara- 
yışa arayış da bir seviyeyi aşınca hidayete götü- 
rür. "Muttakiler için hidayettir"in açıklaması 
işte budur. 

4 "Muttakiler için hidayettir" anlamındaki İm- 
den li'1-muttakîn'i "hidayete erenler için takva 
kaynağıdır" anlamına gelen takven li'1-muhte- 
dîn gibi anlamamak gerekir. İbarede "hidayet 



cuzı 



«fS^Ss^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N63$3sH- 



takvânın değil, takva hidayetin altyapısı olarak 
sunulmaktadır. Yani takva hidayetin sebebi, hi- 
dayet takvanın sonucudur. Bunu anlamak için 
"Kitap nedir iman nedir bilmeyen" (42:52) Allah 
Rasulü'nün "muhteşem bir ahlâk üzere" (68:4) 
oluşunu hatırlamak gerekir. Hidayetten önceki 
takva sorumluluk ahlâkıdır (Krş: 90:17, not 9). 
Temelde "sorumlu davranış" mânasına gelen 
'sâlih amel', işte böyle bir ahlâktan neşet eder. 

5 Veya: "onlar Allah'a başkalarının yanında ol- 
duğu gibi yalnız başlarına kaldıklarında da 
iman ederler". Ebu Müslim buradaki ğayb'm 
tıpkı Yusuf sûresinin 52. âyetinde kullanıldığı 
anlamda mü'minlerin sıfatı olduğunu savun- 
muştur. Onların 14. âyetteki münafıklar gibi 
hareket etmedikleri vurgulanmıştır. Ona göre 
4. âyet zaten ğayb kategorisini içermektedir. 
Ebu Müslim'i teyit eden bir husus da 48 yerde 
kullanılan ğayb'm başka hiçbir yerde yu'minu- 
ne bi şeklinde gelmemesidir (Benzer kullanım 
için bkz: 36:11 ve 50:33). Gayba iman ruhun 
kaynağına bağlılıktır; bu bağı koparan maddeye 
esir olur. Ruhunu hayat gemisine kaptan ya- 
pan, kopacak tufandan niçin korksun? 

6 Yukîmu fiilini salât teriminin 23 yıllık nüzul 
sürecinde zenginleşerek seyreden yapısına uy- 
gun olarak "istikamet üzre kılarlar" şeklinde 
çevirdik. Bu istikamet namazın tadil-i erkanın- 
dan daha çok niyet ve maksadıyla alâkalıdır. 
Şatıbi ekame'yi "devamlılık" olarak anlamıştır 
[el-Muvâtakât II, 242). Sala f m ikamesi, şeklin- 
den çok amaç ve niyetiyle ilgilidir. Maun sûre- 
si, bu konuda hayli açıklayıcıdır. İman ve infa- 
kın arasında namazın zikredilmesi de oldukça 



anlamlıdır. O hâlde namazı istikamet üzre kıl- 
mak 1) Namazı uluhiyet tevhidinin bir gereği 
olarak salt Allah'a has kılmakla; 2) Rububiyet 
tevhidinin bir gereği olarak da namazla sosyal 
hayat arasındaki doğrudan ilişkiyi kabullen- 
mekle mümkündür [Salât hakkında bkz: 87:15, 
not). 

7 İntak için nüzul sürecinde ilk geçtiği 
36:47'nin notuna bkz. Bu sûrenin 219. âyetin- 
den de anlaşılacağı gibi, başlangıçta infak, yani 
Allah yolunda vermek, ihtiyaçtan artanı ver- 
mek olarak meşru kılınmıştı. Medine toplumu 
güçlendikçe bu yükümlülük sınırlandırılmış, 
zekât miktarı Hz. Peygamber (s) tarafından za- 
man zaman yeniden düzenlenerek, nihayet 
1/40 oranında istikrar bulmuştur. Bu ise, Hz. 
Ali'nin (r) ifadesiyle "cimrilerin zekâtıdır." 

8 Burada Rasulullah ve Hz. isa'nın nübüvvetine 
inanmayan Yahudilerle, Yahudilerin kendi Pey- 
gamberlerine karşı gösterdikleri tavrın aynısını 
Hz. Muhammed'e karşı gösteren Hıristiyanlara 
bir gönderme vardır. 

9 İman kalbin yönelişi, îkân yöneldiği şeyden 
kalbin tatmin olmasıdır. Kalp îkân ile tatmin 
olunca iman o kalpte harekete geçer ve o tat- 
min duygusu sahibinde bir meleke hâline gelir. 
Meleke hâline gelen iyilik, adeta sahibini koru- 
yan bir meleğe dönüşür. Bu sonuç, hem hidayet 
nimetinin hem de Allah'ın insana verdiği değe- 
rin büyüklüğünü gösterir. 

10 Ayetin son cümlesini çevirimizin gerekçesi, 
Zemahşerî'nin zamire dair yorumudur [İtkân II, 
286; benzer bir ibare için bkz: 31:5). 



*^3^ 



«N3S5M* 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N3£sH- 



CUZİ 



6 ŞU bir gerçek ki, küfre şartlanmış o 
kimseleri ha uyarmışsın ha uyarmamış- 
sın, onlar için (ikisi de) bir: iman etmez- 
ler. 1 7 Allah onların kalpleri ve kulakları 
üzerine mühür vurmuştur, gözleri üze- 
rinde de bir tür 2 perde vardır; işte onlardır 
korkunç bir azabı hak edenler. 3 

8 İNSANLARDAN öyleleri de var ki, 
"Allah'a ve âhiret gününe inandık" der- 
ler,- ama onlar mü'minlerle değiller. 4 9 
Allah'ı ve iman etmiş kimseleri aldat- 
mak isterler,- hâlbuki onlar yalnızca ken- 
dilerini aldatırlar,- ama bunu (Allah'ın if- 
şa edeceğinin) farkında bile değiller. 5 10 
Kalplerinde hastalık vardır; 6 Allah da on- 
ların hastalığını arttırmıştır; ve ısrarlı ya- 
lanları yüzünden can yakıcı azabı hak 
ederler. 7 

11 Kendilerine "Yeryüzünde fesat çıkar- 
mayın!" denildiğinde, "Biz 8 sadece ısla- 
hatçılarız" derler. 12 Aman dikkat, ke- 
sinlikle onlar fesatçıların ta kendileridir- 
ler,- ama bunun farkında dahi değiller. 

13 Kendilerine "Siz de insanların inan- 
dıkları gibi inanın!" denildiğinde, "Ya 
biz, ahmakların inandıkları gibi mi inanı- 
yoruz?" dediler. Bakın! 9 Onlar var ya on- 
lar, gerçekten de ahmaktırlar,- lâkin bu- 
nun bile farkında değiller. 

14 Ama inanan kimselerle karşılaştıkla- 
rında "Biz iman ettik" derler. Şeytanla- 



HÖH 



^.LJüi -j— aj n : hC ı_JİJ_P n £İJ Sjl İ*£- « fc jL/2J I 

/~_Lo1aJ n fti La J ►->• 2 I f* ^J U ^ «ÜJ l > U-o ! J j üj "_o 

^J A*i lilj &j- u^ — u I ajl ^ ı L*j ~JI ı >l_Lc- fv^J 9 

VI ' j^_=J^w ^pJ L^l I^ÎU <j>jVl <_s-9 IjJ— ~ü V 
IgJJJJlilj Oj^*— ^o V ^=ıJj 0jj__ Ljl -js l^jl 

I^=ıü IjH^JU l g : : WLlX Jl Ijli lilj uJâl I^JU 1^1 
ls 5 f-» J ^îi (<-*; lS>«^-^Î -«^l "'■* ~jjr ■*» ,>^ L-iJ 
<_)^WaJI I jk; — il \_jJJI _il_JÜ ol j j g o ^ ^ — gjLJu? 



rıyla 10 baş başa kaldıklarında ise, "Biz si- 
zinle beraberiz, biz (onlarla) sadece alay 
ediyorduk" derler. 

15 Allah da onların alaylarına karşılık ve- 
rir 11 ve onları kendi tuğyanlarına gömül- 
müş olarak bırakır, şaşkın şaşkın debele- 
nirler. 16 Onlar hidayet karşılığında sa- 
pıklığı satın aldılar, bu yüzden ticaretleri 
onlara kâr sağlamadı,- zira onlar doğru 
yolda giden kimseler değiller. 12 



1 Ellezine keferû'daki geçmiş zaman yapısı çe- 
viriye "saplanmış" veya "şartlanmış" olarak 
yansıtılmıştır. Burada da görüldüğü gibi 
Kur'an'a göre kâfir, kendisine açık ve net olarak 
gelen vahyin çağrısını açık ve net olarak inkâr 
eden kimseye denir. (İçinden inkâr edip dışın- 
dan kabul etmiş görünene münafık denir.) Bu 
anlamıyla kâfir "gayr-ı müslim" ile eşanlamlı 
olarak kullanılamaz. Burada "iman etmeyece- 
ği" söylenenlerin başında, bundan yaklaşık 12 



yıl önce inmiş olan Kâfirun sûresinde (109) 
"inanmayacağı" haber verilen kimseler gelir. 
Zımnen: Asla Allah'a kulluk etmeyeceklerini 
söylemiştik, nitekim öyle de oldu. 

2 Belirsiz gelmesi anlama "bir tür" olarak yan- 
sır (Bkz: Mân II, 291). 

3 Bu bölümde "kâfir" tipolojisi için sadece iki 
âyet ayrılırken, "münafık" için tam 13 âyet (8- 
20) ayrılmıştır. 



cuzı 



*Ns3£sS* 



2 1 BAKARA SÛRESİ 



*^s$^* 



4 Veya ba'mn maiyyet vurgusuyla: "mü'min- 
lerle beraber değiller". Bir özneden bir eylemi 
fiille değil de ism-i faille nefyetmek, onun sıfa- 
tından değil zâtından ve cevherinden dışlamak- 
tır. Buna nefyin haberinin bâ ile gelişi de ilave 
edilirse şu anlama ulaşılır: "Onlar, özden inan- 
ma imkanlarını tercihleriyle tüketmişler, bu- 
nun üzeine Allah da onların inanma ihtimalle- 
rini ortadan kaldırmıştır". Zımnen: Sizin ken- 
di inancınız için ne dediğiniz değil, Allah'ın si- 
zin inancınız için ne dediği önemlidir. Yine 
zımnen: inancında eğrilik olan ve bunu bilen 
bir gün düzelebilir, fakat inancında eğrilik olan 
ve doğru inandığını sanan asla düzelemez. 

5 "Aldatmak isterler/aldatırlar" dedikten sonra 
"farkında değiller" demek, "farkında olmadan 
aldatırlar" demektir ki, âyette söylenen asla bu 
değildir. Şu hâlde onların farkında olmadıkları 
masumane söyledikleri yalanlar değil, bu yalan- 
ların Allah tarafından açığa çıkarılıp yüzlerine 
çarpılacağı gerçeğidir. Parantez içi açıklamamı- 
zın gerekçesi budur. 

6 "Kalbinde hastalık olanlar" zümresi bu bağ- 
lamda münafıkları oluştursa da, bazı yerlerde 
münafıklardan ayrı bir kategoriyi oluşturur 
(Bkz: 74:31, not 12). 

7 îmandan mahrum olmak, kişinin kendi ruhu- 
na çektirdiği en şiddetli azaptır, iman ruh için 
hava gibi, su gibi, ekmek gibidir. Ruhunu bun- 
lardan mahram eden, öz elleriyle kendi ruhunu 
tarifsiz bir azaba mahkûm etmiş olur. 

8 Suçüstü edilen ikiyüzlülerin savunmaya ge- 



çerken "biz" diye söze başlamaları, bir tür par- 
mak izi bırakmaları anlamına gelir. "Biz'li bir 
söylemle sadece kendileri gibi düşünen bir gru- 
bu değil, sanki bir bedende taşıdıkları birden 
çok yüzü, bir yürekte taşıdıkları birden çok ki- 
şiliği ifşa etmektedirler. 

9 Elâ tembih edatı, inkarcılar ve ikiyüzlüler 
için kullanıldığı bağlamlarda muhatabın uyu- 
yan ve uyuşan bilincini ele verir. 

10 Yahudilerin ikiyüzlülerinden söz eden 76. 
âyette "birbirleriyle baş başa kaldıklarında" 
şeklinde gelen ibare, bu âyette "şeytanlarıyla 
baş başa kaldıklarında" şeklinde gelmiştir. Bu 
benzerlikten yola çıkarak buradaki şeytan, on- 
lara sapıklıkta önderlik yapan insan şeytanları 
olarak da anlaşılabilir. 

11 Âyette kullanılan muşakele sanatının bir ge- 
reği olarak Allah için "alay" kelimesinin kulla- 
nılması, "onların alaylarına hak ettiği karşılığı 
verme" anlamını taşır (Kurtubî). Münafıkların 
inananlarla alay etmesine karşılık Allah da 
kendisinin onlarla alay edeceğini beyan buyur- 
muştur. Kullanılan kelime aynı olmasına kar- 
şın, anlam tam aksidir ve tehdit içermektedir: 
Allah, onlara önce mühlet tanır, sonra da ceza- 
landırır. 

12 Kur'an'm dinî alana transfer ettiği satm al- 
ma, ticaret, kâr, terazi, tartı, rehin almak, ücret, 
ödünç, borç gibi ticari kavramlar hayli dikkat 
çekicidir. Bu, hakikati asrın idrakine söylet- 
mekle açıklanabilir. 



«n^m* 



10 



«N=3£sH- 



2 /BAKARA SÛRESİ 



«N3£s> 



CUZİ 



17 Onların durumu şu kişinin durumuna 
benzer: O kişi bir meş'ale tutuşturdu; 1 
Alevler etrafını aydınlatır aydınlatmaz 
Allah (gözlerinin) nurunu alıverdi ve ken- 
dilerini karanlıklar içinde bıraktı,- artık 
göremezler: 2 18 Sağırdırlar, dilsizdirler, 
kördürler: 3 artık onlar (hakikate) döne- 
mezler. 

19 Ya da (durumları şu örneğe) benzer: 
Gökten inen bir sağanak (düşünün), 
onunla birlikte karanlıklar, gök gürleme- 
si, şimşek... 4 Yıldırımlardan dolayı, ölüm 
korkusuyla parmaklarını kulaklarına tı- 
kıyorlar. 5 Zira Allah kâfirleri çepeçevre 
kuşatmıştır. 20 Şimşek neredeyse gözle- 
rini kör eder,- onları ne zaman aydmlatsa, 
o aydınlıkta yol alırlar,- ne zaman da ka- 
ranlık üzerlerine çökse, ayakta kalakalır- 
lar. Ve eğer Allah dileseydi, işitme ve gör- 
me duyularını giderirdi; çünkü Allah'ın 
her şeye gücü yeter. 

21 EY insanlık ailesi! 6 Sizi ve sizden ön- 
cekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz 
ki konmasınız! 22 O'dur size yeryüzünü 
döşek kılan, gökyüzünü bina eden, gök- 
ten suyu indirerek ikram eden 7 ve onun- 
la sizin için türlü meyveler çıkaran. O 
hâlde (bütün bunları yapanın tek O oldu- 
ğunu) bile bile Allah'a eşdeğer rakip güç- 
ler 8 tasarlamayınız! 



Ojj 



<J^i \S OtL^I LUs fjtijiy, °. t <_£JÜl Jju^=> X|ii^ 
o" rH^' ur-^ r^i^^' O3— llşo l3jJJ -^jJ cjUUJİ <ui 
-v*jW2jl j çv^^ı — ~j ^~&ÜJ <üj! *-L_Jû jj j I ioU (vg^-lf- [>1İ5İ 

çi&^j ijjic- 1 J»ûı 14,1 1; .•• Jjjj t ^i, jî^üiöi 

Gl-Vjl <JJ l^ü>ö ^Li ISÜ Gjj oV^ojdl '-j-a <u r-V-Ls IU 
OjJ <j^ a ^- — <t.\J^—Z J l^jlj 4ÜL0 ^ öjj ...i Ijjli ÜJ_JL 



23 Eğer siz kulumuza indirdiklerimize 
dair bir kuşku taşıyorsanız, haydi, hemen 
onun benzeri bir sûre getiriniz; ve eğer 
sözünüze sadıksanız, Allah dışındaki ta- 
nıklarınızı da yardıma çağırınız! 

24 Ama eğer şimdiye kadar (bunu) yapa- 
madmızsa, bundan böyle de asla yapama- 
yacaksınız demektir; o hâlde yakıtı in- 
sanlar ve taşlar olan, inkâr edenler için 
hazırlanmış ateşten sakınınız! 



1 Buradaki ateş ısınmak için değil yol göster- 
mek için yakılan ateştir. Bu nedenle "ateş ya- 
kan" diye değil "meşale tutuşturan" diye tercü- 
me edilmesi daha uygundur. 

2 Aydınlanmak için meş'ale tutuşturan kişi, 
yaratılışı gereği ışığı arayan insandır. Istevkadc 
"taleb" veya "mübalağa" bildirir. Aydınlanma- 
yı talep ediyor, belki şiddetle istiyor. Medi- 
ne'deki Yahudi kökenli münafıklar mesela. Al- 
lah Rasulü gelmeden önce düşmanlarım hep 



yeni gelecek peygamberle korkutuyorlar. "O 
bir gelsin, ondan sonra görün siz" diyorlar. İste- 
dikleri ışık ellerine veriliyor. O da nesi? Bu kez 
gözlerini kapıyorlar. Öz çocuklarım bildikleri 
gibi bildikleri peygamberi inkâr ediyorlar. Önce 
göremiyorlar değil, görmek istemiyorlar. Göre- 
memek suç değil, görmemek suç. Onlar bunca 
istedikleri ışığa gözlerini ısrarla kapatınca, Al- 
lah da onların bu tercihlerini "melekeleri" hâli- 
ne getiriyor ve gönül gözlerinin nurunu alıyor. 



cuzı 



«NS3$3^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



«N3&N* 



11 



Ondan sonra farz-ı muhal isteseler de artık iş iş- 
ten geçmiş oluyor. Sözün özü: Kendi tercihleri- 
ne Allah onları mahkûm ediyor. 

3 Âyet, adeta tüm duyuların iptal edildiği kalı- 
cı bir hipnoz durumunu veya duyuların var ol- 
makla birlikte işlevlerini yerine getiremedikle- 
ri "afazi" hâlini çağrıştırır. 

4 Zımnen: Hakikate sırt dönmenin mazereti 
yoktur, küfrün bahanesi geçersizdir. Zira sağır 
olsanız gök gürültüsünü duyar, kör olsanız şim- 
şeği görürsünüz. 

5 Parmağı kulağa tıkamak bir mecaz-ı mürsel- 
dir ve "ölüm korkusunu" ifade eder. Allah Ra- 
sulü'nün şu sözleri sanki bu âyetin tefsiri gibi- 
dir: "İnsanlara nisbetle benim durumum ateş 
yakan bir kimsenin durumuna benzer. Ateş 
çevresini aydınlatınca kelebekler ve ışığa gelen 
haşereler o ateşe üşüşmeye başlarlar. O da onla- 
rı uzaklaştırmak ister. Onlar ise baskın çıkarlar 
ve ateşe girerler. Ben sizi belinizden kavrayıp 
ateşten çekmek istedikçe, siz ateşe girmek isti- 
yorsunuz." (Buhârî ve Müslim) 



6 Eyyuhâ bir kalıp ifadedir. Hatibin muhatabı 
"aile" olarak gördüğü durumlarda kullanılır (k- 
kân II, 181). "Ey!" diye başlayan tüm cümleler 
"çağrı" (nida) cümlesidir. Her çağrıda iki taraf 
bulunur: Çağıran ve çağrılan. Kur'an'm bir çok 
yerinde olduğu gibi burada da çağıran Allah, 
çağrılan tüm fertleriyle insan cinsidir. Nida, 
muhataba olur. Nida, çağıranın çağrısını işite- 
cek kimseye yapılır. Nida, çağıranın çağrısını 
duyacak kadar yakın olana yapılır. Nida, çağı- 
ranla çağırılan arasındaki samimiyet ve tanışık- 
lığa işaret eder. Nida, mutlaka ya cevap ya ica- 
bet gerektirir. Nida eden Âlemlerin Rabbiyse 
insana düşen "lebbeyk" demektir. 

7 İnzal ikram vurgusu taşır (Bkz: 7:23, not). 
Kur'an, insanlığı bir şeye çağırırken "ikna" me- 
todunu kullanır ve mutlaka "belgeler" [âyât] ib- 
raz eder. Çağırdığı şeye gözü kapalı çağırmaz. 
Tıpkı burada olduğu gibi, Kitab'm okunan âyet- 
leri Kâinatın yazılı/kayıtlı âyetlerini referans 
gösteriyor. 

8 Endâderii çevirimizin gerekçesi için bkz: 
41:9, not 11. 



12 



*^^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N=3Ss^- 



cuzı 



^o<^ 



25 îmana ulaşan ve bu imanla uyumlu 
iyilikler 1 işleyen 2 kimseleri zemininden 
ırmaklar çağlayan cennetlerle müjdele! 
Her ne zaman oranın nimetlerinden ik- 
ram olarak onlara sunulsa, "Bunlar bize 
daha önce bahşedilenlerin aynısıymış" 
diyecekler. Oysa ki bu, o nimetlerin çağ- 
rıştırdığı belli belirsiz bir benzerlik. 3 Ve 
onlar için cennette pırıl pırıl eşler olacak 

#f- ve onlar orada kalıcıdırlar. 4 

26 Allah bir sineği ya da ondan da küçüğü- 
nü misal vermekten kaçınmaz. îman 
edenler iyi bilirler ki, gerçek, Rableri ka- 
tmdandır. Küfre saplananlara gelince: "Al- 
lah bu örnek ile ne demek istedi?" derler. 

Bununla Allah bir çoğunu saptırırken bir 
çoğunu da doğru yola yöneltir. Ve fakat 
yoldan çıkmışlardan başkasını kesinlikle 
saptırmaz. 5 27 Onlar ki (fıtrat) sözleşme- 
sinden 6 sonra Allah'ın (aldığı) sözü bozar- 
lar, Allah'ın kurulmasını emrettiği bağla- 
rı kesip koparırlar ve yeryüzünde ahlâkî Allah ' a kar §! na sıl olur da nankörlük ya- 
çürümeye neden olurlar 7 işte bunlardır parsınız? 

hüsrana uğrayanlar! 29 Yeryüzündekilerin tümünü sizin için 

28 Cansızken size hayat bahşeden, ardın- yaratan, sonra göğe yönelerek onu yedi 
dan sizi öldüren ve ondan sonra da diril- gök olarak düzenleyen O'dur: 9 Nihayet 
ten, 8 en sonunda sizi kendisine döndüren her şeyin bilgisine sahip olan da O'dur. 



I4I. Ij-ijj \Xİ£= jl^l Vfiiâ j_* tijAÎ oLİi 
'-^'j lP ir-", ^JJ ıS-^ 1 IJ-» 'j^ Öjj 2^Ii 5-« 

IS %JJ, Çij_^_ d\ ^JtLJ^'j Zi\ b\ • 0jJ_)L£ 
^J Ck-^ *-; lS-'+İj : '^~=- -4 J-ii fe Ii4? *ÜI 

J-v3 JJ Öl 4-J -Uil ^1 IS öj_»İ9a^ j d_İU~a J_Ju Vj 

<-ip ■. Oj^vUJl ^v* ^IsJjl ^jVi jy 0j.J~Jİj 

rv5^-oJ çv-J p ^—^ ^J^U Uİj\al p T°^-a j HJJ Lj jjjiSo 






1 "Salih amel", vahyin nüzul sürecinde farklı 
vurgular kazanarak zenginleşen merkezi bir 
kavramdır. Bireysel ve fıtri olandan toplumsal 
ve eğitsel olana doğru bir seyir takip eder. Baş- 
larda "sorumlu davranış", ortalarda "Allah'ın 
Razı olduğu eylemler", Medine'de ise "ıslah 
edici iyilikler" vurgusu kazanır (Açıklama için 
bkz: 95:6, not). Salih bir amel şu beş özelliği 
bünyesinde taşımalıdır: 1) tfsad'm karşıtı olarak 
bir kötülüğü düzeltmelidir. 2) Fasık'm karşıtı 
olarak doğru ve dürüst olmalıdır (sâlih-fasık 
karşıtlığı için bkz: 7:56) 3) Seyyie'nin karşıtı 
olarak özünde iyi(lik) taşımalı {sâlih-seyyie kar- 
şıtlığı için bkz: 9:102). 4) Nefrete değil barışa ve 
sevgiye yönelik olmalıdır (4:128,129; 49:9). 



5) Fâsitin karşıtı olarak yararlı olmalıdır (Bkz: 
47:2; sâlihât ile hasenat arasındaki fark için bkz: 
103:3, not 5). Salih amel Kur'an'da iman ile bir- 
likte geldiği tüm yerlerde "imanla uyum içinde- 
ki bir eylem ahlâkına ve hayata" delalet eder. 

2 'Amile ile fe'ale fiillerinin arasındaki farkı 
vurgulamak için birincisini mümkün olduğun- 
ca "işledi", ikincisini ise "yaptı" şeklinde çe- 
virdik. Çünkü birinci fiil "bir süreçte yapmayı" 
ifade ederken, ikincisi "bir anda yapıvermeyi" 
ifade eder (Mân II, 208). 

3 Teşâbuh, ya özün sabit kalıp şeklin değişme- 
si, ya da tersidir. MuteşaMîen'in belirsiz niteli- 
ği çeviriye "belli-belirsiz" olarak yansımıştır. 



cuzı 



-^=3SM«- 



2 /BAKARA SÛRESİ 



<^3^ 



13 



Yani: Dünyadaki nimetler cennetteki nimetle- 
rin çok çok uzak bir kopyasıdır (Müteşabih için 
bkz: 3:7, not 5). 

4 Halidîn, uzun bir süre. el-Huld, bir şeyin uzun 
süre bozulmadan kalmasını ifade eder (Râğıb). 

5 Bu âyet, çift özneyi gören yeşâ' fiillerini çevi- 
rimizin gerekçelerinden birini teşkil eder. Me- 
sela yudillu men yeşâ' ibarelerini "Allah sapa- 
nın/sapmak isteyenin sapmasını diler" şeklin- 
de çevirdik. Bu âyet bu tür kalıpları açan bir 
âyettir. Zira "Allah yoldan çıkmışlardan başka- 
sını saptırmaz" (Krş: 13:27, not). 

6 Misak mecazi veya mânevi bir sözleşme olarak 
düşünülebilir. Allah'ın insana doğuştan verdiği 
fıtrat, vicdan ve akla tekabül etmektedir. Özün- 
de bu doğal hidayet unsurları da fiili bir sözleşme 
sayılmalıdır. Nakd, sağlam ve kaim bir halatı lif 
lif çözmek demektir. Bu durumda misak Allah'ın 
kopmaz ipine sarılmayı ifade eder. 

7 Burada koparılmaması emredilen bağlar dört 
şıkta özetlenebilir: 1 ) insanın kendisiyle olan anlamına gelir, k» 



bağı. 2) İnsanın Allah'la olan bağı. 3) İnsanın in- 
sanla olan bağı. 4) İnsanın tabiat ve evrenle olan 
bağı. Bu ana şıkların altına akıl-vahiy, dünya- 
âhiret, lafız-anlam, madde-manâ, akıl-vahiy, bi- 
rey-toplum, zengin-yoksul, karı-koca, yöneten- 
yönetilen vb. gibi bir çok bağ dizilebilir. Önce- 
likle anlıyoruz ki, Allah'ın koparılmamasmı 
emrettiği bağlar, bütünüyle insanı ve insan ha- 
yatım ilgilendiren bağlardır ve bu bağların ko- 
runması ferdi ve toplumsal barış ve huzuru ga- 
ranti ederken, birbirinden koparılıp ayrılması 
bunları yok etmektedir. Âyetin son bölümünde 
buna sebep olanların kaybedecekleri ve zımnen 
kaybettirecekleri vurgulanmaktadır. , 

8 Krş: 40:11. 

9 "Yedi gök" bilinen ve bilinmeyen birbirinden 
farklı tüm kozmik sistemleri kapsayan bir ifa- 
de. Yedi raka mı çeşitlilikten ve çok katmanlı - 
lıktan kina yedir (Krş: 15:44, not). Yedi gök 
"yer" ile birlikte anıldığında "bütün bir kâinat" 



JC-JC 



£s3$S#> 



od ev, j W "WY-s.a3/^ 






<t\VWır\Aeı ses bci-tU^r^e- <LcEa\ a<xs«Mı£.rv=>, 



^,lXl^.n ^»r yr^Ji' ^J- 



14 



*^3^* 



1 1 BAKARA SÛRESİ 



*£s3^H- 



cuzı 



30 l HANİ, senin Rabbin melaikeye 2 "Ben 
yeryüzünde bir halife 3 tayin edeceğim" 4 de- 
diği zaman da şöyle sormuşlardı: "Yeryü- 
züne fesat çıkaran ve kan dökmekte olan 
birini mi atayacaksın; üstelik biz seni 
hamd 5 ile teşbih ve takdis edip dururken?" 6 

(Allah) cevap verdi: "Şu kesin ki, ben si- 
zin bilmediğiniz şeyleri de bilirim." 7 

31 Ve Âdem'e 8 tüm isimleri öğretti, 9 bu- 
nun ardından onları meleklere takdim et- 
ti ve dedi ki: "Hadi, eğer sözünüzün arka- 
sında duruyorsanız şunlarm isimlerini 10 
bana bir bir haber verin!" 11 

32 (Melekler) cevapladılar: "Sen tek oto- 
ritesin, 12 bizim Senin bize öğrettiğinden 
başka bir ilmimiz olamaz,- 13 yalnızca sen- 
sin her şeyi tam bilen, her hükmünde 
tam isabet kaydeden." 

33 (Allah) buyurdu: "Ey Âdem! Şunlarm 
isimlerini onlara bildir." 14 Onların isimle- 
rini (meleklere) bildirince de ; "Size deme- 
miş miydim "Ben bilirim göklerin ve ye- ° en olursunuz." 

rin sırrını; gizlediklerinizin ve açıkladıkla- 36 Fakat Şeytan onların ayaklarını kay- 

rınızm tümünü de ben bilirim" diye?" 15 dırdı, 21 böylece sahip oldukları müstesna 

34 İşte o zaman meleklere demiştik ki: konumdan uzaklaştırdı. Ve Biz dedik ki: 
"Âdem(oğlu) için emre âmâde olun! 16 İb- "Birbirinize düşman olarak çıkıp gidin! 22 
lis 17 hariç, hepsi emre âmâde olmuştular. Zira yeryüzünde, geçici bir hayat alanı ve 
O (ise) emre karşı geldi, büyüklük tasladı tadımlık bir haz sizi bekliyor!" 23 

ve nankörlerden oldu. 37 Fa k at Âdem Rabbinden aldığı birta- 

35 Ve dedik ki: "Âdem! Sen ve eşin şu kim kelimelere sarıldı, 24 (Allah) da onun 
bahçeye 18 yerleşin, orada canınızın çekti- tevbesini kabul etti: 25 çünkü O, evet 
ği her şeyden serbestçe yiyin, şu ağaca 19 O'ydu tevbeleri kabul etme makamında 
da yaklaşayım demeyin, sonra zalimler- olan, her işinde merhamet sahibi olan. 26 



X1aj -> J3_UJu V Ui-di-l^l JU ^Jj ^-UJ j _i).CAj 

^jizJLJ -v^=w3ju IjJa^Aİ UJİj <us LjIS" L*-o U_£>-^>-li I4Ü- 

T c 



1 Burada çeviriye manasıyla değil işleviyle yansı- 
mış olan bir vav vardır. Vav'm ibtidaiyye işlevi 
çeviriye paragraf başı olarak yansımıştır. Bu kıs- 
sanın ana fikri şudur: İnsanın yeryüzündeki var- 
lık amacı, ne melekliktir ne de şeytanlık; hatası 

ve kusuruyla insanlıktır, insanlık. . . işbu yüzden, 
insan beşer doğar, irade ve akılla insan olur. Va- 
hiy irade ve aklı doğru kullanma talimatıdır. 



2 Melâike, melerin çoğuludur. Sonundaki ta'yı 
çoğula delalet eden müenneslik ta'sı değil de al- 
lâme ve nessâbe gibi mübalağa ta'sı olarak nite- 
leyen bir ekol de vardır. MeieA^J^üj^MiğLmi- 
^yjüjvarhğm kendisine dayandığı şeydir. Yjuıi 

bir şeyin meleği onu ayakta tutan_nokta/kuv- 
yettir. Araplar şöyle der: "Kalp cesedin milaki- 
dir". Bu açıklamayı kendisine borçlu olduğu- 



cuzı 



«ts^Ss^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



«Ne3£N* 



15 



muz Râğıb, Kur'an'daki kullanımlarından yola 
çıkarak her meletin melâike olduğunu, lâkin 
her melâike'nin melek olmadığını söyler [Müf- 
redat). Kelimenin melk'ten türetilmiş olduğunu 
söyleyenler de anlamının "ku vvet, dinamik " 
anlamına geldiğini ifade ederler. İnsanda bir ta- 
vır ve davranışın otomat bir biçimde iyice yer- 
leşik hâle gelmesi de aynı kökten gelen meleke 
sözcüğüyle ifade edilir. Isrâ 95'te, aynı cümle 
içinde hem tekil [meleken] hem çoğul [melaike) 
olarak gelmesi, tekil ve çoğul arasındaki bu kes- 
kin ayrıma ihtiyatla yaklaşmamız gerektiğini 
akla getirse de, âyetteki kullanımın tamamen 
farklı bir gerçeği vurgulamak olduğu açık. Razi, 
Âdemoğlu'nun emrine âmâde olan meleklerin 
özellikle "yeryüzü melekleri" olduğunu söyler 
ki, bu sözkonusu "farklı gerçeğin" püf noktası- 
nı teşkil'e<îerT'' 4 *' Atw;t - ' AAM ^> ! "~~, k.^u^; 

3 Halife, hem ismi fail hem de ismi mef'ul kalı- 
bı. Fail olarak "b ir başkasına vekalet eden ", 
mef'ul olarak "bir başkasına vekalet veren". Bu 
ikinci anlamda insanın halifeliği nesillerin birbi- 
ri ardınca gelişidir. Çoğulu halâif'tir. Hulefa ise 
halif 'in çoğuludur. Halîf ile halîfe arasında ma- 
hiyet farkı vardır: Halife, iyi olanın vekili, yar- 
dımcısı, sözcüsü, temsilcisi iken; halif kötü ola- 
nın yerine geçen, onu temsil eden, ona vekalet 
eden anlamına gelir. Âyette halife her ne kadar 
tekil gelmişse de, tıpkı ilk atalarının adıyla anı- 
lan Türk, Ari, Sami, Mudar kavim ve kabileleri 
gibi Âdem de tüm insan soyunu sembolize etti- 
ği için insan neslinin tümüne delalet eder (Ze- 
mahşerî). Kur^an'ın hiçbir yerinde bu kelime te- 
k il ya da çoğul olajalçjUlahla_lzaie_tle Jflülarjıl- 
mıyor. Ne ki Enam 165'te yeryüzüne izafetle 
"yeryüzünün halifeleri" olarak kullanılıyor (Krş: 
7:69; 10:73; 35:39; 38:26). Bu kullanımın açıkça 
gösterdiği şey birinin yerine vekalet ve niyabet 
anlamına değil, tıpkı siyasal alanda kullanıldığı 
gibi "tedbir" ve "imar" anlamına geldiğidir. 
Özetle insan yeryüzünün "kalfası" kılınmıştır. 

4 İnni ca'ilun ibaresine inni halikım anlamı 
vermek bizce isabetli değildir. Ce'ale fiili, bağ- 
lamına -aldığı mef'ule- göre birden fazla anlam 
içeren fiillerdendir. Kur'an'da özellikle insanın 
"yaratılış" ve çoğalış serüveninin niceliğiyle il- 
gili âyetlerde ce'ale fiili kullanılmaktadır. Hat- 



ta kimi âyetlerde aynı cümle içerisinde ilk ya- 
ratılışı ifade için halaka (yarattı) fiili kullanılır- 
ken (4:1), ondan sonraki gelişim sürecini ifade 
için ce'ale fiili kullanılmaktadır. (6:1; 7:189; 
35:11; 49:13) Halîfe/halâifin kullanıldığı tüm 
âyetlerde yüklem olarak ısrarla ce'aie'nin kulla- 
nılması dikkat çekicidir [Ca'l ve halk farkı için 
bkz: 78:9, not 9) 

5 Ham d için bkz: 1:1, not 3. 

6 Burada adı geçen üç eylem de (^hjm^tesbih, 
takdis) Kur'an-ı Kerim'de, şuurlusu yejuurgu- 
zu, iradelisi ve iradesiziyle tüm varlıkların or- 
tak_eylemi olarakjşeçer. Hamd, teşbih ve tak- 
dis, sadece "konuşan iradeli canlı" olan insana 
has değildir. İnsan bu evrensel koroya bilinçli 
olarak katılırsa, insanın sesi evrenin sesiyle 
uyum arz etmiş olur. Kozmik uyumu bozma- 
nın cezası, doğaya ve doğasına yabancılaşmadır. 
Hamd, teşbih ve takdisin üçü de namaz ibade- 
tinde Fatiha, tesbihat ve secde ile temsil edil- 
miştir. Tüm varlık ka tegorilerinin namazda 
temsil edildiğini ifade etmek için kimi alimler 
kıy_amı dağların^ rükuu lıa^anlann^e_seçdeyi 
de bitkilerin^ tenwij_^iJdiğLbİt-İJ^^„p^larak 
te^vjl_ederler. 

7 Bu âyette sembolize edilen şey, insanın Allah 
nezdindeki müstesna yeri ve değeridir. Bu de- 
ğer, meleklerin de aday oldukları bir makam a 
insan ın lâyık görülmesiyle ifade edilmektedir. 
İnsan dahil hiçbir yaratık, sahip olduğu değer ve 
meziyetlere kendiliğinden sahip değildir. Tüm 
diğer varlıklar gibi insan da "kerametini" Al- 
lah'a borçludur. 

8 Kur'an'da 25 yerde geçen Âdem ismi 7 yerde 
Âdemoğlu [beni adem) şeklinde gelir. el-Edeme 
Ferrâ'ya göre "aracı, vesile" demektir. Zemah- 
şerî ise bu kelimenin "bir toplumun lideri, ön- 
cüsü" anlamına kullanıldığını söyler [Esâs I, 7). 
30. âyetin dipnotunda da belirtildiği gibi bu kıs- 
sada Âdem soyunu temsilen yer almaktadır. Bu 
kıssanın nakledildiği âyetlerde kullanılan za- 
mirler şaşırtıcı bir değişkenlik gösterir. 29. 
âyette yeryüzündeki her şeyin insan için yara- 
tılmasından söz edilirken ikinci çoğul şahıs 
(siz) kullanılırken, müteakip âyetlerde Âdem'e 
işaretle ikinci tekil şahsa (sen) geçilmekte. Da- 



16 



->N=3£N* 



2 / BAKARA SÛRESİ 



**s3$s^ 



CÜZİ 



ha da ilginci bu kıssanın detaylı bir biçimde ak- 
tarıldığı A'râf ll'de Âdem'in yaratılışı ikinci 
çoğul zamirle, "siz: Âdem" diyebileceğimiz bir 
formüle yol vermektedir. Kur'an, Âdem için 
kullandığı ifadeleri insan için de kullanır 
(23:12, 13). insan sûresinin 2. âyetinde nut- 
fe'den yaratıldığı söylenen ve türün tüm üyele- 
rini içeren el-insan lafzı Âdem'i de kapsar. 

9 Öğrenme yeteneğine, hassaten eşyaya isim 
koyma yeteneğine delalet eder. Talim, kalıp 
olarak bir süreç içinde öğrenmeyi ifade eder. 
Ta'limu'l-esmâ'yı en güzel Rahman 3-4 açıklar: 
"O insanı yarattı; ona kendini ifade etmeyi öğ- 
retti". Sözün özü: Bilmek içkin değil aşkm bir 
eylemdir. Bilgi "elde edilmiş" değil "verilmiş" 
bir şeydir ve kaynağı Allah'tır. İnsanın şerefi 
Allah'ın öğrencisi olmaktan kaynaklanır. Bu 
âyet, insanın da meleğin de bilgisinin "yoktan 
var edilmiş" [ibda) değil, alınmış ve keşfedilmiş 
(ahzve. keşf] olduğunu gösterir. Alman her bilgi 
sonradandır, geçicidir, sınırlıdır. Ayrıca, bu 
âyetten yola çıkılarak dilin ilk nüvesinin fiiller 
değil isimler olduğu sonucuna varılabilir. 

10 Buradaki 'aradahum eğer esmâ'a. dönseydi 
'aradahâ (ve bi-esmâihâ) şeklinde gelmesi gere- 
kirdi. Fakat bilinçli varlıklar için kullanılan 
formla gelmiş. Bu şu anlama gelir: burada me- 
leklere sunulanlar "isimler" değil, o isimlerin 
bizzat sahipleridir. Bunların bilinçli varlıklar 
olması hâlinde, insan dışında da bir çok bilinç- 
li varlığın olması gerekirdi ki biz bunları bilmi- 
yoruz. Bilinçliler için kullanılan zamir ve işaret 
isimleri, onların aklına delalet eden nitelikler 
için de kullanılır (Msl: 17:36). Bu mânada esma' 
akıl, gönül, duyma, işitme ve konuşma gibi bi- 
linçli varlıkta bulunan yeti ve niteliklere dela- 
let edebilir. Daha temelde, insana yaratılıştan 
verilmiş "ben idrakine" ve "huduri bilgiye" de- 
lalet edebilir. Allah en doğrusunu bilir. 

11 Akla ilk gelen soru şudur: Melekler nasıl bil- 
di? Allah'ın görünmez varlıkları (cinler) insan- 
lardan daha önce yarattığı 15:27'de ifade edilir. 
Bu durumda cinlerin, yeryüzünde insandan ön- 
ce halife kılındığı sonucuna varılır. Cinler in- 
sandan önce böyle şeyler yapmış olmalıdırlar 
ki, melekler bu tecrübeye dayanarak itiraz et- 
miş olsunlar. Zaten şeytan'm durumu da bu 



açıklamayı güçlendirmektedir. Bir başka açık- 
lama da şöyle yapılabilir: Kur'an'da beşerin in- 
sanlaşma sürecinin sudan başlayıp çok uzun bir 
aşamada (etvâr) gerçekleştiği ifade edilir (71:14). 
insan adlı canlı, kendisini insan yapan "ruh" 
üflenmeden önce kan dökmüş fesat çıkarmış 
olabilir. Eğer durum böyleyse, melekler bu tec- 
rübeye dayanarak bunları söylemiş olmalıdır- 
lar. Bu açıklamadan, bir değersizleştirme ve in- 
dirgeme operatörü olan Darvvin'e asla bir pay 
çıkmaz. Allahu a'lem. 

12 Burada "tenzih" ve "takdis" amaçlı kullanıl- 
mıştır. Tüm olumsuzluklardan mutlak olarak 
arındırma ve tüm olumlu özelliklerin en mü- 
kemmeliyle nitelendirme O'nun tartışılmaz 
otoritesine yapılan bir vurgudur. Bu nedenle 
"tek otoritesin" şeklinde çevirdik. 

13 Bu âyet, meleklerin insanoğlu gibi bilgi üre- 
temediklerine, sadece kendine verilmiş bilgiyi 
kullandıklarına delalet eder. 

14 Bilginin öğretilmesi [ta'lim] Allah'a isnat edi- 
lirken, bilginin aktarılması [inbâ'] insana isnat 
edilir. Dilin insan düşüncesinin deposu olduğu 
hatırlanacak olursa, ilk insanın düşünce dağarcı- 
ğını Allah'ın doldurduğunu, yani düşüncenin ilk 
sermayesini insana Allah'ın verdiğini ifade eder. 
insan ilk sermayenin veriliş amacına sonradan 
sadâkat de gösterebilir, ihanet de edebilir. 

15 Bu ifade şöyle de yorumlanabilir: Ben, insanın 
fesatçılığı ve kan dökücülüğü konusunda açığa 
vurduğunuz endişeleri bildiğim gibi, kendinizi 
bu makama Âdem'den daha lâyık görme husu- 
sunda gizlediğiniz duyguları da çok iyi bilirim. 

16 Âdem'i "Âdemoğlu" olarak çevirimiz ve bu 
secdenin mahiyeti için bkz: 7:11, not 7. 

17 İblis, şeytanın ismi değil içine düştüğü aç- 
mazı en güzel bir biçimde ifade eden sıfatıdır. 
el-lblâs, "belanın şiddeti karşısında düş kırıklı- 
ğına uğrayarak umutsuzluğa kapılmak" anla- 
mına gelir (Râğıb). Kur'an'da kelime bu anlam- 
da kullanılmıştır (6:44; 30:12, 49). Zira onu ib- 
lisleştiren, umutsuzluktur. Allah'la ilişkisinin 
anlatıldığı yerlerde İblis, Âdem'le ilişkisinin 
anlatıldığı yerlerde Şeytan olarak anılır (81:25, 
not). Sözün özü: Allah'tan umut kesmek insanı 
iblisleştirir. 



cuzı 



♦NS3£33* 



2 / BAKARA SÛRESİ 



♦^3$^ 



17 



18 Arap dilinde c-n-n kökünden türetilen tüm 
kelimeler "örtünme, gizlenme" anlamına gelir. 
Cennet'in "zemini görünmeyecek kadar örtülü, 
kapalı" kök anlamının nedeni bizce "insan bi- 
lincine ve tecrübesine kapalı" olduğu, "akim 
kavrama kapasitesi dışında" olduğu içindir. 
"Ağaçlarının sıklığından tabanı görülmediği 
için böyle denmiştir" açıklaması hiçbir aklın 
almayacağı sonsuz güzellik diyarı olan cenneti 
değil, dünyanın has bahçelerini ifade eder. 

19 Burada geçen "ağaç" şu âyetler ışığında anla- 
şılmalıdır: "Sana sonsuzluk ağacını ve sonu gel- 
mez bir saltanatın (yolunu) göstereyim mi?" 
(20:120) Aynı hakikat A'râf sûresinde başka bir 
üslûpla ele almıyor: "Rabbinizin sizi bu ağaç- 
tan uzak tutması, başka değil, sadece siz (ondan 
yiyince) iki melek (gibi) olursunuz veya ölüm- 
süzleşirsiniz de ondandır (7:20). 

20 Âdem'in konulduğu cennet âhirette vaad 
edilen cennet mi, yoksa dünyada bir bahçe mi- 
dir? Alimlerden bir kısmı, üçüncü bir görüşü 
dile getirerek bu cennetin gökte olduğunu savu- 
nurlar. Buna delil olarak da bazı haberleri ve il- 
gili âyetlerdeki "ininiz" (ihbitû) ifadesini göste- 
rir eklerler: eğer bu cennet yüksek bir yerde ol- 
masaydı "ininiz" denilmezdi. Bu görüşe karşı 
çıkanlar ise ihbitû kelimesinin 61. âyette oldu- 
ğu gibi "çıkmak, dönmek" anlamında kullanıl- 
dığım söylemişlerdir. Ubey b. Ka'b, ibn Abbas, 
Süfyan b. Uyeyne, Ebu Hanife ve Mâtürîdî bu 
bahçenin yeryüzünde olduğunu söylemişlerdir 
(İbn Kayyım, Dımaşk, 1419, Hâdi'l-Ervah, s. 
25). Âhiret cennetinde yasak yoktur. Oraya gi- 
ren bir daha çıkarılmaz. "Allah sizi yerden ta- 
rifsiz bir bitirişle bitirmiştir" (71:17) buyurulur. 
Sembolik bir okumayla, "ana rahmi", Âdemoğ- 
lunun cenneti olarak yorumlanabilir. Âdem 
kıssasında cennette iskan, yasak ağaçtan yeme 
ve tevbeden oluşan üç aşama, Abduh'a göre in- 
sanın yaratılışmdaki üç evreye tekabül eder. 

lAdem kıssası Âdemoğlu'nun kıssasıdır. 
Âdem'in adının anılması, kavmi büyüğünün 
adıyla anmak kabilindendir. Cennette iskan, 
üzüntü ve kederin olmadığı, "kederden kaç 
hazza koş" sözünde ifadesini bulan çocukluk 
evresine delalet eder. Ağacın meyvesinin yasak- 
lanması ve bu yasağı çiğnemek iradenin ortaya 



çıkma evresine, pişman olarak Allah'a yönel- 
mek ise olgunluk evresine tekabül eder. Al- 
lah'tan kelimelerin verilmesi, insan aklının ha- 
kikati bulmaya yetmediği, mutlaka nübüvvete 
ihtiyaç duyduğuna delalet eder [el-Menârl, 282- 
284). insanlığın sembol ('sembolik' değil) atası 
Âdem'in yaşadığı bu süreçle, her bir insanın an- 
ne karnında yaşadığı embriyolojik gelişim süre- 
ci arasında, 'tedebbür' için bazı paralellikler ku- 
rulabilir mi? Anne rahmi, Âdemoğlunun zah- 
metsizce yaşadığı bir tür "cenneti"; Âdem'in 
kovuluşu, insanın dünyaya gelişini; Âdemin ya- 
sak ağaçtan yedikten sonra cinselliği keşfetme- 
si, insanın akıl-baliğ olarak cinselliği keşfetme- 
sini çağrıştırır. İnsanın dünya hayatının âhirete 
nisbeti, ana rahmindeki sürenin dünya hayatm- 
ı daki süreye nisbeti gibidir. Allahu a'lem. 

21 İnsan iradesinin hayır ve şerri seçmekle sına- 
nacağına delalet eder. Şeytanın insanoğlu üze- 
rinde herhangi bir gücü olduğunu göstermez 
(15:42). Âdem ve eşinin suçsuz olduğunu da gös- 
termez: "Ne zaman yoldan saptılarsa, Allah da 
onların kalplerinin sapmasına izin verdi" (61:5). 

22 Birbirine düşman olan sadece insanoğlu ve 
şeytan soyu değil, aynı zamanda insanlar içeri- 
sinden şeytana uyan "şeytan taraftarları" ile 
Allah'a itaat eden "Allah taraftarları"dır. Ne ki 
Âdem ve eşi temsilinde olduğu gibi, şeytan ta- 
raftarı olmadığı hâlde şeytana aldananlar da 

var. İşte böylelerine günahına af dileyen Âdem^ ^ _^, 4 
ve eşi örnek gösterilmektedir."^"^* 4 -'^' '■'" ,i,v "" v ^ ^''"^ 

23 Şeytan da, insan da cennetten kovulmuştu. 
Ama kovulma sonrasında şeytanla insanın dav- 
ranışları arasında ateşle toprak arasındaki fark 
kadar fark vardı. Şeytan yanlış bir kaderciliğe 
sapıp kendisini bu duruma düşürenin Allah ol- 
duğunu (15:39) îmâ ederek Allah'a iftira eder- 
ken, Âdem ve eşi hatayı kabullenme ve sorum- 
luluğu üstlenme farkını gösterdi. İşte bu farkı 
ödüllendiren Allah, insana hatasını nasıl telafi 
edeceğinin, Yaratıcısıyla bozulan ilişkisini na- 
sıl düzelteceğinin yolunu gösterdi. İlâhî lanet 
hata yapana değil hatayı savunanadır. 

24 el-Kelm, "duyum ya da gözlem yoluyla in- 
san idraki üzerinde kalıcı bir etki yapmak" an- 
lamına gelir. Kulakla algılanan çeşidine kelam, 



18 



-^3^ 



2/ BAKARA SÛRESİ 



■*Ns3£N* 



CÜZİ 



göz ile algılanan çeşidine kelm denir. Dilimiz- 
de söz için "dil yarası" deyimini doğrular şekil- 
de "yaralamak" anlamı yanında tedavi için ya- 
ralamak demeye gelen "ameliyat" anlamını da 
içerir. Kelime, hem anlamlı bir sözcük, hem an- 
lamlı bir cümle, hem de uzun bir konuşma için 
kullanılır. Etimolojik açıdan kulağın ve gözün 
algıladığı anlamlı ve etkili her şeye kelime adı 
verilebilir. Âdem'in aldığı (bir okunuşta 
"Âdem'e verilen") kelimelerin kulakla algılanan 
bildiğimiz kelimeler olabileceği gibi, gözle algıla- 
nan fiili kelimeler ve gönülle algılanan kalbi ıstı- 
rap ve nedamet de olabilir. Bu üçüncüsü âyette 
"almak" anlamım verdiğimiz telakki lafzına da- 
ha uygun düşüyor. Çünkü telakki basit bir alma 
ya da verme değil, bilinçli bir buluşma, kavuşma- 
dır. Âdem, pişmanlık duygusunu şu kelimelerle 
dile getirdi: "Rabbimiz! Biz kendi kendimize 
zulmetmişiz,- eğer bizi bağışlamaz ve bize acı- 
mazsan, kesinlikle kaybedenler arasına gire- 



riz!" (7:23) Birçok müfessir bu sözleri Âdem'in 
aldığı kelimeler olarak takdim etmişse de bu 
doğru olmasa gerek. Çünkü bu âyet, bir önceki 
âyette geçen Allah'ın tazirli sorusuna bir cevap 
olarak gelmiştir. 

25 Kur'an'da bazı peygamberlerin 'zelleleri' bir 
ibret vesikası olarak zikredilir. Bu cümleden 
olarak Âdem'in yasağı çiğnemesini, Hz. Yû- 
nus'un görevini izinsiz terk etmesini, Hz. Mu- 
sa'nın peygamberlik öncesi elinden çıkan ölüm- 
lü kazayı, Hz. Davud'un tevbe sebebi olan 'zel- 
le'sini örnek gösterebiliriz. 

26 Âdem yeryüzüne sürgün mü edildi, yoksa 
misafir mi? Bu ve bir sonraki âyet dikkate alın- 
dığında Âdem yeryüzüne, yaptığı tevbeden son- 
ra ilâhî rehberliğin sürekliliği vaadiyle misafir 
edilmiştir. Âd e mogluna tahsis e düen_dünya, 
günahın bedeli değil tevb enin ödülüdür. 



*N3£N« 



cuzı 



-N3£s#» 



2 /BAKARA SÛRESİ 



-N3£s*- 



19 



£-H Cr^ ıS^* tj*- f*^ 3 *-^^ L°^ L**-°-4- ^-* ^ >!*--* 1 &* 

yîOj ı jjüi V j *. >ı? j jî ı jijSo ^ 3 lJx: a ölü 
* - \* t* * ' ' 

üjiîy ^JUl ^j_J,UJ1 J^ Vl 2j_İ3 L_JÎ1j Jjjjjl j 



38 Emrettik: Oradan hep birlikte çıkıp 
inin! Fakat, Benden bir rehberliğin size 
ulaşması şarttır. 1 Her kim (kendisine ula- 
şan) rehberliğime uyarsa, artık onlar için 
gelecek endişesi yoktur, geçmişten dolayı 
mahzun da olmayacaklar. 2 3Ş Küfre sapla- 
nıp kalan ve âyetlerimizi yalanlayanlara 
gelince: işte onlar ateşin yoldaşıdırlar: on- 
lar orada kalıcıdırlar. 3 

40 EY İSRÂİLOĞULLARI! 4 Bir dönem si- 
ze verdiğim nimetlerimi 5 hatırlayın! 6 Siz 



1 Cümledeki şartlılık cevap isteyen bir yapıda 
değildir. Rehberliğin ulaşmasının şart olduğunu 
ifade eder. Bu rehberlik vahiydir ve onu ulaştır- 
mak bir sorumluluktur (Krş: 6:19, not). 

2 Havi, emn'in zıddıdır. Güven içinde olama- 
ma, tedirgin olma hâlidir. Dilde yalnızca gele- 
cek için kullanılır. Bu gelecek hem dünyevî 
hem de uhrevi gelecektir. Allah'ın rehberliğine 



Bana verdiğiniz sözde durun ki Ben de si- 
ze olan vaadimi tamamlayayım; 7 ve kay- 
gınızın fnerkezinde sadece Ben olayım! 8 

41 Ve yanınızda olanı doğrulayıcı olarak 
indirdiğim vahye inanın; ve onu inkâr 
edenlerin öncüsü siz olmayın, âyetlerimi 
de basit çıkarlar karşılığında pazarlama- 
ym ; 9 ve sorumluluğunuzun merkezinde 
sadece Ben olayım! 10 

42 Hakkı bâtılla karıştırmayın 1 1 ve bildi- 
ğiniz hâlde hakkı gizlemeyin! 12 43 Na- 
mazı istikametle kılın, zekâtı gönlünüz- 
den koparak verin, 13 Allah'a rüku eden- 
lerle birlikte siz de rüku edin! 14 

#44 Diğer insanlara sahici erdemlerle do- 
nanmayı 15 öğütlerken sıra size gelince 
terk mi ediyorsunuz,- ve üstelik Kitabı da 
tilavet edip dururken? 16 Siz hiç kafanızı 
çalıştırmayacak mısınız? 

45 Direnerek ve dik durarak yardım iste- 
yin! 17 Ancak bu Allah'a saygı duyanlar- 
dan başkasına ağır gelir. 46 Ama (Allah'a 
saygı duyanlar), Rablerine kavuşacakları- 
na ve sonunda O'na döneceklerine kesin 
gözüyle bakarlar. 18 . 

47 Ey Isrâiloğulları! Size lütfettiğim ni- 
metlerimi 19 hatırlayın; hani Ben sizi çağı- 
nızın milletlerine üstün kılmıştım. 20 

48 Hiç kimsenin hiç kimse adına hiçbir 
şey ödeyemeyeceği, kimseden şefaatin 21 
kabul edilmeyeceği, kurtuluş akçesi 22 
alınmayacağı ve hiç kimsenin yardım gör- 
meyeceği günün (dehşetinden) korunun! 



uyan kimse güvenlik içerisinde olan kimsedir. 
"Mü'min" tam da budur. O hâlde, mü'min Al- 
lah'ın rehberliğine teslim olup mutlak güvence- 
ye kavuşan kimse demektir. Âyette olumsuzla- 
ma yönteminin kullanılması, bu durumun hem 
dünya hem âhiret için geçerli olduğunun ifade- 
sidir. Huzn, havfin zıddına yalnızca geçmiş 
için kullanılır. Âyetin asıl muştusu, mü'minler 



20 



->*s3£N* 



2 / BAKARA SÛRESİ 



-^^ 



cuzı 



için ebedi hayatta hüzne yer olmayacağıdır 
(Bkz: 35:34). Zımnen: Rehberi vahiy olan dün- 
yada da âhirette de kaybetmez (Tersi bir ibare 
için bkz: 6:70). 

3 Huld, bir şeyin bozulmadan kalması. (Bkz: 
2:25, not). Kur'an'da 87 yerde geçer ve âhiret 
için kullanılır. Dünya için kullanıldığı üç yerde 
ise inkâr, vehim ve red için kullanılır (21:34; 
26:129; 104:3). 

4 Eski Ahid'e göre israil Yakub Peygamberin la- 
kabıdır. Yakub, Hz. İbrahim'in Hz. Ishak'tan ol- 
ma torunudur. Hz. Yakub'a "Allah'ın kulu" ya 
da "seçilmiş kişi" anlamına gelen bu lakap Al- 
lah tarafından verilmiştir. (Tekvin 32:28; 35:10) 
İlk dönemde on iki kabilenin tümü için kullanı- 
lan 'Isrâiloğullan' ismi, Filistin'de bağımsız iki 
Yahudi krallığı kurulduktan sonra kuzeydeki İs- 
rail Krallığı'm oluşturan on kabile için kullanıl- 
dı. Kuzey krallığının MÖ. 721 'de Asurlularca yı- 
kılmasından sonra ise, güneydeki Yahuda Krallı- 
ğı vatandaşları için kullanılmaya başlandı. 

5 Kural gereği, mastar muzaf olduğu için tekil 
gelen ni'metî'ye çoğul mânası verdik. 

6 Allah Isrâiloğullarma peygamberler ve kitap- 
lar verdi; vahyi insanlara taşıma gibi kutsal bir 
görevi onlara tevdi etti; çölde onlara su, men, 
selva ve gölgeleyen bulut verdi. 

7 Allah'ın tsrâiloğullarmdan itaat, bireysel ve 
sosyal arınmayı temsil eden namaz ve zekât, 
iyiliği emir kötülükten nehiy ve Peygamberle- 
re, özellikle de Tevrat'ta geleceği haber verilen 
Ümmî Peygamber'e ve ona indirilen Nûr'a 
iman konusunda söz aldığını, buna karşılık da 
onların geçmiş günahlarının üzerini örtmeyi, 
hatalarını affetmeyi, dünya ve âhiret saadeti 
vermeyi vaad ettiğini Kur'an'dan öğreniyoruz 
(5:12; 7:156-157). 

8 Rehb için bkz: 28:32, not. Bu hatırlatma Üm- 
met-i Muhammed'e bir uyarıdır: Siz de size 
emanet edilen vahye Ümmet-i Musa'nın yaptı- 
ğım yaparsanız, ben de size onlara davrandığım 
gibi davranırım (Krş: 62:5). 

9 Zımnen: Vahyi yaşanacak mutluluk formülü 
değil de, pazarlanacak bir "mal" gibi görmeyin! 

10 Önceki âyetin sonuyla bağlantılı olarak: Al- 
lah'a teksif edilmiş kaygının bir ileri aşaması 
takvadır. 



11 Yani: Bâtıla hak elbisesi giydirmeyin! Hakla 
bâtılın birbirine karıştırılması bâtılı hak yap- 
maz, ancak hakkı hak olmaktan çıkarır. Bu ka- 
rışıma Kur'an "şirk" adım verir. Şirk, saf bâtıl 
değil, içerisine hak karıştırılmış bâtıl demektir. 

12 Onlar, Hz. Muhammed'in hak nebi, Kur'an'm 
vahiy olduğunu biliyorlardı (Bkz: Âyet 146). 

13 îtâ'nın i'tâ'dan farkı, birincisinin "gönülden 
gelerek verme" yananlamım taşımasıdır (92:18, 
not). Zımnen: Arınmanın bedelini ödeyin! Yal- 
nızca "karşılıksız vermeyi" değil, ondan daha 
öte "arınmak için fedakârlık etmeyi ve bedel 
ödemeyi" içerir. Zekât için ilk geçtiği 73:20'nin 
4. notuna bkz. 

14 Kur'an'da "Rüku edenlerle birlikte rüku" 
edin formu kullanılırken, "secde edenlerle bir- 
likte secde edin" formu kullanılmaz. Bu da bu 
tür bağlamlarda rûkuun kullu ğun toplumsa l 
b oyutuyla ilgili , secdenin ise kulluğun şahsi bo- 
yutujkjlgh_olduğunu gösterir. Bu bağlamda 
rüku islâm cemaatine aidiyeti ifade eder. Bu 
âyetlerin ilk muhatabı olan Medine Yahudileri 
açısından bu emrin anlamı açıktı: Eğer inancı- 
nızda samimiyseniz, işte karşınızda sizin kita- 
bınızı, Peygamberinizi ve kıblenizi (ki o günler- 
de namaz Kudüs'e yönelerek kılmıyordu) onay- 
layan bir topluluk var. Ayrımcılık yapmayın, 
siz de onlara katılın ve bu katılımınızı cemaat- 
le tescil edin! 

15 Biri, bağlamına göre vurgusu değişen bir 
kavramdır: Kuldan Allah'a "sınırsız kulluk ve 
taat" (52:28), Allah'tan kula "sınırsız rahmet ve 
mağfiret" vurgusunu taşır. Kur'an'da inanç 
(2:177), eylem (60:8), ahlâk (19:32) ve doğru dav- 
ranış alanlarında ideal olanı ifade için kullanı- 
lır. Alla h Rasulü'nün bin tarifi muh tegemdir: 
^BjrxiiyilikJ^rxu_jrar)tığmda içinde tarifsiz bir 
ferahlık ve mutluluk_ hissettiğin şeydir; ism 
(kötülük) ise, insanlar sana fetva verse de içinin 
bir yerlerini yıkıp viran eden şeydir" (Ibn Han- 
bel IV, 227). 

16 Tilâvet, aktarmak için okumaktır. Kırâet ise 
anlamak için okumaktır (18:83, not 13). Okuyan 
birincide pasif ikincide aktiftir. Âyet onun için 
"siz hiç kafanızı çalıştırmayacak mısınız" diye 
biter. 



CÜZİ 



-N3S38* 



2 / BAKARA SÛRESİ 



-^3^ 



21 



17 Lafzen: "Sabır ve salât ile yardım isteyin!" 
Sabır "insanın nefsim dizginlemesi", yani dire- 
niştir (Bkz: İlk geçtiği 103:3, not 5). Yılgınlık, 
korkaklık, çöküntü ve dert yanmanın zıddıdır 
(Râğıb). Salâtla üç şey de kastedilmiş olabilir: 
şer'î mânası olan "namaz", sözlük mânası olan 
"dua", kök mânası olan "dik duruş". Namaz 
duanın canlanmasıdır, dua kulun Allah'a dayan- 
masıdır. Saiâr/m türetildiği es-salâ "bir şeyi dik 
tutan şey"dir. Otururken ve ayaktayken insanı 
dik tutan kemiklere de denir (Bkz: 87:15, not). 

18 "Kesin gözüyle bakarlar" diye çevirdiğimiz 
yezuımılne'nin kendisinden türetildiği ez-zann 
hem yersiz kuşku hem de kesin inanç [yakın] 
anlamına gelir (Bkz: 69:20, not). Kesin inanç an- 
lamı, gözlem ve deney sonucu oluşan kesin 
inanç değil, insanın sonsuz güven duyduğu bir 
kaynaktan gelen habere sanki gözleriyle görmüş 
gibi inanmasıdır [Lisân-, krş: 2:249; 75:28; 83:4). 

19 Nimet, elde edince sevinilen şeydir. Nime- 
tin bu âyetteki anlamı vahiydir. Vahiy, sadece 
Isrâiloğulları için değil bu ümmet için de 



Kur'an'da nimet olarak adlandırılmıştır (Bkz: 
5:3; 2:150). 

20 Seçilmiş olmanın "kutsal kavim" şeklinde 
algılanmasını red (2:47; krş: Eski Ahid, Amos 
3:1-2; Yeremya 7:8-11). Yahudileşen Isrâiloğul- 
ları, ilâhî seçimi efsaneleştirerek "kutsal ka- 
vim" miti icat ettiler. Onlar, korumak ve haya- 
ta dönüştürmekle yükümlü oldukları vahyin 
evrensel değerlerini kabilevî çıkarlarına kurban 
ettiler. Kendilerini "Allah'ın oğulları ve dostla- 
rı" ilan ettiler (5:18; 62:6). "Allah'ın seçilmiş 
kavmi" ve "Rabbin kutsadığı ırk" [İşaya 61:9) 
unvanını verdiler. Sayılı birkaç gün dışında ateş 
dokunmayacağını iddia ettiler (2:80). Müslü- 
manları bu sapmaya karşı uyaran âyet için bkz: 
47:38. Zımnen: En tehlik el i ırkçılık, din kis ve- 
sine bürünmüş ırkçılıktı r. 

21 Şefaat için iniş sürecinde ilk geçtiği 74:48'in 
notuna bkz. (Krş: 34:23 ve 39:44, notlar) 

22 Âyetteki 'adlun'ün anlamı Hz. Peygamber'e 
sorulduğunda, "fidye" şeklinde cevaplamıştır 
(Taberî). 



22 



-»N3S5N- 



2 / BAKARA. SÛRESİ 



-*s3S*S* 



CÜZİ 



49 Yine bir zaman da sizi Firavun hane- 
danının 1 elinden kurtarmıştık. Size iş- 
kencenin en alçağını reva görüyorlar, er- 
kek çocuklarınızı öldürtüp kadınlarınızı 
da bırakıyorlardı. Bu yaşananlarda, Rab- 
binizin sizi tabi tuttuğu dehşet bir imti- 
han vardı. 2 50 Bir zaman da suyu 3 sizin 
için açmış ve sizi kurtarmış, gözlerinizin 
önünde Firavun'un kadrosunu boğmuş- 
tuk. 51 Bir zaman Musa'ya kırk gece sü- 
ren bir randevu vermiştik. (Bunu fırsat 
bilen siz), onun ardından bir buzağı hey- 
kelini peydahlayıverdiniz 4 ve böylece za- 
limlerden oldunuz. 52 Ve sizi bunun ar- 
dından bir kez daha affettik, belki şükre- 
dersiniz diye... 

53 Yine doğru yolu bulmakta kılavuz edi- 
neceğinizi umarak Musa'ya hakkı bâtıl- 
dan ayıran 5 Kitabı verdik. 6 54 Hani Musa 
kavmine demişti ki: Ey kavmim! İyi bilin 
ki siz buzağıyı peydahlamakla kendi ken- 
dinize kötülük ettiniz. Sizi yoktan eşsiz- 
örneksiz vareden Yaratıcınıza 7 yönelerek 
af dileyin ve böylece içinizdeki kötülük- 
leri öldürün! 8 Böyle yapmanız, eşsiz yara- 
tıcınız katında sizin için daha hayırlıdır." 
İşte sizin tevbenizi (bir kez daha) böyle 
kabul etmişti: çünkü yalnız O'dur tevbe- 
leri kabul eden, merhamet eden. 
55 Bir zaman da demiştiniz ki: Ey Mûsâ! 
Allah'ı açıkça görünceye dek sana kesin- 



1 Firavun için bkz: ilk geçtiği 73:15, not 15. 

2 Bu âyette değinilip geçilen dehşet imtihan 
için bkz: 7:141; 14:6. S^kınrm 

3 Kur'an'da îsrâiloğullarmm geçip Firavun'un 
boğulduğu bu su bahr (7:138; 10:90; 26:63) ve 
yemm (7:136; 20:78, 97; 28:40; 51:40) olarak 
anılır. Arapça olan bahr Arapça olmayan yemm 
ile birlikte düşünülmelidir. Eski Ahid'in îbra- 

nice metninde bu su "Yem Suf" olarak geçer. 
"Saz Denizi" anlamına gelen bu ibareyi, Kutsal 
Kitab yorumcuları Kızıldeniz olarak yorumlar. 



'->\J*}\ zj-*» ~^=*i j*j^o öjt-j* Jl {y> ^==Uİ^j Slj 

ç»^=U-ji3U^Ain jv£=u ılrjS sjj ■ > XJ»e 'rSJ'j j-* 

^j-^y li.Ae.jSlj-.;; i jjjtljlijljuj-e/ Jl Lljjilj 

ıjjJUi çv-lilj »Jİ; ^_j JiJI İjİÂjI I_î Sili |>—*5jl 

Sjj -^ o j^SL-İJ ~Sİ*J *_iUS Jju -yi çSH- Ü jie j^j V 
8 , . - }*,* ,-* - - - ' B t° ° > 

Sjj ?f JjJitfJ çvĞ=îU ülİjİJlJ C,\^=Xİ\ J*,y tllSl 

-SSL>jIj - $ . ' ■■ tf' l ^uik rj==*j\ ? j5 1^ <ujâJ LS ~ijy' JU 
J -* s ^ÜS ( v^=a_li;l ljJisu ( ^ =a î J l5 J\\$>fi JİJI 

çv^-^JI t-jljlll ^» oîj irsalle CXzİ '*£-=& jC ile 1İÜ 
! J*£ •*' lSj-J c^ -^ J-^ sİP ur~ , >" Çf-^ i]j ; 

^uiıı ç^=4i£ ıiuiij . j jjjüs 1ğ=>üj iSoji -ü; 

U oLJ^İ ^ ijli£= ^jLfjlj ^lîl (tfe^Ie lijjiîj 
■ ; Oj^-Uaj -v^ii! Ijil *^ — 1 ^j ^-^ Jj UjaJÜİ Uj l^llîjj 



likle inanmayacağız. 9 Ve ardından siz 
bön bön bakarken yıldırım çarpmışa dön- 
müştünüz. 10 56 Daha sonra, belki teşek- 
kür edersiniz diye ölümünüzün ardından 
sizi bir daha diriltmiştik. 11 

57 Üzerinizdeki bulutla sizi gölgeledik, si- 
ze menn ve selva ikram ettik: 12 Size verdi- 
ğimiz rızıklarm temiz olanlarından yiyin 
(diyerek)... Bize kötülük etmediler, fakat 
kötülük ettikleri yalnızca kendileriydi. 



Fakat "saz" bitkisi yalnız tatlı su bataklıkların- 
da yetişir Sonraki yorumculara göre bu yerin 
Mısır'ın kuzeydoğusunda sığ bir göl ya da Kızıl- 
deniz'in hemen kuzey ucu ile daha kuzeydeki 
göller arasında o dönemde var olan su yolu üze- 
rinde bir saz bataklığı olduğu sanılır (A.Br. Çı- 
kış md). Olay Eski Ahid'de anlatılırken Mu- 
sa'nın elini denizin üzerine uzatması üzerine 
bütün gece çok güçlü bir biçimde esen batı rüz- 
gârının denizi kara hâline getirdiği ifade edilir 
[Çıkış 14: 21). Boğulma olayının "saz denizi" 



cuzı 



«N3£3#» 



2/ BAKARA SÛRESt 



->£s3£N«- 



23 



adı verilen tatlı su bataklığında gerçekleştiğini 
Tâhâ 78 zımnen teyit eder. 

4 'Icl için bkz: 7:148, not. Zımnen: Aşağılık 
duygusu benliklerini öyle kapladı ki, Mısırlı 
efendileri anasına taptığı için kendilerini dana- 
sına lâyık gördüler. Kur'an'da bu buzağı hep it- 
tehaze fiiliyle gelir. Bu ibareyi "inek yavrusunu 
(tanrı) edindiniz" şeklinde ikinci bir mef'ul tak- 
diriyle çevirmek mümkün. Bu şekilde çeviren- 
ler, âyetin metninde "tanrı" [ilâh] ibaresinin 
yer almamasını "yapılan işin çirkinliğim imâ 
için" şeklinde açıklarlar. Fakat lafız "imal et- 
meye", yani tercih ettiğimiz şekliyle "peydah- 
lamaya" delalet eder (Krş: Âlûsi I, 408). 

5 Furkan, "hakkı bâtıldan ayıran" anlamına ge- 
len bir sıfattır. Kur'an'da Kur'an, Tevrat ve İncil 
için kullanılır (2:185; 8:41; 25:1; 3:4; 21:48; 3:4). 
Aslında bu herhangi bir kitabın ismi değil, tüm 
vahiylerin ortak sıfatıdır. Bu sıfat vahyin lafzıy- 
la değil öncelikle manasıyla ilgilidir. 

6 Kitap'tan kasıt Hıristiyanların Eski Ahid adı- 
nı verdikleri bir çok Isrâiloğlu Peygamberine ait 
39 ayrı kitaptan oluşan derlemenin ilk beş bö- 
lümü (pentatok)'dür. Yaygın kanaatin aksine 
Tevrat (Torah: şeriat), işte bu beş kitaba verilen 
isimdir. Daha sonra, tüm Eski Ahid "Tevrat" 
adıyla anılır olmuştur. Arabistan Yahudileri de 
Tevrat deyince 39 kitaptan müteşekkil söz ko- 
nusu derlemeyi kastediyorlardı. Kur'an'm hiç 
bir yerinde "Tevrat" Hz. Musa'nın adına isnat 
edilmez. Aksine Hz. Musa'nın adına "Kitab", 
"âyât", "Suhuf" (sayfalar) ve "elvah" (levhalar) 
isnat edilir. Buradan çıkan sonuç şudur: Kur'an 
hem vakıayı görerek Medine Yahudilerinin iti- 
razına mahal vermemiş; hem de 7. yüzyıl Yahu- 
dilerinin galat-ı meşhur hâlinde kullandıkları 
"Tevrat" ismini hiçbir yerde Hz. Musa'ya isnat 
etmeyerek, 13 asırlık bir süreçte teşekkül eden 
39 kitaplık Eski Ahid'e atıfta bulunmuştur. 

7 Bari', Haliktan farklı olarak "orijinal, ömek- 
siz, eşsiz, tasarlamadan yoktan yaratan" anla- 
mına gelir (Zemahşerî; krş: 2:117, not 12). 

8 Lafzen: "..kendinizi öldürün!" Bu konuda hep- 
si de birbirine benzeyen ve İsrâiliyyata dayanan 
rivayetlere göre herkes o gün silahını alarak en 
yakınım öldürmüştür. Tek bir günde yetmiş bin 
kişi bu şekilde öldürülmüştür. Önce tevbe et- 



meleri emredildiği ve onlar da tevbe ettiği hâl- 
de, niçin böylesine dönüşsüz bir ceza verildiğini 
anlamakta zorlanan Zemahşerî, bu problemi gi- 
dermek için bir kaç ihtimal sayar. Râzî bu âye- 
tin tefsirinde görüş birliği olmadığını söyler. Ka- 
dı Abdulcebbar'a göre bu âyetteki "öldürün" 
emri mecazîdir. Bütün bunlar bir yana, âyeti 
eğer lafzi anlamda alacak olursak emir "kendi- 
nizi öldürün" yani "intihar edin" şeklindedir. 
Oysa ki bunu hiçbir rivayet söylemez. Aksine 
onları hep başkalarının öldürdüğü rivayet edil- 
mektedir. Bu ise çelişkidir. Çünkü Yahudilere 
kan dökmek, birbirlerini öldürmek vahiyle ya- 
saklanmıştır (Bkz: Âyet 84-85). Bu iki sebep, bu 
ifadenin mecazî olduğu sonucunu verir. 

9 Allah'ı "açıkça" görmek istediler; çünkü Al- 
lah'ı mucizeleriyle, yardım ve insanıyla, lütuf 
ve in'amıyla, âyet ve burhanıyla pek çok kez 
görmüştüler. 

10 Lafzen: "..sizi yıldırım çarpmıştı". Böyle 
uçuk bir talep ancak çarpılmış bir akim ürünü 
olabilirdi. 

11 55. âyette olduğu gibi 56. âyetteki ölümü de 
mecazî anlamda alıp, Kur'an'm toplumsal sap - 
mayı sosyal ölüm olarak nitelediğ i sonucuna 
varabiliriz. 

12 Zımnen: Hem ekmeği hem katığı ikram et- 
miştik. Menn (İbranice man) Eski Ahid'de şöy- 
le tarif edilir: "Seherde ordugahın etrafına çiğ 
düşmüştü. Ve düşmüş olan çiğ kalkınca işte çöl 
toprağının yüzeyinde kırağı gibi küçük, yuvar- 
lak bir şey vardı. ...ve o kişniş tohumu gibi be- 
yaz ve lezzetli ballı yufka gibiydi" [Çıkış 
16:13,14,31). "Görünüşü ak gümrük görünüşü 
gibiydi. Kavim dolaşır ve onu toplardı. Değir- 
mende öğütürler, yahut havanda döverlerdi. Ve 
tencerede haşlarlar ve ondan pide yaparlardı. 
Tadı taze yağ tadı gibiydi" {Sayılar 11:7-8). 
Menn'in zahmetsizce elde edilen her gıda için 
kullanılabileceğini Peygamberimizin "Mantar 
[kem'e] men'dendir" sözünden çıkarıyoruz. 
(Tirmizî, Tıb 22). Selva, "insanı teselli eden 
şey" demektir. Rivayetlere göre çölde mahsur 
kalan Isrâiloğullarma Allah'ın lütuf olarak gön- 
derdiği bıldırcına benzeyen bir kuş türüdür. 
Menn ekmeği, selva ise katığı temsil eder. İnzal 
"ikram" vurgusuna sahiptir (Bkz: 41:32). 



*N3£N* 



24 



*N=3£N» 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N3£s#<- 



cuzı 



58 Bir zaman da demiştik ki: Girin şu 
şehre, canınızın çektiklerinden bol bol 
yiyin! Ama (şehre ait) kapıdan tevazu içe- 
risinde iki büklüm girin ve "Bizi affet!" 1 
deyin! Böylece biz de sizin hatalarınızı af- 
fedelim ve Allah'ı görür gibi kulluk eden- 
lere 2 ikramımızı artıralım. 

59 Zulme gömülenler, kendilerine tembih 
edilen sözü bir başka sözle değiştirdiler. 3 
Biz de yoldan saptıkları için zulmedenle- 
rin üzerine yukarıdan belâ 4 yağdırdık. 

60 Musa kavmini suvarmak istediği za- 
man da dedik ki: "Değneğini kayaya 
vur!" Bunun ardından ondan on iki kay- 
nak fışkırmıştı ki herkes içeceği yeri bil- 
sin. 5 Allah'ın rızkından yiyin, için; fakat 
yeryüzünün fesadıyla sonuçlanacak dü- 
zenbazlıklara tevessül etmeyin. 6 

61 Yine bir zaman da demiştiniz ki: "Ey 
Musa! Biz tek çeşit yiyecekten bıktık: 
Rabbine yalvar da, bize yeryüzünün deği- 
şik ürünlerinden; sebzesinden, acurun- 
dan, 7 sarımsağından, 8 mercimeğinden, 
soğanından versin! 

(Musa) şöyle cevapladı: Hayırlı olanı, da- 
ha değersiz ve aşağı olanla mı değişiyor- 
sunuz? Dönün Mısır'a, 9 istediklerinizin 
tümü orada sizi bekliyor! 10 



Ijiit ^İJt (jJî LİTji^f-iJ J_J lS-UI j-1*- ^J- 5 

^,ft. ■ ■■".. ■/ 1 il J ' ı ö JjS ^i; I Jj' ^ ' LoJ A La -J I j»o \Vî"J 

Ujlâj j-a ,_^jVl e. ■:•< LJU il) t-^-^j ^İİjj lll foU 
t^-ül j^Jj.t ...il JU UjLÜj j lg ,,p-L£-j U^oj5j L4jLîSj 

L","f1XJ Jİ — J J *> ' a «wj!j 4JÛJI -vg^İA ÖJ j-i> j (*^ ^ 

j^Hij j .J)l oLjb j j^ü==aj l^jl^ rv^jb — t*Uj> <ül ^ja 



İşte böylece onlara alçaklık ve yoksulluk 
mührü vuruldu ve Allah'ın gazabına uğ- 
radılar. 11 İşte bu, onların Allah'ın mesajı- 
nı inkâr etmeleri ve Peygamberlerini 
haksız yere öldürmeleri yüzünden oldu. 12 
Bütün bunların asıl nedeni ise, isyankâr- 
lıkları ve taşkınlık yapmalarıydı. 



1 Hıtta, "Günahlarımızın yükünü omuzları- 
mızdan indir!" anlamına gelir (Râğıb). Veya 
"Bizim için af ve mağfiret indir" anlamına bir 
istiğfardır (Zemahşerî). 

2 Muhsinîn: "iyilikle muamele eden, güzel 
davranış sergileyen". Çevirimiz, Rasulullah'm 
"ihsan nedir?" sorusuna verdiği cevaba dayan- 
maktadır. 

3 Veya: "emri yerine getirmediler". Bu, "fiilen 
muhalefet ettiler" vurgusunu içinde taşır (Krş. 
48:15). 

4 Lafzen: "pislik". Rics'in bir anlamı da "azap 
ve belâ"dır. 



5 Istiska'mn seka'dan farkına dair bir not için 
bkz: 77:27. (Krş: Eski Ahid, Çıkış 17:6-7). 

6 A-s-y ve a-y-s kök fiilleri Türkçe'deki "çöm- 
lek-çölmek", "kirpi-kipri" gibi sessizlerin yer 
değişimine maruz kalmıştır. Birincisi fiziki ola- 
rak fark edilmeyen bozgunculuk, ikincisi fiziki 
olarak fark edilen bozgunculuk vurgusunu ta- 
şır. Ayetteki kullanım birincisidir ve biz bunu 
"düzenbazlık" ile karşıladık. 

7 Hadislerde bir elde olgun hurma bir elde gıs- 
sâ', birlikte yenildiği belirtilir (Buhârî, Et'ime 
39). Buna göre icıssâ'kabak değil acur olmalıdır. 
Ebu Davud bir Mısır kıssa 'sim ölçtüğünde tam 



cuzı 



*^^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N3£N- 



25 



13 karış geldiğini söyler (Zekât 12). Bu da terci- 
himizi teyit eder. Acur gibi uzun olan fakat da- 
ha kaim ve pütürsüz olan bitkinin adı ise düb- 
ba' adım taşır ki, bu bir kabak türüdür ve genel- 
likle pişirilerek yenir. Rasulullah'm kabak sev- 
diğini bildiren rivayetlerde de kelime kıssa' ola- 
rak geçer. 

8 Veya: "buğdayından" (Ibn Abbas). Tercihimiz 
ia'nın se'den münkalip olduğu görüşüne daya- 
nır (Ferrâ). 

9 Veya: "Şehire", hatta belirsiz geldiği için 
"herhangi bir şehire". 

10 Zımnen: Allah'ın lutfuyla kendilerini soykı- 
rımdan kurtarıp türlü nimetler veren Allah'a 
şükredecekleri yerde, "Hani bunun soğanı, sa- 
rımsağı?" demeye başladılar. 

11 "Kesin taahhütlerini bozdukları için onları 
rahmetimizden dışladık." (5:13) âyetinde olduğu 
gibi, lanetlenme belli eylemler ve onları yapan- 



larla ilgilidir. Hz. Peygamber, "lânetli kavim" 
algısıyla sorulan bir soruyu "Allah, kesinlikle 
herhangi bir kavmi lanetlemedi" diye cevaplar 
(Ibn Hanbel). Sözün özü: Baştan sona bir ırkın 
tüm nesillerini kapsayan mânada lânetli kavim 
yoktur, ancak l ânetli mantık vardır . 
12 Kral Azyahu Amos'u katleder. Kral Minşa 
îşaya'nm kafasını testereyle kestirir. Kral Ahab 
İlya'yı (Ilyas) öldürtmek için çırpmır (Ibn 
Hazm, el-Fisal, I, 191-294). Yahuda kralı Asa, 
Hanani peygamberi hapse atar [Tarihler II, 16:1- 
14). Kral Ahab'm öldürmek için aradığı Ilyas Si- 
na'ya saklanır [Krallarl, 19:1-10). Aynı kral Mi- 
kaya'yı hapseder [Krallarl, 22:26-27). Zekeriyya 
halk tarafından taşlanır [Tarihler II, 24:20-21). 
Yeremya açlıktan ölsün diye yeraltı mahzenine 
hapsedilir [Yeremya 15:10,18). Ve İsa şöyle ses- 
lenir: "Ey Kudüs! Gönderilen Peygamberleri öl- 
düren, taşlayan Kudüs!" (Matta 13:37) 



*N3£s^ 



26 



-•Ss^gs*!* 



2 /BAKARA SÛRESİ 



62 Hiç kuşkusuz bu kitaba inanan kimse- 
lerden, Yahudileşen kimselerden, 1 Hıris- 
tiyanlardan ve Sahillerden 2 her kim Al- 
lah'a ve âhiret gününe inanır, ıslah edici 
iyilik işlerse, işte onlar için Rableri ka- 
tında yaptıklarının karşılığı vardır. 3 On- 
lar gelecekten endişe etmeyecek, geçmiş- 
ten dolayı da üzüntü duymayacaklar. 4 



-N3SN- 



cüzı 



63 BÎR zaman da (Sina) Dağı'nı 5 başınıza 
dikip sizden (şöyle) söz almıştık: 6 Size ver- 
diğimiz mesaja sımsıkı sarılın, onun muh- 
tevasını hatırdan çıkarmayın ki 7 sorumlu- 
luğunuzun bilincine varasımz. 

64 Bunun ardından bir kez daha sözünüz- 
den döndünüz. Eğer Allah size lütfedip 
acımasaydı, kesinlikle kaybetmiştiniz. 

65 Nitekim, içinizden Yasak Günü'nde 
haddi aşan kimseleri siz de biliyorsunuz. 8 
Onlara, "Maymunlardan beter olun!" 9 
demiştik. 66 Ve onları, hem ilk kuşaklar 



^iTlIİjl U I j-L». j^lıJ! ~^=a3^s ll*sjj Iİ£jUL>. IÎJLİI 



UlıliAS . ■' 



İJ.UC-I ^-Ü! p„...-û.l& -LjâJ^ l,i1, 0O- M '^ ! ^ 



ubî- ûjj_5 l^Jj*^ — ■ -^J UİİS ■ ' ; "11 

cjm \^>Sx> 01 ^=a_^LT 4JJI 01 <ujiJ lj-^j* J^ J'j 
5^Ulill ly OjSl 01 tub ijil JU fjji IÎJUİSÎ IjJU 
JjiJ ÜJ JLi ,ja U IJü ^1 ^İLÎj il) fjl I^Jls ^ 
U Ijiiili^UJi^j 01^^=4 ^j Jijls V İîj£ t_5?ı 



hem de sonraki nesiller için bir ibret ve- bize onun niteliğini açıklasın!" dediler. 



sikası, (taklitten) sakınanlar için de uya^ 
rıcı bir örnek kıldık. 

67 Hani (fail-i meçhul bir cinayet işlendi- 
ği) bir zaman da Musa, kavmine "Allah 
size bir inek kurban etmenizi emredi- 
yor!" 10 demişti de şöyle çıkışmışlardı: 
"Sen bizimle dalga mı geçiyorsun?" (Mu- 



"O diyor ki, kesinlikle o ne çok yaşlı ne 
çok toy, bu ikisi arasında bir inek olmalı. 
Hadi artık size verilen emri yerine geti- 
rin!" dedi. 11 

69 Onlar: "Bizim için Rabbine yalvar da 
bize onun rengini bildirsin" dediler. O, 



sa), "Cahillerden olmaktan Allah'a sığı- "Kesinlikle o, rengi bakanın gözünü ka 
nırım" demişti. maştıracak parlaklıkta sarı bir inek olma- 

68 Onlar: "Bizim için Rabbine yalvar da, lı" dedi. 12 



1 Ellezîne hâdû formuyla gelen ibareleri, el-Ye- 
hûdya da Yehûdiyyen ile eşitleyip "Yahudiler" 
şeklinde çevirmek gramatik açıdan isabetli de- 
ğildir. Nisa 46, Maide 41, 44, 69, Enam 146, 
Nahl 118 ve daha başka âyetler buradaki for- 
mun aymsıyla gelir. Müfessirler şu notu düşer- 
ler: Ellezîne hâdû demek "yahudileşenler" ( te- 
hevvedû) demektir (Râzî, Mehtîh XXX, 7). Lü- 
gatler tehevvedû fiilini sara yehûdiyyen (yani: 
sonradan Yahudi olanlar) şeklinde açıklar 



[Muhtaru's-Sıhah). Bunun en doğru tercümesi 
"yahudileşti"dir. Ünlü "Her çocuk fıtrat üzere 
doğar, onu anne-babası yahudileştirir" hadisin- 
de kullanılan fiil yuAevvidanibi'dir (Buhârî, Ce- 
naiz 29:91; Müslim, Kaderd). Ellezine hâdûior- 
mu, önceden müslüman olan Israiloğulları'nm 
"yahudileştiklerini" vurgulama amacı taşır. 
Çevirimizin gerekçesi budur (Bkz: 6:146, not 4). 
2 Sabiîler için bkz: 5:69 ve 22:17. Bunların tü- 



cuzı 



4e$£s+ 



2 I BAKARA SÛRESİ 



«^s^gs^ 



27 



mü de Medine'de inen âyetlerdir. Müşriklerin 
Hz. Peygamber'e ve mü'minlere "dönek" anla- 
mına "sâbiî" dedikleri hadis kaynaklarında ka- 
yıtlıdır (Buharı, Menakıb 3). Gerçekte Sâbiî 
Arapça değil, bu dine mensup olanların konuş- 
tuğu ve Aramca'nın bir diyalekti olan Manden- 
ce'dir. "Suya dalmak", "vaftiz olmak" ya da 
"boy abdesti almak" anlamına gelen sabaa'dan 
türetilmiş bir isimdir ve Sabiîler'e komşuları 
tarafından verilmiştir. Burada kastedilen Har- 
ran ve Mezopotamya kökenli gnostiklerdir. 
Peygambere ihtiyaç olmadığını düşünüyorlar, 
yıldızlara akıl ve irade atfediyorlardı. 

3 Lehum ecruhum'daki zamirler çoğul değil de 
âmene fiilindeki tekil özneye uyarak lehu ecru- 
hu şeklinde tekil gelmesi gerekmez miydi? Bu 
sorunun cevabı bellidir: men, ism-i mübhem 
olarak hepsi için de kullanılır. 

4 Bu âyet benzeri olan 5:69. âyetle birlikte, 136. 
âyet ışığında anlaşılmalıdır. Bakara'da Hıristi- 
yanların Sahillerden öne alınması, inanç açısın- 
dan Hıristiyanlığın Sabiîlikten daha öncelikli ol- 
masıyla, Hac ve Maide'de Sabiîliğin önce gelme- 
si ise, zaman açısından Hıristiyanlıktan önce 
oluşuyla açıklanmıştır. [Besâir, I, 144) Kur'an 
hiçbir inancı ve mensuplarını sırf mensubiyet- 
ten dolayı ne toptan mahkûm eder ne de aklar 
(Bkz: 3:112; 5:66-68; 7:159, 169,170,181; 57:28). 
Kitap ehline mensup oldukları hâlde doğrudan 
kâfir olan zümreleri açıkça vurgular (4:150; 5:71; 
5:73). Kur'an'a göre Allah'a iman O'nun indirdi- 
ği ilâhî mesajların tümüne ve o mesajları gön- 
derdiği Peygamberlerin tümüne iman etmeyi 
içerir (Bkz: 2:136). Bu içeriğiyle Allah'a iman 
eden, âhirete iman eden ve sâlih amel işleyen 
(Bkz: 2:25, not) herkes kurtuluşa erecektir. 

5 "Ulu dağ" ya da "yüce dağ" anlamına gelen 
tûr, bir çok yerde sıfatıyla değil Seynâ/Sînâ 
adıyla anılmıştır (Msl: 23:20). Biz de bu sıfatla 
kullanıldığı tüm yerlerde Sînâ adını parantez 
içinde zikrettik (Krş. 28:29). Dağın yükseltilme- 
sinin "havaya kaldırma" anlamı taşımadığı için 
bkz: 7:171 ve not. 

6 İki cümlelik bu ibarenin çevrilmesinde vaVırı 
konumundan kaynaklanan bir zorluk vardır. 
Eğer vav bağlaç olarak alınırsa cümlenin çeviri- 
si "sizden söz almış ve (Sina) Dağı'nı başınıza 
dikmiştik" şeklinde olmalıdır, iç bağlamı göze- 
ten çevirimiz, vav'ın hâl oluşuna dayanır. 



7 Ebu'd-Derda naklediyor: "Nebi ile birlikteydik. 
Bir ara gözlerini semaya kaldırdı ve dedi ki: "Gün 
gelir ilim insanları terk eder, insanların onda hiç 
nasibi kalmaz." Ziyad b. Lebid sordu: İlim bizi 
nasıl terk edebilir ki? Biz Kur'an'ı okuyoruz ve 
bundan böyle de vallahi okumaya devam edece- 
ğiz, hanımlarımıza, oğullarımıza okutacağız." 
Rasulullah cevap verdi: "Anan seni kaybetsin ey 
Ziyad! Ben de seni Medinelilerin akıllısı sanır- 
dım; Yahudilerin ve Hıristiyanların elinde de 
Tevrat ve İncil yok muydu?" (Tirmizî, İlim 5) 

8 Onların Cumartesi yasağını ihlal etme yön- 
temlerinden biri, A'râf 163 'ün de desteklediği 
gibi şöyle gerçekleşiyordu: Kutsal tatil başlama- 
dan en büyük geçim kaynakları olan ağlarım 
suya atıyorlar, yasak bitiminde ise çekiyorlar 
ve böylece hem yasağa sözde uymuş oluyorlar 
hem de işlerinden kalmamış oluyorlardı. 

9 Lafzen: "Alçak maymunlar olun". "Alçaklık" 
vasfının maymuna değil bu sözü hak edenlere 
olması daha münasiptir. Burada yapılan lanet 
makamında bir tazirdir ve bunun dilimizdeki en 
güzel karşılığı da budur. Müfessir Âlûsi'nin 
"olunuz" ifadesini bir "emir" olarak değil de 
"dışlama, terk ve rahmetten mahrum etme" ola- 
rak nitelemesi anılmaya değer. 

10 Bu âyet, îsrâilogulları'nda işlenen fail-i meç- 
hul bir cinayet neticesinde onlara gelen ilâhî em- 
re gönderme yapmaktadır: "Ve o şehrin bütün ih- 
tiyarları, öldürülmüş adama en yakın olanlar, va- 
dide kurban edilmiş olan ineğin üzerinde ellerini 
yıkayacaklar ve cevap verip diyecekler: Ellerimiz 
bu kam dökmedi ve gözlerimiz onu görmedi. 
Kurtardığın kavmin İsrail'e bağışla ya Rab, ve 
kavmin İsrail arasında suçsuz kan bırakma! Ve 
kan onlara bağışlanacaktır" [Tesniye 21: 6-8). 
Zımnen: Allah'tan başkasına kulluktan kurtul- 
manın yolu, onu yürekten kazıyıp atmaktır. 

11 ısrâiloğullarma kesmeleri emredilen inek, as- 
lında gönüllerinde taht kuran Mısırlıların ve yol- 
da karşılaştıkları kimi putperest kavimlerin tap- 
tıklarına şahit oldukları ve kendilerinin de gö- 
nüllerinde taht kuran ineğin ta kendisiydi. 

12 Tesurru'n-nâzırin lafzen "bakana sürür ve- 
ren" anlamına gelir. Bu ifade, onların gönlünde 
yatanı Allah'ın bildiğine de bir göndermedir. Va- 
hiy durumun vahametini şöyle ifade eder: "buza- 
ğı sevgisi onların kalbinde taht kurmuştu" (93). 



»£=3£=4» 



V^u<-c*aw\ Sdj-Io&o «-fde, s '-'- s \,»» 



28 



*N=3£N* 



2 / BAKARA SÛRESİ 



-►N3SN- 



cuzı 



70 Onlar: "Bizim için Rabbine yalvar da 
bize onun özelliğini açıklasın; çünkü bi- 
ze göre bütün inekler birbirine benzer: 
inşaallah biz de doğrusunu buluruz" de- 
diler. 

71 "O diyor ki: o toprağı sürmek 1 ve ekin 
sulamak için çifte koşulmamış, kusur- 
suz, alacasız bir inek olmalı" dedi. 
Onlar: "İşte şimdi gerçeği bildirdin" dedi- 
ler ve hemen onu kurban ettiler: fakat 
neredeyse yapamayacaklardı.^ Uatt aİA ke<W 

72 Hani bir kişiyi öldürmüştünuz'cte, he- 
men ardından bu konuda birbirinizi suçla- 
mıştınız. Oysa ki Allah örtbas ettiğiniz 
gerçeği açığa çıkarırdı. 73 Bu maksatla de- 
dik ki: "Bu (prensib)i bu türden (çözüm- 
lenmemiş cinayet olaylarından) bazılarına 
da uygulayın! 3 Allah aklınızı kullanabile- 
siniz diye ölüyü işte böyle diriltir ve âyet- 
lerini size bu şekilde gösterir. 4 

74 Bütün bunların ardından 5 yürekleriniz 
katılaşti; 6 taş gibi, hatta daha da katı hâle 
geldi. Nice kayalar var ki bağrından ır- 
maklar fışkırır, öyleleri de var ki yarıldı - 
ğı zaman su çıkar, ve kimileri de var ki 
Allah'ın haşmetinden harekete geçip yu- 
varlanır. 7 Allah yaptıklarınıza karşı du- 
yarsız değildir. 



Z\,i'~>'j£A\ ol îyj* I— • UJ j-*h -î^.'j L^J f-Jİ ı^JÛ 
Uğjl Jj-£ <0l JU;lf| ojJ-lfJ 4JÜİ *l_i. öl Ülj \-ZSs- 
•İ Ü_l! İ£J| Jjj îj JijV I 'jJ, JjJi î l'jû 
I jjL^= Uj \aş*uJj (jj^JL> c-i>. ^L]l IjJU tg_J Ç_-i 

,ı , . , , l , > . 

Uâ rjrsji <ill a 1 fc.Q nje- J-ilİ I -*Jü ni"\"fi il J << i. Ö J— LajJj 

„ l , i. a , £ , t 

t^=^i ~JlJ^J^=> I g ./? « ; ; ojjy^a\ bJUs i. ) jfl tx j * 7 :S 

o....,q ~j i^' ^lUm p 1 ^ ^ JjJ *cilj I *^=ajv[j jJjaJ I «Jil 
ölj 5 j ...5 -L_il jl S^IA^JI^ ^45 _iU3 -bo ^ -£j^13 

t jİ— İJ UâJ l.g.î a jlj Jİ4JJ I d — ~° ^r?*-^ ^~^ OjL>c^dl ^jA 
Lâ j «UJİ <L_JU*- ^ys 1?; g^ı UJ Ug-Lo jl J ftLaJI -U^ ^-j^t*İ 
Sİ J -£J I ^-0 Jj I Ö ^J^laTÂ I $ğı ö JİXjÜ LJLt As Uu «di 1 

İ^JlÜ 1 j_J_al ^-^1 İJ -âl Ü'i '*. tJj-*i»J jvAJ û^JUs- U 

Uj ^vgJ^juAjI I^Jls l _r a — v tj-ll p g . ^v ^— ="■ l^]i ^-^1 



m 10 işitip ne demek istediğini kavradık- 
ları hâlde, bile bile tahrif ediyorlar. 11 

76 İman edenlerle buluştuklarında "îman 
ettik" derler, birbirleriyle baş başa kal- 
dıklarmdaysa (akıl hocaları, "iman ettik" 
diyenlere) "Rabbinizin katında size karşı 
bir koz olarak kullansınlar diye mi Al- 
75 Bütün bu olanlardan sonra siz, onların lah'ın size açtığı şeyi onlara haber veri- 
size inanmalarını mı bekliyorsunuz? 8 yorsunuz? Bu kadarını düşünemiyor mu- 
Oysa onlardan bir çoğu 9 Allah'ın kelamı- sunuz?" derler. 12 



1 Tusîru, "öküz/boğa" anlamına gelen sevi ile 
aynı köktendir. Bu da en azından Apis Ökü- 
zü'ne bir atıf içerir. Eski Ahid'de Mısır'dan "ça- 
lımlı bir inek" olarak söz edilir. Aslında kesil- 
mesi istenen inek, Mısır'ı temsil ediyordu. Ke- 
silmesi emrolunan sığır üzerinden, düşmanına 
aşık olan herkese mesaj: Düşmanına hayran 

olan, gün gelir onun putuna tapar! 

2 Bir kuralı uygulamanın, kişinin ona olan 
inancından öte mantıkî nedenselliğe dayalı bir 



kuralı yoktur. Bu kurallı yaşamanın en sağlıklı 
yolunun imanlı yaşamak olduğunu gösterir. 

3 Bu anlamı el-Menâr sahibine borçluyum. R. 
Rıza bu âyet bağlamında şunları söyler: "Bura- 
daki "darb" (vurma) konusunda bir çok rivayet 
naklederler. Denilir ki, bu sözcükle kastedilen 
ineğin dili ya da buduyla yahut da kuyruğuyla 
öldürülen kişiye vurmaktır. Dediler ki: Isrâilo- 
ğulları ineğin parçasıyla vurdular, maktul diril- 
di ve "beni kardeşim, ya da yeğenim falanca ve- 



cuzı 



*N3S^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N3$5^ 



19 



yahut da başka biri öldürdü" dedi. Âyet bunun- 
la ilgili bir metin bile değilken nasıl bunca ay- 
rıntıyı verir? Daha önce de açıkladığımız gibi, 
bu olay fail-i meçhul cinayetleri çözümlemek 
için uygulanan bir yöntemdir. Buna göre, bir ci- 
nayet suçu işlendiğinde katil tesbit edilemez ve 
maktul de yerleşim birimine yakın bir yerde 
bulunursa, oranın halkından kim onların şeriat- 
larında tanımlandığı gibi (2:67, not) gelir de 
kurban edilen ineğin üzerinde elini yıkarsa o ci- 
nayeti işlememiştir. Bunu yapmayan kimsenin 
katil olduğu ortaya çıkar" (el-Menâr, 1/351). Id- 
ribuhu bi ba'dıha be nzeri deyimsel bir ibare Es- 
ki Ahid'de de geçer (Tesniye 21:1-9). 

4 Buradaki "ölüyü diriltme" şu âyet ışığında 
anlaşılmalıdır: " Kim bir canı kurtarırsa, bütün 
i nsanlığı kurtarmış gibi olur" (5:32). Yine "kı- 
sasta sizin için hayat vardır" âyetindeki "ha- 
yat" da bu anlamdadır. Âyet, kesin d eliller ol- 
mada n herhangi birin in cinayet suçundan yar- 
gılanara k ölüme mahk ûm edilmesinin önüne 
geçmeyi, ölüyü diriltmek olarak nitelendiriyor. 
Zira cezası ölüm olan bir yargılamada yanlışlık, 
telafisi imkansız bir hatadır. 

5 Summe bağlacının diğerlerinden farkı, önce- 
siyle sonrası arasında bir mesafe olduğuna dela- 
let etmesidir. Bu mesafe lafzi, mânevi veya bağ- 
lamla ilgili olabilir. Burada, öncesinden çok 
farklı bir gelişmeye işaret etmektedir. Buradan 
yola çıkarak Isrâiloğullarmm daha önce taş 
kalpli olmadıklarını, duyarlılık sahibi oldukla- 
rını çıkarabiliriz. Yani bir düzelmiş bir bozul- 
muşlardır. 

6 Tüm muhataplara zımnen: Yürekleri taş kesi - 
l enlerden sizin gördüğ ünüz hakik ati görmelerini 
boşun a beklemeyin ve taş kalplilere bakarak 
inandığınız hakikatlerde kuşkuya kapılmayın! 
Sözün özü: Kalbin taşlaşması, vicdanm ölmesi- 
dir. Allah Rasulü, bedenin maddî merkezi olan 
kalple, mânevi merkezi olan mânevi kalp arasın- 
da kıyas yaparak şöyle der: "Cesette bir et parça- 
sı vardır ki, eğer o sıhhatli olursa tüm beden sıh- 
hatli olur, eğer o hastalanırsa tüm beden hastala- 
nır; dikkat edin: o kalptir!" (Buharı, iman, 39). 

7 Ha şyet, korkaru n^jücjüzhiğüujlenji^ğü, kor- 
kula nın azamet ve haşmetind en dolayı hissedi- 



len ürpertidir (Krş: Âyet 150, not). Ebu Müs- 
lim'e göre zamir "taşları" değil de "kalpleri" 
gösterir. Zira haşyeti taşlar duymaz, sadece kal- 
bi olanlar duyar (Nkl: Râzî). 

8 Soru edatının peşinden gelen fa'nvcı anlama 
yansıması. 39. âyetle başlayıp 75. âyete kadar 
süren kıssanın amacı bu âyette ortaya çıkar: 
Mü'minlere misyonlarının bilincinde olmaları 
için bir ibret vesikası sunmak. 

9 -FerîJcun'un "bir bölüm, bir kısım, bir grup" 
anlamı yanında "bir çoğu" anlamı da vardır 
[Tâc). 

10 Kelam; "duyum ve gözlem yoluyla insan id- 
raki üzerinde kalıcı bir etki bırakmak" anlamı- 
na gelen kelm'den türetilir (Bkz: 2:36, not 23). 
Kelime, Kur'an'da yalnızca Allah'ın kelamı için 
değil, O'nun yaratışı, takdiri, hükmü, gazabı, 
sünneti, gözde ve gönülde iz bırakan en güçlü 
belgesi anlamlarında da kullanılır. 

11 Tahrif in kökü olan harf, bir şeyin parçasını, 
bir boyutunu ve bir yanım ifade eder. Tahrif, 
sözlükte "yontmak" anlamına gelir. Arapça'da 
kalem yontmaya tahrifu'l-kalem denilir. Istı- 
lahta tahrif, hem mesajın zarfı olanjözüdeğig- 
ti rme k, bozmak , __ej^hrnek_ve_Jazlalaştırmak, 
hem de mesajın anlamını çarpıtmak anlamına 
gelir. Âyetin mesajı açık: Ümmet-i Musa'nın 
kendi vahyine karşı gösterdikleri bu ciddiyetsiz 
tavrı, Ümmet-i Muhammed de Kur'an'a karşı 
göstermesinler ve Allah'ın emirleri konusunda 
titiz olsunlar. ° 

12 "îman ettik" diyenler saf ve samimi kimi 
Yahudiler, onları paylayanlarsa haset ve inatçı 
Yahudi liderleriydi. Birinciler hakikati itiraf et- 
miş olsalar gerek ki, akıl hocaları mü'minlerin 
eline koz vermemeleri konusunda onları uyarı- 
yordu. Allah'ın tsrâiloğullarına açtığı sır, hiç 
kuşkusuz Hz. Muhamm e d'in Peyga mberliğiydi 
[Tekvin, 21:21; Tesniye, 18:15 ve 18; 33:2). Bu 
âyet, Medine Yahudilerinin sadece inkarcı değil 
aynı zamanda ikiyüzlü olduklarını da gösterir. 
Çünkü 14. âyet aynı davranışı münafıklara nis- 
bet eder. Sûrenin 8-20. âyetlerinde sözü edilen 
münafıklarla bu âyettekilerin aynı olması da 
muhtemeldir. 



30 



•>*s3S3^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



«N3$3#<- 



CÜZİ 



77 Asıl onlar düşünmez mi ki, Allah on- 
ların gizlediklerini de çok iyi biliyor, 
açıkladıklarını da? 

78 Onların içerisinde ümmiler de var. 1 
Onlar kitabı bilmezler, sadece birtakım 
kuruntulara sahipler: işte onlar yalnızca 
zannediyorlar. 2 79 Yazıklar olsun onlara 
ki, kitabı kendi elleriyle yazıp da az bir 
getiri sağlamak için "Bu Allah katmdan- 
dır" derler. Elleriyle yazdıklarından dola- 
yı yazıklar olsun onlara, kazandıkların- 
dan dolayı da yazıklar olsun! 3 

80 "Sayılı bir kaç gün dışında kesinlikle 
bizi ateş yakmayacak" derler. Sor onlara: 
"Allah'tan kesin bir söz mü aldınız -ki 
Allah sözünden kesinlikle caymaz-; yok- 
sa bilmediğiniz bir konuda Allah'a iftira 
mı atıyorsunuz?" 4 

81 Aksine, kim kötülük yapar ve onun 
vebaliyle çepeçevre kuşatılırsa, işte onlar 
ateş halkıdır ve orada kalıcıdırlar. 5 82 
iman eden ve ıslah edici iyilikler işleyen 
kimseler: 6 işte onlar cennet halkıdır ve 
onlar da orada kalıcıdırlar. 

83 HANI bir zaman da Isrâiloğullarmdan 
yalnızca Allah'a kulluk edeceksiniz, ana- 



1 Kur'an'da ummî terimi genellikle "kitap ehli 
olmayanlar" için kullanılır (Krş: 3:20, 75; 62:2). 
Kök anlamı "annesinden doğduğu gibi ka - 
lan"dır. Şu hâlde burada geçen "Yahudilerin 
ümmileri" ne demektir? Bunların Yahudileş- 
miş Araplar olma ihtimali yüksektir. 256. âye- 
tin nüzul sebebi olarak gösterilen "çocuğu ol- 
mayan ailelerin adak adaması sonucunda doğan 
çocukların Yahudi ailelere verilme" yöntemi, 
bunların nasıl Yahudileştikleri sorusunun 
muhtemel cevaplarından biridir. 

2 Kur'an, kuruntu ürünü bâtıl inanç ile cehalet 
arasında doğrudan bağ kuruyor. Buradan, tüm 
hurafelerin de çıkış noktasının söz konusu ce- 











, ° Ü^lİAJ L^3 ^ 9j-~~i \—° (*-^*i <^' Öl ÜJ— alsu Vjl 






(*•* ^JJ ıS"i^' ^J V 1 -^ - ^ 1 öyXC î ö^\ -Lj-L-J 






^-bb Ç>\1&=>}\ jiİ£=û fjiJli Jİ'J,', Ojilaj VI 






">Ui L_iXj A-i i jjT, , .l;j <Aİİ J^js- ye IJLft öjlyu X_J 






ö^~£=C 11. ^ JÎ Yj çlfcJJI l'Ş£—* LU ^ S& 






jj ÎS jİJU 1L.IÎÎ V] 'j\Ji\ lT,.!.;.ı jj ijJÛ j.çŞS; 






fi i 14* İÛI tiJsJJ 5-iî fj_J«- *Û l iic LİSSSİ 






■ -^ ; - v ,. < *j^ v ı_: <İ 1 _ii ' «J - = 






ı_r L5" . J~ , ur-^- ->3->J^ 






juJI ^Li^l — t-UJ jU d '"'.[?<■ a_j c^JsLC! j ltL_l 












*'.-'•, ->- .< C Î" ,,!< 

L-Ulijj,' DjJJLİ L4j İa İUJI iLül -İUJ^I 






jJjJi^l^İüi V) Oji-İK ^'^X r Z,\JZ^ oLLy, 






j : ^ — ■!_ ^Jlj <_^lılJlj l5 _j^cJ1 ^ij GL^-1 






3 j^=J)l IjjIj S^L^JI l^_Jlj 1:,,,°,.^- ^LÜJ IjJjîj 






. jj_>_^> L-si\'j çLâ=u_« 5L_Jâ Vj A-^Jj3 X-5 





babaya, yakınlara, kimsesizlere, 7 yoksul- 
lara iyilik yapacaksınız, insanlara güzel 
söz söyleyeceksiniz, namazı istikametle 
kılacaksınız, zekâtı vereceksiniz diye söz 
almıştık. 8 Sizden birkaç istisna dışında 
hepiniz sözünüzden dönmüştünüz,- ve siz 
pek dönek bir toplumsunuz. 



halet olduğunu anlıyoruz. Zımnen: Vahiysiz ve 
kitapsız dindarlık, açığını sahte kutsallar icat 
ederek kapatır. Zira taklide dayalı akide zanna 
mahkûmdur. Vahye tabi olmayanın vehim ve 
kuruntusunu dinleştirmekten başka yapacağı 
bir şey yoktur. 

3 Âyetin ilk muhatabı olan Medine Yahudileri- 
nin yaptığı şey şuydu: Okuma yazma bilmeyen 
ve din konusunda sürekli kendilerine muhtaç 
bulunan cahil Yahudi kitlelerini bu bağımlılık- 
tan kurtaracak şeyler yapmadıkları gibi, aksine 
onların kendilerine olan bağımlılığını pekiştire- 
cek her türlü yönteme başvurdular. Kutsal Ki- 
tap'la cahil kitleler arasına girerek onların kita- 



Sırmam o»tt*ıJ^/««»rm)J a_,«.s 



T' 



■■w* n ^/öft! i£«/i'rm clS ) 



CÜZİ 



-^3^ 



ba kolayca ulaşmasını engellediler. Cahil Yahu- 
di kitlelerin tek dinî başvuru kaynağı haham- 
lardı. Onlar da halkı bilinçlendirmek yerine is- 
tismar etmeyi yeğlediler. 

4 Bu âyeti, önceki âyetlerle birlikte düşündüğü- 
müzde, cahil Yahudi kitlelerin bu asılsız inan- 
cının, onlara elleriyle yazdıkları kitaplarda âhi- 
ret garantisi verip, bunu da menfaat temin et- 
mek amacıyla Allah'ın mesajı olarak sunan din 
adamlarının gerçekle hiçbir ilgisi olmayan yo- 
rumları olduğu hemen anlaşılır. Talmud'un 
Roş Ha-Şana bölümünde cehennemlik Yahudi- 
lerin orada 12 ay kalacağı yorumu yapılmıştır. 

5 Bir önceki âyette yer alan Yahudilerin sayılı 
bir kaç gün dışında kendilerini ateşin yakmaya- 
cağı şeklindeki bâtıl inancı reddeden âyet, bu 
kuruntunun sahiplerinin cehennemde geçici 
değil "kalıcı" olduklarını vurguluyor, (hâlidîn 
için bkz: 2:39, not) 

6 'Amilu's-sâlihâfı "ıslah edici iyilikler işle- 



2 / BAKARA SÛRESİ 



»N3£s3* 



31 



VH» 



•rç° 



öl 



°1F 



k\UClal.n»,.<vU~^ 



yen" şeklindeki çevirimizin gerekçesi için bkz: 
103:3, not 5. 

7 Yetâmâ, (t. yetîm) küçük yaşta babasını kay- 
beden çocuklar için kullanılır. Bununla beraber, 
dil açısından her kimsesiz ya da eşsiz ve tek 
olana da yetim adı verilir. Annesiz çocuk, koca- 
sını kaybetmiş kimsesiz kadın da bu sınıfa gi- 
rer. Bu genel anlamını gözeterek biz yetâmâ'yı 
"kimsesizler" olarak çevirdik. 

8 Mîsak, "güvendi" anlamına gelen veseka kö- 
künden türetilmiştir. Yemin veya belge ile ga- 
ranti altına alınmış en güçlü sözleşme demektir. 
Ahdve 'akd'in bir üstüdür. 40. âyette Isrâiloğul- 
larmın Allah'a verdiği söz ahd olarak geçerken, 
63 ve 83. âyetlerde mîsak olarak geçer. Bu da 
gösteriyor ki îsrâiloğullarından bir değil birkaç 
defa söz alınmıştır. Üstelik önceki sözlerim tut- 
mayınca cezaya çarptırılmışlar, üzerlerinden be- 
lânın kaldırılması için bu kez de kendilerinden 
yeminli, kesin teminat [mîsak) alınmıştır. 



*N3£sH 



32 



+e&** 



2 I BAKARA SÛRESİ 



*N3£s^ 



CÜZİ 



84 Yine sizden "Birbirinizin kanını dök- 
meyeceksiniz, birbirinizi yurdunuzdan 
çıkarmayacaksınız" diye de söz almıştık; 
üstelik siz de bunu ikrar etmiştiniz; hâlâ 
da buna şahitsiniz. 85 Bütün bunlara rağ- 
men birbirinizi katleden, günah ve düş- 
manlıkta dayanışma sergileyerek kendi 
içinizden bir kısmını yurtlarından çıka- 
ran -ki onların çıkarılması size kesinlikle 
yasaklanmıştı- ve elinize esir düştükle- 
rinde onları ancak fidye karşılığı serbest 
bırakan yine sizlersiniz. 1 
§üu_di siz vahyin bir kısmına inanıp bir 
kıs mım in kârımı ediyorsunuz? 2 iyi bilin 
ki, sizden kim böyle yaparsa, kesinlikle 
onun cezası dünya hayatında 3 zilletten 
başka bir şey olmayacaktır. Âhirette ise 
azabın en acıklısına mahkûm olacaklar. 
Zira Allah yaptıklarınıza karşı duyarsız 
değildir. 

86 İşte bunlardır âhireti feda edip karşılı- 
ğında dünya hayatını satın alanlar. Böyle 
kimselerin azabı hafifletilmeyecek ve on- 
lara yardım da edilmeyecektir. 

87 Musa'ya ilâhî kelamı vermiş ve birbi- 
ri ardınca onu izleyen peygamberler gön- 
dermiştik. Meryem oğlu İsa'ya da gerçe- 
ğin açık belgelerini vermiş ve onu kutsal 
ruh 4 ile güçlendirmiştik. Fakat her ne za- 



^■■-j • ,. lÂı J ö y=?j>£ $ (*^ ==> — ™^' j_jüjü s.*^ jA *,£> I 
JiÜu 4)1 L^j <_JİÜJİ J—il J] ûjjJ-j ÎİİİİI f >^j 



*r» 



Ij^ISuJul *^=t~aJl ^5^ "^ ^ Jj—j tS"^^r LU5U1 



man bir elçi hoşunuza gitmeyen bir me- 
saj getirmişse, küstahça ona başkaldırdı- 
nız: kimini yalanladınız, kimini de öldür- 
dünüz. 5 

88 "Kalplerimiz (bilgi ile) kaplıdır" dedi- 
ler. 6 Aksine Allah, hakikati inkâr ettikle- 
ri için onları rahmetinden dışlamıştır; 
baksanıza, ne kadar da azı inanıyor. 7 



1 Âyetin tarihsel arka planım araştırdığımızda, 
bu haberin en somut karşılığını Isrâiloğulları- 
nın Hz. Süleyman'ın (MÖ. 970-931 ykl.) vefatı- 
nın hemen sonrasında yaşadıkları tefrika ve iç 
savaşta buluyoruz (38:34'ün ilgili notuna bkz). 

2 Zımnen : Parçalanan hakikat, hakikat olmak- 
tan çıkar. Kim ilâhî hakikatin bir kısmının üze- 
rini örterek gerçeğin kâfiri olursa, bunun cezası 
dünya toplumları içerisinde aşağılanma, sömü- 
rümle, ezilme, kişiliksiz ve kimliksiz hâle gel- 
me; âhirette ise bundan daha acı verici bir ter- 
kedilmişlik azabıdır. Âyetin son cümlesi olan 



"Allah yaptıklarınıza karşı duyarsız değildir" 
uyarısının muhatabı herkestir. 

3 el-Hayâtu'd-dunyâ için ibarenin ilk kullanıl- 
dığı 87:16'mn notuna bkz. 

4 Kutsal ruhu 42:52 ışığında "Allah'ın peygam- 
berlerinin akıl ve marifetlerim kendisiyle des- 
teklediği vahyin ruhu" olarak açıklayanlar ol- 
muştur (el-Menâr). "Kutsallık" ise, onunla in- 
sanı terbiye etmenin kutsallığıyla, ya da vahyin 
terbiyesiyle insan benliğinin kutsal olanın etki- 
si altında kalmasıyla açıklanmıştır. Aynı kay- 
nak Kur'an'da geçen er-Ruhu'1-Emln (güvenilir 



cuzı 



-*s3£s*- 



2 / BAKARA SÛRESİ 



•^3^ 



33 



ruh) ifadesini de aynı anlam alam içerisinde de- 
ğerlendirir (26:193). Buna göre kendisine vahye- 
dilen peygamber, içerisine hakikat dışı şeylerin 
karışmayacağından kesinlikle emin olduğu 
Rabbinden gelen açık ve kesin bir bilgi ve bel- 
geye kavuşmuştur. Kur'an'da, "Katından bir 
ruh ile destekleme" ifadesinin, tüm gerçek 
mü'minleri kapsayan bir biçimde kullanıldığını 
görüyoruz (58:22). Bu cümleden olarak Allah 
Rasulü islâm şairi Hassan b. Sabit'e "Allah seni 
Kutsal Ruh ile desteklesin!" duasında bulun- 
muştur (Buhârî ve Müslim). 

5 Yahudi muhataplara, Hz. Muhammed'e karşı 
davranışlarının hiç de sürpriz olmadığı, buna 
benzer davranışları yalnızca kendi ırkları dışın- 
daki peygamberlere değil, bizzat kendi ırkların- 
dan gönderilenlere de reva gördükleri, hatta on- 
ların kimilerini katletmeye kadar işi vardırdık- 
ları yüzlerine vuruluyor (Bkz: 2:61, not 12). 



6 Nisa 155'te de geçen kulûbuna gaitan İbn Ab- 
bas'a göre "kalplerimiz ilim ve hikmetle ağzma 
kadar doludur" anlamına gelir. Aynı ibareyi 
"kalplerimiz kılıflıdır, mühürlüdür, senin söy- 
lediklerinden etkilenmez" şeklinde açıklayan- 
lar, görüşlerine 41:5'i delil olarak göstermişler- 
se de, Fussılet sûresi Mekkîdir ve adı geçen 
âyetteki kulûbuna fî ekinnetin (Kalplerimiz ör- 
tüler içerisindedir) ifadesinin kendisine izafe 
edildiği kimseler de Mekke müşrikleridir. Ya- 
hudilerin sözünde istiğna ve kibir, müşriklerin 
sözünde istihza ve alay vardır. Yahudiler bilgi 
ve hikmete karınlarının tok olduğunu iddia edi- 
yorlar, müşrikler ise vahyin kendilerini etkile- 
meyeceğini iddia ediyorlar. 

7 Çevirimiz "onların çoğu iman etmezler" 
(11:17) türünden âyetlere dayanır. Bu durumda 
kalilen sıfatı iman eden özneye ait olmuş olur. 






34 



"•N3S33- 



2 /BAKARA SÛRESİ 



<H** 



UJ jj 



ÛiS ij 



89 Allah katından o (Yahudilere) hâlen 
sahip oldukları bilgiyi doğrulayan bir ki- 
tap geldiğinde; 1 -ki önceleri inkâr edenle- 
re (o kitap ve peygamberle) galip gelecek- 
leri (tehdidinde) bulunuyorlardı- işte böy- 
lesine tanıdıkları o kitap kendilerine gel- 
diğinde onu inkâr ettiler: 2 Allah'ın laneti 
inkarcıların üzerine olsun! 3 

90 Allah'ın indirdiği vahyi kulları arasın- 
dan istediğine bahşetmesini kıskanmala- 
rı ve indirdiği vahyi inkâr ederek kişilik- 
lerini satmaları ne fena şey! 4 İşte bunun 
üzerine (dünyada) katmerli bir gazaba uğ- 
radılar: inkâr edenler için (âhirette de) al- 
çaltıcı bir azap vardır. 5 

91 Kendilerine "Allah'ın indirdiğine ina- 
nın" denildiğinde, "Biz kendimize indiri- 
lene inanırız" derler. Kendilerinde mev- 
cut bir hakikati doğruladığı hâlde, daha 
sonra gelen her hakikati inkâr ederler. 
Onlara,- "Peki, eğer gerçekten inanmış 
idiyseniz daha önce Allah'ın (sizden olan) 
elçilerini niçin öldürdünüz?" diye sor. 6 

92 Musa da size hakikatin apaçık belgele- 
riyle gelmişti. Ardından yine buzağıyı 
peydahlamıştınız ve siz yine kendine kö- 
tülük edenlerden olmuştunuz. 7 

93 Hani, bir zaman da (Sina) Dağı'nı üze- 
rinize yükselterek sizden kesin söz almış- 



•*s=3£s^ 



CUZİ 



MEH 



I^JU <üJ! Jj-Jl LXj Ij__uI I_gJ J_J İİİj ,>-*4^ 
<u I Z ll*j I O5— uİj X~U J_İ *jw LİJ Uxiw ,3~>tJ 1 



Jj—û jj-^jj I -_JJj>eJİ 



r^ 9 



" t ■' ' . ' , " , . ' 



tık: "Size gönderdiğimiz mesajı hayata 
uygulayın ve artık hakikati duyun!" Buna 
karşın "işittik ve itaat ettik/isyan ettik" 
dediler. 8 Küfürleri sebebiyle buzağı (hey- 
keli) gönüllerinde taht kurdu. 9 De ki onla- 
ra: Bozuk inancınız size ne fena şeyler 
yaptırıyor? Eğer gerçekten inansaydımz 
(böyle yapmazdınız).. 10 



1 Kur'an'm "kitap ehlinin hâlen sahip oldukla- 
rı hakikati doğrulamasının" anlamı, indiği za- 
manda elde bulunan Tevrat ve incil'i tasdik et- 
mesi değildir. Kaldı ki, Kur'an'm indiği dönem- 
de de Yahudi ve Hıristiyanların ellerinde her bi- 
rinin "en doğrusu budur, diğeri muteber değil- 
dir" dediği birden fazla kitap bulunuyordu. Ki- 
lisenin onayladıklarına "kanonik", reddettikle- 
rine "apokrif" adı verilir. Bu durumda 
Kur'an'dan eldeki kanonik ve apokrif Tevrat ve 
İncil'lerden hangisini tasdik etmesini bekleye- 
biliriz? Şu hâlde, vahyin dile getirdiği kitap eh- 



linin hâlen sahip oldukları hakikati doğrulama 
olayı, ilâhî mesajın zarfı olan metinlere değil, o 
metinlerin mazrufu olan hakikate bir atıftır. 

2 Bu âyetin ilk muhataplarından Medine Yahu- 
dileri, komşuları olan bölge Araplarma yakında 
bir peygamber geleceğini, kendilerinin gelmesi 
beklenen o peygamber sayesinde Araplara karşı 
üstünlük elde edeceklerini iddia ediyorlardı. 
Hatta, Arabistan yarımadasında Medineli Arap- 
ların Rasulullafı'm davetine ilk icabet eden top- 
lum olmasında Yahudilerin bu tehdidinin payı 
büyüktü (Taberî, Tefsiri, 455). 



cuzı 



•^3^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N3$s^ 



35 



3 Bu âyet Medine Yahudileri üzerinden herkese 
şunu söyler: Her toplum kendi geçmişini sırtın- 
da taşır: Ey Muhammed ümmeti, öyle bir miras 
bırakın ki, onu gelecek nesiller boyunlarında bir 
zincir gibi değil, göğüslerinde bir nişan gibi taşı- 
sınlar (Allah'ın laneti için bkz: 61. âyet, not 11). 

4 Lafzen: "kendilerini satmaları.." Yahudileşen 
Isrâiloğlullarmm, kendilerini zaten inandıkları 
değerlere çağıran bir peygambere sırf kıskançlık 
ve ırkçılıkları yüzünden karşı çıkmaları ve 
onun getirdiği mesajı inkâr etmeleri, vahiy tara- 
fından "kişilik satma" olarak değerlendiriliyor. 

5 Lafzen: "gazap üstüne gazaba.." Bu ifade, "kat- 
merli bir gazap" anlamına da, "gazap üstüne ga- 
zap" anlamına da gelir. Yani, kişilik satma bir ga- 
zap, yabancılaşma ikinci gazaptır (Krş. 74. âyet). 

6 "Allah'ın indirdiğine inanın" denildiğinde 
verdikleri "biz kendimize indirilene inanırız" 
cevabı, aslında onların kendilerine indirilen ilâ- 
hî mesaja Allah'tan geldiği için değil de İsrâilo- 
ğullarma geldiği için inandıklarını gösterir. Sa- 
mimi değillerdir. Çünkü bu inançta ölçü, mesa- 
jın kimden geldiği değil kime geldiğidir. 

7 Bu âyette Hz. Musa için geçen "hakikatin 
apaçık belgeleri" [beyyinât), 87. âyette Hz. İsa 
için kullanılmıştı. Beyyinât, bir peygamberin 



getirdiği hakikatleri Allah'tan aldığına kanıt 
olarak gösterdiği her şeydir. Bu anlamda beyyi- 
nât, adeta peygamberlerin peygamberliklerine 
dair ilâhî bir kimlik belgesidir. 

8 Onların tavrı, hem "itaat etme" ham de "is- 
yan etme" anlamına gelen tevriyeli bir kelime 
ile ifade ediliyor ( 'Asâ'nın bu özelliği için bkz: 
4:46). Dilleriyle itaat edeceklerini söylerken, 
kalplerinden tersini geçirmiş olmalılar. Bir yo- 
ruma göre onlar hâl diliyle bunu ifade etmişler, 
ilâhî mesajı işittikleri hâlde onu uygulamaya- 
rak fiilen "uygulamayacağız" demişlerdir (Ebu 
Müslim'den nkl: Râzî). 

9 Lafzen: "Buzağı kalplerine içirildi". Metinde 
edilgen fiil kullanılması, tüm dikkatleri işin fa- 
iline değil de fiilin bizzat kendisine çekmek 
içindir. 

10 Aslında iman keşfedilmemiş defineye ben- 
zer. Onun sahibine yararı ancak keşfedilmesiy- 
le mümkündür. İmanın keşfi ise sahibini iyiye, 
doğruya ve güzele götürebilecek iktidara sahip 
olmasıyla kendini belli eder. İnanç mücerret 
olarak her zaman sahibine yararlı bir unsur de- 
ğildir. Sahibini kötü yola götüren inanç da var- 
dır. Bu nedenle asıl olan bir inanca sahibi ol- 
mak değil, sahibine doğruyu emreden bir inan- 
ca sahip olmaktır. 



*N3£N* 



36 



*N3$3=^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N=3£N«- 



cuzı 



94 (Yine) onlara de ki: Allah katında, 
Âhiret yurdunun 1 insanlar arasında yal- 
nızca size ait olduğu inancında eğer sami- 
miyseniz, hadi ölümü isteyin! 2 95 Fakat 
işledikleri kötülükler yüzünden onlar 
hiçbir zaman ölümü istemeyecekler; 3 Al- 
lah, kendi kendisine kötülük yapanları 
çok iyi bilir. 4 

96 İnsanlar arasında, hayatın sadece bir 
türüne 5 karşı en çok ihtiras taşıyanlar 
olarak, onları bulursun; hatta, Allah'tan 
başkasına ilâhlık yakıştıranlardan da da- 
ha fazla. 6 Onlardan her biri ister ki bin yıl 
yaşasın. Tut ki bunca ömre sahip olsun; 
bu dahi onu azaptan uzak tutamaz: Zira 
Allah tüm yapıp ettiklerini görmektedir. 7 

97 (EY NEBÎ!) De ki: "Kim Cibril'e 8 düş- 
mansa, iyi bilsin ki o, hakikatten ellerin- 
de kalanı doğrulayan, bir rehber ve ina- 
nanlar için de bir müjde 9 olan vahyi, se- 
nin kalbine 10 Allah'tan aldığı izin saye- 
sinde indirmiştir. 11 98 Allah'a, melekleri- 
ne, Cebrail ve Mikail 12 de dahil elçilerine 
düşman olan herkes unutmasın ki, elbet 
Allah da böylesi kâfirlerin düşmanıdır. 13 

99 Doğrusu biz sana hakikatin apaçık 
belgelerini indirdik: yoldan sapmış olan- 
lardan başkası bunları inkâr edemez. 14 

100 Ne yani, her söz verişlerinde onlar- 



•>' 



«ş 



İÜLi <ul 



& i ,?y° f- 



■üJlj -_ $jJj! 



\it>- <jr^ , 



»L-JI 






I -_$J_l^J^ 



1&= j] JS 



,-*!, «- - . > > . ' ' ..•>'*> '... . 

•y'ı İJ. j_ü=J ı:} ûC olj'i Jiln Lİîji'î iü 3 

l_$jjl (jj-ÂJI <j-^ Jj^s J— y «4^ 1—*J c3 J — v=" ^l ~^ s - 

y ' " 1 ' ' ' ' ' 



dan bir kısmı bu sözden dönmedi mi? 
Maalesef onların çoğu güven duygusun- 
dan yoksun kalmışlardır. 15 

101 Onlara Allah katından ellerindeki 
hakikati doğrulayan bir elçi gelince, ken- 
dilerine kitap verilenlerden bir kısmı, 
sanki gerçeği bilmiyorlarmış gibi 16 Al- 
lah'ın kitabına sırt döndüler; 17 — > 



1 Dâr, insana barınak olan mekândır. Etrafı du- 
varlarla çevrili olduğu için dâr denmiştir. 
Kur'an'da hiç tek başına gelmez, hep dâru'1-âhi- 
ret (âhiret yurdu), dâın's-selam (mutluluk yur- 
du), dâru'l-muttakîn (muttakiler yurdu), daru'l- 
fâsıkîn (âsiler yurdu), dâru'l-bevâr (viran yurt), 
dâru'l-karar (son durak), ukbe'd-dâr ya da âkıbe- 
tu'd-dâr (mutlu son), sûu'd-dâr (kötü son) gibi 
terkipler hâlinde kullanılır. Burada dâru'1-âhi- 
ret, dünya hayatının zıddı anlamına "âhiret ha- 
yatı" olarak kullanılmıştır. 

2 Âyet 93 ile birlikte zımnen: Kalbinde altının 



taht kurduğu biri âhireti arzu eder mi? Hiç suç- 
lu biri yargılanmak ister mi? 
3 Burada len ile geçerken Cuma 7'de lâ ile ge- 
çer. Bu fark, bu asılsız iddiayı ileri sürenlerin, 
94. âyette halisaten (yalnızca) kelimesiyle ifade 
edildiği gibi kesin konuşmalarına yine aynı ke- 
sinlikte verilen red cevabıdır. Cuma sûresinde 
"Allah'ın dostları" olduklarını söylerken bu ka- 
dar kesin konuşmadıkları için orada red cevabı 
te'kit ve te'bid ifade etmeyen la olumsuzluk 
edatıyla gelmiştir. Bima kaddemet eydihim (el- 
leriyle önceden yaptıkları eylemler yüzünden) 



cuzı 



*N3£sS«- 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N=3£M* 



37 



ibaresi, gerçek anlamda bir "sabıka"ya delalet 
eder: Suç işlenmiş, lâkin ne özür dilenmiş ne de 
yargılanıp cezalandırılmıştır. Tevbe etmediği 
için suçlu suçuna zımnen sahip çıkmıştır, işte 
bu ilâhî bir sabıkadır. 

4 Bu iki âyet, cennetin Yahudilere has olduğu 
yolundaki inanca göndermedir. Onların kolek- 
tif kibre dayalı bu iddiasını 111. âyet dile getirir. 

5 Yani: "yalnızca dünya hayatına.." Hayâ- 
tin'deki belirsizlik çeviriye "bir türü" şeklinde 
yansımıştır (2:7, not 10). 

6 Şirk Allah'tan rol çalmaya kalkışmaktan öte 
insanın kendine tanrı atamasıdır. Bu durumda, 
atayan âmir atanan memur olmuştur. 

7 İlâhî esmadan olan Bask, â'mâ'nm karşıtıdır. 
Kip olarak ism-i faildir. Mübalağa ifade eder. 
Tam açılımı şöyledir: Görmenin bütün anlam- 
larıyla, görülenin özüne nüfuz ederek, nitelik 
olarak derinliğine, nicelik olarak tüm ayrıntı ve 
cüzlerine varana dek gören ve bu iş için zaman, 
mekân ve alete muhtaç olmayan Zât. 

8 Cibril (Cebrail) Peygamberlere vahiy getiren 
melektir. Yahudi ve Hıristiyan kaynaklarında 
Gabriel sözcüğüyle ifade edilir. Bu kelime "güç- 
lü insan" anlamındaki geber ile "Tanrı" anla- 
mındaki e7 kelimelerinin birleşiminden oluş- 
muştur. Hz. Peygamber'in onunla olan ilişkisi- 
nin tartışılmaması istenir: "şimdi siz ne gördü- 
ğü hususunda onunla tartışacak mısınız?" 
(53:12) Cebrail, insan idrakinin kavramaktan 
aciz olduğu aşkın hakikatlerden biri olan me- 
lekler âlemine ait bir varlıktır ve bu alan iman 
alanıdır. Kimi filozofların ve sûfilerin Cebrail'i 
Peygamberin zihni tasavvurlarının sembolik 
bir ifadesi olarak nitelemesi naslarla çelişen he- 
vai bir yorumdur. Eğer tevil edilmezse, Cebra- 
il'in Hz. Lût, Hz. İbrahim ve Hz. Meryem'e in- 
san suretinde göründüğü Kur'anî bir hakikattir 
(11:69,77; 15:51,68; 19:17). 

9 Bu cümleyi, söz diziminde hiç tasarruf yap- 
madan çevirdik. Buna göre, Kur'an tüm insan- 
lar için bir rehber, insanlar arasından onun reh- 
berliğine kabul edenler için de bir müjdedir. 

10 Hz. Peygamber'in kalbi vahyin iniş üssüdür. 
'Alâ edatı istilâ içindir ve vahyin Hz. Peygam- 
ber'in kalbini tamamıyla kuşattığı anlamını ka- 



tar. O kalp bir güneş mesabesinde olan vahyin 
ışığını alıp insanlara yansıtan aya benzer. Gün 
ışığı ayı bir yanıyla kaplarken vahyin ışığı Pey- 
gamber'in kalbini her yandan kaplar. Ayetteki 
"senin kalbine" formu, Kur'an'm kaynağının Hz. 
Peygamber değil, Allah olduğuna delalet eder. 

11 Zımnen: Aslında siz Cebrail'e düşman olmak- 
la onu görevlendiren Allah'a düşmanlık ediyor- 
sunuz. Zira Cebrail'in Allah'tan aldığı mesajı ki- 
me götüreceğine kendisi değil Allah karar verir. 
O, sadece bir elçidir ve elçiye zeval olmaz. 

12 Mikail ismi de Cebrail gibi Sami dil ailesine 
mensuptur. Kur'an'da olduğu gibi Tevrat ve İn- 
cil'de de meleklerden biri olarak yer alır. 
Kur'an'da geçtiği tek yer bu âyettir. Bazı hadis- 
lerde dört büyük melekten biri olarak geçer. 

13 Onlar Allah'ın peygamberlerini ve kitaplarını 
ayrıma tabi tuttukları gibi meleklerini de ayrıma 
tabi tuttular ve Cebrail'i kara haberlerin muhabi- 
ri, Mikail'i de ak haberlerin muhabiri ilan ettiler. 
Birincisine düşman ikincisine dost olduklarını 
söylediler. Bakara 62 ve Maide 69, bu âyet ışığın- 
da anlaşılmalıdır. Allah'a imanın makbul olabil- 
mesi için Allah'ın tüm elçilerine ve tüm mesaj- 
larına eksiksiz iman şarttır (Krş: 2:62, not). 

14 Kişiyi yoldan çıkaran her günah fisic'tır. O 
günahta ısrar sahibini fâsık yapar. 

15 Firuzabadî, lâ yu'minûriun "iman etmez" 
yanında ahlâkî karşılığı olan "güvenmez/güven 
vermez" anlamına dikkat çeker {Besâir). Bu 
âyette Yahudilerin kendilerine indirilen ilâhî 
kelama dahi güvenmedikleri îmâ edilmektedir. 

16 Onların bildikleri "gerçek"ten kasıt, gelme- 
si beklenen "o Peygamber"dir (Bkz: 2:76, not). 

17 Bir sonraki âyet ışığında: onların sırt döndü- 
ğü ilâhî kelam Tevrat'tı. Bu âyetin anlamını 
şöyle toparlayabiliriz: Onlar, haberini Tev- 
rat'tan aldıkları bir Peygamberi zaten bekle- 
mekteydiler. O Peygamber kendi ırklarından 
değil de Araplardan çıkageldi. Üstelik onlara 
gönderilen Tevrat'ı, onu getiren peygamberi, 
onların kıblesi Kudüs'ü onayladı. Buna rağmen 
Hz. Muhammed'i ve ona gelen vahyi reddetti- 
ler. İşin garibi bununla da yetinmeyip, kendile- 
rine gelecek peygamberi haber veren Tevrat'a 
da küsüp sırt döndüler. 



♦N3£s*» 



38 



-N3£s^ 



2 1 BAKARA SÛRESİ 



*N3£=*>. 



CÜZİ 



< — 102 ve onlar 1 tutup Süleyman'ın yöne- 
timi sırasında (o dönemin) şeytanlarının 2 
uydurduğu yalan ve desiselerin peşine ta- 
kıldılar. 3 Oysa ki Süleyman küfre sapıp 
nankörlük yapmadı, aksine o(na düzen 
kuran) şeytanlar küfre sapıp nankörlük 
yaptılar: 4 insanlara sihri öğrettiler. 5 Yine 
(Medine Yahudileri) Babilli iki güç sahibi- 
ne; 6 Harut ve Marut'a verileni izledikleri- 
ni (iddia ettiler). 7 Oysa o ikisi "Baksanıza 
biz (Babil esaretiyle) sınanmaktayız, sakın 
küfre sapma(ym)!" demedikçe hiç kimse- 
ye bir şey öğretmiyorlardı. Fakat (Babil'de- 
ki düzenbazlar) bu ikiliden kişi ile eşinin 
arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. 8 Ne 
var ki o (Babilli düzenbazlar), Allah'ın iz- 
ni olmadan hiç kimseye zarar veremezler- 
di; ama yine de zarar verip yarar sağlama- 
yan şeyler öğreniyorlardı. 9 Doğrusu onlar, 
bu türden bir alışverişe giren kimsenin 
âhirette eli boş kalacağını çok iyi biliyor- 
lardı. Kişiliklerini sattıkları şey ne fena- 
dır; keşke bunu olsun bilebilselerdi. 10 

103 Ve keşke onlar hakikate inansalar ve 
sorumluluklarının bilincine varsalardı, 
Allah katından kendileri için hayırlı bir 
ödül alırlardı. Keşke bunu olsun bilselerdi. 

104 SİZ ey iman edenler! "Sen de bizi 
dinle!" demeyin, "Bakar mısın?" deyin 11 



MSN 



0^5jÂ; l_o U^JL* ö y~ Jücuâ j 'a^— ^ ı yj Â.:„~j -pj 11:1 
t3 *&-£■ <>-■> ~ a j-^>- V I <_y-s **-) LJ *ıy- .°% I ^_»J 1 yJjs- 

j~^>- *X> I ~L_LC- ^j_« 4__J ji^J I j_ü I j I j— l« 1 ~_ $j I j-J j 
\ y yü V ! j — L^ I j^-j-Üİ 1-4j1 Ç ■ ■■ jj^laj \ y\£- — . jj 

Vj *_jU^==JI Jjbl ^o Ij ^*^ JjJÜI Jjj U X_JI 

"ÜJ 1 3 «^=4 j ^ j^ ly> 1^=41^ J Jl; j I '{jŞjL^ I 



ve dinleyin; zira inkâr edenleri acıklı bir 
azap beklemektedir. 12 

105 Ne önceki vahyin muhataplarından 
küfre saplananlar, ne de Allah'tan başka- 
sına ilâhlık yakıştıranlar Rabbinizden si- 
ze bir hayrın indirilmesini isterler. Oysa 
ki Allah, rahmetini dilediğine verir: 13 zi- 
ra Allah sınırsız lütuf sahibidir. 



1 Yani: Medine Yahudileri. 

2 Taberî mülkü "dönem, devir" anlamına ge- 
len ahâlz açıklar. Burada Kur'an, sihirle uğra- 
şan, daha doğrusu insanları büyüleyen ve onla- 
rı gerçekten koparıp bir hayalin, bir illüzyonun 
ya da sanal bir hayatın peşine takan kimseleri 
şeytan olarak nitelendirmektedir. Enam (6:112) 
ve Nâs (114:6) sûrelerinde de geçtiği gibi "şey- 
tan" ismi hem şeytanlaşan cinler, hem de şey- 

tanlaşan insanlar için kullanılır. Buradakiler in- 
san şeytanlarıdır. Zira hem âyette bunların in- 
sanlara öğrettikleri ve dolayısıyla insanlarla ha- 



şır-neşir oldukları, hem de kâfir oldukları ifade 
ediliyor. Eğer cin şeytanı olsaydı, onlar zaten 
kâfir olduğu için böyle bir vurguya gerek kal- 
mazdı. Bu sûrenin 14. âyetinde de ikiyüzlülük 
yapan Medine ileri gelenleri için "şeytanlar" 
ifadesi kullanılmıştı. Hz. Süleyman'ın Peygam- 
ber değil büyücü olduğu iftirasını Medine'deki 
Yahudiler dillendiriyordu. 

3 Tetlû fiili 'alâ edatıyla gelirse "biri adına ya- 
lan uydurmak", 'an ile gelirse "birinin sözünü 
doğru nakletmek" vurgusu taşır (Kasımı). Türk- 
çe'de de "okumak", "atmak, sıkmak, kesmek" 



cuzı 



<*s3$5N<- 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N3$5^ 



39 



mânasında kullanılır. Şeytanlaşan birtakım in- 
sanların uydurdukları bu sihirler sonradan Ka- 
bala (Gelenek) adı verilen külliyatın çekirdeği- 
ni oluşturdu. Tevrat'a sırt çeviren Yahudiler 
Kabala'ya yapıştılar. Hayatı gizem, gizemi büyü 
hâline getirdiler. Krallar döneminde büyücülü- 
ğün ne kadar yaygın olduğu Eski Ahid'in Dani- 
el, Mezmurlar, Yeremya kitaplarından anlaşılır. 
İsrâiloğulları büyü ve büyücülükle, Mısır'day- 
ken S. ve 6. Hanedanlar döneminde tanışmış- 
lardı. Ama Eski Ahid büyüyü şiddetle yasakladı 
[Çıkış 22:18; Levililer 19:26, 31; 20:27 vd.) Büyü 
yasağı aynı sertlikte Talmud'da, özellikle de 
Mişna'da yer alır. Mişna'da büyü, puta tapıcı- 
lıkla bir tutulur. 

4 Hz. Süleyman'ın putlara taptığı iftirasını her 
nasılsa kitaplarına bile geçirmişlerdi [Krallar I, 
11:5-9). Bizce onların Hz. Süleyman'ı tekfir et- 
meleri için putlara tapma hikayesine ihtiyaç 
yok. Çünkü, bir üstteki notta da alıntıladığımız 
gibi Eski Ahid ve Talmud'da sihir şiddetle ya- 
saklanmış, bu işle uğraşmak puta tapmakla eşit 
sayılmıştır. Hz. Süleyman'ın putlara taptığı hi- 
kayesinin aslı, onun sihirbaz olarak görülmesi- 
dir. Yöneticiliğini yaptığı İsrâiloğulları onun 
yönetimi sırasında ülkelerinin siyasette, sanat- 
ta, ilimde ve hikmette ulaştığı noktaya sihir sa- 
yesinde ulaştığını düşünüyorlardı. Medine Ya- 
hudileri "Muhammed'in işine bakın! Doğruyu 
yanlışı birbirine karıştırıyor. Süleyman'ı Pey- 
gamberler arasında anıyor. Oysa ki o rüzgara bi- 
nen bir büyücüydü" demişlerdi. Burada Kur'an 
sihri açıkça "küfür/gerçeği örtme" olarak nite- 
lendiriyor. 

5 Bu bağlamda sihir, nüzul sebebine uygun ola- 
rak "komplo, düzen, tuzak" şeklinde anlaşıl- 
malıdır (Bkz: 74:24, not). Taberî tarihinde bu 
âyeti açıklayan bir bilgi yer alır: II. Kuruş 
(Chosroes), Hz. Peygamber'den islâm'a davet 
mektubu aldığında, o zaman Pers eyaleti olan 
Yemen yöneticisi Bâzân'dan Hz. Peygamber'i 
zincire vurarak Pers sarayına göndermesini is- 
ter. Bâzân bunun için iki adamını yollar. Komp- 
lo tam gerçekleşecekken, Hz. Peygamber onla- 
ra öz oğlunun Kuruş'u öldürdüğü haberini verir. 
Haberi doğrulatan komplocular eli boş dönerler 
[Tarih, Beyrut 1407, II, 655-656, Kahire-1987). 



Bu açıklayıcı rivayeti sihrin sözlük tarifi des- 
teklemektedir: "Hile, desise, aldatma, Görüldü- 
ğü gibi olduğu zannedilen, fakat aslının hiç de 
öyle olmadığı şey". Lügatte sihrin aslı şöyle ta- 
rif edilir: "Bir şeyi gerçekte olduğundan farklı 
göstermek" [Mekâyîs ve Lisân). Sihrin en bü- 
yük etkisi irade ve akıl üzerindedir. İrade ve ak- 
im ruhtan kaynaklanan iki kuvvet olduğu dü- 
şünülürse, sihir ruhun gücünü kırmayı amaçla- 
yan bir sabotaj girişimi olduğu sonucuna varı- 
lır. Bu özelliğiyle sihir aklı iptal eder, fikri ka- 
rıştırır, duyguları kirletir, kalbi çeler. Sihrin et- 
kisiyle insanın irade gücü ters orantılıdır. Gizli 
bir amaca hizmet eden her hilekârca aldatma 
sihrin tanımına dahildir. Hem bu âyet hem sih- 
rin objektif gerçekliği, 20:69 ve 25:8 ışığında an- 
laşılmalıdır. Kur'an'da sihrin insana, onu ipta- 
lin ise Allah'a nisbet edilmesi hayli anlamlıdır 
(7:118). 

6 Veya: "iki melek"; ya da: "Melek gibi iki 
adam". Ibn Abbas, buradaki "melek"i "melik" 
(kral, yönetici, önde gelen) olarak okumuştur. 
Ondan ayrı olarak Hasan Basri, Said b. Cübeyr, 
Zühri, Dahhak ve daha başkaları da Hârût ve 
Mârût'un melek değil "melik/kral" olduğuna 
inanmış ve böyle okumuşlardır (Taberî; Ze- 
mahşerî; Ibn Cevzi). Hârût ve Mârût isim ol- 
maktan çok vasıf olabilir. Hârût'un türetildiği 
kök olan harata "harap etti, tahrip etti" anlamı- 
na gelir. Mârût'un türetildiği marata ise "son 
verdi, bozdu" demektir. O hâlde Hârût "harap 
eden", Mârût "bozan" anlamına gelir. Bu konu- 
daki mesnetsiz yorumları reddeden Ibn Aşur, 
Hârût ve Mârût kelimesinin Arapça'ya Keldani- 
ce'den geçmiş iki isim olduğunu söyler. Hârût, 
"ay" anlamına gelen hamka'nm, Mârût Müşte- 
ri yıldızının Arapçalaşmışıdır. Birincisi dişili- 
ğin sembolü, ikincisi erkekliğin sembolüdür. 
Birincisi dünya üzerinde en çok etkili olan gök 
cismi, ikincisi gezegenlerin en yücesidir. Kelda- 
niler gök cisimlerine tapmakta, ölen sâlih kişi- 
lerin göğe yükselip ışık saçtığına inanmaktadır- 
lar. Onlara göre bu iki gök cismi, bir zamanlar 
yaşamış olan sâlih ve kutsal kişilerdir. Sihri de 
bunların icat ettiğine inanmaktadırlar. 

7 Veya mâ'larm olumsuzluk anlamıyla: "..Ba- 
bil'de Hârût ve Mârût adlı iki meleğe bir şey in- 



40 



*N3£N- 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N£3£N» 



cuzı 



dirilmemişti; dolayısıyla o ikisi hiç kimseye bir 
şey öğretmiyorlardı ki, "Biz sadece sınav aracı- 
yız sakın ha buna uyup da küfre düşme!" desin- 
ler de, onlar da o ikisinden kişiyle eşinin arası- 
nı açacak bir şeyler öğrensinler." îbn Abbas, ve 
mâ unzile'deki mâ'ya olumsuzluk anlamı verir. 
Fakat bu tercih bağlamla uyumlu değildir-. 

8 Erkek ile kadının arasını ayırma, Hz. Süley- 
man'a karşı düzen kuran bu örgütün kapılarını 
yalnızca erkeklere açıp kadınlara kapatması 
şeklinde de anlaşılabilir. 

9 Veya mâ'ya olumsuzluk anlamı vererek: 
"ama yine de ne zarar ne de yarar sağlayan şey- 
ler.." İşte sihir, komplo, suikast vb. gibi düzen- 
bazlıkların gerçek mahiyetini bu uzun cümle 
vurgulamaktadır. "Allah'ın izni" istisnası, 
Kur'an mesajının belkemiğini teşkil eden tevhi- 
de ilişkin bir uyarıdır. Bir mü'min hiç bir görü- 
nür ve görünmez varlıkta bizatihi güç vehme- 
demez. İnsanın Rabbi de, tüm varlıkların Rabbi 
de Allah'tır. Sihri küfürle eş değer kılan şey, in- 
sanların onda bizatihi bir güç vehmetmeleridir. 
Bir üstteki cümleyle bu cümle arasında gerçek- 
te hiçbir çelişki yoktur. Kişi ile eşinin arasını 
açan, sihrin bizzat kendisinden kaynaklanan 
bir güç değil, sihre muhatap olan kimse ya da 
kimselerin cehalet, zayıf kişilik ve vehimlerin- 
den kaynaklanan zaaflarıdır. Bununla elbette 
görünen ve görünmeyen varlıkların insan psi- 
kolojisi üzerindeki, hatta insan bedeni üzerin- 
deki etkilerini yok sayıyor değiliz. Bu etkileri 
en güzel izah eden durum psikosomatik hasta- 
lıklardır. Kökü psikolojik olduğu hâlde fiziki 
olarak bedende tezahür ederler. Sihrin dünya ve 
âhireti yıkan bir şey olmasının temelinde, in- 
sandaki gerçeklik algısını bozması yatar. 

10 Yahudiler de Babil kralı Nabukadnazar'm 
esaretindeyken gizli örgüt kurdular. Âyetteki 
"melek gibi" kişiler (ki bunlar şeytanlaşan in- 
sanların karşıt kutbunu oluşturur) Eski Ahid'e 
göre Haggai ve İddo'nun oğlu Zekeriyya'dır [Ez- 
ra, 5:1). Bu kutsal kişiler örgüte üyeliği erkekler- 
le sınırlandırdılar. Yeni üyelere, yaşadıkları du- 
rumun ilâhî bir sınav olduğunu, asla inkâra sap- 
mamalarım öğütlediler. Med ve Pers kralı Cyrus 



iktidara geldiğinde, Isrâiloğulları onunla gizli bir 
anlaşma yaptılar. Kendileri Cyrus'un Babil'i fet- 
hini kolaylaştıracaklar, bu hizmetlerinin karşı- 
lığında ise Cyrus Yahudilerin Filistin'e dönme- 
lerini sağlayacak ve yerle bir edilen Süleyman 
Mabedi'nin yapımına da destek verecekti. So- 
nuçta bu gerçekleşti. Âyet, Hz. Peygamber'e 
karşı putperest Pers kralıyla iş tutan Medine Ya- 
hudilerine, hasetliklerinden içine düştükleri ya- 
man çelişkiyi bile fark edemedikleri imasında 
bulunmaktadır. Bu bir putperest düşmana karşı 
yapılmış bir örgütlenme değil, tıpkı Babil sürgü- 
nüyle neticelenen kayıp yüzyılların başlangıcı 
olan Hz. Süleyman'a karşı yapılmış komplo gi- 
bidir. Hz. Süleyman'ın iktidarını devirmek için 
gizli teşkilat kurup komplo hazırlayanlar onu 
büyücü ilan ettiler [I Krallar, 11: 14, 23,26, 29- 
32). Zira ona karşı komploları başarısız oldu. 
Kur'an onların Hz. Süleyman'a olan iftiralarını 
bu âyetle reddetti. Onlar bu iftira ve komplola- 
rın bedelini çok ağır ödediler. Hz. Süleyman'dan 
sonra devlet hızla parçalandı, İbranî milleti bö- 
lündü, birbirine düştü ve bu tefrika ünlü Babil 
sürgünüyle sonuçlandı. Sözün özü âyet, Hz. 
Peygamber'e ihanet eden Yahudileri, Hz. Süley- 
man'a ihanet eden Yahudilere benzetir ve tehdit 
eder: Onlar kaybetti, siz de kaybedeceksiniz. 
Nitekim öyle de olmuştur. 

11 Bu âyet 4:46 ışığında anlaşılmalıdır. Medine 
Yahudilerinin kelimelerle oynamak gibi bir 
hastalığı olduğunu, daha başka rivayetlerden de 
öğreniyoruz. 

12 Bu âyet aslında kelimenin söylenişine yöne- 
lik bir yasak olmaktan daha çok, bu kelimeyle 
dile getirilen tavra yönelik bir yasaktır. Bu, din- 
lemekten çok konuşmayı tercih eden, fakat ko- 
nuştuğu şeyler hep mitolojik ve hurafeye daya- 
lı, dinlemekten kaçındığı şeyler ise kaynağı 
berrak bir hakikat olan kişinin tavrıdır. Bu tavır 
101 ve 102. âyetin başında vurgulanan marazi 
tavırdır. Bunda, Hz. Peygamber'e karşı bir say- 
gısızlığın da bulunduğu açıktır. 

13 Âyette Allah'ın insana konuşması demeye 
gelen ilâhî kelam "hayır" ve "rahmet" olarak 
nitelendirilmektedir. 



cuzı 



*N3£N* 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N3Ss^- 



41 



LgiLa _jl LgJLo j—^t-t oLj Ig li j! Â_^l -^o ?t_^jo U 

<ul Ojj ^ I5Ü L^3 <j>jVtj ol^LİJI -Jiii il <Xl 1 
/v^=J^— j I^ÜL-J 01 Oj-b^j ç»l ' j±~&> "İj^j^ 

-U-£- ^ LA_w>- ljlo -*^=üUjI J-ij jVi p j= ıso jj jj ^J 
1 3^jWJ I j l J-AC- U jjAJ I *_^J ^1^ L_o Jjy ^ >,g..„^,.,fl.; I 

'•' jjjJ *<>-£ J^ 1 ls^c- 3dl 01 a^U İul ^jÇ ^_ıİ. 

j-flJ J}— UjÛ L-«J <ÛI 01 "UJİ -L-LC- û J_l_>Ö j— „■->■ .j— « 

jl Ij3_a 0l^= j-i VI iJUjl J-^--4 «J-J l>J^3 '■' 

p- T - l ^ r =3 0] p^ JU^j !jJW Jİ *4-jUl ^İİİj ^jl—^ki 



106 Biz yerine yenisini ya da daha hayır- 
lısını getirmeden bir mesajı unutturma- 
yız 1 ya da yürürlükten kaldırmayız: 2 Bil- 
mez misin ki Allah her şeye kadirdir. 107 



108 Yoksa daha önce Musa'dan istenilen 
şeylerin benzerini, siz de peygamberiniz- 
den mi istiyorsunuz? 4 Kim imanı inkârla 
değiştirirse, iyi bilsin ki doğru yoldan 
sapmıştır. 

109 Kitap ehlinden bir çoğu, hakikat ken- 
dileri için de apaçık ortaya çıktığı hâlde, 
sırf hasetlerinden dolayı siz inandıktan 
sonra, sizi geriye döndürüp inkâr etmeni- 
zi isterler. 5 Allah'ın onlar hakkındaki 
hükmü gelinceye kadar onları hoşgörün, 
kusurlarına bakmayın: Unutmayın ki Al- 
lah her şeye kadirdir. 

110 Namazı istikametle kılın, zekâtı gö- 
nülden gelerek verin. 6 Unutmayın: Ken- 
diniz için ne hayır yaparsanız Allah'ın 
katında onu mutlaka bulursunuz. Çünkü 
Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir. 7 

111 Bir de kalkıp dediler ki: Yahudi ve 
Hıristiyan olmayanlar cennete giremeye- 
cek. Bu onların hüsnü kurumuşudur. 8 De 
ki: Eğer iddianızın arkasında duruyorsa- 
nız, hadi isbatlaym. 9 

112 Hayır aksine, her kim bütün varlığıy- 
la görürcesine inandığı Allah'a teslim 



Yine bilmez misin ki göklerin ve yerin 

hakimiyeti 3 Allah'a aittir. Sizin için, Al- olursa, 10 Rabbi katında onun karşılığını 

lah'tan başka ne bir yâr, ne de bir yardım- bulacak; o gelecek için kaygı, geçmiş için 

cı var. üzüntü duymayacaktır. 11 



1 Veya tekil olarak gelen âyetin'm "mucize" 
karşılığına dayanarak: "..bir mucizeyi unuttur- 
mayız". 

2 Veya İbn Kesir ve Ebu Amir'in nenseehâ oku- 
yuşuyla: "erteleyip geciktirmeyiz". Ebu Müs- 
lim bu âyetin neshe delil gösterilemeyeceğini 
üç maddeyle özetler: 1 ) Burada sözü edilen âyet- 
ler Tevrat ve İncil'de yer alan Cumartesi yasa- 
ğı, doğuya ve batıya yönelerek ibadet gibi hü- 
kümlerdir. 2) Nesh'in anlamı "istinsah", yani 
ilâhî kelam'm Levh-i Mahfuz'dan aktarılması- 
dır. 3) Bir şart-cevap cümlesi olan bu âyet 
Kur'an'da neshin vuku bulduğuna değil, olması 



hâlinde daha iyisinin ikamesine delildir (Nkl: 
Râzî). Bu âyetin ait olduğu pasaj, daha önce 
kendilerine vahiy ile hitap edilen toplulukların 
ilâhî kelama sırt çevirmeleri ve buna da gerek- 
çe üretmelerinin anlatıldığı bir pasajın hemen 
ardından gelmektedir. Açıktır ki âyette, Yahu- 
dilerin Hz. Muhammed'e gelen mesaja karşı 
sırt dönme gerekçeleri çürütülmektedir. Dola- 
yısıyla burada söz konusu olan nesh Kur'an içe- 
risinde yer alan herhangi bir âyet ya da âyetler 
gurubuna ilişkin değil önceki mesajlara ilişkin 
bir neshtir. 

3 Mülk: Sahibinin üzerinde her tür tasarrufa 



42 



<*s3£s^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N3S3^ 



CÜZİ 



yetkin ve yetkili olduğu ve üçüncü şahıslara 
karşı ortaya konulabilen şeye verilen isimdir. 

4 Ayette geçen suâl aynı anda istemek ve sor- 
mak anlamlarına gelir (Krş: 2:55, 61; 7:129). Bu 
âyet, 40. âyetle başlayan ve buraya kadar 67 
âyet tutan ve buradan sonra da devam eden Is- 
râiloğullarmm yahudileşme sürecini anlatan 
uzun bölümün amacını ele verir. Bütün bu ta- 
rihsel gerçeklerin anlatılmasının amacı bu üm- 
metin dikkatini yahudileşme tehlikesine çek- 
mektir. Bu gibi pasajlarda, mü'minlerden sadır 
olan benzer olaylar vesile edilerek İsrâiloğulla- 
rım yahudileştiren nedenlere dikkat çekilmek- 
tedir. İsrailoğulları'nm yahudileşme problemini 
ayrıntılı inceleyen bir eser için bkz: îsrailoğul- 
lanndan Ümmet-i Muhammed'e Yahudileşme 
Temayülü, İstanbul- 1995. 

5 Haset özünde Allah'ın yaptığına itirazdır. Ha- 
set, haset edilen için dua haset eden için bed- 
duadır. 

6 Kendileri daha önceden ilâhî kelama muhatap 
olmuş ümmetlerden söz edilen bir pasajın içeri- 
sinde hitabın aniden haber formundan emir for- 
muna geçerek mü'minleri muhatap alması ger- 
çekten çarpıcıdır (Namaz ve zekât için bkz: 2:3 
ve 2:43, notlar). 

7 Bu açıkça "kendinize iyilik edin" demektir. 
Bu, insanın kendisiyle savaşmak yerine kendi- 
siyle barışık ve tanışık yaşamasını ikame et- 
mektir ki, namaz ve zekât emirleri de işte tam 
bu fonksiyonu icra etmektedir. 



8 Yahudiler kendileri dışındakilerin ebedi saa- 
detten mahrum olacağını iddia ederken, Hıristi- 
yanlar da aynı iddiayı kendileri için yaptılar. 
Rur'an böylesi bir düşünceyi umniyye (kurun- 
tu) olarak isimlendiriyor (Bkz: 2:78, not 1). Her 
iki grup hem birbirleri için, hem de Hz. Pey- 
gamber'e inananlar için aynı kuruntuyu dillen- 
diriyorlardı. Bu âyetin tüm zamanlardaki 
mü'min muhataplarına, Yahudilerin ve Hıristi- 
yanların kapıldığı bu hüsnü kuruntuya kapıl- 
mamaları hatırlatılmaktadır (4:123). Bu âyet, 
109. âyeti açıklayıcı mahiyettedir. Demek ki 
onlar bu kuruntularıyla henüz imanı yüreğinde 
kök salmamış olan mü'minleri aldatmak isti- 
yorlar ve bunu bir propaganda malzemesi ola- 
rak kullanıyorlardı. 

9 Zımnen: Haydi iddianıza uygun bir hayat ya- 
şayın! Zira "ebedi kurtuluş" iddiasının bu dün- 
yada başkaca bir isbat zemini bulunmamakta- 
dır. 

10 Lafzen: "kim yüzünü Allah'a teslim ederse". 
"Yüz" ile kastedilen insanın varlığıdır. Parçayı 
anarak bütün kastetme (zikr-i cüz irade-i küll) 
kabilindendir. 

11 Gelecek kaygısı ve geçmiş hüznü duymama 
garantisini verebilecek Allah'tan başka bir güç 
ve merci yoktur. Böyle bir garanti, tam anla- 
mıyla "mutluluk garantisi"dir. Böyle bir temi- 
natı verebilecek bir makamın, insanın geçmişi- 
ni ve geleceğini izleyebilme ve onu kontrol ede- 
bilme gücüne sahip olması gerekir. 



*N3£^ 



cuzı 



*N3S=n* 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N3£N<- 



43 



=>*£$><= 



ls^j *u_^l L^j ^=ij jl <ii 1 .u-UÜ İli ^U iitl 
ol^-l)l»i_b - O^üls il J? ^j'Jlj ol jilJİ ^ 

l;ı iLjis jl iûı 1, 'Si^sû v jj 5>iiij ^ 5_.jji jıi 3 

^j yi c~^jL1j ~$J^ Jiu ~$lls j* 5^' ^ —L-Üİ^ 



113 Hepsi de (aynı) kitabı okudukları hâl- 
de, Yahudiler "Hıristiyanlar bir inanç te- 
melinden yoksundur" dediler,- Hıristi- 
yanlar da "Yahudiler bir inanç temelin- 
den yoksundur" dediler. 1 (Vahye dair) bil- 
gisi olmayanlar da tuttu, aynen onların 
söylediği gibi söyledi. 2 Fakat Allah, anla- 
şamadıkları şeyler konusunda kıyamet 
günü son sözü söyleyecektir. 3 



114 Allah'ın ibadethanelerinde O'na iba- 
det edilmesini engelleyen ve onu tahrip 
etmeye çalışandan daha zalim biri olabi- 
lir mi? 4 Bu tür kimselerin oraya sadece 
Allah korkusuyla girmeleri gerekirdi: 
Onlara dünyada zillet, âhirette ise kor- 
kunç bir mahrumiyet vardır. 5 

115 Doğu da Allah'ındır batı da. 6 Şu hâl- 
de nereye dönerseniz dönün, orası da Al- 
lah'ın yönüdür. 7 Çünkü Allah sınırsızdır, 
ilmi her şeyi kuşatandır. 8 

116 Bir de "Allah bir oğul edindi" iddi- 
asında bulundular. 9 Haşa! O aşkın bir ha- 
kikattir. 10 Aksine göklerde ve yerde bulu- 
nan her şey O'na aittir: hepsi de O'nun 
iradesine boyun eğerler. 11 117 Gökleri ve 
yeri yoktan, eşsiz ve benzersiz yaratan 
O'dur. 12 Bir işin olmasını murad ettiğin- 
de, ona sadece "ol" der ve o da hemen 
oluş sürecine girer. 13 

118 İlimden yoksun olanlar "Allah bi- 
zimle niçin konuşmuyor, ya da niçin bi- 
ze mucizevi bir belge ulaştırmıyor" der- 
ler. Onlardan öncekiler de aynen onların 
söylediğini söylemişlerdi. 14 Akılları da 
birbirine benzedi. 15 Elbet biz gönülden 
inanacak herkes 16 için âyetlerimizi açık 
ve anlaşılır kılmışızdır. 

119 Gerçekten biz seni, hakikat ile müj- 
deleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; ateşe 
yoldaş olanlardan sen sorumlu değilsin. 17 



1 Burada iki zümre de birbirini yok sayıp temel- 
sizlikle suçlarken, referans olarak kendi kitap- 
larını gösteriyorlardı. Bu ibare, âyette ifade edi- 
len karşılıklı suçlama işini önce cahillerin değil 
okumuş-yazmışlarm başlattığım vurgular. Bir 
sonraki cümle bunun en güzel delilidir. Tarafla- 
rın alimleri bu iddiaları ileri sürer, cahil kesim- 
leri de onları takip eder. Şu soru sorulabilir: İki 
zümrenin de birbirleri hakkındaki yargısı doğ- 
rudur; öyleyse bu âyetin kmayıcı üslûbunu na- 
sıl açıklayabiliriz? Buna verilecek cevap şudur: 



Hayır, onların bir inanç temelinden yoksun ol- 
duğu tesbiti doğru değildir. Aksine onların 
inancının temeli araştırılacak olursa, karşımıza 
insanlığın değişmez değerlerinin öbür adı olan 
İslâm çıkar. Hıristiyanlar Yahudileri "kâfir" ve 
"cehennemlik" olarak görürken, ellerinde taşı- 
dıkları Kitab-ı Mukaddes'te Eski Ahid yer alı- 
yordu. Bu durum, suçlamalarmdaki samimiyet- 
sizliğin ve keyfiliğin de bir göstergesiydi. 

2 Kitab'ı okuyanlar yukarıdaki gibi aslında te- 
meli tevhide dayalı olduğu hâlde sonradan tah- 



44 



*N3£s> 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*^3Ss^ 



cuzı 



rif edilen inancın temelini yok sayınca, cahil 
kitleler de onları takip ettiler. Tavandaki bu 
münakaşa tabanda daha da seviyesiz bir hâl al- 
dı ve her iki zümre de din davasını kan davası- 
na dönüştürdüler. Bu ifadeden yola çıkarak di- 
yebiliriz ki: âyetin kapsamına mensup o lduğu 
zümreyi sırf aidiyetinden ve asabiyetinden do- 
İa^o-C^nnejiijsjj^n-Bdijijı^ 
di kuxü2İus_-kap ısın ı kapatan herkes girer. 

3 Bu kıyameti "sosyal kıyamet" olarak anlarsak 
(Kıyametin bu anlamda kullanıldığı bir hadis 
için bkz: Buhârî, î'tisâm 14) Allah'ın onların tar- 
tıştıkları şeylerin birçoğunun gerçeğini Kur'an'da 
açıkladığını yine ondan öğreniyoruz (27:76). 
Kur' an kendi misyonunu şöyle tayin etmektedir: 
"bu Kitabı, geçmiş vahiyden geriye kalan haki- 
katleri doğrulayıcı ve onların doğrusunu yanlı- 
şından ayırt edici [muheyminen 'ala..) olarak 
gönderdik" (5:48). 

4 istisnasız tüm tek tanrılı sistemlerin mabet- 
lerini içine alır. İçerisinde Allah'a ibadet edilen 
her ibadethane Allah'a izafe edilir. Bu âyetler 
Medenî olsa da, atıf yaptığı şey Mekke müşrik- 
lerinin Müslümanları Mescid-i Haram'a gir- 
mekten alıkoymaları ve orada ibadete engel ol- 
malarıdır. Zira Medine'de bir engelleme söz ko- 
nusu değildir. Bu durumda "tahrip etmeye ça- 
lışma"nm anlamı sadece fiziki olana indirgene- 
mez, içerisinde ibadet edilmeyen bir mabed 
manen tahrip olmuş demektir. 

5 Zillet'in [hızy] tefsirinde kimi müfessirler 
Süddi'den ilginç bir nakilde bulunurlar: Burada- 
ki zillet, Mehdi'nin çıkıp Konstantinopolis'in 
(İstanbul) Müslümanların eline geçmesidir (Ta- 
berî ve Zemahşerî). Bu yorumun kendisinden 
nakledildiği Süddi'nin Hz. Peygamber'in vefa- 
tından sonraki ilk yüzyılda yaşadığım hatırla- 
mak gerek. Rivayetin mehdi ile ilgili kısmı ay- 
rıca Ikrime'den de nakledilir (Ibn Kesir). 

6 Bu ibarenin açılımı şudur: "her yer ve her yön 
Allah'a aittir". Bu genel ifade, yönleri dînî, ide- 
olojik ve uygarlık kavgalarının aracı olmaktan 
çıkarmaktadır. Burada sözün getirilmek isten- 
diği nokta ibadet yönünün tayinidir. Bir sonra- 
ki pasajda ibrahim'den söz açılmasının gerekçe- 
si de aynıdır. Çünkü kitap ehli kıblenin Ku- 
düs'ten Mekke'ye tahviline aşırı tepki göster- 



din 'ov />, 



Ala fite t 



mislerdi. 

7 Bu âyet ve özellikle bu cümle kıblenin yönü- 
nü tayin eden bir anlam içermemektedir. Bu 
âyet mevcut yanlış yön tasavvurunu sorgula- 
makta ve doğru bir yön tasavvuru ikame et- 
mektedir. İbadeti mabede hapseden Yahudi ve 
Hıristiyanlar, bu indirgemeci mantığın bir so- 
nucu olarak dini belli günlere ve anlara, dindar- 
lığı belli bir zümreye ve özel insanlara hasretti- 
ler. Kur'an bütün bu indirgemeci mantıkla cen- 
neti belli bir zümreye has kılma, Allah'a yön ve 
oğul isnat etme gibi sapmalar arasındaki görün- 
mez bağlantıya dikkat çekmektedir. 

8 Klasik nesh teorisine göre mensuh addedilen 
bu âyet inşa değil haber formundadır ve dolayı- 
sıyla klasik neshin kendi kurallarına göre de 
neshe konu olamaz. 

9 Öncesiyle münasebeti: Tüm yönlerin ve dün- 
yanın Rabbi olan Allah'a yön izafe etmeye 
kalkmak, "Allah bir oğul edindi" diyenlerle ay- 
nı yanlışa iştirak etmektir. 

10 Yani: Her ne ki akla geliyor o Allah değildir. 

11 "Ve" bağlacı bu sözü söyleyenlerin "Yahudi 
ve Hıristiyan olmayanlar cennete girmeyecek" 
(111) diyenler olduğunu gösterir. Kur'an Yahu- 
dilerin şirkinden söz eder (9:30). Hıristiyanların 
teslis inancı şirkin tevil edilmiş biçimidir. Bu- 
na Mekke müşrikleri de "melekler Allah'ın 
kızlarıdır" diyerek iştirak ediyorlardı. 

12 "Yoktan eşsiz ve benzersiz yaratan" diye çe- 
virdiğimiz bedî' bazı dilciler tarafından dört 
harfli ebde'a kökünden ism-i fail olan mubdi' 
mânasına alınmıştır. Bu sonuca takdir yoluyla 
varılmıştır. Fakat Asmaî bu görüşü reddederek 
kelimenin kökeninin üç harfli olup kıyas yo- 
luyla sıfat-ı müşebbehe vurgusu kazandığını 
söyler. Birincilere göre "yoktan var eden", As- 
maî'ye göre ise "eşsiz ve benzersiz yaratan" an- 
lamına gelir (el-Menâr). İkisi de doğru olduğu 
için biz mealde iki anlamı da verdik. İsm-i fail 
kalıbı daha çok failin fiiline ilişkin iken sıfat-ı 
müşebbehe kalıbı failin zâtına ilişkindir. Bu du- 
rumda bedî' hem Yaratan'm eşsiz ve benzersiz- 
liğine, hem de yarattığının eşsiz ve benzersizli- 
ğine delalet eder. İbda', "daha ö nce var olan bir 
örneğe v e h ammaddey e ihtiyaç duymaksızın, 



cuzı 



<=s3$==> 



2 / BAKARA SÛRESİ 



♦N£3£3^- 



45 



benzeri daha önc e v ar olmayan bir şeyi h ic yok- 
ta n yaratmak " demektir. Kur'an'da halk ile 
"yaratma" insana nisbet edilir, lâkin ibda' ile 
yaratma asla insana nisbet edilmez. "Varlıktan 
önce ne vardı?" sorusunun cevabını ancak Bedî' 
olan Allah verirdi. İşte bu âyet, o cevabın ta 
kendisidir. 

13 Buradaki kun (ol) emri, "teklif emrinin" kar- 
şıtı olan "tekvin emrine" tekabül eder. Teklif 
emri kelam sıfatıyla, tekvin emri irade sıfatıyla 
bağlantılıdır. Teklif emri şuurlu varlıklara kela- 
mî bildirim (vahiy) yoluyla, tekvin emri şuur- 
suz varlıklara fiilî yaptırım yoluyla ulaştırılır. 
Bu âyette şuursuz varlıklara yapılan tekvini 
emrin eylemsel dili, şuurlu varlık olan insana 
gönderilen teklifi emrin dili olan "kelam"a çev- 
riliyor. Bizim, buradaki kun emrini, eşyanın 
oluş diliyle bir söz değil bir fiil olarak algılama- 
mız gerekir. Teklifin muhatabı şuurlu varlık 
olan insandır ve insan bu yönüyle fiili vahiydir. 
Tekvinin muhatabı ise sadece varlık değil, aynı 
zamanda yokluktur da. Yokluk böyle bir tekvin 
emriyle karşılaştığı zaman varlığa dönüşür. Bu 
süreç şuursuz eşyanın tabi olduğu statik kadere 
göre işler (kevni yasalar). Şuurlu varlıklara gön- 
derilen teklif emri ise, onların tabi olduğu dina- 
mik kadere (fıtrî ve şer'î yasalar) göre işler. 
Maksat Allah'a bir soy ve sop izafe edilemeye- 



ceği gerçeğini anlatmaktır. Allah bütün varlığın 
yoktan var edicisiyken, bu sınırsız gücü elinde 
bulunduran Zât'a oğul isnat etmek korkunç bir 
bühtandır. 

14 Vahyin bu tür talepleri geri çevirmesi Enam 
7-8 ışığında anlaşılmalıdır. 

15 Lafzen: "Kalpleri de.." yani "akleden kalple- 
ri". Düşünme tarzının birbirine benzemesi kas- 
tedilmektedir. Biz bu benzerliğe "Yahudileşme 
temayülü" diyoruz. Duygu ve düşüncenin ben- 
zeşmesi, söz ve eylemin de benzerliğini getire- 
cektir. Zımnen: Düşünceleri benzer olanların 
talepleri de benzer. 

16 Mûkmîn: Benliğini tüm sübjektif yargılar- 
dan, indi görüşlerden, kişisel düşüncelerden ve 
her tür taklitten arındırıp, inanç alanında yal- 
nızca hakikati isteyen ve ona bütün benliğiyle 
teslim olan kimse (el-Menâr). 

17 Kur'an'm bu kendine has ve başka hiçbir 
metinde rastlanamayacak olan metaforik üslû- 
bu gereği, bir tek pasaj içerisinde ilk bakışta ko- 
nuyla hiç alâkası yokmuş gibi duran ve farklı 
dünyalardan söz eder gibi görünen âyetleri ara- 
sında kopmaz bağlar mevcuttur. Yüzeysel bir 
bakışla görülmeyen bu bağları görmek için sa- 
tırların arkalarına geçmek (tedebbür) gerekir. 
Kur'an'm icazı asıl bu noktada da aranmalıdır. 



^r— --oS^-"^ * 



46 



-NS3$5N- 



2 / BAKARA SÛRESİ 



«Ns3£sh- 



CUZİ 



120 Sen onların inanç sistemini benimse- 
medikçe, ne Yahudiler ne de Hıristiyan- 
lar seni asla kabullenmeyecekler. 1 Onla- 
ra şöyle de: Allah'ın rehberliği var ya, iş- 
te gerçek rehberlik odur. 2 Eğer sana gelen 
(mutlak hakikatin) bilgisinden sonra on- 
ların keyfî sistemine uyarsan, 3 Allah'ın 
elinden seni kurtaracak ne bir yâr, ne de 
bir yardımcı bulabilirsin. 

121 Kendilerine ilâhî mesaj (verilip) de 
onu tilavet etmenin hakkım verenler var 
ya: 4 işte onlardır ona hakkıyla inananlar; 5 
kim de bu mesajı inkâr ederse, işte kay- 
bedenler de onlardır. 6 

122 EY İSRÂİLOĞULLARI! Size lütfetti- 
ğim nimetlerimi hatırlayın; hani Ben sizi 
çağınızın milletlerine üstün kılmıştım? 7 

123 Kimsenin kimseye hiç bir fayda sağ- 
lamayacağı, kimseden kurtuluş bedeli 
kabul edilmeyeceği, şefaatin hiçbir yarar 
vermeyeceği ve hiç kimsenin yardım gör- 
meyeceği günün bilincinde olun! 8 

124 Hani Rabbi İbrahim'i 9 insanı şiddetle 
sarsan ağır imtihanlara 10 tabi tutmuş ve 
o da bu (imtihanı) hakkıyla verdiği za- 
man 11 demişti ki: "Ben seni insanlığa ön- 
der yapacağım". 12 İbrahim: "Neslimden 
de!?" demişti. 13 Allah buyurmuştu: "Sö- 
züm (senin neslinden de olsa) zalimler 
için asla geçerli değildir." 14 

125 15 HANİ bir zaman da Kabe'yi insan- 
lık için daimî bir merkez ve kutsal bir gü- 



(*■*% trf* ^ ıS-A-*^ 1 ^J ^i-fe" ~^- ^y Di 
jü\ jJo ,L»îı^»ı cJŞı j_ı)j (j-4Ji y><î>ı t£İ-» ji j» 

y& 0*'$ JLsy>-Vlç»^pl3^tj ~gj_« ^âl y o 1^11)1 ^> <dal 



him'in makamını dua ve ibadet yeri edi- 
nin! 17 Nitekim biz İbrahim ve İsmail'e, 
"Tavaf edecekler, (iç dünyasını îmar için) 
içe kapanacaklar 18 ve uzun uzun rüku ve 
secde ile namaz kılacaklar için mabedi- 
mi 19 temiz tutun!" diye emretmiştik. 20 

126 Hani İbrahim de şöyle dua etmişti: 
"Rabbim! Burasını emin bir bölge 21 kıl! 
Onun sakinlerinden Allah'a ve âhiret gü- 
nüne inananları türlü ürünlerle rızıklan- 
dır!" 22 Allah karşılık verdi: "Onlardan 
küfredenleri de, kısa süren bir sefadan 
sonra yakıcı bir azaba mahkûm ederim 



venlik bölgesi kılmıştık: 16 öyleyse İbra- ki, orası pek fena bir duraktır." 



23 



1 Millet "İbrahim milleti" örneğinde olduğu gi- 
bi yalnızca bir hayat sisteminin öncüsüne nis- 
bet edilirken, din "Allah'ın dini" örneğinde ol- 

duğu gibi Allah'a nisbet edilir. Yani bir hayat ni- 
zamı için, itikad oluşu cihetiyle din, hukuki ci- 
hetiyle şeriat, inanç sistemi cihetiyle "millet", 



topluluk cihetiyle ümmet kullanılır. Millet, bâ- 
tıl hayat tarzı için de kullanılır. "İslâm milleti" 
olduğu gibi "küfür milleti" de vardır. 

2 Yani: Hz. isa'nın, Musa'nın, ibrahim'in ve ha- 
kikate teslim olan tüm insanların üzerinde yürü- 



cuzı 



*£s3£N* 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*^^ 



47 



ye geldiği yola rehberliktir. Musa Carullah şöyle 
der: "Bütün kalbimle inanıyorum ki bu âyette 
geçen hudallah terkibi haberdir. Başına lamı tarif 
alan el-huda kelimesi ise mübtedadır (Kitabu's- 
Sünne, 23). Buna göre çeviri şöyle olur: "Gerçek 
rehberlik, Allah'ın rehberliğidir". 

3 Burada ellezi ile gelen ibare 145. âyette min ve 
mâ ile birlikte gelmiş. Ellezi hem işaret ismi 
hem de sıla görevi gördüğü hâlde mâ yalnızca işa- 
ret ismi görevi görür. Bundan ayrı olarak ellezi 
belirlilik takısı sebebiyle çift kat marife olduğu 
gibi, eril ve dişil hâlde gelebilme kabiliyeti var- 
dır. Mâ' da ise bunların hiçbiri yoktur ve o bize 
temsil ettiği şey hakkında hiçbir ayrıntı vermez. 
Bu iki edat arasındaki fark, sadece şekle değil, an- 
lamın mahiyetine yönelik bir farklılığın da işare- 
tidir. Bu âyette el-'ilm ile Hz. Peygamber'e veri- 
len hakikatin bütünü kastedilirken, 145. âyette 
mine'l-'ilm ile kıblenin Kabe oluşu kastedilmek- 
tedir. Bu ise hakikatin bütünü değil parçasıdır. 

4 Tilavet tek başına değil hakka tilavetihi kay- 
dıyla gelmiş. Tek başına tilavette anlamak ve 
yaşamak şart değildir. Fakat vahyi tilavetin 
hakkı anlamak ve yaşamaktır. Allah Rasulü de 
bu ibareyi " onajrereg_jri bi_ uy a n jax" şeklinde 
tefsir etmiştir (Ibn Hanbel). 

5 Cuma sûresinde "kitap yüklü eşekler" olarak 
nitelenenlerin tam tersi. 

uf) Eğer bir mesajı uygulamak ona gereği gibi 
inanmanın şartıysa, bir mesajı uygulamamak 
da ona gereği gibi inanmamanın sonucu olmalı- 
dır. Âyette bu durum inkâr olarak adlandırıl- 
maktadır. 

7 Ni'met için bkz: Âyet 47, not 19. Bu âyetle 
47. âyet lafzen birbirinin aynı, buna rağmen 
bağlamlarından dolayı vurguları farklıdır. 47. 
âyet Âdem kıssasının ardından Medine Yahudi- 
lerini ikna ve daveti amaçlar, bu âyet ise onla- 
rın ikiyüzlülüklerini ortaya koymayı amaçlar. 
Yine 47. âyet Isrâiloğullarma tüm insanlığın 
Adem'in çocukları olduğunu, bu âyet ise Hz. ib- 
rahim'in soyundan olmanın ayrıcalık olmadığı- 
nı hatırlatır. 

(jpArapça'da cümle mâna açısından ikiye ayrılır: 
İnşa cümlesi, haber cümlesi. Nida, emir ve ya- 
sak formundaki cümleler birincisine, haber ve- 
ren cümleler ikincisine girer. Bu iki cümle ya- 



pısının farkını ortaya koymak için mümkün ol- 
duğunca inşa cümlelerinin sonuna ünlem işare- 
ti (!) koymaya özen gösterdik. Bununla beraber 
ilâhî bir inşa projesi olan Kur'an vahyinin tü- 
mü, muhatabını inşa etmeyi amaçlar. Bu açı- 
dan haber cümlelerinin de zımnen inşai bir vur- 
gu taşıdığını unutmamalıyız. 

9 Sözün Hz. İbrahim'e getirilmesi, Yahudileşen 
İsrâiloğullarma ata olarak Yakub'da kalmayıp 
iki kuşak daha geriye giderek İbrahim'e kadar 
uzanmalarını öğütlemek içindi. Eğer oraya va- 
rırlarsa kutsal ırkçılık yaparak yeni peygamberi 
reddetme gerekçeleri yok olacak, Hz. İbra- 
him'de birleşen iki soyun da birbirine üstünlük 
iddiasının temeli kalmayacaktı. 

10 Lafzen: "Kelimeler". Hz. İbrahim'i insanlığa 
önder yapan ibtila kelimât'ın kök mânasında 
saklıdır. K-l-m kökünden türeyen tüm Arapça 
kelimeler "güç ve şiddet" ortak anlamına sa- 
hiptir (İbn Cinnî, el-Hasâis I, 13 vd). Buradan 
yola çıkarak Hz. İbrahim'in sınandığı keli- 
mât'ın katlanılması güç, insanı şiddetle sarsan 
imtihanlar olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bun- 
lar ateş, hicret ve kurban olarak sıralanabilir. 

11 Ibtela, Kur'an'da 4 yerde kullanılmış (33:11; 
89:15, 16), tümünde de ağır imtihan ve sınama 
anlamı öne çıkarılmıştır. Allah'ın kulu ibtila 
etmesi varlıkla olabileceği gibi yoklukla, se- 
vinçle olabileceği gibi hüzünle, vererek olabile- 
ceği gibi alarak da gerçekleşebilir. 

12 Bu âyetin ilk muhatabı olan Hz. Peygamber 
için taşıdığı mâna elbette çok farklıdır. Maddede 
ve mânada atası olan Hz. İbrahim'in adım adım 
izini takip eden Rasulullah, Mekke'de çektiği sı- 
kıntı ve ödediği ağır bedelin ardından tıpkı İbra- 
him gibi insanlığa önder ve ömek seçilmiştir. İl- 
ginçtir ki Kur'an'da yalnızca iki insan için "gü- 
zel örnek" ifadesi yer alır: Biri Hz. İbrahim, diğe- 
ri de Hz. Muhammed'dir (60:4; 33:21). 

13 "Neslimden de" ifadesini bazı müfessirler 
soru olarak algılamışlarsa da, cümlenin yapısı 
hem duaya hem de soruya elverişlidir. Biz aslın- 
daki bu çift boyutlu anlamı tercümede de mu- 
hafaza etmeyi yeğledik. 

14 Zımnen: Kendisine kötülük eden biri, insan- 
lara önderlik ve yöneticilik yapmaya lâyık de- 
ğildir. Çünkü kendisine kötülük eden başkala- 



48 



♦N=3S^ 



2 1 BAKARA SÛRESİ 



*Ns3Sa^ 



CÜZİ 



rina haydi haydi kötülük eder. Değilse, tarihte 
nice zalimler yöneticilik ve önderlik makamını 
lâyık olmadıkları hâlde gasbetmişlerdir. Âyet- 
teki "ahdi" âhirete dair yorumlayanlar da ol- 
muştur. Ne var ki bu ahdin, öncelikle dünyada 
gerçekleştiği âyetten açıkça anlaşılmaktadır. 
Bu âyetteki "söz" ile 40. âyetteki "Allah'ın sö- 
zü" arasında bir sebep sonuç ilişkisi vardır. 

15 Önderlik el değiştirince kıblenin değişmesi 
de normaldi. Kaldı ki mü'minlerin yeni kıblesi 
Kudüs'ten daha kadim, üstelik de Hz. İbra- 
him'in yadigarıydı. Bu pasajın kıblenin Ku- 
düs'ten Mekke'ye tahvil edildiği hicretin 16. 
ayında nazil olduğu söylenebilir. 

16 Mesâbeten: Bir şeyin aslına ya da ideal hâli- 
ne dönmesi anlamına gelen sevb kökünden tü- 
retilmiştir. Aynı kökten gelen sevâb da insanın 
bilinçli olarak yaptıklarının karşılığını almak 
için dönmesidir. Bizim "daimi bir merkez" ola- 
rak çevirdiğimiz mesâbeten, aslında çölde açıl- 
mış kuyuların etrafında insanların su içmek 
için oturdukları yere verilen isimdir. Kabe bu 
anlamda insanların mânevi susuzluklarını gi- 
derdikleri daimî bir merkezdir. Emnen, 'biline- 
nin ötesinde' kapsamlı güvenliği ifade eder. 

17 Musalla mufa'al babından geldiği için, "na- 
maz yeri" değil "dua makamı" vurgusu taşır 
(Taberî). Mücâhid'in de tercihi budur. "Ma- 
kam-ı lbrahim"in neresi olduğu konusunda es- 
ki müfessirler farklı şeyler söylemişlerdir. Bi- 
rinci ve ikinci kuşağa mensup isimlerden îbn 
Abbas, Cabir, Katade ve Mücâhid âyette kaste- 
dilen "Makam-ı îbrahim"in Harem bölgesinin 
tümü olduğu görüşündedirler. Yine İbn Abbas 
ve Ata'dan gelen rivayetlerde hac mahallerinin 
tümü Makam-ı İbrahim sayılmıştır. 

18 'Âkifîn, itikafa kapananları ifade eder (İtikaf 
için bkz: 187. âyet). 

19 Ayette geçen bey tiye, lafzen "evim" mânası- 
na geliyor (Krş: 5:95, not 12). Allah'ın yeryüzü- 
ne ait bir mekânı "ev" edinmesi, o mekânda 
yalnız O'nun adına ve O'na yönelerek ibadet 
edilmesi anlamına gelir. Yeryüzündeki tüm 
mescidler de, mescidlerin imamı olan Mescid-i 



Haram'ın şubeleri olmak hasebiyle 'Allah'ın 
evi'dir. Şu uyarı her mescid için geçerlidir: "iba- 
dethaneler Allah'a mahsustur,- öyleyse Allah'ın 
yanı sıra başka hiç kimseye yalvarıp yakarma- 
ym!" (72:18) 

20 Zımnen: Acılar İbrahim'i inşa etti, İbrahim 
Kabe'yi inşa etti. 

21 Burada hazâ beleden şeklinde belirsiz gelir- 
ken İbrahim 35'te hâze'l-beled şeklinde belirli- 
lik takısıyla gelir. Çünkü bu âyet "çorak bir va- 
di" (14:37) olan bölgenin imarından önceki hâ- 
line işaret ederken, İbrahim 35'te mamur ve şe- 
hirleşmiş hâline işaret edilmiştir. Bir görüşe gö- 
re ikisi de aynı anlamdadır, çünkü burada nek- 
ra iki kez gelmiştir. Bir başka görüş ise bu iba- 
renin açılımı hâze'l-beled, beleden aminen (bu 
belde, güvenli bölgedir) şeklindedir, el-beled 
gizlenmiştir. 

22 Öteden beri bu âyetle, "Ben neslimden olan- 
ları ekip-biçmeye elverişsiz bir vadiye yerleştir- 
dim" (14:37) âyeti arasında çelişki olduğunu 
zanneden kadim müfessirler, bölgenin Hz. İbra- 
him'in bu duasıyla mı "haram" kılındığını, 
yoksa İbrahim süresindeki âyette ifade edildiği 
gibi bölgenin hürmetinin daha öncelere mi da- 
yandığını tartışmışlardır. Her iki görüşü savu- 
nanlar da kendilerine hadislerden destek bula- 
bilmiştir. Oysa ki bu âyette "güvenlikten", İb- 
rahim 37'de "kutsallıktan" söz edilmektedir. 
Bölgenin kutsallığı Hz. ibrahim'den öncesine, 
hatta ilk insana, belki de yaratılışın başlangıcı- 
na kadar gidiyordu. Ancak çorak ve kurak bir 
arazinin bir kadın ve bir süt bebesi için hiç de 
güvenli bir yer olmadığı malum. Kaldı ki Hz. 
İbrahim, bu güvenliği sadece maddî nesli için 
değil, iman soyundan kıyamete kadar gelecek 
mânevi nesilleri için de istiyordu. 

23 Hz. İbrahim duasında dünyevi rızkı yalnız 
Allah'a ve âhirete iman edenler, bir başka ifa- 
deyle "tevhid ve adalete" tabi olanlar için iste- 
mişti. Allah, onun bu düşüncesinin ilâhî kanu- 
na uygun olmadığını, rızkın dünyada mü'min- 
kâfir demeden tüm insanlara verileceğini ifade 
ederek onu tashih etti. 



♦M3SM* 



cuzı 



-*s3£^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



•>N3S3#* 



49 



ş>€£N5 



Al^ hj ı\?*-* — ^'3 c*î-*JI jj» J^-ljiJI *^a^j1 f—^ji ^' 3 

Uj -Ü I ( ^_i o U.-.âk-/? I _L_ÂJ j 4_^-^ij 4İ_^u -jA z \ (V--* >J I Üfl 

' o* s ' s * ,- ~s ><•>** t.' ' lafa t"', 5 

i_jjİ*j j-Ja^- il t-1-lg....tı p " :„^-a a ^1 ,w. OjjjX-^ *jol j j I 

-*>»-• "* " İ ... . - ^ ^.> ,, „ ' ' ° ^ o „' 

Cb--lj l^jt ^>r—L\'^ J-ji^JmIj (w-*^jI -^JjIjI <JIj ~^JL^J 1 
e, .. M^- a» u l^J d~L>- jlİ <u I ._îJJu .'-^ O ^ûjJ— «~« <ü />>« j 



127 İbrahim, ismail'le birlikte Kabe'nin 
temellerini yükseltirken şöyle yalvardı- 
lar: "Rabbimiz! Kabul buyur bizden! Yal- 
nız sensin tüm duaları işiten; ve gönül- 
lerdekini bilen de yalnız sen! 1 

128 "Rabbimiz! Bizi kayıtsız şartsız sana 
teslim olan kimselerden eyle! Soyumuz- 
dan da sürekli sana teslim olacak önder 
topluluklar var et! Bize nasıl kulluk yapa- 
cağımızı göster 2 ve bizi affet! Hiç şüphe 
yok ki sen tevbeleri çokça kabul edensin, 
rahmetle muamele edensin! 



129 "Rabbimiz! Onlar arasından kendile- 
rine senin mesajını okuyacak, ilâhî kela- 
mı ve hakikate mutabık hüküm verme- 
yi 3 öğretecek ve onları arındıracak 4 bir el- 
çi gönder. Çünkü yalnızca sensin her 
işinde mükemmel 5 olan, her hükmünde 
tam isabet kaydeden de Sen. 

130 Ahmakça kendini harcayan kimseler 
bir yana, kim ibrahim'in inanç sistemin- 
den yüz çevirebilir ki? Biz onu dünyada 
seçkin kılmıştık, âhirette ise o kesinlikle 
erdemliler arasında yer alacak. 6 

131 "Rabbi ona 'teslim ol' dediğinde, kar- 
şılığı şu oldu: Âlemlerin Rabbine teslim 
oldum." 7 

132 "ibrahim de, Yakub gibi, oğullarına 
şöyle vasiyet 8 etti: "Yavrucuklarım! Al- 
lah size en saf, en temiz inancı seçti! Şu 
hâlde (Allah'a) tam teslim olmadan can 
verecekseniz sakın ölmeyin! 9 133 Ve siz 
(Ey tsrâiloğulları), Yakub'un ölüm döşe- 
ğinde oğullarına "Benden sonra neye kul- 
luk edeceksiniz?" diye sorduğuna, onla- 
rın da "Senin ve ataların ibrahim, ismail 
ve Ishak'm da ilâhı olan tek ilâha kulluk 
edeceğiz ve yalnızca O'na teslim olaca- 
ğız" dediklerine şahit olmadınız mı?" 10 

134 "Şimdi o toplumlar geçmişte kaldı: 
onların kazandıkları kendilerine, sizin 
kazandıklarınız da size aittir,- 11 ve siz on- 
ların yaptıklarından asla sorumlu tutul- 
mayacaksınız. " 12 



1 Muslimeyni, Mm ile birlikte "kayıtsız şartsız 
teslimiyet" vurgusunu kazanır, ibrahim ve İs- 
mail isimleri niçin bin yıllar boyunca milyar- 
larca yüreğin sevgi halesiyle kuşatılmıştır? İşte 
bunun sırrı, bu samimi duada görünen tevazu, 
içtenlik, iman ve aşkta saklıdır. 

2 Menâsik "ibadet" ve "ibadetlerin amacı" an- 
lamına gelen mensek'in çoğuludur. Biz de bu 



asli anlamını tercih ettik. Menâsik daha sonra- 
ları hac ibadetine has ritüellerin toplamına ve- 
rilen isim hâlini almıştır. Hiç kuşkusuz âyette- 
ki duanın arka planında duayı yapan bu iki in- 
sanın inşa ettikleri "beyt"le ilgili kaygılar yatı- 
yordu. Namazın temellerinin Hz. ibrahim'e 
nisbet edilmesi durumunda, menâsiki hacca 
tahsis etmek doğru olmayacaktır. 



50 



-<Se3g^ 



2 /BAKARA SÛRESİ 



*ss3£sş* 



cuzı 



3 Hikmet için bkz: 2:269 ve 11:1, notlar. 

4 Veya tezkiye'nin "çoğaltma, artma" kök an- 
lamına dayanarak: "siz azınlık iken o sizi ço- 
ğalttı" (Krş: 7:86). 

5 'Azız isminin kök mânası "sertlik, güçlülük, 
dirençlilik ve üstünlük"tür. Mübalağa kipi ke- 
limeyi anlamının zirvesine taşır ki "en üstün" 
demektir. Bu da çeviriye "mükemmel" olarak 
yansımıştır. 

6 Bu âyetle 120. âyet arasında atıf vardır. 

7 Zımnen: ibrahim de bütün peygamberler gibi 
Allah'ın hakkını teslim etmek için Allah'a tes- 
lim olanlardandı. Bu âyet bir üstteki âyette ifa- 
de edilen "seçimle" doğrudan ilgilidir. Allah 
onu insanlar arasından peygamber olarak seçti- 
ğinde teslim olmasını istedi, o da teslim oldu- 
ğunu hayatıyla göstererek bu seçime lâyık ol- 
duğunu isbat etti. Buradaki konuşma, kimi mü- 
fessirlerin de ifade ettiği gibi, bizatihi gerçek- 
leşmiş sözlü bir diyalogdan çok, fiilî bir ifade 
biçimi de olabilir (Bkz: Zemahşerî, Râzî, Şevkâ- 
nî ve Âlûsî). 

8 Ayet "vasiyyeti" tavsiye etmektedir. Kişinin 
ölüm için yapacağı temel hazırlıklardan biri ge- 
ride kalanlara mirastan önce vasiyet bırakması- 
dır. Bu vasiyetin ekseninde de dünyadan önce 
âhiret saadetinin anahtarları olmalıdır. 

9 Âyetteki özgün mânayı korumak için harfi 
çeviriyi tercih ettik. Zımnen: Madem ölmemek 
mümkün değil, o hâlde Allah'a teslim olarak 
(yaşayın) ve ölün! Yoksa bir yolunu bulun da 
ölmeyin (!), çünkü o zaman sizi, ölümden bin 
beter bir ceza bekler. 

10 Yahudi muhataplar Allah'ın yalnızca îs- 
hak'a ve onun oğullarına vaadde bulunduğunu 
iddia ediyorlardı. Çünkü onlar Hz. ibrahim'in 



oğlu Ishak soyundan geliyorlardı. Onlara göre 
Hz. ismail'e verilen söz geçiciydi. Bunda diren- 
melerinin sebebi Hz. Peygamber'in hür olma- 
yan Hacer'den olma (!) ismail soyuna mensup 
olmasıydı. Oysa ki onlar Eski Ahid'de geleceği 
bildirilen peygamberin [Tesniye 18:18) Ishak 
soyuna mensup olacağını iddia ediyorlardı. On- 
ların bu iddialarını ellerindeki Eski Ahid yalan- 
lıyordu, ibrahim neslinin bereketli olacağına 
dair verilen ilâhî söz Hacer'in gebeliği sırasında 
gerçekleşti [Tekvin 15:5 ve 16:10). Ishak'm ib- 
rahim'e vaad edilmesinden sonra da ismail'e 
verilen söz yenilenmişti [Tekvin 17:20). Eski 
Ahid'e göre bu ilâhî sözün alameti doğan her 
çocuğun sünnet olmasıydı [Tekvin 17:10). Bu 
Ibrahimi gelenek hem Ishakoğullarmda hem de 
îsmailoğullarında uygulana gelmektedir. Bu iki 
âyette, îsrâiloğullarmm ataları olan İsrail lakap- 
lı Hz. Yakub'un kendi oğullarından aldığı söze 
nasıl inanıyorlarsa, Hz. ibrahim'in de her iki 
oğlundan öyle söz aldığına ve onların da verdik- 
leri bu söze sadık kaldıklarına inanmaları iste- 
niyordu. Bu yolla Yahudi muhatapların ırkçılı- 
ğı tescillenmiş, Hz. Peygamber'e inanmama ge- 
rekçelerinin tutarsızlığı yüzlerine vurulmuştur. 

11 Bu âyet, tarihlerini bir övünme ya da yerinme 
unsuru olarak gören fert ve toplumlara islâm'ın 
en değişmez ilkelerinden birini hatırlatmaktadır 
(Krş: 6:164; 17:15; 35:18; 39:7; 53:36-39). 

12 Ayetin son cümlesi, Yahudi ve müşrik böbür- 
lenmesinin tersinden yapılması anlamına gelen 
Hıristiyanların Âdem'in günahından dolayı 
onun tüm çocuklarının sorumlu tutulacağına 
dair "ilk günah" dogmasına bir atıftır. Yahudile- 
rin atalarla övünmesi neyse, Hıristiyanların 
Adem atayla yerinmesi de benzer bir sapmaydı. 



*N3£34» 



cuzı 



"*s3£s^ 



2 I BAKARA SÛRESİ 



*£e3$s=s«- 



51 



^CjN 



<J ^_s*;jp$j_* ^-^ t>4^ t3jr** "^ f—fcij 0-^ <l)j)-j...:.U 

E, , o £ , ,5 

_jaj "Jil ^4^=1--^=^— i ı3^ ..t, ^ aa LXjU I^Jjj Olj 

Hjj ^-aj «0Jİ ^y Uj^IAjI J_s ■«■} öjj_jlc. 4_J jV^ij 
0j_i2İ>tfl dj | y»jj (v5JL^£- 1 - ■7 j = t j j UJL»j^l LU 3 ^S-jjj 

AJJ 1 Uj <A1| j j_* û_LLfr S-il^— İ X^=> ly^ rJü»i ^J ^ 

. S >,,* r t, -. >, *>„ -, %,.,- /.>'l 



135 ONLAR dediler ki: "Yahudileşin ya 
da Hıristiyanlaşın ki doğru yolu bulaşı- 
nız!" 1 De ki: "Hayır, biz dosdoğru yol 
üzere bulunan İbrahim'in inanç sistemi- 
ne mensubuz; üstelik o Allah'tan başka- 
sına ilâhlık da yakıştırmazdı." 

136 Deyiniz ki: "Biz Allah'a inanırız; bi- 
ze indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, 
Yakub'a ve onların (iman) soyundan ge- 
len (peygamberlere) indirilenlere; Mu- 
sa'ya ve İsa'ya indirilene; yani 2 tüm nebi- 
lere Rablerinden indirilenlere inanırız,- 



onların arasından hiçbirini ayırt etmeyiz: 
zira biz sadece O'na teslim olanlarız. 3 

137 Eğer onlar sizin inandığınız gibi 4 ina- 
nırlarsa, işte asıl o zaman doğru yola gir- 
miş olurlar. Yok eğer bundan kaçınırlar- 
sa, o zaman ayrımcılık çıkarıp sapan on- 
lar olmuş olur. 5 Onlara karşı, (tam zama- 
nında) Allah sana yetecektir: zira O'dur 
içinizden geçen dilekleri işiten, niyetleri- 
nizi ayrıntısıyla bilen. 

138 Allah'ın verdiği renk... Kim Al- 
lah'tan daha güzel renk verebilir ki? İşte 
biz, (bunun için) yalnızca O'na kulluk 
ederiz. 6 

139 (Kitap Ehli'ne) de ki: Allah hakkında 
bizimle tartışacak mısınız? 7 Hâlbuki O bi- 
zim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir; bi- 
zim yaptıklarımızın sorumluluğu bize, si- 
zin yaptıklarınızın sorumluluğu size ait- 
tir: biz varlığımızı sadece O'na adadık. 8 

140 Yoksa siz "İbrahim, İsmail, İshak, 
Yakub ve onların neslinden gelenler Ya- 
hudi ya da Hıristiyan'dılar" mı demek is- 
tiyorsunuz? 9 Söyle onlara: Siz Allah'tan 
daha mı iyi biliyorsunuz? Kendisine Al- 
lah'tan gelen bir şahitliği gizleyenden da- 
ha zalim kim olabilir? 10 Ama Allah yap- 
tıklarınızdan gafil değildir." 

141 "O toplumlar şimdi geçip gittiler: 
Onların yaptıkları kendilerine sizin yap- 
tıklarınız da size aittir; ve siz onların 
yaptıklarından kesinlikle sorumlu tutul- 
mayacaksınız . " n 



1 Zımnen: Onlar Tevrat ve İncil'e, Hz. Musa ve 
Hz. İsa'yı gönderen Allah'a çağırmak yerine 
kendilerine çağırdılar. Burada "yahudileşin" ya 
da "hıristiyanlaşın" biçiminde çevirdiğimiz ke- 
limeleri "Yahudi olun" ya da "Hıristiyan olun" 
şeklinde çevirmek de mümkündür. Lâkin bu 
tür bir çeviri âyetin amacına uygun düşmemek- 
tedir. Çünkü 1) Onlar burada müslümanları 



Tevrat'a ya da incil'e imana davet etmediler; 
zaten Tevrat'a ve İncil'e iman etmek Müslü- 
man olmanın şartlarından biridir. 2) Hz. Musa 
ve Hz. isa'ya inanmaya da davet etmediler; çün- 
kü Musa ve Isa Kur'an'm tasdik ettiği ve Müs- 
lümanların iman ettiği iki peygamberdir. Onla- 
rı inkâr eden de Müslüman olamaz. 3) Kitap eh- 
li söz konusu çağrıyı Hz. Musa ve Hz. isa'ya ta- 



52 



•*s3$îN<- 



2 I BAKARA SÛRESİ 



-•N3S33H" 



cuzı 



bi olmaya da yapmamaktadır. Çünkü, Kur'an 
zaten Hz. Peygamber'i onların yoluna uymaya 
çağırmıştır (6:90). İşte bütün bunlardan dolayı 
Yahudilerin ve Hıristiyanların çağrısı bir kita- 
ba, bir şeriata, bir peygambere değil "yahudileş- 
meye" ve hıristiyanlaşmaya" çağrıdır. Fâti- 
ha'mn diliyle: "gazaba uğrayanların" ya da "sa- 
pıtanların" yoluna çağrı. Yahudileşme için bkz: 
Yahudileşme Temayülü, İstanbul-1995 ve Hı- 
ristiyanlaşma için bkz: Üç Muhammed, îstan- 
bul-2001, s.43-63. 

2 Vav'm. tefsiriyye vurgusuyla. 

3 Zımnen: Ey bizi kendilerine çağıranlar, biz si- 
zin bu çağrınıza karşılık sizi kendimize çağır- 
mıyoruz. Biz size "bizim gibi olun" da demiyo- 
ruz. Biz herkesi ışığın kaynağına çağırıyoruz. 
Bunu yaparken "siz-biz" ayrımı yapmıyoruz. 
Biz tüm vahiylere ve tüm peygamberlere hiç bir 
ayrımcılık yapmadan inandığımızı ilan ediyo- 
ruz. Bunlarla birlikte aynı kaynaktan gelen son 
mesaj Kur'an'a ve onu bize getiren Son Elçi'ye 
de iman ediyoruz. Ama siz ne birbirinizin de- 
ğerlerine ne de bizim değerlerimize inanıyorsu- 
nuz. Şimdi söyleyin: kimin çağrısı daha tutarlı, 
daha insanî ve doğru? Bakara 62 ve Mâide 69, 
bu âyet ışığında anlaşılmalıdır. 

4 Kitap Ehli'nin kendi değerlerine dahi aslına 
sadık bir biçimde inanmadıklarını îmâ eder. 
Onların problemi sadece eksik inanmak değil, 
aynı zamanda inanç esaslarını da tahrif etmek- 
ti. Bu ikinci problem sürdüğü sürece birincisi- 
nin çözümü hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Ya- 
ni onlar da hiçbir ayrım gözetmeden tüm değer- 
lere inandıklarını beyan etseler dahi, bu kez şu 
soru gündeme gelecektir: Gerçekten Kitab'a mı 
uydular, kitabına mı uydurdular? 

5 Zımnen: İmanınız hakkında sizin ne dediği- 
niz değil, Allah'ın ne dediği önemlidir. 

6 Boyaların hası Allah'ın boyasıdır; Allah'ın bo- 



yası "fıtrat", yani insanın doğasıdır. Fıtrat, insa- 
nın doğasına Allah'ın döşediği muhteşem altya- 
pıdır. İnsanın tek doğal boyası budur,- onun üze- 
rine sürülen tüm boyalar sentetiktir. Zımnen: 
Müslüman olmak bir başka boyayla boyanmak 
değil, sentetik boyaları atıp kendi öz boyasına 
dönmektir. Bu yüzden İslâm'a dönüş öze dönüş, 
kendine geliştir. 

7 Zımnen: Siz ey Allah'ın kendilerine soyların- 
dan, boylarından, mensubiyetlerinden dolayı 
özel muamele edeceğini savunanlar! Yalnızca 
bir zümrenin değil, âlemlerin Rabbi olan Al- 
lah'ın yargısını tartışacak mısınız? 

8 Bir önceki âyetle birlikte zımnen: Allah'ın 
vurduğu rengi tartışmak, Allah'ı tartışmaktır: 
Bunu anlamıyor musunuz? 

9 Zımnen: Tüm peygamberler müslümandır. 
Yedi kıraat imamından üçü yekûlûne okumuş- 
lardır. Bu durumda anlam şöyle olur: "..demek 
istiyorlar?" Taberî'nin şaz saydığı bu okuyuşun 
bir üstteki âyetle üslûp ve kipleme açısından 
daha bir örtüştüğünü söyleyebiliriz. 

10 Burada gizlendiği ifade edilen "tanıklık", 
Hz. Peygamber'in geleceğine dair Kitab-ı Mu- 
kaddes'te yer alan atıflardır. Bu bilginin gizlen- 
diğine dair atıflar 42 ve 76. âyetlerde de yer al- 
mıştı (Ayrıca krş: Âyet 147). 

11 Bu âyet 134. âyetle lafzen aynı, lâkin bağlam 
ve vurgu olarak farklıdır. Âyet 134 atalarla 
övünmenin yerildiği âyetlerin hemen ardından 
gelmişken, bu âyet Yahudilerin atalarının ken- 
dilerine bildirilen hakikate karşı işledikleri ci- 
nayeti hatırlatan âyetin hemen ardından gel- 
miştir. Dolayısıyla 134. âyet ataların yaptığı 
iyiliklerin kişinin erdemine hiçbir şey katma- 
yacağı vurgusunu, bu âyet ise ataların yaptığı 
kötülüklerden çocuklarının sorumlu tutulma- 
yacağı vurgusunu taşır. 



*Ns3£s#» 






CUZ2 



**s3£N* 



2 I BAKARA SÛRESİ 



*Ns3£5*- 



53 



ş>, 



*<= 



Ua l*iJ £-s1 ^bJbuş- »_tJ-î JL^=> _j (v*-Sl -*° -**' r** 3 |JI 

•^ XLuJ ^ I LfJtc- c „*.,<r-=» L5 ıJI ÂİJUI UÜ>- Uj ıj-^i 
ISjUj! ^.„.,„H.1 İJJİ 5l-^— . Iİj Üll ^1» ^JUl L5-^- "^ 

" ' ' y " " " 

jla„.,A -_iJLgj>-_g J^5 Lg-j-^a^j İLİ >_iJJi_J _jlU e- U— . J I ^ 



-v&e. I jjAI 



I ,j— ^Jj ^y2-xj İLİ * — ;Uj p, . 3-fl JO 



^jiİj 1 5_J fi 1 Jj!] çvLj i ^ 



-Jj*l>- U jJo 



Lj3 û 



j-; 



142 İNSANLAR arasından beyinsizler 1 
çıkıp diyecekler ki: "Daha önce yönel- 
dikleri kıbleden onları çeviren sebep ne- 
dir?" 2 De ki: "Doğu da batı da Allah'ın- 
dır: 3 O dileyen kimseyi doğru yola yö- 
neltmeyi diler. 4 

143 îşte böylece sizin dengeli 5 bir üm- 
met 6 olmanızı istedik ki, insanlığa örnek 



ve model olasınız ve Rasul de size örnek 
ve model olsun. 7 Elçi'ye uyanların arasın- 
dan topukları üzerinde geri dönenleri se- 
çip ayırmak için, 8 senin daha önce yönel- 
diğin yönü kıble olarak tayin ettik. 9 Hiç 
şüphesiz bu olay, Allah'ın yol gösterdik- 
leri hariç, herkes için çok zor bir sınavdı; 
Allah sizin imanda ısrarınızı kesinlikle 
zayi etmeyecektir: Elbette Allah insanla- 
ra karşı sınırsız bir şefkat, limitsiz bir 
merhamet sahibidir. 10 

144 Biz senin yüzünü gökyüzüne çevirip 
durduğunu görüyorduk. İşte şimdi seni 
kesinlikle razı olacağın bir kıbleye dön- 
dürüyoruz: Artık yüzünü Mescid-i Ha- 
ram'dan yana çevir! Siz de nerede olursa- 
nız olunuz yönünüzü o yana çeviriniz! 11 
Kendilerine daha önce vahiy emanet edil- 
miş olanlar, bu emrin Rablerinden gelen 
bir gerçek olduğunu iyi bilirler: Allah on- 
ların yaptıklarından habersiz değildir. 

145 Sen daha önceden kitap gönderilenle- 
re tüm delilleri getirsen dahi onlar senin 
kıblene yönelmezler ; ve sen de artık onla- 
rın kıblesine yönelmezsin. 12 Ve ne de on- 
lar birbirlerinin kıblelerine yönelirler. 13 
Sana ilim geldikten sonra eğer onların ke- 
yiflerine uysaydm, bu durumda sen kesin- 
likle kendine zulmedenlerden olurdun. 14 



1 Sufehâ', (t. sefih) "kişinin duyguda, düşünce- 
de, görüşte ve ahlâkta basitleşmesi, aklını kul- 
lanmaması" olarak tanımlanabilir. 130. âyette, 
bu fiil yalın hâlde değil nefs mef'ûlüyle birlikte 
kullanılmıştır. Bu nedenle biz orada "kendini 
harcayan kimseler" olarak çevirdik. 

2 Yakında gerçekleşecek etkileri çok yönlü ve 
derin olacak bir olaya zemin hazırlıyor: Kıble 
değişimi. Aslında, 124. âyetle açılan parantezin 
gerçek nedeni sözü bu noktaya getirmekti. 143. 
âyetteki "daha önce yöneldiğin kıble" ifadesin- 
den, ibadetlerde Mekke'de yönelmen kıblenin 



Kabe olduğunu anlıyoruz 

3 Yani: "..her yer Allah'ındır". 

4 Çevirimize mesnet olan yeşâ' fiilinin çift özne- 
li konumu için bkz: 10:25; 24:21 ve 47:17, ilgili 
notlar. Bu âyetteki "sıratı müstakim", Fâti- 
ha'dakinden farklı olarak belirsiz gelmiş. Bu, yö- 
neltilen doğru yolun daha önceden yürünenden 
farklı, yeni, önceden bilinmeyip yeni ortaya çı- 
kan birtakım özellikler taşıdığına işaret etse ge- 
rektir, işte işaret edilen bu yeniliklerden biri de 
kıble meselesidir. 

ibrani peygamberleri, Kudüs'teki Hacer-i Mual- 



54 



*NS3$3^» 



2 / BAKARA SÛRESİ 



-^s3$5N- 



CUZ2 



lak'a yönelerek ibadet ederlerdi. tsrâilogulları- 
mn kıblesi kutsal addolunan bu kaya idi. Hz. 
Peygamber, peygamberler zincirinin bir halkası 
olarak, kıble meselesinde kendisinden önceki 
şeriat sahibi peygamberin bıraktığı yerden baş- 
ladı. Aynı zamanda Kudüs'e yöneliş toplumsal 
bir terbiye unsuru oldu. Atası İbrahim'in hatıra- 
sı Kabe dururken bir Arab'ın başka bir yöne yö- 
nelerek ibadet etmesi cidden gurur kırıcıydı. Bu 
ağır sınavı mü'minler başarıyla verdiler ve Al- 
lah'a atalarından daha fazla bağlı olduklarım is- 
bat ettiler. Onların ırk asabiyetleri ve kabile ta- 
assupları böyle törpülenmişti. Tabi bu durum 
Yahudilerin zaten abartılı olan gururlarım okşa- 
dı. Onlar bunu bir imtihan değil, kendi yersiz 
gururlarını okşayacak bir fırsat olarak gördüler. 
Akide hâline getirdikleri toplumsal kibirleri da- 
ha da arttı. Şimdi sınanma sırası onlardaydı. Fa- 
kat onların bu sınavdan nasıl çıkacağı daha ba- 
şından haber veriliyordu ki, Hz. Peygamber ve 
mü'minler hayal kırıklığına uğramasmlar. 

5 Vesat, nicelik olarak "orta", nitelik olarak 
"denge ve adalet" anlamına gelir. Kureyş lehçe- 
sinde de vesetan, 'adlen vurgusuyla kullanıl- 
mıştır. "Kenar" anlamına gelen tarafın karşıtı- 
dır. İfrat ve tefrit de vesafm zıtlarıdır. Burada, 
'vasat ümmet'ten kasıt nitelik anlamında bir 
'orta'lıktır. Bunu da en güzel "denge" ifade 
eder. Bu ümmet için "dengeli" vurgusu, Yahu- 
dilik ve Hıristiyanlıkta dengenin bozulduğu 
imâsını içerir. 

6 Umm kökünden türetilen ümmet zımnen 
"İnsanlığı ana gibi kucaklayacak bir toplum" 
vurgusu taşır. 

7 Şehîd "tanık" anlamına, "hayatını imanına 
şahit kılan ve çağma şahit olan" anlamına gel- 
diği gibi "örnek, model" anlamına da gelir. Ter- 
cihimiz ikincisidir. Ümmetin "şehid" olması; 
insanlığın imanına şahit olan ve insanlığı ima- 
nına şahit kılan ana yürekli toplum olması de- 
mektir. İmam ümmetin mânevi annesi, ümmet 
insanlığın mânevi annesidir. 

8 Lafzen: "bilmemiz için". Aklen ve naklen sa- 
bit olan hakikat Allah'ın olmuş ve olacağı bil- 
diğidir. O hâlde buradaki li-na'lem'i nasıl anla- 



mak gerekir? Kur'an'da buna benzer ifadeler 
hayli yekun tutar. Birinci tekil şahıs kipiyle de- 
ğil de, tıpkı bu âyette olduğu gibi çoğul kipiyle 
gelen bu âyetlerin tamamında yer alan "bilelim 
diye" ibareleri bu şekilde anlaşılmalıdır (Bkz: 
18:12; 29:2; 34:21; 47:31 vd). Allah'ın bilgisi za- 
mandan bağımsız mutlak bilgidir. Bu gayba ta- 
alluk eder ve imanın konusudur. Allah'ın dina- 
mik kadere tabi kıldığı insanın davranışlarını 
olmadan evvel bilmesi, o davranışın muhatap- 
larına ceza ve ödül gerektirmez. Davranışın 
muhatabına ceza ve ödül getiren bilgi asıl ikin- 
cisidir. Bu "vâki olan"m bilgisidir. Bu bilgiye 
muhtaç olan sınavı yapan Allah değil, sınava gi- 
ren insandır. O yüzdendir ki bu ibareler "seçip 
ayırmak için" vurgusunu taşır. 

9 Buradaki mâ nafiye olarak okunursa, mâna 
"herhangi bir kıble tayin etmeyerek (Kudüs'ü 
kıble edinmene izin verdik)" olur. Bu takdirde 
"geri dönenler", Kudüs'e yönelmeyi kendilerine 
yediremeyen Araplar olmuş olur. Bu durum, 
Medine'de hayli yekun tutan münafık zümrenin 
ne tür gerekçelerle ortaya çıktığını da izah eder. 

10 Hitabın kitap ehline olması da mümkündür. 

11 Sözlükte "bir şeyin parçası" anlamına gelen 
şatra, burada "..den tarafa, ..e doğru" anlamına 
gelir. Sadece bu kelime, namaz kılan mü'minleri 
kıbleyi derece olarak tam tutturmak gibi zor bir 
mükellefiyetten kurtarmış, Mescid-i Haram "ta- 
rafına" yönelmeyi yeterli görmüştür. 

12 Allah'ın insanlardan sadır olacak eylemleri 
bilmesi günahları hususunda kendileri için bir 
mazeret olamaz. Çünkü insanlar emredileni yap- 
maya ve yasaklanandan kaçınmaya muktedirler. 

13 "Onlardan" kasıt Kitap ehli'dir. Yahudiler, 
ibadetlerinde Kudüs'teki Hacer-i Muallak'a yöne- 
lirken, Hıristiyanlar gün doğusuna yönelirlerdi. 

14 Zımnen: Sözgelimi sen onların istekleri doğ- 
rultusunda davranmış olsaydın, onlar seni yine 
reddedecek ve kabullenmeyeceklerdi. Bunun en 
açık örneği Kudüs'e doğru yönelerek 16 ay na- 
maz kılınandır. Gördün, hiçbir şey değişmedi. 
Onlar inkârlarında direndiler ve senin sürekli 
kendini inkâr etmeni istediler. 



*7^3 £^=$« 



CUZ2 



«^3^ 



2 1 BAKARA SÛRESİ 



«N3£^ 



55 



—lX?J y ı>*-U 4JİJ r»^>Jl O^r ..flM j» m i -JAf>-J Jjİ 

Jji CU>- *>• ı^~_^>- /j^>j;|!% Qj}„.,U.C L_*£- ^JJUu <Û' L-jijj 

^^UjÖ /»-jVj ljJJ— ^>-!j *^&3_İ*>0 tAfi *vf-U l jj^ik ^-Ul 

V 9~oj ı ^ "'° U *ıj\ V*£ < ö j-^4-" r» ^ ■J mJj ~£Iİ£- 

1 ^ijSl /jjJÜl LjJl 'J ÖJjİ^=U V J ljJ I J^SLi'3 f*^"j^^' 



146 Kendilerine vahiy tevdi edilenler, 
onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. 
Buna rağmen onların çoğu, bildikleri hâl- 
de ısrarla gerçeği gizlerler. 1 

147 Hakikat Rabbinden gelendir; sakın 
kuşkuya kapılanlardan olma. 2 

148 Her bir ümmetin O'nun yönlendir- 
diği bir kıblesi vardır: 3 O hâlde, iyilikte 
birbirinizle yarışın! Her nerede olursa- 



nız olun Allah sizin tümünüzü bir araya 
toplayacaktır: Zira Allah her bir şeye ka- 
dirdir. 

149 Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü 
mutlaka Mescid-i Haram'a çevir. 4 Bil ki 
bu emir Rabbinden gelen bir hakikattir. 
Allah sizin de yaptıklarınızdan habersiz 
değildir. 5 150 Ve her nereden gelirsen gel, 
kesinlikle yüzünü Mescid-i Haram'dan 
yana çevir. Siz de nerede olursanız olu- 
nuz, yüzlerinizi Mescid-i Haram'dan ya- 
na çeviriniz ki, kendi kendinize zarar 
vermediğiniz sürece insanların size karşı 
kullanacakları bir delilleri olmasın. On- 
lara tazim göstermeyin, asıl Bana tazim 
gösterin! Böylece size olan nimetimi ta- 
mamlayayım 6 ve siz de bu sayede doğru 
yolu bulabilesiniz. 7 

151 İşte böylece, 8 içinizden size âyetleri- 
mizi okuyacak, sizi arındıracak, size ilâ- 
hî mesajı ve hikmeti öğretecek ve ayrıca 
bilmediklerinizi size bildirecek bir elçi 
gönderdik. 9 

152 Şu hâlde, beni anm ki ben de sizi ana- 
yım! 10 Ve bana şükredin, sakın nankör- 
lük etmeyin! 

153 EY iman edenler! (Allah'tan) direne- 
rek ve dik durarak 11 yardım isteyin. Zira 
Allah sabredenlerle beraberdir. 12 



1 İbn Abbas'a göre "o" zamiri kıbleye işaret 
eder. Fakat insanın insana benzetilmesi insanın 
mekâna benzetilmesinden evladır. Üstelik 
âyette "bilmeye" değil "tanımaya" vurgu yapıl- 
maktadır. Dolayısıyla "o" zamiri Rasulullah'a 
döner. Zira onlar bir peygamber geleceğim bili- 
yorlardı (Krş: 2:76, not). 

2 Kıble konusu bağlamında bu âyet "Hakikatin 
kaynağı nedir?" sorusuna da cevaptır: Allah. 

3 Abdullah ibn Mes'ud ve Ubeyy b. Ka'b viche- 
tun'u kıbletun okumuştur. Huve zamiri kull'e 



aittir diyenlere göre anlam şöyle olur: "Her bir 
ümmetin kendisine (ona) yöneldiği bir kıble 
vardır". Bu tercihte, kıble tayininde Allah'ın 
belirleyici rolüne işaret yoktur. Ancak zamirin 
Allah'a işaret ettiğini tercih eden okuyuşa göre 
anlam yukarda verdiğimiz gibi olur. Bu mâna, 
hemen ardından gelen ve tâ bağlacıyla iki cüm- 
le arasındaki zorunlu ilişkiye delalet eden "O 
hâlde birbirinizle iyilikte yarışın" ibaresiyle 
uyum arz eder. Çünkü burada Kitap Ehli'nden 
kimsenin kıblesi yerilmediği gibi, farklı kıble- 



56 



*N3$s^ 



2 /BAKARA SÛRESİ 



*N3Ss^ 



CUZ2 



lerin birbirine üstünlüğüne ilişkin bir îmâ da 
yoktur. Aksine 177. âyette de vurgulandığı gibi, 
kıble meselesinin asla ilişkin bir mesele olma- 
dığı îmâ edilir. 

4 Burada, 144 ve 150. âyetlerde aynı lafızlarla 
gelen bu emrin üçü de farklı bağlamlara aittir. 

5 Kıble değişimi emrinin verildiği iki âyetin (bu 
ve 144) son cümlelerini birlikte okursak anlam 
şu olur: "Allah onların yaptıklarından da, sizin 
yaptıklarınızdan da habersiz değildir." 

6 Nimetin 'itmamı' için bkz: 5:3, not 7. 

7 Zımnen: Sizin için insanların ne dediği değil 
Allah'ın ne dediği belirleyici olsun. 

8 Hitap zamirinin müteallakı için bkz: Râzî, 
Ebu Müslim'den nkl. 

9 Bu âyet Hz. İbrahim ve İsmail'in duası olan 
129. âyete bir atıftır. Ebu Müslim bu âyeti 143. 
âyete atıf saymıştır. Ama bunu 129'dan ayıran 
tek fazlalık "bilmediklerinizi size bildirecek" 



cümleciğidir. Hz. Peygamber'in "Allah beni öğ- 
retmen olarak gönderdi" (İbn Hanbel III, 328) 
sözü, bu âyetin ışığında anlaşılmalıdır. 

10 İki âyetin başında yer alan edatlar gerekçe 
gösterilerek âyetlerin birbirinin devamı olduğu 
söylenmiştir (Râzî). Bu durumda mâna şöyle 
olur: "içinizden, size âyetlerimi okuyacak, sizi 
arındıracak, size Kitab'ı ve hikmeti öğretecek 
bir elçi göndererek sizi andığım gibi siz de Beni 
anın..." Bundan farklı olarak Ferrâ, 151. âyetin, 
bu âyetin cevabı olarak okunabileceğini söyle- 
miştir. 

11 Lafzen: "salât". Çevirimizin gerekçesi için 
bkz: Âyet 45, not. 

12 Bu âyetin bir benzeri bu sûrede yer alan 45. 
âyettir. Fakat söz konusu âyet Isrâiloğullarma 
hitap ettiği hâlde bu âyet doğrudan mü'minlere 
hitap etmektedir. Bu nedenle 45. âyetin başında 
yer almayan "Ey iman edenler" hitabı bu âyet- 
te yer almaktadır. 



**$&*• 



CUZ2 



*^s3£N* 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N3SN* 



57 




=>^B3H= 



S- L^-l J— J CJİ^fll «Ali J ; ; m< ^^-İ jlflj J, ,^„l I J-I^JİJ V J 

^İ J^JI ^ t ^r— ^ **£==ü jllJ J ^, ' Öj^a-İJ V j-^-- ^ J j 

t!l j <JJ L? ] ' ^ '■■'■■■■/" fâ&\\î\ 3_jJUÎ • jijjLİJ I 

jjl*~Ju \j> a $yu\ J U ., ^1 1 Ql V > QjJ t g nll yyfl) .^txÜ jl j 

^Jjjaj jl 4İİ& r^-^r ^ ^ü-c- 1 jl c ^l!l Ai ^i «JJİ 

^jJJI jl ,vUi j^=l— ^ -laiI jU f^l>- ç-^k5 ^oj Ll^j 
ûuIj L-o ^ij *^o <_£.XgJI j ol : " ; II -y> uJ^j! Lo o j^"*-* '_■ 

/»^-.Ic- ujjI d-bJjli I j=.o j I^^Colj lj^ jJ-^l VI ^> 
jlö Iaj IjjLflj Ijjl? ^jjJül jl ^ -_^.^JI 4*1 j^JI ^lj 
,■ j^iil^liHji^aiUJI} <îll illi IglIt^İJÜjl 

jj^ialj «_* V j ojIJUaJI [vg-^e- ı_A_â>tj V I fl_° "\_j-Uli 

..-. jL^-JJI.^-U^I > VjÜj V -U.Ijİ)IİĞ=4JI3 ■■■ 



154 Allah yolunda öldürülenler için 
"ölü" demeyin! Aksine onlar diridirler, 1 
fakat siz farkında değilsiniz. 2 

155 Kesinlikle sizi korkuyla," açlıkla, 
mal, can ve verim kaybıyla sınarız. Ama 
sabredenleri müjdele! 4 156 Onlar bir mu- 
sibete uğradıklarında: "Doğrusu biz Al- 
lah'a aidiz ve sonunda yine O'na dönece- 
ğiz" derler. 5 

157 İşte bunlar, Rablerinin sürekli des- 
tek 6 ve bağışına mazhar olanlardır. Doğ- 
ru yolda olanlar da bunlardır. 7 



158 "Hiç kuşkusuz Safa ile Merve Al- 
lah'ın sembollerin dendir. 8 Kim hac ya da 
umre amacıyla Kabe'yi ziyaret ederse, 9 o 
ikisi arasında sa'y etmesinde herhangi bir 
mahzur yoktur. 10 Eğer biri kalkar da em- 
redilenin ötesinde hayır işlerse, iyi bilsin 
ki Allah yaptığının karşılığını bol bol ve- 
rendir, (insan için iyi olanı) tarifsiz bir bi- 
çimde bilendir. 11 

159 ŞİMDÎ, katımızdan indirdiğimiz apa- 
çık belgeleri ve rehberlik delillerini Kitab 
aracılığıyla insanların önüne koyduktan 
sonra onu gizleyenler var ya: işte Allah'ın 
ve lanet etme yeteneğine sahip tüm var- 
lıkların lanet ettiği kimseler onlardır. 12 

160 Fakat tevbe edenler, kendini onaran- 
lar ve gizlediği gerçeği açıklayanlar hariç. 
İşte onların tevbelerini kabul edeceğim: 
Zira, sadece Benim tevbeleri çokça kabul 
eden, merhameti sonsuz olan. 13 

161 Küfreden ve küfründe sonuna kadar 
direnip o hâl üzre ölen kimselere gelince: 
Allah'ın, meleklerin ve tüm insanlığın 
lanetine uğrayacak olanlar onlardır. 14 162 
Onlar o lanetin içinde kalıcıdırlar: Onla- 
rın ne azabı hafifletilecek, ne de kendile- 
rine göz açtırılacaktır. 15 

163 Ve sizin ilâhınız bir tek Han'dır,- 
O'ndan başka tapılmaya lâyık hiçbir var- 
lık yoktur,- 16 Özünde rahmet sahibi olan 
O'dur, işinde mehametli olan O'dur. 17 



1 Râzî, Kâbî ve Ebu Müslim'e atfen "diridirler" 
ifadesinin "dirilecekler" anlamında kullanıldı- 
ğım söyler. Bu, cennete girecekler için geçmiş 
zaman kipinin kullanıldığı âyetlerden kolayca 
çıkarılabilir (Bkz: 22:56; 83:13). Zeccâci de ben- 
zer bir sonuca varır (Iştikâku Esmâillah, Beyrut, 
1406, s. 133). 

2 Zımnen: Allah yolunda ölen veya öldürülen 



kimse, hayatını ve canım imanına şahit kılmış- 
tır. Ancak böyleleri şehîd olarak adlandırılmayı 
hak ederler. 

3 Allah'tan başkasından korkan iki cezaya çarp- 
tırılır: Korkunun kendisi ve korktuğunun başa 
gelmesi. 

4 Kısa bir süre sonra Bedirle başlayacak zorlu 



58 



<*e3$a^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



-*e3S^ 



CUZ2 



sürece işaret ediliyor ve sınavı başarıyla vere- 
bilmek için nasıl bir tavır takmılması gerektiği 
öğretiliyor. 

5 Innâ lillahi ve inna ileyhi raci'ûn cümlesine 
"istirca" denir. İslâm'ın hayat kodları arasında 
müstesna bir yeri olan bu cümle, aslında islâm 
inancının anahtarlarından biridir. Çünkü islâm 
iki temel üzerinde yükselir: Tevhid ve adalet, 
istirca, tevhidin özeti ve varlığın kaynağına 
atıftır. Aynı zamanda bu, mü'minin fâni varlı- 
ğını Allah'ın baki varlığına adama andıdır. Ve 
bir kulluk itirafıdır; bu itirafta zikir de vardır, 
şükür de vardır, dua da... 

6 Salavât'm (t. salât) bu anlamıyla ilgili bkz: 
33:56, not. 

7 Kulun Allah'a salâtı dua ve namaz, Allah'ın 
kula salât'ı duasına icabet ve mağfiret ederek 
ona yardım etmesi ve destek vermesidir. Zira 
salât, "destek" mânasına gelen bir kökten türe- 
tilmiştir (Bkz: 87:15). 

8 "Allah'ın sembolleri": Burada "sembol" anla- 
mı verdiğimiz şe'âir (t. şa'îra), aslen kurbanlık 
hayvanların boyunlarına demirle vurulan işare- 
te denilir. Din de, dil gibi "sembolik" değil ama 
bir semboller sistemidir. Semboller birer atıftır- 
lar. Her sembolün mutlaka sembolize ettiği bir 
hakikat vardır. Sembol zarf, sembolün semboli- 
ze ettiği gerçek ise mazruf, yani mektuptur. 
Zarf önemini içinde taşıdığı mazruftan alır. 
Mektubu olmayan bir zarf, ruhu olmayan bir 
ceset gibidir. Semboller de öyle. Sembollerin 
sembolize ettiği hakikatler, cesede nazaran ruh 
mesabesindedirler. Hac ibadeti de baştan sona 
sembollerle dolu bir ibadettir. Bu sembollerden 
biri de sa'y adı verilen Safa ile Merve tepecikle- 
ri arasını yedi kez kat ediştir. 

9 Hacc kelime olarak "müracaat merkezi, her- 
kesin başvurduğu odak, tekrar tekrar kendisine 
gelinen şey" demektir. "Delil, belge, referans 
ve kaynak" anlamına gelen "hüccet" de aynı 
kökten gelir. Haccm belirli zaman ve mekânı, 
umrenin sadece belirli mekânı vardır. 



10 Sa'y bu âyet delil gösterilerek islâm fıkıh 
ekollerinin çoğunluğunca haccm farzları ara- 
sında sayılmıştır. Bazı fakihler âyetteki "o ikisi 
arasında sa'y etmesinde bir mahzur yoktur" 
ibaresinden yola çıkarak sa'yi haccm farzların- 
dan biri olarak görmemişler, hatta nafile olduğu 
sonucuna varanlar dahi olmuştur. Ne ki âyette- 
ki "mahzur yoktur" [la cunaha 'aleykum) ifade- 
sinin, cahiliyye döneminde Safa ile Merve'ye 
put yerleştirildiği için sa'yetmek konusunda ih- 
tiyatlı davranan kimi mü'minlerin gönlünden 
bu yersiz duyguyu silmek maksadını taşıdığı 
açıktır. Hz. Aişe'nin açıklaması da bu yöndedir 
(Kurtubî). 

11 Burada kastedilen, farz olan haccm dışında- 
ki umreler ve nafile haclardır. 

12 161. âyetten yola çıkarak: başta insanlar ve 
melekler olmak üzere bütün şuurlu varlıklar. . . 

13 Tevbe, bir "yeniden kazanma" iradesidir. 
Allah'a tevbe etmek, insanın kendisini yeniden 
kazanması için Allah'tan yardım talebidir. Bu 
bir onarım faaliyetidir. Zımnen: "Allah'ım ben 
kendimi kaybetmişim! Fakat kendimi yeniden 
kazanmak istiyorum! Kendimi onarmama yar- 
dım et!" Bunu yürekten talep edenlere Allah 
yardım edeceğini vaad etmektedir. 

14 Bu âyet 159. âyetin tefsiridir. Orada üstü ka- 
palı olarak gelen ibare burada açılmaktadır. 
"Allah'ın laneti" ifadesi ilâhî rahmetten dışla- 
mayı ifade eder. Fakat devamındaki âyetten an- 
laşılacağı gibi burada lanet "cehennem" anla- 
mındadır. 

15 Maide 78'de Isrâiloğullarmdan bir grubun la- 
nete uğradıkları ifade edildikten sonra bu lane- 
tin gerekçesi şöyle açıklanmaktadır: "Onlar bir- 
birlerini yapageldikleri kötülüklerden caydır- 
maya çalışmıyorlardı" (5:79). 

16 Kelime-i tevhid ebedi güvenlik ve özgürlük 
çağrısıdır,- Allah'a kul olmayan kul olacağı bin- 
lerce sahte tanrı icat eder. 

17 Rahman ve Rahîm'in açıklaması için bkz: 
1:2, not. 






t <"«c\ 









CUZ2 



-^3^ 



2 I BAKARA SÛRESİ 



"Ms3$3^ 



59 



"««S 



d^l U j J-UİI *— iu Uj y>^lll jji i^jAj ^^1 ^_îJJUJI j 

C-JJ 4^>* -^V J^J*^ ^ Ç^-li eü^î fcU ...11 '^y 4I1! 
j>*Z**}\ l-jU^^JIj p- U jJ 1 s— Aj^^aj j ijta J^= ^y> l.g. ; .â 

jj-UI j *JJİ LİjtS' jv-^5^0 o 1x I <üil jjj ^0 Jb^ij j_Ja 

1^3 il .-jlJLUl Jjj_î 2ll 01} £-*—u>- <İ S^Jül 5ı 
C~*Jaij J c-Jİ-A_iJ1 Ijljj l>^yl j-^-^' S* '^"-^ 0-^-^' 

~4JLI-c-l -OJİ (*— $jjj ^Ui^ 11* Ij^^ U^ — 1 f*^-fl lj;":^ 

ı^iis Vji',,;„k -S^Li jij^'ı^ ıL 1^1^= J^ıLı 

Ö^Jju V L^o «Uil L5 Jİ \j}yü OİJ 6İ—l»tiJlj fr^Jb 



164 Şüphe yok ki göklerin ve yerin yara- 
tılışında, gece ve gündüzün birbirini ta- 
kip edişinde, insanlara yararlı yüklerle 
yüklenip denize açılan gemilerde, Al- 
lah'ın gökten indirerek kendisiyle yeryü- 
zünü ölümünden sonra tekrar dirilttiği 
ve her tür canlının çoğalmasını sağladığı 
yağmurlarda, rüzgarları dağıtmasında, 
gökle yer arasında kendileri için belirle- 



nen istikamette hareket eden bulutlarda, 
düşünen bir toplum için mesajlar vardır. 1 

165 Fakat insanlar içerisinde Allah'tan 
başka birtakım varlıkları Allah'a eşdeğer 
rakip güçler 2 olarak görüp, onları Allah'ı 
sever gibi sevenler de var. Oysa ki iman 
edenler en çok Allah'ı severler. 3 Kendi 
kendine kötülük edenler, azaba uğratıl- 
dıkları zaman görecekleri gibi, keşke tüm 
kudretin sadece. Allah'a ait olduğunu ve 
azabı en çetin olanın yalnızca Allah oldu- 
ğunu görseler! 4 

166 Kendisine ilâhlık yakıştırılanların, 
ilâhlık yakıştıranlara 5 sırt döndüğü o za- 
man gelip de azabı görünce, birbirleri ara- 
sındaki bütün ilişkiler kökten kesilivere- 
cek. 167 îlahlık yakıştıranlar da diyecek 
ki: Keşke elimize ikinci kez dünyaya 
dönme fırsatı geçse de, onların bize sırt 
döndüğü gibi biz de onlara sırt dönsek. 

Böylece Allah onlara, yaptıkları tüm işleri 
derin bir pişmanlık (kaynağı) olarak göste- 
recek ve onlar ateşten de çıkamayacaktır. 

168 EY insanlık ailesi! Yeryüzündeki he- 
lâl ve temiz olan her şeyden yararlanın! 6 
Şeytanın izinden de gitmeyin! Çünkü o 
sizin apaçık düşmanmızdır: 169 size yal- 
nızca kötüyü, gayr-ı meşru olanı ve bil- 
mediğiniz şeyleri Allah'a yakıştırmanızı 
telkin eder. 



1 Âyetin sonu, Allah'ın vahyi ithafıdır: Kur'an 
düşünen topluma ithaf edilmiştir. Bu iş için 
bahşedilen akıl, eşya ve olaylardaki âyetleri (ka- 
nunları) okuyan ruhani bir melekedir. 

2 Çevirimizin gerekçesi için bkz: 41:9, not 11. 

3 Sevgi değerim sevilenden alır ; ölümsüz olan 
için duyulan sevgi de ölümsüzdür. Âyet Al- 
lah'tan başkasını sevmeyi değil, Allah'tan baş- 
kasını Allah gibi sevmeyi kınar. En büyük sev- 
gi, en büyüğün sevgisidir (Krş: 9:24). 

4 Zımnen: Allah'la iyi ilişkiler kurmak kişinin 
kendine yapacağı en büyük iyiliktir. 



5 Lafzen: "Kendisine uyulanlar uyanlara.." 

6 Lafzen: "yiyin". Bir şeyi yeme ondan yarar- 
lanmanın zirvesidir. Eğer yenilmesine izin var- 
sa gerisine de izin vardır. Âyet yanlış hassasi- 
yetlerle icat edilmiş sahte haramlar koymayı 
"şeytanın izinden gitmek" olarak nitelemiştir. 
Serbestliğin esas, yasağın istisnai olduğunu be- 
yan eder (Krş: 5:3, 103, ilgili notlar). Halâlen 
tayyiben, helâl olanın aynı zamanda temiz ol- 
masının da gerekliliğini ifade eder. Bir şeyin 
tayyip olmasına, onun hijyen, sağlık, besin de- 
ğeri vb. gibi hususlar da girer. 



*N3£2^* 



60 



«Ns3SsS«- 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N=3£s^- 



CUZ2 



170 Onlara "Allah'ın indirdiklerine 
uyun!" denildiği zaman, "Hayır, biz atala- 
rımızın başımıza sardığı geleneğe uya- 
rız!" 1 derler. Ya ataları hiç akıllarını kul- 
lanmamış ve doğru yolu bulamamışsalar? 2 

171 İşte inkârda direnen bu kimselerin 
durumu, şu (sürüye) benzer: Bir sürü (dü- 
şünün ki), çobanın canhıraş haykırışını 3 
yalnızca çığlık-bağlık olarak algılıyor. 
Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; 
çünkü onlar akıllarını kullanmazlar. 

172 Siz ey iman edenler! Size rızık olarak 
bahşettiğimiz şeylerin temiz olanların- 
dan yararlanın ve Allah'a şükredin; ger- 
çekten O'na kulluk ediyorsanız eğer. 4 

173 O, size yalnızca 5 leşi, 6 kanı, 7 domuz 
etini 8 ve üzerine Allah'tan başkasının adı 
anılarak kesilen hayvanı haram kıldı. 9 
Kim bunlara mecbur kalırsa -iştahı ka- 
barmadan ve haddi aşmadan- ona bir gü- 
nah yoktur: Allah tarifsiz bağışlayıcıdır, 
eşsiz merhamet kaynağıdır. 

174 ŞÜPHESİZ Allah'ın indirdiği ilâhî 
mesajdan bir kısmını gizleyenler ve bunu 
az bir gelir karşılığında pazarlayanlar da 
var. Onlar karınlarına ateşten başka bir 
şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah 
onlarla konuşmayacak, onları temizle- 



ı i ■ TT** • 








t* *_;JÜ J_j I^JU -cİi 1 Jj-Jl Li l>-i?Jİ L-Q J—J lilj 




\ıl~S O^iijo V ^-aJIjI 01^= ^}l iKtjl 4İU- I.TtalI 




(Jjoj ı5-Ul Ji^S 1 jj^ — ■ J^-^' J^3 " ^J-^& "^ J 




V ~^i Cr^ P ^V p-* 3 *I-AJJ *lco Vl *'« .°.j V 1— aj 








Ujl ' ö jJ...;..xJİ oLl ^:î^ jl <JJ lj .^- — ' *'İJ ^UÎJj 




^Lal l_oj ^jj^I^JI j*-AJ j *-JI j ÂiI^Jl p'^-^^lE *^>- 




4İL& I_jI MJ jl£ V j ç-lj ^Ic. ^ !?■>! ^_Ii <A)1 j-1jJ 




■ail JJ;I U jj n :<^=J jjJül 01 X^>-j j^ac- 4İI jl 




0^1^- — 'U U ^i-uJjl ^LÜ b_lj <u şj.cS j i_jUSÜI /j^ 




V j Â^âJ! i^_j aİI „ gnl ,î ^=5j V j jLul VI çl^J^îaj ^y 








çv— &^--^l IJU Sj-iLJIj i_jIj_İJI_5 ^j^U d_J*>CUl 




ü]j 5-iJlj o 1 ^^ 1 jjîüll ÖL. _*Uj,- j jlİJI Jlc. 




,1 a_jj ^li-d j^^ oL^=nJI ^ I^Jlzil ^-.Jül 





meyecek, can yakıcı bir azab da onların 
olacak. 10 175 îşte onlar hidayet karşılı- 
ğında sapıklığı, mağfiret karşılığında aza- 
bı satın aldılar. 11 Meğerse ateşe ne kadar 
da dayanıklıymışlar!? 12 

176 İşte bu sebeple Allah, ilâhî kelamı 
hakikati ortaya çıkarmak için indirdi. 
Onlarsa Kitab üzerinde anlaşmazlığa dü- 
şerek, 13 haktan bir hayli uzaklaştılar. 



1 Elfeynâ'ya müfessirlerimiz vecedna (bulduk) 
mânasını verirler. Vecedna 'aleyhi abâenâ 
(5:104 vd.) gibi yakın ibareler bulunsa da bu iba- 
re farklıdır. Zira vecede kökünden türetilmiş 
kelimeler Kur'an'da her tür kalıpla bir çok yer- 
de gelmesine rağmen elfâ kelimesi hepsi de te- 
kil ve mazi sığasıyla sadece üç yerde gelir. Hiç 
şüphe yok ki bu, kelimenin çok özel bir vurgu- 
su olduğuna delalet eder. Bu vurgu farkı, kök 
mâna olan "sarma, dolama"nın da yardımıyla 
"atalarımızın başımıza sardığı gelenek" ile kar- 



şılanmıştır. 

2 Yani: Hakikat değerini kıdeminden değil, 
Hak'tan alır. Bâtılın kıdemi bâtılı hak kılmaz, 
olsa olsa katmerli kılar. Muhatabı hedef almak 
yerine, onun kendi durumunu gözden geçirme- 
si için böyle hoş bir üslûp kullanılmıştır (Ayrı- 
ca bkz: 2:170; 11:35; 39:43; 43:81). 

3 Yen'ıku, hem "çobanın sürüye bağırmasını" 
hem de "karganın ötmesini" ifade eder (Lisân). 
Bu teşbihte kendisine benzetilen "çobanın ba- 
ğırdığı sürü" olabileceği gibi, "anlamlı bir çağ- 



CUZ2 



■*s3£N- 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N3SN* 



61 



riya karşı anlamsız bir ötüşle karşılık veren 
karga" da olabilir. 

4 "Ey insanlar!" diye başlayan 168. âyette meş- 
ru ve temiz olan şeylerden yemeleri karşılığın- 
da insanlardan şeytana uymamaları isteniyor- 
du. "Ey iman edenler!" diye başlayan bu âyette 
ise inananlardan Allah'a şükretmeleri isteni- 
yor. Çünkü şükür inkâr edenlerden değil iman 
edenlerden beklenir. 

5 înnemâ edatı, açıktır ki burada "yalnız bunlar 
haram kılındı" anlamını verir ve parantezi ka- 
patır. Taberî, Kurtubî ve Şevkanî de böyle yo- 
rumlamışlardır. Edat inne ma şeklinde ayrıldığı 
zaman, mâ ilgi zamiri anlamı alır. Bu takdirde 
sınırlama ifade etmeyeceği açıktır. Lâkin bu gö- 
rüş âyetin bağlamına aykırıdır (Krş: 6:145). 

6 Boğazlanmadan herhangi bir sebeple ölen hay- 
van leş [meyte] hükmündedir. Hangi durumlar- 
da ölen hayvanların etinin yenmeyeceği Maide 
3'te bu dört unsur sayıldıktan sonra açıklanır. 
Enam 145, Maide 3, Nahl 115 ve bu âyet aynı 
yasağı farklı bağlamlara ilişkin olarak zikreder. 
Avlanarak öldürülen hayvanlar "leş" hükmün- 
de değildirler. Buna deniz hayvanlarının avı da 
dahildir. Bu konu 5:96'da açıklanmıştır. 

7 Araplar öteden beri akmış kanı pıhtılaştıktan 
sonra kebap yapıp yerlerdi (Kurtubî). Yenilmesi 
yasak olan kanm "akan kan" olduğu Enam 
145'te açıklanmıştır. Bu da gösteriyor ki yürek, 



dalak, ciğer ve et üzerinde bulunan ve usulde 
"umumi belva" tabir edilen kanlar yasak kap- 
samında değildir (Bkz: Kurtubî). 

8 Domuz eti yasağının Allah'ın kuldan gerekçe- 
siz bir talebi olduğu, gerekçesinin Allah'a ma- 
lum olduğu, bir gerekçe üzerine bina edilen bir 
yasak olmadığı söylenmiştir. Fakat Enam 
145 'teki "iğrençlik" [rics], bu yasağın illeti ola- 
rak anlaşılabilir. Allah en doğrusunu bilir. 

9 Bu ibarede el takısı yerine geçen ve geçişliliği 
güçlendirmek amacıyla kullanılan bihi, "Al- 
lah'tan başkası" ibaresinin önünde gelirken; 
Maide, Enam ve Nahl sûrelerinde ardından gel- 
mektedir. Tıpkı mefulün failden, hâlin hâl sa- 
hibinden, zarfın amilinden önce gelmesinde ol- 
duğu gibi, burada fiil makamında olan bu eda- 
tın önce gelmesinin amacı da habere dikkat 
çekmek ve yasağın özelliğini vurgulamaktır. 
Zımnen: Allah bu yasak üzerinde titizlenmeni- 
zi istiyor. . . 

10 Krş: 167. âyet ve Âl-i İmran 77. 

1 1 Aynı tarz ifade bu sûrenin başında münafık- 
lar için kullanılmıştı (2:16). Burada ise hakikati 
gizleyenler için kullanılıyor. 

12 Burada kullanılan fiil-i taaccüb-i evvel'de in- 
ce bir ironi gizlidir. Bu ünlemle ifade edilmiştir. 

13 Veya ihtilafın 19:59'daki gibi halef anlamın- 
dan yola çıkarak: "kitap hususunda birbirlerine 
halef olarak.." (Krş: Râzî). 



*£^3S=t* 



62 



\., 


nn 


/ 


\<leo 


°v 


'■>/ 


lcİcua o Vvi ş-Voramöi.. 




:\n 


>0. 


m 


don 


A, 


r Ö 


u 
2 / BAKARA. SÛRESİ 


CT1. 



177 Gerçek erdem yüzlerinizi doğuya ve- 
ya batıya döndürmeniz değildir. 1 Fakat 
gerçek erdem kişinin Allah'a, âhiret günü- 
ne, meleklere, İlahi kelama, peygamberle- 
re inanması, 2 malı -ona sevgi duymasına 
rağmen 3 - yakınlara, yetimlere, yoksullara, 
yolda kalmışlara, 4 isteyenlere ve özgürlü- 
ğü ellerinden alınanlara vermesi, 5 namazı 
istikametle kılması, zekâtı gönlünden ge- 
lerek vermesidir. 6 Onlar söz verdikleri za- 
man sözlerinde dururlar, şiddetli zorluk 
ve darlıklara 7 karşı göğüs gererler, işte 
bunlardır sözlerine sadık kalanlar... Tak- 

^vâya ermiş olanlar da bunlardır. 8 

178 SİZ ey iman edenler! Cinayete kur- 
ban gidenler hakkında size âdil karşılık 
farz kılındı: Hüre karşılık hür, köleye 
karşılık köle, kadına karşılık kadın. 9 Bu- 
nun üzerine her kim kardeşi tarafından 
bir şekilde bağışlanırsa, bu bağış makul 
bir biçimde uygulanmalı, tazminatı da 
ona güzellikle ödenmeli: 10 işte bu, Rabbi- 
niz katından bir kolaylaştırma ve rah- 
mettir. 11 Kim ki bundan sonra haddi 
aşarsa, onun için şiddetli bir azap var- 
dır. 12 179 Bakın ey akıl sahipleri! Kısasta 
sizin için hayat vardır: sizden (artık) so- 
rumlu davranmanız beklenir. 13 

180 Herhangi birinize ölüm yaklaştığm- 



♦NS3&35» 



CUZ2 



Hj£><= 



^ l ar) i , b * 

'J^\'j V^İJ i&lUJlj j-+İ\ j.pl3<î)b y.\ ji^JI 
^ ; ^ — ıl—^JIj^Uİllj^JiJI <_£jj djU- ^Js- JUJ! ^ylj 

J^ u-*^ 'j -J-4^ 11 -; -U^'i j-iJL' j-^Jİ u-iî2l es-» 

^-i^ bl ^v-Sllc- *J^ı£ - öj_ia 1^=*JJJ wÇ)Vl ^jl Ij 
<j.ı *■■ U j^j aJ^j <j— «^ j / ^ r: .ü,:.B.M L5 -İ£- Ufc>- l_Jj jUJLj 



da eğer geriye bir değer 14 bırakıyorsa, mü- 
nasip bir biçimde anne-babaya ve yakın 
akrabaya vasiyet etmek size farz kılın- 
dı. 15 Bu, Allah'a karşı sorumluluk duyan- 
ların uymaları gereken bir hakikattir. 16 

181 Kim de (bu vasiyyeti) işittikten sonra 
tahrif edip değiştirirse, bunun günahı yal- 
nızca onu değiştirenedir. Doğrusu Allah 
her şeyi işitendir, her şeyi bilendir. 



1 Zımnen: Ne imansız ve ibadetsiz ahlâkla, ne 
ahlâksız ve ibadetsiz imanla, ne de içeriği bo- 
şaltılıp şekle indirgenmiş ibadetle iyiler safına 
dahil olabilirsiniz, ibadetler Allah'a yollanmış 
mektuba benzer. İçi boşalmış bir ibadet, Allah'a 
yollanmış boş bir zarfa benzer. Mektup ruhsa 
zarf cesettir. Diri ibadet sahibinin altında bir 
burak, ruhsuz cesede dönmüş ölü bir ibadet ise 
sahibinin sırtında bir yüktür. 

2 Bu beş madde bir fazlasıyla Cibril hadisi diye 
meşhur olan hadiste de yer alır. (Buhârî, îman 
3,7; Müslim, İman 5, 7.) Sonraki ilmihallere 



"imanın şartları" olarak geçen bu hadisteki faz- 
lalık "kadere iman" maddesidir. Bu beş madde 
Kur'an'da buradan başka Nisa 136. âyette de ge- 
çer. Hiç kuşku yok ki, iman edilmesi gerekli 
unsurlar sadece bunlardan ibaret değildir. 
Kur'an'da yer alan mânası katî her hüküm, 
iman umdeleri arasına girer. 

3 Mâl "eğilmek, eğilim göstermek, meylet- 
mek" anlamındaki meyl'den türetilmiştir. Bu 

hem insanın mala düşkün olduğunu, hem de 
malın "mail" ve "zail" (geçici) olduğunu çağrış- 
tırır. Hem maddî hem mânevi değeri ifade etti- 



"tc.UA*-" * ^^^ 



J% iJ '«'U Cvrf-«s*î 






ıvv-VUV d«f»iiı.w 



f\ ı_\ (^ * %y ., 



■' Ac 



* 8 U£,\ >• 



CUZ2 



*^5^ 



2 /BAKARA SÛRESİ 



•*S3S3N» 



63 



ği yerlerde mâi değil Aayr olarak gelmiştir 
(Âyet: 180). 'Alâ hubbihi'deki zamir üç şeye gi- 
debilir: Mal, Allah, verme. Her üç hâlde de 
"vermek" tümleç, "mal" muzaf olur. İbn 
Mes'ud bu ibareyi zamirin mal'a aidiyyetiyle 
"ona ihtiyaç duyduğu hâlde" şeklinde okur (Ta- 
berî ve Râzî). Bu durumda âyetteki 'ala edatına 
"rağmen, bununla birlikte" anlamı vermek da- 
ha doğru bir tercih olacaktır. 

4 Lafzen: "yol çocuğu". Ibn Abbas "yolcu" ola- 
rak açıklamıştır. İbarenin lafzi çağrışımları ara- 
sına terk edilmiş bebeler ve kimsesiz çocuklar 
da girer. 

5 Ayetteki rakabe'nin lafzi karşılığı "boyun" 
olmakla birlikte mecazi olarak "kişisel özgür- 
lüğün kısmen ya da tamamen ortadan kaldırıl- 
ması" durumunu ifade eder. Bu madde, savaş 
esirlerini ya da köleleri karşılık beklemeksizin 
özgürlüğe kavuşturmak için maddî yardım yap- 
mayı öncelikli insani erdemler arasında sayıyor 
(Bkz: 4:92; 5:89; 58:3; 8:67). 

6 Çevirimizin gerekçesi için bkz: 7:170 ve 
92:18. 

7 Bu iki kelime arasındaki fark için bkz: 6:42, 
not. 

8 Yahudilere karşı bir îmâ taşımaktadır. Onlar 
Allah'a verdikleri söze sadık kalmamışlar, Al- 
lah da vahyi taşıma görevini onlardan almıştı. 
Bu sapmanın temelinde yatan şey ise "sorum- 
luluk bilinci"nin yok olmasıydı. Sözün özü: 
İman imtihandır, imtihan imanı takviye eder. 

9 İslâm adam öldürmeyi ferde veya aileye karşı 
işlenmiş bir suç olmaktan daha çok insanlığa 
karşı işlenmiş bir suç olarak görür. Kasten ve 
haksız yere adam öldürme, tüm insan türüne 
karşı işlenmiş bir cinayettir. 

10 Katil kimi öldürürse öldürsün, sonuçta öl- 
dürdüğü insan veya İslâm "kardeşi"dir. Ceza ve 
affın birlikte geçmesinin anlamı şu: Emredilen 
ceza değil adalettir. 

11 Kısas bir "intikama" dönüşmemelidir. Öl- 
dürülenin yakınlarına tanınan ve hem mağdu- 
run acısını hem de katilin vicdanını teskin ede- 
cek olan "affı" tavsiye ediyor. 

12 Bu âyet cezayı emreden değil, cezalandırma- 
da zulmü ve taşkınlığı yasaklayan bir âyettir. 
Zira zayıfın güçlüden öldürdüğü bir kişiye kar- 



şılık, güçlünün zayıfa karşı soykırıma yelten- 
mesi, yalnızca eski dünyada değil modern dün- 
yada da sık görülen bir vahşettir. İslâm'ın üze- 
rinde yükseldiği üç ayaktan biri olan "adâlef'in 
(diğer ikisi tevhid ve özgürlük) sağlanması için 
cezalandırmada denkliğin sağlanması esastı. 
Çünkü ölümle neticelenen cinayetler sadece 
kasti olarak işlenmiyor bazen de hata ile işleni- 
yordu. Bu âyette deteylandırılmayan bu prob- 
lem Nisa 92'de aydınlığa kavuşturulmuştu. Yi- 
ne yaralama, organa zarar verme vb. gibi cina- 
yet cezaları da "âdil bir karşılık" bulmalıydı. 
Bu âyet, öldürülen köleye karşılık hür katilin 
öldürülemeyeceği gibi alâkasız bir konuda delil 
olarak kullanılamaz. 

13 Kısas'ı "âdil karşılık" ve "cezada denklik" 
olarak açarsak, kısasın hayat olduğu aklını kul- 
lanan herkesin kabul edeceği bir gerçek olarak 
karşımıza çıkar. Çünkü adalet toplumlar için 
hayat, zulüm ise ölüm demektir. Kısas adaletin 
tecellisidir. Kısasla ilgili bu iki âyetin hemen 
ardından vasiyetle ilgili âyetler gelmektedir. Kı- 
sas hükmü, kasti adam öldürmenin âdil karşılı- 
ğını katilin ölüm cezasına çarptırılması olarak 
belirler. Vasiyet ise ölümü yaklaşıp da geride 
mal bırakan her insanı ilgilendiren hukuki bir 
düzenlemedir. 

14 Hayır hem serveti hem değeri ifade eder. 
Kur'an'm dünya malına özünde iyi olan bir şey 
olarak baktığını gösterir. İnsanın fıtratı gibi bir 
de "malın fıtratı"ndan söz etmek caizse eğer, 
malın fıtratı da iyi, güzel ve hayr üzerinedir. 
Burada mal yerine hayır gelmesi, hem helâl ser- 
vetin hayır oluşuna, hem de her hayrın servet 
oluşuna delalet eder. Kim ne biriktirirse onu 
vasiyet eder. Hz. Peygamber'in veda hutbesi 
onun vasiyetiydi. 

15 Burada ölümü yaklaşan kimseye akrabaları- 
na maruf üzere, yani toplumsal örfe uygun bir 
biçimde vasiyet etmek "farz" kılınmıştır. Nisa 
1 1-12'de ise, bu genel hüküm içerisinde özel bir 
"tavsiye" yapılmıştır. Âyeti mensuh addetmek, 
bu ince farkı dikkate almamak demektir. 

16 Vasiyyet, "tavsiye" anlamında bir isimdir. 
"Lam" ile birlikte kullanıldığında bir kişinin 
öldükten sonra malını belirlediği diğer bir kim- 
seye bırakması anlamına gelir. Vasiyet ölümle 
barışık yaşamanın göstergesidir. 



64 



*N3£s*- 



2 I BAKARA SÛRESİ 



*^3^* 



CUZ2 



182 Fakat kim vasiyet edenin yanlı 1 ya da 
kasıtlı davrandığından endişe eder ve 
(mirasçıların) arasını uzlaştırırsa, bu du- 
rumda kendisine herhangi bir vebal yok- 
tur. Elbette Allah tarifsiz bağışlayıcıdır, 
eşsiz merhamet kaynağıdır. 

183 SİZ ey iman edenler! Oruç tıpkı siz- 
den öncekilere olduğu gibi size de yazıl- 
dı,- 2 belki bu sayede takvaya erersiniz: 3 

184 Sayılı günlerde... Sizden kim hasta 
ya da yolcu olursa, tutmadığının sayısı 
kadar diğer günlerde (oruç tutar) ve (bun- 
lar arasından) ona gücü yetenler üzerine, 
bir yoksulu doyuracak fidye gerekir; 4 
Kim daha fazla hayır işlerse kendisi için 
daha yararlı olur, ama -eğer bilirseniz- 
oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. 5 

185 (O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki, 
insanlığa rehber olan, bu rehberliğin apa- 
çık belgelerini taşıyan ve hakkı bâtıldan 
ayıran Kur'an işte bu ayda indirilmiştir: 6 
Sizden biri bu aya ulaştığında oruç tut- 
sun,- hasta ya da yolcu olan kimse de baş- 
ka günlerde kaza etsin! Allah sizin için 
kolaylık ister, sizi zora koşmak istemez; 



/^-U I ( __ Lc. ı_, ;Ç I ^ — ı a \. *n 1 1 n<==ıAk. C*s£ I jJ-jI 

Ö ' ,— İJ 1 4—^5 J \— j 1 <_£ JJ l Öl — *2Ji J j$ — Jû ' J—aJjÖ 



çekmenizi ve şükretmenizi ister. 

186 Eğer kullarım sana Benden soracak 
olurlarsa, iyi bilsinler ki Ben çok yakı- 
nım: 7 Bana dua edenin çağrısına hemen 
karşılık veririm. Öyleyse onlar da Bana 
oruç günlerinin sayısını tamamlamanızı, karşılık versinler ve Bana tama güvensin- 
sizi doğru yola ulaştırdığı için O'nu yü- 1er ki, hak yoluna yöneltilsinler. 8 



1 Sadece burada kullanılan cenefen "meylet- 
mek, yanlı davranmak" demektir. 

2 Yani: "farz kılındı". Zımnen: insanın ve insan- 
lığın çağları aşan yazgısı kılındı. Bu âyet, tslâmî 
hükümlerin zamanlar ve zeminler üstülüğüne 
dikkat çekmekte ve tüm semavi şeriatların or- 
tak noktalarından birinin de oruç olduğunu orta- 
ya koymaktadır. Oruç insanlığa açılmış ilâhî bir 
kredidir. Bu yüzden oruç tutan bir mü'min, in- 
sanlıkla yaşıt bir kervana dahil olmuştur. 

3 Bu cümle orucun gerekçesini teşkil eder. Zira 
oruç aç kalmak değil, ruhu beslemektir. Oruç 
tutmak kendini tutmaktır. Oruçla başını dik 



tutmak, imanını diri tutmaktır. 

4 Ibn Abbas ve Hz. Aişe'ye nisbet edilen yutav- 
vikûnehu okuyuşuna göre anlam "onu tutmak- 
ta zorlanan" şeklinde olur. Yine Ibn Abbas'tan 
nakledilen ve meşhur okuyuşun aynı olan riva- 
yetlerde yutlkûnehû'ya verilen anlam ile yutav- 
vikûnehu'ya verilen anlam aynı kabul edilmiş- 
tir. Bu rivayetlerin kimisinde bu cümle mensuh 
kabul edilirken, Ibn Abbas bu âyetin yaşlılarla 
ilgili hükmü beyan ettiği görüşündedir (Buhârî, 
Tefsir, Bakara, 25). Klasik nesh teorisinin bu 
âyete ilişkin yaklaşımını rahatlıkla göz ardı 
edebiliriz. Ibn Abbas burada nesh olmadığı gö- 



CUZ2 



*^^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N3SîN«- 



65 



rüşündedir. Dilciler yutîkûn ehû'ya bir lâ takdir 
ederek "gücü yetenler"i "gücü yetmeyenler"e 
çevirmenin caiz olduğunu söylerler. Ebu Hay- 
yan buna, "Hatadır, zira şüphe karıştırmaktır; 
görmüyor musun ki metinden ilk anlaşılan 
olumlu bir fiil olmasıdır ve iâ'nın önce hazfedi- 
lip varmış gibi okunması yemin dışında caiz de- 
ğildir" diyerek itiraz eder [Bahr). Yutîkûnehu'ya 
yestatî'ûnehu mânası vermek de yanlıştır. Zira 
taka "gayretin en üstünü ve ihtimalin son nok- 
tasıdır" (Krş: 2:249, 286). Zaten güç yetireme- 
yenden oruç düşer. Bu açık bir hükümdür 
(2:286). Ayette emredilen fidye gücü yeten üze- 
rinedir. Fakat burada gücü yetenler kimlerdir 
ve neye gücü yetenler? Zamir'in orucu göster- 
mesi uzağı göstermesidir ki, bunun için karine 
gereklidir. Buradaki zamir hemen öncesindeki 
cümleyi gösterir. Bu durumda mâna "kaza et- 
meye gücü yetenler üzerine bir yoksulu doyura- 
cak fidye gerekir" olur. Burada mukadder sual 
şu olur: "kazası olanlar, kaza ile beraber bir de 
fidye mi verecekler, yoksa kaza orucu yerine mi 
fidye verecekler?" Yutîkûnehu kelimesinin ko- 
nuşlandırıldığı yer bu iki anlama da açıktır. 
Ayetin devamı iki mânayı da desteklemektedir. 
"Kim daha fazla hayır işlerse kendisi için daha 
yararlı olur" ifadesinde bir teşvik vardır. Bu ha- 
yır ya "daha fazla yoksulu doyurma" veya "bir 
yoksulu daha fazla doyurma"dır. Eğer âyetin 
son cümlesi olmasaydı, ve 'ale'l-lezine yutîkû- 
nehu'yu sadece "Kaza ile beraber bir de fidye 
vermek" mânasına hasredebilirdik. Zira fidye 
zamanında tutulamayan orucun eksilen sevabı- 
nı tamamlamak içindir (Krş: 2:196). Lâkin âye- 
tin sonundaki "ama -eğer bilirseniz- oruç tut- 



manız sizin için daha hayırlıdır" ifadesinde 
zımni bir tercihe imâ olduğu için, mânayı "ka- 
za ile birlikte fidye"ye hasretmek yerine, "kaza 
ile birlikte gücü yeten üzerine fidye vermek, 
fidyesiz kazadan veya kazasız fidyeden daha ha- 
yırlıdır; kaza artı fidyeye gücü yetenlerin ikisi- 
ni birden yapmaları birini yapmalarından daha 
hayırlıdır" şeklinde anlamak daha doğrudur. 
Allahu a'lem. 

5 Bu âyet bir sonraki âyetle birlikte anlaşılma- 
lıdır. 

6 Oruç Kur'an'm doğum kutlamasıdır. İşte içe- 
risinde Kur'an o gece nazil olduğu için "bin ay- 
dan daha hayırlı" olan Kadir/kader/ölçü gecesi- 
ni barındıran Ramazan ayını değerli kılan da 
buydu. Bu silsileyi izlersek: Ramazan'a hürmet 
Kur'an'a hürmettir, Kur'an'a hürmet Allah'a 
hürmettir. Ramazan'a hürmetin ölçüsü ise onu 
oruçlu geçirmektir. Çünkü o insanlığa rehber 
olan ve hakkı bâtıldan ayıran vahyi elinden tu- 
tarak insanlığa sunmuştur. Ramazan, kutsallı- 
ğını Kur'an ayı oluşundan alır. 

7 50:16 ışığında zımnen: O kadar yakınım ki, 
şahdamarmdan bile ; dolayısıyla Bana yakın ol- 
mak isteyen şah damarına, yani kendine yakın 
olmak zorundadır. Kendini kaybeden beni dün- 
den kaybetmiştir. 

8 Dua kalbin Allah'la konuşmasıdır. Allah Ra- 
sulü duanın önemini şöyle izah eder: "Allah ka- 
tında duadan daha üstün bir insan davranışı 
yoktur" (Tirmizî, De'avâtl). Bu kadar büyük ve 
ölümsüz bir hakikati bu denli sade ve yalın bir 
dille anlatmak ancak kelam-ı ilâhîye mahsus 
bir özellik olsa gerek. 



*N3S^ 



66 



-*s3$s*- 



2 /BAKARA SÛRESİ 



-*e3£N-> 



CUZ2 



187 Oruç günlerinizin gecesinde kadınla- 
rınıza yaklaşmak size helâldir: Onlar si- 
zin elbiseleriniz, siz de onların elbiseleri- 
siniz. 1 Sizin kendinizi zor duruma düşü- 
receğinizi Allah gördü; 2 işte bu yüzden 
size affıyla muamele etti ve zorluğu üze- 
rinizden kaldırdı: Şimdi artık onlara yak- 
laşın ve Allah'ın size meşru kıldığından 
yararlanın. 3 Fecir vakti, gecenin karanlı- 
ğından tan yerinin aydınlığı sizin için be- 
lirgin hâle gelinceye kadar yiyin için! 4 
Sonra orucu geceye kadar tamamlayın! 
Mescidlerde itikafa girdiğinizde de ha- 
nımlarınıza yaklaşmayın! 5 

işte bunlar Allah'ın çizdiği sınırlardır, sa- 
kın bunlara yaklaşmayın! 6 Allah âyetleri- 
ni insanlığa böylece açıklıyor ki, sorum- 
luluk bilincini kuşanabilsinler. 

188 Birbirinizin mallarını gayr-ı meşru bir 
biçimde yemeyin 7 ve günaha girerek bile 
bile insanların hakkım yemek için o mal- 
ları kullanarak yetkililere ulaşmayın. 8 



J-.Çİ y> |^=JL^ JJ ıtİjJI J.ÇİJI İLİ! X&=*i Jb-I 



1X3 ~>_^ij! 



<0^~j LS ^ fc ' ¥.j^\ 3 l>^= j /*53 .tul ÇJ6 U I^AjÇlj 
l_>İ!==lj "^3 ''' <Jji~> rv-jül ^Lü) <_3^l <ul j ,;T) 
^■jj-G^ <j-^ ^>^J' I j_Jb jL_j ^Jl ^^-11 j ^>J1 j 



sedir. O hâlde evlere kapılarından girin ve 
Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincin- 
de olun ki, ebedi kurtuluşa erebilesiniz! 13 



189 SANA ayın evreleri hakkında soru 

soruyorlar. 9 Cevap ver: 10 O insanlık için 

zamanın ölçü birimidir, haccm da. 11 Bu 190 SlZE karşı savaş açanlarla siz de Al- 

arada, evlere arkasından girmeniz de er- lah yolunda savaşın, fakat saldırganlık 

demlilik değildir, 12 gerçek erdem sahibi, yapmayın! Allah saldırganlık yapanları 

sorumluluk bilinciyle hareket eden kim- sevmez. 14 — > 



1 Giysi, insanı güzelleştirir. Eşler de birbirlerini 
güzelleştiren birer giysi gibi olmalıdırlar. 

2 Ebu Müslim, tahtanune'nin "azaltmak, ek- 
siltmek" anlamına gelen bir kökten türediğine 
dikkat çekerek bu ifadeye şu mânayı verir: "Al- 
lah bu konuda izin vermemiş olsa dahi, hazzı- 
mzı eksiltmeyi gönüllü olarak kabulleneceğini- 
zi gördü" (Nkl: Râzî). 

3 İlk mü'minler Medine'deki Yahudi geleneği- 
nin de etkisiyle, oruç gecesinde yeme, içme ve 
cinsel birleşmenin yasak olduğunu sanıyorlar- 
dı. Çünkü Yahudilikte oruçlu biri için bütün 



bunlar yasaktı. Yahudiler sadece iftardan iftara 
oruçlarını açarlar, oruç gecesini de aynen gün- 
düz gibi oruçlu olarak geçirirlerdi. 

4 Burada kullanılan ibare lafzen "beyaz iplik si- 
yah iplikten ayırt edilinceye kadar" şeklinde- 
dir. Hiç kuşku yok ki "beyaz iplik"le tan yeri- 
nin aydınlığı, "siyah iplik"le de gecenin karan- 
lığı kastedilmektedir. Zaten Allah Rasulü de 
âyeti böyle açıklamıştır (Buharı, Tehir 156). 

5 Itikaf bir mescid ya da mescid hükmündeki 
herhangi bir mahalde kapanarak kişinin mesa- 
isini yalnızca ibadete tahsis etmesidir. Itikaf Hı- 



CUZ2 



*N3$s^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*^3^ 



67 



ra'yı yeniden yaşamak ve yüreğe yolculuktur. 
Böyle bir yolculukta tensel hazza yer yoktur. 

6 Allah'ın çizdiği sınırları değil aşmayı, onlara 
"yaklaşmayı" bile aklınızdan geçirmeyin. Bu 
nedenle âyette, bu sınırları çiğnememek değil 
onlara yaklaşmamak emrediliyor. 

7 Oruç insanın kendi malım yemesiyle ilgili bir 
iç disiplinin adıydı. Allah'ın emrine uymak 
maksadıyla insan kendi helâl kazancına dahi 
oruç müddetince el uzatmıyordu. Bu âyet ise 
insanın başkalarının malına karşı nasıl davran- 
ması gerektiğini işliyor. Bu âyet aynı zamanda, 
168. âyetle başlayan konunun bel kemiğini teş- 
kil ediyor. Ayette "gayr-ı meşru" şeklinde çe- 
virdiğimiz ibarenin aslı bâtıl' da. Bâtıl, "karşılı- 
ğı olmayan şey" demektir. Hakkın zıddıdır. Za- 
rar ve ziyan da bâtıl olarak adlandırılır. Âyet 
emeğe saygıya davet etmektedir: Emeğe saygı 
Allah'a saygıdır. 

8 Âyetteki tudlû fiili, aslında "kova sarkıtmak" 
(krş: edlâ delveh 12:19) anlamındaki edlâ'dan 
gelir ki, mecazen yargıyı yanıltmak için sahte 
delil sunmak ya da rüşvet, torpil vs. gibi meşru 
olmayan yollarla resmi makamları kullanarak 
haksız kazanç sağlamak anlamına gelir. Bu ay- 
nı zamanda devlete kova sarkıtmaktır ki, bu da 
kamu malı yemeye bir atıftır. Râzî, bu ibareden 
yola çıkarak şu güzel tesbiti yapar: "Kova kuyu- 
ya su çıkarmak amacıyla sarkıtılır ve su çıkarı- 
lır. Mal (rüşvet) da hakim ve yöneticilere lehte 
karar çıkarmak için verilir." Eğer bihâ'daki za- 
mir emvâl'e gidiyorsa, bunun anlamı kesinlikle 
"rüşvet" olur. 

9 Zamana tabi bir ibadet olan Ramazan orucu 
ve kişinin servetiyle ilgili hukuki düzenlemele- 
rin ardından, yine servet sarfı gerektiren ve za- 
mana tabi bir ibadet olan hacca getirilir söz. 
Ancak ondan önce, sorulan bir soru vesilesiyle 
Ramazan bahsini de doğrudan ilgilendiren koz- 
molojik bir meseleye, yeryüzünün tek uydusu 
olan ayın evrelerine değinilir. 

10 Dilci Fîrûzâbâdî, bu türden, cevabının başın- 
da h bulunmayan soruların gerçekten önceden 
sorulmuş sorular olduğunu, önceden sorulma- 
yıp sorulması varsayıldığı için sorulan soruya 



verilen cevabın başında fa bulunduğunu söyler. 
Buna Kur'an'dan "Sana, O Gün dağların ne ola- 
cağı hakkında soracaklar" (20:105) âyetini delil 
gösterir {el-Besair I, 153). 

11 İbareden sorulan sorunun hem ayın evreleri 
hem de işleviyle ilgili olduğu sonucu çıkmakta- 
dır. Ay 33 yıllık çevrimiyle, oruç ibadetinde iş- 
gal ettiği olmazsa olmaz işleviyle, hac, zekât vd. 
ibadetlerdeki rolüyle ve hayız hâli örneğinde ol- 
duğu gibi insan üzerindeki etkisiyle mânevi ve 
maddî hayatımızın kaçınılmaz bir parçasıdır. 

12 Bu âyetin başı ile devamı arasındaki bağ dik- 
kat çekicidir. Baştaki sorunun, eve kapıyı bıra- 
kıp bacadan girmek gibi ters bir mantıkla sorul- 
duğunu ifade eder. Zira ayın neden önce ince 
doğup sonra kalmlaştığı sorusu Hz. Peygam- 
ber'e sorulacak soru değildir. Şu bir gerçektir ki, 
sormamaları gereken soruyu soranlar, sormala- 
rı gereken soruya sormazlar. Hatta bazen bu so- 
nucu almak için birincisine başvururlar. "Evle- 
re kapısından girin" deyimsel ifadesi, "mesele- 
ye doğru yaklaşın" anlamına gelir. Zımnen: 
Yanlış soruya doğru cevap bulunmaz. Bu bağ- 
lamda "Haccm ruhunu ve maksadım gözardı 
etmeyin!" demektir. İbadetlerin ruhunu ihmal 
edip sadece biçimine odaklanan gösterişçi din- 
darlık veya dindarlık gösterisi yerilmektedir. 
Bu deyimsel ifadenin nüzul ortamında örnekle- 
ri görülen bir bâtıl inançtan doğduğu rivayetle- 
ri vardır. Buna göre, bir Arap ihramlıyen evine 
arka kapıdan (veya dam kapısından) girmeyi 
dindarlık sayarmış (Taberî). Âyete takva ile gös- 
terişçi dindarlık birbirinin zıddı olarak takdim 
edilmektedir. 

13 177. âyette ibadetlerin illet ve gayelerinden 
arındırılarak kuru şekilciliğin kutsanması yeri- 
lirken bu âyette örf ve âdetlerin kutsanması ye- 
rilmektedir. 

14 Erdemin gerçek ölçütüyle ilgili koordinatlar 
verildikten sonra, söz insani erdemin en çok 
çiğnendiği ve haksızlık ve zulmün en çok işlen- 
diği savaşa getirilmiştir. Kur'an savaşa meşru 
sınırlar içerisinde izin vermiş, fakat kirli savaşa 
izin vermemiştir. Bu yüzden bir savaş ahlâkı 
geliştirmiştir. 



68 



*Ns3£a^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



-N3S^ 



CUZ2 



< — 191 Onları, (savaşta) gözünüze kestir- 
diğiniz 1 her yerde öldürün. Sizi sürgün 
ettikleri yerden siz de onları sürgün edin. 
İnanca yönelik zulüm ve baskı ölümden 
beterdir. 2 Mescid-i Haram civarında on- 
lar size savaş açmadıkça siz de onlara sa- 
vaş açmayın. Eğer onlar size savaş açarsa, 
onları öldürün! 3 İşte kâfirler böyle ceza- 
landırılır. 4 

192 Eğer yaptıklarına bir son verirlerse, 
şüphe yok ki Allah tarifsiz bağışlayıcıdır, 
eşsiz merhamet kaynağıdır. 5 

193 Onlarla inanca yönelik zulüm ve 
baskı kalmaymcaya ve din yalnız Allah'a 
ait oluncaya kadar savaşın! 6 Eğer yaptık- 
larına bir son verirlerse, zulmedenlerin 
haricindekilere düşmanlık da sona ere- 
cektir. 7 

194 Dokunulmazlık ayında saldırana ce- 
vap, yine dokunulmazlık ayında verilir. 
Zira dokunulmazlıkta denklik esastır. 8 
Her kim de size saldırırsa, onun yaptığı- 
nın aynısıyla siz de karşılık verin ve fakat 
Allah'a karşı sorumluluğunuz bilincinde 
olun; Allah'ın, sorumluluk bilincini ku- 
şananların yanında olduğunu aklınızdan 
çıkarmayın! 

195 Bir de Allah yolunda harcayın ve 
kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye at- 
mayın! 9 Hep iyilik edin: Allah iyilik 
edenleri sever. 10 

196 Haccı 11 da umreyi de Allah rızası 
için eksiksiz ve tam yapın. 12 Eğer yerine 
getirmekten alıkonursamz gücünüzün 
yeteceği bir kurban verin ve kurban yeri- 



IjAJUli -vSLlc. (^Aıi-1 jXs ^yl/ıs oLâ^>JI j *\'j^\JçlS\j 

AİIj ,_yi^- jvSw jj !^Lb>J V j [5^ I ^ j ... : .:.l.. 1 Ui^j^/2>-löU 

T^AJl^y *LI 4_Uj ^Ç^ai j^J *J jXs t^-^J! 'y>'j »■■'"■''I Ui 

^^oLi-^Ul j5o!J ( jXJıJlJj'LLıLSû^f-dJijfwJ^j lMÂJ>. ; .oıj 



ne ulaşıncaya kadar 13 başlarınızı tıraş et- 
meyin! İçinizden hasta ya da başından bir 
rahatsızlığı olan kimse fidye olarak oruç 
tutmalı veya sadaka vermeli ya da kur- 
ban kesmelidir. Bir engel olmadığı za- 
man, hacdan önce umre yapacak kimse 
gücünün yettiği cinsten bir kurban kes- 
sin! Fakat kurbana gücü yetmeyen üç gü- 
nü hacda yedi günü döndükten sonra ol- 
mak üzere toplam on gün oruç tutsun! 
Bunlar ailece Mescid-i Haram civarında 
oturmayanlar içindir. Allah'a karşı so- 
rumluluğunuzun bilincinde olun ve Al- 
lah'ın ezalandırmada çok şiddetli olduğu- 
nu aklınızdan çıkarmayın! 



1 "Keskin görüş, zeka, anlayış" anlamındaki es- 
sakie Kur'an'da geldiği altı yerin hepsinde savaş 
ve düşmanlık bağlamında kullanılır. Bu yüzden 
"bulmak" ile karşılanamaz. Her ne kadar 4:89 
ve 9:5'te benzer bir bağlamda vecedtumûhum 



kullanılmışsa da, vecede çok daha geneldir (Krş: 
el-l'câz, s. 450-453). Bu âyet Mumtehane 8-9 ışı- 
ğında anlaşılır. Sadece saldırgan cezalandırılır. 

2 Fitne burada inanca yönelik her tür baskı ve 
zulmü ifade eder (Bkz: 9:49). Zira baskı ve iş- 



CUZ2 



*N=3£N«- 



2 /BAKARA SÛRESİ 



*^^^ 



69 



keııce altında kalan ölümü temenni eder ; ölü- 
mün temenni edildiği şey ise ölümden beterdir 
(Krş: Zemahşerî). 

3 Ayetin bu cümlesi ilk cümlesi olan "Onları 
karşı karşıya geldiğiniz her yerde öldürün!" 
(60:6-9) talimatını tefsir etmektedir. Karşı karşı- 
ya gelindiği her yerde öldürülecek olanlar saldır- 
gan taraftır. Çünkü onlar saldırmakla tecavüzkâr 
olduklarını isbatladılar ve başka insanların can- 
larına kastederek kendi canlarını heder ettiler. 

4 Bu âyet savaşa izin veren ilk âyet değil, sava- 
şı emreden ilk âyettir. Savaşa izin veren ilk âyet 
Hac sûresinin 39-40. âyetleridir. 

5 îlahi Kelam, pişmanlık kapısını hep açık tut- 
makta, suçlu ve günahkar insanları tevbeye 
özendirmektedir. 

6 Bu âyetten farklı olarak, Enfâl 39'da kulluhu 
ibaresi yer alır. Bunun sebebi de bu âyette sava- 
şılması kastedilenler sadece Mekke müşrikle- 
riyken Enfâl sûresinde savaşılması kastedilen- 
ler küfürde direnen tüm güçlerdir. Bu âyet 6:35 
âyeti ışığında anlaşılmalıdır (Krş: 16:90). 

7 Eğer yaptıklarına son verirlerse, bu yeterli ad- 
dedilmektedir. Bizzat zulmedenler, eğer tesbit 
edilmişlerse elbette cezalarım çekecek, cezaları 
da işledikleri suçun dengi olan "âdil bir karşı- 
lık" şeklinde gerçekleşecektir. 

8 Müşrikler mü'minlere bu aylarda saldırı dü- 
zenliyor, lâkin mü'minler tarafından misilleme 
yapıldığında hemen onları "haram aylara hür- 
metsizlikle" suçluyorlardı, işte "dokunulmaz- 
lıkta denklik esastır" ilkesi bu gerçeği ifade 
eder. Zaten hicretin 9. yılında inen Tevbe sûre- 
sinin ilk âyetleriyle Ibrahimi geleneğin izlerini 
taşıyan "dokunulmazlık ayları" uygulaması ye- 
rini istisnai durumlar hariç insan canının daimi 
dokunulmazlığı alacaktır (Bkz: 9:5, not 9). 

9 Yukarda ele alman hac ve islâm'ı insanla bu- 
luşturmak için gösterilen her tür çabanın adı 
olan cihad ibadetleri hep ekonomik fedakârlık 
gerektiren ibadetlerdir. Bu ibadetler için harca-" 
nacak her kuruş "Allah yolunda harcanmış" 
demektir. Allah yolunda harcama emrinin ar- 



dından, bu emrin illet ve hikmeti şöyle açıkla- 
nır: "kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye at- 
mayın". Bu tehlike Allah yolunda harcamayı ve 
cihadı terk etmektir. 

10 "Allah... sever" ya da "Allah... sevmez" diye 
son bulan âyetlerin hemen tamamına yakım 
Medenî sûrelerde yer alır. Mekkî sûrelerde ise 
azab ve ceza öndedir. Bunun nedeni Kur'an'm 
eğitim sürecidir. Bu sürecin başlangıcında in- 
sanlar azab ile korkutuluyorlardı. Medine döne- 
minde mü'minlerin Allah'la olan ilişkileri 
"sevgi" düzeyine yükseldi. 

11 "Ve ona ulaşmaya gücü yeten herkesin hac- 
cetmesi Allah'ın insanlık üzerindeki hakkıdır." 
(3:97) Hac, insanlığın Allah'a yürüyüş destanını 
her mü'minin kendi şahsında yeniden yaşama- 
sıdır. Hac, Âdem rolünü oynayan her bir insa- 
nın yitirdiği cenneti aramaya çıkmasıdır. Hac, 
insanoğlunun uzaklaştığı fıtratına yeniden dö- 
nüşünü temsil eder. Hac, kendi kendisine ya- 
bancılaşan bireyin kimliğini, kişiliğini bulup 
kendisiyle barışık ve tanışık yaşamak için baş- 
lattığı soylu yolculuğun adıdır. Özetle hac, 
mahşerin provasıdır. 

12 Veya: "tamamlayın". Buradaki "tam yap- 
ma" ya da "tamamlama" emri iki şekilde anla- 
şılabilir: Ya Ibrahimi bir ibadet olan Haccm me- 
sela Arafat vakfesi gibi temel rükünlerini bile 
dışarıda bırakacak kadar Müşrikler tarafından 
noksanlaştırıldığım ve dolayısıyla tam yapıl- 
ması gerektiğini (Bkz: el-Muvâfakât III, 335), 
veya tıpkı Hz. Peygamber'in Hudeybiye umresi 
gibi yarım bırakılan nafile hac ve umrenin "ta- 
mamlanması" gereğini ifade eder (Krş: Râzî). 

13 Mehilleh, kurbanın zamanını, mekânını ya 
da her ikisini birden ifade edebilir. Birinci görüş 
esas alındığında kurbanı ille de oraya ulaştır- 
mak şartken, ikinci görüşte buna "şarttır" deni- 
lemez. Râzî burada zamanı ifade ettiğini söyler 
ki tercihimiz bu görüşe dayanmaktadır. Râzî'ye 
göre fiziki bir "gönderme/ulaştırmaya" değil 
de, mânevi bir "gönderme/ulaştırmaya" delalet 
eder. Bu tercihi Hac 36. âyet de teyit eder. 



*^3^N* 



70 



-NSŞsaH- 



2 /BAKARA SÛRESİ 



♦^3$s^- 



CUZ2 



197 Hac (her yılın) malum aylarmdadır. 1 
Kim söz konusu aylarda haccı eda ederse 
artık o hac boyunca çirkin konuşmalar- 
dan, tüm yakışıksız davranışlardan ve 
kavgadan kaçınmalıdır. 2 Zira ne tür iyi- 
lik yaparsanız Allah bunu bilir: Öyleyse 
(ebedi yolculuk için) azık hazırlayın! Hiç 
kuşkusuz yol azığının en hayırlısı sorum- 
luluk bilincini kuşanmaktır: Bana karşı 
sorumluluğunuzun bilincinde olun ey 
derin kavrayış sahipleri! 

198 Rabbinizin lutfundan pay almak iste- 
menizde size bir vebal yoktur. 3 Ara- 
fat'tan çağlayıp akarken Meş'ari'1-Ha- 
ram'da 4 Allah'ı anın! Artık O'nu, size 
gösterdiği gibi anın! Doğrusu siz, bundan 
önce yolunu şaşıranlar arasmday diniz. 

199 Ardından insanların çağlayıp geldik- 
leri yerden siz de çağlayıp gelin 5 ve Al- 
lah'tan günahlarınıza mağfiret dileyin! ,„., 
Doğrusu Allah tarifsiz bağışlayıcıdır, eş-v 
siz merhamet kaynağıdır. 6 < - 

200 (Hacca has) ibadetlerinizi 7 tamamla-y* 
diktan sonra (bir zamanlar) atalarınızı an-^ 
(lığınız gibi, hatta daha güçlü bir biçimde 
Allah'ı anın! 8 İnsanlardan bazısı "Ey Rab- 
bimiz! Bize vereceğini bu dünyada ver!" 
derler. Böylelerinin âhiret nimetlerinden 
nasibi yoktur. 201 Fakat öyleleri de var 



ISIS ^_â=üj S" "^^ '>-**£' ûl r 1 — îi ^-^=4^- 

*'. " e-<°' ° ^ İ - 1 '^ ,' , , > ° „ ^ ,,' 

J^UI c-_ -^. ^j— a 1 j /?.^ i ~_5 ">. ^^-JukJI S~^ 

-y jî-^- 5 j 3-**- 2û 1 d) 1 îîı 1 1 j^^ *„ 1 3 J» l_I) I 

(£ £ j& <ü\ !jj^=SlS - <?' -l ^ -t _^ı illâ p t ° '.n* I SU 



^Ul ! 



u-e 



, LU i tjli_t 



-;_> Jj-a» ü-< ("-4-^J 



jL1»JI 



*u\ j 




ki, onlar "Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada 
da iyilik güzellik ver, âhirette de iyilik 
güzellik ver 9 ve bizi ateşin azabından ko- 
ru!" diye yakarırlar. 202 işte bunlar, ka- 
zandıklarına karşılık (âhiret nimetlerin- 
den) nasip alacak olanlardır: zira Allah 
hesabı seri bir biçimde görendir. 



1 Âyette geçen ma'lûmit "bilinen" demektir. 
Her yıl tekrarlandığı ve dönemin şartlarında 
uzun olan hac yolculuğu da haccm bir parçası 
olduğu için bu ifade kulanılmıştır. Eğer âyet, 
hac ibadetini, "bilinen aylarda" olmak şartıyla 
herhangi bir zamanda eda etmenin cevazına de- 
lalet etseydi bu da bilinirdi. Oysa ki, haccm bi- 
linen aylarda olmak şartıyla farklı zamanlarda 
yapıldığına dair tek bir örnek yoktur. Aksine 
198. âyetteki "Arafat'tan çağlayıp gelirken" 
ibaresi, yine 199. âyetteki "insanların çağlayıp 

geldikleri yerden siz de çağlayıp gelin" ibaresi 
haccm topluca belirli günlerde yapıldığına dela- 
let eder. Ayrıca bu âyetin devamında Mina vak- 



fesine dair "iki günde dönerse" denilir. Bu da, 
haccm vaktinin aylarla değil günlerle tayin edi- 
leceğinin bir başka delilidir. Bakara 203 'teki 
"sayılı günler" ve Hac 28'deki "bilinen günler- 
de" ibaresi de bu delilin yanma konmalıdır. 
"Bilinen-sayılı günler"in yorumundaki ihtilaf 
işin özünü etkilemez. Bu iki âyet de günlerden 
söz etmektedir ki bu günler haccm ifa edildiği 
terviye günü de dahil Zilhicce'nin 8-13. günle- 
ridir. Mütevatir sünnet de bunu teyit eder. 
2 Rafes'i "çirkin konuşmalar" diye çevirdik. 
Arap dilinde "cinselliği kışkırtan konuşmalar" 
anlamına gelir. Aslında hacda şık düşmeyen 
tüm konuşmalar "rafes" hükmüne girer. "Ci- 



«^ıaon k.; : 



., a ^ s - 



lc,> l <^aw>\A«î ^ ^ * 



CUZ2 



->N3£N* 



2 / BAKARA SÛRESt 



*M3Ss^ 



71 



dal" kavga ve yersiz tartışmadır. Haklı ya da turan ibadetlere verilen âlem olmuştur ve "hac 



haksız fark etmez. Esasen cidal kişinin haklı ol- 
duğuna inandığı durumlarda yaptığı tartışma- 
dır. Dikkat edilecek olursa bu üçü de kendi baş- 
larına haram olan fiiller olmadıkları hâlde hac- 
da yasaklanmışlardır. Çünkü orası sadece ha- 
ramların değil, kimi mubahların da yasaklandı- 
ğı bir mahşer provasıdır. 

3 Ibn Abbas ve İbn Mes'ud gibi sahabiler bu âye- 
ti "hac mevsiminde" açıklayıcı ibaresiyle bir- 
likte okumuşlardır. Bu okuma, hem ihramlı 
günleri ticaretten ayırmayı, hem de bunun dı- 
şında kalan hac aylarında alış verişi kınayan 
sahte dindarlık gösterisini boşa çıkarmayı 
amaçlamaktadır (Bkz: Zemahşerî). Ebu Müslim 
197. âyetin sonuyla bu âyetin ilk cümlesini bir- 
likte değerlendirerek "(Haccı eda konusunda) 
sorumluluğunuzu yerine getirin (daha sonra ise) 
Rabbinizin lutfundan.." şeklinde tüm ticari fa- 
aliyetleri hac mevsimi dışına itecek şekilde an- 
lar ve buna da 62:10 âyetini referans gösterir. 
Râzî naklettiği bu görüşe itiraz eder. 

4 Meş'ari'l-Haram: Müzdelife. 

5 "Siz" denilenler hums adı verilen ve kendile- 
rini "Allah'ın has kulları" olarak nitelendiren 
Kureyş'tir. Onlar Allah'ın has kulları oldukları 
iddiasıyla Arafat'a çıkmazlarmış. Cahiliyye 
asabiyetine dayanan ve islâm'ın kökten karşı 
olduğu bu düşüncenin izlerini silmek için bu 
âyet Kureyş kabilesine mensup mü'minlere 
hacda insanlarla birlikte hareket etmelerini 
emretmektedir. 

6 Zımnen: Bir damlasınız, göle karışın: Göle 
düşen damla göl olur, çöle düşen damla buhar- 
laşır çöl olur. 

7 Menasik'in kendisinden türetildiği nusuk, 
hacca özgü ibadetlerden her biri için kullanılır- 
sa da, özelde "kurban" genelde tüm ibadetleri 
kapsar (196. âyete bkz). "Menasik", haccı oluş- 



menasiki" şeklinde şöhret bulmuştur. 

8 Zımnen: Atalarınızın ocağındaki külü taşırsa- 
nız âdet, közü taşırsanız ibadet olur. Cahiliyye 
döneminde Araplar kurban kestikten sonra şey- 
tan taşlama mahalline gelip orada atalarının 
anısını tazeler, onlara ilişkin öyküler anlatırlar- 
dı. (Taberî). Cahiliyye insanı ibadeti değil iba- 
detin ruhunu kaybetmişti. Hz. ibrahim'den be- 
ri eda edilen ibadetler, aşağı yukarı biçim ola- 
rak aslını korumuş olsalar da ruh ve amaç ola- 
rak aslım kaybetmişlerdi. Bu durum da ibadet- 
lerin âdete dönüşmesine neden olmuştu. Âdet- 
leşen ibadette niyetler de sapmaya uğruyor, Al- 
lah emrettiği için değil atalardan öyle görüldü- 
ğü için yapılır hâle geliyordu. 

9 Hasene, sıfat olarak kullanıldığında aynı ha- 
sen gibi hem fizik hem de metafizik güzelliği 
ifade eder. Fakat isim olarak kullanıldığında gö- 
rünen güzelliğe delalet eder ki, bu güzellik gö- 
recedir. Bazen insana güzel gelen ve haz veren 
şeyler akıbeti itibarıyla çirkin ve acı verici ola- 
bilir. Husnâ ise yalnızca mânevi ve kalıcı güzel- 
likler için kullanılır (Bkz: 10:26). Burada mücer- 
ret güzelliğe delalet ettiği için dünya ve âhiret 
güzellikleri birbirinden ayrı olarak anılmıştır, 
iki güzelliğin birbirine vav ile atfedilmesi, ara- 
larındaki mahiyef farkına delalet eder. Bu âyet, 
Kur'anî bir hayatta fakirizme ve çileciliğe yer 
olmadığını beyan eder. irfan ıstılahında fakr (fa- 
kirlik), insanı nimetlerden değil, kalbi dünya 
sevgisinden mahrum etmektir. Bağdatlı Cü- 
neyd fakrı şöyle tarif eder: "Fakr, senin hiçbir 
dünyalığa sahip olmaman değildir. Dünyalara 
sahip olsan da, dünyalıkların sana sahip olması- 
na izin vermemendir." Servet attır. Süvari atı- 
nın sırtmdaysa yol alır, atım sırtlanan süvari 
yolda kalır. Kendini vererek servet elde edenin 
hiçbir şeyi yoktur. Zira kendini vererek servet 
sahibi olduğu için, serveti sahipsiz kalmıştır. 



•£^38^4* 



72 



*N£3es#- 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N63£s> 



CUZ2 



^€H>< 



203 Sayılı günlerde Allah'ı anın! Her kim 
acele edip iki günde dönerse ona günah 
yoktur. Kim de dönüşü erteleyip daha 
uzun kalırsa sorumlu davrandığı sürece 
ona da günah yoktur. Allah'a karşı so- 
rumluluğunuzun bilincinde olun ve so- 
nunda O'nun huzurunda toplanacağınızı 
aklınızdan çıkarmayın! 

204 İNSANLARDAN kimi var ki, bâtılda 
ölesiye direnen bir hasım olduğu hâlde, 1 
bu dünya hayatı hakkında söylediği söz 
senin hoşuna gider ve kendi kalbindekine 
de Allah'ı şahit tutar. 2 

205 Eline yetki geçtiği 3 zaman da yeryü- 
zünde fesat çıkarmaya, insanın ürününü 
ve neslini yok etmeye çalışır: Ama Allah 
fesadı sevmez. 4 206 Kendisine ne zaman 
"Allah'a karşı sorumluluğunun bilincin- 
de ol!" dense, kibir ve gururu onu günaha 
sürükler, işte böylesine cehennem yeter, 

ne kötü konaktır orası! 

şecek olursanız, Allah'ın her işinde mü- 

207 insanlardan kimi de var ki Allah rıza- , i u - ı ı -ı •• , 

, , . . , ,. . , , , ,- , , .N-kemmel olduğunu, her hükmünde tam 

sim kazanmak ıçm kendisim vakfeder . 5 aj . , , , 
AlI , . , „ , , ,, ,.,. N w isabet kaydettiğini unutmayın! 

Allah ise kullarına karşı hep şefkatlidir. 41 ■ 

208 Ey iman edenler! Hep birlikte tesli- \ 21 ° ° nkr ' Allah ' m meleklerle birlikte 
miyet yoluna girin ve şeytanın adımlan- bulutların gölgeleri arasından çıkagelme- 
ni izlemeyin! Çünkü o sizin apaçık düş- sini mi gözlüyorlar? Bu durumda iş biti- 
mamnızdır. 209 Eğer hakikatin apaçık rilmiş olurdu: 6 Nihayet bütün işler Al- 
belgeleri size geldikten sonra zillete dü- lah'a döndürülür. 7 



t jXJ <i-Jas- -vJ 1 t>U 'j-^~u (j—^i ^^ t*—*' ^-^ a-**°y. 

- ■' j»Uâ>JI j_JI j_ftj *—Js ^J La ls Js- <ü! -Lg—İj J 
-_li-ljj j L4-i J— ~iİJ ,jfjİ\ ^j-i 1 _ 5 i-^ ^sJjî lil j 
Jj lîj} 1 Si 'İli Ç_^4 V ili 13 J ■ '.'Uj ^S-^ı 
J~~J J ç-^pr 4-_JLAs çj^b S JjJ I *Jİ>I *Î3I Jjl 4J 

g- I..A.T..' I d — ^İj ^j—İo /^^o ~jLJÜI *^_ oj .% jL_g^JI 

^j — .. jü 1 ı_4ji i_j ^l4*ju i_sjj <üij <k i oi_i?^i 
013JJ. \j-Jji ^3 LSıi= Jl_Ui ^ ı^iijı ijliî 

jju ^_^ çUUj OLi l' r ^~y> jji I^=ü 4j1 Olla..' İH 

V ^^- =ı^ jj_)c- «İl öl l^ciili ollIIJI ^SoftU- LJ 
ç.Uil 5-; J-U= ^ <î)l p-fe»^ ûl ^j o/jJ&i J-i 
' jji'i'l j-4-y <î)l ^s-Jji j^Vl j^-İtS j 4^=lXUJlj 



1 Âyetin son cümlesi olan ve iluve eleddu'1-hı- 
sam üzerinde tartışılmıştır. Buradaki hısâm'ı 
Ibn Abbas ve Katade "tartışmacı" olarak anla- 
mışlardır. Buna "düşmanlık, gizli düşmanlık, 
yalancılık" anlamı verenler de olmuştur (Tabe- 
rî). Tercihimiz hem tipik münafık tavrına, hem 
de âyetin bağlamına daha uygundur. 

2 Zımnen: Yalanların en tehlikelisi Allah'ı şa- 
hit tutarak söylenendir. 

3 Tevella hem "dönüp gitmek" hem de "bir işi 
yapmaya yetkili olmak" anlamlarına gelir. 
Ayetin bağlamından yola çıkarak biz ikinci an- 



lamı tercih ettik. 

4 Fesâd, anarşi, terör, bozgunculuk ve her tür 
toplumsal kokuşmadır. Esasen fesâd, bir şeyin 
doğal hâlini bozmak, onu doğasından ve yerin- 
den etmektir. 

5 Lafzen: "satar". 

6 Enam 8 'e bir atıf olarak okunabilir. 

7 Bir sonraki âyette İsrâiloğullarmdan söz edildi- 
ğine göre bu âyet Isrâiloğullarmm Hz. Musa'ya 
Allah'ı açıkça görmeden inanmayacaklarına da- 
ir isyanlarına bir göndermedir (Bkz: Âyet 55). 



CUZ2 



»Ss3$3M* 



2 / BAKABA SÛRESİ 



*N3£3^ 



73 



M2Ş«<5 



^JJJ^)^|*_jLâ*JI jjj__l <iil öLs 4j*1>- U-bu ^o <ül 

*_j' — "^ Jir*i R L-^J ,V« 3jji <Ulj A, h.\m\ r*J_J rv^jî Ij—djl 

y_j-lli jlflll İÜ I ıLJ^S Îj^>-\j *_Jl J»ÜI 01ğ= (§| 

-Uj ^ ûj_jjI ^jjJÜI VI a ,i ^aÜ>-I Uj 4_J !jiu>-l lX-i 

-M^^ ^1 *L-5o jyo (_$wi^j <ülj4jjU 3^J' t>° ^ 1 J..İ1-S.I 

Ûl VI <Uİ j , /*'< ^J^A <M İJ_J_*I /jjÂJI J J^_mi01 J^^! ı_5-^~ 
çviİAJİ L^o JJ jjÂİLi ljl_o _İİJjJi — ~J ."V l— Jj5 "Jll^—vaJ 

j : ^ — >LJLsJl j^l^Jlj j,., : „^Vl j t j_,-ü1jUj J : s : j_j 
jı v ~^İ£- «uj <ül ûL3^_*>- ^_a I^ÜİJ L-öjJ;. .1.11 ^j-j'j 



fj 



\ 



\ 



211 Sor Isrâiloğullarma: Biz onlara nice 
açık mesajlar verdik de (ne oldu)? Her kim 
Allah'ın nimeti olan mesajlarını kendile- 
rine ulaştıktan sonra değiştirirse, bilsin ki 
Allah karşılık vermede şiddetlidir. 

212 kâfirlere dünya hayatı güzel görünür,- 
bu yüzden mü'minlerle alay ederler. So- 
rumluluk şuuru taşıyanlarsa kıyamet gü- 
nü onlardan üstün bir konumda olacak- 
lar. Allah dilediğine hesapsız rızık verir. 



213 BÜTÜN insanlık (başlangıçta) tek bir 
topluluk idi, (sonradan yoldan çıkıp par- 
çalandı). 1 Allah peygamberlerini müjdele- 
yici ve uyarıcı olarak gönderdi. Onlarla 
birlikte hakikati ortaya koyan vahiy(ler) 
gönderdi ki, o insanlar arasında ihtilafa 
düştükleri konularda hakem olsun. Buna 
rağmen, kendilerine hakikatin apaçık bel- 
geleri geldikten sonra, aralarındaki kıs- 
kançlık yüzünden onun mesajı hakkında 
ihtilafa düşenler bizzat bu vahyin gönde- 
rildiği insanlardı. Ne ki Allah iman eden- 
leri kendi iradesiyle, hakkında ihtilafa 
düştükleri hakikate doğru yöneltti. Allah, 
dileyen kimsenin doğru yola yönelmesini 
işte böyle diler. 

214 Yoksa siz, sizden öncekilerin başına 
gelenler sizin de başınıza gelmeden cenne- 
te gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Onların 
başına öyle şiddetli zorluklar, öyle boğucu 
darlıklar geldi ve öylesine sarsıldılar ki, 
mü'minlerle birlikte Elçi de "Allah'ın yar- 
dımı ne zaman gelecek!" diye feryat edi- 
yordu. 2 Bakın, Allah'ın yardımı yakındır. 3 

215 Sana, (kime) neyi infak edeceklerini 
soruyorlar. 4 Cevap ver: "Hayır olarak ya- 
pacağınız harcama öncelikle ebeveynini- 
ze, akrabanıza, yetimlere, 5 yoksullara, 
yoldakileredir. Her ne iyilik yaparsanız 
yapın, Allah onu mutlaka bilir. 



1 Parantez içi ibare için bkz: Zemahşerî ve Râzî. 

2 Zımnen: Bedelsiz ödül olmaz, iman en büyük 
iddiadır, iddialar isbat ister. Krş: "Yoksa siz, Al- 
lah'ın içinizden kendi yolunda tüm çabasını se- 
ferber edenleri .. seçip ayırmadan cennete gire- 
bileceğinizi mi sanıyorsunuz?" (3:142) "Yoksa 
siz, Allah içinizden çihad ve sabredenleri öğre- 
ninceye kadar salıverileceğinizi mi sanıyorsu- 
nuz?" (9:16) Üç âyetin muhatabı da farklıdır. Bu 
âyetin muhatabı Hz. Peygamber ve mü'minle- 
rin tümü, Âl-i İmran'daki peygamber hariç tüm 



mü'minler, Tevbe'deki ise mü'minler içerisin- 
den çıkan mücahitlerdir. 

3 Kulun gücü bitince Allah'ın yardımı başlar: 
"Bittim ya Rab!" diyene "yettim kulum" der. 

4 Krş: 219'un sonu; infak için bkz: 274, not 11. 

5 Dış bağlam ışığında, buradaki yetimlerden 
kasıt savaşın yetimleridir. Bu bağlamda yetim, 
velisini Allah'a kurban verdiği için velisi Allah 
olmuş kimselerdir. Bu yüzden mücahitlerin ye- 
timleri, islâm'ın çocuklarıdır. 



74 



«SE3S3N* 



2 / BAKARA SÛRESİ 



-*s3£^ 



CUZ2 



HE3H 



V If ' 



216 HOŞUNUZA gitmese de savaş size 
farz kılındı. Hem sizin hoşlanmadığınız 
bir şey sizin için hayırlı, sizin hoşlandığı- 
nız bir şey de sizin için şerli olabilir: Al- 
lah, sizin bilmediklerinizi de bilir. 1 

217 Sana saldırmazlık ayında savaşmanın 
hükmünü soruyorlar. De ki: "O ayda sa- 
vaşmak büyük bir hatadır. Fakat Allah'ın 
yolundan insanları çevirmek, O'nu ve 
Mescid-i Haram'm hürmetini inkâr et- 
mek, oranın sakinlerini oradan sürüp çı- 
karmak Allah katında daha büyük bir cü- 
rümdür. Fakat inanca yönelik baskı ve zu- 
lüm, adam öldürmekten daha beterdir." 2 

Eğer düşmanlarınızın gücü yeterse, sizi 
dininizden döndürünceye kadar sizinle 
savaşmayı sürdürürler. Sizden her kim 
dininden döner ve kâfir olduğu hâlde 
ölürse, onun bütün yapıp-ettiği ameller 
dünyada da âhirette de boşa gitmiştir. 
Onlar ateşe mahkûmdurlar, onlar orada 
kalıcıdırlar. l arm her ikisinde de insanlar için büyük 

218 Şüphe yok ki iman edenler, hicret bh kötülük ve birtakım menfaatler vardır. 
edenler 3 ve Allah yolunda cihad edenler Her ikisinin yol açtıkları kötülük sağla- 
var ya ; 4 işte ancak onlar Allah'ın rahme- dıkları menfaatten çok daha büyüktür." 5 

tini umabilirler: Allah tarifsiz bağış sahi- , r . , , /lkT , . , , 

,.,. . , , „ , Yme onlar "Neden mfak edelim?" diye 

bıdır, eşsiz merhamet kaynağıdır. 

soruyorlar. De ki: "Bağışlanabilen her 

219 SANA sarhoşluk veren şeyler ve şans şeyden". Böylece Allah size mesajlarını 
oyunları hakkında soruyorlar. De ki: "On- açıklıyor ki, tefekkür edebilesiniz— > 



ji _JA j U__j \^y ö\ u~£-J ç£=*) j^ jAj li_i 
^ -_^-U^ݱ— ~ j , ' j^o-Uj V p — Xj 1 J «Iju .(ili j ^=ij 

<U I £■ l^sM j * \'J*] | Js^JİSl | j <u j Âür~= J <0J I J, >; '., 

i_jL>^! ^^UJ^lj 5j>-Vlj ÇjûJI ^ -v^JUj-1 '" ^ :~~ 
^jjiJlj Ij_jJ! ^-.jjl jl > 0_3_UUi Lg^i çv& jL^JI 
üş-^-ji -iJ_iJjl 4İ3 1 J ; ; ... Lf _i lj_LjtL>.j Ij^JLLi 



1 Zımnen: Doğruyu belirleyen sizin beğeniniz 
değildir; aksine siz beğeninizi doğruya göre be- 
lirleyin. Kehf'teki Musa-bir kul kıssası, bu âyet- 
teki hakikatin bir "kul" üzerinden tefsiridir. 

2 Zira birincisi insanın ruhuna, ikincisi insanın 
bedenine yönelik bir tecavüzdür. 

3 Hicret, imkanların tükendiği yerden üretile- 
ceği yere intikal, kavuşmak için terk etmektir. 

4 Cihad, insanlığın değişmez değerlerinin öbür 
adı olan İslâm'la insan arasına gerilen engelleri 
kaldırmak için üstün çaba harcamaktır. 



5 Cahiliye Arapları içki ve kumar meclislerini 
aynı zamanda fakir fukaraya ikram ve "meysir" 
adı verilen ve âyette yasaklanan kumar çeşidini 
fakirlere yardım için bir yol olarak görürlerdi. 
Veresiye bir deve alınıp, oklar çekilerek kumar 
oynanır, kaybedenler devenin bedelini öder; ka- 
zananlar ise etlerini orada bulunanlara bağışlar- 
lardı. Kur'an, bu masum yüzlü kumarı dahi ya- 
saklamıştır,- çünkü zararları faydasından çok- 
tur. Yardımın daha meşru yolları vardır. Bura- 
daki infak için 3. âyetin notuna bkz. 



CUZ2 



*N3£N* 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N3£s> 



75 



HG3H= 



^?;,t>c^J| L5 _9 tUlJ! I^Jj^pİİ ı^il ^_ft J_i J,* ._^ \\ 

j-jJj aj-5 1 ^ 1 ç*_^s=*Jİ tj-JU-lj -tU' l^Âj'j f^""" 3 * ..J6 ^ 

; ;H|- (vJ-fr ^-4*" ^'j j^ull j-o l^>d-*aj j I^ÂXj j I Jj-^J 



< — 220 bu dünya ve âhiret hakkında... 
Bir de sana yetimler hakkında soruyorlar. 
De ki: "Onların lehine olan her tür iyileş- 
tirme (yüzüstü bırakmaktan) daha hayır- 
lıdır. Onlarla (hayatı) paylaşırsanız, 1 
unutmayın ki onlar sizin kardeşinizdir. 
Kaldı ki Allah fesatçılık yapanı ıslah 
edenden ayırmasını bilir. Ve eğer Allah 
dikseydi sizi zora koşardı,- 2 ne var ki Al- 
lah her işinde mükemmeldir, her hük- 
münde tam isabet sahibidir. 

221 Müşrik kadınlarla onlar imana ula- 
şıncaya kadar evlenmeyiniz! Çünkü (Al- 
lah'a) bağlanmış hür olmayan mü'min bir 



kadın, 3 müşrik hür bir kadından -ondan 
hoşlanıyor da olsanız- daha hayırlıdır. Yi- 
ne müşrik erkeklerle, onlar iman edince- 
ye kadar kadınlarınızı nikahlamayınız! 4 
Zira (Allah'a) kulluk yapan mü'min bir 
erkek, müşrik bir erkekten -bu sizi hoş- 
nut etse bile- daha hayırlıdır. Onlar sizi 
ateşe çağırıyor, oysa ki Allah sizi kendi 
rızasıyla cennet ve mağfirete çağırıyor; 
dahası, mesajlarını insanlığa açıklıyor ki 
ibret alsınlar. 

222 SANA kadınların ay hâli hakkında 
soruyorlar. De ki: "O sıkıntı verici bir ra- 
hatsızlıktır: 5 Ay hâli sırasında kadınları 
(rahat) bırakın ve onlar temizleninceye 
kadar (cinsel) ilişkiye girmeyin! Temiz- 
lendikleri zaman, Allah'ın size emrettiği 
gibi yaklaşın!" 

Hiç kuşkusuz Allah özden tevbe edenleri 
sever, özden temizlenenleri de sever. 

223 Kadınlarınız, sizin için bir tür tarla- 
dır; 6 tarlanıza nereden, nasıl ve ne za- 
man 7 isterseniz öyle varın! Fakat önce 
kendi canlarınız için bir hazırlık yapın! 
Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilin- 
cinde olun ve unutmayın ki, mutlaka 
O'na kavuşacaksınız! Artık sen de 
mü'minleri müjdele! 

224 ALLAH adına ettiğiniz yeminler, er- 
demliliğe, sorumluluğun gereğini yerine 
getirmeye ve insanlar arası barışın sağ- 
lanmasına engel teşkil etmesin! 8 Allah 
her şeyi işitir, tarifsiz bilir. — > 



1 Âyetteki "birleşmek, iç içe geçmek, karış- 
mak" anlamlarına gelen muhalata, yetimin 
malının velinin malıyla birleştirilmesi, onunla 
ortaklık kurulması vs. şeklinde yorumlanmış- 
tır. Bir sonraki âyetten yola çıkarak "hayatı bir- 



leştirmek" anlamına da ulaşılır (Krş: Ebu Müs- 
lim'den Râzî). 

2 Zımnen: ..ama Allah sizi zora koşmayı dile- 
medi, çünkü buna ihtiyacı yok. 

3 Emeh mücerret olarak "kadın" anlamına gel- 



76 



«*e3£s*. 



2 / BAKARA SÛRESİ 



«NS3S^ 



CUZ2 



se de burada sözgeliminden "hür olmayan ka- 
dın" mânasına kullanıldığı açıktır. Zemahşerî, 
-muhtemelen Cürcanî'yi izleyerek- "herkes Al- 
lah'ın kölesidir" gerekçesiyle "mü'min kadın" 
anlamı verir. Oysa ki bu bağlamda "müşrik hür 
kadın"ın mukabili olarak kullanılmıştır. 

4 Bazıları, buradaki hitabın kadının velisi olan 
erkeğe değil de doğrudan kadına olduğunu dü- 
şünüp bu ibareyi "kadınlarınızı nikahlamayın" 
değil de "nikahlanmayın" olarak çeviriyor. Eğer 
âyetin aslına sadık kalacaksak bu çeviri iki ne- 
denden doğru değil: 1 ) Âyetin girişindekinin ak- 
sine ikinci la-tenkihu geçişlidir ve enkeha'dan 
gelir. İki mef'ul alır: "kadınlarınız" ve müşrik 
erkekler". Bu durumda anlam bizim verdiğimiz 
gibi olur. 2) Bir sonraki cümlede yer alan "bu si- 
zi hoşnut etse de" muteriza cümlesindeki "siz" 
erkekler için kullanılan kum zamiriyle gelmiş- 
tir. Eğer nikahlayan kadının kendisi olsaydı bu 
zamirin dişili olan kunne gelecekti. Bu ibare- 
den değilse de, 230. âyetteki hatta tenkiha (ka- 
dın nikahlanmcaya kadar) ibaresinden, kadının 
kendi kendisini nikahlama mezuniyeti çıkar. 
Ayet bir toplumda yasal düzenlemeleri yapan 
yetkili mercilere hitap olarak da okunabilir. 

5 Aslen el-eziyy "dalga" anlamına gelir, deniz- 
de dalgalarla sallanıp içi bulanan kimseye de 
mu'zi denir. Bu anlamı göz önüne alacak olur- 
sak "sıkıntı verici bir rahatsızlık" karşılığı da- 



ha uygun görünüyor. Bu âyet, Medine'de Yahu- 
di kültürünün bir ürünü olan adetli kadını aşa- 
ğılama ve pis sayma, onu her tür ailevî, dinî ve 
sosyal hayatın dışında tutma tavrını red için 
gelmiştir. 

6 Harsun' deki belirsizlik mânaya "bir tür" ola- 
rak yansımıştır. 

7 Ennâ edatına, taşıdığı üç anlamı da verdik {İt- 
kin II, 175). Tarla "mahsul veren yer" olması 
hasebiyle, ennâ edatının "nereden isterseniz 
oradan varın" anlamının, döl yolu olan cinsel- 
lik organıyla sınırlandığı yorumuna ulaşılır. 

8 Yemin, "sağ, sağ el" anlamlarına gelir. Bere- 
ket mânasmdaki yumrı'den türetilmiştir. Aslen 
"kuvvet, sağlamlık" demektir. Ant içmek 
te'min etmek, kasem etmek de yemin olarak 
adlandırılır. Tevhide dayalı bir inanç sistemi 
olan islâm'da muteber yemin yalnızca Allah 
adına yapılır. Bunun dışındaki şeylere yemini 
Allah Rasulü şiddetle yasaklamıştır (Bkz: 66:2, 
not 2). Bu âyette erdemlilik, sorumluluk ve ıs- 
lah konusunda edilen yeminlerle Allah'ın engel 
kılmmaması ifade edilmektedir. Bunun iki an- 
lamı vardır: 1 ) Kişinin olumlu bir işi yapmamak 
üzerine yemin etmesinin doğru olmadığı. 2) Ki- 
şinin, yaptığı bu tür yeminlerle amel etmeyip, 
yeminine rağmen erdem, sorumluluk ve ıslah 
doğrultusunda davranmasının gerekliliği. 



*N=3£34» 



CUZ2 



♦N=3£s^. 



2 / BAKARA SÛRESİ 



«N3£N* 



77 



Uj fSJJ-\}i ^==^5 ~^=üUL.I ^j jÜJIj <JJİ £\=-Vy_ "i 
> t — <■ r . *°f * '' * * * >'. >* - i' t 'l - * .' 

^yjt- ıJ'jd'rv^-j j^ü rfill d)U Jü jlî jg^.l amj\ o^y 

jlî <i) 1 S jj^J- ILjj ^ I LİUJ o I V 1 1İI_S ^-i jÜ15 1 lL 
o-Ui I l_t-J Ug^lc- f-^>- y^ <U 1 j jJL^-- 1 «,.â* V I çUjU^- 
-_t-UJ jli 4Jd I J jO^- JjOj ^j Ia^joJu ^ -ti 1 J J-Lj>- düj <U 

"J OjaJjo ;»^âj lg: : o <JJ| jj_l^ ^-Ujj^JJİ Jj_b- U.^ j! 



< — 225 Allah, düşünmeden yaptığınız ye- 
minlerden dolayı sizi sorumlu tutmaz; 1 
fakat kalplerinizin aldığı tavırdan sorum- 
lu tutacaktır; ama Allah tarifsiz bağışla- 
yandır, cezalandırmadan önce fırsat tanı- 
yandır. 2 

226 Hanımlarına yaklaşmamaya yemin 
edenlere dört ay bekleme süresi vardır. 3 Şa- 
yet dönerlerse, iyi bilsinler ki Allah tarifsiz 
bağış, eşiz merhamet sahibidir. 4 227 Ama 
eğer ayrılmaya karar verirlerse, bilsinler ki 
Allah her şeyi işitendir, her şeyi bilendir. 5 

228 Boşanmış hanımlar, üç temizlenme 
süresince 6 kendilerini gözetlerler. 7 Zira, 



eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorlar- 
sa Allah'ın rahimlerinde yarattığım gizle- 
meleri onlara helâl değildir. Bu süre zar- 
fında barışmak isterlerse, bu durumda ko- 
caları onları almak hakkında önceliğe sa- 
hiptirler. Meşru olmak kaydıyla erkekle- 
rin kadınlar üzerinde nasıl hakları varsa, 
kadınların da erkekler üzerinde benzer 
hakları vardır, 8 ne ki erkeklerin o kadın- 
lar üzerinde öncelik hakkı vardır. 9 Allah 
her işinde mükemmeldir, her hükmünde 
tam isabet edendir. 10 

229 (Dönüşü mümkün olan) boşama iki 
defadır. Bundan sonrası ya iyilikle geçin- 
mek ya da güzellikle (son defa boşayıp) 
ayrılmaktır. 11 Bu durumda kadınlarınıza 
verdiğiniz şeyleri geri almanız, her iki ta- 
rafın da Allah'ın koyduğu sınırları koru- 
yamama endişeleri dışında, sizin için 
helâl değildir. Eğer Allah'ın her iki taraf 
için koyduğu sınırları koruyamamaların- 
dan endişe ederseniz, bu durumda kadı- 
nın fidye verip ayrılmasında her ikisi için 
de bir vebal yoktur. 12 Bunlar Allah'ın 
koyduğu sınırlardır, sakın ha aşmayın! 
Kim Allah'ın koyduğu sınırları aşarsa, iş- 
te onlar zulmetmiş olurlar. 

230 Ve erkek (sonunda) kadını boşarsa, 
bu kadın bir başka erkekle evlenmedikçe 
kendisine helâl olmaz. Eğer sonraki er- 
kek de onu boşarsa, her iki taraf da Al- 
lah'ın koyduğu sınırları gözetecekleri ka- 
naatindeyse, tekrar birbirlerine dönmele- 
rinde bir günah yoktur. İşte bunlar, Al- 
lah'ın akledenlere açıkladığı sınırlardır. 



1 Lağv herhangi bir kıymet taşımayan, hüküm- 
de itibara alınmayan söz demektir. İnsanın bu 
türden bir "gevezelik" ve "boşboğazlık" alame- 
ti -olarak yaptığı yeminlerden dolayı Allah'ın 
hesap sormayacağı bir af ve rahmet olarak ifade 
buyurulmuştur. Bir insan öyle olduğu zannıyla 



"vallahi şöyle" demiş de sonunda bu zanmnda 
yanılmışsa, Allah onu bundan dolayı sorumlu 
tutmayacaktır. Çünkü bunda "yalan söyleme 
kastı" bulunmamaktadır. Bu âyet yemin etme 
alışkanlığı olan kimselere ilişkin olarak da anla- 
şılabilir. Bu tipler kalben yemini kasdetmediği 



78 



*N3£N* 



2 1 BAKARA SÛRESİ 



-£s3$3N* 



CUZ2 



hâlde boşboğazlık olarak yemin ederler. Bu pa- 
saj, hicretin ardından sosyal ve hukuki bir prob- 
lem olarak ortaya çıkan ailenin dağılmasını ko- 
nu almaktadır. 

2 Yalan kastı taşımayan yeminlerin affedilmesi 
de aslında hiç vebal olmadığı için değil, Al- 
lah'ın rahmet ve kullarına karşı cezalandırma- 
da aceleci olmayışından kaynaklanmaktadır. 
[Halım ismi için bkz: 33:51, not 2). 

3 Cahiliyye Arapları, herhangi bir sebeple ha- 
nımlarına kızıp ona yaklaşmamaya yemin eder- 
ler, bu durum bir zamanla sınırlı olmadığından 
bazen yıllarca sürerdi. O kadın ne evli olan bir 
kadın gibi doğal ve insani ihtiyaçlarını giderebi- 
lir, ne de dul bir kadm gibi başka biriyle evlene- 
bilirdi. Erkekler bu geleneği kadınlar üzerinde 
baskı kurmak için kullanıyorlar ve onları her 
açıdan mağdur ediyorlardı. İddetin illeti sadece 
hamileliğin anlaşılması değil, aynı zamanda ka- 
dının töhmetten korunmasıdır. 

4 Zımnen: Bu süre sonunda kişi eşine dönme- 
me kararını değiştirmezse otomatik olarak 
eşinden ayrılmış olur. Ayrılma kararı erkeğin 
kadını bir hizmetçi, bir köle gibi kullandığı 
"belirsiz îlâ durumunu" daha fazla uzatmaktan 
elbette kadm için daha hayırlıdır. 

5 Kur'an, kişinin îlâ ile neyi amaçladığını Al- 
lah'ın bildiği gerçeğine işaret eden bu âyetle, er- 
kekleri sorumlu davranmaya davet eder. 

6 Veya: "üç âdet görme süresince.." el-Kuru', 
zıt anlamlı bir kelimedir. Hem âdet görmeyi 
hem de temizlenmeyi ifade eder. 

7 Yeterabbesne bi-enhısihinne'nm doğru karşı- 
lığı budur ve bu bir kadının kendi rahminde 
olup bitene dair ilk ve gerçek gözlemi ancak 
kendisinin yapabileceği gerçeğine dayanır. 

8 Veya: "Kadınların sorumluluklarına denk 
hakları vardır". Ya da: "Kadınların hakları, örfe 
uygun olarak sorumluluklarına denktir." Bura- 
daki denklikten kasıt 'oran eşitliği' değil, ada- 



lettir. Formül şudur: Ne kadar sorumluluk o 
kadar hak, ne kadar hak o kadar sorumluluk. 
Kadm-erkek arasındaki adaletin oran eşitliğine 
indirgenmesi, her iki cinsin hak ve soumlukla- 
rmm birbirine denk olduğu gerçeğinin, cinsle- 
rin fıtratlarından gelen farklılığı inkâr anlamına 
gelen 'aynılık ve tıpkılığa' indirgeme yanlışına 
dayanır. Oysa ki iki cins birbirinin yerini tut- 
mayan 'eş'lerdir. Tıpkı bir çift ayakkabının eşi 
gibi. İkisi de birbirinin eşidir ama, biri diğerinin 
yerini tutmaz. 

9 "O kadınlar", sadece 'aleyhinne ibaresinin 
tam karşılığı değil, aynı zamanda âyetin başın- 
da belirtilen türden kadınlara da bir gönderme- 
dir. Bu hak, gebeyken boşanan kadının yeniden 
evliliği düşünmesi durumunda, çocuğunun ba- 
basına tanınan öncelik hakkıdır. 

10 'Azîz ve Hakim isimlerindeki belirsizlik, 
mânalarının bu pasajla bire bir alâkasına delalet 
eder (Bkz: 9:102, not). 

11 Bir sonraki 30. âyet buradaki iki boşamanın 
üçüncüsünü teşkil eder. 29 ve 30. âyetler birlik- 
te okunmalıdır. Ahsen talak (en güzel boşama) 
adı verilen asıl boşamayı Talak 1. âyet beyan 
eder. Bu âyetse dönüşü mümkün olan boşama- 
nın sınırını açıklar. Bu izin ikisi veya üçü bir 
arada değil iki ayrı zamanda kullanılabilir. Zira 
merra'mn bir anlamı da "zamandan bir bö- 
lüm"dür (cüz'ün mine'z-zemân). Bu boşama tü- 
rü, boşama hakkını geri dönülmez biçimde so- 
nuna kadar tüketen kişiyi ele almaktadır. Veri- 
len iki fırsat da tüketilerek üçüncüsü ve sonun- 
cusu da kullanılmışsa, eşlerin beraberliği dene- 
me süresi bitmiş ve nikahın saygınlığı tüken- 
miş demektir. (Şahitliğin boşama sürecindeki 
yeri için bkz: 65:2). 

12 Bu âyet kadının eşini boşama (iftidâ) şartla- 
rını beyan etmektedir (Ayrıca krş: 4:128). Bu 
konuda Ensar'dan Habibe bt. Sehl'in, kocası Sa- 
bit b. Kays'ı boşaması örneği verilebilir. 



CUZ2 



-^^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N3£M* 



79 



&$3H 



Jİ LİjjA^J jA^^su^els ^I>-1 5*"^ *L_ll!l çvliila li|^ 



231 Bu şekilde kadınları boşadığmızda ve 
onlar da bekleme sürelerinin sonuna gel- 
diklerinde, ya güzellikle tutun ya da güzel- 
likle bırakın! Onlara zarar vermek için alı- 
koymayın! Bu durumda haddi aşmış olur- 
sunuz. Kim de böyle yaparsa, elbette ken- 
disine kötülük etmiş olur. Allah'ın âyetle- 
rini hafife almayın! Allah'ın size olan ni- 
metlerini, size öğüt vermek için size indir- 
diği vahyi ve hikmeti hatırlayın ve Allah'a 



karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun! 
îyi bilin ki Allah her şeyin aslım bilir. 

232 Kadınları boşadıktan sonra, bekleme 
sürelerini tamamlamışlarsa, aralarında 
münasip bir biçimde anlaştıkları takdir- 
de, eş(namzet)leriyle evlenmelerine engel 
çıkarmayın! 1 Bu, içinizden Allah'a ve 
âhiret gününe inanan herkese bir uyarı- 
dır,- işte bu sizin için en yararlı ve en te- 
miz olandır. Allah her şeyi bilir ve fakat 
siz bilemezsiniz. 

233 Ve (boşanmış) annelerden emzirme 
süresini tamamlatmak isteyenler çocuk- 
larını tam iki yıl emzirirler,- onların ye- 
me-içme ve giyim-kuşamlarım temin et- 
mek münasip bir biçimde babaya düşer. 
Hiç kimseye taşıyamayacağı bir sorum- 
luluk yükletilemez. Ne bir anne çocuğu 
yüzünden zarara uğratılsın, ne de çocuğu 
yüzünden bir baba. Ve (babanın) vârisine 
de aynı görev düşer. Eğer (çocuğun boşan- 
mış ebeveyni, çocukla annenin) ayrılma- 
sına karşılıklı istişare sonucu razı olur- 
larsa, her ikisine de bir vebal yoktur. 2 
Eğer çocuklarınızı süt annelere baktırma- 
ya karar verirseniz, teslim edeceğiniz ço- 
cuğun emniyetini uygun şekilde sağla- 
manız şartıyla 3 size bir vebal yoktur. Al- 
lah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde 
olun: iyi bilin ki Allah tüm yapıp-ettikle- 
rinizi görmektedir. 



1 Kadının eş seçme hakkını koruyan bu âyeti, 
234. âyet de destekler. Amelî sünnet de bu doğ- 
rultudadır. Velisi bir kadım, istemediği biriyle 
zorla evlendiremez (Ebu Davud, Nikah, 26; Ibn 
Mace, Nikah, 12). Dönüşü mümkün boşama- 
larda iddet tamamlandıktan sonra yeni bir ni- 
kah sözleşmesi, ancak kadının rızasına bağlıdır. 
Geri dönüşlü boşamalarda kadının eşine dön- 
meme hakkı saklıdır. Makıl b. Yesar boşanan 



kız kardeşinin eski kocasına dönmesine mani 
olmaya kalkmış, âyet bunun üzerine inmiştir 
(Ibn Kesir). 

2 Fisâl'i "sütten kesilmek" şeklinde yorumla- 
mak isabetli değildir. "Çocuğun anneden ayrıl- 
masına hamletmek daha isabetli görünmekte- 
dir (Krş: Râzî, Ebu Müslim'den nkl). 

3 Ulaştığım bu tatminkâr mânayı Muhammed 
Esed'e borçluyum. 



«N^^ 



80 



*N3£^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N3£s^ 



CUZ2 



234 İçinizden ölen kimselerin geriye bı- 
raktığı eşler dört ay on gün kendilerini 
gözetlesinler. 1 Bu süreyi tamamladıkla- 
rında kendileri için gerekli olan şeyleri 
meşru olmak kaydıyla 2 yapmalarında si- 
ze herhangi bir vebal yoktur. Ve Allah 
yaptığınız her şeyden haberdardır. 

235 Ve bu gibi kadınlara evlenme arzu- 
nuzu ima etmekte, ya da böyle bir arzuyu 
içinizde taşımanızda da bir vebal yoktur. 
Nasılsa Allah sizin onlara karşı hissetti- 
ğiniz duyguları açacağınızı bilir. Lâkin 
onlarla meşru bir biçimde konuşmak ye- 
rine, duygularınızı gizlice açma yoluna 
gitmeyin; dahası, belirlenmiş süre ta- 
mamlanmadan evlilik bağını kurmaya 
kalkmayın! Zira iyi bilin ki Allah içiniz- 
de sakladıklarınızı bilir: öyleyse O'ndan 
sakının! Ve yine iyi bilin ki Allah tarifsiz 
bağışlayandır, acele cezalandırmayandır. 

236 Kendilerine henüz dokunmadığınız 
ya da bir mehir 3 tesbit etmediğiniz ka- 
dınları boşamanızda size bir vebal yok- 
tur. Ne ki (bu durumda dahi) onlara des- 
tek olun! Eli geniş olan kendi takdirince, 
eli dar olan da gücü yettiği miktar makul 
bir biçimde geçimlik tedarik etsin! Bu, 
Allah'ı görür gibi inanan herkesin üzeri- 
ne bir yükümlülüktür. 

237 Eğer kendilerine dokunmadan fakat 



=H§E3K= 



j fj >ı*5 L-oJ «İli J (-İ j , r. n ][j •-$ *Jû\ ^_İ j— ^* La-İ 

8 > t) e ' a f a' ' * 






£ u îlSji üili ji i^=«; 



-l£=»JI;iJj£ I 



=■ ...iii ^ U İUj 2ji oı 

' 5) . t. - ' - > .,,-ij i, 

* — ^j^JI ( _l^ -^fc^aj^oj l\^3j^ ry$ Ij^ajJü jl t jA j .... i "i 

' g C » E^ at * * 

.asj ^yfcj...,...o.î jl i y^ ^y> ^Aj^ÜUa jlj — '• ^ j; ,:,, .,.-^<JI 
jl j^Âju öl VI n ... .". ./?y L-a >,.a./?:3 4—/ajji j—$J p " , '^ j3 
<_£ ajâjLU ı^> il I İÂaj jlj »- 1 ^ .t jj I 3Jjİ£- û-L^J ı^-ÜI I^Aju 

^v ^OJ j^UJo Uj ÜJİ jl l^=lllj J-^l |j_^JJ V J 



mehirlerini tesbit ettikten sonra boşarsa- 
mz, bu durumda tesbit ettiğiniz miktarın 
yarısı onlarındır; ancak onların bundan 
vazgeçmeleri ya da nikah bağını elinde tu- 
tan kimsenin vazgeçmesi müstesna. Vaz- 
geçmeniz takvaya daha uygundur, zira bir- 
birinize karşı fedakârca davranmanız ge- 
rektiğini aklınızdan çıkarmayın: çünkü 
Allah yaptığınız her şeyi görmektedir. 4 



1 Mücâhid'in yorumuna göre bu âyetle aynı ko- 
nudaki 240. âyet, iki ayrı durumun ifadesidir. 
Bu âyet, bir cahiliyye geleneğini kadınlar lehine 
sınırlar. Kocalar, ölmeleri hâlinde dul eşlerinin 
bir yıl evde kalıp yas tutmalarını vasiyet eder- 
lerdi. Bu âyet ölen kocanın böylesine bir tasar- 
rufta bulunamayacağını, kadın bunu istemezse 
âyette geçen sürenin yeterli olduğunu beyan 
eder. Ölen kocasının vasiyetini gönüllü olarak 
kabul eden kadının bekleme süresi bu sûrenin 
240. âyetiyle belirlenmiştir. 



2 Burada bâ edatı ile [bi'l-ma'mf\ gelen ibare 
240. âyette min edatı ile [min ma'ruf) gelmek- 
tedir. Çünkü buradaki meşruluktan kasıt Al- 
lah'ın emrine göre olması, 240. âyette ise insan 
eylemlerinden bir eylem olarak kadının kendi- 
si hakkında makul bir karar vermesidir. Bu ne- 
denle de biz bu âyette "meşru" diye çevirdiği- 
miz ma'rufu, 240. âyette "makul" şeklinde çe- 
virdik. Ayrıca bu âyette belirsiz gelen kelime 
240. âyette belirlilik takısıyla gelir. Müfessirler 
bundan yola çıkarak bu âyetin 240. âyetten son- 



CUZ2 



<*s3Ss^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



<*s3£sH- 



81 



ra indirildiğini söylerler. 

3 Farida, erkeğin kadına evlilik sözleşmesi sıra- 
sında vermek zorunda olduğu sosyal güvenceyi 
ifade eder. İslâm fıkhında "mehr" olarak adlan- 
dırılan bu uygulamanın "kişinin yapmak zo- 
runda olduğu ilâhî emir" anlamına gelen farida 
şeklinde adlandırılmış olması anlamlıdır. 



4 Kur'an'm kendine has üslûbu içerisinde her 
sosyal ve hukuki bildirimin önünden ya da ar- 
dından mutlaka Allah'a karşı sorumluluk çağrı- 
sı gelir. Bunlar adeta birer uyarı işaretidir; insa- 
na hep temel davayı, varoluş amacını hatırlatır. 
Eğer amaç gözden kaçırılırsa, araçların amaçlaş- 
ma tehlikesi doğar. 



»NS3$5^ 



82 



■*^£s*+ 



2 I BAKARA SÛRESİ 



o^^ 



CUZ2 



238 NAMAZLARINIZI, 1 özellikle en ide- 
al namazı 2 kılmaya gayret edin 3 ve Al- 
lah'ın huzurunda gönülden bir bağlılıkla 
durun! 4 239 Fakat tehlikedeyseniz, yaya 
ya da binek üzerinde eda edin! Tekrar gü- 
venliğe kavuştuğunuzda, Allah'ı, bilmez- 
ken size bildirdiği gibi anın. 5 

240 İÇİNİZDEN biri ölür de geride eşler 
bırakırsa, dul eşlerine, kendi evlerinden 
çıkarılmaksızm bir yıllık geçimlik vasi- 
yet etsinler! 6 Eğer onlar kendiliklerinden 
çıkarlarsa, size onların kendileri hakkın- 
da aldıkları makul kararları uygulamala- 
rından dolayı bir vebal yoktur. Ve Allah 
her işinde mükemmeldir, her hükmünde 
tam isabet edendir. 7 

241 Ve (böylece) boşanmış dul kadınlar 
da meşru bir biçimde geçimlerini sağla- 
mış olacaklardır: Bu, sorumlu davranan 
herkesin üzerine düşen bir görevdir. 8 

242 İşte Allah aklınızı kullanabilesiniz 
diye, size mesajlarını böyle açıklıyor. 9 

243 SAYILARI binlerce olduğu hâlde, 
ölüm korkusuyla yurtlarım terk edenleri 
gözünde canlandırabilir misin!? 10 Allah 
onlara önce "Ölün!" demiş, peşinden on- 
ları hayata döndürmüştü. 11 Hiç şüphesiz 
Allah insanlara karşı sınırsız lütuf sahibi- 



s>> 



<CSM 









f" 



UJ UA-. *jj| 



İÜ, 






dir, fakat insanların çoğu şükretmezler. 12 

244 O hâlde Allah yolunda savaşın! Ama 
unutmayın ki, Allah her şeyi tarifsiz işi- 
tendir, her şeyi sınırsız bilendir. 

245 Allah'ın kat kat fazlasıyla geri ödeye- 
ceği bir güzel borcu O'na verecek olan 
kimdir? 13 Allah hem daraltır hem genişle- 
tir; ve hepiniz sonunda O'na döndürüle- 
ceksiniz. 



1 Boşanmayla ilgili hükümlerin ardından söz 
namaza getirilir. Zira namaz gök dikişidir. 
Dünya astarını âhiret atlasına günde beş yerin- 
den dikmektir. Hayat ancak bu sayede ruhsuz 
bir ceset olmaktan kurtulur (Krş: 70:19-22). 

2 Bizim "en ideal namaz" olarak karşıladığımız 
es-salâti'1-vustâ ibaresi hakkında Şevkânî tam 
on sekiz görüş zikreder. Bu konuda hadis edebi- 
yatında da hayli rivayet bulunmaktadır (Msl: 
Buhari, Tefsir S, ayrıca Tirmizî, îbn Hanbel vd.) 
Görüş farklılıkları "orta" anlamına gelen vustâ 



kelimesinin yorumundan kaynaklanır. Bu ikin- 
di veya akşam namazı olarak tefsir edilmiştir. 
Ancak vustâ ism-i tafdil olarak "en ideal ve en 
faziletli" anlamlarına da gelir. Doğrusu bu ko- 
nuda bir görüş birliği yoktur ve buna zorlayacak 
bir delil de yoktur. Âyette kesin ve net olarak 
bir tek namaz kastedilmez. Nasıl ki Kadir gece- 
si Ramazan içerisinde ve duanın kabul saati 
Cuma günü içerisinde gizleniyorsa, "orta na- 
mazı" da bütün namazlar içinde gizlenmiştir. 
Mamafih bu namazı aramak için tüm namazla- 



CÜZ 2 



*N£3Ss#- 



2 / BAKARA SÛRESİ 



•*s3£N* 



83 



ra itina gösterilmelidir. Sözün özü: Tüm na- 
mazlar bir namazı kılmak için kılınırlar. 

3 Hafizu fiilini "gayret edin" şeklinde çevirdik. 
Bu kalıpla gelen fiiller esasen iki taraf arasında- 
ki ortak eylemler için kullanılır. Adeta şöyle 
denilmektedir: Siz namazı kollaymız ki, Allah 
da yukardan beri koyduğu kuralları ve emirleri- 
ni yerine getirmek hususunda sizi kollasın. Ve- 
ya: siz namazı koruyunuz ki, namaz da sizi ko- 
rusun (Krş: 29:45). "Mukavemet" ve "münaza- 
a"ya delalet eden bu kip 'ala ile birlikte metne 
"ısrar" ve "tekrar" vurgusunu katar. 

4 Âyette geçen kânitîn "gönülden bağlılık", 
"kayıtsız şartsız teslimiyet" anlamına gelir. Bu 
kelimeyi "susmak" olarak yorumlayanlar Bu- 
hârî ve Müslim'de geçen Zeyd b. Erkam rivaye- 
tini delil olarak gösterirler: "Biz daha önce na- 
maz içerisinde gerekli olduğu zaman konuşu- 
yorduk. Bu âyet indikten sonra susmakla emro- 
lunduk ve namazda konuşmak yasaklandı." Bu 
âyetten beş vakit namaz anlaşılır: Salevât ço- 
ğuldur ve ayrıca dilde ikil formu olduğu için 
Arapça'da çoğul en az üçtür. Bir de orta namazı, 
toplam dört eder. Ama dört rakamının ortası ol- 
mayacağı için salevât çoğulunu mecburen dört 
olarak anlamak zorundayız. Orta namazıyla 
birlikte beş eder. 

5 Zımnen: Cana, mala ve insan onuruna yöne- 
lik bir tehdit söz konusuysa ve siz de bunlara 
halel gelme endişesi taşıyorsanız Allah'ın hu- 
zurunda durmanın fiili tezahürü olan "kıyam"ı 
terk edebilirsiniz. Aynı şey namazın şartların- 
dan kıble ve sabah namazı dışındaki namazlar- 
da vakit için de geçerlidir. Temel haklara yöne- 
lik bir tehdit, bir mü'min üzerinden namazın 
ancak formel şartlarından bir ya da bir kaçını 
kaldırabilir. Allah-insan ilişkisinin zirvesi olan 
namaz o kadar önemlidir ki, sadece normal za- 
manlarda değil olağanüstü zamanlarda da bu 
ilişki türü mutlaka sürdürülmeli ve kul Allah'a 
karşı sorumluluğunun bilincinde olduğunu gös- 
termelidir. Bu sorumluluğu insan, kendisine 
yönelik doğrudan bir tehditten dolayı özel bir 
vakit ayırarak ayakta kıyama duramadığı için 
erteleyemez. Böylesi bir durumda, vaziyet neyi 
gerektiriyorsa ibadet öyle eda edilir 

6 Bu âyet ile iddet konusundaki 234. âyetin be- 



yan ettiği iki farklı durum için 234'ün notuna 
bkz. Dolayısıyla bu iki âyet arasında nasih- 
mensuh ilişkisi söz konusu değildir. 

7 Bu âyet boşanan kadınların haklarını savunan 
ve onlara o güne kadar tanınmayan birtakım ila- 
ve haklar getiren âyetlerdendir. Müfessirlerin 
bir çoğu bu âyetle 234. âyetin aynı konuda hü- 
küm verdiği görüşünden yola çıkarak bu âyetin 
hükmünü 234'le geçersiz kılma (nesh) ya da 
kapsamını daraltma (tahsis) yoluna gitmişlerdir. 
Bu görüşlerine mantıki bir açıklama getirmek 
için de bu âyetin 234'ten önce indiğini iddia et- 
mişlerdir. Bunun delili yoktur. Böyle bir sonuca 
varılmasının tek nedeni, iki âyetin aynı konu- 
dan söz ettiği varsayımıdır. Oysa ki 234. âyet 
dul kadınların bekleme süresi, bu âyetse dul ka- 
dınların nafakası hakkındadır. Bu âyeti 234. 
âyetle birlikte ele alırsak şunu söyleyebiliriz: 
Kocasını kaybeden dul bir kadın eğer kocasının 
evinden çıkıp evlenmek istemiyorsa, onu bir yıl 
kocasının evinde kalıp o hayattaymış gibi onun 
mirasından geçimini temin etmekten kimse 
men edemez; yok eğer evlenmek istiyorsa, bu 
onun tercihidir ve iddeti dört ay on gündür. 

8 Boşanmış kadınlarla ilgili dört durum var: -\ 
1) Gerdeğe girilip bir mehir tesbit edildikten ) 
sonra boşanan kadınlar: onlara ilişkin hükmü i 
2:229 ve 4:20 açıklar. 2) Gerdeğe girilmeden ve j 
mehir tesbit edilmeden boşanan hanımlar: on- ) 
ların durumunu 2:236 açıklar. 3) Bir mehir tes- j 
bit edilen fakat gerdeğe girilmeden boşanan ha- j 
nımlar: onların durumunu 2:237 açıklar. 4) j 
Gerdeğe girildiği hâlde bir mehir tesbit edilme- 
den boşanan hanımlar: bu durumda olanların 
hükmü de hiç tartışmasız mehir tesbit edilen 
kadınların mehrine muâdil bir mehirdir. Bazıla- 
rı bu son durumun hükmünü 4:24 âyetinin 
açıkladığı görüşündedirler. 

9 217. âyetten buraya kadarki pasajlar, "Hoşu- 
nuza gitmese de savaş size farz kılındı" diye 
başlayan 216. âyetin alt başlıklarıdır. Dul ka- 
dınların büyük bir bölümünü, boşananlar değil 
savaşta kocaları ölenler oluşturuyordu. Kur'an 
üslûbu gereği konuyu ele aldığında olayın fark- 
lı boyutlarını da gündeme getirdi. Şimdi ana ko- 
nuya yeniden dönerek, savaş olgusunu ele alı- 
yor ve "korkunun ecele faydası yok" sözünü, 



84 



*NS3£N* 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N3£sH- 



CUZ2 



ölüm korkusuyla bireysel ve toplumsal sorum- 
luluktan kaçanlara hatırlatıyor: 

10 Zımnen: Ölümden kaçmak suçluluk alame- 
tidir. Elemtera ibaresi, sorudan çok ibret ve 
hayret vurgusu taşır. el-Menâr sahibi bu âyetin 
tefsirinde şöyle der: "Ben de diyorum ki: "Bu ta- 
birle elemtera ile başlayan kıssaların ille de ya- 
şanmış olması şart değildir. Aksine bu kıssalar 
temsili de olabilirler. Kıssaya böyle girilmesin- 
den maksat, sanki gözlerle müşahede edilen ve 
kesin bilinen bir gerçeklik gibi tasavvur etme- 
miz istendiği içindir." Bu temsil "korkunun 
ecele faydası yoktur" atasözünü hatırlatır. Esa- 
sen bu âyette anılanların ölüm karşısındaki ye- 
rilen tavırlarının tam tersini, "(fakat) Allah'a 
kavuşacaklarına kesin olarak inananlar" (249) 
denilen kimselerin tavırları temsil eder. 

11 Buradaki "ölün" ve "hayata döndürmüştü" 
ifadeleri, bu sûrenin "..af dileyin ve böylece içi- 
nizdeki kötülükleri öldürün" âyeti ışığında an- 
laşılmalıdır (2:54 ve not 8) 

12 Kur'an'da "insanların çoğu" formu tam on 



yedi yerde sadece üç şekilde gelir: "İnsanların 
çoğu bilmezler", "insanların çoğu şükretmez- 
ler", "insanların çoğu iman etmezler". Bu üç 
durum da aslında birbirinin sebep ve sonucu- 
durlar. Bu ifade, şuursuz kitlelerin tarihin özne- 
si değil nesnesi olduğu gerçeğini ifade eder. 
Kur'an onların karşısına ulu'l-elbab'ı (bilinç sa- 
hipleri) yerleştirir. Bu âyet şu hakikati ifade 
eder: Bir toplumun hak ve adalet tutkusuna 
ölüm korkusu galip gelirse o toplum geleceğini 
satmış demektir. Bir toplumda hakikat aşkı ve 
adalet tutkusu ölüm korkusuna galip gelmeye 
başladı mı, o toplum ölü bir toplumken diril- 
meye ve dünya toplumları içerisinde üstün ve 
gıpta edilir bir konuma gelmeye başlar. Aslında 
246-251. âyetlerde anlatılan Tâlût-Câlût kıssası 
bu gerçeğin tarihsel örneğidir. 

13 Allah'ın kat kat fazlasıyla ödeyeceği sadece 
mal değil aynı zamanda hayattır da. Çünkü Al- 
lah yolunda öldürülenlere verdiği ömrün kat 
kat fazlası olan ebedi bir hayat bahşedilecektir. 
Değil mi ki: Allah için vermek, vermek değil al- 
maktır. 



'v^CsS^* 



CUZ2 



«N3£N* 



2 I BAKARA SÛRESİ 



-N^S^ 



85 



°>4S^ 



Jj Ui l^=aJU il) oJo I *_gJ (j^-^ 1 j-Jls i I j^™^ ^a 
ULU LIsUjIj LIjÇj j_js llij>-l jlİj -<Hi > J-->-- j 

•^ — -u ı — J 3^ f* — 3 A — '" 9 ~_îJ— UJ u ^3— -*- ' (j— ^ j ' : -*-' lC " 

(j ! / t g L ; ' «__$J (J Li J l ' (V-*i*- f— « I j «tül ! J A L_^J 
^y» Âi.jj'^Tsa-.S <Uİ Cj^jUİI ^=C3 Ij j I «^sssaJL Sj I 



246 Musa'dan sonra Isrâiloğullarmın ileri 
gelenlerinin, peygamberlerinden birine 
"Bize bir kral tayin et ki Allah yolunda 
savaşalım" dediklerini görmedin mi? O 
da dedi ki: "Ya size savaş emredildikten 
sonra savaşmaktan geri durarak isyan 



ederseniz?" Cevap verdiler: "Biz, yurdu- 
muzdan ve çoluk-çocuğumuzdan ayrı dü- 
şürülmüşken neden savaşmayalım?" Oy- 
sa ki savaşmak onlara emredilince, pek 
azı dışında hepsi yüz çevirdiler. Allah, 
gerçek zalimlerin kim olduğunu çok iyi 
bilmektedir. 

247 Peygamberleri onlara, "İşte, Allah si- 
ze Tâlût'u hükümdar tayin etti" 1 deyince 
şöyle karşı çıktılar: "Biz yönetime ondan 
daha lâyıkken ve ona büyük bir servet de 
verilmemişken, nasıl olur da o bizim üze- 
rimize otorite sahibi olabilir ki?" Cevap 
verdi: Çünkü Allah onu seçti; ilimde ku- 
şatıcı bir derinlik ve fizikî üstünlük sahi- 
bi kıldı. Ve Allah otoriteyi dilediğine 
bahşeder: zira Allah sınırsız güç sahibi- 
dir, her şeyi bilendir. 

248 Ve Peygamberleri onlara dedi ki: "Ba- 
kın, onun otoritesini meşru kılan belge 
olarak size içinde Rabbiniz tarafından 
bahşedilmiş bir gönül huzuru ile Mu- 
sa'nın ailesi ve Harun'un ailesinden geri- 
ye kalan, meleklerin yüklediği bir gönül 
bağışlanacaktır. Eğer gerçekten inanıyor- 
sanız, bunda sizin için bir işaret vardır." 2 



1 Samuil Peygamber döneminde MÖ 102,0 civa- 
rında İsrailoğullarma komutan olarak atanan Ta- 
lut, Hz. Davud ve Süleyman'la gücünün zirvesi- 
ne çıkan devletin de kurucusu sayılmaktadır. 

2 Tabutun ne olduğu konusu tartışmalıdır. Râ- 
ğıb, "Tabut, kalbe-gönle bir atıftır, 'gönül huzu- 
rundan' maksat da ondaki ilimdir. Bu nedenle 



kalp "ilmin çantası, hikmetin evi ve tabutu ola- 
rak isimlendirilmiştir" açıklamasını yapar 
[Müfredat] Eski Ahid'de aynı kıssanın anlatıldı- 
ğı yerde geçen şu satırlar bu yorumu destekler: 
"Saul (Tâlût) Samuil'in yanından gitmek için 
döndüğü gibi Allah ona başka bir kalp verdi." (I. 
Krallar, 9:10) 



*^^3S^* 



-*s3£N<- 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*Ns£^» 



CUZ2 



249 Ve Tâlût ordusuyla harekete geçtiği za- 
man dedi ki: "Bakın, Allah sizi bir ırmakla 
sınayacak; kim ondan içerse benden değil- 
dir, kim de ondan tatmazsa bendendir,- an- 
cak bir avuç içen bundan müstesnadır. 1 
Onlardan pek azı dışında, hepsi ondan (ka- 
na kana) içtiler. O ve ona inananlar ırmağı 
geçtikleri sırada, (nehrin öbür tarafında ka- 
lanlar) dediler ki: "Bugün Tâlût ve ordusu- 
na karşı koyacak gücümüz yok". 2 

(Fakat) Allah'a kavuşacaklarına kesin gö- 
züyle bakanlar 3 da dediler ki: "Nice sayı- 
ca az (örgütlü ve disiplinli) topluluk, Al- 
lah'ın izniyle nice sayıca çok (örgütsüz 
ve başı bozuk) topluluklara galip gelmiş- 
tir: Zira Allah direnenlerle beraberdir." 4 

250 Onlar Câlût ve ordusuyla karşı karşı- 
ya geldiklerinde "Ey Rabbimiz! Üzerimi- 
ze sabır boca et ve ayaklarımızı kaydır- 
ma; ve kâfirler güruhuna karşı bize yar- 
dım et!" diye dua ettiler. 

251 Bunun üzerine, Allah'ın izniyle onla- 
rı bozguna uğrattılar. Ve Davud Câlût'u 
öldürdü, bunun ardından Allah da ona 
hükümranlık ve âdil hüküm liyakati ver- 
di ve dilediklerini öğretti. 5 Eğer Allah in- 
sanların bazısını diğer bazısıyla savun- 
mamış olsaydı, 6 yeryüzü fesada giderdi. 























^JJIj >-* ojjLjŞ- LJUs çL-J-L" !>L~J3 *^j 4-La 






o ^J IAj > j_JJ 1 LU Â_s LU V 1 ^J li aJ^> S j_lİ 1 






I^=» <İil IjS^J IJJl j-ÜsJ j_jJÜ! JLJ aj jjLi j 






<Ullj xJJ l öjLj û^-Jl^= <ü d— 1U- 3_LİS i_^ ^_4 












Ll* 1 -vl 1 vLJj j f j-Î-^» L-^*- p" j-* 1 *-~4 j l j-I ^ 






f-*^^ <'-* S^^^^ 1 fJ-^ 1 l*-^ lj^İJi} 






^İÜM 4)1 i-öl j ojJl^ jjlj J~£s j 4)1 jjl_j 












0~ ==lJ J (j^J^ ' oJ_lâJ ^İî-İIj p {^v J-LİJİ 






4)1 oUjl -_tUcî . .r j.. JUÜI L5 -İ£ J-JJ jj> 4)1 






? tj^J— "> j-*J ' ,j— *J ^-İaj 1 j ı3-^J u ^lA—Jj- L_& jüj 





Ve fakat Allah bütün varlıklara karşı sı- 
nırsız lütuf sahibidir. 

252 İşte bunlar Allah'ın mesajlarıdır,- biz 
bunları sana gerçek bir amaca mebni ola- 
rak iletiyoruz, 7 çünkü sen kendisine me- 
saj gönderilenlerdensin. — > 



1 Uzun süre susuzluktan sonra aniden aşırı su 
tüketiminin, böbrek ve kalp yetmezliği sonucu 
ölüme kadar varan olumsuz sonuçlara yol açtı- 
ğı bilinmektedir. 

2 Yapamayacağınıza inanırsanız, yapamazsınız. 

3 Zımnen: İtaatlerinden dolayı Allah'ın vaad et- 
tiği ödüle kavuşacakları kanaatinde olanlar. 
Mü'min itaatiyle ilâhî ödülü umut edebilir, fa- 
kat garanti edemez. Bu âyette övülen tavır, 243. 
âyette yerilen tavrın zıddıdır. 

4 Zımnen: Üstünlük ve başarı sayılarda değil, 
inanç ve disiplindedir. Bu nedenle de, tarihin 
yatağım değiştiren büyük değişimler şuursuz 
yığınların değil, sayıları az da olsa inançlı ve şu- 



urlu insanların eseridir. Bedir zaferinin, Kur'an 
lisanıyla açıklaması. 

5 Cümlenin başı Hz. Davud'un peygamber se- 
çilmesinin gerekçesini açıklar gibidir. 

6 Meşru müdafaanın Allah'ın bir lütfü olduğu- 
na işarettir (Krş: 22:40). Nafi, def'u sözcüğünü 
difâ'u okumuştur. Bu tercihimiz olan "savun- 
ma" anlamını pekiştirir. Kaldı ki, Sibeveyh'e 
göre ikisinin de anlamı aynıdır (Kurtubî). 

7 Bi'1-hakk, anlatılanın tarihsel bilgi değerinden 
çok, onun amaçlılığına ve anlamlılığına ilişkin- 
dir. Âyetin son cümlesindeki "mesaj" da zaten 
bu tercihimizi teyit etmektedir. Maksat tarihi 
bilgi vermek değil, "hidayete" yöneltmektir. 



CUZ2 



-«N3S3*- 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*Ns3£^* 



87 



MSN 



û"" ûi {J— J ^ ^° *^' *l— «t jJj ^j-LÜI ?-jj_j öl—JJblj 

l^aJLÜl lj__ul ^-jJJl 1$jI Lj ^ -^-jjj ^ J^f <^ı j^— ?J j 
V j Âl>- V j <ui *-Jj V ^ jj ^jÇ 0! Jlâ ^ LS\Sjjj tL» 

t_4J J I 4__*İ£. "yA A A_jLj jjMı^U V_5 « $Â^>- LoJ p &i^j\ 

^r)' ' >>>, ',%-,'*, , \ S ti t f - , f 7 

^1 .^o"...'! -Us «üiLj jVJjj ^^-uaJlı ^İSo t yİ3 ^*J1 '\a 

<H L-Jİ »■;,. .'. <îlljL4J p /O," I V ^j-âj^Jlîj^-ilL; 



< — 253 Söz konusu elçilerden her birine 
diğerinden farklı meziyetler bahşettik. 1 
Onlardan kimisiyle Allah konuşmuş, ki- 
misini de yüce mertebelere çıkarmıştır. 2 
Meryem oğlu İsa'ya da hakikatin apaçık 
belgelerini verdik ve onu mukaddes ruh 
ile destekledik. Eğer Allah dileseydi, 3 on- 
ların ardından gelenler, kendilerine haki- 
katin apaçık belgeleri geldikten sonra bir- 
birlerinin kanma girmezlerdi. Ne ki onlar 



ihtilafa düştüler; onlardan kimi inandı, 
kimi de inkâr etti. 4 Eğer Allah dileseydi 
birbirlerinin kanına girmezlerdi, fakat 
Allah dilediğini yapar. 5 

254 Siz ey İman edenler! Kendisinde pa- 
zarlığın, dostluğun ve şefaatin olmayaca- 
ğı gün gelmezden önce size rızık olarak 
bahşettiklerimizden harcayın! 6 Zira nan- 
körler zalimlerin ta kendileridir. 7 

255 ALLAH, kendisinden başka ilâh ol- 
mayan, 8 mutlak diri, hayatın ve varlığın 
kaynağı ve dayanağıdır,- ne gaflet basar 
O'nu, ne de uyku. 9 

Göklerde ve yerde olan her bir şey 
O'nundur: O'nun izni olmaksızın katın- 
da şefaat edecek olan kimmiş bakayım? 10 
O, kullarının önünde-açıkta olan şeyleri 
de, ardmda-gizli olan şeyleri de bilir; oy- 
sa onlar, O dilemedikçe O'nun ilminden 
hiç bir şey kavrayamazlar. O'nun sonsuz 
Kudret ve otoritesi 11 gökleri ve yeri kap- 
lamıştır,- üstelik onları görüp gözetmek 
O'na güç gelmez: zira yüce ve azametli 
olan yalnızca O 'dur. 

256 Zorlama dinde yoktur. 12 

Artık doğru ile yanlış birbirinden seçilip 
ayrılmıştır. Şu hâlde kim şeytani güç 
odaklarını 13 reddeder de Allah'a inanırsa, 
kesinlikle kopmaz bir kulpa yapışmış 
olur: zira Allah her şeyi sınırsız işitendir, 
her şeyi limitsiz bilendir. 



1 Lafzen: "Onlardan bazılarını bazılarına üstün 
kıldık". Buradaki tafdil değil tefadul'dvr. Esas 
itibarıyla çeşitlilik ve farklılığa delalet eder 
(Bkz: 17:55; krş. 4:34). Merhum Elmalık şöyle 
der: "Dikkat olunursa tefadul-i enbiya esasta 
müttehid olmak üzere bir tenevvu ifade eder ki 
bu tenevvu bizzat murad-ı Ilâhi'dir." Âyette ge- 
çen "bazısını bazısı üzerine" (ba'duhum 'ala 
ba'd] formu, niteliğe ilişkin bir ayrımı değil ni- 
celiğe ilişkin bir ayrımı ifade eder (Krş: 2:136; 
285). Yani: "bazı hususlarda bazısını bazı hu- 



suslarda ise bazısını üstün kıldık" demektir. 

2 Allah'ın kendisine konuştuğu Hz. Musa'dır. 
"Yüce mertebelere çıkarılmış" olan Hz. Pey- 
gamber'dir. Çünkü o bütün insanlığa gönderil- 
miş zamanlar ve mekânlar üstü bir elçiydi. Pey- 
gamberler arasındaki bu farklılığın "zatî" ve 
"kazanılmış" bir farklılık olmadığını, zenginlik 
cinsinden "verilen" bir farklılık olduğunu, 
cümledeki fiillerin Allah'a isnat edilişinden an- 
lıyoruz. 



♦N3$5^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



«N3S3N* 



CUZ3 



3 Cümlenin şartlı yapısından ve sözgeliminden 
şu anlaşılır: "..ama dilemedi". 

4 Peygamberler arasındaki farklılığın Allah'ın 
yasalarından biri olduğunu, tevhid emrinin ih- 
tilafa (farklılığa) mani olmadığını ve muhalefet 
imkanını ortadan kaldırmadığım, bütün bunla- 
rın da Allah'ın muradı olduğunu âyetin sonu 
ayan beyan ifade ediyor. 

5 Bizce bu cümlenin ikinci kez tekrarı, bu üm- 
metin Hz. Peygamber'den sonra yaşadığı acılı 
ve sancılı parçalanmalara bir işarettir. Bu da ha- 
yatın doğasında bulunan bir yasadır ve bu yasa- 
yı kimse ortadan kaldırıp, ilelebet ihtilaf ve ça- 
tışmanın olmadığı bir dünya meydana getire- 
mez. En doğrusu hayatın yasalarını bilerek ha- 
reket etmektir. Allah'ın bu yasayı neden koy- 
duğunun hikmeti üzerinde düşünüp onu bul- 
mak yerine, O'nu sorgulamaya kalkmak yarar- 
sızdır. Çünkü "Allah dilediğini yapar." Bu âye- 
tin son cümlesidir. Sözün özü: İnsanların haki- 
kati bulmalarının yolu çatışmalardan, ihtilaf- 
lardan, deneme-yanılmalardan ve farklı olanı 
algılama gücünden geçer. Bu Allah'ın ezeli bir 
iradesidir. 

6 Allah'a güzel bir borç vermeden söz eden 245. 
âyete bir atıf var gibidir. Allah uğruna harcan- 
mış hayat, servet ve buna benzer tüm değerle- 
rin karşılığı kat kat fazlasıyla pazarlığın, dostlu- 
ğun ve şefaatin olmadığı hesap günü geri ödene- 
cektir (43:67; 80:34-36; 17:14). Âyet şu hakikati 
dile getirir: Gerçek bir ahlâkî davranışın garan- 
tisi âhiret inancıdır. 

7 Allah'a borç verecek kadar O'na güvenmeyen- 
ler hem "nankör" anlamında kâfir olurlar, hem 
de Allah'a itimat etmedikleri için imanlarını 
zayi ederek akidevi anlamda "kâfir" olurlar. 



8 Elmalılı merhum, besmelenin meali sadedin- 
de farklı ihtimaller üzerinde dururken şöyle di- 
yor: "Lâkin evvel emirde bu dört suretten her 
birindeki "olan" rabıtai vasfiyesi bir sui ihamı 
mutazammın oluyor. Çünkü "olmak" fili lisa- 
nımızda hem keynunet ve hem sayruret mâna- 
larında müşterek bulunduğundan evvel değil 
imiş de sonradan rahmanı rahîm olmuş gibi bir 
mânayı hudusi ihamdan hâli değildir. Olan ye- 
rine bulunan rabıtası da iyi olmuyor..." Aynı 
değerlendirmeye katıldığımız için besmelede 
biz de "olan" kullanmadık. Fakat burada Al- 
lah'ı değil "Allah'tan başka"sını nitelediği için 
sakınca görmedik. 

9 Krş: 3:2. Bu ibareyi, el-kayyum isminin bir 
açıklaması olarak görmek de mümkündür. Ya- 
ni: O hayatın ve varlığın kaynağı ve dayanağı 
olduğundan dolayı, O'nu ne gaflet basar ne de 
uyku". Bu durumda el-kayyum "sürekli ken- 
dinde ve agâh olan" anlamına gelir. Zımnen: 
Uyumayan ve unutmayan bir Allah'ın gözeti- 
minde olduğunuzu unutmayın! Namazlardan 
sonra okunan âyetelkürsîlerin gayesi bu gerçeği 
her gün tekrar tekrar hatırlatmaktır. 

10 Tüm şefaat âyetleri Sebe 23 ve Zümer 44 ışı- 
ğında anlaşılmalıdır. Bu konuda kelimenin ilk 
geçtiği Müddessir 48'in notuna bkz. 

11 Kursî, "bir şeyi bir şeyin üzerine koymak ve 
yığmak" kök mânasından türetilmiştir (İbn Fâris). 

12 Bu ifade dinde zorlamayı kategorik olarak dış- 
lar. Zira seçmenin olmadığı yerde iradeden, ira- 
denin olmadığı yerde dinden söz etmek abestir. 

13 Tâğût, şeytani düzenler, güç odakları. Keli- 
menin kök anlamıyla ilgili bkz: 68:3. İncil'de ge- 
çen "mammon" ile benzer bir anlama sahiptir. 



CUZ3 



«N3£N«- 



2 / BAKARA SÛRESİ 



-N3£s^ 



89 



itS«<5 



ı>° r^i^^r^ o^-tUaJI (^jUjl 'ij n^— n ^jjjlj 
, e', - - T , ı ,1 , , 

t?j u-* r^J?i j: 1 -^ ls-j— " J) ji P 1 ' OjjJii 

53)1 jll 4-^*^1 JL-5 o_olj ıj-^-' Lî' J^ ^—^4.3 

l_J j— İ-<J 1 ( \— o L_£J Ol— 3 (3 > ... o M /j— o ~Jİ — JüLj ^e-jlj 

*-ı: ^JUill ^3_îll ^ojî V İülj j'^ 51 ^JJI c.g;S 

j»l£ 4jU *Ü) 1 4_jLoU L-£i>° _lJu <Ü I eJLfc ^j-^j ^-il 

LusJ U j ,.^— ^ Xj U j .m :; < ^°^ — ı > UajJ I ^J l a Jâj I j 
|gi; j_Jî *^-£ J5" L^li- 53)1 jl çji-l Jli *d ^1-H ^— °-^ 



257 Allah'tır iman edenlerin velisi: onla- 
rı (kalp gözünü kör eden) karanlıklardan 
(iç) aydınlığa çıkarır. 1 Küfreden kimsele- 
rin velileri ise şeytani güç odaklarıdır: 
onları aydınlıktan çıkarıp karanlıklara 
iterler. İşte onlar ateşin sakinleridirler, 
onlar orada kalıcıdırlar. 



258 Sırf Allah kendisine hükümranlık 
verdi diye 2 Rabbi hakkında İbrahim'le 
tartışan kimseye baksana! O zaman İbra- 
him demişti ki: "Benim Rabbim hayat 
veren ve öldürendir". O cevap verdi: 
"Ben de hayat verir ve öldürürüm." İbra- 
him: "Allah güneşi doğudan getirir, hadi 
sen de onu batıdan getir!" demişti de, 
küfre gömülen bu herif donakalmıştı: 
Evet, Allah zulme gömülmüş bir toplu- 
ma asla rehberliğini bahşetmez. 

259 Yoksa (sen ey insan); alt üst olmuş, 
her tarafı yıkılıp harabe hâline gelmiş bir 
şehre uğrayıp, "Allah bütün bunları öl- 
dükten sonra nasıl diriltecek?" diyen biri 
gibi misin? Allah onu yüz yıl ölü olarak 
bıraktı, ardından dirilterek sordu: "Ne 
kadar kaldın?" O da cevap verdi: "Bir gün 
ya da daha az kaldım." Buyurdu: "Hayır, 
aksine yüz yıl kaldın, istersen yiyeceğine 
ve içeceğine bak, daha kokuşmamış bile; 
ve bir de eşeğine bak. Biz, seni insanlara 
bir işaret kıldık. Ve bak (canlılara ait) ke- 
miklere, onları nasıl yerli yerince dizip, 
ardından üzerlerini etle kapladığımızı 
düşün!" Bütün bunlar kendisine açıkla- 
nınca şu itirafta bulundu: "Artık bildim 
ki Allah her şeye kadirdir." 3 



1 Krş: "Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler: artık yan muhatapları uyaran temsili bir kıssa olarak 



onlar dönemezler" (18. âyet). 

2 Zımnen: iktidarın gerçek kaynağı Allah'tır,- 
kaynağına yabancılaşan iktidar Nemrut üretir. 

3 Bu kıssanın, ölümden sonra dirilişe inanma- 



anlaşılması da mümkündür (Krş: Fî-Zılâl, Sey- 
yid Kutub). Bizce bu anlatımın bir kıssa olmak- 
tan çok bir mesel olduğu yaklaşımı doğruya da- 
ha yakın görünmektedir. Allahu a'lem. 



90 



«N3£N* 



2 / BAKARA SÛRESİ 



■^3^ 



CUZ3 



260 Hani ibrahim demişti ki: "Rabbim, 
ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster!" O da, 
"Yoksa inanmadın mı?" diye sordu. Ce- 
vap verdi: "Hayır, fakat kalbim mutmain 
olsun diye." O da, "O hâlde dört kuş al ve 
onları kendine (itaate) alıştır,- 1 bunun ar- 
dından onları ayrı ayrı bir tepeye sal ve 
onları çağır,- uçarak sana gelecekler: iyi bil 
ki Allah her işinde mükemmeldir, her 
hükmünde tam isabet edendir. 2 

261 3 MALLARINI Allah yolunda harca- 
yanların durumu, yedi başak veren ve her 
başakta yüz dâne bulunan tohuma ben- 
zer. 4 Allah dilediğine kat kat verir: zira 
Allah, (rahmetiyle) sınırsızdır, her şeyi 
tarifsiz bilendir. 5 

262 6 Mallarını Allah yolunda infak edip 
de, sonra infak ettiklerini başa kakıp gö- 
nül incitmeye kalkışmayanlar, ödüllerini 
yalnızca Rableri katında bulacaklardır. 7 
Artık onlar gelecekten endişe duymaya- 
caklar, geçmişten dolayı mahzun olma- 
yacaklar. 8 263 9 Gönül yapan hoş bir söz 
ve rahmet dileme, arkasından incitmenin 
geldiği bir yardımdan daha hayırlıdır. 10 
Ve Allah kendi kendine yetendir, ceza- 
landırmadan önce fırsat tanıyandır. 11 

264 12 Siz ey iman edenler! insanlara gös- 
teriş için malını harcayan, Allah'a ve âhi- 



"&*, J-f£ J^= LS^J^-'f^^J^J^J-^' 

jjj£ 2li ji çLitij lj_^ ^tULjtj 5-4^' f- 5 ^'j-4- 

<i)l J : ; m- ^ .vgJlj^l öjJüuj ^jJ-Ul JJLo ^ ~_j^=L>- 

•uj- <üU aj ı ; ...ı ^s ı _s AjuLZ« *-— j OJ^Jİ <*^- JJUS 
^jj-Ül -^ (*— ?"^ <* "'İJ 2i I j e-l— 1*> ö—^ ı_Â_&L^aj 2i I J 
I yuî>\ L_« ö J)»:",! V f»— S 2) I .L- w ,J .v^Jl^l öj 5a:j 

I J^_ol ( j_jJÜI L_gJİ L_J -tj- * ; L>- A— Xİ- 2llj ^gjl 1 g»:'^ 

<dla 3 j:^ ^JJliT j^iVl^ 3~*^^ (V^==tJU_U^ l^ilalj V 
öjjjLij V LLL^? *&'^ ıV.^3 ajUİsü i ı l^j <tJıc- ol^iv' 



ret gününe de inanmayan kimse gibi, ba- 
şa kakarak ve gönül inciterek yardımları- 
nızın sonucunu iptal etmeyiniz. 13 O kişi- 
nin hâli, üzerinde biraz toprak bulunan 
bir kayaya benzer: bir sağanak yağar, onu 
cascavlak bırakıverir. 14 Bunların, yaptık- 
larından hiçbir kazançları olmaz. Zira Al- 
lah kâfir bir topluma asla rehberliğini 
bahşetmez. 15 



1 Surhunne'ye genellikle "kesip parçalara ayır" 
anlamı verilmiştir. Tercihimiz hem söz dizimi- 
ne hem de lafza daha uygundur. Eğer "kesip par- 
çalama" kastedilseydi "kendine" [ileyk] den- 
mezdi. Çünkü bu fiil "kesme" anlamına kulla- 
nıldığında ilâ ile kullanılmaz. Geriye takdim- 
tehir ihtimali kalıyor ki, bunun için de bir kari- 
ne yoktur. Ayrıca hunne zamiri ile ye'tine' deki 
nun, kuşların parçalarına değil bütününe gider. 

2, Bununla Hz. İbrahim'e söylenmek istenen ha- 
kikat zımnen şudur: Sen çağırınca terbiye etti- 



ğin kuşlar nasıl uçarak sana geliyorlarsa, Allah 
da ruhları çağırdığında onlar da kuşlar gibi uça- 
rak kendilerini terbiye eden Rabbe varacaklar. 

3 Öldükten sonra dirilmenin mahiyetini kavra- 
mak için nasıl bir zihni yöntem izlenmesi ge- 
rektiğini Hz. İbrahim'in şahsında öğreten 
Kur' an, bu pasajda sözü ruhların dirilişinden in- 
sanın Allah için yaptığı 'eylemlerin dirilişine' 
getiriyor. Tıpkı fizik âlemde ölüp metafizik 
âlemde dirilen insan gibi, Allah yoluna harca- 
nan servetin de, madde âleminde bir çıktı ol- 



CUZ3 



*N3£sS«- 



2 / BAKARA SÛRESİ 



«*s3$M* 



91 



makla birlikte, mânevi âlemde kat kat bereket- 
lenmiş bir girdi olduğunu misallerle açıklıyor. 

4 Bu âyet, daha önce geçen Allah'a güzel bir 
borç vermekle ilgili âyetin ve infak âyetinin de- 
vamı niteliğindedir (245, 254). Aslında boşan- 
mayla ilgili hükümlerin ardından gelen 242. 
âyetten beri hep cihad ve infak işlenmektedir. 
Âyette bire yedi yüz ile ifade edilen hakikat, 
"kat kat, hadsiz ve hesapsız artışı" ifade eden 
bir kinayedir. İlk muhataplar 7, 70 ve 700 sayı- 
larını çokluk (kesret) ve artış anlamında kulla- 
nırlardı (Krş: 9:80). Bizim burada "tohum" diye 
çevirdiğimiz habbe, ürünüyle tohumu aynı 
olan her tür bitkiye verilen addır. Yani her hab- 
be, hem meyve hem tohumdur. İnsan da böyle- 
dir ve bu yüzden muhabbetin eseri olan insan 
varlık ağacının hem tohumu hem meyvesidir. 

5 Zımnen: Bereketin kaynağı Allah'tır; Allah'ın 
eşyaya müdahil olduğunu tasdik etmeyen bu 
berekete nail olamaz. Bu rakamların çokluktan 

. kinaye olduğunun delili, bu ibarenin hemen ar- 
dından gelen "Allah dilediğine kat kat verir" 
cümlesidir. Bu ibarenin sadece mecazi değil, bir 
de hakiki boyutunun olduğunu çiftçilikle geçi- 
nenlerin yaptığı bir uygulama teyit etmektedir. 
Buna göre, ekilen bir buğday tanesinden çıkan 
çimler çatallandıktan sonra ayrılmakta ve fide 
olarak dikilmektedir. Bu yöntemle, bir buğday 
tanesinden iki bin taneden fazla ürün elde edi- 
lebilmektedir. Esasen cennet, "Allah yolunda" 
harcanmış bir değerin âzami getirişini ifade 
eder. Ebedi güzelliğin üretildiği bu merkezlerin 
tohumu ise, insanın bu dünyada yaptıklarıdır. 
İşte bu yüzden "Dünya âhiretin tarlasıdır". 

6 Önceki âyette müjdelenen verimin elde edile- 
bilmesi için elbette yalnızca "harcamak" yet- 
memektedir. Bu harcamayı ahlâkî ilkeleri çiğ- 
nemeden yapmak ve harcamadan yararlananla- 
rı yaralamamak gerekir. Tıpkı bu âyette vurgu- 
landığı gibi. 

7 Velâ ezen ibaresinde lâ'nm ikinci kez tekrar- 
lanması, "başa kakmak" ve "gönül incitmek" 
eylemlerinin her birinin ayrı ayrı Allah yolunda 
yapılan harcamanın sevabım iptal ettiği anlamı- 
nı vermektedir. Bu durumda, amelin iptali için 
iki olumsuzluktan birinin gerçekleşmesi yeter- 



lidir. Cümlenin ortasındaki summe bağlacı, 
cümlede ma'tufun aleyh olan söz konusu davra- 
nış sahibinin yücelik ve erdemini vurgular. 

8 Havi gelecek huzn geçmiş için kullanılır (Bkz: 
2:38, not 2). Çünkü: gelecek endişesi duyan bi- 
ri olsaydı, zaten Allah yolunda servetini harca- 
maya kıyamazdı. Allah'tan karşılığını kat kat 
alacağından kuşkusu olsaydı, hem verir hem de 
verdikten sonra telaş içerisinde birilerine fatura 
çıkarırdı. Bu bir iyi niyettir ve iyi niyet kalbin 
eylemidir. Endişe ve hüzünden arındırılmış ol- 
mak da, o eylemine karşılık kalbe verilen ilâhî 
ödüldür. 

9 Yardım maksadıyla yapılan harcamada temel 
esprinin "gönül kırma" değil "gönül alma" ol- 
duğu, yani "iyi davramş"m amacının Allah de- 
ğil (zira O'nun ihtiyacı yok) "insan" olması ge- 
rektiği işte şu öğütle vurgulanıyor. 

10 Bu ilâhî öğüt, ya yardıma muhtaç olan kim- 
senin derdini fiilen değil de kavlen paylaşarak 
onun gönlünü ferahlatan söz söylemek, ya da 
Allah davası uğruna servetiyle yardım edemese 
dahi bu uğurda sözüyle ve davetiyle yardım et- 
mek anlamlarına gelir. Bizim "rahmet dileme" 
şeklinde çevirdiğimiz "ayıp örtmek", "güzel 
sözden dolayı Allah'ın kişiyi bağışlaması" vs. 
şeklinde yorumlanmıştır (Râzî ve Kurtubî). 

11 Ğaniyyun için vahyin iniş sürecinde ilk geç- 
tiği 35:15'in notuna bkz. Halîm'e verdiğimiz 
özgün karşılık için 33:51, not 2. 

12 Bu âyette, önemine binaen yukarıdaki ahlâ- 
kî zaafa düşmemesi için insan yeniden uyarılı- 
yor ve bu zaafın temelinde inanç problemi yat- 
tığını ifade ediyor. 

13 Sonunda başa kakılan ve gönül incitilen bir 
yardım, "Allah adına" değil, "gösteriş için" ya- 
pılan bir yardımdır. "Allah adına" yapıldığı iz- 
lenimi verilerek gerçekte başkaları görsün için 
yapılan her eylem, daha derinlerdeki bir proble- 
me işaret eder: Allah tasavvurundaki proble- 
me... Allah'ın gördüğüne yürekten inanan biri- 
nin sırf başkaları görsün diye iyilik yapması, o 
iyiliğin dayandığı ahlâkî dinamikleri tahrip 
eder. Ahlâkî dinamiklerden hareketle yapılma- 
mış bir iyilik, sonuçta gerçek bir iyilik değil bir 
aldanış ve aldatıştır. 



92 



"►Ns3£s4>- 



2 / BAKARA SÛRESİ 



-N3SN* 



CUZ3 



14 Evet, ahlâkî temelden ve samimiyetten yok- 
sun olan her iyi görünüşlü davranış, gerçekte 
oldukça kırılgan ve yüzeyseldir; tıpkı üzerini 
ince bir toprak tabakasıyla örtmüş bir kaya gi- 
bi. Aslında ideal bir bahçe ya da tarla görünümü 
veren bu yerin toprağını sıyırdığınızda altından 
katı ve gerçek yüzü çıkar: meğerse o hiç bir şe- 
yin ekilemeyeceği, ekilse dahi bitmeyeceği bir 
kaya değil miymiş! Zımnen: Allah kendisine 
karşı kullanacağınız her maskeyi, kayanın top- 



rağını yağmurla sıyırdığı gibi sıyırır atar. 
15 62. âyetteki yardım yapıp başa kakan kişiyle, 
bu âyetteki gösteriş için iyilik yapan kişi yan ya- 
na konulmaktadır. Bunun anlamı, bir kişinin ey- 
leminin değerini yalnızca o eylemin niceliği de- 
ğil niteliği belirler. Özetle bu âyet riyanın "usu- 
le" ilişkin bir problem değil "asıla" ilişkin bir 
problem olduğunu imâ ediyor. Gerçek erdem, 
ahlâkî davranışın ifasında başkalarının fark et- 
mesinin hiçbir etkiye sahip olmadığı eylemdir. 



*^3^ 



CUZ3 



<*s3S^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



■4^3$=^ 



93 



>i - *"1 - * - -, t . " 8 - £ .*. .'-" ' . n- 

«0)1 j Jj__> J__j I j l „g.;.y^ ~_J jU ( _ J: yİ*-> Lgi_==ı I C~-U 
dj_>- 4_J (j ^So il) I a *~sa J_*-l J JJ 1 1^ j;.y3.j j j)JX*J Uj 

,j-4i — iJ— İJi^s=ı c~_İ^-=-li jü 4_-i jl ./ağ- i Lgj 1^9 li 



ı; oi^i= 



■y—a 1 j,,,, fl.a.ı I l^__Lo) 






d ^ H J>J I Ojj ^J *L™J \A 4m£=U*3\ ıpAi "' f^^A^ 

s . oüîl Ijijl î\^SX\i'j fjiSİ fjli- ^îjl Jiî 



265 ' Geçici servetlerini Allah rızasını el- 
de etmek ve kişiliklerini güçlendirmek 
için 2 harcayanların durumu da verimli 3 
bir bahçe gibidir: bir sağanak yağar, bu sa- 
yede ürünü iki kat biter. Tut ki sağanak 
yağmadı, çiselese dahi yeter. Neticede 
Allah yaptığınız her şeyi görür. 4 



266 Sizden biri, tabanından ırmaklar çağ- 
layan, içerisinde her tür meyve yetişen 
asma ve hurma bahçesine sahip olsun, bu 
hâlde bakıma muhtaç çocuklarıyla yaşlı- 
lık yakasına yapışsın ve ardından samye- 
li vurup 5 da onu yakıp kavursun ister mi? 
İşte Allah, belki düşünürsünüz diye me- 
sajları size böyle açıklıyor. 6 

267 7 Siz ey iman edenler! Kazancınızın 
temiz ve helâl olanından ve sizin için 
topraktan bitirdiğimiz ürünlerden karşı- 
lıksız harcayın; 8 fakat, size verildiğinde 
gözü kapalı olmadıkça el uzatmayacağı- 
nız, bayağı ve haram olanı vermeye kalk- 
mayın! 9 Zira iyi bilin ki, Allah (kendi 
kendine ve tüm varlığa) yetendir, hamdin 
her türüne lâyıktır. 

268 Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve si- 
ze cimriliği 10 telkin eder. 11 Allah ise size 
katından bir bağış ve daha fazlasını vaad 
eder. 12 Allah (rahmet ve bağışıyla) sınır- 
sızdır, her şeyi bilendir. 269 İsabetli hü- 
küm verme yeteneğini (hak edene) ver- 
meyi diler; ama kime isabetli hüküm ver- 
me yeteneği bahşedilmişse, doğrusu ona 
tarifsiz büyüklükte bir servet bahşedil- 
miştir; 13 fakat, derin kavrayış sahiplerin- 
den başkası bunu düşünüp kavrayamaz. 14 



1 Bir de bu yarım kişilik karşısında kâmil şah- 
siyet vardır. İşte bu âyet onu tasvir eder. 

2 Burada "kişiliklerini güçlendirmek" şeklinde 
çevirdiğimiz ibare tesbîten rain enfusihim'dir. 
Bunun modern pedagojideki karşılığı "kendini 
gerçekleştirmek"tir. Yardım amacıyla harca- 
manın karşıtı cimrilik, hırs ve bencilliktir. 
Bunlar, insanın olumlu yapıda olan doğasını 
bastıran ve kendi kendisini gerçekleştirmesinin 
önüne gerilen olumsuz tavırlardır. 

3 Rabve için bkz: 23:50, not 6. 

4 Bu tür biri başkaları için "cennet"tir. Cenneti- 
ni yüreğinde taşıyan bu kişi, elde ettiği her değe- 
rin hakkını verir ve onu kat kat üretir. Toprağı 



çok verimli bir bahçe gibi, aldığı yağmura ürün 
vererek şükreder. Bu yağmurun çok ya da az ol- 
ması, onun verimliliğinden bir şey kaybettirmez. 
Çünkü o, verimliliğini daha çok dışardan değil 
kendi özünden almaktadır. Onun imkanı imanı- 
dır. O, yapacağı bir iyilik için "imkanım yok" de- 
mez. Bilir ki imanı tükenmeyenin imkanı tüken- 
mez. Yine bilir ki, gönül tarlasına muhabbet to- 
humunu alın teri, yürek teri, zihin teri ve gözya- 
şıyla ekenler, hasat zamanı bu tarladan bire yedi 
yüz kaldırırlar. Bütün bunları yaparken, birileri- 
nin görüp görmediği umurlarında bile değildir. 
Çünkü Allah'ın gördüğünden emindirler. 

5 Lafzen: "yakıp kavurucu şiddetli rüzgar". İbare 



94 



*NS3$5^ 



2 /BAKARA SÛRESİ 



*N3$s^ 



CUZ3 



Türkçe'de tek kelimeyle karşılanır: "samyeli". 

6 İnsanın başkaları için yaptığı karşılıksız yar- 
dımın ödülü, içerisinde her tür meyvenin yetiş- 
tiği bir bahçeye benzetiliyor. Gösteriş için iyi- 
lik yapmak, yapılan iyiliği başa kakmak ve gö- 
nül incitmek de "samyeli"ne benzetiliyor. Âhi- 
ret hayatı da, insan ömrünün hasılatını derleme 
dönemi olan ihtiyarlığa benzetiliyor, insan, so- 
nunda cennet getirecek bir iyiliği, kötü niyet ve 
ahlâkî olmayan tavırla tamamen boşa çıkarıp 
sam çalmış bir bahçe gibi kendi elleriyle mah- 
vedebiliyor. 

7 Yukarıda, veren kimsenin durumu ele alın- 
mıştı. Bu âyette ise, verilen kazanç ve malın 
durumu ele almıyor 

8 Ayette geçen tayyibâfı "temiz ve helâl", ha- 
bîs'i de "bayağı ve haram" olarak çevirmemi- 
zin nedeni birincilerin helâl ikincilerin haram 
kılındığını ifade eden âyetlere dayanmaktadır 
(5:5 ve krş. 7:157). Zımnen: Haram, şer'an ser- 
vet değildir,- dolayısıyla haram kazançla yapı- 
lan hayrın hayrı olmaz. Zira haram necasete 
benzer: kirlenen temizlenir, fakat necasetin 
kendisi temizlenmez. 

9 Âyet 1 77'de geçen ahlâkî öğüt. Zımnen: Kendi- 
ne yapılmasını istemediğini başkalarına yapma! 

10 Lafzen: "aşırılığı ve taşkınlığı". Nüzul orta- 
mı insanı kadim zamanlardan beri cimriliği 
"bayağılıkta en önde olmak" [min efhaşi'1-hhş) 
şeklinde tanımlardı {el-Menâr}. 

11 Allah yolunda infakm en büyük engeli in- 
sandaki açlık ve yoksulluk korkusudur: Açlık 
çekeni bir ekmek doyurur, açlık korkusu çeke- 
ni dünya doyuramaz. Cimrilik işte bu korku- 
nun sonucudur. Bu korkunun kaynağında ise 
Allah'a güvensizlik yatar. 

12 Allah yolunda yapılan her yardımın bir uh- 
revî ve ebedî karşılığı vardır, bir de dünyevî kar- 
şılığı vardır. Uhrevî olanı, Allah'ın vaad ettiği 
"katından bir bağış" ve rahmetine muhatap kıl- 
madır. Dünyevî olanı ise, 261 'de anlatıldığı gi- 
bi, bire yedi yüz ve hatta daha da fazla artırmak 
ve bereketlendirmektir (Krş: 34:39). 

13 Bu âyette "hikmet", insanın benliğinde muh- 
kem bir meleke hâline gelen ve iradesine hâkim 
olan ve bu yolla eyleme dönüşen bilgiyi doğru 
kullanarak isabetli hükme ulaşma melekesidir. 



Lafız bizi mânaya götürür, mânanın ifade ettiği 
şey hakikat, hakikatin dayandığı şey ise hikmet- 
tir. Adına "muhakeme" denilen yeti sayesinde 
insan olgularla ilkeler, hakikatle hayat, idealle 
reel arasındaki altın dengeyi bularak azami fay- 
dayı elde eder. Bu ve buna benzer kullanımlarda 
dinî emirlerle o emirlerin muhatapları ve uygu- 
landığı hayat arasındaki tam isabete tekabül 
eder. Âyette hikmetten "verilen bir şey" olarak 
söz edilmektedir. Ancak âyetin sonu bunun her- 
kese değil doğuştan bahşedilen bazı yetenekleri- 
ni geliştirenlere verileceğini ihtar eder. indirilen 
hükümlere verilen hikmetle bakan biri, bu saye- 
de eylemlerini "sâlih amel"e dönüştürür. Bu da 
sahibini mutluluğa götürür. Âyetin hemen ön- 
cesinde de dile getirdiğimiz husus göz önüne alı- 
nacak olursa bu âyetteki hikmeti şöyle tanımla- 
yabiliriz: Allah'ın ve şeytanın telkinlerini birbi- 
rinden ayıracak, insanın kendi lehine ve aleyhi- 
ne olan şeyleri birbirinden seçip ayırarak onu 
doğru ve isabetli hükme ulaştıracak selim bir 
akıl, bilgi ve tecrübeye dayalı "muhakeme yete- 
neği"dir (Krş: 11:1, not 2). Bu yetenek kime ve- 
rilmişse "gerçek şu ki, ona sınırsız bir servet ve- 
rilmiştir". Hikmetle iki cihan hazineleri kazanı- 
lır, fakat cihamn tüm hazineleriyle hikmet satın 
alınmaz, tbn Abbas, hikmeti şöyle tarif eder: 
Hikmet Kur'an'ı kavramaktır. 

14 Hikmetin değerini bilmek için dahi hikmete 
gerek vardır. Hikmeti, Allah için kullanıldığın- 
da "bir şeyi yerli yerince yaratmak", kul için 
kullanıldığında "bir şeyi yaratıldığı yerde tut- 
mak" olarak da tanımlamışlardır. Bu tanıma gi- 
ren hikmetin zıddı zulümdür,- çünkü zulüm, bir 
şeyi yerinden etmektir. İnsandaki hakkı bâtıl- 
dan, doğruyu eğriden, güzeli çirkinden, kârı za- 
rardan, iyiyi kötüden ayırabilme yeteneği anla- 
mı verdiğimiz hikmet, zaten doğal olarak bu ta- 
nımı da kapsamaktadır. Akıl hikmetin aletidir, 
kendisi değil. Bu aletten mahrum olanlar, do- 
ğaldır ki hiçbir zaman hikmete sahip olamaz- 
lar. Ancak, bu alete sahip olan herkesin hikme- 
te ulaştığını söylemek de mümkün değildir. 
İlim de öyle. Hikmet, hakikatle evham, vesve- 
seyle ilham arasındaki farkı gösteren terazidir. 
Hikmetin kişiye Allah tarafından verilmesin- 
den murat, hikmet terazisinin her iki kefesi 
olan selim akıl ve sahih bilgiye ulaşacak yolla- 
rın kişinin önüne açılmasıdır. 



CUZ3 



*N3£s^ 



2 1 BAKARA SÛRESİ 



**s3£3^ 



95 



— >4B* = 

«11 1 j Is j _Uj ^j^a *_) j Jü j 1 «Jüj -^a p laâ', ] Uo j 

Ij-L-Ij ol 1^ j 1 . /?i I ^j— a ^, . ; . qJ UâU L_oj «_n_Uj 
ı>^ p ^--= uj- j tf^ jj p ^-= _r-*>- j-$s * I j ,. 5,â,l 1 

«_İXUe l _^J '^ J^-i^~ ö j^JÜ Uj «11 I J ı <" ■■- !'_ ^ 

İJÜLJ L*j ftUL ^y_a (^-L-^J «Hl J ^= d j p gj-U 

a .. , ~ o ö ' 'a, ^,i"* >a' ^ a ^ a 

oj>- j *LjCU I V I <jj 5â:~ Li j ^^— a nai*^ ,lj*- -^a 
V j*^J I J «-£==lJ ! t-İjJ J-^>" J—a i j..ttâ.:„> l_a J <JJ | 

■vg: .'~ j^jVl ^ C;^_S> by , . \ı- . , * , < •y <Sıı 

5j I . ^ a- E i,i , , - " ' 



çv-gJl j-al jj-âaü-. t y-a-ül m f*-^-^ «-> *n 1 OLi 

' J.-a, e > '^ a a'^ a '^ a - a 



270 1 Başkaları için her ne harcama yapar- 
sanız yapın, ya da (bu niyetle) her ne 
adarsanız adayın Allah onu mutlaka bilir; 
ama (hayrı engelleyen) zalimler, yardım 
edecek kimse bulamayacaklar. 2 

271 Eğer yardımları açıktan yaparsanız, o 



da hoş. Yok eğer onu ihtiyaç sahiplerine 
gizlice verirseniz, işte bu sizin için daha 
hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına 
keffaret olur. 3 Zira Allah yaptıklarınızın 
tümünden haberdardır. 4 

272 (Ey Peygamber!) İnsanların hidayeti 
senin elinde değildir; lâkin Allah isteye- 
nin hidayetini diler. 5 Hayır için harcadığı- 
nız herhangi bir şey kendi yararmızadır; 6 
yeter ki yalnızca Allah'ı kazanmak 7 için 
harcayın,- ve hayır için yapacağınız bir har- 
cama, size tastamam geri dönecek ve siz 
kesinlikle haksızlığa uğramayacaksınız. 8 

273 Kendilerini Allah yolunda vakfettik- 
leri için (ticaret amacıyla) yeryüzünde 
dolaşamay anlara yardım yapın! İstemek- 
ten çekindikleri için, durumlarını bilme- 
yenler onları zengin zanneder. Onları ki- 
mi özelliklerinden tanırsın: (Mesela) in- 
sanlardan arsızca istemezler: 9 Her ne iyi- 
lik yaparsanız yapın, doğrusu Allah onu 
kesinlikle bilir. 

274 Gece ve gündüz, gizli ve açık, servet- 
lerini infak edenler var ya: işte onların 
karşılığı Rableri katmdadır. 10 Onlar geç- 
mişe ilişkin kaygı, geleceğe ilişkin hüzün 
duymayacaklar. * l 



1 Böyle bir muhakeme yeteneğine sahip olabil- 
mek için, öncelikle insan-AUah ilişkilerinin 
sağlıklı olması gerekmektedir. 

2 Allah'ın, sadece açıkladıklarını değil gizledik- 
lerini de, sadece yaptıklarını değil duyup dü- 
şündüklerini de, sadece eylemlerini değil o ey- 
leme kaynak olan niyetlerini de bildiğine olan 
kesin inanç, insan için en büyük iç zenginlik 
olan muhakeme yeteneğinin kaynağıdır. Böyle- 
sine yakın bir Allah'a yakm bir iman duymayan 
biri, ölçüp biçerken yanlış ölçüp biçecektir. Bu 
inanca sahip olamayan, kendi iç zenginliği de- 
meye gelen hikmetten mahrum kalacak, bu da 



kişinin kendi kendisine kötülük etmesi anla- 
mına gelecektir. 

3 Zımnen: Vermek yetmez, en güzel için veren 
güzel bir biçimde vermeli. Açılımı: Siz yoksul- 
lara yardım ederek onların onurunu korur, on- 
ların onurunu koruyarak onlara yardım ederse- 
niz, Allah da mahşer günü, bütün insanlığın 
gözleri önünde sizin onurunuzu koruyarak size 
yardım eder. 

4 Birine yaptığınız yardım onun saygınlığını ih- 
lal ediyor, kişiliğini eziyor, şahsiyetini zedeli- 
yor ve izzetini yaralıyorsa, bu yardım dışardan 
bakınca bir iyilik gibi görünse de, hakikatte te- 



96 



-Nî3S^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



•*S3£3> 



CUZ3 



lafisi oldukça güç bir kötülüktür. Çünkü hiç bir 
maddî bağış, ezilen kişiliğin, zedelenen şahsiye- 
tin ve yaralanan onurun karşılığı olamaz. 

5 Çevirimiz yeşâ' fiilinin çift özneli konumuna 
dayanır (Bkz: 13:27). Yoksula yardım, o kadar 
hasbi ve o denli karşılık beklentisi olmadan ya- 
pılmalıdır ki, bu beklenti değil kişisel menfaat 
ve minnet altına alma, onun sapık bulduğunuz 
inanç ve düşünce dünyasına müdahale için bir 
araç olarak dahi kullanılmamalıdır. Çünkü hi- 
dayet Allah'tandır. Hidayet kişinin kendisine 
iyilik yapanın hatırı için onun istediği yola gir- 
mek değil; hakkın hatırına, kişinin özgür irade- 
siyle Allah'a teslim olmasıdır. 

6 Hayır için yapılan herhangi bir harcamanın ge- 
tirişini belirleyen şey, harcamanın kendisine ya- 
pıldığı kimseden daha çok harcamayı yapan 
kimsenin niyet, tavır ve davranışlarıdır. Çünkü, 
bu hayır ve iyilikten en kazançlı çıkan taraf, 
alan değil veren taraftır. Başkalarına iyilik yapan 
biri, aslında bilerek ya da bilmeyerek en çok 
kendine, kendi öz benliğine iyilik yapmaktadır. 

7 Lafzi mânası "Allah'ın yüzü" olan bu ifade, 
Allah'ın zâtını ifade eden bir mecazdır. Evet, ta- 
mı tamına "Allah'ı kazanmaktan" söz ediliyor: 
Allah'ı kazanan neyi kaybeder, Allah'ı kaybe- 
den neyi kazanır? 

8 Bu âyet indikten sonra Rasulullah ve mü'min- 
ler bu tavrı terk ettiler ve yardıma muhtaç olan- 
lara, hangi inanca mensup olduklarına bakmak- 
sızın yardım ettiler (Taberî, İbn Kesir vd). Bu, 
bir mü'minin, yanlış yolda olan insanların gön- 



lünü İslâm'a ısındırmak için onlara yardım yap- 
maması demek değildi. Ne ki, muhtaç insanla- 
ra yapılacak iyiliğin böyle bir şarta bağlanması, 
"iyilik" ve "hayır" kavramlarının yaslandığı in- 
sani ölçülerle de çelişiyordu. Çünkü, başkaları- 
na karşılıksız yardımda bulunmanın ilk ve en 
temel şartı, "liyakat" ve "ihtiyaç"tı. 

9 Böyle doğru-dürüst bir niyetle yola çıkan bir 
hayır sahibinin elbette tercih hakkı vardır. Hat- 
ta, seçici davranması bir üstteki âyete aykırı 
davranmak anlamına kesinlikle gelmez, çünkü 
muhtaçlık açısından eşit olan iki ihtiyaç sahi- 
binden en tercihe şayan olanı, Allah'a daha ya- 
kın olanıdır. Yukarıda olay veren açısından ele 
alınarak, verenin ideal niyet, tavır ve davranışı 
nasıl kazanacağı vurgulanmıştı. Bu âyette ise 
olay verilen açısından ele alınmakta, verilen 
kimseyi tesbit etmede hangi ölçünün kullanıla- 
cağı dile getirilmektedir. 

10 Allah yolunda verilebilen servet sahibinin atı, 
verilemeyen servet ise sahibinin süvarisidir. 

11 Ölümden sonra dirilmenin anlatıldığı âyet- 
lerin ardından 261 ile başlayan infak konusu 
burada tamamlanıyor. Kur'an bu konudan, bu- 
nunla doğrudan bağlantılı olan faiz konusuna 
geçiyor. Çünkü infak ve faiz arasında zıddiyet 
ilişkisi vardır. İnfak karşılıksız vermek, faiz 
karşılıksız almaktır. İnfak Allah'ı kazanmak, 
faiz Allah'la harp etmektir (279). Zekât farz, fa- 
iz haramdır. Zekât veren karşılığını cennette 
kat kat alır, faiz yiyen ateş yer. 



*£^3S^* 



CUZ3 



«N3S3*- 



2 / BAKARA SÛRESİ 



-N3£sH- 



97 



MEN 



olAJUaJl Ij-Ui-j IjjJ^I '^fj&\ ü\:Q) *-JI jU6=ı JiT 

Ij^al jj-J-Ul L$Jİ Lj "-*, Ü3-Jy>u çs* Vj r*— £-İ£- *-9j_>- 









jj ^53 



^ j-* J^= .yi 3 ^ <»ı 



275 FAÎZ yiyen kimseler, başka değil sa- 
dece şeytanın dokunarak aklını çeldiği 1 
kimse gibi hareket ederler: Çünkü onlar 
"Alışveriş de faiz gibidir" derler. Oysa ki 
Allah alışverişi helâl, faizi 2 haram kıl- 
mıştır. Her kim Rabbinden kendisine na- 
sihat gelir gelmez bu işe son verirse, ev- 
velki kazançları ona, onun hakkında ka- 
rar vermek de Allah'a kalır. Her kim de 
dönerse, içerisinde kalıcı oldukları ateşe 



mahkûm olanlar işte bunlardır. 3 

276 Allah faizin bereketini alır ve (ema- 
nete sadâkat için) yapılan hayrı (kattığı 
bereketle) artırır: 4 Allah günahda ısrar 
eden hiç bir inatçı nankörü sevmez. 5 

277 Buna mukabil, bir de iman edip güve- 
nen, 6 ıslah edici iyi işler yapan, namazı 
istikametle kılan, 7 zekâtı gönlünden ge- 
lerek veren kimseler var ; 8 işte onlar, 
ödüllerini Rablerinden alacaklar: ve onlar 
geleceğe dair kaygı, geçmişe dair hüzün 
duymayacaklar. 9 

278 Ey iman edenler! Allah'a karşı sorum- 
luluğunuzun bilincinde olun,- 10 ve eğer Al- 
lah'a yürekten güveniyorsanız, faizden 
kaynaklanan kazançların tümünden vaz- 
geçin! 11 279 Fakat bunu hâlâ yapmıyorsa- 
nız, bu durumda Allah ve Rasulü'ne (gü- 
vensizlik ilan ederek) azılı bir savaş 12 aç- 
mışsınız demektir. 13 Eğer tevbe ederseniz, 
sermayeniz size aittir: Böylece ne haksız- 
lık yapmış, ne de haksızlığa uğramış olur- 
sunuz. 14 280 Şayet (borçlu) güç durumday- 
sa, rahatlaymcaya kadar ona vâde tanıyın! 
Eğer bilirseniz, (borcu) bağışlamak sizin 
için çok daha hayırlıdır. 15 

281 Öyle bir günün bilincinde olun ki, o 
günde Allah'a döndürüleceksiniz. Ardın- 
dan herkese kazandığının karşılığı tasta- 
mam ödenecek ve kesinlikle haksızlık 
edilmeyecek. 16 



1 Habt, "düşüncesizce, akılsızca vurma" anla- 
mına geldiği gibi [Keşşafı, "delilik, akla musallat 
olma, aklı çelme" anlamına da gelir [Lisân ve 
Tâc). Kur'an faizle borç para vereni akli dengesi 
bozuk bir insana benzetmektedir. Başkalarının 
emeğini ve kazancını yattığı yerden sömüren fa- 
izci, öylesine bir hırs ve isteriye tutulmuştur ki, 
onun gözünü hiçbir şey doyuramaz. Çünkü o, 
aklıyla değil güdüleriyle hareket etmektedir. 

2 Riba: Sözlükte artma, yükselme, fazlalaşma, 



nema, yükseğe çıkma, bedeni serpilip gelişme 
anlamlarına gelir. Faiz, taşan, kabaran anlamları- 
na gelir. Aslında ribaya "faiz" denmesi, kanaati- 
mizce 19. yüzyıldaki buhran sırasında devletin 
riba ile borçlanmasına karşı oluşacak dînî tepki- 
leri bloke etmek için düşünülmüş bir semantik 
hile idi. Bu ribalı borçlanmanın Osmanlı için so- 
nun başlangıcı olduğu tarihi bir hakikattir. 

3 Bu âyet, bir görüşe göre Kur'an'dan en son 
inen âyetler grubunda (2:275-281) nazil olmuş- 



98 



-N3£N«- 



2 / BAKARA SÛRESİ 



«N3Ss^ 



CUZ3 



tur. îbn Abbas'tan nakledilen bir görüşte son 
âyet Maide- 3'tür. İkinci bir nakle göre ise bu 
âyettir. Said b. Müseyyeb'den nakledilen bir ha- 
ber bunu teyit eder. Hz. Ömer şöyle der: "En 
son vahyedilen âyetler riba konusundaydı, fa- 
kat Rasulullah, bu âyetlerin anlamını bize tam 
açıkla(ya)madan irtihal etti" (Îbn Hanbel). Fa- 
kat muhteva açısından Maide 3, son inen âyet 
sıfatını daha çok hak etmektedir. Faiz hakkın- 
da inen ilk âyet ise bu değil, Rûm 39'dur. 

4 Sadakat, "sadakalar" demektir. Esasen sada- 
ka'ya Allah'ın emanetine sadâkat olduğu için bu 
isim verilmiştir. Çünkü servetin emanet oldu- 
ğunu bilenler paylaşırlar ve paylaşmak emanete 
sadâkattir. Zımnen: Her işin püf noktası, mate- 
matiksel olarak ne kadar kazandığınız değil, ka- 
zandıklarınızın mutluluğunuza katkısıdır. Bunu 
tayin edense, kârın çokluğu değil bereketi ve te- 
mizliğidir. Çünkü haram hain, helâl vefalıdır. 
Kaybeden kişi için en kara gün Hesap Günü'dür. 
Ve ak akçe kara gün içindir. Kazançların bir de 
Allah'a göre sınıflandırması vardır. İnsan kaza- 
nır, bereketi ise Allah verir. İşte bu âyet bu ger- 
çeği çarpıcı bir dille vurguluyor ve faizi tam da 
karşısına yerleştiriyor: 

5 Bu uyarıların ardından hâlâ faizin de ticaret gibi 
helâl olduğu iddiasında ısrar eden varsa, o Allah'ın 
yasağını çiğnemekle kalmıyor, aynı zamanda ha- 
rama helâl diyerek küfrünü, günahta ısrar ederek 
inatçılığım ve Allah'ın verdiği serveti faize vererek 
nankörlüğünü isbat ediyor demektir. 

6 İman Allah'a güvenle doğrudan alâkalıdır. Za- 
ten bütün problem Allah'a olan güvensizlikten 
kaynaklanmaktadır. Faizcinin davranışının te- 
melinde de geleceğe ilişkin bu güvensizlik ve 
kaygı yatar. 

7 Burada çok dikkat çekici olan husus namazın 
da özünde sâlih bir amel olmasına rağmen sâlih 
amelden ayrı zikredilmesidir. Zira namaz hase- 
nat 1 tandır. Islah'm zıddı ifsat 1 tır ve bir şeyin sâ- 
lihât'tan olması için toplumsal alanda cari olan 
bir ifsadı ıslaha yönelik olmalıdır. Bu âyetteki 
"namaz kılınız, zekât veriniz" cümlelerinin ba- 
şındaki vaVları 103:3'teki son iki vav gibi tefsi- 
riyye olarak okumamıza mani olan şey, sâlihât 



ile hasenatım Kur'an'daki mukayesesinden elde 
ettiğimiz sonuçtur (Ayrıntı için bkz: 103:3, not 

5). 

8 Bu âyette, çıkarını tanrı edinmiş faizci tipin 
karşısındaki Allah'a teslim olmuş yardımsever 
insanın portresi çiziliyor. 

9 Çevirimizin gerekçesi için 38. âyetin notuna 
bkz. 

10 Önceki âyetin ardından mü'minlerin dikka- 
ti, tüm ilâhî emir ve yasakları içselleştirmenin 
en garantili yolu olan Allah bilincine ermeye 
çekilir ve bu bilinçle eyleme geçmeye çağrılır. 

11 Faiz yiyenlere gerçek bir tevbe çağrısı. Zira 
tevbenin kabulü için günahın kötü sonuçlarını 
ortadan kaldırmak şarttır. 

12 Belirsiz formda gelen harb kelimesi bu bağ- 
lamda azamet ve teksir anlamı katar. Parantez 
içindeki "azim" kelimesinin gerekçesi budur. 

13 Kur'an'm günaha dair en ağır ifadelerinden 
biri, belki de birincisidir: Allah'a ve peygambe- 
rine savaş açmak. İfadedeki bu sertlik, sadece 
otoriteye boyun eğdirme talebiyle izah edile- 
mez. Bu faizin felaket bir zulüm ve ölümcül bir 
sosyal ve ekonomik zehir oluşuyla alâkalıdır. 

14 Elbette faiz almak haksızlık yapmaktır. An- 
cak insanlardan vadeli mal veya borç para alıp 
da enflasyon güneşi altında eritmek de bu işi 
tersinden yapmaktır. Âyetin "haksızlığa uğrat- 
mak" dediği bu olsa gerektir. Bunun içindir ki 
vadeli alışverişlerde vâde farkına cevaz veril- 
miştir. Râzî tefsirinde faizle alışverişin farklılı- 
ğına değinirken aynen şöyle der: "Bir adam bir 
elbiseyi peşin 10'a satarken, bir ay vadeli 11 'e 
satsa bu alışveriş caizdir" (Râzî VII, 79). 

15 Faiz konusu burada noktalanırken, deva- 
mında Kur'an o bilinen üslubuyla kendisine 
kulak verenin tüm dikkatini ebedi geleceğe, 
ölüm sonrasına çeker ve insana ebedi hakikati 
haykırır: Hayatın öteki yüzünü unutma! 

16 Bu âyetin de tıpkı 275, âyet ve Maide 3 gibi 
Kur'an'daki en son nazil olan âyet olduğu iddia 
edilmiştir (Ferrâ I, 183). Bu iddiaya göre Allah 
Rasulü bu âyetten kısa bir süre sonra (81, 21 ve- 
ya 7 gün) vefat etmiştir. 



*N3£5#> 



CUZ3 



-Ns3$s^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



«N3£N- 



99 



=HE5M= 



4jif 4/ç v j jâiib 4jis ^4=oy L&û';, i£k\î 

01^= Oli liJL-l <uj> J->4j Vj 4jj <i)l ^3 :^lj ^-iJl 
01 *-Jaiî_«j "i? jl L^jwj jl lg. : ..â...,r- Jj_»»JI *ulp t^-LJI 

^j-X^_Ju Ijjg ^ ..Mj Jj_JJLj 4 — 1J j A_U--U ^-Jt. I 0,1 

OüI^Ij J_>-^a ( 2r4-^"J Uj^=u IJ oU ~^=*JU-j ^ 

_- 'J^ ->'. S ' ° ' ~^^ .- ' . ^ «^ o i 

•î} ijii u: ıS]iıiî_iıı 4/14 v 3 ^^.Vı ui-ii] 

j^Jİ llil Jl f^i ji f^ii ij ^ . ^g j öl ljll'5 
--.- 5 ' ~.'- , , « ,, -, l - . > ," 

t^-4^ p-^^*-^ ^^jd- 1 ^ û^>U- ij\^i ö^=ü 01 *^ı 

V j njı«jllj 13! l^jLg-il j UjAiĞ=aj VI t-I-^>- p^—y^ 



282 SÎZ ey iman edenler! Birbirinizle va- 
deli borçlanmaya girdiğiniz zaman, bunu 
belgeleyin. 1 Onu, aranızdan âdil bir yazı- 
cı kaydetsin! 2 Ve hiçbir yazıcı Allah'ın 
öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, 
yazsın! Borçlu olan taraf borcunu kaydet- 
tirsin, Rabbi olan Allah'a karşı sorumlu- 
luğunun bilincinde olsun ve borcundan 



hiçbir şey eksiltmesin! Ve eğer borçlu ak- 
li ve bedeni bakımdan yetersizse ya da 
kendisi kaydettirecek durumda değilse, o 
zaman onun velisi borcunu âdil bir şekil- 
de kaydettirsin! Ve erkeklerinizden iki 
kişinin şahitliğine başvurun! Eğer iki er- 
kek bulunmazsa, bu durumda doğrulu- 
ğundan emin olduğunuz kimselerden bir 
erkekle iki kadını şahit tutun ki ikisin- 
den biri şaşırır, unutur, yamlırsa diğeri 
ona hatırlatabilsin! 3 Ve şahitler de çağrıl- 
dıklarında kaçınmasınlar! 

Küçük büyük olduğuna bakmaksızın, vâ- 
desiyle birlikte yazmaya üşenmeyin: Bu 
Allah katında daha âdil, isbatlama açısın- 
dan daha güvenilir ve kuşkuya kapılma- 
manız açısından daha uygun olandır. Fa- 
kat eğer ticari işleminiz aranızda karşı- 
lıklı peşin muameleye dayanıyorsa, onu 
belgelememenizde size herhangi bir ve- 
bal yoktur. Birbirinizle alışveriş yapaca- 
ğınız zaman şahit bulundurun,- ancak ya- 
zan da şahit de bir zarara uğramasın! Zi- 
ra eğer zarar verirseniz, işte bu aleyhinize 
bir çıkış 4 olacaktır. Allah'a karşı sorum- 
luluğunuzun bilincinde olun; zira Allah 
sizi eğitiyor: zaten her şeyi en iyi bilen de 
Allah'tır. 5 



1 Bu âyetle emredilen vadeli borçlanmaların 
kayda geçirilmesi, duruma bağlı olarak kimi za- 
man bir farz, kimi zaman da bir nafile hükmün- 
dedir. Emrin gerekçesi âyette açıkça zikredil- 
miştir: "Bu Allah katında daha âdil, isbatlama 
açısından daha güvenilir ve kuşkuya kapılma- 
manız açısından da daha uygun olandır." Ge- 
rekçe adalet ve güvenin sağlanması, kuşkunun 
giderilmesidir. Bu gerekçe başka bir şeyle ger- 
çekleşiyorsa, yazmak kişinin kendi tercihine 
kalmıştır. Yok eğer yazılmadığı zaman adalet 
sağlanamayacak, güven zedelenecek ve karşı- 
lıklı kuşku oluşacaksa, bu durumda yazmak 



farz olur. Çünkü illet hükümde yer almıştır ve 
hiç bir tevile yer bırakmayacak kadar açıktır. 

2 Nüzul ortamında okuma-yazma bilenlerin sa- 
yısının oldukça sınırlı olduğu göz önüne alındı- 
ğında, bu ifadenin ne demeye geldiği daha iyi 
anlaşılır (Ferrâ). 

3 Bu ibare öyle sanıldığı gibi iki kadını bir erke- 
ğe denk saymak değildir. Âyet haksızlığı önle- 
yip adaleti sağlama konusundaki titizlikle alâ- 
kalıdır. Bu, kadının ticaret ve ticari anlaşmalar 
konusundaki bilgisizliğinden kaynaklanabile- 
cek muhtemel hataları önleyici bir tedbirdir. 



100 



•>£s3£N* 



2 / BAKARA. SÛRESİ 



*^2^ 



CUZ3 



Zaten tadille, "unutma, yanılma, şaşırma, hak- 
tan sapma" anlamlarının tümüne birden gelir. 
Sözgelimi iki kadından biri unutmuşsa, doğal 
olarak şahit ikiden teke düşecek, sonuçta şahit- 
lik yapan iki kadın değil tek kadın olacaktır. 
Kur'an bire iki oranını şahitlikte nisap olarak 
belirlemez. Zira Nisa 15 ve Nûr 4-8 'de zina da- 
vasında cinsiyete bakılmaksızın dört şahit iste- 
nir. Talak 2'de boşanma için iki şahit istenir. 
Hatta âdil yargılamayı sağlamak için bazı du- 
rumlarda erkeğin değil, sadece kadının şahitliği 
kabul edilir. Bunların hiç birinde de cinsiyet be- 
lirtilmez. Burada da maksat şahitlik yapacak 
kimsenin cinsiyeti değil, hatta şahitlik bile de- 
ğil, vadeli borçlanmalarda mağduriyeti önle- 
mektir. Borç vermeyi aşırı teşvik eden vahyin 
verilen borçların tahsili konusunu ihmal etme- 



si düşünülemezdi. 

4 Fâsık, fısk "çıkmak" anlamına gelir. Arap di- 
linde bu kelimeyi ilk kez olumsuz anlamda 
kullanan Kur'an'dır. Değilse bu kelime cahiliy- 
ye de "bitkinin kabuğundan çıkması" anlamın- 
da kullanılmaktadır. Bu da gösteriyor ki fısk te- 
rimi, islâm'ın içeriğim kendisinin doldurduğu 
kavramlardan biridir (Râğıb). 

5 Bu âyet Kur'an'm en uzun âyetidir. "Deyn 
âyeti" veya "Müdâyene âyeti" olarak isimlen- 
dirilir. Sanki bunda, gelecek çağların en büyük 
probleminin ekonomik alanda olacağına bir işa- 
ret vardır. İbn Abbas'tan rivayetle İbn Kesir'de 
yer alan kayda göre bu âyet faiz yasağından son- 
ra henüz olmamış hurmaları daha dalmdayken 
satın alma yoluyla gerçekleşen ticari akde izin 
veren âyettir. 



*^3£s^* 



CUZ3 



*^^ 



2 / BAKARA SÛRESİ 



*N3S^ 



101 



=HG3M 



4->_^yLa jL-A^â Çjl ^s a !j,b*J İJj ji__ «ı Jj^ rvİlS" j! J 

*ujU1 ( v-»jjl j^J-Jl jj__;_U L-Jzju «. 






üli 



4jU 1 g nTNj -yi j ö^lg m. M I a i " ^ ı " Vj 4jj <Öi I ^jt ■ I a 

OİJ^—Ul ^ La <JJ r, ^Jl£. Ö>-L1»J Uj <UİJ d_Jl ~J I 
^ i * i ° t ° *f î? t ~ \* \ ^ 'İm' • s . i . - I " 

*l Jo /j» ;_JJ âuj 6İ İjJ "~*J j ÂÂ^£ "Ul! <b -^ ^ ouL>o 

<lJoj 4_iSJxaj 4jbL-j /^a! ,U== il) j^-oJ^JI j <jj /^ aJJI 

U_xa — l<j lj_!Uj 4l_*uj ^-^0 X_>-1 ö—ir* tJj-& V •U—ujjJ 

ı,-rt.l^-=tj V " Jx „^7aJl ^jJlJI j L^jj ^JÜl^â L-ijJgl j 
C,T^.t<l U Igtlc- j oJ— 1^= la l^ ^4*^3 "^ ^ â". *cU \ 

a - -^a' 8 '--— a— a f ' , 

J_»A5 ^ j Lİj^ LÎÜıstl jl UL— J il LiJUIjj V l_oj 
lljj LlÇl l 3— o 5-^JJl l^-L^- liüX>- l.._ a^7 — ■ fj^\ lllü- 

ılj J_âpi3 Lli .-a....c-i3 4-j lJj â-su* V i— a Liıı>j V3 

•^ ^ jSl^=*J! f>jÂ)l ^jifi- U^a2Jlî LLJ^a C— J ! LJİ^-JİJ 



283 Eğer seyahatteyseniz ve yazan birini 
de bulamamışsanız, bu durumda alman 
bir rehin de yeterlidir. Birbirinize güveni- 
yorsanız, kendisine güvenilen kimse, bu 
güvenin gereğini yerine getirsin ve Rabbi 
olan Allah'tan korksun: 1 Artık şahit ol- 
duğunuz şeyi gizlemeyin; her kim onu 



gizlerse, işte onun kalbi günahkar olur: 2 
zira Allah yaptıklarınızı çok iyi bilir. 

284 Göklerde ve yerde olanların tümü 
Allah'a aittir. Siz içinizdekini açıklasanız 
da gizleseniz de, Allah sizi ondan dolayı 
hesaba çekecektir; 3 ve ardından istediğini 
bağışlar, istediğini cezalandırır: Zira Al- 
lah her şeye kadirdir. 

285 Rasul Rabbinden kendine indirilene 
önce kendisi iman etti, sonra da mü'min- 
ler. Hepsi Allah'a, meleklerine, mesajları- 
na ve elçilerine inandılar: "O'nun elçile- 
rinden hiçbiri arasında ayrım yapmayız. 
İşittik ve itaat ettik; bağışlamanı dileriz ey 
Rabbimiz: zira varış sanadır!" dediler. 

286 Allah hiç kimseye taşıyacağından 
fazlasını yüklemez. 4 Herkesin kazandığı 
iyilik kendi lehine, işlediği kötülük de 
kendi aleyhinedir. Rabbimiz! Unutur ya 
da yamlırsak, bundan dolayı bizi sorguya 
çekme! 5 Rabbimiz! Bizden öncekilere 
yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! 
Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz yükü 
bize taşıtma! Günahlarımızı affet, bizi 
bağışla, bize merhamet et! Sen bizim 
Mevla'mızsm; Kâfirler güruhuna karşı 
Sen bize yardım et! 



1 Bir önceki âyetin devamı niteliğindedir ve gü- 
ven ortamının oluşması hâlinde bu yükümlülü- 
ğün kalkacağını, yani bu emrin güveni tesis 
amacı taşıdığını ifade eder. 

2 Müthiş bir ifade: Kalbin günahkar olması, be- 
den ülkesinin başkenti olan kalpte şeytanın ik- 
tidarını ilan etmesidir. Zımnen: Merkez bozu- 
lursa tohum çürür, insanın özü kurur. 

3 Bu ifadeler 286. âyet ışığında anlaşılmalıdır. 

4 Bu âyet üç şey söyler: 1 ) Allah herkese sorum- 
luluk yüklemişir. Sorumlu olmayan insan yok- 
tur, sorumsuz insan vardır. 2) Allah herkese 
mutlaka taşıyacağı bir sorumluluğu yükler, hiç 



kimeyi sınırsız ve sorumuz bırakmaz. 3) Her in- 
sanın sorumluluğu gücüne denktir. Nitekim 
zekât zengine, hac ona bir yol bulabilene, oruç 
sıhhati olana farzdır. Sorumsuz davranan üç 
kez zulmetmiştir: 1) Kendisine, 2) terk ettiği 
yüküne, 3) Onun terk ettiği yükü taşıyana. 

5 Ahtae, "kasıtsız yamlma"dır (7:161, not 3). 
Unutma ve yanılma iradenin ve kastın dahil ol- 
madığı bir süreçtir, ilâhî ceza ise iradenin ve 
kastın dahil olduğu bir sürecin sonucudur (Krş: 
2:225; 16:106; 33:5). Unutmak bilgiye, yanıl- 
mak iradeye ilişkindir. Nebi bu âyetin ardından 
Allah'ın vaadini müjdeledi (Müslim, İman, 54). 



*^3c^t* 



3. AL-t İMRAN SURESİ 



» ^^Cj S^* 



Sûre "İmran Ailesi" anlamına gelen adını 33. âyetinden alır. Daha Ra- 
sulullah döneminde bu ismi almış görünmektedir (Müslim, Tefsir 1). 
Aynı hadiste Bakara ile birlikte "iki çiçek" [ez-zehraveyn] olarak nite- 
lenmesi, isim değil olsa olsa vasıf sayılmalıdır. Sûreye Kenz, Eman, Müca- 
dele, İstiğfar gibi isimler de verilmiştir. Ancak, bunların hiç biri Âl-i İmran 
adı kadar yaygınlaşmamıştır. İmran ailesi şu fertlerden oluşur: Baba İmran, 
karısı Hanne, kızı Meryem, torunu İsa, bacanağı Zekeriyya ve onun çocuğu 
Yahya. İmran (Amram) ile Hz. Musa ve Harun'un babaları kastedilmesi du- 
rumunda ailenin kapsamı çok daha genişler. 

Sure bir görüşe göre Bakaramın, bir başkasına göre Bakara ve Enfâl'in ardın- 
dan Medine'de indirilmiştir. Sûrenin inişinde iki olay etkili olmuştur. Biri 
Uhud Savaşı, diğeri Hıristiyan Necran heyetinin gelişi. Sûrenin ana ekseni- 
ni bu iki olay oluşturur. Sûrenin giriş pasajları ve özellikle 118-195. âyetler 
Uhud Savaşı ile ilgilidir. Bunun delili 121 ve 144. âyetlerdir. 16-117 ve 196- 
200 arasındaki pasajlar Necran Heyeti ile ilgilidir. Bunun açık delili de sû- 
renin 20, 64, 79 ve 113. âyetleridir. Sûrenin iniş sürecinin başlangıcı Uhud 
Savaşı'nm yapıldığı 3. yılın Şevval ayı, sonu ise Necran heyetinin geldiği 
yıldır. Genel kabul Necran heyetinin "Elçiler Yılı" diye anılan 9. yılda gel- 
diğidir. Fakat İbn Aşur siyercilerin bu genel kabulünü mesnetsiz bulur ve 
Âl-i İmran'm ilk Medenî sûrelerden olduğu konusunda görüş birliği olduğu- 
nu söyler. Onun tercihi, olayın sanılandan daha erken yıllarda gerçekleşti- 
ği yönündedir. 

Necran, Şair A'şâ'nm da dediği gibi bölge Hıristiyanlarının Kabe'sine sahip- 
ti. 60 kişilik bir heyetle Medine'ye geldiler. Yanlarına papalarını da almış- 
lardı. Hz. Peygamberle İsa'nın tanrılığı konusunda tartıştılar. Kendilerinden 
delil istendiğinde küfürlerinde ısrar ettiler. Hz. Peygamber onları mubahe- 
le'ye jyeminleşme) çağırdı (61. âyet). Önce kabul ettilerse de ardından vaz- 
geçip ülkelerine döndüler. 

Sure ilk bakışta her konudan söz ediyor görünse de ana tema akide ve top- 
lumsal ahlâkın tahrif ve tahribine karşı alınacak önlemlerdir. Bakara'da 
"yahudileşmeyin" mesajı, bu sûrede ise "hıristiyanlaşmaym" mesajı veri- 
lir. Bu iki sapma türünün olanca açıklığıyla tecessüm ettiği alan peygamber 
tasavvurudur. Birinci sapmada peygamber aşağılanıp katledilirken, ikinci- 
sinde tanrılaştırılır. 



Bakara'nm girişinde, iman, inkâr ve nifak üzerinde durulmuştu. Bu sûrenin 
girişindeyse sağlıklı bir inancın bozulma nedenleri üzerinde durulur. Bunla- 
rın başında vahyin asli hükümlerini uygulamak dururken tali açıklamaları 
üzerinde fikir jimnastiği yapmak gelir. Muhkem ve müteşabihten söz eden 
7. âyet bu gerçeğe dikkat çeker. Hıristiyanların Hz. isa'yı ilâhlaştırmaları da 
böyle bir sürecin sonucudur. 

33-58. âyetler arasında Hanne-Meryem-îsa'dan oluşan üç kuşakta adayış sü- 
reci ele alınır. Bu pasajlar adeta rehberlik probleminin çözümüne ilişkin bir 
modeldir. Burada doğumlara vurgu yapılması, başta Meryem oğlu İsa olmak 
üzere tüm peygamberlerin doğan ve ölen birer beşer olduğu vurgusunu taşır. 
Söz Meryem oğlu isa'nın ilâhlaştırılmasma getirilir. Necranlılarm gelişi mü- 
nasebetiyle vahiy peygamber tasavvurundaki sapmanın sebep ve sonuçları- 
nı ele alır. Aslında mü'minlere "Siz de onlar gibi yapmayın!" mesajı verilir. 
Bir mesaj da kitap ehlinin tümünü aynı kefeye koyan süpürücü akla verilir: 
"Hepsi bir değildir" (113). 

Surede Allah'ın birliği,, eşsizliği, insanın O'na mutlak bir biçimde muhtaç 
oluşu hatırlatıldıktan sonra, iman zafiyetinin insanın başına açtığı dünyevi 
ve uhrevi zararlar dile gelir, iniş sürecinde faizle ilgili ilk âyet Uhud savaşı 
bağlamında gelir (130). Zira faiz tıpkı içki gibi Uhud yenilgisinin sebepleri 
arasında yer alır. "Bu başımıza nereden geldi?" diyen herkes şu cevabı alır: 
"Bu sizin kendi eserinizdir!" (165). 

Kur'an'm en içli dua pasajlarından biri bu sûrenin sonlarında yer alır (189-195). 
Sûre, imanda sebat edenlere cennet ve ebedi mutluluk vaadiyle son bulur. 



CUZ3 



*^^ 



3 / ÂL-1 İMRAN SÛRESİ 



*N3£N* 



105 



öj^s- Jl 3j 



■ --i.. 



?5İ0$U 



~S"j3-a !l $JJI ^ÖttU-lJi^ Vj^j^l^y a^-SkuIc- 
< !^£==*^\yjâ\ ja VI Sİj İ i\k û^k=* ^lijV I J 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 

1 Elif-Lâm-Mîml 1 

2 ALLAH, kendisinden başka tanrı olma- 
yan, mutlak diri, hayatın ve varlığın kay- 
nağı ve dayanağıdır. 2 

3 (Önceki vahiylerden) bugüne ulaşan ha- 
kikatleri doğrulayan bu ilâhî kelamı sana 



sajı da O indirmiştir. 

Allah'ın mesajlarını inkâr eden kimsele- 
re gelince: Onlar için şiddetli bir azap 
vardır,- zira Allah üstün ve yüce olandır, 
insana yaptıklarının acısını tattırandır. 

5 Kuşku yok; yerde ve göklerde olan hiç- 
bir şey Allah'tan gizli-saklı değildir. 

6 Rahimlerde size dilediği şekli veren 
O'dur. O'ndan başka ilâh yoktur; O her 
işinde mükemmel olandır, her hükmün- 
de tam isabet edendir. 

7 Yine O'dur sana ilâhi Kelam'ı indiren. 
O'nun âyetlerinden bir kısmının hükmü 
kesin ve nettir; bunlar İlâhi Kelam'ın 
anasıdır. Gerisi de müteşabihlerden oluş- 
muştur. 4 Kalplerinde yamukluk bulunan 
kimseler, fitne çıkarmak ve tevil etmek 
amacıyla, onun müteşabih olan kısmının 
peşine düşerler. Oysa onun gerçek te'vili- 
ni kimse bilmez, yalnızca Allah (bilir); ve 
ilimde derinleşenler derler ki: "Biz ona 
inanırız, tümü Rabbimizin katmdandır. 
Derin kavrayış sahiplerinden başkası bu 
gerçeği fark edemese de." 5 

8 "Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten 
sonra kalplerimizi saptırma 6 ve bize ka- 
tından bir rahmet bahşet: çünkü yalnızca 
Sensin hiç karşılıksız sınırsızca lütfeden." 

9 "Rabbimiz! Geleceğinden kuşku duyul- 



sapasağlam indiren O'dur; üstelik, Tev 

rat'ı ve İncil'i de O indirmiştir 3 4 geçmiş- mayan o günde Sen insanlığı bir araya 

te insanlığa yol gösterici olarak, yine toplayacaksın! Çünkü Allah vaadinden 

hakkı bâtıldan kesin hatlarla ayıran me- asla dönmez." 7 



1 Mânası konusunda sözün tükenmeyeceği bu 
harfler, Hz. Peygamber'in aldığı vahyi tek bir 
harfini dahi zayi etmeden ilettiğinin lafzî şahi- 
didir (Bkz: 68:1, not 1). 

2 Allah tasavvurumuzun inşasına dair benzer 
bir âyet için bkz. 2:255. 



3 Kur'an'm indirilişi tenzil ile ifade edilirken, 
Tevrat ve incil'in indirilişinin inzal ile ifade 
edilmesi dikkat çekicidir. Tenzil'in aşamalılık 
ifade ettiğini söyleyen Zemahşerî'ye Ebu Hay- 
yan'ın yaptığı itiraz gayet yerindedir. Zira 
Kur'an'm inkarcıların dilinden naklettiği "Tek 
seferde indirilmeli değil miydi" (25:32) itirazın- 



106 



*Ns3$s^ 



3 / ÂL-1 İMRAN SÛKESÎ 



♦N3£sH- 



CUZ3 



da kullanılan kelime de aynıdır. İnzal'den fark- 
lı olarak tenzil, eylemin güç ve takviyesine de- 
lalet eder. Bu fark çeviriye "sapasağlam" şek- 
linde yansımıştır (İnzal ve tenzil farkı için bkz: 
12:2, not). 

4 Sadece burada geçen muteşabih'in ait olduğu 
bab, bir şeyin görüntüsüyle aslı arasında fark ol- 
duğu, öyle olmadığı hâlde öyleymiş gibi görün- 
düğü durumlar için kullanılır. Mutenebbi: 
"peygamber olmadığı hâlde öyle görünen"; mu- 
teşair. "şair olmadığı hâlde öyle görünen" de- 
mektir. Konunun üç unsuru vardır: Hatib, hi- 
tab, muhatab. Ağzını açan anlaşılmak ister. 
Hiçbir hatip anlaşılmamak için konuşmaz. O 
hâlde Kur'an'da müteşabihlik Hatip'ten kay- 
naklanmaz. Geriye hitap ve muhatab kalmak- 
tadır. Hitab Kur'an'dır. Kur'an mubin'dir. Ge- 
çişsiz olarak "özünde açık ve anlaşılır", geçişli 
olarak "açıklayan ve anlaşılır kılan" demektir. 
Tıpkı bunun gibi, müteşabihlik de iki şekilde 
anlaşılmalıdır. Birincisi Ebu Ubeyde'nin anladı- 
ğı gibi "bir kısmı diğer kısmına benzer" anla- 
mındadır. Kur'an'm tamamı bu anlamda müte- 
şabihtir (39:23). İkincisi lafzın maksat ve mura- 
dına dair kapalılık anlamındadır. Bu da hakiki 
ve izafi diye ikiye ayrılır. Hakiki müteşabihlik, 
konunun tabiatı gereği bir hitap yöntemi olarak 
kullanılır. O da âhiret, cennet ve cehennem gi- 
bi idraki aşan hakikatlere ilişkin mecazın en 
yoğun kullanıldığı âyetlerdir. Gaybi konular 
akla hep müteşabih kalır, fakat insanı Allah'a 
yakm kılan iman, islâm, îkan, ihsan, ihlas, mu- 
habbet, velayet, kurbiyyet sayesinde kalp mut- 
main olur. İzafi müteşabihlik ise ya belagat 



maksadıyla dolaylı anlatımdan ya da üçüncü 
taraf olan muhatabın hitaba ve hatibe olan me- 
safesinden kaynaklanır. Ekseriyeti oluşturan bu 
tür bir müteşabihlik muhatabın hitaba yakm 
olmasıyla muhkeme dönüşür. Bu da bir yönüy- 
le dil, belagat, bedi, beyan, meani başta olmak 
üzere kapsamlı ve çok boyutlu bir bilgi ile; di- 
ğer yönüyle taakkul, tedebbür, tezekkür ve te- 
fakkuh başta olmak üzere derin ve ufuklu bir 
tefekkür ile halledilir. 

5 Cümlenin başındaki vaVm bağlaç mı, başlan- 
gıç edatı mı olduğu tartışılmıştır. Aslında âye- 
tin dediği açıktır: müteşabihin ardına kalbinde 
yamukluk bulunanlar ve fitne çıkarmak iste- 
yenler düşerler. Bu yerilen kesimdir. VaVla baş- 
layan cümle ise övülenlere ayrılmış. Dolayısıy- 
la tavırları kıyaslanan iki kesim birbirinden vav 
ile ayrılmıştır. Kınanan te'vil, elbette anlamayı 
değil anlamı bulandırmayı (fitne) hedefleyen 
te'vildir. Müteşabih âyetlerin bu âyette ifade 
edilen iki hikmeti vardır: 1 ) Kalplerin sınanma- 
sı, 2) vahiy üzerinde derin düşünceyi kışkırtma- 
sı. Son tahlilde muhkem ve müteşabih, "tek 
boyutlu" ve "çok boyutlu" anlama delalet eden 
bir kavramlaştırmadır. 

6 Krş: "Ve onlar ne zaman yoldan saptılarsa, Al- 
lah da onların kalplerinin sapmasına izin verdi" 
(61:5). Bu âyet düzeltme işleminin bir sonuç 
olan eylemden değil, onun ilk sebebi olan ta- 
savvurdan başlamasını ihtar eder. 

7 Kur'an'daki tüm dua âyetlerinin maksadı Al- 
lah'tan istemeyi öğretmektir. 



&{~ ~^S İ ^— — T^ 



CUZ3 



*N3$5^" 



3 / ÂL-1 ÎMRAN SÛRESİ 



*N£3S3^ 



107 



Ş>«Ö^ 



<JJ! ~aJL>-\S L^jIjLj !^jJL£= fvfÇi <y> ^jJÜI j öj^^â 

^ J-JUj 4_^â ULâiJI ^ °:'q ^ Sj! 1^=^! jl^=> Ji 
üî* 1 ' lS'j ffi^ f*Jjî °^^= lS^'j^ 1 J^-" 

6 1 , ,, : 1 1 jJ ol jg . t , ! I ı__>. ^u UJJ ^_j J -' j 1 ,^71 V 1 
ç-Uı^ -_iljj cj^_JJ|j >UuVlj Âi^-^İJI J_1>JIj 
^5 J-^- 'j-53' S^-fi f-^=*i i Cr;. 






"•r 



10 KÜFRE saplananlara gelince: ne malları 
ne de çocukları, onlara Allah'tan gelecek 
bir azap karşısında hiçbir yarar sağlanmaz: 
işte ateşin yakıtı olanlarda onlardır. 

11 (Onların gidişatı da) tıpkı Firavun top- 
lumu ve onlardan öncekilerin gidişatı gi- 
biydi: mesajlarımızı yalanladılar ve Allah 



da onları günahları nedeniyle (suçüstü) 
yakalayıverdi: Allah pek şiddetli ceza- 
landırandır. 

12 İnkârda direnenlere de ki: Yenileceksi- 
niz ve cehenneme sürüleceksiniz: Orası 
ne fena döşektir! 

13 Karşı karşıya gelen iki orduda sizin 
için bir mesaj vardı: Bir ordu Allah yolun- 
da savaşıyor, diğeri ise inkârında direni- 
yordu. Onlar ötekilerin iki misli olduğu- 
nu kendi gözleriyle görüyorlardı: Ama 
Allah dilediğini yardımıyla güçlendirir. 
İşte bu olayda basiret sahipleri için elbet- 
te ibretler vardır. 

14 Kadınlara, oğullara, altın ve gümüş 
cinsinden yığılmış servetlere, gözde atla- 
ra, sürülere ve ekinlere tutkulu bir sevgi 
duymak insanoğluna cazip kılındı. Bütün 
bunlar dünya hayatının geçici zevkleridir, 
fakat en güzel gelecek Allah katmdadır. 1 

15 De ki: "Size, bütün bunlardan daha 
hayırlısını haber vereyim mi? Sorumlu- 
luk bilincine sahip olanlar için, Rableri 
katında zemininden ırmaklar çağlayan 
yerleşip kalacakları cennetler, tertemiz 
eşler ve Allah rızası vardır." 

Allah kulları her haliyle görür; — > 



1 Bu âyet arzulara sahip olmak ile arzulara ait olmak arasındaki farkı vurguluyor. 



108 



-N3£N* 



3 / ÂL-t İMRAN SÛRESİ 



*Ns3£^ 



CUZ3 



< — 16 "Rabbimiz! Kuşkusuz biz iman et- 
tik: Bizi bağışla, günahlarımızı da... ve 
bizi ateşin azabından koru!" diyenleri; 17 
(zorluklara) sabredenleri, (imana) sadâkat 
gösterenleri, (Allah'a) boyun eğenleri, 
(O'nun için) harcayanları, (günahlarından 
dolayı) seherlerde canı gönülden 1 yalva- 
ranları (da görür). 

18 Allah şahittir ki O'ndan başka ilâh 
yoktur; melekler de, adaleti şiar edinen 
ilim adamları da (şahittirler ki) O'ndan 
başka ilâh yoktur; O her işinde mükem- 
mel olandır, her hükmünde tam isabet 
edendir. 

19 Allah katında tek din İslâm'dır. Daha 
önce kendilerine mesaj gönderilenler, 
başka değil, yalnızca kıskançlıktan dola- 
yı, kendilerine gerçeğin işareti geldiği 
hâlde farklı görüşlere saptılar. Kim Al- 
lah'ın mesajlarını inkâr ederse, iyi bilsin 
ki Allah hesabı en seri biçimde görendir. 

20 Şu hâlde, eğer seninle tartışırlarsa de 
ki: Ben tüm varlığımla Allah'a teslim ol- 
dum, 2 bana uyanlar da... Daha önce ken- 
dilerine vahiy emanet edilmiş olanlara ve 
vahiyden bihaber olanlara "Siz de tüm 
varlığınızla teslim oldunuz mu?" diye sor! 

Eğer teslim olurlarsa, işte o zaman doğru 
yolu bulmuş olurlar; yok eğer yüz çevirir- 
lerse, sana düşen yalnızca tebliğ etmek- 



MEŞ^ 



bj j uj^jj Uü ^_â£U üJol L_LjI Iİjj djJyZ 'ö-i^\ 
j-^\ii\'$ ^ijLiıllj ^^jLİJI /> jUül Ç>\1S 
■ti! I -X$_-i *|jj! jU«_^VL> ^jijâjı-: oJ 1 j ^ : âü: J l j 

ıLjıi çJLit ijJjii ÜLaiUJı} 3-i Vı 4_ıı î iJ\ 

Cı\l£=ıi\ \y)\ ^J-UI ıjliil Uj İİ-lVl <Ill ile 

jh'' U /^^ r» g ■ ; ' LJu rwwJ 1 f»— ** L>- I— « ~Uo A— o V I 

t^j ji ^jiu j_i3 jiji jj,'j <J j^+ij 

y ' " * * - 

Ij-üL&l Jjiâ 1 jol I 0^ p,v,ö.l IX ,v^V 

jll»JL> j ../t; Üılj fvOl ^JLliî Uiîli IjJ ^5 ül j 

^j;.;„:M ö^JUij j *ÜI ^LjIj öjj û^-r=u lj-l^>\ b\ ^|| 

^jUJI /j—o Ja_wdü Öj^jİj jV^JI ıj^— IİÎjj ı3~*" j^w 

» ' ^ .- î ^ T j ,. ' ^ > - ^-- 

t". W .-C ^_j JJ1 ^JLlI Jİ <v, t ~ MI ı_J l-LJu ~j*j_-1^J 

a »' J'o o ^ 1, 



&£=Jl 



tir: Zira Allah kulları her haliyle görür. 

21 Allah'ın mesajlarını tanımayan, pey- 
gamberleri haksız yere öldüren ve insan- 
lara fedakâr olmayı öğütleyenlerin 3 kanı- 
na girenleri, yürek yakan bir mahrumi- 
yetle müjdele! 4 

22 İşte dünyada ve âhirette yaptıkları iyi- 
liklerin hayrını görmeyecek olan onlar- 
dır,- onlara yardım eden de olmayacaktır. 



1 Sehar, şafakla gündoğumu arasındaki vakittir. 
Seharve suhr, "kalbin kalbi" mânasmdaki lub- 
b'e yakın bir anlam taşır. "Kalbin içi, özü" de- 
mektir (Lisân). Benzer bir kullanım için bkz: 
51:18 ve not. 

2 Bu âyet Enam sûresinin 79. âyeti ışığında an- 
laşılmalıdır. 

3 Kist 1 m "feragat etmek ve fedakârca davran- 
mak" anlamı için bkz: 49:9, not. 

4 'Azâb'a verdiğimiz "mahrumiyet" anlamının 



ayrıntılı bir gerekçesi için bkz: 68:33 ve 85:10, 
ilgili notlar. Buradaki "müjdele", imalı bir ifa- 
dedir. Bunun muhtemel bir açılımı da şu olabi- 
lir: Onlar kendilerini korumadıkları için ilikle- 
rine işleyen mânevi bir hastalığa tutulmuşlar- 
dır. Onlara Rablerinin kendilerini cehennem gi- 
bi bir yoğun bakım ünitesine alacağını müjdele. 
Bu bir müjdedir. Zira Allah onlardan vazgeçme- 
miştir. Eğer vazgeçmiş olsaydı, varlıklarına son 
verir ve mutlak yokluğa mahkûm ederdi. 



♦N3£N* 



CUZ3 



*Ns3Sa^ 



3 / ÂL-1 İMRAN SÛRESİ 



*^^ 



109 



M3K 



Jı ö'yi-Jİ v ıI^=Jı ^. ı",., A \J j'\ jjjji ^ı JS çLJÎ 
, , ,- , •*'■>. ,.,, .,..'.,., - 

J;i''ı <£»'■* İ-" ■* i "<- * ^ ılıktı' 1 "i-" ' ı T 2 ° ■* 

?tJ_jj ^ jjjS t-^—* JS" jjİp ^JjI jl>JI _İİ~Lj *UL5 ^Jo 



Ojj tir *^~ Pj' iSo^^^' O^uJ^Jl ■ J ^ t ^ "^ '■V 

i|gf ■ y.-w-a.-J 1 <0Jİ ,-Jlj «< u^Öj "ÜJİ fS J*^>*i 3 ^_«j (>4^-o IjiLî 



23 Baksana şu kendilerine daha önce va- 
hiyden bir pay verilenlere? Aralarını bul- 
mak için Allah'ın kitabına çağrıldılar; fa- 
kat onlardan bir kısmı döneklik yaparak 
yüz çevirdiler. 

24 İşte bu, onların "Ateş bize bir kaç gün- 
den fazla dokunmayacak" demeleri yü- 
zündendir. 1 Zira uydurmayı gelenek 
edindikleri şeyler onları inançlarından 



saptırmıştır. 

25 Geleceğinde kuşku olmayan bir gün 
onları bir araya topladığımızda, herkesin 
yaptığının karşılığı hiç kimseye haksızlık 
yapılmaksızın eksiksiz olarak ödendiğin- 
de, bakalım (onların hâli) nasıl olacak? 

26 DE Kİ: "Ey mutlak iktidar sahibi olan 
Allah'ım! Sen dilediğine iktidar verir di- 
lediğinden de iktidarı çeker alırsın, dile- 
diğini aziz eder dilediğini de zelil edersin; 
hayrın tamamı senin elindedir: Çünkü 
Sen her bir şeye kadirsin. 2 27 Geceyi uza- 
tıp gündüzü kısaltırsın, gündüzü uzatıp 
geceyi kısaltırsın! Ölüden diriyi çıkarır, 
diriden de ölüyü çıkarırsın. Ve dilediğin 
kimseye hesapsız rızık verirsin." 

28 Mü'minler mü'minleri bırakıp da kâ- 
firleri (askeri) müttefik 3 edinmesinler. 
Kim böyle yaparsa Allah'tan bütünüyle 
kopmuş olur; ancak kendinizi onlara kar- 
şı korumak için 4 (bilinçli bir tercihse), o 
başka: Ne ki Allah, kendisine karşı dik- 
katli olmanızı ihtar eder ; çünkü bütün 
yollar Allah'a çıkar. 

29 De ki: "İçinizdekileri saklasanız da 
açıklasanız da Allah onu bilir,- zira gök- 
lerde ve yerde olanların hepsi O'na ayan- 
dır: ve Allah her bir şeye kadirdir. 5 



1 "Milletler arasından seçilmek" bir sorumlu- 
luktu. Ama onlar bunu önce bir avantaja, sonra 
kutsal ırkçılığa ve sosyal kibre dönüştürdüler. 

2 Allah hayrı ve şerri birlikte zikretmiştir. Çün- 
kü, bir kimseye nisbetle mülkünün elinden çe- 
kilip alınması ve alçaltılması serdir. Fakat, âye- 
tin devamında "hayır ve şer sendendir" yerine 
"hayır sendendir" denilmiştir. Âyet "Doğrusu 
Sen her şeye kadirsin" diye bitmektedir. Bura- 
da, "şerrin" Allah'a nisbet edilmediği bir ger- 
çektir (Bkz: 4:79 ; not 1, 10:11, not 7). 



3 Evliya' bu bağlamda "askeri müttefik" anla- 
mına gelmektedir (Krş: 5:51, not 3). Yasak hem 
politik velayeti, hem ahlâkî velayeti kapsar. Bi- 
rincisi, çıkarlar çatıştığında onları tercih; ikin- 
cisi, onlara yaranmak ve benimsenmek için ha- 
yat tarzlarım benimseme vurgusu taşır. 

4 Burada aslen "insanın korunması" anlamına 
gelen takiyye'nin Kur'anî tarifi yapılmaktadır. 

5 Devamıyla birlikte: Allah ve âhiret inancı ah- 
lâkî sorumluluğun temelidir. Bu temel olmadı- 
ğı zaman ahlâk anlamını kaybeder. 



•N3£N* 



110 



*t=s3£s^ 



3 / ÂL-1 İMRAN SÛRESİ 



-N3£^ 



CUZ3 



30 Her insan, yaptığı bütün iyilikleri de 
kötülükleri de karşısında bulacağı o gü- 
nün kendisinden fersah fersah uzak ol- 
masını ister. Ne ki Allah, kendisine kar- 
şı dikkatli olmanızı ihtar eder: 1 Zira Al- 
lah'ın kullarına şefkati tariflere sığmaz. 



31 De ki: "Eğer siz Allah'ı seviyorsanız 
beni izleyin ki Allah da sizi sevsin,- ve gü- 
nahlarınızı bağışlasın! Zira Allah çok ba- 
ğışlayandır, eşsiz merhamet kaynağıdır. 2 

32 De ki: "Allah'a ve elçisine itaat edin! 
Yok eğer itaatten yüz çevirirseniz, iyi bi- 
lin ki Allah nankörleri sevmez." 

33 ŞÜPHE yok ki Allah Âdem'i, Nuh'u, 
İbrahim ailesini, Imran ailesini kendi ça- 
ğının insanları içinden seçerek üstün kıl- 
dı: 3 34 (Bunlar) birbirinin soyundandır: 
Allah her şeyi işitendir, her şeyi bilendir. 

35 Hani îmran'm kadını demişti ki: 
"Rabbim! Karmmdaki çocuğu, (her tür iç 
ve dış ayartmalardan) özgür olarak sana 
adadım: Benden kabul buyur! Çünkü sen 
her şeyi işitensin, her şeyi bilensin. 4 

36 Fakat çocuğu doğurunca dedi ki: "Rab- 
bim! Onu kız doğurdum -Allah onun ne do- 
ğurduğunu ve erkeğin kız gibi olamayacağı- 
nı pekala biliyordu-; ve adım Meryem koy- 
dum: îmdi ben onu ve soyunu taşlanmış 
şeytanın şerrinden sana ısmarlıyorum!" 



=>*IEN 



**jpj Uj **Lc-t «OJlj ^jîjl Ljü^oj <$->' *~r>j ^-J^5 LgÜLisj 



-^ U-Lçi Jv 3 '£p, v£JL^, J\j J£y\s jsujı J4J} 



37 Bunun üzerine Rabbi onu memnuni- 
yetle kabul etti; dahası onu bir çiçek gibi 
yetiştirdi ve Zekeriyya'nm himayesine 
verdi. Zekeriyya ne zaman onun bulun- 
duğu bölmeye girse, onun yanında yiye- 
cekler görür ve sorardı: "Ey Meryem! 
Bunlar sana nereden geliyor?" O da ce- 
vaplardı: "Bunlar Allah'tandır,- Allah di- 
lediği kimseye hesapsız rızık bağışlar." 5 



1 Bunun zıddı "Allah'ı dikkate almama" tavrı- 
dır (Bkz: 11:92; 25:55). 

2 Muhabbet mahlukat ağacının tohumudur 
(habbe). Zımnen: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bu- 
nun bedeli Elçi'yi izlemektir. Allah'ı sevenden 
Allah'ı izlemesi istenmemiştir. Zira yerde yü- 
rüyenler iz bırakır ve iz bırakanlar izlenirler. Bu 
yüzden peygamberler insanlardan seçilmiştir. 

3 "Saflaştırarak seçmek" mânasmdaki ıstıfâ ya- 
ratılış kanunudur. Âdem'in seçimi beşeriyyet 
içinden insaniyyete, Nuh'un seçimi insaniyyet 



içinden Risalete delalet eder. İbrahim Aile- 
sinden sonra aynı kökten olan Imran Ailesi'nin 
seçimi; soyun seçiminin Yahudilerin iddia etti- 
ği gibi o soya ait herkesin seçimi anlamına gel- 
mediğine işarettir. Hz. Peygamber'in seçimini 
de izahtır. Bir sonraki âyet bunu teyit eder. 

4 Bu pasaj, Tahrim 12 ışığında "modelleme" so- 
rununun çözümüne dair bir çıkış yoludur. 

5 Bu âyet Hz. Isa ve annesi hakkındaki 5:75 ışı- 
ğında anlaşılmalıdır: "..her ikisi de bildik yiye- 
ceklerle beslenen (ölümlü insanlardı)." 



■*?^3S^4* 



CUZ3 



*^^ 



3 / ÂL-1 IMRAN SÛRESİ 



<*s3£^ 



111 









_^jıi)i *u^_jj ı_^iijı friiji y^ ^jjji ip: ^*^=»rpı »^ 

çiS* J a* 1 ^ çvgjl *^»>Vil Ö5-Âİİ i] çt— fe-U e ^ — ■ U j 
„.»' ~s ''* - t ,°r° a ,''**> 



38 işte o anda-orada 1 Zekeriyya Rabbine 
şöyle dua etti: "Rabbim! Bana katından 
güzel bir nesil bağışla; çünkü sen tüm du- 
aları işitensin!" 

39 Zekeriyya mihrapta ibadet ederken 
melekler ona seslendiler: "Allah sana, 
Allah'tan gelen bir kelime olan, 2 saygın 
bir konuma sahip, nefsine hakim, 3 sahil- 
lerden bir peygamber olacak Yahya'yı 
müjdeliyor. 



40 Cevap verdi: "Rabbim! Ben bunca yaş- 
lanmış, karım da kısır kalmışken benim na- 
sıl bir oğlum olabilir?" 4 (Melek) cevap verdi: 
"İşte böyledir Allah; dilediğini yapar." 5 

41 (Zekeriyya) yalvardı: "Rabbim! Bana 
bir işaret göster!" (Allah) buyurdu ki: 
"Senin işaretin, insanlarla üç gün boyun- 
ca işaret 6 dışında konuşmamandır. (Ko- 
nuşma yerine) Rabbini çok zikret ve sa- 
bah-akşam, gündüz-gece O'nu teşbih et! 7 

42 (Benzer bir olayda farklı bir tavrın 
mümkün olduğunu da) hatırla! 8 Hani 
melekler Meryem'e demişlerdi ki: "Ey 
Meryem! Allah seni seçti ve tertemiz kil- 
di; seni bütün dünya kadınlarına tercih 
etti. 9 43 Ey Meryem! Rabbine huşu ile 
bağlan, secdeye kapan ve (O'nun huzu- 
runda) eğilenlerle birlikte eğil!" 10 

44 (Ey Nebi!) Sana aktardığımız bu bilgi 
senin gıyabında olup biten olayların ha- 
berlerindendir. 11 İçlerinden hangisi Mer- 
yem'i himaye edecek diye kur'a çektikle- 
rinde sen yanlarında değildin; onlar (bu 
konuda) birbirleriyle tartışırlarken de 
yanlarında değildin. 12 

45 O zaman melekler demişlerdi ki: "Ey 
Meryem! Allah sana adı Meryem oğlu İsa 13 
Mesih olan, dünyada da âhirette de gözde 
ve (Allah'a) yakınlardan biri olacak kendi 
katından 14 bir kelimeyi müjdeliyor! — > 



1 Hunâlike zarfının çift anlamlı yapısı için bkz: 
7:119, not. 

2 Zımnen: "Allah'tan gelen kelamı doğrulaya- 
cak olan". Buradaki kelime ile neyin kastedildi- 
ği açık değildir. İsa'nın mucizevi doğumuna bir 
atıf olabileceği gibi, Allah'ın meleklerle Mer- 
yem'e ilettiği müjdeye de atıf olabilir (Krş: Ta- 
berî, 4:171'in tefsirinde). Bir başka ihtimal de, 
kelime'yi oluşturan üç harfin tüm kombine- 
zonlarının ortak anlamı olan "şiddet" ve "et- 



ki"den yola çıkarak verilebilir (Krş: 2:37). Bu 
durumda ona, yaşadığı zamanı ve kendisinden 
sonrasını "şiddetli etkilediği için" kelime den- 
miş olmalıdır. 

3 Hasûr, "tutmak, engellemek, kendini yalnız 
bir şeye vermek" anlamındaki el-hası 1 dan türe- 
tilmiştir. Bu yüzden sadece kadınlardan uzak 
durmaya hasredilemez. 

4 İmrae ile zevç arasında fark vardır. Yahya doğ- 



112 



■*63£N» 



3 / ÂL-1 İMRAN SÛRESİ 



•^3^ 



CUZ3 



duktan sonra Hz. Zekeriyya'nın imrae'si 
zevc'liğe (eş) terfi edecektir. İmrae'yi "karı" 
zevc'i "eş" olarak çevirmeye gayret ettik. Ken- 
disinin ve karısının durumunu bile bile çocuk 
isteyenle (38), duası kabul olunduğunda "Be- 
nim nasıl oğlum olabilir?" (40) diyen aynı kişi- 
dir, isterken kullandığı dil imanın aşkın dili, 
sorarken kullandığı dil akim içkin dilidir. Dua- 
yı aşk mertebesinden etmiş, soruyu akıl merte- 
besinden sormuştur. 

5 "İşte böyledir Allah" şeklindeki mânayı Ze- 
mahşerî'ye borçluyum. Ünlü âlim, kezalikallah 
ibaresini isim cümlesi, "dilediğini yapar" ibare- 
sini de bu cümlenin açıklaması sayar. 

6 Kur'an'da sadece burada gelen remzen ile ifa- 
de edilen sembolik dil, jest, mimik ve el yardı- 
mıyla işaret diline tekabül etse gerektir. 

7 Zımnen: insanlarla konuşmak yerine, Rabbi- 
ni kalbinden ve dilinden düşürmeyerek ona bu 
lutfundan dolayı şükürle mükellefsin. Bu arada 
bir ihtiyacın olursa, onu işaretle iste! İncil kay- 
naklı (Luka 19-22) yorumlar yerine Zemahşerî 
ve Râzî'nin de katıldığı Ebu Müslim'in bu yoru- 
mu daha açıklayıcıdır. 

8 Söz birden Hz. Zekeriyya'nın tavrından Hz. 
Meryem'in tavrına getiriliyor. Amaç, iki tepki 
arasındaki farkı göstermek ve daha iyi tavrı 
temsil eden "tam teslimiyete" işaret etmek. 
Parantez içi açıklamamızın gerekçesi budur. 

9 Meryem'in tüm dünya kadınları içinden se- 
çilmesi iki şeyi gösterir: Birincisi Meryem'in 
anneliğinin çok çok özel oluşunu, ikincisi Mer- 
yem'in babasız çocuk doğurmasının tamamen 



ilâhî bir müdahale sonucu gerçekleşen istisnai 
bir durum oluşunu. 

10 Râki'ât şeklinde dişil değil de eril formda 
gelmesi erce/yiğitçe duruşa dilsel bir atıf olabi- 
leceği gibi Hz. Meryem'in olağanüstü üriner 
sisteme sahip oluşuna da delalet edebilir. Aynı 
şey Tahrim 12'deki kânitîn için de geçerlidir. 
Bu âyetler, çocuk terbiyesinin ceninin henüz 
anne rahmine düşmeden başladığının da göster- 
gesidir. 

11 Kur'an'da ğayb farklı vurgularla kullanılmış- 
tır. Bazen idraki aşan mutlak hakikatlere, ba- 
zen idrak edilebilir olduğu hâlde görülemeyen- 
lere, bazen de muhatabın gıyabında olan olayla- 
ra delalet eder. Bu bağlamda vurgu sonuncusu- 
nadır. 

12 Âyetteki ğayb' a. dair bir açıklama ve benzeri 
bir meydan okuma için bkz: 28:44, not 3. 

13 "Ey Meryem" diye başlayan bir cümlede 
isa'nın "Meryem oğlu" olduğunun vurgulan- 
ması üç amaç taşır: 1) Yahudilerin Meryem'in 
iffetine yönelik iftiralarını red. Zımnen: o pey- 
gamber anasıdır. 2) İsa'nın "Tanrı'nm oğlu" ol- 
duğu iftirasını red. 3) Erkek egemen Roma kül- 
türünü red. 

14 Yani: "Allah'ın müdahalesi dışında değil". 
Âyetteki minhu (O'nun katından) 45:13'teki 
cemi'an minhu (göklerde ve yerde olan her şey 
kendi katından..) ile aynıdır. Teslisçi Necranlı- 
lar bağlamında bu ifade, İsa'nın tanrılığı iddiası- 
nı reddedip onun "yaratılmış" olduğu vurgusu- 
nu taşır. 



CUZ3 



♦N3£a^ 



3 / ÂL-t İMRAN SÛRESİ 



->N3£N» 



113 



I 5 o 



u. 



ir 



Lilslj <A>! ûjLj ^yJjlJI 



Ij^j-î 



-jvı 



^ ÂjIj *5^>-j çv6=ı-ic- i_^ ı_£İJl (j^^ r*^ J^^i 
Ö^JJİ JF*=-H JU Ati] ^\ (JjL/ZJİ ^jJo J U jı^=*]\ ( ^Ju> 

., ', f af S" « ,, » „ £ 1 S „ ' E 1 ^ „ *' i » ' 



< — 46 O beşikte ve erişkin iken insanlara 
konuşacak; 1 ve sarihlerden biri olacak. 

47 (Meryem) "Rabbim!" dedi, "bana hiç 
bir insan dokunmadığı hâlde benim nasıl 
çocuğum olabilir?" 

(Melek) dedi ki: "İşte böyledir Allah; dile- 
diğini yapar! 2 Bir işi dilediği zaman ona 
sadece "Ol!" der, o da hemen oluş süreci- 
ne girer. 48 O, (îsa)ya vahyi 3 ve o vahyi ile 



doğru hükme varmada kullanılacak yön- 
temi, 4 Tevrat ve İncil'i öğretecek; 49 üs- 
telik onu İsrâiloğullarma elçi yapacaktır; 
şöyle (diyen bir elçi): "Ben size Rabbim- 
den bir mesaj getirdim. Size çamurdan 
kuşa benzer bir maket yapar, ardından 
ona üflerim, Allah'ın izniyle kuş oluve- 
rir. 5 Körleri ve cüzamlıları iyileştirir, yi- 
ne Allah'ın izniyle ölüleri hayata döndü- 
rürüm. Dahası yiyebileceğiniz ve evleri- 
nizde saklayabileceğiniz şeyleri size ha- 
ber veririm. Hiç kuşkusuz, eğer gerçek- 
ten inanıyorsanız, bütün bunlarda sizin 
için bir mesaj vardır. 6 

50 Tevrat'tan bana kadar ulaşanın doğru- 
luğunu tasdik etmek 7 ve size (gelenek 
yoluyla) yasak edilmiş olan şeyler içeri- 
sinden bazılarını helâl kılmak için 8 gel- 
dim ve size Rabbinizden bir mesaj getir- 
dim: Allah'a karşı sorumluluğunuzu bi- 
lin ve bana uyun! 51 Hiç kuşkusuz Allah 
benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir: 
artık yalnız O'na kulluk edin, bu dosdoğ- 
ru yoldur. 9 

52 İsa, onlardaki küfrü fark edince sordu: 
"Kim Allah'a ulaşan yolda bana yardım 
eder?" Havariler dediler ki: "Allah'ın yar- 
dımcıları biziz: 10 Biz Allah'a inandık, Sen 
de şahit ol ki biz Allah'a teslim olan 
müslümanlarız ! " 1 * 



1 Bu ibare Meryem 30'da verdiğimiz mâna ışı- 
ğında şöyle açılabilir: "(Kıdemli Yahudi din 
adamları smıfı tarafından) daha dünkü süt be- 
besi olarak görüldüğü ilk gençlik döneminde de 
erişkin iken de insanlara hakkı konuşacak". 
Kehl'e "25-45 ya da 20-35 yaşları arasındaki 
erişkin kişi" anlamı verilmiştir (Taberî, Beğavi, 
Kurtubî, Ebüssuud). Bazı müfessirler "eriş- 
kin"in Hz. İsa'nın gökten inişine bir işaret ol- 
duğu görüşündedirler. Bunun için âyette karine 
yoktur. Hz. İsa'nın ölmeden önceki dönemiyle 



ilgili olduğu açıktır (Krş: el-Menâr ve Merâğî). 
O her ölümlü gibi doğan, bebelik çağını yaşa- 
yan ve büyüyen biri olarak hâl diliyle konuş- 
muş ve şöyle demiştir: "Ben tanrı değilim. Her 
insan gibi önce bebe olup sonra büyüyen tanrı 
olamaz. Zira tanrı küçükten büyümez; eğer bü- 
yüyorsa o tanrı olamaz." (Bkz: 19:29, not). 

2 S. Ahmet Han'ın yaptığı gibi kezalik'i rasyo- 
nelleştirerek "herkesin malumu olduğu üzere" 
şeklinde anlamak, hemen öncesinde yer alan 
Meryem'in sorusunu ve hemen ardından gelen 



114 



-■*s3£N- 



3 / ÂL-Î İMRAN SÛRESİ 



*N3$s^- 



CUZ3 



"Allah dilediğini yaratır"daki olağandışı duru- 
mu yok saymak anlamına gelir. 

3 Lafzen: "Kitab'ı". Buradaki kitap lafzı ile 
19:30'daki aynı anlamı taşır. 

4 Kanaatimiz o ki, Kitab ile birlikte geldiği za- 
man hikmet "vahiyden isabetli hükümler çıka- 
ran doğru bir muhakeme" vurgusu kazanır. 

5 Burada anahtar ifade "Allah'ın izniyle" ifade- 
sidir. Bu durumda ölümlü bir insan elinde görü- 
len olağanüstü olay da Allah'ın bir smamasıdır: 
Bakalım parmak ayı gösterirken parmağa mı 
bakacaklar, aya mı? Burada parmak çamurdan 
maket, ay Allah'ın iznidir. 

6 Hakkın izn'inden bir öğüt almak için, hakkı 
duyacak bir uzn (kulak) lazımdır. Allah'a kullu- 
ğu bırakıp da İsa'ya kul olmaya kalkmak, ilâhî 
yaratıştaki mucizeyi görmeyip kuş maketine al- 
kış tutmaya denktir. İzin ile uzn (kulak) arasın- 
daki doğrudan bağlantı için bkz: 78:38, not 6. 



7 Her peygamber kendisinden öncekini tasdik 
eder (Bkz: 81. âyet, not). 

8 Bu sûrenin 93. âyeti ışığında açılımı: tsrâilo- 
ğullarmm kendi kendilerine uydurdukları ha- 
ramların helâl olduğunu ilan etmek için... 
Mutlak ölçü ve sınır koyma hakkı zâtına mah- 
sus olan Allah'a hakkını teslim etmek için... 

9 Kilisenin gelecekteki putlaştırmasına, isa'nın 
dilinden peşinen red. 

10 Veya ilâ edatının birliktelik vurgusuyla: 
"Kim kendi yardımını Allah'ın yardımına ka- 
tar?" [İtkân II, 162) Havariler, yani "yürek avcı- 
ları". Havari kelimesinin "avcı" anlamı için 
bkz: 61:14, not 11. 

11 Isa ve ona uyanların, tüm zamanlar ve me- 
kânlarda insanlığın değişmez değerlerinin öbür 
adı olan İslâm'a mensup müslümanlar olduğu 
hakikatinin veciz bir ifadesi. 



«N3£N* 



CUZ3 



«N3^H* 



3 / ÂL-1 ÎMRAN SÛRESİ 



<^§^ 



115 



ş>. 



jj^UJI ^_1£ *üilj ^1 J^-°J 'l^^i -S 5i - u ^— ^' 

IjjiS^ ,>^-^' ^^ '' Oj-aJc^tJ 4-j ~-,:,^ — ■ U-j r&^> 

-.fJ Uj S^-ji^l j Lİ-OI (j-s Uj-L^i CjIIc. (V _ 8 jJü.U 

oL>JL/aJI I ûJ^C- û I a__Lo! /jJ-ÜI L_alj y wslj -jA 

jli 0[ ' ■'■ jwjSül j£=JUI3 olîlJl 5* _iJûl£ ijllî 
<d JU X_j ^jI^j 5-*° i *Âl^ f Jİ J-*^ — > .01 ! jj^ ^ „., : c- 

'I, t « ^_ *,_, 

1 :..r...a' I j ^5 ti İJ j Ljft I «J j ~S *LLj I j Ijf-llj I Ç-.AJ I oJL^j 



53 "Rabbimiz! İndirdiklerine iman ettik, 
elçiye de tabi olduk: Bu nedenle bizi (ha- 
kikate) şahit olanlarla birlikte yaz! 

54 (İnkarcılar İsa'ya) tuzak kurdular; Allah 
da onların tuzağını başlarına geçirdi: Al- 
lah tuzakları bozanların en hayırhsıdır. 1 

55 O zaman Allah "Ey İsa!" demişti, "Se- 
ni Ben ölüme yollayacağım 2 ve katıma 
yücelteceğim 3 ve seni küfreden kimseler- 



den arındıracağım,- sana uyanları, Kıya- 
met Gününe kadar (ve o günde) inkâr 
edenlere üstün kılacağım: Sonra hepini- 
zin dönüşü Bana olacak. İşte o zaman an- 
laşmazlığa düştüğünüz konularda aranız- 
da Ben hüküm vereceğim. 56 İnkârında 
direnenlere gelince: onlara bu dünyada ve 
âhirette şiddetli azap çektireceğim: ken- 
dilerine yardım eden birini de bulamaya- 
caklar." 

57 İnanan ve ıslah edici iyi işler işleyen- 
lere gelince: (Allah) onlara ödüllerini tam 
olarak verecektir; zira Allah zalimleri as- 
la sevmez. 

58 Bütün bunlar, sana bildirdiğimiz me- 
sajlardan ve hikmetli haberlerdendir. 

59 Allah katında İsa'nın durumu 
Adem'in durumu gibidir. 4 Allah onu top- 
rak 5 türünden 6 yarattı, ardından ona 
"Ol!" dedi; o da oluş sürecine girdi. 7 

60 İşte (bu) gerçek sana Rabbin tarafından 
bildirildi; öyleyse tereddüt edenlerden olma. 

61 Sana gelen (bu) bilgiden sonra, bu ko- 
nuda seninle tartışanlara 8 de ki: Gelin, 
oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımı- 
zı ve kadınlarınızı, bizimkileri 9 ve sizin- 
kileri çağıralım.; sonra canı gönülden yal- 
varalım ve Allah'ın lanetinin yalan söyle- 
yenler üzerine olmasını dileyelim. 



1 Zımnen: İsa'ya tuzak kuranlar kendi kurduk- 
ları tuzağa düştüler (Krş: 4:157). Bu âyetler ve 
5:117 Hz. İsa'nın eceliyle öldüğüne delalet eder. 

2 Zımnen: Seni öldürdüğünü iddia eden Yahudi- 
ler değil, Ben alacağım senin canını. Bu âyet 
Maide 1 1 7 ile birlikte okunduğunda, teveffa'nm 
anlamının "can alma" olduğu açıkça anlaşılır. 
Bu kelimeye mecazi anlamı olan "uyku" veya 
"öldürmeksizin çekip katma alma" anlamı ve- 
renler olmuşsa da, Kur'an Hz. Peygamber'den 
önce hiç kimseye ölümsüzlük bahsedilmediğini 



açıkça ifade eder (21:34-35; ayrıca krş: 13:38; 
21:8; 25:20). Buradaki ıef sözcüğü, Kur'an'da 
Hz. Lût'a atfedilen "Ben Rabbime hicret ediyo- 
rum" (29.26) sözündeki hicret ve Hz. ibrahim'e 
atfedilen "ben Rabbime gidiyorum" (37:99) 
cümlesindeki "gitme" gibi mecazidir. 

3 Ref, sözlükte hem maddî hem de mânevi yük- 
selmeyi ifade eder. Kur'an'da her iki anlamıyla 
kullanılmıştır. Fakat ilginç olan teveffi kelime- 
sine lafzi mânası dururken mecazi olarak "uy- 
ku" anlamı verenler, aynı cümlenin devamın- 



116 



«N3&N* 



3 /ÂL-İİMRAN SÛRESİ 



*N3$a3» 



CUZ3 



daki ref kelimesine lafzi mâna vermişlerdir. 
"Allah'ın katının" neden gök olduğu sorusu da 
cevaplanmamış olarak kalır. Her ne kadar 
67:17'de Allah'ın gökte olduğu dile getirilirse 
de, Zemahşerî'nin de vurguladığı gibi bu âyet 
Allah'ın mekânım değil müşriklerin yanlış ina- 
nışını dile getirir. Açıktır ki ref mânevi bir yü- 
celtme ve ilâhî ikrama nail kılmadır. Ref e sa- 
dece Hz. Isa değil, Hz. İdris de muhatab olmuş- 
tur (19:57). 

4 Zımnen: Babasız doğmak bir beşere ilâhlık 
kazandırsaydı, bu Hz. İsa'dan önce Hz. Âdem'in 
hakkı olurdu. 

5 Kur'an, Adem'in ya da Âdemoğlunun elemen- 
ter kökeniyle ilgili farklı ibareler kullanır (Krş: 
15:26; 37:11; 55:14). Bu farklılıklar, insanın ele- 
menter yaratılışının aşamalılığma delalet etse 
gerektir (Bkz: İtkân III, 84). İnsanın elementer 
yaratılışını dile getiren ibarelerin tümünün de 



belirsiz gelmiş olması dikkat çekicidir. Bunun 
anlamı, insanoğlunun yaratılışıyla ilgili "top- 
raktan", "çamurdan", "kurutulmuş balçıktan", 
"konsantre süzülmüş balçıktan", "pişirilmiş 
balçıktan" türü nitelemelerin, bire bir bilinen 
toprak, kurutma, pişirme olmanın ötesinde şey- 
ler olduğunun delilidir. 

6 Turafein'deki belirsizlik çeviriye "türünden" 
şeklinde yansımıştır. 

7 Yekûn muzari fiili, gelişerek yenilenen bir sü- 
reci ifade eder. 

8 Vahiy 'şimdi ve burada'sma, yani vakıaya dö- 
nerek Necranlıları lânetleşmeye çağırıyor. Bu 
çağrı özünde, vicdanı harekete geçirmek için 
Allah'ı şahit kılma çağrısıdır. 

9 Burada geçen en/userıâ'dan kasıt Hz. Peygam- 
ber'in kendi şahsı değildir. Çünkü insan kendi- 
sini bir yere çağırmaz, başkalarını çağırır. 



" r^^^i * 



CUZ3 



♦N3S=N* 



3 / ÂL-1 İMRAN SÛRESİ 



«N3£a^ 



117 



ş>4^Kî 






çvif- 4_J ~^==*J IX*İ -w->t>-t>- frV^A f»-Jol l_A --*' 0^-UjÜ 

l^_ol vjJJlj A™;_ül Ijjhj o j * ."il /jj^U ~_*Ajju ^wüjl 

lj H| Ojjjı__İj L-oj pg M.ail VI jj— Liıj Uj p ^~~ a J^LÂ) 



62 işte budur işin hakikati; Allah'tan başka 
ilâh asla yoktur: 1 Hiç kuşku yok ki Allah, 
evet, yalnızca O'dur her işinde mükemmel, 
her hükmünde tam isabet sahibi olan. 63 
Eğer yüz çevirirlerse, unutmasınlar ki, Al- 
lah (akideyi) ifsat edenleri çok iyi bilir. 2 
64 De ki: "Ey kitap ehli! Sizinle aramız- 



daki şu ortak ilkeye gelin: 3 Allah'tan baş- 
kasına kulluk etmeyeceğiz, O'ndan baş- 
ka hiçbir şeye ilâhlık yakıştırmayacağız, 
Allah'ın yanı sıra başka birilerini rabler 
olarak kabul etmeyeceğiz! 4 Ve eğer yüz 
çevirirlerse o zaman deyiniz ki: Şahid 
olun ki biz, kesinlikle O'na teslim olduk. 
65 Ey kitap ehli! Neden İbrahim hakkın- 
da tartışıp duruyorsunuz? Oysa ki Tevrat 
da, incil de ondan sonra indirildi. Aklet- 
miyor musunuz? 66 Hadi şu bildiğiniz 
şeylerde tartıştınız, fakat bilmediğiniz 
şey hakkında niçin tartışırsınız? Hâlbuki 
Allah bilir, fakat siz bilemezsiniz: 67 ib- 
rahim ne Yahudi ne de Hıristiyan idi, fa- 
kat tam anlamıyla Hakka yönelmiş bir 
müslümandi; Allah'a şirk koşanlardan da 
değildi. 5 68 Gerçekte ibrahim'e en yakın 
olanlar ona uyanlardır; yani, 6 işte bu pey- 
gamber ve iman edenlerdir: şu da var ki 
Allah inananların tümüne yakındır. 

69 Önceki vahiylerin takipçilerinden ki- 
mileri sizi aldatmak isterler; 7 fakat onlar 
kendilerinden başkasını aldatmış olmaz- 
lar, üstelik bunun farkına da varmazlar. 

70 Ey önceki vahyin takipçileri! Bizzat 
kendiniz şahit olup dururken Allah'ın 
mesajlarını neden inkâr ediyorsunuz? 



1 Zemahşerî'nin dediği gibi bu ibare lailâhe il- 
lallah'la. anlamdaştır. Olumsuzlamanm daha 
kapsamlı olması için min kullanılmıştır. Bu 
fark çeviriye "asla" karşılığıyla yansımıştır. 

2 Kur'an'm muhataplarına tarihi uyarısı: Ey 
Ümmet-i Muhammed: Hıristiyanlaşmaym! 
(Konu için bkz: Üç Muhammed, 43-63) 

3 Zımnen: Biz bize çağırmıyoruz, siz de kendi- 
nize çağırmayın! Hep birlikte ilkeler üzerinde 
buluşalım. Allah'ın koyduğu ilkelere çağırmak 
Allah'a çağırmaktır: "Allah'a çağırandan daha 
güzel sözlü biri olabilir mi?" (41:33) 

4 Bu âyetler İbn Hişam'a göre Necran Hıristi- 



yanlarının ziyareti sırasında nazil olmuştur. Bu 
âyetler, din adamlarını haram-helâl koyucu ola- 
rak gören, daha da garibi Hz. İsa'yı tanrılaştıra- 
rak kendilerini "taptığı tanrıyı atayan makam" 
konumuna yücelten Pavluscu Hıristiyanlığın 
yaman çelişkisini ortaya sermektedir. 

5 Ibrahimî akideye çağrı, öze dönüş çağrısıdır, 
îslâm çağrısıdır. Zira Hz. ibrahim teslimiyetin 
sembolüdür ve İslâm teslimiyettir. 

6 Vav'ın yeri geldikçe kullandığımız "yani" an- 
lamının delillerinin başında bu âyet gelir. 

7 Tıpkı 71-73. âyetlerde anlatılan çirkin yön- 
temlerle. 



118 



-^^ 



3 / ÂL-1 İMRAN SÛRESİ 



♦^3^^- 



CUZ3 



71 Ey önceki vahyin takipçileri! Niçin 
hakka bâtıl elbisesi giydirip de bildiğiniz 
hâlde hakikati gizliyorsunuz? 

72 Önceki vahyin takipçilerinden bir gu- 
rup dedi ki: "iman edenlere indirilen vah- 
ye günün başında inandığınızı söyleyin, o 
günün sonunda 1 inkâr edim 2 bu sayede 
belki (imanlarından) dönerler; 73 fakat si- 
zin dininize uymayan kimseye asla (yü- 
rekten) inanmayın!" 

(Şu hakikati) ilan et: "Doğru Rehberlik 
sadece Allah'ın rehberliğidir; 3 size verile- 
nin bir benzerinin başka birine de veril- 
mesi (zorunuza mı gitti), yoksa Rabbini- 
zin huzurunda aleyhinize delil getirirler 
diye mi (korkuyorsunuz)? 4 

(Şunu da) ekle: "Lütuf ve ihsan Allah'ın 
elindedir, onu dilediğine bahşeder; zira 
Allah (lutfunda) sınırsız olandır, her şeyi 
bilendir: 74 Dilediğine rahmetini bağış- 
lar: zaten Allah muazzam lütuf sahibidir. 

75 ÖNCEKİ vahyin takipçilerinden öyle- 
leri var ki, kendisine bir hazine emanet 
etsen (kuruşuna dokunmadan) iade eder ; 
öyleleri de var ki, tek bir dinar emanet et- 
sen tepesine dikilmedikçe sana geri ver- 
mez. Bu, onların, "Bizden 5 olmayanlara 
yaptıklarımızdan dolayı bir şey lazım gel- 
mez" şeklindeki iddiaları yüzündendir. 
Fakat onlar bile bile Allah hakkında ya- 
lan söylüyorlar. 



O^ii^uj JtÇJb jul 0>-İJ3 XJ v lî^=ül jil ç 

^b*==ıjl JaI jjj İaSUs cJli j ^ Ojiiju 4_^İ!j 5-^' 

\$Ji&=\'5 j\£S\ Sij l_^l 5^' j* 4i'' ıS^i 'ji" 1 

~£=txı i *_-J ^j^J V I I ş^jj V j ■ • y^>-JÎ rv-^LiJ o^_^- ) 

jl jvLj^i l_i jL j^-\ j>^_ 01 <îıı |^d_j> ^-4ji 0] J-î 

^y <töjj <ü! .a^j J~oaII 01 JİJ ~^=uj -Uc p^— r.^j-Ugj 
>i , 5 -. , , , i l rf i ' ~ 

<u^o 01 /j_« ^Lı^spJI Jj&l ^»j _ ~JâiJI J—v2aM jj 

'. „ ' ' i \ ' 

ûJjJ V jL-Lj^J d — Lalj 01 jV-o jv^L>j J __ÎAJ I Û.İ0J jLjaİÂ) 

J4 1 'j- 1 ^ f-4& -İ-UÎ Cîlî 4_X o Si U VI Jxji 

jUjij^^' J"l ls^ OjJ^jjJ:; '' 0»""^' tj 5 lîlic- 
^_=u 4İIİ OLi ur-iJİj »J-Ji u*jl <j— • ijJj ■ • ' Oj-il~ 

1^5 rı— sjujI^ ^ı -^-f^ Ojj- ^j ^ı-ü! 01 -' ■ • ^ ;S".ı.ıı 



•^' 



9?p- 



=> jj V j <i-jiîl ^ jj (*-£■*-)' >^i 



76 Bilakis, kim taahhütlerine sadık kalır 
ve sorumluluk bilinci taşırsa, iyi bilsin ki 
Allah sorumluluk bilinciyle hareket 
edenleri sever. 

77 Allah'a karşı taahhütlerini ve yemin- 
lerini 6 az bir pahaya satanlar var ya: onla- 
rın âhirette payı olmayacak, Allah onlar- 
la konuşmayacak, kıyamet günü Allah 
onların yüzüne bakmayacak ve arındır- 
mayacak onları: nihayet onları acıklı bir 
azap bekleyecek. 7 



1 Esamm bunu "vahyin bir kısmına inanıp bir 
kısmını inkâr etmek" şeklinde anlar (Râzî). 
"Günün başmda-günün sonunda" ifadeleri 
"Kur'an'dan ilk indirilenler-son indirilenler" 
şeklinde de anlaşılabilir. 

2 Yani: İkiyüzlülük yapın. Kaynak dilin üslûbu 
gereği ikinci şahıs kipiyle ifade edilen bu cüm- 
le Türkçe'de şöyle anlaşılmalıdır: "..günün ba- 
şında inandığımızı söyleyip, sonunda indirileni 



inkâr edelim". Bir sonraki cümlede yer alan "si- 
zin dininize", "bizim dinimize" şeklinde anla- 
şılmalıdır. 

3 Hudallah'm irabı konusunda Musa Carullah 
şöyle der: "Kalben inanıyorum ki bu âyette ge- 
çen hudallâh terkibi haberdir. Başına lamı tarif 
alan el-huda kelimesi ise mübtedadır. Zira her 
türlü hidayeti Allah'ın hidayeti saymak ancak 



CUZ3 



*Ns3$s^- 



3 / ÂL-t ÎMRAN SÛRESİ 



-M*s3S^ 



119 



bu şekilde anlaşılabilir. Akim gereği de budur. kadar Yahudilerin sözü olarak alır. Diğer görüş- 



Bunun tersi yanlış olup âyetin anlamını bozar. 
Benim bu görüşüm bir çok âyeti içermekte ve 
ben bu konuda Kur'an'm irabını yapan ilim eh- 
line muhalif düşünmekteyim (Kitabu's-Sünne, 
s. 23). 



4 Râzî âyetin bu cümlesini "çözülmesi çok zor 
bir problem" olarak niteler ve beş ayrı görüş 
zikreder. Bu cümlenin Allah'a mı, Yahudilere 
mi izafe edileceği sorununda birincilerden yana 
tavır koyar. Buna karşın Taberî, tüm görüşleri 
naklettikten sonra, dil ve bağlama uygunluk ge- 
rekçesiyle "De ki: Doğru yol Allah'ın yoludur" 
ara cümlesi dışmdakileri, bir sonraki "de ki"ye 



leri "yanlış ve tartışmaya açık" olarak niteler. 

5 Lafzen: "Kitap ehlinden.." 

6 Ahdullah hem "Allah'ın verdiği taahhüd" 
hem de "Allah'a verilen taahhüd" anlamına ge- 
lir. Vicdan ve fıtrata delalet eder. Her sapma, as- 
lında vicdan ve fıtrata ihanettir. Fıtrat ve vicda- 
na her ihanet ise, özünde Allah'ın ahdine ve Al- 
lah'a verilen söze ihanettir. 

7 Şu âyetle birlikte okunmalıdır: "Kıyamet gü- 
nü Allah onlarla konuşmayacak, onları temiz- 
lemeyecek, can yakıcı bir azab da onların ola- 
cak!" (2:174). 



120 



«N3$s*- 



3/ÂL-l IMRAN SÛRESİ 



•*z&53* 



CUZ3 



78 Yine onlardan öylesi de var ki, Ki- 
tap'tan olmadığı hâlde ona ait olduğunu 
sanasmız diye Kitabı çarpıtırlar ve o Al- 
lah katından olmadığı hâlde "Bu Allah 
katmdandır" derler: sonuçta onlar bile bi- 
le Allah'a iftira etmiş olurlar. 1 

79 Allah'ın kendisine vahiy, hüküm ve 
peygamberlik verdiği hiç kimsenin, bu- 
nun ardı sıra topluma "Allah'ın peşi sıra 
bana da kulluk edin!" demesi düşünüle- 
mez. Aksine "İlahi kelamı derinliğine öğ- 
renip onu başkalarına da öğreterek 2 Rab- 
bani adamlar olun!" der. 3 

80 Yine o, melekleri ve peygamberleri 
rabler edinmenizi emretmez; siz Allah'a 
kayıtsız şartsız teslim olduktan sonra, o 
size inkârı emreder mi hiç? 

81 Allah peygamberler (aracılığıyla kitap 
ehlin)den ; "Eğer vahiyden ve hikmetten 
size bir pay verdikten sonra size hakikat- 
ten yanınızda kalanı tasdik eden bir elçi 
gelirse, 4 kesinlikle ona inanmalı ve yar- 
dım etmelisiniz" taahhüdünü aldığı za- 
man 5 sordu: "İşte bu şarta dayalı ahdimi 
alıp kabul ettiniz mi?" 

"Kabul ve tasdik ettik!" diye cevap verdi- 
ler. 

Allah buyurdu: "O hâlde şahid olun! Ben de 
sizinle birlikte şahitler arasında olacağım!" 



«8 t ' f f £ - * I ° 

-^- ^ja j_Jb Oji yu j i_jU^=JI {ja yb Uj t_juSül ry 

t_»J^=JI t)i\ L J£ djiyi} *Mİ J-J-c- l j_« 'yjt, Lîj <&l 

', f ' 5 ' ' '> *' ,1 ' " 

J 1J Lİ£- I yj rf- — ■ ^ HU J yu İİ e j,. .\ l ^ X^ — tJ-J I J 

/vlil il J-JO j ff^ aJb p 1 ^ 'j^l^l Lj^jl ^.;..;.Ü1 j 45^1t3l 

^^—U- .»-J-A^-İJ --Jj^âU Jl_9 4— j j .,^7 : -„l J 4_i ( V_l^lJjÜ 

^=l** Ijlj Ijj4-İİî J^ İJjyl I^JU cij-^' çv^=ıJi 

^ ^yı ~l^,l <U j j^Jl^j 4İ1I ^_o ^-*»' ; jjg ınlaJI 
• -. j>«r-jj 4_JI j U_j^==ı j lx-^l= ^jV I j ol^-j Ul 



82 O hâlde her kim bundan sonra yüz çe- 
virirse, işte onlar yoldan çıkmış olanların 
ta kendileridir. 

83 Yoksa onlar, Allah'ın dininden gayrı 
(bir inanç sistemi) mi arıyorlar? Oysa ki 
bütün göktekiler ve yerdekiler ister iste- 
mez O'na teslim oldular: Çünkü hepsi 
(sonunda) O'na varacaklar. 6 



1 Bunun en tipik örneği Hz. İsa'nın tüm insan- 
lığı yaratan ve yaşatan anlamına mecazen kul- 
landığı "Babam" mecazını Pavlus Hıristiyanlı- 
ğının hakikate taşıması ve isa'yı "Allah'ın oğ- 
lu" ilan etmesidir. Luka şöyle yazıyor: "Onu 
gördükleri zaman şaştılar ve anası ona dedi: 
Oğul, neden bizi böyle ettin? İşte babanla ben 
yüreğimiz çok sıkılarak seni aradık. Onlara de- 
di: Neden beni aradınız? Bilmiyor muydunuz ki 
benim için Baha'mın evinde bulunmak gerek- 
tir? Onlar ise kendilerine söylenen sözü anla- 
madılar" (2:48-50). Ve Markos: "Hepimizin Ba- 



ha'sı bir değil mi? Bizi Allah yaratmadı mı?" 
(2:10) Ve Matta: "göklerden bir ses dedi: Sevgili 
oğlum budur, ondan razıyım" (3:16-17). Hz. Isa 
risaletini tebliğe başladığında, Yahudilerin ko- 
lektif tanrı anlayışını yansıtan "ilahımızı" "İla- 
hıma" çevirdi. Bu onların zoruna gitti. Oysa Es- 
ki Ahid'de tüm insanlardan "Allah'ın oğulları" 
olarak söz ediliyordu (Tekvin 6:13). Ve mecaz 
cahillerin elinde hakikate dönüşünce, Tevhid 
de şirke dönüştü. 

2 Veya: "İlahi kelamla terbiye olup başkalarını 
da terbiye eden.." 



CUZ3 



*N3$s^ 



3 / ÂL-Î İMRAN SÛRESİ 



-^3^^- 



121 



3 Rabbani adamlar: Rabbin terbiyesine tam tes- 
lim olarak o terbiyeden geçmiş ve bu bilinçle 
Rabbe hayatını adamış adamlar... 

4 Önceki elçilerin kendilerinden sonra gelecek 
elçiye atıf yapmaları, sadece Hz. Peygamber ör- 
neğiyle sınırlı değildir. Gelecek bir elçiyi müj- 
delemek neredeyse bir vahiy geleneği hâlini al- 
mış, bunun sonucu olarak da Allah peygamber- 
lerden kendilerinden sonra peygamber geleceği- 
ni haber vermelerini istemiştir (Krş: Yaratılış 
12:1-3, 16:20, 69:10; Tesniye 18:18, 33; Daniel 
2:31-32; 7:13-14; Mezmurlar 65:3-18; İşaya 
21:6-7, 13-16; 62:9 vd. ; 63:1-6; Habacuc 3:3; 
Matta 21:33-34; Yahyâl,21, 14:15-16; 15:26-27; 
16:7-16). 

5 Lafzen: "peygamberlerden". Taberî'nin, bu 
ibare hakkında sahabi ve tabiin müfessirlerin- 
den naklettiği farklı görüşleri Zemahşerî tasnif 
eder ve gramatik açıdan gerekçelendirir. Ze- 
mahşerî, bu lafzi anlamın yanında üç ihtimal 
daha zikreder. 1) Buradaki "taahhüd"ün "pey- 
gamberlere" izafeti tıpkı misakullah ve ahdul- 
lah da olduğu gibi "taahhüd edene" değil "ken- 
disi adına taahhüd almana"dır. Bu durumda an- 
lam şöyle olur: "Peygamberlerin ümmetlerin- 
den aldığı taahhüdü Allah da onlardan aldı." 2) 
Burada kendilerinden taahhüd alman "peygam- 
berlerin çocukları" yani Isrâiloğullarıdır, muzaf 
düşmüştür. 3) Burada kast olunan kitap ehlidir, 
çünkü onlar "Biz peygamberliğe daha layığız, 
çünkü biz peygamberlerin kendilerinden çıktı- 



ğı kitap ehliyiz" iddiasında bulunuyorlardı. 
Ubeyy ve İbn Mes'ud'un ve iz ehazallahu misa- 
ka'1-lezine ûtu'l-kitab şeklindeki kıraatleri de 
bunu desteklemektedir (Taberî; Zemahşerî, 
Ebu Müslim'den Râzî). Taberî'nin kendi görü- 
şü, âyetin lafzi anlamıdır. Buna göre söz konu- 
su taahhüd doğrudan tüm peygamberlerden 
alınmıştır. Taberî'nin âyete yüklediği anlam 
şudur: "Ey Kitap ehli! Allah'ın peygamberler- 
den aldığı şu taahhüdü hatırlayın: "Ey peygam- 
berler! Size ne zaman vahiyden ve hikmetten 
bir pay verilir de, bunun ardından, katımdan si- 
ze hakikatten yanınızda kalanı tasdik eden bir 
elçi gelirse, kesinlikle ona inanmalı ve yardım 
etmelisiniz." Taberî, bu tercihini Süddi'den ak- 
tardığı rivayetle pekiştirir. Ancak doğruya en 
yakın anlam, bizim âyetin mealinde tercih etti- 
ğimiz anlamdır. Bu anlamı, bir sonraki âyet de 
pekiştirmektedir. Eğer kendilerinden taahhüd 
almanlar doğrudan peygamberler olsaydı, onlar 
için "Her kim bundan sonra yüz çevirirse, işte 
onlar.." denilmezdi. O hâlde, söz konusu taah- 
hüd peygamberler aracı kılınarak kitap ehlin- 
den, özelde îsrâiloğullarından alınmıştır. Hz. 
Peygamberi reddeden Medine Yahudileri, bu 
sözleşmeye ihanet etmekle "fâsık" olmuşlar- 
dır. 

6 Bu mealde bir âyet ve "göktekiler ve yerdeki- 
ler" listesinde bulunan insanın "ister istemez 
O'na teslim olması"mn ne demek olduğu için 
bkz: 22:18, not 4. 



*^3S^^* 



122 



*N=3^«- 



3 / ÂL-İ İMRAN SÛRESİ 



•^3^ 



CUZ3 



84 De ki: "Allah'a, bize indirilene, 1 İbra- 
him'e, İsmail'e, Ishak'a, Yakub'a ve onun 
neslinden gelenlere indirilene,- Rablerin- 
den Musa'ya, isa'ya ve (diğer) tüm pey- 
gamberlere bahşedilene inanırız; onlar 
arasından hiç birini ayırt etmeyiz,- ve biz 
yalnız O'na teslim oluruz. 

85 Her kim kendisine Allah'a kayıtsız 
şartsız teslimiyet yolundan başka 2 bir din 
ararsa, bu kendisinden asla kabul edilme- 
yecektir,- üstelik o âhirette de kaybeden- 
lerden olacaktır. 

86 İman ettikten, Elçi'nin hak olduğuna 
şahit olduktan, kendilerine hakikatin 
apaçık belgeleri geldikten sonra inkâra 
sapan bir toplumu Allah nasıl muvaffak 
eder? Çünkü Allah, zulme gömülen bir 
topluma asla rehberliğini bahşetmez. 3 

87 Onların karşılığı, Allah'ın, meleklerin 
ve tüm insanların lanetine 4 uğramak ola- 
caktır: 88 Onlar bu hâlde kalacaklar; ne 
azapları hafifletilecek ne de onlara süre ta- 
nınacaktır. 89 Ama tevbe edenler ve du- 
rumlarım düzeltenler hariç; çünkü Allah'ın 
bağışı da, merhameti de tariflere sığmaz. 5 

90 İman etmelerinin ardından inkâra sa- 
pıp, sonra da inkârda ileri gidenlere gelin- 
ce: Onların tevbesi kabul olunmayacak- 



^-ftjj! Lr ^ dj->l ^— °J l-~İ£- J_^-Jİ l~»j <uLj LJîl j_j 
es** 3" ı^ j' ^ 3 -^ . — *" * ' 3 W 3^i3 &* — "*' 3 <!■.:■»■ '>■'" I 3 
f-S^I ^" , lx-i ûj* y f-£p ir", ^J-m^'3 u — i^'l 
ı — üj j»*a_^j V I j—?z- )> — z_o a— 3 ' '■ O^ı.l— .>*« 4J ,j— ^*j 3 



d^-^l 01 Ij-J^-ij ~^juj1 -bu I j j t ? , '^ — » Cs^i -tül i j'X^j 
Â_£==ılUJIj <ÎJİ 4_İÂJ t, gt Ig- öl L-A)\y? _il_üjl "<-' 

j-j-Ul jl ■ n rw^-j jj-ü- -tul OLi !^_>d-^l j ^ii_jj 
r^-^y d^-* ılP 0"*^ — ' İJ J I J Jİ çv5 fv^Jİ-ajl -bu I j j^ — > 

İAJ IJjUj ljj_j^= ^jj-Ul jl i",- Ö^JUJI «J6 ^Ujjlj 

(_£.AX3İ ^]j Uaİ (j-'jVl *J* ~-A-Lİl ly J^âj ,jİ5 jli? 



tır; işte asıl sapıklar onlardır. 

91 İnkârda direnenler ve inkâra saplan- 
mış hâlde ölen kimselere gelince: Yeryü- 
zünün bütün hazinelerini verseler bile 
onlardan kurtuluş akçesi kabul edilme- 
yecektir: işte onlar içindir acıklı azap ve 
onlara yardım eden de çıkmayacaktır. 



1 Burada 'aleyna olarak gelen ibare 2:136'da 
ileyna olarak gelir. 'Ala ile gelen tek bir kay- 
naktan inişe delalet ederken, ila ile gelen 
mü'minlere her bir taraftan ulaşmasına delalet 
eder [İtkân III, 343). Zımnen: Vahyin kaynağı 
tektir,- zaman, mekân ve isim farklılıkları bu 
hakikati değiştirmez. 

2 Yani tüm peygamberlerin yolu olan ve insan- 
lığın değişmez değerlerinin öbür adı olan islâm, 
islâm'ın tek din oluşu, Allah'a kulluğun Al- 
lah'a kayıtız şartsız teslim olmaktan başka bir 
yolunun bulunmayışı demektir. Yoktur, çünkü 



islâm, Allah'ın hakkını teslim etmek için Al- 
lah'a kayıtsız şartsız teslim olmak demektir. 

3 Gerçek zulüm, hakikatin apaçık delilleri gel- 
dikten sonra sapmaktır. 

4 La'net. Kuş vb gibi ekine zarar verecek hayvan- 
ları uzaklaştırmak için dikilen insan maketleri- 
ne er-raculu'1-la'în denilir [Tâc). Bu da, kelime- 
nin "uzaklaşmak, kovmak, kovulmak, dışla- 
mak, dışlanmak" anlamına geldiğini gösterir. 
Allah'ın laneti, birini rahmetinden dışlamasıdır. 

5 Ğafûrun-Rahîmun' deki belirsizlik çeviriye 
böyle yansımıştır. 



*K£s3» 



CUZ4 



*N3$s*- 



3 / ÂL-İ İMRAN SÛRESİ 



*N3£M* 



123 



M53^ 



•y, \yûi^j I — o J j J— j^O L«-û Ij öâ: - ! "-^ 'İJI I û_JlİJ -J 

Jip 5U jl&= ilikli Jâ= lji<u2)ljls t,^ 
Jjlj jl J-İ5 ^ı_~ «î^ jjlj-ll f^i U "^1 Jjlj-^l 

U-_L>- ^Jt>y\ d_U Ijj^Jli <ül (3- 1 — ^ J-S ® 0^_JUaJI 

' a A i ' \* ** * '* * ' ' t' > ' a ** 'İ \a 

^y C-I-JI pj>- ^uJI ^JS- 4tt$ U-ol ö\S 4İ>0 ^j -v^^' 
( j^-Jl*JI ^C- ^İ <A)1 jU J n^-ra J^J *>\, ;i . o. <ÛJI P-UaJLlI 

J : g . 1 . <JJİ j <ül ol^l> j j^A^=aj p ı^lı&l Lal Ç[ Ji 
^ O j-L-^£i XJ ^1 -r^- ^ Jl JaI Ç Jj j^JJUj U ^^J^ 

<Ill Lj frU g .: . ~^JİJ l— >-^ l^J^i-J ^—0! jj^ -ÜÜ 1 L . m! 

r*. r j t > ! T^ 1 - • * ^2" ~ i ' ' * s* z* * 

Uj^5 \y^hj jl l^_fll ^j-J-Ul Lgj I L OşLo\j6 l*£ J^Uj 

' a f , ' a a' i ) ' ' 5 



ra atarsa, 4 işte kendilerine zulmedenler 
onlardır. 

95 De ki: "Allah haklıdır: Şu hâlde, yal- 
nız Hakka yönelen ve müşriklerden de 
olmayan ibrahim'in inanç sistemine 
uyun! 

96 Zira insanlık için inşa edilen ilk ma- 
bet, Bekke'deki bereketli ve bütün top- 
lumlar için hidayet merkezi olan mabet 
idi. 97 Buna delalet eden işaretler hâlâ or- 
da duruyor,- orası ibrahim'in makamıdır: 
oraya giren herkes emin olur. Ve ona 
ulaşmaya gücü yeten herkesin mabedi 
haccetmesi, Allah'ın insanlık üzerindeki 
hakkıdır. 5 Kim de nankörlük ederse, iyi 
bilsin ki Allah hiç bir varlığa muhtaç de- 
ğildir. 

98 DE Ki: "Ey önceki vahyin takipçileri! 
Allah yaptıklarınıza şahid olup dururken 
niçin Allah'ın âyetlerini reddediyorsunuz? 

99 De ki: "Ey önceki vahyin takipçileri! 
Doğru olduğuna bizzat şahit olduğunuz 
hâlde onu eğri göstermeye çalışarak, 
iman edenleri niçin Allah yolundan dön- 



91 SEVDİĞİNİZ şeylerden infak etme- 
dikçe fazilete ulaşamazsınız,- zaten ne in- 
fak ederseniz edin, kesinlikle Allah onu 
ayrıntısıyla bilir. 1 

93 Tevrat indirilmeden önce îsrâilfoğulla- 
rınm) 2 kendisine haram kıldığı şeyler di- dürmeye çabalıyorsunuz? 

şmda bütün yiyecekler Isrâiloğullarma 100 Siz ey (bu vahye) iman edenler! Ken- 

helâl idi. 3 De ki: "Hadi, eğer sözünüzün dilerine kitap verilenlerden bir fırkaya 

eriyseniz getirin Tevrat'ı da onu gösterin!" uyarsamZ; sizi i mam mzdan sonra yeni- 

94 Ve her kim bundan böyle Allah'a ifti- den inkâra döndürürler. — > 



1 Öncesiyle bağlantılı okunduğunda, imandan 
sonra infakın geldiği görülecektir. 

2 Buradaki israil'den kasıt îsrâiloğullarıdır. Ya- 
hudiler, kendileri için İsrail adını yalm olarak 
kullanırlar. Tefsirlerde, İsrail'den kastın Yakub 
peygamber olduğuna dair rivayetler gelmişse 
de, bu kesin bir delile dayanmaz. Bu konudaki 
rivayetler -her ne kadar Hakim İbn Abbas'a at- 
fedilen bazı rivayetlerin sıhhatine hükmetmiş- 
se de- Isrâiliyyat menşelidir. Hz. Yakub'un Al- 



lah'la sabaha kadar güreşip onu yendiği türün- 
den Allah'ı cisimleştiren rivayetler de bu çerçe- 
vede anlatılır [el-Menâr). 

3 Mü'min İsrâiloğullarmm Yahudileşme göster- 
gelerinden biri olan gösterişçi sahte dindarlığın 
rolüne dair dikkat çekici bir örnek. 

4 Zımnen: Allah'ın açıkça yasaklamadığı bir şe- 
yi "Bunu Allah haram kıldı" diyerek yasakla- 
mak Allah'a iftiradır. 



124 ._^ < --,. 3 / ÂL-Î ÎMRAN SÛRESİ _^^ CÜZ 4 

»^ • - » »Şs^sssş. 

5 Zira Kabe, insanlığın İman babası Hz. İbra- farz olan hac ibadeti için bu âyette ilginç bir bi- 

him'den bir hatıradır. Mümkündür ki insanı çimde "insanlık üzerine" ('ale'n-nâs) ifadesi 

yeryüzünde misafir eden ilk toprak parçasıdır. kullanılmaktadır. Bunun en mukni açıklaması 

Bu yüzden hacca gitmek, gurbete değil sılaya da, haccm insanlığın ilk vatanına bir teşekkür 

gitmektir. Bu yüzdendir ki sadece mü'minlere olmasıdır. 



CUZ4 



*^3^ 



3 / ÂL-Î İMRAN SÛRESİ 



*N3$5^ 



125 



MSN= 



t , . , , '„,,.', i , î' , , 

p^n" ...a isl^v» jç-H J;-Ufc -L-Â3 <ilb p .n'ıjrjÂj 4jj......ıj 

VI ,\J j^jJ Vj 4-jLü ^- -dil Ij âli !^i! |v-jJJI ^1 ^ifSf 

ı -^^~vt"ı f! " lıl I*" l ' ' B \* '• * \ * > " *°.\' 

»'' " .- O, ,", 7,',,,) 1 ,> '^ i ^ ^ e .J o 

~So_jJı5 ^o claJli *!_u-l ■»-::< jl j*5Lj£- <u! c~*-*j IjjS'ilj 

jUJl "~a d ^A>- Lİİı ıC^" p "' *^ ' j ÜİJ3-1 *UL*JÜJ ^yXjr ■ ı,f?U 

ıl> j-Jj^j (v^=»İaJ ajIjI ~S3 -tül ^Sj jUİ^=> I^LjI^JUjU 
l_^_jSo V jijp Ö3-^>=AjUJ1 r*js ^J-LiJ jl j j5ujJI /^ O^fij j 

OU;,ı il ^ kfcU>- I O J JU *j II I Jj2İJL>-l J l J_9 *Ü /jjJÜ LC ' 

^' »S^ «• > J t. '°Z'' ' >i * i.' <■ .'•^ » jT i l et ,' 

~5oLul J-Jy ~j , ^ — » I *^ftj?-j OJ^-miI <V-^I "^ ° 3^3 

• '. ,. , ? î', ' )>' - ,l'l ,,'.,' ' '.' 

ı -,,;n : ; I JJ-Ü1 UİJ _t; jj^ a^-s aj ~T.:,S Uj ^jljjül 1^3j-lâ 

Oljl ^Jij , ^ ûj-ÜU- 1 Ş : ^ jvA <ül 4— *=^j ^jü »_gAj>-J 



< — 101 (Onlar böyle yapabilirler), ama siz 
nasıl olur da Allah'ın âyetleri size oku- 
nup dururken ve O'nun elçisi aranızday- 
ken inkâra yeltenebilirsiniz? Ne var ki 
Allah'a sımsıkı yapışan, dosdoğru bir yo- 
la yöneltilecektir. 

102 Ey (bu vahye) iman edenler! Allah'a 
karşı sorumluluğunuzun gereğini hak- 
kıyla yerine getirin! Ölüm size gelip çat- 



madan evvel O'na kendinizi kayıtsız 
şartsız teslim etmeye bakm! 

103 Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı 
yapışın ve birbirinizden ayrılmayın! 1 Ve 
Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırla- 
yın: Hani siz birbirinize düşman iken 
kalplerinizin arasını uzlaştırdı da, O'nun 
lutfu sayesinde kardeşler oldunuz,- ve siz 
ateşten bir çukurun kenarmdaydmız da, 
sizi oradan kurtardı! İşte bu şekilde Allah 
size mesajlarını açıklar ki doğruyu bula- 
şınız. 104 Öyleyse sizler hayra çağıran, 
meşru ve iyi olanı öneren, kötü ve yanlış 
olandan da sakındıran, (ümmet olmanın 
gereğini yapan) bir ümmet olun! 2 İşte 
onlardır ebedi saadete erecek olanlar. 

105 Kendilerine hakikatin apaçık belge- 
leri geldikten sonra parçalanıp birbirine 
düşen kimseler gibi olmayın; 3 işte bunlar 
için korkunç bir azap vardır; 106 bazı 
yüzlerin ağarıp bazı yüzlerin karardığı o 
günde, yüzü kara çıkanlara (denilecek ki): 
"imana erdikten sonra inkâra saptınız 
ha? O hâlde, inkârınızdan dolayı tadın 
azabı!" 107 Fakat yüzü ağaranlar Allah'ın 
rahmetine dalacaklar; onlar o rahmette 
ebediyyen kalacaklar. 

108 Bütün bunlar Allah'ın mesajlarıdır. 
Bunları belli bir amaç uğruna sana bildi- 
riyoruz; zira Allah hiçbir varlığın haksız- 
lığa uğramasını dilemez. 



1 Allah Rasulü bu ipin Kur'an olduğunu söyle- 
miştir (Müslim, 2:227; Tirmizî, 4:343). Vahdet 
sosyal tevhid, tevhid akidevi vahdettir. Doğal 
olarak tefrika da sosyal şirk olmaktadır. 

2 Çevirimiz, Nesefi'nun min'i beyaniyye sayan 
(ve'1-tekûnû ummeten) yaklaşımına dayanır. 
Altenatif bir anlamı da şudur: "Ümmet saparsa 
onu düzeltecek bir maya topluluk bulunsun!" 
Bu bir ebedi risalet çağrısıdır. Risaletin Nebi'den 
sonra ümmetin omuzlannda olduğunu beyan 



eden bu âyet 35:32 ışığında anlaşılmalıdır. Bu 
âyet "ümmet" olmanın birtakım kurmak ve ku- 
ru kuruya o takıma mensup olmak değil, ehliyet 
ve liyakat kesbetmek demeye geldiğinin belgesi- 
dir. Zira ummef/in türetildiği kök "anne", üm- 
met de insanlığa anne gibi şefkat ve merhamet 
abidesi kesilen toplulumdur. 

3 Yasak olan görüş farklılığı değil, bu farklılıkla- 
rın inanç birliğini parçalamasına izin vermektir. 



*N3S^ 



126 



•*s3$5#> 



3/ÂL-1İMRAN SÛRESİ 



LUü. 



o]_9 j. 



109 Göklerdeki ve yerdeki her şey Al- 
lah'a aittir; ve tüm iş ve oluş sonunda Al- 
lah'a döner. 1 

1 10 2 SÎZ, insanlık adına çıkarılmış en ha- 
yırlı ümmetsiniz; 3 iyi ve doğru olanı öne- 
rir, kötü ve yanlış olandan sakındırırsı- 
nız,- 4 zira Allah'a güvenip inanırsınız. 5 
Eğer kitap ehli de güvenip inansaydı, 
haklarında hayırlı olurdu. Onlardan (Al- 
lah'a) güvenip inananlar varsa da, çoğun- 
luğu yoldan çıkmıştır: 111 onlar size, ge- 
çici eziyet vermenin dışında, kalıcı hiç 
bir zarar veremezler; sizinle savaşacak ol- 
salar arkalarım dönüp kaçarlar: Sonra on- 
lara yardım da ulaşmaz. 

1 12 Onlar Allah'a ve insanlığa karşı taah- 
hütlerine yapışmadıkları sürece, nerede 
olurlarsa olsunlar zillete mahkûmdurlar. 
Zira Allah'ın gazabına uğramış, üzerleri- 
ne zillet ve miskinlik damgası vurulmuş- 
tur. 6 Bütün bunların nedeni, Allah'ın 
âyetlerini inkâr etmeleri ve peygamberle- 
ri haksız yere öldürmeleridir. Bunlarsa, 
isyankâr olmaları ve ısrarla taşkınlıkta 
bulunmaları yüzündendir. 

113 Onların hepsi bir değildir; 7 önceki 
vahyin takipçilerinden, gece boyunca Al- 
lah'ın âyetlerini okuyup secdeye kapanan 



«*s=3£sH- 



CUZ4 



C~^y <uı ^j-i'j (j^jVı (j-s l^j oij^_uı ^ u: <jj j 



! jc l) J-frU j 






^ ,, ^ *« i l > t - 



*U-o"^ I j j_LLâIj <Ü3l oÇb ö J_^=J l^jliT fl^b ^Uj 

1 j... .'.;.! j-^JL ! j_jl^=^ \ yas- Vâj ~_^JLÎ j t 3 ;> - rH^ 
ftljl .UJİ oUl ü^uj âXj15 2JÖ1 ı_jl£^=ıJ! AaI ^» * lj *■ 



onurlu 8 bir topluluk da vardır. 

114 Onlar Allah'a ve âhiret gününe ina- 
nırlar; iyi ve doğru olanı önerir kötü ve 
yanlış olandan sakındırırlar; 9 ve hayırlı 
işlerde birbirleriyle yarışırlar: işte bunlar 
aktif iyi olanlardır. 10 115 Onların yaptığı 
hiç bir iyilik zayi olmayacaktır: çünkü 
Allah sorumlu davrananları çok iyi bilir. 



1 Muhteşem final: Pasaj kozmik tevhide dikkat 
çekerek son buluyor. Zımnen: Ey insan! Bütün 
bir kâinat Allah'a aitken, sen O'na isyan ederek 
kime sığınmayı düşünüyorsun? 

2 Buradan itibaren sûre, Uhud imtihanı üzerin- 
den islâm cemaatine hitap ediyor ve evrensel 
ahlâkî sorumluluğunu hatırlatıyor. 

3 Kine yardımcı fiilinin konumuna göre şu an- 
lamlar da verilebilir: "ümmet idiniz", "ümmet 
oldunuz". Ebu Müslim bu ilâhî hitabı, Allah'ın 
âhirette yüzü ak çıkan mü'minlere hak ettikle- 
ri ödülü muştularken yaptığı hitap olarak alır 



(Nkl: Râzî). 

4 iyiyi önerip yanlıştan sakındırma, imanla 
doğrudan alâkalı Kur'anî bir emirdir (104. âyet- 
le krş.) Sosyal bünyenin savunma mekanizma- 
sına tekabül eder. 

5 Hemen arkadan gelen ibareden de anlaşılaca- 
ğı gibi buradaki iman, imanın ahlâkî karşılığı 
olan "güven" vurgusu taşımaktadır. 

6 Zira günaha aldırmamışlar, bunun sonucunda 
toplumu pasif iyiler değil aktif kötüler yönlen- 
dirmiştir. 



CUZ4 



*Nî3&3S* 



3 / ÂL-İ ÎMRAN SÛRESİ 



<*e3$s#* 



127 



7 Kur'an süpüren değil seçip ayıran mümeyyiz 
akla davet ediyor. Sadece pirincin içindeki taşı 
değil, taşm içindeki pirinci de ayıklıyor. 

8 Âyetteki kaimetun sıfatı, bir üstteki âyette 
geçen "zillet ve miskinlik"in zıddı olarak gel- 
miştir. Bu nedenle biz, "dimdik ayakta, başı 
dik" anlamındaki bu kelimeye "onurlu" karşı- 
lığı verdik. 



ehlinden iyileri fark ederken kendi içlerindeki 
kötüleri de fark edip ıslaha çalışırlar. 

10 Sâlihîn, ism-i faildir. Fail iyi olmak, meful 
iyi olmaktan da, mücerret iyi olmaktan da fark- 
lıdır. Özne ve aktif iyi olmaktır. Müddessir 
sûresinin ilk âyetinde Hz. Peygamber'e emredi- 
len de zımnen budur: Ey yatan iyi! Yatan iyi 
olmak yetmez,- kalk ve yatanları da kaldırmak 



9 113. âyetle birlikte: Gerçek mü'minler kitap için uyar! (Krş: 74:1-2) 



128 



*N3S=N* 



3 / ÂL-t İMRAN SÛRESİ 



«N=3$3^ 



CUZ4 



116 Küfre saplananlara gelince: Onları ne 
malları ne de çocukları Allah'a karşı ko- 
ruyabilir. İşte onlar ateş yaranıdır; onlar 
orada ebedi kalıcıdır. 

117 Onların bu dünya hayatı için harca- 
dıkları, kendi kendilerine zulmeden bir 
toplumun ekinlerine musallat olan ve onu 
mahveden dondurucu bir kasırgaya ben- 
zer: 1 Onlara zulmeden Allah değildir, asıl 
onlar kendi kendilerine zulmetmektedir. 

118 SİZ ey iman edenler! Sizden olma- 
yanları sırdaş edinip içinize almayınız. 2 
Onlar size zarar vermek için hiç bir çaba- 
dan geri durmazlar; dahası sizi zora so- 
kan her şey hoşlarına gider. Kinleri ağız- 
larından taşmaktadır; kalplerinde sakla- 
dıkları ise daha beter. Biz (buna ilişkin) 
işaretleri sizin için (işte böyle) açık ve an- 
laşılır kıldık; tabi ki eğer aklınızı kulla- 
nırsanız. 

119 Hadi siz onları sevip bağrınıza bastı- 
nız; ama onlar, (kendilerine indirilen de 
dahil) vahyin tümüne inandığınız hâlde 
sizi sevmezler. 3 Ve sizinle karşılaştıkla- 
rında "Biz de inandık" derler, fakat yal- 
nız kalınca size olan kinlerinden dolayı 
parmaklarına diş geçirirler. De ki: Kini- 
nizle geberin! Allah, göğüslerin en mah- 
rem sırlarını bilendir. 

120 Eğer siz bir iyiliğe ulaşırsanız buna 



HE3H 



ÜÇ», p ^-gijllT 'i! -^=ü jj ^ İlk; I jJU^jü V l_j_iil 



olJU İ-Aâ3)I jl I^=di^> !>>>■ J 5 -killi j-" j*^' 

- — T ı ı n"> jl ■' ' jj_UkJI 




\ y£l ş I a,. .,^1 jl^a L^j \y>-jÂj dJL^u 
L 

_İİLo! ^o OjJİ- Mj V Ja-st^j^UjJ LaJ«J)ljl £---İ 



üzülüverirler,- yok eğer başınıza bir kötü- 
lük gelirse buna da sevinirler. Ama eğer 
zorluklara direnir ve sorumluluk bilinci- 
ni kuşanırsanız, onların tuzakları size hiç 
bir zarar veremez: Zira Allah, yaptıkları 
her şeyi çepeçevre kuşatmıştır. 

121 Hani, sabahleyin mü'minleri savaş 
düzenine sokmak için evinden çıkmış- 
tın. 4 Allah da tarifsiz bir biçimde her şeyi 
duyuyordu, her şeyi biliyordu; — > 



1 Zımnen: Onlar kendi elleriyle kendi felaket- 
lerini hazırlamaktadırlar. 

2 Batn, "içini göstermek" (Râğıb). Yani sırrınızı 
vermeyin. Mümtehane 8-9, düşman olmayan 
inançsızlarla insani ilişkiye girileceğini ifade 
eder. Burada yasaklanan can dost, müttefik ve 



sırdaş edinmektir. 

3 Yani: Siz onların peygamberine ve kitaplarına 
iman edersiniz, fakat onlar Kur'an'a ve Nebi'ye 
iman etmezler. 

4 Allah Rasulü'nün okçu birliğini Uhud tepeci- 
ğine konuşlandırdığı gün kastediliyor. 



*i = ^S<^ = ^* 



CUZ4 



•*s3SN* 



3 / ÂL-t İMRAN SÛRESİ 



-^^ 



129 



«jJlj j_Uj -dil ^. ^— = >j^gü -LÂlj Oj^-o_^Jl JS'^JuJU «tül 

( ^ ! JUj*JU JjJÜ il ,">- jj^=î-İJ -v^ssdi) <Üİ I^Âjİİ ÂJil 

i^=dUJl 3-° <-öVl ÂİİL *_Soj^-S'jl*j öl *^=ıli5o ^Jl 

/vAj^S t j— « /v^=» JJİjJ I3İCİJ \$j*Jja5 OJ^jJj -"* J—Jj-L* 
4J *^=»jyi5 ^jU.lfl„S.,î3{V^-g ! *J l$J— ^ "^1 <ÜI AİSJi- Uj <-. 

U»v§i p-~*-j J^J— *£• "tÜİ J ftl— İj /j— ° ( -7*-^*iJ *' — «-i ıj— *^ r- J *^! 

ka£-uaj> LiUw5İ Ij-j^I I^Jj£=»Lj V 1 5^1 jj-UI L-ÎjjI Lj 

a i > _* „ s >s ^ ... S , ., .' V-İ >5 . 

ojx-I ^jjdl jUül Ijİîlj .^ j ı _pJLij ^»*JjJ «tül l^İîlj 

S / S - - „ \ ' <L - e 

,<V~ j a^kjs- J i ^ — ■ I - 1 J a-—J JİJ "^i' 1 ajoJalj 's- ' •jJjSLSüJ 



< — 122 içinizdeki iki grubun -Allah onla- 
rın velisi olduğu hâlde- paniğe kapıldığı- 
nı da (biliyordu). 1 Artık mü'minler yalnız 
Allah'a güvenmeliler. 

123 Nitekim siz oldukça zayıf bir hâldey- 
ken, Allah size Bedir' de de yardım etmiş- 
ti. 2 O hâlde, Allah'a karşı sorumluluğunu- 
zun bilincinde olun ki, şükredenlerden 
olasınız. 124 Hani sen inananlara demiş- 



tin ki: "Gönderilmiş üç bin melekle Rab- 
binizin imdadınıza yetişecek olması sizin 
için yeterli değil mi?" 3 125 Kesinlikle 
evet! Ama siz zorluklara direnir ve sorum- 
luluk bilincini kuşanırsanız, düşman ansı- 
zın size saldırdığında Rabbiniz size anlı- 
şanlı beş bin melekle yardım edecektir. 

126 Allah bunu, sadece size bir müjde ol- 
sun ve gönlünüz onunla ferahlasın diye 
(vaad) etti; zira (zafer garantili) yardım, 
yalnızca her işinde mükemmel olan, her 
hükmünde tam isabet kaydeden Allah 
katından gelir 127 ki, küfre saplanan 
kimselerden bir kısmım tamamen mah- 
vetsin ya da alçaksın; sonunda umutsuz- 
luğa kapılarak geri çekilsinler. 128 İlahi 
emrin gerçekleşmesine dair senin elinde 
hiçbir yetki yoktur,- dolayısıyla onların 
tevbelerini kabule ya da onları cezalan- 
dırmaya karar vermek de (sana düşmez); 
çünkü onlar zalimlerin ta kendileridir. 4 

129 Oysa, göklerdeki ve yeryüzündeki 
her şey Allah'a aittir; dilediğini bağışlar, 
dilediğini cezalandırır; fakat Allah'ın affı 
da, rahmeti de tarifsizdir . 

130 SİZ ey iman edenler! Faizi kat kat ar- 
tırarak boğazınıza geçirmeyin; 5 sorumlu- 
luk bilincini kuşanın ki mutluluğa erebi- 
lesiniz! 131 Bir de inkâr edenler için ha- 
zırlanmış olan ateşten sakının! 

132 Allah'a ve elçisine de tabi olun ki, 
rahmete mazhar olasınız! 



1 Güçler dengesizliğini görüp cesaretlerini yiti- 
renler kastediliyor. Taberî'ye göre bu âyetin ilk 
cümlesi bir önceki âyetin devamıdır. 

2 Zımnen: İnsanın dahli ne denli büyük olursa 
olsun, başarı nihai tahlilde Allah'a aittir. 

3 Nebi bunu savaş öncesi orduyu yüreklendir- 
mek için söylemiş olmalıdır. Burada 3000, bir 
sonrakinde 5000, Bedirle ilgili Enfâl 9'da 
1000... Bu değişken rakamlar ilâhî yardımın 
ödenen bedelle orantılı olduğunu, dolayısıyla 



insanın gayretine bağlı olduğunu ifade eder. 

4 Taberî ve Ferrâ'ya göre 128. âyet 127. âyetin 
devamıdır. Buna göre anlam şöyle olur: "...küfre 
saplananlardan bir kısmını tamamen mahvet- 
sin, veya alçaksın, ya da tevbelerini kabul etsin, 
yahut da onlara azab etsin; çünkü onlar zalim- 
lerdir, bu işfe senin yapacağın bir şey yoktur." 

5 Uhud ile ilgili pasajların arasında faizle ilgili 
âyetin işi ne? Cevap: Okçuların yerini terk et- 
mesinde en önemli amil faizdi (Krş: 2:275-276). 



♦#^38^4* 



130 



*N3$3#> 



3 / ÂL-t ÎMRAN SÛRESİ 



*N3£s> 



CUZ4 



133 Rabbinizin mağfiretine ermek ve 
muttakiler için hazırlanmış gökler ve 
yeryüzü genişliğinde 1 olan cenneti ka- 
zanmak için birbirinizle yarışın! 2 134 
Onlar ki bollukta da darlıkta da infak 
ederler; 3 öfkelerini kontrol altında tutar- 
lar ve insanların hatalarını bağışlarlar; 4 
zira Allah iyilik edenleri sever. 135 Yine 
onlar, utanç verici bir iş yaptıkları ya da 
kendi kendilerine bir kötülük ettikleri 
zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günah- 
ları için istiğfar ederler; zira Allah'tan 
başka günahları kim bağışlayabilir ki? 
Üstelik onlar, yaptıkları kötülük üzerin- 
de bile bile ısrar da etmezler. 5 

136 işte bunların ödülü, Rablerinden bir 
mağfiret ve orada yerleşip kalacakları 
zemininden ırmaklar çağlayan cennet 
olacaktır: çalışıp çabalayanlar için ne 
muhteşem bir ödüldür. 

137 Sizden önce de nice hayat tarzları 6 
gelip geçti. Öyleyse gezin yeryüzünü ve 
hakikati yalanlayanların sonunun nasıl 
olduğunu görün. 

138 Bu, bütün insanlığa iletilmiş tarifsiz 
bir bildiridir 7 ve sorumluluk bilincini ku- 
şananlar için de bir rehber ve öğüttür. 

139 Öyleyse ne yılgınlığa kapılın ne de 
üzülün: eğer gerçekten inanıyorsanız, in- 






jj^_,jjı; 






=•> p g ■■■ ''• < 



!^__o_Ui jl 



|ÜI VI Cıyİii\ ',_ 



■ü 4)1 !jj 

,/aj -t— 13 <İJI ^i^j-İJJI j-a*j fc j— «J 

ç**jj l-4s* y.-^J^- jLJVl L-işij l ^_» l^jİj 0LİŞ.3 
ijj : .■ * 5^—" t^^^ ly c ~^ -^ O- 5-^°^ı j-^"i 

V 3 lâ^ 5 : fl^ı u iJit^j j^jl-aj ^i— ^ ^i-4^ i-^-* 

^Şjt^A n " . ' ■ £ — ■ j I j ^İ£- V ! *^J I J I ş-jj=*5 V J I j • ■ g^ 

^iilj j <dî* £-jS ^^üJI Jl~° -Us ?-y X^= t , ' , m , ^ 0! ^| 



sanlarm en üstünü mutlaka siz olursunuz. 8 

140 Eğer size bir zarar dokunduysa, elbet 
benzer bir zarar (başka) insanlara da do- 
kundu. Zira o (iyi ve kötü) dönemleri biz 
insanlar arasında döndürür dururuz ki, 
Allah iman eden kimseleri seçip ayırsın 
ve sizden hakikate şahit olanları tesbit 
etsin,- çünkü Allah zalimleri sevmez,- 9 — > 



1 Ebu Müslim, "genişlik" anlamındaki arz!\ 
"talep" karşıtı olan "arz etmek, satışa sunmak, 
değer biçmek" anlamına almıştır. Buna göre an- 
lam "gökler ve yere eşdeğer olan cenneti.." olur 
(Nkl: Râzî). 

2 Zımnen: Yahudilerle faiz geliri yarıştırmak 
yerine cenneti kazanma yarışma girin! 

3 Zımnen: Darlıkta veremeyenler varlıkta hiç 
veremezler. Elinize fazla servet geçince onu fa- 
izle çoğaltmayı değil, zekât ve infakla çoğalt- 
mayı düşünün. "Artış" anlamına gelen riba ser- 
vetin miktarını artırır fakat ruhunu öldürür. 



Diri servet sahibini taşırken, ölü serveti sahibi 
taşır. Yine " 'artma" anlamına gelen zekât görü- 
nürde malın miktarım azaltırken, hakikatte be- 
reketini artırır. 

4 Allah Rasulü'nün şehirde kalarak savunma 
savaşı yapma arzusuna rağmen meydan sava- 
şında ısrar edenler, savaşın en zorlu anında sa- 
vaş meydanını terk etmişlerdi. Rasulullah onla- 
ra kızmadı, darılmadı ve ayıplamadı. Bu âyet 

Rasulullah'ın bu destani olgunluğunu ebedile- 
şirmek ve kendisinden sonrakilere örnek gös- 
termek için inmiştir. 



CUZ4 



*^^ 



3 / ÂL-1 İMRAN SÛRESİ 



♦N=3S^ 



131 



5 Günahta ısrar, günah işlemekten daha büyük 
günahtır. Zira bu günaha aldırmamanın bir so- 
nucudur. Günaha aldırmamak ise, vicdanın kör 
imanın pasif oluşunun bir göstergesidir. 

6 Sünen, sünnetin çoğuludur, "doğru yol, ken- 
disine uyulan tarz" anlamına gelen sünnet ile 
olumlu ve olumsuz anlamlarıyla birlikte tüm 
"gelenekler" kastedilmiştir. Kelimenin kök 
mânası "hayata dair, orijinal ve sürekli" olanı 
ifade eder. Olumlu ve olumsuz mânada kullanı- 
lır. Buradaki vurgusu olumsuzdur ve sonu hela- 
ke açılan "hayat tarzı"na delalet eder (Krş: Ibn 
Aşur). Çöküş ve çözülüşle neticelenen bu gidi- 
şat kendisinden önceki olumsuz geleneğin bir 
uzantısı, kendisinden sonrasının belirleyicisi 
olduğu için "tarz"dır. Zaten bu yüzden sünnet 
adını almıştır. 

7 Taberî'nin îbn İshak'tan nakledip kendisinin 
de tercih ettiği mânâya göre, "bu" ile kastedi- 
len âyetin öncesinde dile getirilen hususlardır. 
Bu hususlar, toplumsal değişmenin yasalarına 
işaret ederler. İşte şu âyet o yasalardan biridir: 
"bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını 
değiştirmedikçe Allah da o toplumun gidişatını 
değiştirmez." (13:11) 

8 Şu âyetler ışığında anlaşılmalıdır: "zira sizsi- 
niz üstün olan, çünkü Allah sizinle beraberdir" 



(47:35 ve bkz. İlgili not). "Elbet Ben galip gele- 
ceğim: Ben ve elçilerim!" (58:21 ve krş: 5:56). " 
Yetmiş Uhud şehidinin ardından indiği hatır- 
landığında zımnen: Kurban vermek kaybetmek 
değil, kazanmaktır. Zira şehadet ölmek değil, 
yaşamaktır. Bu âyetin sonu zımnen şunu söy- 
ler: Eğer üstün değilseniz, imanınızda bir prob- 
lem var demektir. 

9 İyiyi ve kötüyü birbirine karıştırmak, haklı 
ile haksızı bir tutmak zulümdür; bu zulmü Al- 
lah ne işler, ne de işleyeni sever. Bu pasajın 
ayaklarını bastığı yerde duan Uhud bir hak ele- 
ğiydi. Bu elekte insan elendi, iman elendi. Sö- 
zün gücüne kulak verenlerle gücün sözüne ku- 
lak verenler seçilip ayrıldı. Kazananlar bir de 
kayıpla sınandılar. Medine İslâm cemaati üze- 
rinden bir model inşa eden âlemlerin Rabbi, on- 
ları Bedir baharının ardından Uhud yazıyla sı- 
nadı. Sınavın amacı belliydi: Kaybın faturasını 
kime kesecekler? Allah'a mı, yoksa kendilerine 
mi? Allah vahiyle onlara olayı nasıl okumaları 
gerektiğini de öğretiyordu: "Bu neden böyle ol- 
du" diye soruyorsunuz, öyle mi? De ki: "Sizin 
kendi yüzünüzden!" (3:165). Değil mi ki, sade- 
ce başarıyı kazanç bilen değil, yaşadığı kayıptan 
dolayı kazandığı tecrübeyi de kazanç bilen ha- 
yatın sırrına emiş demektir. Tersi bir durum, 
gerçek bir kayıp olacaktır. 



*?^3S^4* 



132 



*N3£^- 



3 /ÂL-tiMRAN sûresi 



-^^ 



CUZ4 



< — 141 yine Allah, iman edenleri arındı- 
rıp üste çıkarsın ve inkarcıları da mah- 
vetsin. 1 142 Ya yoksa siz, Allah içinizden 
cihad edenleri ve (yolunda) direnenleri 
seçip ayırmadan cennete girebileceğinizi 
mi sanıyorsunuz? 2 143 Nitekim siz, 
ölümle yüz yüze gelmeden önce (Allah 
yolunda) can vermeyi arzuluyordunuz; 
işte şimdi onu gördüğünüz hâlde seyirci 
kalan da (yine) siz oluyorsunuz. 3 

144 MUHAMMED yalnızca bir elçidir; 
ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. O 
hâlde o ölür ya da öldürülürse, topukları- 
nız üzerinde geriye mi döneceksiniz? 4 Fa- 
kat kim topukları üzerinde geriye döner- 
se, iyi bilsin ki Allah'a hiç bir zarar vere- 
mez,- hâlbuki Allah şükredenlerin karşılı- 
ğını verecektir. 

145 Hiç kimse, Allah'ın izniyle yasalaş- 
mış vâde dışında ölmez. 

Ve kim bu dünyanın nimetlerini isterse 
kendisine ondan veririz, kim de âhiretin 
nimetlerini isterse ona da ondan veririz; 
ve Biz, şükredenleri ödüllendiririz. 

146 Ve nice peygamber, yanındaki Rabbe 
adanmış bir çok insanla birlikte savaşma 
durumunda kaldı. Onlar Allah yolunda 
başlarına gelenlerden dolayı ne yılgınlığa 
kapıldılar, ne acziyet gösterdiler, ne de 



H -* J tX/^=*J' j-^43 ı^_Lûi o-^-^ı -cu ı j^a_AiJ3 
ı jjiii ^-j-Ui iîıi JZ ı_i) j Üaji IjJU. J3 oı (Ul— i 

oU ^-Slîi J-ipl "^ 0— " ^-^ ^-* dj-ij VI J_-Lij 

0l£lîj'ާ}5d_r== 1 -îJI Ül^j44^J | İ~-'2 ), j-ii5S 

-ijj o— ^3 ^-^-J-" l-jl ^ — ' <ül öib VI lIj^J 01 ^ı 

l^fl 4_5^j 3 >>- > I t-Jİ^j Jj-j jV'j ^-° 4_3 &j Llj-ül ı_jl a_j 

l^.fl.»..> \ — *_J <JJ 1 L_. — *> ^3 jv^jL^al UJ I^JLAj Lİ3 . : t^=a 

Vj İ4J j5 015 U j „ jjjjUJI ^jj <îıl3 Ijİ^t 'rlU} 



J^'l! 4 



!(•*-■" 



llil^llj lljjji LJü Jül Uj^ l>JU 01 
lli,'^li',UJİll 



onursuzluk sergilediler: zira Allah dire- 
nenleri sever. 147 Onların söylediği yal- 
nızca şuydu: "Rabbimiz! Günahlarımızı 
ve haddi aşan tavırlarımızı bağışla! Bizi 
sabit kadem kıl ve kâfir topluma karşı bi- 
ze yardım et!" 148 Bunun ardından Allah 
onlara, hem bu dünya nimetlerini hem 
de âhiret nimetlerinin en güzelini bahşet- 
ti: Allah kendisini görüyormuş gibi kul- 
luk edenleri sever. 5 



1 Mahs, kelimenin tam anlamıyla bir "rafine 
hâle getirme"dir (Râğıb). Râzî'nin de tesbit etti- 
ği gibi mahk da onun zıddıdır: "posaya, ıskarta- 
ya ayırma". 

2 Krş: 2:214 ve 9:16. 

3 Düşmanı açık arazide karşılama konusunda 
ısrar edenler, iş ciddiye binince ilk geri çekilen- 
ler oldular. 

4 Zımnen: Rasuller ölebilir ama risalet ölmez. 
Uhud günü Mus'ab'ı Rasulullah zannıyla öldü- 



ren İbn Kamie'nin "Muhammed öldü!" narası 
üzerine çözülen saflar münasebetiyle. 

5 Krş: 42:20: Yalnız dünyayı isteyenlere, dünya- 
dan bir şeyler verileceği ve fakat âhiretten onla- 
rın pay alamayacağı ile ilgili olarak. Yine krş: 
"kim ki, hemen 'şimdi ve burada'nm geçici 
nazlarım tercih ederse, Biz de onun payını ora- 
da hızlandırır, dilediğimiz kimseye istediğimiz 
kadar veririz; ne ki sonunda ona cehennemi 
tahsis ederiz de, o oraya kınanmış ve gözden çı- 
karılmış biri olarak atılır" (17:18). 



CUZ4 



+N3SM- 



3 / ÂL-1 ÎMRAN SÛRESİ 



+¥z3£^ 



133 



Ş>^u^<i 



üU 



jvgj_jU j l; 1 la 1 . .. <l_j Jj— İj jvJ U <u U ı j^ — ■ j ■*■ ı 
,* ^ - T c » ... 




_ > 



^£- Jb ıj j «j "p I J ^S- 1 






149 SÎZ ey iman edenler! Eğer küfre sap- 
lananlara uyarsanız sizi ökçelerinizin 
üzerine gerisin geri döndürürler; asıl işte 
o zaman kaybedenlerden olursunuz. 150 
Hayır! Sizin Mevlanız yalnızca Allah'tır, 



O'dur yardıma koşanların en hayırlısı. 

151 Hiçbir delile dayanmadan Allah'a 
şirk koşmalarından dolayı kâfirlerin yü- 
reklerine korku salacağız. 1 Nitekim onla- 
rın son durağı ateştir: ne berbattır zalim- 
lerin meskeni! 

152 Ve doğrusu Allah size verdiği sözü 
tuttu; hatırlayın ki O'nun izni sayesinde 
köklerini kazıyordunuz,- 2 ne ki arzuladı- 
ğınız zaferi Allah size gösterdikten sonra 
gevşeyip (Peygamber'in) emri konusunda 
tartıştınız ve itaatsizlik ettiniz, içinizde 
dünyaya özlem duyanlar olduğu gibi, 
âhirete özlem duyanlar da vardı. 3 Bunun 
üzerine Allah, sizi sınamak için düşman- 
larınızı yenmenize mani oldu. Fakat O 
(şimdi) sizi bağışladı; zaten Allah inanan- 
lara karşı çok lütufkârdır. 153 O zaman 
siz, kimseye bakmadan tepelere doğru 
kaçışıyor, Peygamber de arkanızdan sizi 
çağırıyordu. 4 İşte bu yüzden, (Peygam- 
ber'in) elemine karşılık (Allah) size öyle 
bir elem verdi ki, ne kaçırdığınız fırsata 
ne de başınıza gelene üzülmeye fırsatınız 
olmadı: zira Allah yaptıklarınızdan tü- 
müyle haberdardı. 



1 er-Ru'b Kur'an'da "Allah'ın kâfirlerin yüreği- 
ne korku salması" anlamında kullanılır. 

2 47:4 ışığında: "savaşın ağır sonuçlarının kö- 
künü kazımak" olarak da anlaşılabilir. 



3 Mesela Peygamber'in talimatım dinleyip hep- 
si de şehid olan okçular gibi. 

4 Medine'ye kadar kaçanlar vardı. Allah Rasu- 
lü'nün etrafmdakilerin sayısı bir ara sekize ka- 
dar düşmüştü. 



134 



-*s3$s^ 



3 / ÂL-1 İMRAN SÛRESİ 



-^3^ 



CUZ4 



154 Sonra (Allah), bu elemin ardından si- 
ze bir güven hissi, bir kısmınızı çepeçev- 
re kuşatan bir dinginlik bahşetti. Diğer 
bir kısmınız ise canlarının derdine düş- 
müşlerdi; Allah hakkında, haddini bil- 
mezlik çağma özgü, 1 yanlış tasavvurlara 
kapıldılar. Diyorlardı ki: "Bizim, mutlak 
hükümranlıkta 2 bir karar yetkimiz var da 
(kullamadık) mı sanki?" 

De ki: "Bütün yetki, yalnızca Allah'a ait- 
tir." Onlar ise içlerinde gizleyip sana gös- 
termedikleri gerçek duygularını (şöyle) di- 
le getiriyorlardı: "Eğer karar yetkisi bizde 
olsaydı, burada bu kadar ölü vermezdik." 
De ki: "Evlerinizde kalmış olsaydınız dahi, 
ölümü takdir edilmiş olanlarınız kesinlik- 
le yıkılacakları yere kadar giderlerdi." 

Bu da, Allah'ın göğüslerinizde olan her 
bir şeyi sınaması ve kalplerinizde olanla- 
rı arıtıp damıtması içindir: zira Allah 
kalplerin içini bilir. 

155 İki ordunun karşılaştığı gün, içiniz- 
den kaçanlara gelince: birtakım eylemle- 
ri nedeniyle şeytan onların ayağını kay- 
dırdı. 3 Fakat (şimdi) Allah onların günah- 
larını sildi: çünkü Allah tarifsiz 
bağışlayandır, acele cezalandırmayandır. 

156 SİZ ey iman edenler! İnkâra saplanıp 
da, yeryüzünde sefere çıkan ya da gazaya 
katılan kardeşleri için "Bizimle kalmış 



H2M 



*£!» SijUs» (jJJu L—Uj *jS\ XiJI jJj j* ISÇJi JJjI Xj 

j-«Vi j] Jİ 6^-j; ja J* V I ja İİJ Jİ o^yu 4_ İİaIAJI 
_^J j^Jjİı — ^JJ Oj-Uj V U pg ...âıl ^ Ojİ^«j «Jİ1 -d^=> 
^ ^r.t^-a ^J J5 llji ilki 15 *^ jlVl ^ IJü Sl^= 

^ jj /»5o_« ^>-Jjj (S^"^' ^ jjXaİI o!JL_j fwJ^- <ü'3 
^JJI Lgjl Lj ■ *-A>- j^Âfr <ül 0! * g:c- <üi\ Uc- Ji_âJj 

\$Şy& iii ^ı^-V ı^Jiij ij^^ ^jJüis" İ^jjSo V tj^ı 



olsalardı ölmeyecekler ya da öldürülme- 
yeceklerdi" diyenler gibi olmayın! Zira 
Allah bunu, onların içine bir yürek yara- 
sı yapacaktır. Çünkü hayatı ve ölümü ya- 
ratan Allah'tır: ve Allah yaptığınız her 
şeyi görmektedir. 4 

157 Ve eğer Allah yolunda öldürülür ya 
da ölürseniz, Allah'tan gelecek rahmet ve 
mağfiret, onların yığabilecekleri tüm 
dünyalıklardan daha hayırlıdır. — > 



1 Câhiliyye, sıradan bir "bilmezlik" durumu ola- 
rak adlandınlamaz. Bu anlamda daha o günden 
Mekke'nin en kültürlü tüccarlarından biri olan 
Amr b. Hişam'm "Ebu Cehil" olarak adlandırıldığı 
hatırlanacak olursa, bunun karşılığı bir "kendini 
bilmeme", "haddini bilmeme" hâli olsa gerektir. 

2 el-Emr, "mutlak hükümranlık, sonsuz yönet- 
me işi, mutlak yetki" vurgusuna sahiptir. 
Emfm nedenselliğin ilâhî yasaları anlamı için 



bkz: 41:12, not 2. 

3 Günahın ilk nedeni şeytan değil, şeytanın et- 
kinlik alanına günahkarı sokan kendi tercihidir. 

4 İnancı uğruna canını verenlerin ardından akıl 
hocalığı yapanlara zımnen: Allah yokmuş gibi 
konuştuğunuzun farkında mısınız? Yürek yara- 
sı yapmak; âhirette ölenin de kalanın da eline 
geçen belli olunca dediğine diyeceğine bin piş- 
man olmaktır. 



•F^SS^t* 



CUZ4 



<*s3Ss^ 



3 / ÂL-I tMRAN SÛRESİ 



*N=3S5^- 



135 



MEN 



Jjo \^2A>'^ ı___UÜI Ja—Ji- UİS cJ^== jJj (vf) C~Ü <ül 

'.--.'Ma, , S' "-• ' "- Jİ .l"" . .1 .„ ° 

}'£ <J-^ ^^Ç J-^iO*j J*e<^ ^IJ Ol^= UjÜ£ 



< — 158 Zira ölseniz de öldürülseniz de, 
sonunda Allah katında toplanacaksınız. 

159 Allah'ın rahmeti sayesinde sen onla- 
ra yumuşak davrandm. Ama eğer onlara 
karşı katı yürekli davransaydm, kesinlik- 
le senden uzaklaşırlardı: Şu hâlde onları 
affet, affedilmeleri için de dua et 1 ve yö- 
netim işinde onlarla istişarejye devam) 
et! 2 Artık kararını verdiğin zaman da, Al- 
lah'a güven! Çünkü Allah kendisine gü- 
venenleri sever. 



160 Allah yardım ederse size, artık yene- 
mez sizi hiç kimse; ama eğer sizi terk 
ederse, ondan sonra kim yardım eder si- 
ze? Şu hâlde mü'minler, yalnızca Allah'a 
güvensinler. 

161 BÎR peygamberin hile yapması düşü- 
nülemez. 3 Zira kim hile yaparsa, kıyamet 
günü hilesi açığa çıkarılacaktır. Sonunda 
herkes, yaptıklarının karşılığım eksiksiz 
alacak ve hiç kimseye haksızlık edilme- 
yecektir. 4 

162 Öyleyse, Allah'ın rızasını gözeten ki- 
şiyle Allah'ın hışmına uğrayan ve varaca- 
ğı yer cehennem olan kişi bir olur mu? 
Orası ne kötü son duraktır! 163 Onlar Al- 
lah katında farklı konumlara sahiptir: zi- 
ra Allah yaptıkları her şeyi görmektedir. 

164 Doğrusu Allah, âyetlerini onlara oku- 
mak, onları arındırmak, ilâhî kelamı ve 
hikmeti onlara öğretmek için içlerinden 
bir elçi çıkararak mü'minlere ihsanda bu- 
lunmuştur; oysa ki daha önce apaçık bir 
sapıklık içerisinde bulunuyorlardı. 

165 ONLARI iki kat musibete uğrattık- 
tan hemen 5 sonra, o musibet sizin başını- 
za da geldi diye "Bu neden böyle oldu?" 6 
diye soruyorsunuz, öyle mi? De ki: "Si- 
zin kendi yüzünüzden!" 

Hiç kuşku yok ki Allah, dilediği her şeyi 
yapmaya kadirdir. — > 



1 Hiçbir kaynak Allah Rasulü'nün kendisine 
savaşı açık arazide kabul etme konusunda ısrar 
eden, dedikleri olunca da savaş meydanını terk 
edenlere sitem ettiğini nakletmez. 

2 Krş: 42:38. Hz. Peygamber savaş öncesi savaş 
konseyini toplamış ve istişare etmişti. Kendisi 
başta olmak üzere tecrübeliler şehrin içinde ka- 
lıp savunma savaşı verme taraftarıydı. Fakat ço- 
ğunluğu teşkil eden konseyin genç ve atak üye- 



leri meydan savaşında ısrar ettiler. Allah Rasu- 
lü o görüşte olmamasına rağmen istişare sonu- 
cuna uydu ve zırhını giydi. Bu arada durumu 
yeniden gözden geçiren bazıları görüşlerini Al- 
lah Rasulü'nün görüşü istikametinde değiştir- 
diler. Bunu Rasulullah'a iletince şu destani ce- 
vabı aldılar: "Bir peygamber giydiği zırhı çıkar- 
maz!" (Buhari). 

3 Veya bazı kıraat imamlarının en-yuğalle oku- 



136 



*^3^ 



3/ÂL-İ İMRAN SÛRESİ 



-^3^ 



CUZ4 



yuşuna dayanarak: "Bir peygambere ihanet 
edilmesi olacak şey değil". 

4 Tefsirlerde, bu âyetin Bedir savaşında kaybo- 
lan kadifeden bir kumaşı Rasulullah'm aldığını 
düşünen insanlar için indiği ifade edilir. Sahih 
sünnetten hiç bir delile dayanmayan bu riva- 
yetler, âyetin muhtevası ve bağlamıyla uyuş- 
maz. Âyette reddedilen "hile", Hz. Peygam- 
ber'e yapılan "Kur'an'ı kendisi düzüp-koşuyor 
ve ardından da "bu Allah katından geldi" di- 
yor" iddialarına bir cevap olsa gerektir. Bunu: 1) 
Bu âyet, hemen üzerindeki âyetlerle aynı pasaj- 
da yer almaktadır. Bu durumda Uhud savaşında 
inmiş olması çok güçlü ihtimaldir. 2) Hz. Pey- 
gamber'e bir kadife kumaş yüzünden iftira et- 
mek, değil dostlar, düşmanlar açısından dahi 
ciddiye alınacak şey değildir. 3) Bir sonraki 162. 
âyette Hz. Peygamber "Allah'ın rızasını kazan- 



mış kişi", onun hakkında "hileci" kuşkusu ta- 
şıyanlar ise "Allah'ın lanetine uğramış kişi" 
olarak tanımlanır. Allah'ın lanetine uğramak, 
genellikle kitap ehli için kullanılır (2:79). 4) 
Bizce pasajın son âyeti olan 164. âyet de tam bu 
konudan, vahiyden söz etmekte ve pasajın ilk 
âyeti olan 161. âyetin konusuna açıklık getir- 
mektedir. 

5 Burada "hemen" anlamını kad edatı vermek- 
tedir. Bu edat mazi fiilin başında geldiğinde, fii- 
lin gerçekleştiği zamanın yakın geçmişte oldu- 
ğunu gösterir. 

6 Yani: Bedir'in komutanı Uhud'un da komuta- 
nıydı, Bedir'in ordusu Uhud'un da ordusuydu. 
Şu hâlde nasıl olmuştu da Bedir' de alman sonuç 
Uhud'da alınmamıştı? Âyet bu sorunun cevabı- 
nı vermektedir. 



»N=3£=4»> 



CUZ4 



•*s3S38* 



3 / ÂL-1 İMRAN SÛRESİ 



♦N^Ss*- 



137 



>K*VI ft-üŞ 



/V^AİJİÜ öjj^i OL_«j^U ^ gi a 4_*\3I J&*ji J&saS} ~A 
, .=" - ,)• , , t'.' A , i "',.-, 

;^» f •-" >- > .» ,,>",' t s , , , a > ' 

çv$JJ -'—^ frl^l J-J Ljl^ol <01l J 4 .. ,.'. ^^ I^Uİ ^j—jJÜl 

..'.'s.. > .' * l . '• ' — 

; * r , ' „ , , * &. £ 



< — 166 iki ordunun karşılaştığı gün başı- 
nıza gelenler Allah'ın izni sonucunda 
gerçekleşmişti. Bu da (Allah'ın) mü'min- 
leri belirlemesi içindi. 167 Yine, ikiyüz- 
lülük yapıp da kendilerine "Gelin, Allah 
yolunda savaşın!", dahası "Kendinizi sa- 
vunun!" denildiğinde, 1 "Eğer savaş (çıka- 
cağmjı bilseydik kesinlikle arkanızdan 
gelirdik" diye cevap verenleri belirlemek 
içindi. 

Onlar o gün, kalplerinde olmayanı ağızla- 
rıyla söyleyerek inkâra imandan daha 



fazla yaklaştılar. Oysa ki Allah onların 
gizledikleri şeyi çok iyi biliyordu; 168 
kendileri evlerinde oturdukları hâlde, 
kardeşleri hakkında şöyle dediklerini: 
"Eğer bize uysalardı, öldürülmüş olmaya- 
caklardı". 

De ki: "Hadi eğer sözünüzün arkasında 
duruyorsanız, başınızdan savın bakalım 
ölümü?" 

169 Ve Allah yolunda öldürülenleri ölü 
saymayın! Aksine onlar diridirler; rızık- 
ları Rableri katmdadır. 170 Onlar Al- 
lah'ın lutfundan kendilerine bağışladığıy- 
la kıvanç duyarlar. Arkadan gelip de he- 
nüz kendilerine kavuşmamış olanlara, 
geleceğe ilişkin kaygı ve geçmişe ilişkin 
üzüntü 2 duymayacakları müjdesini ver- 
mekten haz alırlar. 171 Onlar, Allah'ın 
nimeti ve keremiyle, Allah'ın mü'minle- 
re ait ecri zayi etmeyeceğini müjdeleme- 
ye can atarlar. 

172 Onlar ki, kendilerine dokunan zarar- 
dan sonra Allah'ın ve Elçisi'nin çağrısına 
uydular; 3 bunlardan iyilikte sebat göste- 
renleri ve sorumluluk bilincini kuşanan- 
ları muazzam bir karşılık beklemektedir. 

173 Onlar ki, malum insanlar 4 kendileri- 
ne "Bakın, düşmanlarınız size saldırı için 
toplandı, onlardan sakınmanız gerek!" 
demişlerdi de, işte bu onların imanını ar- 
tırmış ve şöyle cevap vermişlerdi: "Allah 
bize yeter, O ne güzel vekildir! " — > 



1 Allah yolunda savaşın meşru müdafaa oldu- 
ğuna dair dikkat çekici bir atıf. 

2 Bkz: 2:38, not 2. 

3 Uhud'un ertesi gün Nebi'nin Hamrau'l-Esed'e 



kadar (8 mil) düşmanı takip etme çağrısı. 

4 en-Nas kelimelerinin ahd için olan belirliliği 
çeviriye "malum" şeklinde yansımıştır. 



*N3£N- 



138 



•*s3Ss^- 



3 / ÂL-İ ÎMRAN SÛRESİ 



*N=3£N* 



CUZ4 



< — 174 Onlar, Allah'ın nimeti ve lütfü 
sayesinde kendilerine hiç bir zarar do- 
kunmadan geri döndüler. 1 Zira onlar Al- 
lah'ın rızasına taliptiler: zira Allah sınır- 
sız lütuf sahibidir. 

175 Başkası değil, işte o şeytandır kendi 
dostlarıyla (sizi) korkutan. O hâlde onlar- 
dan korkmayın, sadece benden korkun, 
gerçekten inanıyorsanız eğer. 

176 İnkârda birbirleriyle yarış hâlinde 
olanlardan dolayı üzülme! Unutma ki 
onlar Allah'a hiç bir zarar veremezler,- Al- 
lah onların âhiretten hiç bir pay almama- 
larını murad eder. Ve onları karkunç bir 
azap bekler. 

177 İman karşılığında inkârı satm alan- 
lar, Allah'a hiç bir zarar veremezler; onla- 
rı da acıklı bir azap bekler. 

178 Ve inkârda direnenler sanmasınlar 
ki, onlara mühlet vermemiz kendi hayır- 
larmadır. Onlara yalnızca günahlarını ar- 
tırsınlar diye mühlet verdik; sonunda al- 
çaltıcı bir azap onları bekler. 

179 (Ey Kâfirler!) Allah, mü'minleri, sizin 
yaşadığınız hayat tarzı 2 üzere bırakacak 
değildir; nihayet Allah iyiyi kötüden ayı- 
racaktır. Allah gaybı size bildirecek de 
değildir; fakat Allah (bu amaçla) elçilerin- 
den dilediğini seçer. Şu hâlde Allah'a ve 
elçilerine inanın,- zira eğer iman eder ve 
sorumluluk bilincini kuşanırsanız, işte o 



I^İ-İİJ 6 J_*u «g f i l ~i L^JİJ^İ! ^j_a İojCLJ İJ„„;.UJU 

" ' \ ' * ' ' 

2)1 Ij^İJ^J üUjVL; yk=ai\ IjJLİl Ji-i}\ö\ '.t XJit 

~- — ,^ s ^ - .- * ^ e 
Ujl I ^ j ' a'^—n ^J-Ül v^.."»-axj V jf*31> rv^' »— JİJ^ -*^J ^'.; "' 

o-^J Uîj !jjb^_J -$J LS llj Ujj^g ... âi V^^ ^vgJ ^^Uj 
ISUJİaJ «1)1 0L£ Uj u .tlall ^_* 0... : .;..^J I J j.oj ^y^- 4İİ£. 

I^IjıU frL-ij ^ dJL^ıj /^o ^Ş^yj <ii| - j^ ,.| jj ^.,1 *JI j-Lc- 
Vj ' v /^JaA j>-\ « ^— v lâ 1 jâ^j j I^LaJj jlj <Jl^jjJ -Cüb 

■CU J 4.n.].a.M ajj 4j I j!>tJ La j jis^ja^ — w jvgJ j-^-* ^A Aj -vgJ 
t , - '„., ,1 , * ." , .,5 ; 



zaman sizi muazzam bir karşılık bekler. 

180 ALLAH'IN lutf undan kendilerine 
verdiklerinde cimrilik yapanlar, bunun 
kendileri için hayırlı olduğunu sanma- 
sınlar! Aksine bu onlar için pek fenadır. 
Cimrilik yaptıkları şeyler kıyamet gü- 
nünde boyunlarına dolanacaktır. Zira 
göklerin ve yeryüzünün mirası tamamıy- 
la Allah'a aittir. Ve Allah yaptığınız her 
şeyden haberdardır. 



1 Âyet Uhud'dan bir gün sonra gerçekleşen bir 
takip operasyonu olan Hamrau'l-Esed'e işaret 
etmektedir. 

2 Mâ entum 'aleyh lafzen "üzerinde bulundu- 
ğunuz şey/hal" anlamına gelen bir kalıp ifade- 



dir. Tam olarak "hayat tarzınız" vurgusunu ta- 
şır. Benzeri olan mâ hum lîh (onların içinde bu- 
lundukları hayat ortamı/tarzı) kalıbıyla yakın- 
lık arzeder. 



*^3S^^* 



CUZ4 



*&&**> 



3 / ÂL-1 İMRAN SÛRESİ 



+N3£^o 



139 



H?vr%4<i 



(j^jj j-z& *üt 0] IjJlİ ,>-jİJI Jj-İ <l)l * n m» jlÎ3 

C~oj5 L_Ij ^Jjj i... ,j_jj>JI i^jUL-c- Ij_sji J^jjjj 

jj-^»- J^_*^JJ ^j-ajj V I LJLJI g,,gc- 4ü 1 öl I^Jli 

» "jio- 1 , -y .' " j j /-* e , ,,„' „ • 

^ J—j ~^=*U- -ıs Ji juJI aJL^=ü ö'Ujh i 6Sj'C 

=. ^j «^= ajj> I ji jj L*J I j o^U I İÂj l i (j--^ A -- '" 

• '" S,' ' « ; 5 j • k , " 

J_£$ ^LİAJ 1 J_>- J I j j LjJ 1 j_c- r-^_>- j ıj— *^ ^— o^-ûJ I 

yi' 1 ,- \ I 

f^iS" (^jl l^=>^il (JjJlJ! ^ j l^=Jls ^o C)\SS^\ 



181 "Allah fakirdir fakat biz zenginiz!" 
diyenlerin laflarını Allah duymuştur. 1 
Onların hem söylediklerini, hem de pey- 
gamberleri haksız yere öldürmelerini 
kaydedeceğiz ve diyeceğiz ki: "Tadın ya- 
kıp kavuran azabı! 182 Bu, kendi elleri- 
nizle yaptıklarınızın karşılığıdır. 2 Unut- 
mayın ki Allah'ın kullarına zulmetme 



ihtimali bulunmamaktadır!" 3 

183 "Allah, yakılarak sunulan bir kurban 
getirmedikçe hiçbir elçiye inanmamamı- 
zı emretmişti" diyenlere gelince: 4 De ki: 
"Benden önce de size peygamberler gel- 
miş, hem hakikatin apaçık belgelerini 
hem de sözünü ettiğiniz şeyi getirmişler- 
di. Peki, madem doğru söylüyordunuz da 
niçin onları öldürdünüz?" 5 

184 Ve seni yalancılıkla suçladılarsa; 
unutma ki senden önce hakikatin apaçık 
delilleriyle, ilâhî hikmet yüklü kitaplar- 
la 6 ve aydınlık saçan vahiyle gelen pey- 
gamberler de yalancılıkla suçlanmıştı. 

185 Her can 7 ölümü tadar. 8 Ve kıyamet 
gününde, karşılıklarınız size tam olarak 
ödenir. Ve kim ateşten kurtulur da cen- 
nete alınırsa, işte o murada ermiş olur. 
Bu dünya hayatıysa, aldatıcı bir tatmin 
aracından başka bir şey değildir. 9 

186 Elbette mallarınızla ve canlarınızla sı- 
nanacaksınız,- ve hem sizden önce vahye 
muhatap olanlardan, hem de Allah'tan baş- 
kasına ilâhlık yakıştıranlardan birçok inci- 
tici söz işiteceksiniz. Ama, eğer direnir ve 
sorumluluk bilincim kuşanırsanız (iyi olur); 
fakat unutmayın ki bu bir azim işidir. 10 



1 Medine Yahudilerinin lafı. Gerçekte ilâhî 
emirlerden Allah'ın hiçbir çıkarının olmadığını, 
çıkarı olan tarafın sadece insan olduğunu unu- 
tan akla zamanlar ve mekânlar üstü bir cevap. 

2 Kur'an'm semboller dünyasında; "yüz" bir şe- 
yin varlığım, "akıl" o şeyin ruhunu, "eller" o 
şeyin eylemini temsil eder. Yani her zât yüze, 
her söz dile, her eylem ele nisbet edilir. Burada 
"elleriyle yaptıkları" ile, tüm eylemler kaste- 
dilmiştir. 

3 Nefyin haberinin bâ ile gelmesi ihtimal yok- 
luğuna delalet eder (Bkz: 22:10, not). 



4 Krş: Eski Ahid: Yaratılış 15:17; Levililer 1:7; 
Tesniye 13:16; I. Krallar 18:38. Mucize isteyen- 
lerin yaman çelişkileri âyetin devamında dile 
geliyor. 

5 "Kudüs! Ey peygamberlerini öldüren Kudüs!" 
(Matta). Bu konuda ayrıntılı bir sayım-döküm 
için bkz: 2:61, not 12. 

6 Zebur "hikmet yüklü kitap" anlamına gelir 
(Bkz: 16:44; 26:196, ilgili notlar). 

7 Bu âyette olduğu gibi, genellikle Kur'an âhiret 
hayatını ele alırken, cinsiyet, sınıf, milliyet gi- 
bi fiziki ve sosyal tanımlamaların ötesine geçen 



140 



♦N3SSN* 



3 /âl-iimran sûresi 



*n=3S^ 



CUZ4 



nefs kelimesini kullanır. Bu kullanım, âhirette- 
ki ceza ve ödülün cinsiyet de dahil her tür fizi- 
ki ve sosyal farklılığın ötesinde, insanın özü ve 
aslı bağlamında ele alındığının göstergesidir. 
Buna karşın Allah asla ölmez (25:58). Tekrar di- 
rilecek olan da nefs'tir ve diğer nefislerle eşleş- 
tirilecektir (81:7, not). 

8 "îsm-i fail süren fiildir" diyen Küfe okuluna 
istinaden şöyle de çevrilebilir: "Her can ölümü 
her an tatmaktadır". Bu takdirde ölüm, bedenin 
içinde her an milyarlarcası ölüp yerini milyar- 
larca yeni hücrenin doldurduğu o muhteşem ta- 
vafa delalet eder. Bir özneye bir vasıf fiil olarak 
değil de ism-i fail olarak isnat edilirse o vasfın 



öznenin cevheriyle ilişkili olduğuna delalet 
eder. Burada ölüm insana fiil ile [yezûku] değil 
de ism-i fail ile [zâikatun) isnat edilmiştir. Do- 
layısıyla bu ölümün insan için daha yaratılışı- 
nın başlangıcında cevherine yerleştirilmiş bir 
kader olduğu anlamına gelir. 

9 Zımnen: Servet iftihar değil imtihandır. Ser- 
veti iftihar gibi gören servete ait olur, serveti 
imtihan gibi gören servete sahip olur. 

10 Ahlâkî davranış sadece iyi şartlarla sınırlı bir 
sorumluluk değil, her şartta yerine getirilmesi 
gereken bir yükümlülüktür. Şartların değişme- 
siyle değişen bir davranış ahlâkî olma vasfını 
yitirmiştir. 



*N3£N* 



CUZ4 



-N3SSN* 



3 / ÂL-t IMRAN SÛRESİ 



*N3$s^ 



141 



HEM 



J^li£=Jl 



1 >-'J I İH.' 



JJIjL 



.im I 






İ,o$j 



y& \^ısjb *j Uj ij-Li^t; û 






<JJj..^^l 



^J^r 



IJlJLJİ 



,ViJ L 



, - - C »- 0-- 

ULc. yâ ^î.-a 3 ü_j jjj LU vüli LLjj LLoti 1 *•■ — ■ ■ ■ I aj-ol <jl 



187 Allah, (daha önceden) vahye muha- 
tap olanlardan "Onu insanlara açıklaya- 
caksınız ve kesinlikle gizlemeyeceksi- 
niz" diye söz almıştı. Fakat onlar, bunu 
kulak ardı ettiler ve değersiz bir menfaat 
karşılığı pazarladılar: ne kötü bir alışve- 
rişti bu! 

188 Sanma ki yaptıkları (bu tür) işlerle 
sevinen ve yapmadıklarıyla övülmekten 
hoşlananlar, evet onlar, sanma ki 1 azap- 



tan kurtulabilecekler: 2 Onları şiddetli bir 
azap beklemektedir. 

189 Göklerde de yeryüzünde de hüküm- 
ranlık Allah'a aittir: zira Allah her şeyi 
yapmaya kadirdir. 

190 KUŞKUSUZ göklerin ve yeryüzünün 
yaratılışında, gece ile gündüzün birbirini 
izlemesinde derin kavrayış sahipleri için 
alınacak dersler vardır. 3 191 Onlar ki; 
ayaktayken, otururken ve uyumak için 
uzandıklarında 4 Allah'ı anar, göklerin ve 
yerin yaratılışı üzerine tefekkür ederler: 

"Rabbimiz! Bütün bunları anlamsız ve 
amaçsız yaratmadın! 5 Yücelikte eşsizsin! 
Bizi ateşin azabından koru!" 

192 "Rabbimiz! Sen kimi ateşe mahkûm 
edersen kesinlikle onu rezil etmiş olur- 
sun; ve o zalimler yardımcı da bulamaz- 
lar!" 

193 "Rabbimiz! Bizi, "Rabbinize iman 
edin!" diye imana çağıran bir davetçiyi 
duyduk ve hemen iman ettik!" 

"Rabbimiz! Bizim günahlarımızı bağışla, 
kötülüklerimizi ört ve canımızı erdemli- 
lerle birlikteyken al!" 

194 "Rabbimiz! Elçilerin aracılığıyla yap- 
tığın vaadi bize bahşet ve kıyamet günü 
bizi mahcup etme! Çünkü Sen, vaadin- 
den asla caymazsm!" 



1 Metinde bulunan bu ikinci "sanma ki" (/e lâ 
tahebennehum), bazı müfessirlere göre cümle- 
nin uzunluğundan dolayı tekit için gelmişse de, 
biz usulümüz gereği aynen yansıttık. 

2 Zımnen: Şahsiyetinden yırtıp imajına yatıran- 
lar, insanın imajına değil kalplerin özüne bakan 
Allah nazarında hiçbir şey kazanmadıklarını 
görecekler. Bu onların azabını katlayacak. 

3 İlahi kitap, kâinat kitabının nasıl okunacağı- 
na dair bir okuma dersi veriyor. 



4 Zımnen: Her zaman ve her durumda... Zira 
insan için geometrik açıdan bu üç düzlemin dı- 
şında bir düzlem yoktur. Allah'ı anmak, Allah'ı 
sürekli gündemine almak, O yokmuş gibi dü- 
şünmemek, konuşmamak, yaşamamak ve so- 
nuçta Allah'ın gündeminde kalmaktır. 

5 Hayat biz olmasak da anlamlı. Biz fark etme- 
dik diye hayat anlamını kaybetmez, insanın 
farkı, hayata anlam verdiği için değil, hayata 
verilen anlamı keşfettiği içindir. 



142 



-N3SN* 



3 / ÂL-Î ÎMRAN SÛRESİ 



■^SSM* 



CUZ4 



195 Rableri de onların dualarına şöyle 
icabet etti: 

"Erkek olsun kadın olsun, çaba gösteren 
hiç kimsenin çabasını boşa çıkarmayaca- 
ğım; sizler karşılıklı birbirinizi tamamla- 
yan parçalarsınız. 1 Kötülükten ve kötü- 
lük diyarından hicret edenlere, yurtların- 
dan sürülenlere, yolumda eziyet çekenle- 
re, savaşanlara ve öldürülenlere gelince: 
Onların kötülüklerini mutlaka örtece- 
ğim, ve elbet onları Allah'tan bir ödül 
olarak içinden ırmaklar akan cennetlere 
sokacağım; 2 zira ödüllerin en güzeli Al- 
lah katmdadır. 

196 İNKÂRA saplananların, yeryüzünde 
keyiflerinin peşi sıra gezip tozmaları seni 
yanıltmasın! 197 O geçici ve uçucu bir 
hazdır; 3 sonunda varacakları yer cehen- 
nemdir, o ne kötü bir meskendir! 198 Fa- 
kat Rablerine karşı sorumluluk duyanlar 
var ya: işte onlarındır içinden ırmaklar 
akan cennetler; Allah katından bir ikram 
olarak, orada yerleşip kalırlar. Zira Allah 
katında olan, erdemliler için en hayırlı 
olandır. 

199 Doğrusu kitap ehli arasında, mutlaka 
Allah'a (gereği gibi) iman eden de, hem 
size hem kendilerine indirilene iman 
eden de vardır; onlar Allah'tan saygıyla 



sHEI^ 



f^=>^ J^ Ji» ^H* 1 ^ ^ı' r*- 1 r^ v 1 ^-^ 



■li ,',_> illi , 



1 Jj^^ iri 



»■*<? 






olli -—glUoV^ ~4>\i"..S' n $ ;t ö j i*^- => V I^Jbi j 

o-lL£. <İJİJ 4&I -Ut {j-a C\y jl^Vl 1 g"45 y* (^j-^o 
^ \$j a^-r* ^jJÜI LİJüj ^Xyo *$ ! .-JİjJjl J-^J- 

lîj~ j^ <sjr^ olli j^J ^5 'i 53 ' ojJJI tj^=J >' 

<îıi Âl* vs'} <îıi j_I* ^_. Vji l4j S-i- 11 ^ j 1 -?" 1 " 

*İ11j ^Jj j_^J ujll^=aJI Jjfcl ^y jlj ^v jI^jMJ ^1^- 



•gy*6>- 



^L^taJÜİ Mitf 



-»■v-r- 



korkarlar ve Allah'ın âyetlerini değersiz 
bir menfaat karşılığı pazarlamazlar: On- 
ların ödülü Rableri katmdadır,- çünkü Al- 
lah hesabı seri tutandır. 

200 Siz ey iman edenler! Zorluklara kar- 
şı direnin, direnişte birbirinizle dayanış- 
ma içinde olun, mevzilerinizi koruyun 4 
ve Allah'a karşı sorumluluk bilincini ku- 
şanın ki ebedi saadete erebilesiniz. 5 



1 Ba'dukum min ba 'd deyimsel ifadesinin en ik- 
na edici açılımı bizce budur. 

2 Cennet, amellerin bedeli değil Kerîm olan Al- 
lah'ın ödülüdür. 

3 Meta' Kur'an'da geçtiği her yerde na'îm'in 
mukabili olarak dünyevi hazlar için kullanılır 
ve üç ana niteliği vardır: Daim olmayan, sabit 
olmayan, kamil olmayandır. 

4 Râbıtû, "irtibatı kesmeyin" şeklinde de anla- 
şılabilir. Aslında ribât nöbet tutulan yerdir. 



Zımnen: imana saray olan yüreğinizin kapısın- 
da Şeytan'a ve şeytanlara karşı nöbet bekleyin! 
iç ve dış saldırganlara karşı tetikte olun! Veya: 
Cennete ulaşan yolda ulaştığınız son noktadan 
bir adım geri atmayın! 

5 Bu âyetin zımni açılımı şudur: Ey iman iddi- 
asında bulunanlar! iddianızı isbat için şu dört 
şeyi yapın: 1 ) imanınıza yönelik saldırılara kar- 
şı direnin. 2) Direnişte dayanışın ve yarışın. 3) 
Bir yangın kulesi nöbetçisi gibi müteyakkız 
olun. 4) Sorumlu davranın ve firar etmeyin. 



*^^^* 



4 NİSA SURESİ 



*£ = c3S54* 



Sure^ "Kadınlar" anlamına gelen Nisa adını, girişinde yer alan, kadının 
hak ve sorumluluklarını dile getiren âyetlerden alır. Daha sahabe döne- 
minde bu adla anılmıştır. "Kısa Nisa Sûresi" adı verilen Talak'tan ayır- 
mak amacıyla "Uzun Nisa Sûresi" diyenler de olmuştur [Besair], 

Sure Medine'de inmiştir. îbn Abbas Medenî sûreleri sıralarken Bakara, En- 
fâl, Âl-i İmran, Ahzab, Mumtehane, Nisa sıralamasını yapar. Buna göre sû- 
re 4. yılın sonunda veya 5. yılın başında yapılan Hendek savaşından sonra 
inmeye başlamıştır. Çünkü yetim mallarıyla ilgili olan 2. âyet Ğatafanlı bir 
adamın yeğeninden geriye kalan yetimlerle alâkalıdır. Ğataf anlılar en erken 
Hendek'ten sonra Müslüman olmuşlardır. Sûrenin başlangıcım 6. yıldaki 
Hudeybiye sonrasına tarihlendirmek de mümkündür. Âl-i İmran'dan sonra- 
dır. Çünkü "Teyemmüm âyeti" denilen 43. âyet 5. yıldaki Müreysî' gaza- 
sından sonra inmiştir. Sûrenin iniş süreci en erken 7. yıla kadar uzanır. Hat- 
ta emaneti ehline vermeyi emreden âyetin (58), savaşmaya gönülsüz olan- 
ları uyaran âyetin (75) ve Kelâle âyetinin (176) sebeb-i nüzul rivayetleri dik- 
kate alınacak olursa, sûrenin inişini 8. yıla kadar uzatmak mümkündür. 

Surenin bütününde maksat beş temel emniyeti korumaktır: 1) Can emni- 
yeti, 2) akıl emniyeti, 3) din emniyeti, 4) nesil emniyeti, 5) mal emniyeti. 
Sûrenin ana konusu adalet ve hukuktur. Hukukun temelinin "insanlık" or- 
tak paydası ve sorumluluk ahlâkı olduğunu vurgulayan bir âyetle başlar. 
Sonra aile hukuku çerçevesinde yetimlerin hakkını gözetmeyi emreden 
âyetler gelir (2-7). Kadm hukuku (7-10), miras ve vasiyet hukuku (11-21), 
evlilik hukuku (22-42), kasıtlı-kasıtsız cinayet hukuku (92-93), müslüman- 
lar arası ihtilaf hukuku sırasıyla işlenir. 

Surede içki yasağının ikinci durağı yer alır (43). Namaz hükümleri ve te- 
mizlik ahkâmıyla ilgili âyetler gelir. Kitap ehlinin sapmaları dile getirilir 
(44-57). Şu âyet, sûrenin berceste âyetlerinden biridir: "Kuşkusuz Allah 
kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; fakat dilediği kimselerin bunun 
dışındaki günahlarını bağışlar." (48) İktidar ve güç ahlâkına ilişkin tüm za- 
manlar ve mekânlarda geçerli ilkeler konulur (58-70). Ardından savaş ahlâ- 
kına ilişkin hükümler gelir (71-104). 

Sure her fırsatta ahlâk ve akide arasındaki kopmaz bağa dikkat çeker. Hak- 
sız kazanç yemenin çirkinliği ve Müslümanlar arası muhabbetin gereklili- 
ği vurgulanır. Miras hukukuna dair Kelâle âyetiyle son bulur. 



144 



«N=3SN«- 



4/ NİSA SÛRESİ 



*N3£^ 



CUZ4 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 

1 EY insanlık ailesi! 1 Sizi bir tek canlı 
varlıktan 2 yaratan, ondan da eşini 3 var 
eden ve her ikisinden de birçok erkek ve 
kadın üreten Rabbinize karşı sorumlulu- 
ğunuzun bilincinde olun! Kendisi adına 
birbirinizden (hak) talebinde bulunduğu- 
nuz Zât'a ve bu insanlık bağına 4 karşı so- 
rumluluk duyun. Kuşkusuz Allah, üzeri- 
nizde daimi bir gözetleyicidir. 5 

2 O hâlde yetimlere mallarını verin; de- 
ğersizi değerliyle değiştirmeyin. 6 Onların 
mallarını kendi mallarınıza katıp da bo- 
ğazınıza geçirmeyin. Çünkü bu büyük bir 
vebaldir. 7 

3 Ve eğer yetimlere, 8 âdil davranamamak- 
tan korkuyorsanız, o zaman size helâl 
olan diğer kadınlardan biriyle evlenin; 9 
(hatta) ikisi, üçü ve dördüyle ; 10 ama onla- 
ra da âdil davranamayacağmızdan korkar- 
sanız, o zaman bir taneyle ya da meşru 
olarak sahip olduklarınızla (yetinin). 11 Bu, 
altına girdiğiniz sorumluluğu ihlal etme- 
meniz açısından daha uygundur. 12 

4 Kadınlarınıza mehirlerini, gönül rıza- 
sıyla karşılık beklemeksizin 13 verin! Ve 
fakat, kendi rızalarıyla bir kısmım size 
bırakırlarsa, onu da afiyetle yiyin! 5 Al- 
lah'ın koruyasmız diye sizin sorumlulu- 
ğunuza bıraktığı malları, muhakeme ye- 
teneği zayıf olan (mal sahiplerinin) eline 
terk etmeyin! Fakat bu mallarla onları 
yedirin, giydirin ve onlara (durumu) mü- 



^O^ 



ayS& L~dj <LLo * t Vİ A£- fvXİ /r-J 3 0w 4İ^o "j^jUju^ f\ ,.,:\\ 

ı_i j^**JIj J£LÇls f^Jîs jl? °^J* j ^nfl*': '.Tlj L_lİ- jl£ ÂJ* j 



nasip bir dille izah edin! 

6 Yetimleri, evlenme çağma gelinceye 
kadar gözetleyin; ama eğer aklen olgun- 
laştıklarını tesbit ederseniz, mallarım 
kendilerine geri verin! Büyüyüv erecekler 
diye mallarım alelacele ve saçıp-savura- 
rak yemeye kalkmayın: İhtiyacı olmayan 
kimse tenezzül etmesin, muhtaç olan da 
münasip bir biçimde yararlansın! Malla- 
rını kendilerine iade ettiğinizde, onlar 
adına şahitler bulundurun! Hesap sorucu 
olarak Allah yeter. 



1 Ya eyyuha kalıbının taşıdığı "aile" yan anla- 
mı için bkz: 2:21, not. 

2 A'râf 11, Nisa 1 ve Hucurât 13 ışığında, 
Adem'in de kendisinden yaratıldığı ilk organik 
bileşiğe (hücre) delalet eder. Kur'an'da ne/s 16, 
nüfûs 2 ve enfus 153 yerde gelir. Hepsinde de 
anılan şeyin maddî ve mânevi unsurlarıyla bir- 
likte "kendisi, zâtı, özü" mânasına gelir. Her 



can ölümü tadar. Nefis tatmin, rıza, yalvarma, 
korku, yatışma, fedakârlık, hile, haset, pişman- 
lık ve vesvese ile nitelenir. İman ve küfür, hida- 
yet ve dalalet, günah ve takva, ödül ve ceza ile 
alâkalı kullanılır. Kur'an cisim ve ceset'i hiç 
âhiretle alâkalı kullanmazken nefs'i âhiretle 
alâkalı olarak sık kullanır. 

3 Zevç için bkz: 42:1 1, not 1. "Ondan da eşini" 



CUZ4 



♦NsSSs^ 



4/ NtSÂ SÛRESİ 



*N3^*- 



145 



ibaresi, "onun cinsinden" şeklinde eşin de aslı 
olan elementer kökenin bölünerek çoğalmasına 
delalet edebilir (Krş. Ebu Müslim'den nkl. Râ- 
zî). Geleneksel tefsir bu ibareyi Eski Ahid ışı- 
ğında okuyarak Âdem'in eşinin Âdem'in bede- 
ninden yaratıldığını söyler. Bunu teyiden de, 
mecaz olduğu açık olan "Kadın kürek kemiğin- 
den yaratılmıştır" rivayetini nakleder (Buhari, 
Enbiya 2). Oysa ki "kadın kürek kemiği gibidir" 
versiyonu, sözün mecaz olduğunu izaha yeterli- 
dir (Müslim, Radaa 18). 

4 Lafzen: "rahimlere". Bu bağlamda erhâm, 
tüm insanlığın birbiriyle olan kan bağına dela- 
let eder. Bu bağ tek tek tüm insanların gözet- 
mesi gereken "insanlık" ortak paydasını temsil 
eder. İnsanlığa karşı sorumluluk ile Allah'a kar- 
şı sorumluluk birlikte gelmiştir. Bizim "İnsan- 
lık bağı" olarak tercüme ettiğimiz erhâm'm te- 
kili olan rahim organı için Hz. Peygamber şöy- 
le buyurur: "Rahim, Rahmân'dan bir daldır" 
(Buhari, Edeb 81:13). Bir bakıma kadın rahmi, 
ilâhî rahmetin insandaki tecellisidir. 

5 Zımnen: aynı ana babadan gelenlerin birbirle- 
rine soy sopla övünmeleri anlamsızdır. 

6 Zımnen: Âhiret saadetini, dünyanın geçici 
servetiyle takas etmeyin. Çift çağrışımlı bu 
cümlenin düz anlamı şudur: "Sizin değersiz ve 
adi mallarınızı, onların değerli ve kaliteli mal- 
larıyla değiştirmeyin!" En geniş çağrışımıyla: 
"haramı helâlle, pisi temizle, meşru olanı gayrı 
meşru olanla değiştirmeyin!" (Taberî ve Râzî). 

7 Hûb, aslen "sahibini cürüm işlemek zorunda 
bırakan ihtiyaç" demektir. Bu ve bir sonraki 
âyet, tarihi bağlamın da teyit ettiği gibi, yetim- 
leri olan dul şehit hanımlarıyla -evlenip onları 
himaye etmekle ilgilidir. 

8 Veya: "dul kadınlara". Bu yetimler, evlenilen 
şehit hanımı dul kadınların getirdiği şehid ço- 
cuğu olan yetimler anlaşılmalıdır. Zira 6. âyet 
bunların büyüdüklerinde evlendirilmesinden 
söz etmektedir. Burada hitap evliyedir, bekara 
değil. Onun için birle değil ikiyle [mesnâ] başla- 
mıştır. Âyetin sonundaki vahide ile eş üzerine 
alman yetim sahibi ilk dul hanım (yani ikinci 
eş) kastedilmiş olsa gerektir. "Yetim" kavramı 
"dul hanımları" da kapsar. 



9 Yeğeni Urve b. Zübeyr'in sorusuna Hz. Ai- 
şe'nin verdiği cevaptan yola çıkarak: "Eğer veli- 
si olduğunuz mal sahibi yetim kızları kendini- 
ze nikahlamakla onlara karşı adaletsizlik yapa- 
caksanız, hoşunuza giden diğer kadınlardan bi- 
riyle evlenin..." Hz. Aişe'nin açıklamasına gö- 
re, mal sahibi yetim kızların velileri, malları 
için onlarla evlenmek istiyor, fakat vermeleri 
gereken mehri de vermek istemiyorlardı (Buhâ- 
rî ve Müslim). Said b. Cübeyr, Katade ve tabiin- 
den diğerlerine göre bu cümlelerin anlamı şu- 
dur: "Nasıl ki yetimlerin haklarına tecavüz et- 
mekten haklı olarak çekiniyorsanız, aynı şekil- 
de evlenmeye niyetlendiğiniz kadınların hak ve 
çıkarları için de aynı özeni gösteriniz." 

10 Bu sayıların sınırlama mı, rakam mı ifade et- 
tiği tartışılmıştır. Vav bağlacını seçim bildiren 
ev (veya) saymanın, İbn Hişam'm dediği gibi lü- 
gatte bir delili yoktur. Bağlaçtan dolayı 
2+3+4=9 mânası çıkarmak, bu kelimeleri asli 
harfler olan isneyn ve selase ve erba'a ile karış- 
tırmaktır. Her halükarda bu âyet, dul ve yetim 
kadın ve kızların mağduriyetini gidermek için, 
olağanüstü durumlarda birden fazla evliliğe ce- 
vaz vermiş, hatta teşvik etmiştir. Nitekim bu 
pasajlar da savaşın açtığı yaraları sarmak için 
inmiştir. Normal durumlarda vahyin tavsiyesi 
tek eşliliktir. Âyetin sonu buna delalet eder. 

11 Ev mâ meleket eymânukum için 24. âyetin 
notuna bkz. 

12 Veya 'avl'in "çok çocuk" anlamından yola 
çıkarak: "Çok çocuğun sorumluluğunu üstlen- 
mek için daha uygundur". Fakat bu, bağlamla 
uyumlu değildir (Krş: İbn Aşur). 'Avl, ağır bir 
sorumluluk altına girmek" anlamına gelir (Râ- 
ğıb). Bu kök "birini çekince diğeri ayakta kala- 
mayacak kadar birbirine yaslanan iki veya daha 
fazla unsuru ifade eder aile'nin türetildiği kök- 
tür. Bu hüküm erkeklerin azaldığı, dul ve ye- 
timlerin çoğaldığı savaş şartlarında, bu dulları 
yetimlerinden ayırarak evlenmeyi engelleme 
amacına yönelik olabilir. 

13 Nihleten "karşılıksız ikram" anlamına gelir. 
Yani mehir herhangi bir şeyin karşılığı olarak 
nitelenemez. 



*N3£s#> 



146 



-^3^ 



4/ NİSA SÛRESİ 



<*63Ss^- 



CUZ4 



7 ANA-BABA ve akrabanın bıraktıkların- 
da erkeklerin bir payı (zaten) vardır. Ana- 
baba ve akrabanın bıraktıklarında, az ya da 
çok, kadınların da bir payı olmalıdır; (Al- 
lah tarafından) farz kılman bir paydır bu. 1 

8 (Miras) taksimi sırasında, (diğer) akra- 
ba, yetimler 2 ve yoksullar da hazır bulu- 
nurlarsa, onlara da bir şey verin; ve ken- 
dilerine gönül alıcı sözler söyleyin! 3 

9 Artık korksun onlar ki; eğer kendileri, 
arkalarında korunmaya muhtaç çocuklar 
bıraksalardı, onlar için endişelenirlerdi. 
Allah'a karşı sorumluluk bilincini ku- 
şansınlar da doğru dürüst konuşsunlar. 4 

10 Doğrusu, yetimlerin mallarını haksız 
yere boğazlarına geçirenler, karınlarını yal- 
nızca ateşle doldurmuş olurlar. Zira, gele- 
cekte çılgın bir ateşe mahkûm olacaklar. 

11 ALLAH size, çocuklarınız konusunda 
(şunu) tavsiye eder: Erkek, iki kadının pa- 
yına denk alır ; 5 fakat ikiden fazla kadın 
varsa, onlara, bırakılan mirasın üçte ikisi 
verilir; sadece bir kadın varsa, o hâlde ya- 
rısını alır. Ve eğer (ölenin) çocuğu varsa, 
onun anne-babasmdan her biri mirasın 
altıda birini alır; 6 ama eğer çocuğu yoksa 
ve anne-babası onun (tek) vârisiyse, işte o 
zaman annesi üçte birini alır. Eğer kız ve 
erkek kardeşleri varsa, o zaman annesine, 



"■■■■■■■-•» CN'- 

«■I—^IJÜ j öjjy VljOl-iJl^Jl ~?Xj> U-a il : ,s ?\ JLÇ^Ü 
[ ^-!j2S\ l^-Jjl 4 ı ... 51 1 j-*jx>- Ijlj ^ l_>j^Âo \ . : , |f 7J 

**' a t" ' ir I ' at ita 't , S \ 'S 

V a3 n $J 1 aJ j3 J A La ~Jb aÜjjU ". ± ^ A ~^J 1 J ^alllj! J 

tt*t a °* a f ,**',?* a ,' , ,- #. ta, 

Âjjİ p— $^1>- j-~» l j * c -= a y ^ ^jj-İJI ^flsLJj f~ Cij^o 

^ -till ~^==L~^> jj|£? Oî-*^ 1 i>y./7; *'J tjlj lgJj]»J j^S 



ı_i^al)l L$li S-i_^lj c-il£ jlj-îVJj U itli j^Aâ ^ t-rT' l 
Lgj .,f? aj V-^ 5 j -l— *j /^ ^*J ~J! <**>ü ö^>-l 4J öl <* '. » 

B A ' , ," a il' ' , a, - %' t ~ a ' , t f t ~f * ,* t' 

^ ' > tf ].' e z a 

f!|| 1 ,,^U L. ; .lf- jlj£= 4İİİ (jl 4l 1 lj~a Â...S7<j3 Lxİj 



yapmış olduğu herhangi bir vasiyyeti ya 
da borcu düşüldükten sonra altıda biri 
verilmelidir. 

Ebeveynleriniz ve oğullarınız... Sizin bı- 
rakacağınız yararlı şeylere hangisinin da- 
ha lâyık olacağım bilemezsiniz. (İşte bu 
yüzdendir) Allah katından gelen talimat- 
lar: Kuşkusuz Allah her şeyi bilendir, her 
hükmünde tam isabet edendir. 



1 Kur'an daha önce mirastan hepten mahrum 
edilen kadına mirastan pay vererek devrim ça- 
pında bir uygulama başlatmaktadır. "Az ya da 
çok" ifadesi 32. âyetin de ışığında 11. âyetteki 
ikiye bir nisabının mutlak olmadığının en gü- 
zel delilidir. Bu ibarenin açılımı "şimdilik az 
olur, gelecekte şartlar uygun hâle gelince çok 
olur" şeklinde de anlaşılabilir. "Allah tarafın- 
dan farz kılman", bu âyette yer almayıp 11. 
âyette yer alacak olan oran değil, kadına miras- 
tan pay verilmesidir. Cahiliyye'de ölenin mira- 



sına sadece erkek akrabası konardı. Nüzul sebe- 
bi olarak şu olay gösterilir: Sa'd b. Rebi savaşta 
şehid olmuş geriye dul bir eş ve iki yetim bırak- 
mıştır. Mirası geleneğe göre şehidin kardeşine 
kalmış, dul eş ve yetimler ortada kalmıştır. Dul 
eş de durumu Rasulullah'a şikayet etmiştir 
(Ebu Davud, 2891; Tirmizî 2092). 

2 Buradaki yetimler kimlerdir? Elbette ilk akla 
gelmesi gereken 11. âyetteki taksimatta yer al- 
mayan ölen babalarına dedelerinden kalan pay 
hakkında hiçbir hüküm yer almayan "dede ye- 



CUZ4 



•»^^ 



4/ NİSA SÛRESİ 



*N=3£s*- 



147 



timleri"dir. Miras paylarının geçtiği 11. âyetten 
önce bunların zikredilmesi, adeta "yetimlerin 
hakkı her payın önünde gelir" mesajı taşır. Bu 
yüzden Ömer b. Abdülaziz ve bazı otoriteler de- 
denin yetimlere vasiyet yapmasının zorunlulu- 
ğuna hükmedip, vasiyet yapmaması durumun- 
da vasiyet yapmış gibi davramlacağı sonucuna 
varmışlardır. Buna da "zorunlu vasiyet" (el-va- 
siyyetu'l-vacibe) demişlerdir. Her halükarda ye- 
timlerin mirastaki hakkının diğerlerinden önce 
zikredilmesi, onların önceliğine delalet eder. 

3 Bu cümle sözün muhataptaki yankısıyla ilgi- 
lidir. Söz söylerken muhatabın duygularını gö- 
zetmeyi emreden bu âyet, sözün gönül okşayıcı 
ve hatır alıcı biçimde söylenmesini ister. Zira 
bu, iyi eylemi tamamlayan bir unsurdur, iyi ey- 
lem güzel sözün yakıtı, güzel söz iyi eylemin 
armağanıdır: "O'na sadece güzel sözler yükse- 
lir, o sözleri yükselten ise güzel eylemlerdir." 
(35:11). Doğru olan nice eylem ve söz vardır ki, 
sırf çirkin üslûbu yüzünden ziyan olmuştur. 

4 Söz söyleme sanatında bir önceki âyet ülupla 
ilgiliydi, bu âyetse sözün mahiyetiyle ilgilidir. 
Sözün aslı yoksa usulü ne kadar iyi olursa olsun 
o söz kıymetsizdir. Önce söz doğra-dürüst olma- 
lıdır. Sedîd sıfatı sedef kökünden türetilmiştir. Bir 
boşluk dolduran, bir gediği tıkayan, lüzumuna 
binaen söylenen söze delalet eder. Isılah olarak 
doğru sözü ifade eder. Bir söz ne kadar tumturak- 
lı, ne kadar edebi ve belagatlı olursa olsun haki- 
kat içermiyorsa, o "laf" olmaktan öte gitmez. 

5 Bu oranın haddi ednâ (en aşağı sınır) mı, had- 
di âlâ (en yüksek sınır) mı veya haddi mutlak 
(asla değiştirilemez oran) mı olduğu; 1) miras 
oranlarının düzenlenmesinde ilâhî maksadın 
ne olduğuyla; 2) vahyin teşri yönüyle, 3) hük- 
mün illete mebni olup olmadığıyla alâkalıdır. 



Miras oranlarında ilâhî maksat ilk âyetin de de- 
lalet ettiği gibi adalet ve hukukun tecellisi için 
kulluk ve insanlık sorumluluğunu yerine getir- 
medir. Mirası ellerinde tutan kadınlar değil er- 
keklerdir ve âyette onlar sorumlu davranmaya 
davet edilmektedir. "Kadına az ya da çok miras- 
tan pay verin" diyen 7. âyet, bu hükmün teşri 
yönünün azdan çoğa doğru olduğunu gösterir 
(7. âyetin notuna bkz). 32. âyetteki iktisâb biz- 
ce hükmün illeti olarak okunmalıdır. O günkü 
gelir kalemlerinin başında savaş ganimetleri, 
diyet ve kan bedeli gelir. Bunlar erkekler yoluy- 
la kazanılır. İkiye bir nisabını mü'minlerin an- 
nesi Ümmü Seleme de illete mebni bir hüküm 
olarak okuduğu şöyle ifade eder: "Erkekler sa- 
vaş yapıyorlar fakat kadınlar savaşamıyor; so- 
nuçta bize de mirasın ancak yarısı düşüyor." 
( Ya'zu'r-Rical ve la ta'zû'n-nisa' ve innema lena 
nıshı'l-miras. İtkân I, 98). Bunu bu âyetin ini- 
şinden sonra gelen şaşkınlıktan da anlıyoruz. 
Taberî'nin nakline göre biri Rasulullah'a gelir 
ve der ki: "Ya Rasulallah, kıza yarım mı vere- 
lim? Kız ata bile binemez, savaşamaz.." Bütün 
bu veriler ışığında bu oranın haddi mutlak ol- 
madığı, en yüksek sınırı değil en aşağı sınırı 
oluşturan illete mebni bir oran olduğu sonucu- 
na varılır. Gerek miras oranlarının illet, hikmet 
ve maksadını anlamaya yönelik bu yorumu- 
muz gerekse buna benzer meseleye yeni bir açı- 
lım getiren daha başka yorumlarımız, sadece 
murâd-ı ilâhîyi anlama çabamızın bir ürünü 
olarak anlaşılmalıdır. İslâm'ı çağa uydurma ve- 
ya uyarlama gibi bir derdimiz yoktur. Böyle bir 
yaklaşım sağlıklı da değildir. 

6 Geriye kalan üçte iki diğerleri arasında pay- 
laştırılır; ebeveyni hayatta olanm mirasından 
kardeşler pay alamaz. 



148 



*N3£N* 



4/ nisa sûresi 



•^63£=sŞ* 



CUZ4 



12 Eğer çocukları bulunmuyorsa, eşleri- 
nizin miraslarının yarısı size aittir. Fakat 
eğer onların çocukları varsa, ettikleri va- 
siyet 1 ve borçlarından sonra terekelerinin 
dörtte birini alacaksınız. Eğer çocuğunuz 
yoksa, terekenizin dörtte biri eşlerinize 
aittir. Fakat eğer çocuğunuz varsa, ettiği- 
niz vasiyet ve borçlardan sonra terekeni- 
zin sekizde birini alacaklar. 

Eğer erkek ya da kadın birinci dereceden 
bir mirasçıya sahip değilse; 2 kız ya da er- 
kek kardeşi de varsa, her birine altıda bir 
düşer. Fakat erkek ve kız kardeş birden 
fazlaysalar, edilen vasiyet ve borçtan son- 
ra üçte birini alırlar. 3 Bu her iki durumda 
da (mirasçılara) zarar verilmemelidir. 4 

Bunlar Allah'ın size tavsiyesidir; zira Al- 
lah her şeyi bilendir, (bu kurallar husu- 
sunda) hilim ve hoşgörü sahibidir. 

13 Bütün bunlar Allah tarafından çizilen 
sınırlardır. Kim Allah'a ve Rasulü'ne 
uyarsa, Allah onları içerisinde yerleşip 
kalacakları tabanından ırmaklar çağlayan 
cennetlere koyar; işte muhteşem kazanç 
da budur. 14 Kim de Allah'a ve Rasulü'ne 

















u< £— ;^l «_6=Uj jJj j^i jl£= jlî jjj { j_4J 






b**'} ö-i* i' 4; j-t-f x J^fJ ^5 lı^ 'o==s 






'ö<S Uj f-^=<J Ij£=h f) i] '<&=•'} Lİ. yjjı 






<j» n " ' y L^o jj — ijü 1 ^— $B »Ü j n S ..-d j 1 s ..j 






J^-j j l^= jlj ^j jl L^j j j^> jj Ç-^> 3 -^-^ 






j^=uS lIİi }î ^T XJj ı\'j,\ 3 '\ ijys •L'jjJ 






^ j **^ — ' 1 1 y \*- — ' o Ls ^j» q,..,.,J 1 1 o g; a _L^- 1 j 






jî-"3 ^-»5 İ-; ^3~^' U-* c ^=J-i r^i -İ-Lİİ 












t^i o-* 3 <iı j j^i ~tüj f§ ^L^i jwJi -öl ı j 






^ g~^> l j_fl ^^.s^J CjLI^- 4_L>- Jb 4J J '" J j ^ ' 






çLJiiJi Ji-iıı _Luİ3 L4^i ^-i-üU iu«îvı 






»jjj^. j_iŞ5 -Jj— «53 <*> ' uf^î i-*3 ' 






İP t j-^^= 4*'-^ ^j *-4^ f-ıj^ 0^ ou^-J 





isyan eder ve O'nun çizdiği sınırları ihlal 
ederse, onları içerisinde yerleşip kalacak- 
ları ateşe sokar; onu da alçaltıcı bir azap 
beklemektedir. 



1 Vasiyet kişinin serveti üzerindeki hakkıdır. 
Ne ki, âyetin sonunda "vârise zarar verilmeme- 
lidir" emriyle kayıt altına alınmıştır. Nebevi 
uygulamada zarar vermeyen miktar üçte bir 
olarak belirlenmiştir. 

2 Veya: "Ölen kimseye birinci dereceden yakın- 
lığı olan bir vâris değilse". Kelâle, "kılıcın kör 
olan ağzı, bıçağın sırtı, keskin görmeyen göz" 
mânasından türetilmiştir. Yûrasu meçhul fiil 
vurise'den geliyorsa "miras bırakana" delalet 
eder. Eğer ef'ale babından geliyorsa yûrasu "mi- 
ras alana" delalet eder. Birinci tercihte "birinci 
dereceden mirasçıya sahip olmayan kimse" 
mânasına gelir. İkinci tercihte "miras bırakana 
birinci dereceden yakınlığı olmayan vâris" mâ- 
nasına gelir. Yürasu'yu bazıları yerisu şeklinde 



malum, bazıları da yuverrisu şeklinde tef'il ba- 
bından okumuşlardır. Notun başına aldığımız 
alternatif mâna ile çeviri içinde verdiğimiz mâ- 
na metin açısından birbirine eşit mesafededir. 
Hatta eğer geleneğin miras paylaşımmdaki 
olumsuz rolünü hesaba katarsak, alternatif mâ- 
naya öncelik kazanır. Zira bu okuyuş "gelin" 
ve "nişanlıyı" da hesaba katan bir okuyuştur. 
Hz. Peygamber'in "Allah her hak sahibine hak- 
kını vermiştir" açıklaması da bunu teyit eder. 

3 "Erkek ve kız kardeş" ile sadece anne bir kardeş- 
lerin kastedilir. Bunda ittifak edilmiştir. Öz kardeş- 
lerin hakkındaki hüküm sûrenin somondadır. 

4 Gerçek dışı ve sırf vârisi mahrum bırakmayı 
amaçlayan borçlar. "Zarar vermenin" smırma 
dair âyetin ilk notuna bkz. 



»r^CjC-— i* 



CUZ4 



-►NS3S3 3 !*- 



4/ nisa sûresi 



-5s3$5^ 



149 



I jj. g ... Â: ,....U ,» ^= üL^j j—o S_,l>-u! 



UJ! 



t^O*^ 



J Öli | 



tjı5 üLs Lajjis (1-^=lL ıjiiiç jiJUi j ^ $,,, ,'. 

Çîs U_^-j Q'>j öl£ «il! öl U-§I£ ij '** ^-1° IAJC?Ij 
4JL^>cJ t. $JL}\ ö >-L*j 5-^"^ ^' ls-^" *L?3^I L^l 

0>Ltl5 It-t^Ü ŞjiJI e I'.) }'. ■. £^£=xi- iLdi İu! 

^s-jl JU oj-CJI ~_a_U.| j .^-C I i l ls _i>- olllUl 
— i-^-l jl jl „«^ — i 1«>j jjJ^J ö-jJJI Vj j_ı!l c-_lj 
l>İ.I 5-i-^ 1 l — «' LT-"v ^U' L.IAJ. (Lfl Luü'i 
^&£Ja*S Vj Uj^= ÎLUl Ij3y öl İ^=J J^ V 
a-j-^Uj j-JÇ 01 V l j-a j o • : L "i I Lâ JaJ^ı I j_*aU 

l? -«aİ jA^aijbj ^ — ■ OLs i-İJjjUJU va j j - Z> Ig- j d : S.a 

)j*Ji^= fL^>. 4_j <11 I JJUJj !±I_Ja ljj&^=aj öl 



15 HAYASIZLIK sergileyen kadınlarınıza 
gelince: 1 aranızdan onlar için dört şahit 
gösterin. Ve eğer bunlar onun için şahit- 
lik yaparlarsa, ölüm gelinceye ya da Al- 
lah onların lehine 2 bir yol gösterinceye 
kadar evlerde hapsedin. 3 



16 Ve aranızdan bu işi yapan her ildi erkeği 
de cezalandırın. Eğer o ikisi tevbe eder ve 
durumlarını düzeltirse, onları cezalandır- 
maktan vazgeçin. Çünkü Allah tevbeleri 
kabul edendir, sınırsız merhamet sahibidir. 4 

17 Doğrusu, Allah katında kabul gören 
tevbe, yalnızca bilmeyerek kötülük işle- 
yen ve sonra vakit geçirmeden Allah'a 
yönelenlere mahsustur, işte Allah da on- 
ları affa yönelecektir,- zira Allah her şeyi 
bilendir, her hükmünde tam isabet eden- 
dir. 18 Oysa ne ölüm gelip çatmcaya ka- 
dar (ısrarla) günah işlemeyi sürdürerek 
son anda "İşte şimdi tevbe ediyorum!" 
diyen birinin tevbesi kabul görecektir, ne 
de inkârında direnerek ölenlerin 5 işte on- 
lar kendilerine acıklı bir azap hazırladığı- 
mız kimselerdir. 6 

19 EY iman edenler! Kadınlara zorla mi- 
rasçı olmanız size helâl değildir. 7 Ve açık 
bir biçimde fuhuş işlemedikçe, verdiğiniz 
bir şeyi onlardan geri almak için onlara 
baskı yapmayın! Ve onlarla güzel bir şe- 
kilde geçinin; zira onlar size itici gelse bi- 
le, hoşlanmadığınız bir şeyde Allah bir 
çok hayır dilemiş olabilir. 8 



1 Ölenin malının paylaşılmasıyla ilgili hüküm- 
lerin ardından yoksulluğun azdırdığı zina hü- 
kümleri geliyor. Fâhişeten ile ilgili bkz: 4:22, 
not 4 ve 65:1, not 5. 

2 "Onlara bir kapı açılıncaya kadar" ile sopa ve 
taşlamanın kastedildiği yorumunu Ebu Müslim 
şu gerekçeyle reddeder: "Bu yorum doğru değil- 
dir; çünkü sopa ve taşlama onların lehine değil 
aleyhinedir." Âyetteki lehunne ibaresinin "on- 
ların lehine" anlamına geldiğine ise "kişinin 
kazandığı kendi lehine" (2:286) âyetini delil 
gösterir (Nkl: Râzî). 

3 Ebu Müslim, bu âyette sözü edilen "fuhuş ya- 
pan kadınlardan" maksadın, lezbiyen ilişkiye 
[sihâk] giren kadınlar olduğunu, zinanın cezası- 



nın daha sonra açıklandığını ifade eder (Nkl: 
Râzî). Bu tür kadınların cezası evlerine hapse- 
dilmeleri, eğer bu tür bir ilişkiden vazgeçerler- 
se özgürlüklerine kavuşturulmaları, vazgeç- 
mezlerse ömür boyu evlerinde tutulmaları hük- 
mü getirilmektedir. 

4 Ellezani ilgi zamiri, hem çift sayıya hem de 
erkek cinsine delalet eder. Bu kullanımdan yo- 
la çıkarak âyetin aynı cinsle zina yapan erkek- 
lerle ilgili olduğu rahatlıkla söylenebilir. Gali- 
biyet kuralınca buna kadın da girer" itirazı ya- 
pılabilirse de, bir önceki âyette müstakil olarak 
kadınlardan söz edilmesi bu itirazı geçersiz kı- 
lar. Bu âyet Mücâhid'e, Ebu Müslim'e ve ona 
katılan Râzî'ye göre eşcinseller içindir. Ebu Ha- 



150 



*N=3S^ 



4/ NtSÂ SÛRESİ 



«^=3$^ 



CUZ4 



nife'nin "Livatada had yok, tazir vardır" hük- 
mü de bu yorumla paralellik arzeder. 

5 Günahı savunmak günahı yüceltmektir. Gü- 
nahı yüceltmek, günah işlemekten bin beterdir. 

6 Bu tür bir tevbeye Firavun'un ölümün zoruy- 
la giderayak yaptığı iman itirafını dile getiren 
Yûnus 90'dan yola çıkarak "Firavun imanı" ve- 
ya "Firavun tevbesi" adı verilmiştir. Zoru gö- 



rünce iman ile, zorla iman aynı şeydir. 

7 Yani, kadını bir meta gibi görüp miras yoluy- 
la elde etmeniz. Cahiliyyede kadın miraslık bir 
meta gibi görülmekteydi, modern cahiliyyede 
ise teşhirlik bir meta gibi görülmekte. 

8 Duygusal sebeplerle yuva dağıtarak kadını so- 
kağa terk eden erkeği sorumluluğa davet. 



CUZ4 



H=63£s^ 



4/ NİSA SÛRESİ 



*N3SsH> 



151 



=>"!*>€ 



fi s 

> s> > s t _ b » 

n£=Ü l$4 I i ^ "■=' ^ ' ="- C~o v>- it!?}* "^-fi '" * ^ — "* 3 ^^ J 

J ■"* ' fi - » "* % , * ' , 



IŞj £V» ol 



Ü-VI 



ü I J p_^=U 



>L»t 



ı>! <ji-f 



İB? ll^ j fj j^i. o l^=> <ü I o l >-lU_^ jjU ^1 



20 Fakat eğer bir kadını bırakıp yerine 
başka bir kadın almak isterseniz, birinci- 
sine külçe külçe altın vermiş olsanız da- 
hi hiçbir şeyi geri almayın. 1 Ona iftira 



ederek ve bu nedenle açıkça günaha gire- 
rek verdiğinizi geri almak olur mu hiç? 

21 Birbirinizin mahremi olduktan ve eşi- 
niz sizden sağlam bir taahhüt aldıktan 
sonra, onu nasıl geri alabilirsiniz ki? 

22 Babalarınızın daha önce evlilik yaptığı 
kadınlarla evlilik yapmayın, 2 fakat geçmiş- 
te yapılanlar geçmişte kalmıştır. 3 Bu dav- 
ranış kesinlikle yüz kızartıcı bir hayasız- 
lık, çirkin bir günah, kötü bir gelenek idi. 4 

23 Anneleriniz, 5 kızlarınız, 6 kız kardeşle- 
riniz, 7 halalarınız, teyzeleriniz,- erkek ve 
kız kardeşlerinizin kızları,- süt anneleri- 
niz ve süt kardeşleriniz; 8 eşlerinizin an- 
neleri; kendileriyle gerdeğe girdiğiniz eş- 
lerinizden doğmuş olup sizin kendi hane- 
nizde bakım ve velayetini üstlendiğiniz 9 
(sulbünüzden olmayan) kızlarınız, 10 size 
haram kılınmıştır; fakat gerdeğe girme- 
mişseniz bir mahzur yoktur,- ve öz oğul- 
larınızın eşleri de size haramdır; 11 aynı 
anda iki kız kardeşi almanız da öyle. Fa- 
kat geçmişte olanlar geçmişte kalmıştır; 
çünkü Allah tarifsiz bir bağışlayıcıdır, 
eşsiz bir merhamet kaynağıdır. 



1 3. âyetin sonundaki tek eş tavsiyesine dolaylı 
bir gönderme. 

2 Ebu'l-Kays'm oğlu ölen babasının ardından 
"Malına vâris olduğum gibi eşine de sahip olu- 
yorum" diyerek üvey annesine sahip olmak is- 
temişti. Bu âyet bu çirkin cahili geleneği red- 
detmektedir. 

3 Bu ve bir sonraki âyette yer alan bu tür ibare- 
ler, vahyin vakıayı yok saymadığının gösterge- 
sidir. Bu tür gayr-ı meşru evliliklerden olma ço- 
cukların mağdur edilmemesini, hak ve hukuk- 
larının korunmasını ifade eder. 

4 Âyetteki fâhişeten "akli kötülük", makten 
"şer'i kötülük", vesâe sebilen "örfi kötülük" 
olarak açıklanmıştır (Râzî). Makten ile bir ön- 
ceki notta açıklanan çirkin cahili gelenek kas- 



tedilse gerektir. 

5 Öz-üvey, meşru-gayr-ı meşru yoldan tüm an- 
neler ve büyükanneler girer. 

6 Kişinin kızları ve onların çocukları. 

7 Öz veya üvey, fark etmez. Fakat üvey kız kar- 
deşin yine üvey olan kız kardeşi yasak kapsamı 
dışındadır. 

8 Yani bebelik çağında (bir hadise göre en az beş 
kez) süt emen. Formül şudur: Emenin nefsi em- 
zirenin nesline yasaktır. 

9 Hucur (t. hacr veya hicr) mekâna delalet eder 
ve mecazen "yetiştirme ve büyütme" vurgusu- 
nu da taşır (İbn Aşur). Tercihimiz kelimenin 
her iki anlamını da görür. Buradaki ve tabâibu- 
kumullâtî fi hucûrikum ibaresi, büyütülmek 
maksadıyla evlatlık alman anasız-babasız veya 



152 



<*e3S=N* 



4 / NİSA SÛRESİ 



-N3$5^ 



CUZ4 



analı-babalı 'yetim', öksüz ve kimsesizlerin ev- 
lat edinilmesi sırasında oluşabilecek mahremi- 
yet problemlerini aşmada bir çıkış yolu olarak 
görülebilir. 

10 Eşin önceki kocadan olma kızının yasak 
kapsamına girmesi için "aynı evde, bir arada" 
yetişmiş olma şartı öngörülmektedir. Bu şartın 
dışında kalanların yasak kapsamına girmediği 
görüşünü îbn Hazm, Hz. Ali ve Hz. Ömer'e nis- 
bet eder [el-Muhallâ). Bir mekânda yetişmenin 



[fî hucûrikum) hükme mesnet teşkil etmesi 
manidardır. Aslında âyetin ikinci kelimesi olan 
"kızlarınız" öz ve üvey kızların hükmünü açık- 
ladığı için, "yanınızda yetişen kızlarınız" ile öz 
ve üvey kızlar dışında birileri kastedilmelidir. 
Bununla herhangi bir sebeple ailenin yetiştir- 
mek için alıp bakım ve terbiyesini üstlendiği 
evlatlık kızlar kastedilmiş olması kuvvetle 
muhtemeldir (Krş: 33:4, not). 

11 Zımnen: Evlatlıkların eşleri hariç. 



»NSS^N* 



CÜZ 4 



*N3S^* 



4/ NÎSÂ SÛRESİ 



«N3&N» 



153 



^>&»< 



jv&a-ic ^u>- v j iîijj 5-*j 54-1 S-^ıl 54^ *j 

(»^=*~^*j çv^=üU-.L> -ipi <J)lj ollo^JI i £—,; \''-i 
l >-fcü« i— L^Ub 5-î^' 'J'-^ S- '*=*-' I İLİ jİjLil 

^J JjJİ ^ÛJÜI İ-; oLÜAi'ı ^li ıs diJ<û 



24 Meşru şekilde hakkını vererek sahip ol- 
duklarınızın 1 dışında, bütün evli kadınlar 
(da haramdır). Bu Allah'ın size talimatıdır. 
Bunların dışındakilerin tümü, mal varlığı- 
nızdan bir kısmını vererek istemeniz, gay- 
ri meşru bir ilişkiyle değil de evlilik bağı 
yoluyla almak şartıyla size helâldir. Ken- 
dilerinden yararlandığınız kadınlara me- 



1 Mâ meleket eymânukum'un tefsiri sadedinde 
Elmalılı şunları söyler: "Yemin" esasen "sağ 
el" olduğundan milk-i yemininiz demek, "elle- 
rinizle meşru surette bihakkın kazandığınız 
imikleriniz" demektir ki daha çok "köle" ve 
"cariyeler" hakkında istimal olunur". Bunların 
"eş"lerin dışında ikinci bir kategori olduğunu 
"eşleri ve sağ elleri altında bulunanları" (33:50) 
âyetinden anlıyoruz. Bunlar kimlerdir? Ahzab 
50. âyetten bunların "savaş esirleri arasından 
sağ elinin altında bulunan kimseler.." olduğu- 
nu öğreniyoruz. Demek ki, bunlar mutlak savaş 



hirlerini bir yükümlülük olarak tastamam 
verin! Bu yükümlülüğün tesbi tinden son- 
ra, başka bir şey üzerinde uzlaşmanızda si- 
zin için bir sorumluluk yoktur. Kuşku yok 
ki Allah her şeyi bilendir, her hükmünde 
tam isabet edendir. 

25 Aranızdan her kimin durumu, hür bir 
mü'min kadın almaya elvermezse, o 
meşru şekilde sahip olduğunuz mü'min 
kızlardan birini alsm ; 2 çünkü Allah, ima- 
nınızın değerini) çok iyi bilir,- 3 (zaten 
eşler olarak) siz, birbirini bütünleyen par- 
çalarsınız. 4 O hâlde iffetini koruyan, fuh- 
şa bulaşmayan ve dost da tutmayan ka- 
dınlarla sahiplerinin izniyle evlenin ve 
mehirlerini makul bir şekilde verin! On- 
lar evlendirildikten sonra iffetsiz bir dav- 
ranışta bulunurlarsa, onları hür evli ka- 
dınlara verilenin yarısıyla cezalandırın! 5 
Bu, içinizden zorlanınca günaha girme 
korkusu duyanlar içindir. 6 Fakat sabret- 
meniz sizin için daha hayırlıdır: Allah ta- 
rifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet 
kaynağıdır. 

26 Allah (bütün bunları) size açıklamak, 
öncekilerin (doğru) hayat tarzlarına sizi 
yönlendirmek 7 ve size bağışıyla yönel- 
mek ister; çünkü Allah her şeyi bilendir, 
her hükmünde tam isabet edendir. — > 



esirleri değil, savaş esirleri arasından Allah Ra- 
sulü'nün meşru bir biçimde sahip olabilecekle- 
ri idi. Buna örnek ararsak hemen iki örnek bu- 
labiliriz: Safiye ve Cüveyriye. Bu iki annemiz 
savaş esiridirler, fakat Rasulullah onları "cari- 
ye" edinmeyip nikahlamıştır. Sünnetteki uygu- 
lama budur. Kaldı ki 47:4. âyet savaş esirlerinin 
köleleştirilmesini dışlamaktadır (Bkz. 47:4, ilgi- 
li not). Sıcak savaş dışında esir almak da yasak- 
lanmıştır (Bkz. 8:67, not.) 

2 Eldeki köle-cariye stokunu eritmek ve köle- 
lik-cariyelik kurumunu bitirmek için vahyin 



154 



->n=3£N<- 



4/ NÎSÂ SÛRESİ 



->#s3S==^ 



CUZ5 



tavsiyesi. 

3 Kadın savaş esirleri konusundaki murad-ı 
ilâhîyi gösteren cümle budur. Onların imanı 
tüm sosyal haklarını elde etmenin gerekçesi sa- 
yılarak meselenin kökten çözümü için çıkış yo- 
lu olarak sunulmaktadır, imanı takdir için krş: 
"Kim imanı inkâr ederse işte onun yaptıkları 
boşa gitmiştir" (5:5]. Bu âyettekine benzer bir 
formla [Allahu a'lemu bimâ fî-enfusihim), aynı 
problemli bakış açısını bir yerde daha görüyo- 
ruz: Hz. Nuh'a inanan yoksul, ezilmiş ve hor- 
lanmış insanların İlâhi kelam tarafından savu- 
nulması sırasında... (Bkz: 11:31). 



4 Kalıbın açılımı: Biri olmadan diğerinin yapa- 
madığı, birbirinin yerini tutmayan, hak ve so- 
rumluluk açısından birbirine denk fakat aynı 
olmayan ikilisiniz (Krş: 3:195). 

5 Hür evli kadın ve erkeğin zinasının cezası 
Nur sûresinin 2. âyetinde 100 celde olarak açık- 
lanmıştır. Bu açıklama ışığında bu âyette dile 
gelen ceza 50 celdedir. 

6 ei-'Aner/i bu şekilde çevirimiz için bkz: 9:128, 
not 7. 

7 Cinsel ahlâkın korunmasının ruhbanlık değil 
evlilik yoluyla sağlanacağına işaret. 



•»N^^sH- 



CUZ5 



«Ss3$3^ 



4/ NİSA SÛRESİ 



*N3£N«- 



155 



^$3H? 



JilıiJ 



J^İJ ^ J €$ W**" J {*^==4 j l^= <aj I 1 l^=L^i; i 
^jjjj L>l£=»j fjl5 4-JC2İ jjli UJdij UIjjlA ^_îJüj 






I 11» 






< — 27 Allah size olanca bağışlayıcılığıyla 
yönelmek isterken, ayartıcı içgüdülerine 
esir olanlar sizi yoldan tamamen çıkar- 
mak isterler. 

28 Allah yükünüzü hafifletmek ister; zi- 
ra insan zayıf yaratılmıştır. 



19 Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya da 
dayansa, birbirinizin mallarını haksız 
yere yemeyin,- 1 tabi ki (meşru) ticaret 
hariç- ve kendinize kıymayın; çünkü Al- 
lah sizin için bir rahmet kaynağıdır. 

30 Kim bunu düşmanca ve zulmetme 
kastıyla yaparsa, onu zamanı geldiğinde 
ateşe mahkûm edeceğiz; zira bu Allah 
için çok kolaydır. 

31 Kaçınmanız emredilen büyük günah- 
lardan uzak durursanız, kusurlarınızı örte- 
riz ve sizi onurlu bir makama yerleştiririz. 

32 O hâlde Allah'ın size bahşettiği sizi 
birbirinize üstün kılan farklı değerleri te- 
menni etmeyin. Erkeklerin kendi ka- 
zançlarından bir payı vardır; kadınların 
da kendi kazançlarından bir payı vardır. 2 
İhsanından bahşetmesi için Allah'tan is- 
teyin; kuşkusuz Allah her bir şeyi hak- 
kıyla bilmektedir. 3 

33 Herkes için, geriye bıraktığı mirastan 
pay alacak mirasçılar tayin ettik: Ebe- 
veynler, akrabalar ve kendileriyle sözleş- 
tikleriniz... 4 îşte bunlara nasiplerine dü- 
şeni verin,- iyi bilin ki Allah her bir şeye 
hakkıyla şahittir. 5 



1 Veya "karşılıklı rızaya dayalı ticaret yoluyla 
da olsa..." Bu ibare çoğunluk tarafından şöyle 
anlaşılmıştır: "Birbirinizin mallarını, karşılıklı 
rızaya dayalı ticaret hariç, haksız yollarla boğa- 
zınıza geçirmeyin." Ne ki, bu çeviride şu anla- 
ma problemleri ortaya çıkmaktadır: 1) "Karşı- 
lıklı rızaya dayalı ticaret" dışındaki meşru ka- 
zanç yolları tıkanmakta mıdır? Bu problemi 
haklı olarak Râzî de gündeme getirmiş ve "hi- 
be, vasiyet, miras, sadaka, mehir ve hak edilmiş 
yasal tazminat" gibi kalemleri sayarak "ticaret 
dışında birçok mal edinme yollarının olduğu- 
na" dikkat çekmiştir. 2) "Karşılıklı rıza" ticare- 
ti ticaret eden vasıftır; dolayısıyla helâl ticarete 
ilave bir vasıf değil, ticaretin özüne ilişkin ay- 



rılmaz bir vasıftır. Kur'an'da da meşru ticaret, 
bu vasıfla değil, hep yalın olarak gelir. Bu ne- 
denle, cümle yalnızca ticarete hamledilmeme- 
lidir. 3) Meşru olmayan mal edinme yöntemle- 
rinin başında faiz gelmektedir ve tüm faizli iş- 
lemler "karşılıklı rızaya" dayalı olarak gerçek- 
leşmektedir. Bütün bu problemleri göz önüne 
alarak, "karşılıklı rıza"yı, sadece "ticarete" de- 
ğil, istisna edatı öncesini de kapsayacak bir şe- 
kilde tüm cümleye şamil kılmamıza mani bir 
hâl bulunmamaktadır. Bunlardan ayrı olarak, 
Muhammed Esed, çoğunluğun anlayışına şu 
eleştiriyi getirmiştir: "karşılıklı anlaşmaya da- 
yalı ticaretten doğan haksız kazançların "birbi- 
rinizin mallarını haksız yollarla heba etmeyin" 



156 



*N3£s^- 



4/ nisa sûresi 



*£s3S^ 



CUZ5 



şeklindeki genel yasaklamanın dışında tutuldu- 
ğu intibaını vermektedir." Bu problemi aşmak 
için de illa edatının ve anlamını, ya da yasak 
bildiren la ile kullanıldığında "ne... ne de..." 
anlamını öne çıkararak "Birbirinizin mallarını 
haksız yollarla -karşılıklı rızaya dayanan tica- 
ret yoluyla da olsa- heba etmeyin" mânası ver- 
mektedir. Delil olarak da 27:10-11 âyetini gös- 
termektedir ki, bunu ve 2:150 âyetini iüa'nm 
"ne., ne de.." kullanımı için Süyûtî de delil gös- 
terir [İtkân II, 160). Ancak Esed, bu âyeti, gös- 
terdiği delile uygun olarak çevirseydi anlamın 
şöyle olması gerekirdi: "Birbirinizin mallarını 
ne haksız yollarla, ne de karşılıklı rızaya daya- 
nan ticaret yoluyla heba edin." Tabiatıyla, böy- 
le bir çevirinin doğru olmayacağı müsellemdir. 
Esed, istisna edatına hattâ anlamı vermektedir 
ki, Arapça'da illa edatının bu kullanımı bilin- 
memektedir. 

2 Bu cümleler, 11. âyetteki oranın illeti olarak 
okunabilir (Bkz: 7 ve ll'in ilgili notları). 

3 Bu âyet, bir sonraki âyetin de delalet ettiği gi- 
bi mirasın illeti ve ruhuyla ilgili bir biçimde an- 
laşılmalıdır. İstisnalar dışında kadının mülki- 
yet edinemediği, mirastan hiç pay alamadığı bir 
toplumda kadının ilk kez mülkiyet ve miras 
hakkını teslim eden bu devrim çapındaki sos- 
yal uygulama, elbette erkek eksenli bir toplum 
içerisinde şaşkınlığa neden olmuştu. Yukarıda- 
ki âyeti, modernitenin formatladığı bir kafa ile 



değil de, indirildiği çağın kendi şartlarıyla anla- 
maya çalışmak gerekir. Bu takdirde âyetin, "sa- 
vaşa gitmediği, ata binmediği, kılıç kullanma- 
dığı, yani servet edinme yöntemlerinden hiç bi- 
risi içerisinde aktif rol almadığı hâlde, salt er- 
keklerin elde ettiği servetin paylaşımında bir 
aktör olarak kadın nasıl yer alabilir?" (Taberî) 
şaşkınlığı içindeki erkeklere bir uyarı olduğu 
görülür. Râzî'nin naklettiği dört nüzul sebebi 
rivayetinden, âyetin, kendilerine erkeklerden 
daha az pay verilmesini sorgulayan kadınları da 
muhatap aldığım anlıyoruz. İşte bunlardan biri: 
"Kadınlardan biri Rasulullah'a geldi ve şunları 
söyledi: "Erkeklerin de, kadınların da Rabbi bir- 
dir; sen yalnız onlara değil bize de elçi olarak 
gönderildin; Allah niçin erkekleri düşünüyor da 
bizi düşünmüyor? " işte bunun üzerine bu âyet 
indi. Ve kadın dedi ki: "Erkekler, cihad sayesin- 
de bizi geçiyorlar,- ya bize ne var?" Peygamberi- 
miz cevap verdi: "Sizden hamile olanın ecri, 
oruç tutanla, namaz kılanla aynıdır. Onu do- 
ğurduğunda, kadının ecirden aldığı payı kimse 
takdir edemez. Çocuğunu emzirdiğinde ise, 
onun her yudumundan, bir canı diriltmiş gibi 
ecir alır" (Râzî). 

4 Said b. Müseyyeb bunu evlatlıklara yapılan 
vasiyetle (Ibn Aşur); Ebu Müslim ise "eşler" ile 
açıklamıştır (Nkl. Râzî). 

5 Zımnen: Siz de Allah'ın şahitliğine şahit 
olun! 



CUZ5 



-£s3£N* 



4/ NİSA SÛRESİ 



«N3$=N* 



157 



h|3m 



rv£va*J 2)1 J — Jai L*j *Lİln j^-ii dî J— *l^s cJLi^JI 
OL-^JUaJlİ /v— fil J»l t J~o l^jiâjl L Cj j Js> *j jj-JLc 

l5 _xJIj Sil -ü_ii LXj ^— 1ÂU oLİsLC oLiilS 

1 < -"ti . S > ) f ' .' S J u < $ > '. >.> '. !, ' ' 

^ — " jfc^ 'j-»P ^-* (w£=>^J»l 01» jjsjj^IJ 
Ltfil; JU-Jı jI-jlü 0j3 ^ fj~6= LJ£ jlS 2)1 jl 
^Mji ^\ I — i-^ I {y U^=^3 -^*' {y ^ **-*>- I^İajII 
1^— £ lL»J£ ül£= 2)1 ol U4~5 İûl ,3! }j ll=>-"iil 
^^JIJJIj j lîl-i i-j I j£=j_îi Vj 2)1 Ijjİc-Ij 1-. 
t ju^ — >LJwJ I j ^_«UlJlj ^^jUl ^Jl^jj ül ,^,-tl 
t_^>-LiıJlj t^-JüjJI jLAJIj ( _ r _j^iJ! ^j jL_şxJ!j 
*i)l j] ~^=üLjI c.g-gJU lîj J~_l)l ^13 >— liJL, 

j^i^-J 5-^AJ! -V.1 lj^j>^ VLJLLa jl^=» ^ C^>J V 

^ p— fc^' *-* jj_«j^=uj < jA_JL J^t— üi l)jj-»Ç3 
l '^ l—~£* LjlJi. ^jyL^pJU 1_j.a1c.Ij 4JU0S ^j_o 



34 ERKEKLER kadınların koruyup göze- 
ticisidirler,- 1 çünkü Allah erkeklerle ka- 
dınları farklı alanlarda üstün yetenekler- 
le donatmıştır,- 2 bir de erkekler servetle- 
rinden harcama yapmaktadırlar. Dürüst 
ve erdemli kadınlar hem (Allah'a) itaat 
eden, hem de Allah'ın koruduğu (iffeti eş- 
lerinin) yokluğunda da koruyan kadınlar- 



dır. 3 Sadakatsizlik etmelerinden çekindi- 
ğiniz 4 kadınlara gelince: onlara önce öğüt 
verin, sonra yataklarında yalnız bırakın, 
(ille de dövecekseniz) bunlardan sonra 
dövün. 5 Bundan böyle yola gelirlerse on- 
ları incitmekten sakının. Allah, gerçek- 
ten yücedir, büyüktür. 6 

35 Şayet evli bir çiftin aralarının açılma- 
sından endişe ederseniz, erkeğin ve kadı- 
nın ailelerinden birer hakem tayin edin. 
Eğer iki taraf da anlaşmazlığı gidermek 
isterse, Allah onları uzlaştırır. Unutma- 
yın ki Allah her şeyi bilendir, her şeyden 
haberdar olandır. 

36 ALLAH'A kulluk edin ve O'ndan baş- 
ka hiçbir şeye ilâhlık yakıştırmayın; ana- 
babaya ve akrabaya, yetimlere ve yoksul- 
lara, kendi çevrenizden olan komşulara 
ve yabancı komşulara, yanınızdaki dos- 
ta, 7 yolcuya ve meşru şekilde bihakkın 
sahip olduklarınıza 8 iyilik yapın! 

Unutmayın ki Allah kendini beğenmiş 
küstahları sevmez; 9 37 kendisi cimrilik 
yapan ve başkalarına cimriliği öneren, 
Allah'ın kendilerine bağışladığı nimetleri 
saklayanları da... 10 Ve hakikati inkâr 
eden herkes için utanç veren bir azap ha- 
zırladık. 



1 Âyetteki kavvâm sözcüğü, kâim'in mübalağa 
siygasıdır; kâme 'ale'l-mer'e ifadesi "kadını gö- 
zetti", "kadının geçimini üstlendi" anlamları- 
na gelir. Kavvamlık, bir bakıma kayyumluktur; 
yani "koruyup kollama, bakıp-gözetme" işini 
üstlenme. Burada, "kaim"den daha kapsamlı ve 
derinlikli olan kavvâm'a biz "koruyup göze- 
ten" anlamım tercih ettik. (Krş: 4:135; 5:8) Bu 
gözetime âyette gösterilen gerekçe "erkeklerin 
servetlerinden eşleri için yapabilecekleri harca- 
ma"dır. Ancak, "Niçin erkekler?" sorusu ise, 
erkeklerin servet girdisinin kadınlardan daha 
fazla oluşuyla açıklanmaktadır. Evin geçimi er- 



keğe yüklenerek, bu sûrenin 11. ây erindeki mi- 
rasta erkek-kadın oranına atıfta bulunulmakta- 
dır. Kavvâm'hk gerekçesi sadece geçim sağla- 
maya indirgenemez. Burada fıtrat temel gerek- 
çedir. 

2 Lafzen: "Allah her iki cinse farklı alanlarda 
üstün yetenek vermiştir" (Bu kalıp için bkz: 
2:252, not). Kişinin kendi seçmediği cinsiyetiy- 
le övünmesi ilkel bir maddeciliktir. 

3 Veya kıraat imamı Ebu Cafer'in Allah lafzını 
mansup okuyuşuna binaen: "kadınların (iffetle- 
ri) Allah'ın koruması sayesinde korunmuştur." 



158 



«N3SM«- 



4/ NİSA SÛRESİ 



«£s3£sH- 



CUZ5 



4 Nuşuz, "çıkıntı, tümsek" anlamına gelen nâ- 
şiz'den. "isyan, başkaldırı, geçimsizlik" anlam- 
larına gelir (Lisân). 128. âyet erkeğin nuşûzfun- 
dan söz ettiğine göre, kelimenin her iki eşi de 
kapsayan ilave bir anlamı daha olmalıdır. O da 
"sadakatsizliktir. Zira veda hutbesinde Hz. 
Peygamber bu âyeti okuyarak nuşuz 'u "iffetsiz- 
likle" [fâhişeten] açıklamıştır. Bu 19. âyette ge- 
çen türden açık bir fuhuş olmaktan ziyade, "eş- 
ler arası sadâkati zedeleyip şiddetli geçimsizli- 
ğe yol açan davranışlar" olsa gerektir. Kadın 
için kocaya başkaldırma, erkek için eşe eziyet 
anlamına gelir. Kadının nüşuzunun öne çıkarıl- 
ması, nesil emniyetinden birinci derecede so- 
rumlu olan tarafın kadın olmasındandır. Zım- 
nen nuşuz "ailede geçimsizlik odağı olma" hâ- 
lini ifade eder. 

5 Veya darabe'nin alternatif anlamıyla: "ayı- 
rın"; yahut "ısrarcı olun". Darabe Kur'an'da 
"getirmek, gezmek, mühürlemek, itmek, mah- 
kûm etmek" anlamlarında kullanılır. Darabe 
fiili, darabe'd-dehru beynena örneğinde olduğu 
gibi Arapça'da "iki şeyi birbirinden ayırmak" 
anlamında da kullanılır (Tâcj. Kur'an'da vurma- 
nın tüm türleri yer alır, fakat bunların hiç birin- 
de darabe fiili ve türevleri kullanılmaz: "yanağa 
tokat", sakket (51:29); "yumruk" vekezehu 
(28:15); "kamçılamak, çırpmak" ehuşşu (20:18); 
"boynunu vurmak" kata'a (69:46). Rasulullah 
hiç kadın dövmemiş ve dövülmesine de izin 
vermemiştir: "Siz eşlerinizi köle döver gibi 
dövmekten hiç utanmıyor musunuz? Gündüz 
dövüp gece birlikte oluyorsunuz öyle mi?" (Bu- 
hârî, (67) Nikah, 93) "Allah'ın hizmetkarlarını 
hiçbir zaman dövmeyiniz." (Ebu Davud, Nesâi, 
İbn Mace, Ahmed b. Hanbel), Rasulullah'm eş- 
lerinden bazıları maddî sıkıntıları gerekçe gös- 
tererek şiddetli geçimsizliğe sebep olunca, Hz. 
Peygamber onları dövmeyi hiç düşünmemiş, 
Kur'an da bu durumda "dövmeyi" değil fakat 
"boşamayı", bir başka ifadeyle "ayrılmayı" 
önermesini tavsiye etmiştir (Bkz: 33:28-32). 
Ayetin nüzul sebebi konusunda bir çok farklı 
rivayet vardır. Taberî'ye göre bu âyetin iniş ne- 
deni, kocası tarafından tokat yiyen bir kadının 
(Habibe bt. Zeyd) Rasulullah'a başvurması üze- 
rine Rasulullah'm aynı şiddette bir tokadın da 



kadın tarafından kocasına atılması hükmünü 
verince inmiştir. Bu âyet inince Rasulullah 
"ben bir şey diledim, Allah ise başka bir şey ; 
şüphesiz Allah'ın dilediği daha hayırlıdır" de- 
miştir. Kur'an Rasulullah'm hükmünü onayla- 
mamıştır; fakat burada dikkat çekici olan, Ra- 
sulullah'm, kocasından yediği bir tokada karşı- 
lık, bir kadına aynı şiddette tokat atma hükmü- 
nü vermiş olmasıdır. 

6 Bu âyet, iç ve dış bağlam açısından iki insan 
cinsi (erkek-kadm) arasındaki değil, birbirine 
evlilik sözleşmesi ile bağlı iki taraf (karı-koca) 
arasındaki ilişkilere dair bir düzenleme içer- 
mektedir. Aynı şekilde "vurma" olayı da erkek- 
kadm arasında değil, karı-koca arasında gerçek- 
leşen aile içi bir olay olarak geçmektedir. Bura- 
da muhatapları, mevcut olandan daha iyi ve da- 
ha insani olana sevk eden bir öneriye yer veril- 
mektedir. Kur'an'm insanlıktan istediklerim 
onun söyledikleriyle sınırlamak, Kur'an'ı tarihe 
mahkûm etmektir. Nüzul sebebinden de anla- 
şılacağı gibi âyet, eşiyle arasında sorun çıkınca 
ilk aklına gelen şey dayak olan kocalara hitap 
etmekte ve onlara daha insani çözüm yolları 
önermektedir. Bu yollardan biri olan kadını ya- 
tağında yalnız bırakmak ancak çok eşlilik duru- 
munda bir cezalandırma sayılacaktır. Tersi er- 
keğin kendisini cezalandırmasıdır. Dolayısıyla 
bu âyetteki önerilerin maksadı, ataerkil Arap 
toplumunda kusurlu eşine karşı ilk tepkisi da- 
yak olan erkeklerin kadınlara şiddet uygulama- 
larının önüne geçmektir. 

7 Taberî'ye göre "yanınızdaki dost" ile eşler 
kastedilmiştir. Bu yorumu bağlam da destekler. 

8 Başta "köleler ve cariyelere.." Onlara yapıla- 
cak en büyük iyilik özgürlüğe kavuşturmaktır 
(Krş: 2:177). 

9 Mekkî âyetlerde cehennemle uyarmanın yeri- 
ni Medenî âyetlerde sevmemeyle uyarma al- 
mıştır. Sevgi, Allah-insan ilişkisinin doruk 
noktası, en rafine ve damıtılmış hâlidir. Sevgi 
düzleminde yürütülen bir ilişki için, ödül ve ce- 
za "cennet" ya da "cehennem" asli değil feri be- 
lirleyicilerdir. 

10 Zımnen: Allah için veremeyeler, Allah'ı 
hakkıyla takdir edemeyenlerdir. 



CUZ5 



*N3£N* 



4 / nisa sûresi 



*^^ 



159 



^*€H>^ 



'^ i ' t '/ '* fi *~ i >' * t' ' J M, . fl 

l^JiÂîlj ^_>.Vl *j_p!j «mL_j I^Jo! ^J - g^lc. liLJSj^ 
çJJöj ^ *3jl 01 i« l L*Jj- -L-f? <<&1 0^=»j <AJİ rt-jîjj U-o 

f^>-! AJUj ^j—a OJjj Lgjs^L^jj ğ: ^■ ■C ^_İAj (jlj âjj JUİ-a 

^* fi' " ' a '° ' .- e' - ü 

!,__ __ ^ 5 ^ J , ', - f >* , .' „, i^ 

15-^- \^ "J t£ rf^ "^' ? *?" ** J Oj— i 4*J W ! Şa\jÜ "— ■ 

-L>-! *L>- j! ,5 ..i jffifr Jİ ^g-^jA n ~ • *" < 01 J Ijl ı„7İ"i 

ftU ljJ_>J « — U *1 — ~jJl p" ,,,m.o.I Jİ la-jUd! /^—a .ı 1 ** i-La 

01 .»SÖ-AjI J p ^—^ Jl^>-^J 1 J3*I_*~aU l; ; W l-UjU/î İJ),1 O.T.".^ 

J-a L~*aj I3J j! ^jAİI lJ J\ J jvil ^ 0>^ 'j^ "^ *^ 

k^ J.j.-'Jl l^Juâj 01 0j-Ojjj <J"iUizJI Ojji— İj ^üî£]l 



38 Yine Allah'a ve âhiret gününe inanma- 
dıkları hâlde mallarını sırf gösteriş olsun 
için harcayanları da (sevmez). Can yoldaşı 
şeytan olan kimse ne kötü dosta sahiptir! 1 

39 Bunlar da Allah'a ve âhiret gününe 
iman etselerdi ve Allah'ın kendilerine ba- 
ğışladığı rızıktan infak etselerdi ne kay- 
bederlerdi sanki? 2 Ama Allah onlar hak- 



kında her şeyi bilir. 

40 Kuşkusuz Allah kimseye zerre mikta- 
rı haksızlık yapmaz; eğer hayırlı bir iş 
varsa onu kat kat artırır,- katından da bü- 
yük bir ödül bahşeder. 

41 Asıl her toplumdan bir şahit getirdiği- 
miz ve seni de onlar aleyhine şahit gös- 
terdiğimiz zaman ne olacak (onların 
hâli)? 3 42 O gün hakikati inkâr edenler ve 
Peygamber'e karşı çıkanlar, yerin dibine 
geçmeyi temenni ederler,- fakat onlar hiç- 
bir şeyi Allah'tan gizleyemezler. 

43 SÎZ ey iman edenler! Sarhoşken ne de- 
diğinizi bilinceye kadar, cünüpken de -se- 
yahat (gibi yıkanmayı güçleştiren hâller) 
hariç- yıkanmcaya kadar namaza yaklaş- 
mayın! 4 Fakat eğer hastaysanız ya da yol- 
culuk yapıyorsanız, veya ihtiyaç gider- 
dikten sonra yahut kadınlarla birlikte ol- 
muşsanız ve üstelik su da bulamıyorsa- 
nız, o zaman temiz bir toprak alıp yüzle- 
rinizi ve ellerinizi onunla mesnedin! 5 
Unutmayın ki Allah tarifsiz bir affedi- 
cidir, eşsiz bir bağışlayıcıdır. 

44 KENDİLERİNE vahiyden bir pay veril- 
miş olanların onu sapıklıkla değiştirdik- 
lerini ve sizin de yoldan çıkmanızı iste- 
diklerini görmüyor musun? — > 



1 Krş: 36. âyetteki "yanınızdaki dosta" ibaresi. 
Zımnen: Can dostuna iyilik etmekten geri du- 
rursan, can dostun Şeytan olur. 

2 Güvenmekle vermek arasındaki doğrudan 
ilişkiye atıf. Mal iyi bir köle, kötü bir efendidir. 

3 Zımnen: Peygamberlik bir "toplumsal şahit- 
lik" kurumudur, bu dünya için gereklidir, âhi- 
ret için daha da gereklidir (Krş: 2:143). 

4 Bir hüküm içermeyen Nahl 67'yi saymazsak, 
bu âyet içki yasağının ikinci aşamasını temsil 
eder. Bakara 219 ile başlayan süreç, Maide 90 



ile tamamlanır. Bu âyetlerin hiçbirisinin hük- 
mü geçersiz kılınmamıştır. Benzer şart ve or- 
tamların oluştuğu durumlarda âyetlerin hü- 
kümleri de caridir. Bu yasak ibadet ile bilinç 
arasındaki kopmaz ilişkiye dikkat çeker, içki 
insan aklını örtüp bilinci uyuşturduğu için ya- 
saktır. Her alkolik yola ilk ve tek yudumla çık- 
tığı için, o ilk ve tek yudum da yasaktır. 

5 Teyemmüm sembolik abdesttir. Su, kardeşi 
olan toprakla niyabet ilişkisine sahiptir. 



*^£^ 



160 



«£S3$5^ 



4/ NİSA SÛRESİ 



■^3^ 



CUZ5 



, 1 > 






ıîiir,ıü 



< — 45 Fakat Allah düşmanlarınızı daha 
iyi bilir. Ama (eğer size dost lazımsa) dost 
olarak Allah yeter; (yardım lazımsa) yar- 
dımcı olarak da Allah yeter. 

46 Yahudileşenlerden kimileri sözleri 
bağlamlarından kopararak çarpıtırlar; 
"işittik ve sarıldık/reddettik", 1 "dinle 
dinlenilmeyesi" ve "ra'inâ" derler, dille- 
rini eğip bükerek ve dine hakaret kastıy- 
la. 2 Eğer onlar "işittik ve itaat ettik", 
"dinle" ve "unzurnâ" 3 deselerdi, bu ken- 
dileri için daha yararlı ve daha dürüstçe 
bir davranış olurdu. Ne ki, hakikati inkâr 
ettikleri için Allah onları rahmetinden 
dışladı; gerçekten de onlar, çok azı müs- 
tesna, inanmıyorlar. 

47 Siz ey önceki vahiylerin takipçileri! 
Sizdekini tasdik edici olarak indirdiğimiz 
vahye inanın ki, (geleceğe yönelik) umut- 
larınızı söndürüp yüzlerinizi geçmişe 
döndürmeyelim; 4 ya da Cumartesi yasa- 
ğını çiğneyen topluluğu lanetlediğimiz karır ve kimse y e zerr e kadar haksızlık 
gibi lanetlemeyelim; 5 zira Allah'ın irade- yapılmaz. 

si mutlaka gerçekleşir. 50 Bak, kendi uydurduklarını nasıl da Al- 

48 Kuşkusuz Allah kendisine ortak ko- lan ' a atıyorlar? (Onların pek de temiz ol- 
şulmasım bağışlamaz,- fakat dileyen kim- madıklarına) bu aşikar günah yeter, 
selerin bunun dışındaki günahlarını ba- 51 Kendilerine vahiyden bir pay verilen- 
ğışlamayı diler. Zira Allah'a ortak koşan leri görmüyor musun? Eşya ve olaylarda 
kimseler, (O'na) iftira ederek korkunç bir u ğ ur ve uğursuzluk olduğuna 8 ve taguta 9 
günah işlemiş olmaktadırlar. 6 inanıyorlar ve kâfirlerin mü'minlerden 

49 Baksana kendilerini temize çıkaranla- daha doğru yolda olduğunu iddia ediyor- 
ra! Ama yoo! Allah dilediğini temize çı- 1ar. — > 



^üjj"4_tJJ— IjOI jiÇ V3ıl jl ,; 'SjiiîjiıljJSlölJ^ 
lifi *>" J-5 fi "■«■' I <Jj^=İ D^ 1 J\ j i" ■■ ■ &-J"- 



1 'Asâ, İbn Fâris'in de vurguladığı birbirine zıt iki 
anlamı içeren bir kelimedir: Toplanmak veya ay- 
rılmak, emre sarılmak veya isyan etmek. Bu yüz- 
den toplanmaya da dağılmaya da 'asa denilir (Me- 
kâyîs ve Tâc). 'Asayna diyenler, bu kelimeyi tev- 
riyeye elverişli olduğu için seçmiş olmalıdırlar 

ki, Kur'an dil oyununa müsait bu kelimenin ye- 
rine efa'nâ'yı (itaat ettik) önerir (Krş: 2:93). 

2 Öyle görünüyor ki, burada sözleri bağlamların- 



dan koparmaya "işittik ve reddettik", "dinle 
dinlenilmeyesi" örnekleri, dillerini eğip bükme 
ve dine hakaret kastına da "bize bak" anlamına 
gelen râ'inâ'yı, dili eğerek "çobanımız" anlamı- 
na gelen ra'inâ ya da "ahmaklık" anlamına gelen 
ra'ûnet köküne dayama örnekleri verilmektedir. 

3 Yukarda râ'inâ'yı, burada onun yerine kulla- 
nılması önerilen unzumâ'yı kelimeler üzerin- 
den örnek verildiği için çevirmek yerine olduğu 



CUZ5 



*N=3£^ 



4/ NİSA SÛRESİ 



*^3£s5- 



161 



gibi bırakmayı tercih ettik. 

4 Gelecek için umudu olmayanlar, geçmişin 
başarılarıyla avunurlar. Allah Rasulü'nün bu 
âyetlerin hemen peşinden indiği Hendek kuşat- 
masında çağın iki süper gücünü ashabına müj- 
delemesi hatırlanmalı. 

5 Sebt yasağı için bkz: 2:65, not 8 (Krş: Eski 
Ahid, Çıkış 31:14-15). 

6 insanın ruhsal bağımsızlık sürecinin önünde- 
ki en büyük engel şirktir. Çünkü şirk, tüm in- 
sani vasıfları ve ruhi yücelme çabalarını boşa 
çıkarır. Zira şirk, şirk koşan insanı şirk koştuğu 
varlık karşısında nesneleştirir. Bu da bir insanın 
kendisine yapacağı en büyük zulümdür. Öte 
yandan şirk Allah'ın sevgisine ve güvenme iha- 
nettir. Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıran- 
lar, sadece şirk nesnesine kötülük etmekle kal- 
mazlar, eşyayı kendi yerinden etmek suretiyle 
hadlerini aşarak kendilerine de kötülük etmiş 
olurlar. İşte bu nedenle şirk "korkunç bir zu- 
lümdür" (31:13). Bu yönüyle şirk, hayata dair 
bir alanı Allah'tan koparma cinayetine tam te- 
şebbüstür, tbn Mes'ud bu âyetle "Allah tüm gü- 
nahları affedebilir" (39:53) âyetinin arasını şöy- 
le telif etmiştir: Şirki ancak tevbe ile affeder, di- 
ğerlerini affetmesi tevbeye bağlı değildir. (Tabe- 
rî, 39:53'ün tefsirinde). 

7 "Allah'ın seçilmiş halkı" olduğunu düşünen 
Yahudilerle, Hz. İsa'nın kendileri adına çarmı- 
ha gerildiğine inanan Hıristiyanların bu yakla- 
şımlarına atıf. 



8 Cibt, gerçekte hiçbir güce sahip olmadığı hâl- 
de kendisinde güç vehmedilen şeydir. En genel 
anlamıyla sihir, illüzyon ve her tür hurafi uğur 
ve uğursuzluk atfı cibt'tir. Hz. Peygamber de 
cibt'i bir hadisinde böyle tefsir etmiştir: "Iyâfe 
(zecru't-tayr da denilir ve kuşun isimleri, sesle- 
ri ve geçtiği yerlerden uğur ya da uğursuzluk 
anlamları çıkarmaktır), tıyera (önünden ceylan, 
tavşan sağdan sola geçmesini uğursuzluk, sol- 
dan sağa geçmesini uğur saymak) ve tark 
cibt'tendir" buyurur. (Ebu Davud 3907; krş: el- 
Muvahkatll, 71). Çevirimizin gerekçesi budur. 

9 Tâğût, yine Sami dil ailesinden olan Fenike- 
ce'de tâût olarak telaffuz edilir. Fenikece'ye Es- 
ki Mısırca "Thot"tan geçmiş olması muhte- 
meldir. Thot, eski Mısır tanrılarından hikmet 
ve bilgi tanrısıdır. Aslında Thot'un Mısır'lı Her- 
mes ile özdeş olduğunda konunun uzmanları fi- 
kir birliği içindedirler. Memfis'in hemen dışın- 
daki Sakkara'da bulunan MÖ 2. ve 3. yüzyıllara 
ait Demotik lehçeyle yazılmış metinlerde 
"Hermes Tirismegistos" ismi okunmuştur. Bu 
kişi, eski bir Mısır bilgesidir ve öyle anlaşılıyor 
ki, bu hikmet ve ilim sahibi zât sonradan tanrı- 
laştırılarak bir put hâline getirilmiştir. (Bkz. 
Martin Bernal, Kara Atena 211-224, Istanbul- 
1998) Kur'an'da Tağut, Allah'a rağmen hüküm 
kaynağı ve otorite olarak görülen, yani tanrılaş- 
tırman insan gibi somut ya da şeytan gibi soyut 
her tür varlıktır. 



162 



•^3^^- 



4/ NİSA SÛRESİ 



-*s3S^ 



CUZ5 



< — 52 Allah'ın lanetledikleri işte bunlar- 
dır; Allah'ın lanetine uğrayan biri de asla 
kendisine yardımcı bulamaz. 

53 Yoksa onlar Allah'ın mülküne ortak 
olduklarını mı sanıyorlar? Eğer öyle ol- 
saydı, insanlara zırnık 1 bile vermezlerdi. 

54 Yoksa onlar, Allah'ın lutfundan bah- 
şettiği şeylerden dolayı onları mı kıska- 
nıyorlar? Oysa Biz, İbrahim ailesine va- 
hiy ve onu doğru hükme ulaşmada kulla- 
nacakları selim bir muhakeme yeteneği 
vermiş 2 ve onlara güçlü bir hükümranlık 
bahsetmiştik. 55 Aralarında ona inanan- 
lar da vardı, ondan yüz çevirenler de ; (iş- 
te bunlara) kavurucu bir ateş olarak ce- 
hennem yeter. 

56 Ayetlerimizi inkârda ısrar edenleri, 
zamanı gelince ateşe mahkûm edeceğiz; 
(ve) derilerinin her yanıp soyulmasında, 
derilerini değiştireceğiz ki azabı (ta can 
evinde) hissedebilsinler: Şüphesiz Allah 
her işinde tek mükemmel olan, her hük- 
münde tam isabet kaydedendir. 

57 Fakat iman edip sâlih amel işleyenle- 
ri, tabanından ırmaklar çağlayan cennet- 
lere koyacağız, orada ebediyyen kalacak- 
lar; orada onlar tertemiz eşlere sahip ola- 
caklar; ve onları muhteşem bir gölgede 
gölgelendireceğiz. 

58 Allah, size emanet edilen şeyleri mut- 
laka ehline vermenizi ve insanlar arasın- 
da hüküm verecek olursanız adaletle hü- 



(j~ i 1^5 jl» Ü) I j£& ıs j İul 'ç£& ly_Û\ Jiıi 3 \ 

^\ V 'j^—^ f»-4^ L5^i ^ -^ y> ç— &-*'$ ^.i/>\y> 

tğ_>i ^ f-bl L_J_s 5;JJli jl*Vl l«iA5 °j* ^SjJyi olli 
l^jjj jli£JJÇ<jj| jj _, '5^5ilfî=iaijiyjai?r1jjl 

*££ jl Jj~«j)l3 <J1I ^1 ûjjjâ p^-i ^ *jlcjIIj jU IS^Lo 
m- %j)\3 l yS~>-\j J~t~ .jUJİ _^.Vl ^^ÇJIj <tUl_> jj^-ojj 



küm vermenizi emrediyor. 3 Allah size ne 
de güzel öğüt veriyor; zira Allah akıl sır 
ermez bir biçimde her şeyi işiten, her şe- 
yi görendir. 

59 Siz ey iman edenler! Allah'a, Peygam- 
ber'e 4 ve aranızdan alanlarında yetkin ve 
otorite sahibi olanlara 5 itaat edin; bir hu- 
susta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Al- 
lah'a ve Peygamber'e götürün; tabi eğer 
Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız. 
Bu, en iyi seçimdir ve sonuç açısından da 
en verimli olandır. 



1 -Fetîi'den farklı olarak nakîr, hurma çekirdeği- 
nin sırtının ortasındaki noktacıktır. 

2 Hikmet, Kitab ile birlikte geldiği bağlamlarda 
bu vurguyu taşır (Bkz: 21:74, not). 

3 Emaneh, "bir şeyin sorumluluğunu geçici ola- 
rak birine tevdi etmek" anlamına gelir. Bu âye- 
tin üç tür muhatabı vardır. Biri doğrudan muha- 



taptır, diğer ikisi dolaylı muhataplardır. Bunlar: 
1) Seçme ve tayin etme makamında olan kim- 
seler. 2) Ehliyet ve liyakate sahip olmadığı hâl- 
de emanete talip olan kimseler. 3) Ehliyet ve li- 
yakat sahibi olduğu hâlde emaneti üstlenmek- 
ten kaçman kimseler. îbn Ömer, üreme organ- 
larına varana dek, tüm organları "emanetler" 
arasında saymıştır. Âyette, en geniş anlamıyla 



CUZ5 



*Ns3£N«- 



4/ NİSA SÛRESİ 



*N3£N<- 



163 



kullanılmıştır. Maddî, mânevi, siyasal, sosyal 
ve ekonomik tüm sorumluluklar buna dahildir, 
ikinci cümleden, âyette özellikle kastedilen 
emanetin yönetim ve otoriteyle ilgili tüm ma- 
kam ve mevkiler olduğu anlaşılmaktadır. Ehli- 
yet ve liyakatin olmazsa olmaz şartı dörttür: 1) 
Kişinin Allah'a nisbetle liyakat ve ehliyet şartı: 
Allah'a karşı sorumluluk bilincidir. 2) Kişinin 
kendisine nibetle liyakat ve ehliyet şartı: Yete- 
nek ve yeterliliktir. 3) Kişinin emanete nisbetle 
liyakat ve ehliyet şartı: Meşruluktur. 4) Kişinin 
insanlara nisbetle liyakat ve ehliyet şartı: in- 
sanlara yararlı olmaktır. Emaneti ehline verme- 
mek üç kat zulümdür: 1) Emanetin kendisine. 
2) Emanetin verildiği liyakatsiz kişiye. 3) Ema- 
net kendisine verilmesi gerekirken verilmeyen 
liyakatli kişiye. Kur'an'm inşa ettiği akıl kendi- 
sine bahşedilen tüm nimetlere birer emanet gö- 
züyle bakar. Emanet eden emanet edilene ya 



güvenmiştir, veya güvenilir olup olmadığım sı- 
namaktadır. Emanet edilen kimse emanete ya 
sadâkat gösterir ya da ihanet eder. Allah'ın in- 
sana emanet ettiği her değer için her iki katego- 
rideki her iki şık da ihtilal dahilindedir. Emane- 
tin Allah-insan ilişkisine ve insan-insan ilişki- 
sine taalluk eden boyutları vardır, insan her gü- 
nahı Allah'ın kendisine emanet ettiği bir im- 
kan, organ ve güçle işler. Bu yüzden her günah 
ilâhî emanete ihanet anlamı taşır. Günahtan 
dolayı hiç bir günahın kendisine hiçbir zarar ve- 
remediği Allah'a tevbe etme şartının gerekçesi 
budur. 

4 Zımnen: Seçilene isyan seçene isyandır. 

5 Ulu'1-emr İbn Abbas'a göre "alimlerdir". 
Kur'an'daki emr kavramı gerçek bir çok anlamlı 
terimdir. Bu bağlamdaki kullanımı bilmeyle de- 
ğil yapmayla ilgili sosyo-politik bir vurgu taşır. 



*N3£N* 



164 



*^s3£N«- 



4/ NtSÂ SÛRESİ 



•*s3$3^ 



CUZ5 



60 SANA ve senden önce indirilenlere 
iman ettiğini sananlara bir baksana! Bir- 
birlerini (Ilahlık rolüne soyunan) şeytani 
güç odaklarının hakimiyetine çağırmak- 
ta bir sakınca görmüyorlar; oysa onu in- 
kâr etmekle emrolunmuşlardı. 1 Nitekim 
şeytanın tek arzusu, onları derin bir sa- 
pıklığa itmektir. 61 Onlara, "Allah'ın in- 
dirdiğine ve Peygamber'e gelin" denildi- 
ğinde, bu münafıkların nefretle senden 
yüz çevirdiklerini görürsün. 

62 Fakat, önceden yaptıkları yüzünden 
başlarına öngöremedikleri bir musibet ge- 
lirse ne olacak hâlleri? Sonra sana gele- 
cekler, Allah adına yeminle "bizim ama- 
cımız sadece iyilik yapmak ve uyumu 
sağlamaktı" (diyecekler). 2 63 Ama Allah, 
onların kalplerindeki her şeyi bilir. Şu 
hâlde onları kendi hâllerine bırak; 3 onlara 
öğüt ver ve içine düştükleri durumu net 
bir biçimde açıkla. 64 Zira Biz, her pey- 
gamberi, Allah'ın izni dahilinde 4 sadece 
kendilerine itaat olunsunlar diye gönder- 
dik. Eğer onlar, kendilerine kötülük et- 
tikten sonra sana gelip de Allah'tan af di- 
leselerdi ve -Peygamber de onların bağış- 
lanması için dua etseydi- kesinlikle Al- 
lah'ı tevbeleri kabul etmeye hazır ve mer- 



M3^ 



ıpii5 ^LJj j_i ıSjj |^ f_L^o ^^L> ^4Lfi i' 

" ~ ^ ' * ^ t * > - ı! 

*Û)b öj— 4Jjsxj .JtJjLİ- ,*_J m — JJ-bİ O— a-lİ L_*j 4— ..«-^a 

u_5-—'j ^ bJ—ujl l_oj 't, LA-JU j_5_İ ^y,g — Jü \ LS -i 
^ç-'Jû I I j_*JUi i! çv~fj l j}_) j <u I öiL_j g-1—la.J Vl 
jj-^^Jl çv-gJ ^iix-Z.lj *İ1İ IjjÂJa-Juli _iijL_i. 

öjLjJ "il -jJLî^j *>^0 £-«■■-■>• 3 Cji^i <bı Ij-l^-jJ 

(ji ljJ-^4 *^ p- 3 f-e^ ^^ U*i -di>^=i^u j£- 



hametli bulacaklardı. 65 Ama hayır, Rab- 
bine andolsun ki, aralarında tartıştıkları 5 
her konuda seni hakem yapmadıkça, son- 
ra da senin hükmüne içlerinde hiçbir te- 
reddüt taşımaksızın tam bir teslimiyetle 
uymadıkça iman etmiş sayılmazlar. — > 



1 Allah'a inandığını iddia eden birinin, bir prob- 
lemin çözümünde O'na güvenmeyerek pratikte 
kendisinde güç vehmettiği bir başka otoriteye 
güvenmesi, imanın tüm getirilerini sıfırladığı gi- 
bi, imanın üzerinde yükseldiği kişilik zeminini 
de parçalamaktadır. İşte bu durum, kişilik bö- 
lünmesinin öbür adı olan "nifaka" tekabül eder 
ve sahibini "münafık" durumuna düşürür. 

2 Nifakın sosyo-psikolojik gerekçesi burada, 
"ferdin iç dünyasıyla dış dünyası arasındaki zıt- 
lığı rol yaparak çözme yolunu seçmesi" şeklin- 
de dile getiriliyor, iki yüzlülüğü tabiat hâline 
getirmiş kimi nifak sahiplerinin buna benzer 
gerekçelerinin Allah tarafından ciddiye alınma- 



yacağı ifade edilmektedir. 

3 î'rad'm doğru karşılığı "yüz çevirmek" ola- 
maz. Zira yüz çevirene divanımda olduğu gibi 
"öğüt ver" denmez (Bkz.: 74:23, not). 

4 Bi-iznillah sınırlama cümlesinin buradaki iş- 
levi, peygamberlere itaatin Allah'ın koyduğu 
genel yasalar çerçevesinde gerçekleşeceğine 
dikkat çekmektir. Zira insanların çoğu peygam- 
berlere itaat etmeyeceklerdir. Bu ise Allah'ın 
izni, yani iradeli varlıklar için koyduğu yasa ge- 
reğidir (6:35, 111; 35:8 ve 33:46, ilgili notlar). 

5 £ecera: "tartışma". Her dalı ayrı bir istikame- 
ti gösteren ağaç gibi, farklı sonuçlara varma. 



CUZ5 



+N3S^ 



4/ NÎSÂ SÛRESİ 



♦N3£N* 



165 



HE^ 



l^^l jl 






l^Üs «__ gJl jJj çvg-i-« J-*-^ Vl oj-Ui U ~£==jto ^yı 
lilj@ LjLj^İj -lJjIj r>-sJ 0^" ^^^ "4 ^^^-ü ^ 

Ijii- l^Jjil ^jjJül L_^jI U\ "w CLjlc. «Illj ^jik» j <JJİ 

^ s » ' ' ' * , , f .„,'»*%" , t ~ • S 

J « - , "* *„'»'* ■■-■■ (S - ,)„ . * " g" ° „'„ 

jjas ç^=uLİ) l ^Jj *.",' ' -^4^ (4** O^ 3 l T ^] lS^ 
^^LİJ \jo5yı <-^J f»^-^ C^ rvJ Ö^ ^J^Q ^ l >- a 

«Jıi J-j-j— ^ ^ JjUJi ti UJii- (3^5 j^sli -v^w c~lS" 



I LnJafr 



fw>-i *■*"*&) iwâj-— i ı_JJu jl JjüLj <ÖJ 1 A.^ <*> 



< — 66 Fakat Biz, onlara "Canlarınızı feda 
edin!" 1 ya da "Yurtlarınızı terk edin!" di- 
ye emretmiş olsaydık, çok azı dışında bu 
emri tutmazlardı. Ama öğütleneni yapsa- 
lardı, kendileri için daha iyi olurdu ve 
(bu) onları daha dirençli kılardı. 67 O za- 
man Biz de onlara, katımızdan muhte- 
şem bir ödül verirdik 68 ve onları dosdoğ- 



ru bir yola yöneltirdik. 

69 Allah'a ve Peygamber'e itaat eden 
kimseler, Allah'ın kendilerine nimet ver- 
diği peygamberler, Hakk'a sadık kalanlar, 
hayatını imanına şahit kılanlar ve iyiliği 
yayanların safında olurlar. Bunlar ne gü- 
zel dostturlar. 2 

70 Bu Allah'ın bir lutfudur; ve (bunu biri- 
nin bilmesi gerekiyorsa) her şeyi bilen 
Allah yeter. 

71 SİZ ey iman edenler! Küçük müfreze- 
ler hâlinde ya da topyekün orduyla iler- 
lerken ihtiyatlı hareket edin. 72 Aranızda 
elbette işi ağırdan alan kimseler olacak 
ve bir yenilgiyle karşılaştığınızda "Onlar- 
la birlikte bulunmamam Allah'ın bana 
bir lutfudur" diyecek. 73 Fakat Allah'tan 
size bir zafer ihsan edildiğinde, bu kez de 
o kimseler sanki sizinle kendi aralarında 
hiçbir sevgi problemi yokmuş gibi "Keş- 
ke onlarla birlikte olsaydım da o muhte- 
şem başarıya konsaydım!" diyecek. 3 

74 O hâlde, dünya hayatını âhiret hayatıy- 
la takas etmek isteyenler Allah yolunda 
savaşsınlar. Allah yolunda savaşan herke- 
se, ister öldürülsün ister galip gelsin gele- 
cekte muazzam bir ödül bahşedeceğiz. 4 



1 Aynısı 2:54'te de kullanılır. Fakat iki kullanı- 
mın da bağlamı çok farklıdır. Orada inek yavru- 
suna tapanlara bu emir verilirken, burada Allah 
yolunda cihad gibi fedakârlıklara teşvik bağla- 
nımda emir kipinde bir varsayım olarak kulla- 
nılmaktadır. Bu nedenle Bakara'da "Nefislerini- 
zi öldürün!" anlamı burada ise "Canlarınızı feda 
edin!" anlamı metnin bağlamıyla uyumludur. 

2 Fâtiha'daki "Kendilerine nimet verilenler" 



(1:6) bunlardır. Allah Rasulü'nün son sözünün 
de er-Rafiku'l-'Alâ (Yüce dostlar katma) olduğu 
hatırlanmalıdır. 

3 Son iki âyet, nifakın sonunda varıp demir ata- 
cağı limanın çıkarcılık olduğunu haber veriyor. 

4 Bu âyet, parçalanmış münafık kişiliğin alt-üst 
olmuş değer yargılarına karşılık, geçici ve kalı- 
cı için olan doğru kıymet hükümleri koyan se- 
lim bir akla uyarı niteliğindedir. 



*N3£s?» 



166 



•*s3$s*- 



4/ NtSÂ SÛRESİ 



*$s=3£N* 



CUZ5 



75 Size ne oluyor da, Allah yolunda "Ey 
Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan şu belde- 
den kurtar ve rahmetinle bize sahip çıka- 
cak bir koruyucu ve destek olacak bir 
yardımcı gönder!" diye yalvaran güçsüz 
erkekler, kadınlar ve çocuklar için savaş- 
mıyorsunuz? 1 

76 İman edenler Allah yolunda, inkâr 
edenler de şeytanî güçlerin yolunda mü- 
cadele ederler. O hâlde, Şeytan'm dostla- 
rına karşı mücadele edin! Unutmayın ki 
Şeytan'm hilesi kesinlikle zayıftır. 2 

77 KENDİLERİNE "(Artık savaştan) çe- 
kin ellerinizi! 3 Namazı istikametle kılın, 
zekâtı içten gelerek verin" denilenlerin 
hâline baksana bir! Ama onlara savaşma- 
ları emredildiği zaman, içlerinden bir gu- 
rup Allah'tan korkarcasma, hatta daha da 
büyük bir korkuyla insanlardan korkma- 
ya başladılar ve şöyle dediler: "Rabbimiz! 
Niçin bize savaşı emrettin? Bize biraz da- 
ha süre tanıyamaz miydin!" 

De ki: "Dünyevi tatmin geçici bir hazdır, 
âhiret ise sorumluluk sahibi biri için en 
hayırlı olandır; sonuçta zerre kadar hak- 
sızlığa uğramayacaksınız. 78 Nerede 
olursanız olun, ölüm gelip sizi bulur; yıl- 
dızlara yükselmiş 4 bile olsanız." 

Güzel şeylerle karşılaştıklarında "Bu Al- 
lah katmdandır!" derler; fakat bir kötülü- 
ğe uğradıklarında ise "Bu senin yüzün- 



>€^ == 

- .,' - • İ - ,- - • E > , S 

-JJCJİ ly. Ü Jiilj ıLrjoJLü y> ılı JÎİ13 14Ü I JUill 
\}jh£= y_j}\j<)i\ l y 1r ^ L ^ jjjuii Ij^i^jui x \ J1 .,n\ 

çîiı 1 £11: jj ^J Jiî Jj Sj^-Î^J jliül Cİc c4î? 
(44-fJ Jjj ;-»-5-« j^İjj ^ (vii? j) j o^iJI j^îj-b I^^So 

Ü >£ÜJ J jlSo ^ j" jJÜ I t V Ja J Ui *W I JJ-C- ^ JS J5 iUü 



dendir!" diye sitem ederler. De ki: "Hepsi 
Allah'tandır!" Fakat, bu adamlara ne olu- 
yor ki sözü anlamamakta ısrar ediyorlar? 

79 Uğradığınız her iyilik Allah'tandır,- ba- 
şınıza gelen her kötülük de kendinizden- 
dir. 5 

BİZ SENİ bütün insanlığa elçi olarak gön- 
derdik; ve buna (birinin şahid olması ge- 
rekirse), en büyük şahit olan Allah ye- 
ter. — > 



1 Zımnen: Meşru bir savaş ancak yüce değerler 
ve ahlâkî ilkeler uğruna verilen savaştır. Zulme 
karşı verilen savaş, savaşı sadece caiz kılmaz, 
insani sorumluluğun ve Islâmî yükümlülüğün 
zirvesi kılar. 

2 İnsanların ya sayılan değerler uğruna savaşan 

"iyilerden", ya da aynı değerlere karşı savaşan 
"kötülerden" müteşekkil olacağını, hiç bir cep- 
hede yer almayanın anılmaya dahi değer olma- 



dığını vurguluyor. 

3 Bu emir, hem "savaş sırasında şiddet ve hak- 
sız saldırıdan ellerinizi çekin", hem de "şimdi- 
lik savaşı düşünmeyin" vurgusu taşımaktadır. 

4 Veya 'burjuvazi' isminin de kaynağı olan: 
"heybetli burçlarda" (Krş: 22:45). Tercihimiz 
ölümlülük yasasının gücünü daha iyi yansıt- 
maktadır (Krş: Süddî, Rebi ve Malik'ten nkl. 
Taberî) 



Cüzi ^^ . 4/ nisa sûresi ( ^^ i6_ 7 

5 Bu varlıkta iyiliğin asli kötülüğün arızi oldu- iyidir. Bu iyilik eşyanın kendisinde var olan de- 
ğuna delalet eder. Her şey mâ hulika lehli (yara- ğil, yaratanın ona yüklediği bir iyilik olduğu 
tılış gayesi) istikametinde hareket ettiği sürece için Allah'a affedilmelidir. 



168 



*N63$3i4* 



4/ NİSA SÛMSÎ 



*^S^ 



CUZ5 



< — 80 Kim Elçi'ye itaat ederse Allah'a 
itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, iyi 
bilsin ki biz seni onlara korumalık yapa- 
sın diye göndermedik. 1 

81 Onlar "Baş üstüne! " derler, ama yanın- 
dan uzaklaştıklarında, içlerinden bir güruh 
gece boyunca senin dile getirdiğinden fark- 
lı işler çevirirler. Ama Allah onların gece 
karanlığında çevirdikleri işleri kaydetmek- 
tedir. Şu hâlde işine bak 2 ve Allah'a dayan; 
zira dayanak olarak Allah yeter. 

82 Onlar Kur'an'm mânası üzerinde kafa 
patlatırcasma derinliğine durmuyorlar 
mı? 3 Eğer o, Allah dışındaki bir kaynak- 
tan gelmiş olsaydı, elbette onda bir yığın 
çelişki ve tutarsızlık bulurlardı. 4 

83 Onlar, kendilerine barış ya da savaşla 
ilgili herhangi bir bilgi ulaştığında onu 
dışarı yayarlar. Oysa ki onu Peygambere 
ya da mü'minler arasından kendilerine 
yetki verilmiş olanlara iletselerdi, onlar 
arasından işin (uzmanı olup) ölçme-de- 
ğerlendirme yapabilenler onu da (değer- 
lendirebilirlerdi. Size, Allah'ın lütuf ve 
rahmeti olmasaydı, çok azınız hariç ke- 
sinlikle şeytanın ardınca giderdiniz. 

84 Artık Allah yolunda savaş! Sen ken- 
dinden sorumlusun. Yine de mü'minleri 
uyuşukluktan kurtulmaları için teşvik 
et! 5 Belki Allah inkarcıların direncini kı- 
rar; zira Allah'ın gücü daha çetin ve ceza- 



H£3H= 



JliLİjl UİJ^S^jîul f-ltliâ jj-ijjl cM'^i 

^JAXC- y> \$jj, 'iy 4-C-Ua O3J3JJJ ; ' 1 pj^flC p g^lc- 

',„ w ,,,,' , f \ , r >, ? *a' » i* *' ~ s ' 

jji—j U ı_,T«^— = > j <Ulj J^âj l£-ÜI ^İ- nj' " iâjlk C~^> 

i^=4lt <UI JJ2S V^jjlfi» <?jl»:^ *.,T ^y-jJU 1 iJIü 

j;.; .'. y» jjiâ #) •5Lİ V] oıilJjı jUij v Üxi5 3 

^L^=uj -l^lj L«u Juîl .Jllj I jjir^- — > /jj-ÜI J!-lj *_âS^ 

ı>*J "—S-*- S ' - i| f1 ' ^ O^" 3 - d •■-.....^ üs-\jl-Z ) »,a„ „.:,..< y* iı). 
<j— ~»-u 13-^^9 "U^tlJ -vX^-j>- lilj v 1^4* ^ûr-"' J " — " 

■ 4; 1 M ,....C ft^i J^=» L5 İ£. 0l£= -üJl öl Lijjj jl 14L0 



landırması daha şiddetlidir. 

85 Kim haklı bir davaya katkıda bulunur- 
sa, onun tüm getirişinden bir pay alacak- 
tır; kim de haksız bir davaya katkıda bu- 
lunursa, onun tüm vebalinden bir pay 
alacaktır: Zira Allah her şeye bir ölçü ko- 
yan, koyduğu ölçüye sahip çıkandır. 6 

86 Bir selam aldığınızda daha güzel bir 
selamla karşılık verin/ ya da aynıyla ia- 
de edin; zira Allah, her şeyin hesabını 
tutmaktadır. 



1 Hemen sonra gelen âyetin de açıkça işaret et- 
tiği gibi, bu âyet "yaşayan" Peygamber'e yöne- 
lik "canlı" ve "fiili" tavırlarla ilgili bir uyarı ni- 
teliği taşır. 

2 î'râd'm anlamı "yüz çevirmek" olamaz. Ne- 
deni için 63. âyetin notuna bkz. fe a'rıd anhum 

ibaresinin vurgusu yükleminden çok öznesine 
dönüktür. Onlardan yüz çevirmekten amaç, 
kendi işine bakmasıdır. [Tevelli ile farkı için 



bkz: 53:29, not). Bu açıdan "onları boşver" anla- 
mındaki fe zerhum (23:54 vd.) formundan ayrı- 
lır. Bu ikincisinde vurgu, özneden çok yükleme 
aittir. 

3 Tedebbür, geleceğe yönelik tedbir alma ama- 
cıyla düşünmeye delalet eder. Tefa'ul kalıbı te- 
kellüf ve tereddüt, yani "ısrarla aynı noktaya 
vurmayı" ifade eder. Çevirideki "kafa patlatır- 
casma" yan anlamının gerekçesi budur. Bu iba- 



CUZ5 



*N3£^ 



4/ NİSA SÛRESİ 



*N3£^ 



169 



re, hem "Onlar Kur'an'ı okuyarak insanın, 
olayların ve eşyanın akıbeti üzerinde düşünüp 
kendi gelecekleri için tedbir üretmiyorlar mı?", 
hem de "Onlar, Kur'an'm satır aralarında yer 
alan murad-ı İlahi üzerinde, ya da vahyin aktar- 
dığı olayların arka planı üzerinde derin derin 
düşünüp kendi gelecekleri için tedbir almıyor- 
lar mı?" anlamına gelir. Eğer tedebbür edilirse 
her şeyin Allah'tan olduğunu söyleyen 78 ile 
sadece hayrın Allah'tan olduğunu söyleyen 79 
arasında bir çelişki olmayıp, aksine Allah-insan 
ilişkisinde muhteşem bir dengeye işaret ettiği 
açıkça görülür (25:32; 39:23). 

4 İlahi kelamda çelişki bulunmadığı, kelamın 
tümüne ilişkin genel bir hakikattir. Bu genel 
hakikatin bu bağlamda dile getirilmesinin ise 
bir sebebi olmalıdır. O sebep Allahu a'lem 
78'deki "(olan bitenin] hepsi Allah'tandır" ifa- 
desiyle 79'daki "Size uğrayan her iyilik Al- 
lah'tandır, başınıza gelen her kötülük de kendi- 



nizdendir" âyetleri olmalıdır. Allah'ın gör dedi- 
ği yerden bakmayan ilk bakışta ikisi arasında 
çelişki varmış gibi görecektir. Gerçekte çelişki 
görülende değil görende, görenin zihnindedir. 
Kusuru bakışında değil de baktığında arayan 
kaybetmiştir. Buna benzer durumlarda doğru 
formül âyetin başındaki cümledir. 

5 Harndı'l-mu'minîn ibaresi için bkz: 8:65, not 
1. 

6 Allah'ın esmasından olan Mukîtü Hasîb, Ha- 
fız ve Kadîr ile karşılamak, onlarla eşanlamlı 
yapmaktır. Oysa isimlerin farklılığı mânanın 
farklılığını gerektirir. Dahası bu isimler 
Kur'an'da ayrı ayrı gelmiştir. İbn Fâris'in açık- 
laması ışığında Mukît, "ölçü koyup o ölçünün 
korunması hususunda titizlenen"dir. Rızık ve 
azık hakkındaki ölçü de buna dahildir. 

7 Ya da: "Barış teklifi aldığınızda daha güzel bir 
teklifle mukabele edin". 



*N3£^ 



170 



*N3£^ 



4/ nisa sûresi 



*Ns3Ss^ 



CUZ5 



87 Allah -ki O'ndan başka ilâh yoktur- 
geleceğinde asla kuşku olmayan Kıyamet 
Günü'nde elbette sizi bir araya toplaya- 
caktır. Kim Allah'tan daha doğru sözlü 
olabilir? 

88 İşlediklerinden dolayı Allah onları 
terslediği 1 hâlde, size ne oluyor da müna- 
fıklar hakkında iki gruba ayrılıyorsunuz? 
Allah'ın sapıklık içinde bıraktığı kimseyi 
doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Al- 
lah kimi sapıklık içinde bırakırsa, artık 
ona bir çıkış yolu bulamazsın. 

89 Onlar, kendilerinin inkâr ettikleri gibi 
sizin de inkâr edip kendileriyle aynı sevi- 
yeye düşmenizi istiyorlar. O hâlde, Allah 
yolunda hicret edinceye kadar onları ken- 
dinize sır ortağı 2 edinmeyin! Eğer düş- 
manlığa yönelirlerse, onları nerede bulur- 
sanız yakalayın, öldürün ve onlardan 
kimseyi ne dost, ne de yardımcı tutun! 

90 Ne var ki, sizinle arasında anlaşma 
bulunan bir topluma sığınanlar, ya da si- 
zinle veya kendi toplumlarıyla savaşma 
(fikrinden) içleri daralarak size başvuran- 
lar hariç. Eğer Allah isteseydi, onları si- 
zin başınıza musallat eder ve onlar da si- 
zinle savaşırlardı. Ama onlar sizi bırakır, 
size karşı savaşmaz ve size barış teklif 
ederlerse, o zaman onlara zarar vermeni- 
ze Allah razı olmaz. 

91 Siz, hem sizden hem de kendi toplum- 



•lj 4-;j v ■> o.).«n ? j-j j>\ X&=JiCiiı ji vı sji v iûı 

-j» jjl£$lj -vA j-^^ 'j-J>J Ö^ *&\ J;; mi ^ Ij^>-Lgj ıe^- 



jJj'İ 



J n — fc^oJ J 



IÂİS -»^»J5 l JJjjL J ~ ^ ij^aU öl Öj-ljıJ OO 3 "' Öj-A^JLu 

l jJiL J r»^== ^^4 (v3 OU 14-i l j „■£ — »j I 4:: âl I ^ ! 1 J.İ j 



larmdan emin olmak isteyen, fakat ne za- 
man sınava tabi tutulsalar hemen tam 
tersi bir tavra bürünenlere de rastlaya- 
caksınız. İşte o zaman, eğer onlar sizi bı- 
rakmaz, sizinle barışa yanaşmaz ve elleri- 
ni yakanızdan çekmezlerse; onları da sa- 
vaş içinde gözünüze kestirdiğiniz 3 her 
yerde yakalayın ve öldürün: İşte size, 
kendileri aleyhine açıkça (savaşmak için) 
izin verdiklerimiz bunlardır. 



1 Sadece bu sûrede gelen erkesehum, (ayrıca 91. 
âyet) "tersine çevirmek, altını üstüne, önünü 
ardına getirmek" anlamına geldiği için "tersle- 
diği" şeklinde karşıladık. 

2 Lafzen: "Can dost". Yani askeri müttefik 
(5:51, ilgili nota bakınız). 

3 Sekiftumûhum kelimesinin türetildiği es- 



sakfc kullanıldığı 6 yerde de savaş ve düşman- 
lık bağlamında gelir. Benzer bağlamlarda veced- 
tumuhum şeklinde gelmesi bu fiili vecede'nin 
eşamlamlısı yapmaz (Bkz: 2:191, not 1). "Bul- 
duğunuz her yerde" yeine "gözünüze kestirdi- 
ğiniz her yerde" karşılığını kullanmamızın ge- 
rekçesi budur. 



* r— — ^ S? ^- — ^ * 



CUZ5 



*N3Ss*>- 



4/ NİSA SÛRESİ 



*^2^ 



171 



3*&°< 



rv- ) ^V-ÖJ « — LoJ^ d — Jj ^j pu j d_Jjb I L _J I *U-L~~o 






if.Jir-^ f 



^> J-^î i-* i 'fe L 



L^j \ \S_' " \ * , . } hz- 1_j IJLi <U Jl_c. 1 j 4_JjLl j °ulJi 

lj ^H^ ^ ! J^: ^ ^ jC—ij^ 1 i I I j—Lal S-^ ' 

u-aj» c — J /* ^>LJJ I ~ ^= lJ I ^jiJ I -^ I j_J jJu V j 

X^=4-^ -Ui I ,>aJ J4^ <>* ^ "î*^ -~t-Ui^= o^-İ^ 



92 VE BlR mü'min başka bir mü'mini as- 
la öldüremez; hataen olursa o başka. 1 Bir 
mü'mini hata ile öldüren kişi ise, 
mü'min birini özgürlüğe kavuşturur ve 
maktulün yakınlarına diyet 2 öder,- eğer 
onlar diyeti bağışlarlarsa, o başka. 



Maktul mü'min olduğu hâlde size düş- 
man olan bir topluma mensupsa, o za- 
man mü'min birini özgürlüğe kavuştur-, 
mak (yeterlidir). Ama o sizinle arasında 
anlaşma olan bir topluma mensupsa, bu 
durumda mü'min birini özgürlüğüne ka- 
vuşturmak ve yakınlarına diyet ödemek 
gerekir. Buna imkan bulamayanlar peş 
peşe iki ay oruç tutmalıdırlar; Allah tara- 
fından tevbenin kabulüne bir karşılık 
olarak: Zira Allah her şeyi bilendir, her 
hükmünde tam isabet edendir. 

93 Kim de bir mü'mini kasten öldürürse, 
onun cezası cehennemde süresiz kalış 
olacaktır. O, Allah'ın gazabına ve laneti- 
ne uğrayacak, (Allah) onun için korkunç 
bir azap hazırlayacaktır. 

94 Siz ey iman edenler! Allah yolunda se- 
fere çıktığınız zaman son derece sorumlu 
davranın; ve size barış teklif edene bu 
dünya hayatının geçici zevkine göz dike- 
rek "Sen mü'min değilsin!" demeyin! 3 
Çünkü asıl ganimet Allah katmdadır. Siz 
de daha önce onların durumundaydımz, 
fakat Allah'ın lutfuna nail oldunuz. Artık 
çok dikkatli davranın: zira Allah tüm 
yaptıklarınızdan haberdardır. 



1 Cümlenin yapısı, maksadı en güzel şekilde 
ifade ettiğini düşündüğümüz bu çeviriye izin 
vermektedir (Krş: Kurtubî). 

1 Diyet: (v-d-y'den), "ödenen, harcanan, mülk- 
ten çıkarılan şey" anlamına. Abdülmuttalib'in 
oğlu Abdullah'ı kurban olmaktan kurtarmak 
için yüz deve diyet ödeyinceye kadar Araplarda 
kan diyeti on deve idi. Bu uygulamadan sonra 
yüz deveye çıktı (İbn Sa'd, Tabakât 1, Beyrut, 
1985, s. 88-89). 

3 Bu âyete dair, kaynaklarda hepsi de birbirin- 
den farklı bir çok sesebi nüzul rivayeti vardır. 



Bunlardan birinde bu âyet, savaşta son anda tes- 
lim olduğunu söyleyen birini öldüren Üsame b. 
Zeyd ile ilişkilendirilmiştir. Allah Rasulü'nün 
torunu gibi sevdiği ve büyüttüğü bu genç saha- 
bi kılıcına bir bakıma mani olamamış, savaş 
şartlarında son anda tevhid kelimesini söyleyen 
düşmanının boynuna indirmişti. Allah Rasulü 
"Ey Üsame, demek sen lâ ilahe illallah diyen 
birini öldürdün?" sitemini o kadar tekrarlamış- 
tı ki, Üsame bu sitemin utancıyla "Keşke o 
gündan sonra Müslüman olsaydım" demiştir 
(Taberî ve İbn Kesir). 



«N3£s4» 



172 



*^S^^- 



4/ NtSÂ SÛRESİ 



-^^ 



CÜZ 5 



95 MÜ'MİNLERDEN bir mazereti ol- 
maksızın mücadeleden kaçınanlarla Al- 
lah yolunda mallarıyla ve canlarıyla çaba 
gösterenler bir olamaz: Allah mallarıyla 
ve canlarıyla elinden gelen çabayı sarf 
edenleri mücadeleden kaçınanlardan da- 
ha yüce bir mertebeye çıkarmıştır. Allah 
bütün mü'minlere nihai güzellikler vaad 
etmesine rağmen, yolunda üstün gayret 
harcayanları yerinde sayanlara muhte- 
şem bir ödül vaadiyle üstün tutmuştur: 

96 Katından yüce mertebelerle, mağfiret ve 
rahmetle. . . Zaten Allah tarifsiz bir bağışla- 
yıcıdır, eşsiz bir merhamet kaynağıdır. 

97 Melekler, kendi kendilerine zulme- 
denlere canlarını alırken "Sizin neyiniz 
vardı?" diye soracak. 

Onlar, "Biz yeryüzünde güçsüzdük!" di- 
ye cevap verecekler. 

(Melekler) "Allah'ın arzı yeterince geniş de- 
ğil miydi, hicret etseydiniz ya?" diyecekler. 

îşte bu tiplerin varacağı yer cehennemdir; 
orası ne kötü varış yeridir. 1 

98 Ne ki erkek, kadın ve çocuklardan 
hiçbir gücü olmayan ve yol göstericisi de 
bulunmayan kimseler bundan müstesna- 
dır. 99 İşte bunları da Allah'ın affetmesi 
umulur; zira Allah tarifsiz bir affedicidir, 
eşsiz bir bağışlayıcıdır. 

100 Kim de Allah yolunda hicret ederse, 
kendisine bir çok alternatif mekânlar 2 ve 
imkanlar bulur. Ve her kim Allah'a ve 



MS^ 



JL>-^JI ^y j,;â«,J?: Jl Vj '^ \j t ^aACje-\^"^ç r ^>- n-^i^\j> 

-Uİ3 CJ_aJ*J! 4i j-Aj /vJ <İj_wjjJ "Ü)l Jl fj>-L^o <U-_> /^o rj^i 

^j't^ŞJfi lilj -^ U-o^j fjji£ ^lül^j^ll^^- 0^4-1 *ij 

~ı^ OjS^UâJI ^° Ijj f7.Âj öl r^r rS^is- J~l^ ui^J^' 

1 1:.....* f jjj- İSÜ l^il^ ^jj^l^ül öl 1j_^S"^jjJüI -Sujlâj öl 



Peygamberine hicret etmek üzere evin- 
den çıkar da, ardından ölüm gelip onu bu- 
lursa, artık onun ödülü Allah'a aittir; za- 
ten Allah tarifsiz bir bağışlayıcır, eşsiz bir 
merhamet kaynağıdır. 

101 YERYÜZÜNDE sefere çıktığınızda, 
inkârda ısrar eden kimselerin aniden size 
zarar vermelerinden korkarsanız, namaz- 
ları kısaltmanızda bir beis yoktur. Zira 
inkâr edenler size açıktan düşmanlık 
yapmaktadırlar. — > 



1 Zımnen: Gerçek imkansızlık, imam imkan 
olarak kullanmamaktır. İbn Abbas'tan: Hz Pey- 
gamber döneminde müslümanlardan bazı kim- 
seler müşriklerle beraberdiler. Ok gelir onlar- 
dan birine isabet eder ya da bir kılıç darbesiyle 
ölürlerdi. Bazı mü'minlerin "Onlar bizim kar- 
deşlerimizde onlar için istiğfar edelim" demesi 



üzerine bu âyet inmiştir (Buhârî). 

2 Murağamen burada kinaye olarak kullanıl- 
mıştır (Râğıb). Burada, kişiyi rahatsız eden bir 
diyarı terk edip, 'onun rağmma' bir başka diyar 
araması anlamına gelir ki, en doğru karşılığı 
"alternatif mekân" olsa gerektir. 



CUZ5 



-^3^ 



4/ NtSÂ SÛRESİ 



-N3Ss^- 



173 



^Ö* 3 



~$Jjı Ü5U= ~İÜİ ö^ivajl ,v$J 0~<JU ^J C , ;^ — » Ijlj 
lilS ■' f: ; fi Clic y_ji\^=ıji iti tül 5 



öjJUkJl 01 âjJUaJl !j_^JU - -:,:„; UJjI lili p^-=u^g- 

U^-« 0^*JIj ^ü Oj^Ju 1^Jj^=ij 01 5*3^1 *Uol 
U_Jl£. «jjl 015"j Oj-^-^j V U «İli ^ Oj^-yj Oj o,ll5 
^J^ii İ-İJU 4.VİS31 -İ-Llî] ılijiııîı »li^SU. 



< — 102 Sen de onların arasındayken ken- 
dilerine imamlık yapacağın zaman, sade- 
ce bir kısmı silahlarını kuşanmış olarak 
seninle namaza dursunlar. Onlar secdeye 
vardıklarında (diğerleri) sizin ardınızda 
dursunlar. Bu kez namazlarını eda etme- 
miş olan diğer grup gelsin, her türlü teh- 
likeye karşı müteyakkız ve silahlarını 



kuşanmış bir hâlde seninle birlikte na- 
maza dursunlar. 1 inkârda direnenler sizi 
silahsız ve teçhizatsız yakalamak isterler 
ki, ani bir baskınla sizi gafil avlayabilsin- 
ler. Fakat yağmur dolayısıyla zorda kalır 
ya da hastalıktan muzdarip olursanız, 
(namaz sırasında) silahlarınızı bırakma- 
nızda bir beis yoktur,- yine de siz tehlike- 
ye karşı tetikte olun! Kuşku yok ki Al- 
lah, inkarcılar için alçaltıcı bir azap ha- 
zırlamıştır. 2 

103 Namazınızı eda ettiğinizde, ayaktay- 
ken, otururken ve uzanmış bir hâldey- 
ken 3 Allah'ı anın ve güvenlik içindeyken 
namazlarınızı (eksiksiz) kılın; çünkü na- 
maz bütün mü'minler için belirli zaman- 
larla kayıtlı bir vecibedir. 

104 (Düşman) tarafım takip etmekte ür- 
kek davranmayın. Eğer siz sıkıntı çeki- 
yorsanız, onlar da sizin çektiğiniz sıkıntı- 
yı çekiyorlar; fazladan siz onların Al- 
lah'tan umut edemedikleri şeyleri umut 
ediyorsunuz: ve Allah her şeyi bilendir, 
her hükmünde tam isabet edendir. 

105 BİZ SANA, insanlar arasında Al- 
lah'ın sana gösterdiği gibi hüküm verebi- 
lesin diye hakikatin ifadesi olan bu vahyi 
indirdik; sakın hainlere taraftar olma! — > 



1 Salatu'1-havf, "can korkusu duyulan bir 
ortamda kılman namaz" için kullanılır. Bu uy- 
gulamada âyet, tek rekatlık bir namazdan söz 
etmektedir. Normal zamanda dört rekat olan 
bir namaz, seferde yarıya, savaş içinde ise 
seferin de yarısına inmektedir. Salatu'1-havf, 
âyetten açıkça anlaşıldığı gibi, savaş şartlarında 
kâfirlerin saldırması veya zarar vermesi ihtima- 
linde caizdir. Esasen, başta savaş olmak üzere 
namazın her durumda hayatın kopmaz bir par- 
çası olduğunu ifade eder. Zımnen: Sadık bir 



kulu Allah'a ibadetten, sıcak savaşın ortasında 
yaşadığı can korkusu bile vazgeçiremez. Âyet 
zımnen, böyle bir korkunun insaniliğini ve 
anlaşılabilirliğini de ifade etmiş olur. 

2 Kulluk amaç, savaş araçtır: Amaç araca feda edi- 
lemez. Savaş yatay fetih, namaz dikey fetihtir. 
Böylesi bir durumda namaz yarısını savaşa 
vermiştir. Sonuçta savaş namaz, namaz da savaş 
olmuştur. Bu tam da cihad ve mücahedenin 
birleştiği noktadır. 

3 Yani: Her durumda ve düzlemde. 



♦N3£N* 



174 



"•S^^N* 



4/ NİSA SÛRESİ 



*N3£n«. 



CUZ5 



<— 106 Ve Allah'tan af dile! Çünkü Allah 
tarifsiz bir bağışlayıcıdır, eşsiz bir mer- 
hamet kaynağıdır 1 

107 Öz benliklerine ihanet edenleri de 
savunma! Hiç şüphesiz Allah, kendisine 
ihaneti meslek edinip boğazına kadar gü- 
naha batanları sevmez. 108 Onlar yaptık- 
larını insanlardan gizleyebildiler (belki), 
fakat Allah'tan gizleyemezler. Çünkü zi- 
firi gecede Allah'ın razı olmadığı bir söy- 
lemi tasarladıkları her an bile Allah onla- 
rın yanı başındadır. Zira Allah onların 
yaptığı her şeyi çepeçevre kuşatmıştır. 

109 Hadi siz bu dünya hayatında onları 
savundunuz diyelim,- ya Kıyamet Günü, 
Allah'a karşı onların savunmasını kim 
üstlenecek; ya da onları kim koruyacak? 

110 Fakat kim kötülük yapar ya da ken- 
dine zulmeder ama Allah'tan af dilerse, 
Allah'ı hem tarifsiz bağışlayıcı, hem de 
eşsiz merhamet sahibi bulacaktır. 2 

111 Zira kötülük işleyen kimse ancak 
kendi aleyhine işlemiş olur,- Allah ise her 
şeyi bilendir, her hükmünde tam isabet 
edendir. 1 12 Kim de bir hata yapar ya da 
günah işler ardından da onu suçsuz bir 
kimsenin üzerine atarsa, işte o zaman 
korkunç bir iftira etmiş ve aşikar bir gü- 
naha girmiş olur. 

1 13 Allah'ın sana lutfu ve rahmeti olma- 



— — _ ^ i ^< , _^ 

J3ÂİI J_o LS ^>ji V U j^JLj-o jj -v-fva 3-AJ 4Ü I JJ» 



j^j-..' ^Li"j ç—fc& 



ij^fl -ulflJI f^j p-fü- 



-b>o <ü I yü-^ — J (v- 5 d ^J (T Uaj J ' i* J ■■■ jj «J>J 



:W > 



i L»~~') V. 



J 'jj^ 



Aİ_Ua^- L_~~«5o j^ ^ ^ ı I n ^ ^ " I- Lo_*İ£- 4JJ I ÖLS 9 4-~ÂJ 

- - i >,,,..»' ? - l ,, - ; • - . . 



saydı, o(kendilerine zulüm yapajnlardan 
bazısı seni saptırmaya çalışırdı; fakat on- 
lar kendilerinden başka kimseyi saptıra- 
mazlar ve sana hiçbir zarar veremezler. 
Zira Allah sana bu kitabı indirmiş, sana 
doğru hüküm vermeyi ve bilmediklerini 
öğretmiştir. Çünkü Allah'ın sana olan 
lutfu gerçekten büyüktür. 



1 Muhammed Esed, 105 ve 106. âyetleri yeni bir 
okumaya tabi tutmuş, fakat bu özgün okumaya 
mukni bir açıklama da getirmemiştir. Esed, 
Peygamberlik kurumunu tenzih için olsa gerek, 
"O hâlde ihanet edenlerle tartışmaya girme, 
ama Allah'a (onları) bağışlaması için dua et" an- 
lamını tercih etmiştir. 106. âyete düştüğü notta 
ise, bu ibarenin muhataplarının "Kur'an'm gö- 
nülsüz takipçileri ve münafıklar" olduğunu 
söyler. Buna göre Hz. Peygamber'e bu zümreler 
için af dilemesi öğütlenmektedir. Fakat bu 
emir, 9:80 ve 63:6'daki ilkelere ters düşer. Her 



iki okumada da 105. âyetteki uyarının muhata- 
bı Hz. Peygamber iken, Esed, 106. âyette pey- 
gambere yapılan "af dileme" emrinin, "asale- 
ten" değil "vekaleten" olduğu sonucuna varır. 
Ama bunun delili yoktur. Kaldı ki 107. âyete 
verdiği anlam, yukarıdaki âyetlere dair aykırı 
okumasını geçersiz kılar. Oysa, buradaki "istiğ- 
far" emri, mesela Kâfirun'daki ile aynı amacı : 
Uyarma ve dikkat çekme. 

2 Bediüzzaman Said Nursi'nin güzel ifadesiyle: 
"İnsan zulmeder, ama kader (Allah) adalet eder". 



*^3S^^* 



CUZ5 



*N3Ss^ 



4/ nisa sûresi 



-^^^* 



175 



=>*&><= 



; j-"' j-* ^j ç>~fej^ o-; j-rf^ 



u> 



— ^J^ lpA; i/j ^LJ-h 5-^ r^-- 3 ' jl ^jj-« jl 

<-; jj <j-» o >-& -b o ı < t r_L_oo v ">Lia l yj J s J__âS 
4-IiJ (*-^_y" dÜaJ i. VI 0j_J.İ7 Olj llîlJt VI 

:H^Î o-"j *•" 5-i* <jj-4v^ jL«:^v 3 j>UüVi 



U__. Ul^_l>. j — i aij <il o jj ^o LJ j jllı.' I] I 

lj j3^ "^ ' ^ ^ " ^ ' " ^ ' r^ -W ^— * J p g; : o; 3 (*— * -^ * * 



114 GİZLİ toplantıların çoğunda hayır 
yoktur; ancak yardımlaşmayı, iyilik yap- 
mayı ve insanların arasını düzeltmeyi 
amaçlayan kimselerin yaptığı toplantılar 
müstesna; bütün bu güzellikleri Allah rı- 
zasını kazanmak için yapan kimseye, za- 
manı geldiğinde muhteşem bir ödül vere- 
ceğiz. 

115 Fakat kendisine doğru yol gösteril- 
dikten sonra Peygamber ile yollarını ayı- 



ran ve mü'minlerin yolundan başka yol- 
lara sapan kimseyi kendi tercihiyle baş 
başa bırakacak ve onu cehenneme soka- 
cağız: O ne berbat bir ikametgahtır! 

116 ALLAH kendisine şirk koşulmasını 
asla affetmez, fakat dilediği kimselerin 
bunun dışındaki günahlarını affeder; zira 
Allah'a şirk koşan kimseler derin bir sa- 
pıklığa gömülüp gitmişlerdir. 117 Onlar 
Allah'ı bırakıp yalnızca cansız dişil nes- 
nelere 1 sığmıyorlar,- bu şekilde onlar, 
inatçı şeytana sığınmış oluyorlar,- 118 ki 
Allah onu lanetlemiş, o da şöyle demişti: 
"Senin kullarından payıma düşeni mut- 
laka alacağım! 119 Onları saptıracağım 
ve kuruntularla oyalayacağım: zira ben 
onlara emredeceğim, onlar da develerin 
kulaklarını kesecekler,- 2 yine onlara em- 
redeceğim, onlar Allah'ın yaratışını de- 
ğiştirecekler! " 3 

Fakat Allah'ı bırakıp Şeytan'ı kendilerine 
rehber edinenler, apaçık bir ziyana uğra- 
mış olurlar. 

120 Şeytan onlara boş vaadlerde bulunur 
ve kuruntularla oyalar,- ama Şeytan'm on- 
lara vaad ettiği her şey, aldanışa sürükle- 
mekten başka bir işe yaramaz. 121 Böyle- 
lerinin varacağı yer cehennemdir, oradan 
kaçış yolu da bulamayacaklar. 



1 Taberî, İbn Abbas, Katade ve Hasan Basri'den 
inâs'm. karşılığının, ağaç, taş vs. gibi maddeler- 
den yapılan tüm cansız nesneler olduğunu nak- 
leder. Tabii ki bunlar sıradan taş ve ağaç değil, 
sembol olma özelliği taşıyan heykellerdi. İnas 
kelimesinin dilsel karşılığının "dişi" olduğu da 
hatırlanacak olursa, bu cansız nesnelerin genel- 
likle kadın dişiliğini yansıtan "cinsel objeler" 
olduğunu cahiliyye dönemi şirk sembolleri 
hakkında bize kadar gelen bilgiler doğrulamak- 



tadır. Yine kesin olarak bilinen gerçeklerden bi- 
ri de, o dönemde "kadın kişiliğinin" horlanma- 
sı ve eş seçme, mal edinme, mirasçı olma, şa- 
hitlik yapma gibi temel hak ve özgürlüklerden 
mahrum olduğudur. Dahası kadının en temel 
hakkı olan yaşama hakkından dahi kimi gerek- 
çelerle mahrum edildiğini Kur'an haber ver- 
mektedir. Kadının "kişiliğini" yok sayıp onu 
horlayan cahiliyye putperest kültürünün kadı- 
nın "dişiliğini" kutsaması, modern dünyanın 



176 



-*s3S5^ 



4/ NİSA SÛRESİ 



♦N3Ss^ 



CUZ5 



kadına yaklaşımım hatırlatmaktadır. 
2 Maide 103. âyette açıklanan bu uygulama, ba- 
zı hayvanları "kutsal" ilan edip salıverme şek- 
linde gerçekleşiyordu. Bunun nişanesi olarak da 
hayvanın kulağı kesiliyor, herhangi bir yerine 
nişan vuruluyordu. Bu, özünde ilâhî hiyerarşiye 
bir müdahale, Allah'ın insanın hizmetine 
âmâde kıldığı bir varlığı konulduğu yerden et- 
meydi. Kurban kesmenin hikmeti de işte tam 
bu noktada ortaya çıkmaktadır: Eskilerin "me- 
ratibu'l-vücud" adını verdiği varlık hiyerarşisi- 



ne riayet ve bir şeyi Allah'ın koyduğu yere koy- 
mak (Bkz: 22:36-37, ilgili not). 

3 "Yaratışı değiştirmek", cahiliyye döneminde 
bir önceki notta dile getirilen varlıktaki ilâhî 
hiyerarşiyi bozup yaratılış amacının dışına çı- 
karmak suretiyle gerçekleşirken, modern cahi- 
liyyede genetik tahrif yoluyla gerçekleşmekte- 
dir. Genetik mühendisliğinin istenmeyen so- 
nuçlara yol açmaması için, varlık hiyerarşisine 
özen göstermesi şarttır. Böyle bir özenin teme- 
lini de "bilim ahlâkı" oluşturur. 



«N3£s** 



CUZ5 



*Ne3£s3* 



4/ NİSA SÛRESİ 



*N3£s^ 



177 



^™&* 



J-c-j u^! L_^J ^_,_üU. jL_^Vl L4-^ Cr-° ^r^ 
p^=4jliLj J-l) . > *>LJ *Iıi ^ (3j_^I ^âj Lö>- .dil! 

JX*j l 2r-^J ' ^ : .,n\ Vj ^Jj hjLi 1 d> _^_s ^_-a 4_J j^J 

■*— U x— J I J l j_~^t^ $~Ja j 4İ 4_g^- J XJ — ^ I !>-*■" 1 -o 

^ <ijlis iL_J* c*-^^] '"*" -*-~ij ili— ^- f-^'jîı 

"ö*yŞ^ jl <İ>^_/J Sil 4-^ ^ ıS-^JJ^» ^ ^ 



122 iman eden ve ıslah edici iyi işler 1 ya- 
panlara gelince: onları tabanından nehir- 
ler çağlayan cennetlere koyacağız, orada 
ebediyyen kalacaklar. Bu Allah'ın gerçek- 
leşecek bir vaadidir,- hem, kim Allah'tan 
daha doğru sözlü olabilir ki? 

123 Değil, sizin kuruntularınız da, geç- 
miş vahiy mensuplarının kuruntuları da 



belirleyici değil: Kötülük işleyen herkes 
cezalandırılacaktır. Allah'tan başka dost 
ve yardımcı da bulamayacaktır. 124 Ama 
erkek olsun kadın olsun, imanlı olarak 
sâlih amel işleyen herkes cennete gire- 
cek, zırnık kadar 2 da haksızlığa uğratıl- 
mayacaktır. 

125 Bütün varlığıyla Allah'a adanan, sü- 
rekli iyilik yapan ve İbrahim'in iman ai- 
lesine -ki Allah İbrahim'den hoşnut ve 
razı olmuştu- 3 tabi olan kimseden daha 
güzel dinli biri olabilir mi? 

126 Neticede, göklerde ve yeryüzünde 
olan her şey Allah'a aittir ve Allah her şe- 
yi çepeçevre kuşatmıştır. 

127 ONLAR, kadınların hakları konu- 
sunda senden açıklama istiyorlar. De ki: 
"(Bizzat) Allah onlar hakkındaki hüküm- 
leri size açıklamaktadır". Kaldı ki, yazılı 
haklarını dahi kendilerine vermeye ya- 
naşmayıp üstelik (bir de) nikahlamak is- 
tediğiniz (velayetiniz altındaki) yetim 
kızlar, kimsesiz çocuklar ve sözkonusu 
yetimleri adaletle koruyup kollama yü- 
kümlülüğünüz hakkında Kitap'ta size 
tebliğ edilen hükümler zaten mevcut- 
tur. 4 Ve her ne iyilik yaparsanız yapın, 
unutmayın ki Allah onu bilir. 



1 Sâlih amel için bkz: 103:3, not 4. 

2 Naldı için bkz: 53. âyetin notu. 

3 Lafzen: "Allah İbrahim'i can dost edinmişti". 



4 Bu sûrenin girişinde yer alan (1-14) hukukî 
hükümlere atıf. 



178 



«îe3$5^ 



4/ nisa sûresi 



■^3^ 



CUZ5 



128 Eğer bir kadm kocasının sadakatsiz- 
lik ve geçimsizliğinden ya da kendisini 
terk etmesinden korkarsa, her iki taraf da 
anlaşma yoluyla aralarındaki sorunu çö- 
zebilirler; 1 anlaşma en iyi yoldur, bencil- 
ce kıskançlık ise insan fıtratında hâzır ve 
nazırdır: Eğer iyilik yapar ve sorumlu 
davranırsanız, iyi bilin ki Allah yaptığı- 
nız her şeyden haberdardır. 2 

129 Ne kadar arzu etseniz de, eşleriniz 
arasında adaleti tam gerçekleştiremeye- 
ceksiniz. 3 Hiç değilse, sadece birine yöne- 
lerek diğerini boşluktaymış gibi bırakıp 
dışlamayın. Eğer arayı bulur ve sorumlu 
davranırsanız, bilsin ki Allah tarifsiz bir 
bağışlayıcı, eşsiz bir rahmet kaynağıdır. 

130 Ve eğer (her şeye rağmen) eşler ayrı- 
lırlarsa, Allah lutfuyla her birinin geçimi- 
ni sağlar: Zira Allah (lütfunda) sınırsızdır, 
her hükmünde tam isabet sahibidir. 

131 Sözün özü: göklerde ve yerde olan 
her şey Allah'a aittir. 

Biz, hem sizden önce kendilerine vahiy 
emanet edilenlere hem de size "Allah'a 
karşı sorumluluğunuzun bilincinde 
olun!" tavsiyesinde bulunmuştuk. Ama 
eğer O'nu inkâr ederseniz, unutmayın ki 
göklerde ve yerde olan her şey Allah'a 
aittir: Ve Allah kendi kendine yetendir 
ve bütün hamdlerin tek adresidir. 



MSH 



— ij L_ £İju -y—o C~iLi- o\j~a\ 01 J 



% Z* t t ° ' t fa" f ** 

lj-«ijj \y- ..■.^5 jlj tLJUI ^.m, â;Vl Oj ./rr-tl j J \-j. 

jjJUJu Uj jl^-=> "4s\ jll 



a '* — - a, 'a* 



jls \ yj£3 $ !^_^Ju^2j jlj <JHX*JI^=» lijjJLiİ .U-JI 
ya yk= <İI ^ 15^22 jl j.@ li~-j fj_jie Jİİ* 2)1 

j ı; jij© ıl,£i ıi_~,i3 Jjıı 5ij «; 



w- 1JrW w, ^ w- ~Jjr^ .-~^~- ~_~,j «. V wj 77^"*" 



*>L^j «İL (^j-i^j ^jVl ^ loj oIja_1J! ^ lo <ji)3 
<u ! 015*3 00""" ^ °^-4i u" ^' r*^-*-^ 1 ■■■'" jl i||| 

İŞ) (j~a> (*~ai, iii 1 Sı^=3 »j^'j ö- 1 " 4*'j5 <iı 



132 Evet, göklerde ve yeryüzünde olan 
her şey Allah'a aittir 4 ve güven kapısı 
olarak Allah yeter. 133 Ey insanlar! Eğer 
O dilerse sizin kökünüzü kazır, yerinize 
daha başkalarını getirir; zira Allah'ın bu- 
nu yapmaya gücü yeter. 5 

134 Kim bu dünyanın nimetlerini isterse, 
iyi bilsin ki, bu dünyanın da âhiretin de 
nimetleri 6 Allah'a aittir ve Allah her şeyi 
işitendir, her şeyi tarifsiz görendir. 



1 Kadının nuşûz'u 34. âyette geçmişti. Bu âyet 
erkeğin nuşûz'unu ele alıyor. Kadının nu- 
şûz'umın erkeğinkinden daha ağır cezalandırıl- 
ması, daha ağır sonuçlar üretmesindendir. Zira 
işin doğası gereği nesil emniyetini korumak bi- 
rinci dereceden kadına ait bir yükümlülüktür. 

1 Kadının boşama hakkına dolaylı olarak dela- 
let eder. 

3 "ama onlara da âdil davranamayacağmızdan 
korkarsaız, o zaman bir taneyle ya da meşru 



olarak saip olduklarınızla yetinin" mealindeki 
3. âyetin devamı niteliğindedir. Burada, imkan- 
sız bir idealizm uğruna sosyal problemleri çö- 
zümsüzlüğe mahkûm etmemek için, kural 
hukuki alandan ahlâkî alana taşınmaktadır. 

4 Ardı ardına tam üç kez geçen bu ibare, bağ- 
lamlarıyla ilintili olarak farklı farklı vurgulara 

sahiptir. Bunlardan ilki "Ve eğer eşler ayrılırsa, 
Allah, lutfuyla her birinin geçimini sağlar..." 
âyetinin ardından gelir ve burada Allah'ın in- 



CUZ5 



*N3SsN«- 



4/ NİSA SÛRESİ 



■*s$£z*- 



179 



sanların geçimini kendisine ait olan dünya ara- 
cılığıyla sağlayacağına işaret eder. ikinci ibare- 
nin siyak ve sibakına dikkat edildiğinde, Al- 
lah'ı inkâr edenlerin dahi hayatlarını sürdür- 
mek için O'na ait olan yer ve göklere muhtaç 
olduklarına, Allah'ın yerleri ve gökleri kendi 
ihtiyacı için değil insanın ihtiyacı için yarattı- 
ğına işaret edildiği görülür. 132. âyette geçen 
üçüncü ibare ise bağlamından da anlaşılacağı 



gibi zımnen şunu vurgular: yerler ve göklerde 
olan her şeyin sahibi olan Allah, aynı zamanda 
onlar üzerinde her türlü tasarrufun da sahibidir: 
güvenim zedeleyen ve inkâra sapanları yenile- 
riyle değiştirebilir. 

5 Yani: Allah için vazgeçilemez yoktur, ama si- 
zin için Allah vazgeçilmezdir. 

6 Yani: "tüm âlemlerin nimetleri.." 



♦N^M* 



180 



*N3£sN- 



4/ NİSÂSÛRESÎ 



*^3$^S* 



CUZ5 



135 SIZ ey iman edenler! Kendinizin, 
ebeveyninizin ve akrabanızın aleyhine de 
olsa, Allah için hakka şahitlik yaparak 
daima adaleti tesis etmeye çalışın. O 
kimse zengin olsun fakir olsun, Allah'ın 
hakkı onların her birinin önüne geçer. O 
hâlde kendi arzularınıza uymayın ki 
adaletten uzaklaşmayasımz. Ama eğer 
hakikati çarpıtırsanız, bilin ki Allah yap- 
tıklarınızdan haberdardır. 

136 Siz ey iman edenler! îman edin 1 Al- 
lah'a, O'nun Elçisi'ne, O'nun Peygambe- 
ri'ne peyderpey indirdiği ilâhî kelama ve 
daha önce indirdiği mesaja! Zira kim Al- 
lah'ı, meleklerini, vahiylerini, peygam- 
berlerini ve Âhiret Günü'nü inkâr ederse, 
işte o derin bir sapıklığı boylamış olur. 

137 İman edip sonra inkâra yönelen ve 
tekrar iman eden ve ardından inkâra sap- 
lanan ve en sonunda saplandığı inkâra 
boğazına kadar gömülenlere gelince: Al- 
lah onları affetmeyecek ve doğru yola 
ulaştırmayacaktır. 138 (Bu tür) ikiyüzlü- 
lere, kendilerini can yakıcı bir azabın 
beklediğini müjdele. 

139 Mü'minleri bırakıp da kâfirlerin dost- 
luğuyla (onur) duyanlar, şeref ve itibarı on- 
ların yanında mı arıyorlar? İyi bilin ki şe- 
ref ve itibar bütünüyle Allah'a aittir. 



HÇ5H5 



jl I^Jj jlj IjJ-İaj 01 ^3-fcll \y^i ^i ^— <^ (jr^l <ü^ 

jl i_jL^==JI ^ p^=4^ JJ' ^3 ^ ^^ A; ^ <^ ojjjl d)U 

Ijj^ij ">Lj 14; Ij gT , „ ;j L$j __^=u <ul oU pjou» m. Ijl 
? i/. < , > j > ,, „ {<,!,. ,,, 

Öl (V$l~° 'il p Û İ "j-X- ı^-J_l>- ^ l^C» J^eJ (T^" f* — ^° 

^ ^ -O 3 \ 

,l" L_*-^J>- ^4^ Ly-S ^-Jjâl^=ljlj ^Jİ3U-Jl « ali .0)1 



140 Allah vahyinde size şu talimatı indir- 
di: Ne zaman Allah'ın mesajlarının inkâr 
edildiğini ve onların hafife alındığını du- 
yarsanız, mevzu değişinceye kadar onlar- 
la birlikte oturmamalısınız; değilse siz de 
onlar gibi olursunuz. Nitekim Allah iki- 
yüzlüleri ve inkarcıları, hep beraber ce- 
hennemde toplayacaktır. — > 



1 Veya: "güvenin". Bu âyetin maksadı "hasılı 
tahsil etmek" değildir. Kur'an'da geçen ellezine 
âmenû formuyla mu'minun formu, Taberî'nin 
de isabetle teşhis ettiği gibi birbiriyle aynı vur- 
guyu taşımazlar. Ellezine âmenû, iman iddiası- 
nı isbat etmesi istenenler için, mu'minun ise 
iman iddiasını isbat edenler için kullanılır. İlki 
muhatabın kendisini nasıl tanımladığına, ikin- 
cisi Hatib'in muhatabı nasıl tanımladığına de- 
lalet eder. 2:62 ve bu âyet, işte bu fark nedeniy- 
le, daha sonra sayılan iman ilkelerine iman et- 
meye çağırıldıkları hâlde daha sözün başında 



"iman eden kimseler" formuyla söze girer. Şu 
durumda genellikle bir emir ve yasak öncesi ge- 
len "Siz ey iman edenler!" ibarelerini "Siz ey 
iman iddiasında bulunanlar! iddianızı isbat et- 
mek istiyorsanız.... yapm/yapmaym" şeklinde 
anlamak yanlış olmayacaktır. Âyet, eksik ina- 
nanlara "Tam inanın!", inanıp da güvenmeyen- 
lere "güvenin", delilsiz inananlara "Delilli ina- 
nın!", taklidi iman taşıyanlara "Tahkiki iman 
taşıyın!", gevşek inananlara "Sağlam inanın!", 
geçmiş ve bugünlerini imanla geçirenlere "ima- 
nınızda sebat gösterin!" mesajım verir. 



CÜZ 5 



■*N63£==ş* 



4 / NİSA SÛRESİ 



*ps3£sî«- 



181 



ho^ 



çili \ ^\s C-~^ '^_j\â==Al b\£=== ö\j ^=vS fe L}\ 
>' ,,>i fi . )* , .>.,.-, .' .', • ., 

>-»J -Ol I 0>-frjlAj ^ : ,5.M,t^.ll d)i -;/ ^, : ,,_^, j _ : a j ^ H 

ö$\j-ı ^1 ... ^ — ■ I^U S^L^JI ^1 1^_*U» lilj „_$col>. 

İj5 jii İûl JLİJ IjS' 3 jVJJ. Jj V} jVJ-i J}\ -i 
'y^£\£=>i\ İJ-U3 V Ijiil ^-.Dl Lgl LJıil'. ^.. '. İJ 

^ jLİVi .ıljiı ^ 5_aıÜJı Sı ■* ıli_J lîüaLi 
ijililj t^JıS 5iJj"ı vı .^ C-^f*" ^ ; ■)'_} j&ı 

<Uİ Jiij L^ j CuUaf- fj>-l ^JLo^İJ! <ül OJj ^Jj_^J 

IH U_Ji- îj^l— i <ul ö^jt^-^ljr^'j^^ 1 -^' öl XSolJüû 



< — 141 Onlar sizin başınıza gelecekleri 
gözetlerler: Eğer Allah'tan size bir zafer 
erişirse "Sizin yanınızda değil miydik?" 
derler,- yok eğer kâfirlerin şansı yaver gi- 
derse bu sefer de (onlara) derler ki: "Üze- 
rinizde baskı kurup sizi teşvik ederek 1 şu 
mü'minlerden kurtarmış olmadık mı?" 2 

Fakat Allah Kıyamet Günü aranızda hük- 



münü verecek ve inkarcıların mü'minlere 
zarar vermelerine asla izin vermeyecektir. 
142 İkiyüzlüler Allah'ı aldatmaya çalışı- 
yorlar, oysa ki O onların aldanmalarım 
sağlıyor. 3 Üstelik onlar namaza kalktıkla- 
rında, gönülsüzce, yalnızca insanlar gör- 
sün diye kalkarlar; 4 Allah'ı ise pek az ha- 
tıra getirirler. 143 İki arada bir derede kal- 
mışlardır; ne o tarafa ne de bu tarafa ait- 
tirler. 5 Nitekim Allah'ın sapıklığını onay- 
ladığı kimseler için asla bir çıkış yolu bu- 
lamazsın. 

144 Siz ey iman edenler! Mü'minleri bı- 
rakıp da kâfirleri müttefik edinmeyin! 6 
Siz kendi aleyhinize, Allah'ın önüne açık 
bir delil mi koymak istiyorsunuz? 

145 Kuşku yok ki ikiyüzlüler ateşin en 
dibini boylayacaklar ve sen onlara yar- 
dım eden birini bulamayacaksın. 7 146 Ne 
ki tevbe edenler, gidişatını düzeltenler, 
Allah'a sımsıkı sarılanlar ve Allah'a ita- 
atte samimi olanlar hariç,- işte bunlar 
mü'minlerle birlikte olacaklar ve zamanı 
geldiğinde Allah mü'minlere muhteşem 
bir ödül verecek. 

147 Eğer siz Allah'a şükreder ve iman 
ederseniz, Allah size azap edip de ne yap- 
sın? 8 Zira Allah şükredenlerin karşılığını 
her zaman veren ve her şeyi bilendir. 



1 el-Havz, atı dörtnala kaldırmak için üzengile- 
mek ve mahmuzlamaktır (Râğıb). Burada elem 
nestahviz'in en isabetli karşılığı "üzerinize bas- 
kı kurup sizi teşvik ederek.." olsa gerektir. 

2 Münafık tipolojisinin belirgin vasfı: Daima 
galibin yanında olup ganimetten pay kapmak. 

3 Başkalarını aldatmaya kalkan kişinin ilk al- 
dattığı kendisidir. 

4 Yani: "yalancının mumu yatsıya kadar yanar- 
mış" sözünü doğrulayan bir tavır takınırlar. 
Yatsı namazını kılmadan yatmadıklarını konu 



komşuya gösterip münafık olmadıklarım isbat 
için böyle yaparlar. 

5 Zımnen: Hiçbir taraf olmamak ya da her taraf 
olmak, bertaraf olmaktır. 

6Bkz: 139 ve 141. âyetler. 

7 Münafık kâfirden tehlikelidir,- zira münafık 
pirincin içindeki beyaz taş, kâfir pirincin için- 
deki siyah taştır. 

8 Ey muhatab! Kabaran rahmet okyanusunun 
dalgaları yüreğinin kıyısına vurmuyor mu? 



«£s3$5#» 



182 



-N3S5^ 



4/ NİSA SÛRESİ 



*N3£s> 



CUZ6 



148 Allah, bir kötülüğün -ondan zarar gö- 
ren hariç- açıkça söylenmesini sevmez; 1 
zira Allah her şeyi duyar, her şeyi bilir. 

149 İyiliği -açık ya da gizli- yapar, kötü- 
lüğü de affederseniz (onu da bilir); unut- 
mayın ki Allah çok bağışlayıcıdır, sınır- 
sız kudret sahibidir. 

150 Allah ile elçilerinin arasında ayrım 
yaparak Allah'ı ve elçilerini inkâr edenler- 
le, "birine inanır öbürünü inkâr ederiz" 
diyerek iman ile inkâr arasında bir yol tut- 
turmak isteyenler var ya: 151 işte gerçek- 
ten kâfir olanlar bunlardır ve Biz kâfirler 
için alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. 

152 Fakat Allah'a ve elçilerine inanan ve 
onlar arasında hiçbir ayrım yapmayanla- 
ra gelince: Zamanı geldiğinde Allah onla- 
ra ödüllerini tam olarak verecektir; çün- 
kü Allah tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir 
merhamet kaynağıdır. 

153 ÖNCEKİ vahyin takipçisi olan (Ya- 
hudiler), senden, gökten kendilerine özel 
bir kitap indirmeni istiyorlar. 2 Onlar Mu- 
sa'dan bundan daha büyüğünü istemişler 
ve "Bize Allah'ı doğrudan göster! " demiş- 
lerdi. Bu densizlikleri yüzünden yıldırım 
çarpmışa döndüler. 3 Daha sonra kendile- 
rine (tevhidin) apaçık belgeleri geldiği 
hâlde buzağı (heykeli)ne tapınmaya baş- 



s^fâH 



\yuö jl oj-İ^lj jl \J~J~ tj-l—Ij 01 İÜ U-Jlc- U..,.o,-,..^ *Jdl 
Ö3jaZ==u jj-Ü' öl $§ [ji-^ fyi- öl£ «J)l ûLa t. ş „..ı °Jc- 
O^J^Sjj *U^wjjj «üll J~j Ijâ yu öl öj-Ajjjj <ü— ujjj <üU 
— ^U^ îyiT 3 . ' 3'^^-i 0' ö j-Ajjj j <J n * : .' jÂ^ J <y n » : .' !yQ 

*Jil jl ^ — ■ j -vAjj^-I ~^JJj (-9^- ^_İİ2J Jİ çvfi^ -k>-l ^J 

çvfrÛc- JJİJ Öl t_Jİ^=5Jl JÂ! ^İİLİJ ., ^i^-J Oj^ 
T'^ - 1 8 ^» - -^ V^ a '^ — £ __ ^ ^ 

I ajı>cJI jv-î m g •■ 11*»' iLJz£-U*2jl a gjJL>-lî s ,_£>■ «ili L_ ijl 

C "o » 

-_İ*UJ VC- U^Aaİ Oİ i ; ■ U rt &J*-W ^— * -^— *J ö"-" l)"^*^' 

j^JaJI (v-^^İ L-LâîjJ 1 - 1 I '..?...a ÜİM ı.r ^— uj^ I... V..Oİ J 

' ;; I LJiî J Lb» in uJİ—pl I jJL>-il 1 jl LİI3 J ^— gjW_. o 1 

''i', LJiJi. LâU^o 't g' " LJiilj c . ' '.II LJ _â ljj_Ju V 



ladılar. Yine de onları bu günahlarından 
arındırmış, Musa'ya ise güçlü bir (nübüv- 
vet) delili bahşetmiş 154 ve Yüce Dağı 
söz vermeleri için üzerlerine yükseltmiş- 
tik. 4 Kendilerine "Kapıdan (şükür) secde- 
leriyle girin!" 5 demiş ve "Sebt'i ihlal et- 
meyin!" uyarısında bulunmuştuk; üste- 
lik kendilerinden sağlam bir taahhüt de 
almıştık. 



1 Âyet iki şeye delalet eder: 1 ) Münafıkların ve 
tevbe etmiş günahkarların suçlarını yüzlerine 
vurmak hoş görülmüyor. 2) Haksızlığa uğraya- 
nın tepkisine izin veriliyor, iniş nedeni olan olay 
manidardır: Hz. Ebubekir kendisine hakaret 
eden birine karşılık verir. Allah Rasulü bundan 
rahatsız olur ve der ki: "Senin yerine bir melek 
ona cevap veriyordu, sen başlayınca o melek git- 
ti yerine şeytan geldi." (Ebu Davud, Edeb, 41). 

2 Metinde kitâb belirsiz olarak gelmiştir. Buna 



göre anlam "kendilerine özel bir kitap" olur. 
Yani onlar, kendilerini mevcut vahyin muhata- 
bı olarak görmüyorlar, doğrudan kendilerine hi- 
tabeden 'özel' bir mesaj istiyorlardı. 

3 Aynı olay için bkz: 2:55. 

4 Bir önceki cümleyle birlikte: Mucize vaadi 
gerçekleşince belâ vaadi de gerçekleşir (Krş: 
7:171). 

5 Veya: "baş eğerek tevazu içinde girin" (Râğıb; 
krş: 2:58; 7:161; 4:154). 



CUZ6 



*N3£sS- 



4/ nîsâ sûresi 



*n3$3^ 



183 



=>«0^ 



çv*_ji^=aj Lg- ' -Lc- "OJİ «_Ja Jj t_fll UJjJi *-f$J_$3 J (j^- ,-Ju 

UlİfJ «J_/> LS-^ p-fi-'j^3r vJ V^J -' ^— ^ *^ ^J-" ^ ^ 

** * -"-' S ' tf 

çV^IU- ULo_j>- I JJ)Ljb ^jJ-ÜI ( J_a jv-JÜİaİ ,,> LU.fi ■« .y-g.J.C- 

JisLpb ^UJI Jl^—ol (vflS'lj <u-£ I^J Jİj '^JjJ' (*aA>-!^ 

j jj^l^Jl ^j,^C=tJ >,C\ U^JI bljj. ^_Lo ^j^3l^=LİJ U-LLC-1 j 
j^LaJ^lj Ö^S JJI 0^— jJ-oJ'j ojJLvoJI -j-j^JLiJ 1 j dlLj ^y> 



155 işte böylece, taahhütlerini çiğnedik- 
leri Allah'ın mesajlarını reddettikleri, 
peygamberleri haksız yere öldürdükleri 
ve "Kalplerimiz (bilgi ile) kaplıdır!" 1 de- 
dikleri için (onları cezalandırdık). 2 Bila- 
kis Allah inkârlarından dolayı onların 
kalplerini mühürlemiştir 3 ve işte onlar 
(bu nedenle) inanmazlar; çok azı müstes- 
na. 156 Bir de inkârları, Meryem'e kor- 
kunç bir iftira atmaları 4 157 ve "Allah'ın 
elçisi (olduğunu söyleyen) 5 Meryem'in 
oğlu İsa Mesih'i işte biz öldürdük!" de- 



meleri nedeniyle... 

Aslında onu ne öldürdüler ne de çarmıha 
gerdiler, fakat (kafa karışıklığıyla) onlara 
öyle olmuş gibi geldi. 6 Bu konuda farklı 
görüşler ileri sürenler ise, ondan dolayı 
gerçekten şaşkınlık içerisindedirler; 
onunla ilgili bir bilgileri yoktu ve yalnız- 
ca zanna dayanıyorlardı. Sonuç olarak ke- 
sinlikle onu öldürmediler: 158 Bilakis, 
Allah onu kendi katma yüceltti. Zira 
Allah mutlak üstün ve yüce olandır, her 
hükmünde tam isabet sahibidir. 159 Ni- 
tekim (İsa'yı biz öldürdük diyen) 7 Kitap 
Ehli Yahudilerden hiç kimse yoktur ki, 
onun ölümü 8 arefesinde bu gerçeği 9 tas- 
dik etmiş olmasın. Zira Kıyamet Günü 
de o onlar aleyhine şahitlik yapacaktır. 

160 Yahudileşenlerin 10 işledikleri zu- 
lümlerden dolayı, önceden helâl kılman 
bir çok iyi ve temiz şeyden onları mah- 
rum bıraktık. Nedeni ise, Allah yolundan 
sıkça sapıyor/saptırıyor olmalarıydı: 161 
mesela 11 yasaklandığı hâlde faiz alıyorlar 
ve başkalarının malını haksız yere yiyor- 
lardı. Neticede onlardan inkâra gömülen- 
ler için şiddetli bir azap hazırladık. 

162 Lâkin içlerinde ilimde derinleşmiş 
olanlara, sana ve senden önce indirilene 
iman edenlere, özellikle de 12 namazı isti- 
kamet üzre diriltenlere, zekâtı gönülden 
gelerek verenlere, 13 Allah'a ve Âhiret Gü- 
nü'ne inananlara; işte bunlara, zamanı 
gelince muazzam bir ödül bahşedeceğiz. 



1 Bu ifadeyle ilgili bkz: 2:88, not 6. 

2 Burada îmâ edilen "cezalandırma" 160. âyet- 
te açıkça zikredilmektedir. 

3 Zımnen: Elleriyle karartıp taşlaştırdıkları 
kalplerini suç delili olarak Hesap Günü önleri- 
ne koymak üzere mühürlemiştir. 

4 Hz. Meryem'in iffetine dil uzatıp Hz. İsa'nın 



gayr-ı meşru olduğunu söylüyorlardı. Meryem 
sûresinin 30. âyetindeki mucizeden dolayı İsa 
çocukken bu iftirayı atmazken, Isa davete baş- 
ladığında kıskançlıklarından iftira atmaya baş- 
ladılar. 

5 Yahudilerin Hz. isa'ya ilişkin kinayeli ve 
alaycı üslûbu sözgeliminden anlaşılmaktadır. 



184 



**£3£s^ 



4/ nisa sûresi 



*ns3$ssj» 



CUZ6 



6 Yani: "Öldürülmüş gibi.." Şubbihe fiilinin na- 
ib-i faili Yahudiler ise salb'in "öldürülme" an- 
lamından yola çıkarak anlam "öldürülmüş gibi 
gösterildi" olur {Salb'in "öldürülme" anlamı 
için bkz: Lisân), tik kilise yazarlarından Basili- 
des, İsa'nın çarmıha gerilmediğini kaydeder. 

7 157. âyetteki kendi itiraflarına dayanarak. 

8 Yani: "İsa'nın ölümü.." Mevtihi'deki zamir 
İsa'yı gösterir. Zamirin Yahudileri gösterdiğini 
savunanlar olmuştur (Bkz. Taberî). Fakat bu- 
nun için zamirin çoğul gelmesi gerek. Böyle bir 
görüş ancak Übeyy'den nakledilen mevtihim 
okunuşuna dayandırılabilir (Taberî). İsa'ya 
birinin benzetilmesi lehum zamirine aykırıdır. 
Kaldı ki kelime le-yu'minunne değil le-yumi- 
nenne'diı. Son cümledeki yekûnu'mm gizli öz- 
nesi ve 'aleyhim' deki çoğul zamiri, elimizdeki 
mushafm okuyuşunu teyit etmektedir. Hz. 
İsa'nın ölümüne dair kilise tarafından icat 
edilen bütün bir dinî efsanenin temelinde 



peygamberin beşeri tabiatını içine sindire- 
memenin kafa karışıklığı yatar. Efsane 
büyütüldükçe kafa karışıklığı daha da artmış, 
sonunda her şey içinden çıkılmayacak bir hâle 
gelmiştir. 

9 İsa'nın öldürülmediği gerçeğini. Daha derin- 
de,- İsa ile ilgili yaratılış ve ölüm hakikatini... 

10 Ellezine hâdû'yu çevirimizin gerekçesi için 
bkz: 2:62 not 1 ve 6:146, not 4. 

11 Tefsiriyye vav'mm "mesela" vurgusu için 
bkz: 7:163. 

12 Cümlenin akışına aykırı olarak, merfu [mu- 
kîmûn) yerine mansup [mukîmin) gelmesi, Bas- 
ra ekolüne mensup dilcilere ve özellikle Sîbe- 
veyh'e göre namazı diri ve dik tutanlara ve na- 
mazla diri ve dik duranlara özel bir önem veril- 
mesinden dolayıdır. "Özellikle"nin gerekçesi 
budur (Salât için bkz: 87:15, not). 

13 l'ta'dan farklı olarak îtâ'nm "gönüllü, kolay- 
ca" yan anlamı çeviriye yansımıştır. 



CUZ6 



*N3$S^ 



4/ NtSÂ SÛRESİ 



♦N3SN- 



185 



&$3H 



bt S-^J'j £>J J\ t-I^-ii Uİ= ^illîı ll^}î lîı 
v^İmj j=^—]j ji^-^jj (^y.\ *J\ L-^j'3 »^ 

' a' t * ' » ' * C ' 

4&=dUJl3<Uİ*j İIJÎ I -^XJ] J jî I Uj Jg jjiîll <j^=J 

'jj* öi^'J! ' fJ-HS V^U» IjiS oâ^İI J^_i^. 

" , ti>^-«j4P ^îj^4J jji^İiıı ji==Jp 1 jüt 5 



163 BİZ Nuh'a ve ondan sonraki tüm 
peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da 
vahyettik; İbrahim'e, İsmail ve İshak'a, 
Yakub'a; dahası İsa, Eyyub, Yûnus, Ha- 
run, Süleyman da dahil onların torunları- 
na vahyettiğimiz, Davud'a ise Zebur'u 
verdiğimiz gibi; 164 hem daha önce sana 
bildirdiğimiz elçiler, hem de bildirmedi- 



ğimiz elçiler(e vahyettiğimiz) gibi; Al- 
lah'ın Musa'ya kelamını söylediği gibi... 1 

165 Onlar, müjdeli ve uyarıcı haber taşı- 
yan elçiler; ki (o) elçilerden sonra insanın 
Allah karşısında bir mazereti bulunma- 
sın: 2 Allah zâtında sonsuz izzet ve her 
hükmünde tam isabet sahibidir, 

166 Lâkin Allah, sana kendi ilminden in- 
dirdiğine bizzat şahitlik yapar ve melek- 
ler de şahitlik yaparlar: zaten şahid ola- 
rak Allah yeter. 

167 İnkâra sapan ve başkalarını Allah yo- 
lundan saptıranlara gelince: onlar derin 
bir sapıklığa gömülüp gitmişlerdir. 

168 Küfre gömülen ve zulümde direnen- 
leri Allah asla affetmeyecek ve onlara bir 
yol göstermeyecektir; 169 sadece cehen- 
nemin yolunu (gösterecektir), orada 
kalıcıdırlar: ve bütün bunlar Allah için 
pek kolaydır. 

170 Ey insanlık ailesi! işte Peygamber si- 
ze Rabbinizden hakikati getirdi: artık 
iman ederseniz sizin için hayırlı olur. 
Yok eğer hakikati inkâr ederseniz, iyi bi- 
lin ki göklerde ve yeryüzünde olan her 
şey Allah'a aittir: zira Allah her şeyi bi- 
lendir, her hükmünde tam isabet kayde- 
dendir. 



1 Hz. Musa'ya vahiy diğer peygamberlerden verir. Tabi ki bu bağlamın da desteklemediği 



farklı olarak "kelam"m tecellisi yoluyla geldiği 
için, o burada müstakil olarak anılmıştır. 
Zemahşerî, mezhebi kaygılarla buradaki 
kelleme fiiline etimolojisinden yola çıkarak 
"yaralama" anlamında alır ve bu ibareye "Allah 
Musa'yı musibet pençeleriyle yaraladı" mânası 



zorlama bir yorumdur. Zaten Zemahşerî de 
yine Allah'ın Hz. Musa ile konuşması bahsini 
işleyen A'râf sûresinin 143. âyetinin tefsirinde 
biraz dolambaçlı da olsa bu tezini unutarak söz 
konuşu ilâhî mükalemeyi kabul eder. 
2 Krş: 20:134. 



«*s3£3=H. 



186 



**S3$3#- 



4/ NİSA SÛRESİ 



->^3^* 



CÜZ 6 



171 EY kitap ehli (olan Hıristiyanlar)! 
Akidenizde haddi aşmayın ve Allah hak- 
kında yalnızca hakkı söyleyin! Meryem 
oğlu İsa Mesih sadece Allah'ın elçisi, 
O'nun Meryem'e ulaştırdığı vaadi ve 
O'ndan bir ruhtur. 1 Artık Allah'a ve pey- 
gamberlerine inanın ve "üçtür" deme- 
yin. 2 Buna bir son verirseniz hakkınızda 
hayırlı olur. Allah tek ilâhtır,- çocuk sahi- 
bi olmaktan münezzehtir, göklerde ve 
yeryüzünde olan her bir şey O'na aittir; 
koruyucu otorite olarak Allah yeter. 3 

172 Ne İsa Allah'a kul olmaktan kaçınır, ne 
de O'na yakın melekler. Zira Allah, O'na 
kul olmaktan kaçınarak küstahça bir gurura 
kapılan herkesi kendi katında toplayacaktır. 

173 İman edip ıslah edici eylem 4 ortaya 
koyanlara gelince: karşılıklarını tasta- 
mam kendilerine verecek, kendilerine 
lutfu kereminden artırdıkça artıracaktır. 
(O'na kulluktan) kaçman ve küstahça bir 
gurura kapılanları, elim bir azaba mah- 
kûm edecek; onlar ne kendilerini Allah'a 
karşı koruyacak ve ne de yardımcı bula- 
bileceklerdir. 

174 EY insanlık ailesi! 5 Artık Rabbiniz- 



^»$&h 



Ji- \JJo V j °<^=*~>j J İJİİ5 V v&==>Jl j*î ç 

iOJİ Jj— jj r*lj> jVİ (s—-^ ^—....^J \ Ujl ^jAJI Vl "CUl 
*U »jj <Üib I^J-aÛ 4J_o 7-JJJ PİJ* L^ ' tg;.â.1 1 ri,,,. r,\S J 

^ Uj P!3" "'^ ^ U *J JJ J *J j J^ O jl JjU^; ... 

öl » r; . .ı n 1 1 uj £': 'm ^ \W? >U£j <jÛb L5 İ5'j ^jVl 
>_âfs.:.'r.....°.o {y>jö jj ^uJ 1 ' ^ — >'l-l I V J 4& 1-Lİ j£j 

a g;^3^ oL^JUâzJI !j_U^j I ^ — ^o I ^-j-Ul L-oli ^ 

I nff 1 ^ -1^7 . .i l /jJ.ÂJI Lolj 4LJ2J ^_a « — ttıJj Vj rt_Ajj»-l 

U J-üül l# 14 h f^aî V j IİJ j ili o jj j_j 

^ 1.1 ; .,;.J fj^j p^=lj| ujjjlj ~Soj ^ ^^^ f*^ A ^- 
^ ^vgJU-J^ '.'« 4_j Ijn .,n-ç-\ J <UL_J l^—Ool Jj-iJÜ 1 LjIİ 



den size hakikatin belgesi geldi! Biz de si- 
ze aydınlatıcı bir ışık gönderdik. 6 175 Al- 
lah'a iman eden ve O'na sımsıkı sarılan- 
lara gelince: Allah onları rahmet ve ihsa- 
nına gark edecek ve dosdoğru bir yolla 
Kendisine yöneltecektir. 



1 Zımnen: İsa da tüm canlar gibi Allah'ın yarat- 
tığı bir candır. Buradaki ruhun minhu, tıpkı 
45:13'teki cemî'an minhu gibidir. Hz. İsa'nın da 
Allah'ın yaratma konusundaki yasalarına -ama 
çok daha özel bir yasaya- tabi olduğunu ifade 
eder (Ayrıca bkz: 3:46, not). Âyet, Hz. İsa'yı yü- 
celtme değil, aksine onu ilâhlaştıranları reddet- 
me amacını taşır. "O'ndan bir ruh", tıpkı 
"O'ndan bir lütuf" (45:13) gibidir. Bu ondan bir 
parça olmayı gerektirmez, isa'nın ruhu'1-kuds 
ile desteklenmesi (2:87; 253; 5:110) ise, Yahudi- 
lerin iftiralarını red amacı taşır. "Katından bir 



ruh ile destekleme" ifadesi de Kur'an'da tüm 
gerçek mü'minleri kapsayan bir biçimde kulla- 
nılmıştır (58:22). 

2 Teslis'in dogmatik ve açıklanamaz tabiatı 
için bkz: 5:73, not. 

3 Vekîl için bkz: 17:2, not. 

4 'Amilu's-sâlihât için bkz: 103:3, not 4. 

5 "Aile" yananlammm gerekçesi için bkz: 2:21, 
not. 

6 Göze nisbetle ışık ne ise, akla nisbetle vahiy 
de odur. 



CUZ6 



*^s3£N«- 



4/ NİSA SÛRESİ 



♦N3$&^ 



187 



N3"<i 



-ijy U-. jLlüüI \ ;„j.U j^'l Lil£= üli -ü j t$J ^IJ 



■gyıgt.,.. 






176 ONLAR senden açıklama istiyorlar. 
De ki: "Allah, birinci dereceden mirasçı- 
sı olmayanlar 1 hakkında size (şöyle) açık- 
lama yapar: Eğer bir erkek, çocuk bırak- 
madan ölürse ve bir kız kardeşi 2 varsa, 
onun terekesinin yarısına kız kardeşi sa- 
hip olacaktır,- kız kardeşin çocuk bırak- 
madan ölmesi durumundaysa erkek 
onun mirasım alacaktır. 3 Ama iki kız 
kardeş varsa, ikisi birden onun terekesi- 
nin üçte ikisine sahip olacaktır. Ve eğer 
erkek kardeşler ve kız kardeşler varsa, er- 
kek iki kadının payı kadar alacaktır. 4 

Allah bunları, (aksi hâlde) sapıtırsınız 
diye size açıklar. 5 

Sözün özü: Allah her şeyi sonsuz ilmiyle 
kuşatandır. 



1 Veya yukarıdaki mânayla eşit alternatif bir âyetin miras hukuku içinde değil de sûrenin so- 
mana olarak: "Ölenin birinci dereceden yakını nunda yer alması, Hz. Osman dönemindeki ter- 
olmayan vârisler". Kelâle'mn anlamı ve alterna- 
tif çevirimizin gerekçesi için bkz: Âyet 12, not. 

2 Öz ya da baba bir. 

3 Hz. Ebubekir'in içtihadına göre "tamamını 
alacaktır". 

4 Bkz: 11. âyetin notu. Bu âyet bazılarının iddi- 
a ettiği gibi son âyet olamaz. Zira ahkâmla ilgi- 
lidir ve "Bugün size dininizi kemale erdirdim" 
müjdesindeki kemale bu da dahil olmalıdır. Bu 



tip komisyonunun âyet sıralamasına müdahale 
etmediğinin delilidir. Eğer tersi olsaydı, bu âyet 
mutlaka sûrenin başındaki miras âyetleri içeri- 
sine yerleştirilirdi. 

5 "Sapıtmanız diye" [en-tedillû] ibaresinde haz- 
fi caiz görerek, bunu bir M takdiriyle "sapıtma- 
manıza" dönüştürmek gereksizdir. Allah'ın sa- 
pıtmamızı istemesi düşünülemez. O hâlde bu- 
rası İbn Cinni'nin dediği gibi "bir şeyin bir şey- 
den istiğnası" babmdandır {el-Hasais I, 266). 



5. MAÎDE SURESİ 
»N3£N« 

M aide "(Gök) sofrası" anlamına gelir. 112-114. âyetler arasında nakle- 
dilen Havarilerin Hz. İsa huzurunda dile getirdikleri arzu, sûreye 
isim olmuştur. Rivayetlere bakılırsa bu ismi daha sahabe zamanında 
almış görünmektedir (Ibn Hanbel). 'Ukûd ve Munkıze adıyla da anılmıştır. 

Sûre Medine döneminde Hudeybiye anlaşmasından sonra nazil olmuştur. 
Nüzul yılı veya yılları tartışmalıdır. Hz. Osman ve îbn Abbas tertiplerinde 
sonlarda yer alır. Fakat sûrenin Yahudilerle ilgili bölümleri (42-71) özellikle 
de 42-50 arası pasajlar çok yoğun bir Müslüman- Yahudi ilişkisinin varlığını 
gerektirir. 10. yılda böyle bir ilişkiden söz edilemez. Aynı şey Münafıklar ve 
onlarla ilgili âyetler için de geçerlidir. Bu yüzden Cabir b. Zeyd tertibindeki 
(Ahzab-Mumtehane) yeri daha isabetlidir (îbn Aşur). 42-71 arasındaki pasaj- 
lar ile Mü'minlerle Yahudiler arasında Hicret'in ardından akdedilen Medine 
Vesikası arasındaki benzerlik dikkat çekicidir. Eğer bu veriyi esas alırsak, 
sûreyi hicretin ardına yerleştirmek gerekir. Fakat bu duruma, çok daha son- 
raki yılları işaret eden sûrenin diğer pasajları mani teşkil eder. 

Surenin bütününün tek celsede inmediği kesin. Girişte uyguladığımız kri- 
terler de bunu teyit eder. Hz. Aişe ve İbn Ömer'e nisbet edilen rivayete gö- 
re son sûredir. Rebi' b. Enes'e göre Veda Haccı'nda inmiştir. Esma bt. Yezid 
Mina'da indiğini söyler. Mücâhid'e göre 3. âyetin son yarısı Mekke'nin fet- 
hinde, daha başkalarına göre ise Veda Haccı'nda inmiştir. Aynı âyetin son 
indirilen âyet olduğu yaygın bir kabul görmüştür. 

Maide sûresi kurallar ve sınırlar süresidir. Kurtubî, yalnızca bu sûrede geçen 
19 farz tesbit ettiğini söyler. Sûrenin maksadı, insana kontrollü ve kurallı 
yaşama disiplini kazandırmaktır. Zira, bir sınır yoksa hiç sınır yoktur. 

Sure Allah-kul arasındaki sözleşmelere sadâkat gösterme talimatıyla başlar. 
Helâl ve haram gıdanın sınırları çizilir. Zira, insan yedikleridir. Haccm sem- 
bolleri hatırlatılır. İçki, kumar, fal okları gibi cahiliyye kalıntıları temizle- 
nir. Abdest, gusül ve teyemmüm ile temizlik ilâhî talimatın konusu olur. 
Kısas, şahitlik, yemin, keffaret gibi hususlarda konulan kuralların tümü de 
tek bir hususu hedefler: Adalet. Yahudi, Hıristiyan ve münafıklardan söz 
eden âyetlerin hepsi de tevhide daveti amaçlar. Sûrenin zirvesi şu âyettir: 
"Bugün dininizi sizin için kemale erdirdim ve size olan nimetimi tamamla- 
dım ve (Allah'a) teslimiyeti sizin için hayat tarzı olarak benimsedim" (3). 

Allah'ın ahdine sadâkatle başlayan sûre, Allah'ın azametiyle son bulur. 



CUZ6 



^=3$==^ 



5 / maide sûresi 



*N=3£s^ 



189 



•#*!= 






SJjlJJI öji^j 



^B%- 



fUJvı ü~$5 jlğ==d öl».ı jjiiiu ı Jj\ \jh\ ^jui ı^fî ı; 



RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA 

1 SlZ ey iman edenler! Sözleşmelere sa- 
dakat gösterin! l 

Size belirtilenler dışında, sığır cinsi hay- 
vanlar size helal kılındı,- ne ki ihramay- 
ken avlanmanız helal değildir. Şüphesiz 
Allah razı olduğu şeyleri emreder. 2 

2 Siz ey iman edenler! Allah'ın sembolle- 
rine, kutsal aya, gerdanları süslenmiş 
kurbanlıklara ve Rablerinin ihsan ve rıza- 
sını isteyerek Beytu'l-Haram'a koşanlara 
karşı saygısızlık etmeyin! Ancak, hac ile 
ilgili sorumlulukları yerine getirdiğiniz 
zaman avlanın! 

Sizi Mescid-i Haram'dan alıkoyanlara olan 
hıncınız, onlara saldırganlık yapmanıza 
yol açmasın,- 3 erdem ve takvada 4 birbiri- 
nizle dayanışma içinde olun, günahkarca 
kötülük ve düşmanlıkta değil; artık Al- 
lah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde 
olun: Çünkü Allah'ın cezası pek çetindir. 



1 Bu sözleşmelerin kapsamına, insanın Allah 
ile akdini temsil eden iman, insanın kendisiyle 
akdini temsil eden selim fıtrat ve vicdan, insa- 
nın yakın ve uzak çevresiyle yaptığı her tür söz- 
leşme girer. Sınırlar, özünde irade sınavının bir 
gereğidir. 



2 Lafzen: "Allah dilediği şekilde hükmeder". 

3 Zımnen: Zulme uğramayı zulmetmenin ge- 
rekçesi yapmayın! 

4 Bin fıtrata karşı sorumluluğun gereği olan so- 
rumlu davranış, takva Allah'a karşı sorumluluk 
bilincidir. 



190 



«NS3SN* 



5 / MAtDE SÛRESİ 



*N3£s> 



CUZ6 



3 ÖLÜ HAYVAN, kan, domuz eti, Al- 
lah'tan başkası adına kesilenler,- 1 bir de 
boğulan, dövülerek öldürülen, düşerek 
ölen, boynuzlanarak öldürülen 2 ya da he- 
nüz canlıyken kestikleriniz hariç vahşi 
bir hayvan tarafından parçalanan hayvan- 
lar ve putperestçe semboller 3 üzerine ke- 
silenler, ayrıca attığınız zarla geleceğe 
ilişkin kehanette bulunmak 4 size haram 
kılınmıştır. 5 Bütün bunlar birer sapmadır. 
Bugün, inkâra saplananlar, dininiz(i terk 
edeceğiniz )den umutlarını tamamen kes- 
mişlerdir: O hâlde, onları gözünüzde bü- 
yütüp de saygmlaştırmaym! Yalnız Beni 
tazim edip, Bana saygı duyun! 6 

Bugün dininizi sizin için kemale erdir- 
dim ve size olan nimetimi tamamladım,- 7 
ve (Allah'a) teslimiyeti sizin için hayat 
tarzı olarak benimsedim. 8 

Günaha gönüllü koşmaksızm kim hayatî 
bir zaruretten dolayı zorda kalırsa, iyi bil- 
sin ki Allah tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz 
bir merhamet kaynağıdır. 

4 Kendileri için neyin helâl kılındığını 
sana soruyorlar. De ki: "Temiz ve güzel 
olan her şey size helâl kılındı." 9 

Allah'ın size öğrettiği bilgi sayesinde 
eğittiğiniz avcı hayvanlara gelince: onla- 
rın sizin için avladığı her şeyi yiyin, ama 
üzerlerine Allah'ın adını da anm ve Al- 
lah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde 
olun ; hiç şüphe yok ki Allah'ın hesap gö- 
rüşü çok dakiktir. 

5 Bugün, temiz ve güzel olan her şey size 



I jn ..Ü" ..."i ö\ J l- „n\ M ^Ss- î-=-Jİ taj p ~S " '^ ^-° "* ' f ; ~^\ 

^3 rS^-î* ^y* lj jff g: ■ ^J-ÜI ^~Sl ^^Jl (3-İJ ~Süj *VjVL 

o' *' * >**''**>* t f " f ° *" ~ e S' *" s - » , * t-* - ° ' 

^^1İ£- "jS— ^1 U-o 1^)5^3 .üll ^5v^ic- U« *^j^»1aj / j . >; ..cn^ 
"■•>' s • , > * , ' î î ,>'''>." 



uı ^ 



j-^lifil '.y j 1 i-^ 1 S; 






helâl kılınmıştır. Üstelik, kendilerine da- 
ha önce vahiy gönderilmiş olanların yiye- 
cekleri de size helâldir ve sizin yiyecekle- 
riniz de onlara helâldir. Ve (son vahye) ina- 
nan iffetli kadınlar ile sizden önce kendi- 
lerine vahiy verilenlerin iffetli kadınları 
-kendilerine mali güvence vermeniz, on- 
ları meşru olmayan yolla ya da gizli dost 
tutma yöntemiyle değil de meşru bir akit- 
le- nikahlamanız da (size helâldir). 10 

Kim imanı inkâr ederse işte onun ameli 
boşa gitmiştir; 11 üstelik o âhirette zarara 
uğrayanlar arasında yer alacaktır. 



1 Hayvan bile olsa can değerlidir ve hayatın sa- 
hibi el-Hayy olan Allah'tır. 

2 en-Natiha: "Boynuzlanarak ölen hayvan". 
Basralılara göre mef'ul olan bir isim fail yapıla- 



(mentuh: natîh/a) gibi. Sıfat tamlamalarının, 
mevsufun hazfi ile gelmesi durumunda da bu 
kural geçerlidir: lihyetun dehîn/e (yağlı sakal) 
ve aynun kehîl/e (sürmeli göz) anlamını mevsu- 
fu hazfederek ve bir te ekleyerek elde edebiliriz. 



caksa, sonuna "isimleştirme te'si" getirilir Kûfelilere göre, Arap'lar feîle kalıbına uygun ke- 



CUZ6 



*N3£N- 



5 / MAİDE SÛRESİ 



-N3S5N» 



191 



limeleri bir isme sıfat yaptıkları zaman "te'leri 
düşürürler: aynen kehîlen. Fakat eğer mevsuf 
hazf edilirse onlar da te'yi şart görürler (Taberî). 
Râzî: en-natîha, el-mevguze, el-mütered diye ke- 
limelerinin sonundaki te'yi koyunu niteleyen 
sıfat olarak tarif eder. Ona göre te dişillik ala- 
metidir. Burada galibiyet kuralı geçerlidir. Arap- 
lar genelde boynuzlanmış koyunu yerlerdi. 

3 Nusub (t. nâsıbeh), müşrik Mekke toplumu- 
nun üzerinde hayvanları boğazladıkları sunak- 
lar (Râğıb). Bu yalnızca kurban kesmek biçi- 
minde değil, oraya izafe edilen sahte kutsallık- 
tan yararlanmak için hayvan kesimi yapmak 
biçiminde de gerçekleşiyordu. 

4 Lafzen: "çektiğiniz fal oklarıyla kısmet tesbi- 
ti yapmak". Açıktır ki, bu tür bâtıl anlayışlar, 
insanın irade ve gayretini yok edici bir işlev ta- 
şırlar. Aslında yasaklanan geleceğe ilişkin ke- 
hanette bulunmaktır. 

5 Haram kılınanlarla ilgili âyet için bkz: 6:165; 
ayrıca 90. âyetin ilgili notlarına bkz. 

6 Çevirimizin gerekçesi için bkz: aynı ibarenin 
geçtiği 10:62, not. Sûrenin muhtevasına, sahih 
rivayetlere ve yaygın görüşe göre Kur'an'dan 
son inen âyet budur (Buhari, îman 33; Müslim, 
Tehir 3-5). 

7 İtmam, bir şeyin aslının (cevherinin) tamam- 
lanmasıdır. İkmal, asıl tam olmakla birlikte 
noksan olan detayının (arazının) tamamlanması- 
dır. İnsanlığın değişmez değerlerinin tümü olan 
İslâm son mesajla hem nitelik hem nicelik ola- 
rak kemale ulaşmıştır. Nimet ise, asıl olarak ke- 
male ulaşmış fakat fer olarak çatısı kurulup siz 
kemale taşıyın denilmiştir. Bu da tamamlanmış 
olan asıldan yola çıkılarak yapılacaktır. Kelâle 
ve faizle ilgili âyetlerin bu âyetten sonra indiği 
görüşünü kabul edersek, dinin ikmaliyle dinin 
esaslarının kastedildiğim düşünmemiz şart olur. 

8 Meşhur rivayete göre bu âyet, Nebi'nin vefa- 



tından 81 gün önce kurban bayramı aref esinde 
nazil olmuştur. 

9 Tayyibât yalnızca hijyen anlamında tertemiz 
olanı değil, manen de pak olanı ifade eder. Bir 
şeyin helâl hükmünü alması için bu iki özelliği 
taşıması gerekir. 

10 Âyette kitap ehline ilişkin iki husustan söz 
edilmektedir. Birincisi yiyecekler, ikincisi ha- 
nımlar. Ancak bir fark vardır: Yiyeceklerde kar- 
şılıklı helâl kılınma açıkça ifade edilirken, ni- 
kahlama konusunda sadece "onların kadmla- 
rı"nm helâl kılındığı söylenmiştir. Müslüman 
erkeğin kitap ehli hanımla nikahlanmasmm ce- 
vazını ifâde eden ibaredeki tek yönlülük dikkat 
çekicidir. Sonuç olarak âyet bir müslüman ile 
kitap ehlinin yiyeceklerini karşılıklı olarak ser- 
best kılarken, bir müslüman erkeğin ehli kitap 
bir kadın almasını serbest kılmış, tersi bir duru- 
ma dair birşey söylememiştir. Atâ, ehl-i kitabın 
kadınlarıyla evlenmeye izin veren âyetin ruhsat 
olduğunu, zira o zaman müslüman hanımların 
az olduğunu, kendi zamanında ise buna ihtiyaç 
kalmadığını söyler ve "ruhsat zail olmuştur" 
der (Râzî). Nihai hükmü elbette imam Atâ'nm 
vardığı sonuç değil âyet koymuştur. Fakat 
Atâ'nm bu yaklaşımı, vahyi maksat ve ruhunu 
gözeterek okuma konusunda ilk nesillerin yak- 
laşımına ışık tutucudur ve önemlidir. 

11 Zımnen: Kim problemli de olsa imanı mut- 
lak inkârla bir tutarsa, onun ameli boşa gitmiş- 
tir. Bunu şu rivayet destekler: "İnsanlardan ba- 
zıları, bize, Müslümanların (o zaman) şöyle de- 
diğini aktardılar: Biz kitap ehlinin kadınlarıyla 
nasıl evlilik yapalım, onlar bizim dinimize 
mensup değil ki? Bunun üzerine Allah bu âyeti 
indirdi" (Taberî). Bu ibare metinde olmayan bir 
"Allah" ismi takdir edilerek "kim Allah'ı inkâr 
ederse" şeklinde de okunmuştur. Taberî bu iki- 
sini telif etmeye çalışır, fakat çok da ikna edici 
olamaz. 



192 



«N3£N* 



5 / MAflJE SÛRESİ 



*N3£^ 



CUZ6 



6 SÎZ ey iman edenler! Namaza kalkaca- 
ğınız zaman yüzünüzü, ellerinizi ve dir- 
seklere kadar kollarınızı yıkayın ve (ıs- 
lak) ellerinizle başınızı mesnedin ve bi- 
leklere kadar ayaklarınızı da (yıkayın ya 
da meshedin). 1 Eğer cünüp olmuşsanız 
baştan ayağa temizlenin! Fakat eğer has- 
taysanız, ya da yolcuysamz, yahut doğal 
ihtiyacınızı gidermişseniz veya kadınlar- 
la birlikte olmuşsanız ve su da bulamı- 
yorsanız, o zaman temiz bir toprağa yö- 
nelerek 2 onunla yüzlerinizi ve kollarınızı 
meshedin. 3 Allah sizi zora sokmak iste- 
mez; fakat sizi pırıl pırıl yapmak ve ni- 
metlerinin tamamını size bahşetmek is- 
ter ki şükredenlerden olasınız. 

7 Ve hatırlayın Allah'ın size olan nimeti- 
ni ve "İşittik ve itaat ettik" dediğiniz za- 
man Allah'a karşı kendinizi bağladığınız 
taahhüdü; Allah'a karşı da sorumluluğu- 
nuzun bilincinde olun: Kuşku yok ki Al- 
lah kalplerin içini bilir. 

8 SlZ ey iman edenler! Allah için, hakkı 
ayağa kaldırarak adaletin timsali olun ve 
birilerine olan nefretiniz sizi adaletten 
sapmaya sevk etmesin! Âdil olun, bu Al- 
lah'ın denetimi altına girmenin en kes- 
tirme yoludur: Artık Allah'a karşı so- 



>*I2M 



e' > f t * b r ,° ' b "* a ' * ö f « % t 

\j-^Şsj fcLJİ lj-L_>o ^_li frl '.:\\ - r °.. U j! Ja_jÜJI 

(g| J }j£—Z3 I^=lÜU °-£=£ii- 4Îü Xx-J 3 i-S^fkJ 
l^=îijlj (_$JJ! 4ÎÜl~oj ~ü=Uİ£ 4Üİ *Xjo I j^==Jlj 

X_Ji- <W1 jl <<kl lj_ülj LlÂlslj LUU-1 rv^-Ls il 4-j 
iül 1j_5j1j ^j) p^U vS - ^ 1 >-* !>-^l I^J-Uj V! 

■ ' ~-Jâİ- ^™>"İJ 'a'j-jûua - — jJ CjL-^JUÂJI l^_l^£-J 



rumluluğunuzun bilincinde olun! Şüphe 
yok ki Allah bütün yaptıklarınızdan ha- 
berdardır. 

9 Allah, inanan ve ıslah edici iyi işler ya- 
panlara günahlarının affedileceğini ve 
muhteşem bir ödüle kavuşacaklarını va- 
ad etmiştir. — > 



1 Kıraat imamlarından Nâfi, Ibn Âmir, Hafs, 
Kisâî ve Yakub'un okuyuşuna göre âyet ayakla- 
rın yıkanmasını, geri kalanının okuyuşlarına 
göre ayaklara meshedilmesini emreder. Ebube- 
kir er-Râzî, her ikisini de "meşhur kıraat" ola- 
rak verir [Garibu'l-Kur'an, r-c-1 md). Ehl-i Sün- 
net okuluna mensup alimlerin çoğunluğu birin- 
cisini, Ehl-i Beyt okulu mensupları ve Taberî 
gibi bazı Sünni imamlar ikincisini tercih eder- 
ler. Süyûti, Isferâyîni'den bu âyetin iki farklı 
okunuşu bağlanımda şunu nakleder: "Bir cüm- 
le ifade ettiği mânalardan birine izafe ediliyorsa 
bunda bir çelişki söz konusu değildir" {İtkân II- 



I, 89). Üçüncü ve şaz bir okuyuş da Hasan Bas- 
ri'den gelen erculukum okuyuşudur. Açılımı ve 
mağsulu erculikum ile'l-ka'beyn (ayaklarınızın 
yakınılan yeri topuklara kadardır) olur. 

2 Teyemmemû: "yönelin, niyetlenin, hedefle- 
yin". Kelimenin anlamı, maksadı tasavvurda 
oluşturmaktır. Bu nedenle "niyet" teyemmü- 
mün esası sayılmıştır. 

3 "Abdest âyeti" diye bilinen bu âyet, aslında 
guslü farz kılar. Zira abdest Namaz'la yaşıttır. 
Teyemmüm hükmünün özünde namazın her 
durumda vazgeçilemezliği yatar. 



CUZ6 



♦N3$5N«- 



5 / MAflDE SÛRESİ 



*^3^ 



193 



^ 



jU^i _ıJb 9 ı Lit;^ 



I jjÂ^ — > /jjJJI 



i-1*; !j J _^=aji l^_j_*l j->-ül L^l U 

JSj^ii *)i\ urüj 2ll I3İ3İJ ^=<li- I4Jjü I ıliö 

<J-î'j-"j ls-^ 3 Lif *>" J-it J—SJ3 jj_Ljİji 

L5 _j I -tul JLJj l :; 5T ^_£c- (V-Ij I 1 \° " L-Ijüoj 
ı # . ' ' f • a \ '\ 1 ' * ° -'A* ' f ti*'*' \ f t 

O ll>. -^=ul>- .> V J X^=aj 1 '; .' l^=ui ü Ji^== V 
î ' J-— — J I <- l^_* J .> J..ğ.q t ^ — ■■ " 
J j ^ " ■ J L^o Ui>- I j ,,,i j 4_jw9 I yi -j-E- -, ^ ■■! I 



î l-'l S. 



< — 10 İnkâra saplanan ve mesajlarımızı 
yalanlayanlara gelince: işte onlardır ce- 
hennemlik olanlar. 

11 Siz ey iman edenler! Hatırlayın Al- 
lah'ın üzerinizdeki nimetini! Hani size 
bir toplum el uzatmaya kalkışmıştı da, 
onların elinden sizi kurtarmıştı? Şu hâlde 



Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilin- 
cinde olun! Ve mü'minler artık yalnızca 
Allah'a güvensinler. 

12 İŞTE onlar arasından her deliğe gire- 
cek on iki kişiyi 1 gönderdiğimiz zaman, 
Allah İsrâiloğulları'ndan da kesin taah- 
hüd almış ve buyurmuştu ki: Kuşkusuz 
Ben sizinleyim: Eğer salât'ı doğru-dürüst 
eda eder, 2 arınmak için karşılıksız yar- 
dımda bulunur, düşmanlarını engelleye- 
rek elçilerimi desteklerseniz; 3 Allah'a da 
(güveninizi isbat etmek için) gönüllü ola- 
rak borç verirseniz, kesinlikle kötülükle- 
rinizi örterim ve sizi tabanından ırmaklar 
çağlayan cennetlere koyarım. İçinizden 
her kim de bundan sonra inkâr ederse, 
kesinlikle o doğru yoldan sapmış olur. 

13 Daha sonra, bu kesin taahhütlerini 
bozdukları için onları rahmetimizden 
dışladık ve kalplerini katılaştırdık; (şim- 
di onlar) kelimeleri bağlamlarından kopa- 
rarak çarpıtıyorlar; üstelik kendilerine 
hatırlatılan hakikatlerden bir kısmım da 
unutmuş durumdalar. 

Çok azı dışında hep onların ihanetine uğ- 
rayacaksın. Onları bağışla ve hoş gör! İyi 
bil ki Allah güzel davrananları sever. 



1 Çevirimiz nakîb'in kök anlamına dayanmak- 
tadır [Bahr ve Müfredat). 

1 Salât, bu ve daha başka âyetlerde bir ritüel ol- 
manın ötesinde Allah'a, peygamberlerine, dini- 
ne verilen desteği ve arka çıkmayı da içine ala- 
cak bir biçimde, tüm hayatı kuşatan bir bilinç- 
lilik hâli olarak karşımıza çıkmaktadır. Krş: 
"O, sizi üzerinize indirdiği vahiyle destekleyip 
ayakta tutar (salât eder)..." (33:43); "Şanımın 
yücelmesi için tüm destek ve çabanı seferber 
et" (20:14); "Şüphesiz Allah ve Melekler Pey- 
gamber'e salât ederler (desteklerler); ey iman 



edenler, siz de Peygamber'e salât edin (destekle- 
yin)" (33:56); "Kitab'dan sana vahyedileni ilet 
ve salâtı ikame et (ona destek vererek ayağa 
kaldır)" (29:45). Örnek âyetlerin notlarına, ayrı- 
ca Bakara 45 ve Maide 58'in ilgili notlarına bkz. 

3 Ta'azzur, Kur'an'da A'râf sûresi 156. âyette 
"yardım etme" fiiliyle birlikte, Fetih sûresi 9. 
âyette ise "yüceltmek, el üstünde tutmak" fii- 
liyle birlikte kullanıldığına göre, bunların dışın- 
da bir anlama sahip olmalıdır. Kelimenin aslı 
"engelleme"dir. Tercihimizin gerekçesi budur. 



194 



*N3£N* 



5 / MAİDE SÛRESİ 



*N3S&3«- 



CUZ6 



14 "Biz Nasara'yız" diyenlerden de kesin 
bir taahhüt almıştık; 1 onların (takipçile- 
ri) de uyarıldıkları şeyden hisse kapmayı 
unuttular. 2 Bu yüzden onları, aralarında 
Kıyamet Günü'ne kadar sürecek düş- 
manlık ve nefrete mahkûm ettik. 3 Zama- 
nı gelince, Allah kendilerine yaptıkları 
her şeyi bir bir haber verecektir. 

15 EY önceki vahyin mensupları (olan 
Yahudiler)! Kitaptan gizlediğiniz bir çok 
hakikati size açıklamak ve (zaten bili- 
nen) bir kısmından da geçmek üzere elçi- 
miz gelmiştir. Artık size Allah'tan bir 
ışık ve net bir mesaj ulaşmıştır. 16 Allah, 
kendi rehberliğinde rızasını gözetenleri 
ebedi kurtuluş yollarına ulaştırır,- rahme- 
tiyle 4 onları karanlıklardan aydınlığa çı- 
karır ve dosdoğru bir yola yönlendirir. 

17 "Allah Meryem oğlu Mesih'tir" diyen- 
ler kesinlikle küfre sapmışlardır. De ki: 
"Eğer Meryem oğlu Mesih'i ve onun an- 
nesini ve yeryüzünde yaşayan herkesi he- 
lak etmek isteseydi, kim Allah'a engel 
olabilirdi? Zira göklerin, yerin ve onlar 











*_£* Li-*"* 1— iJJi- 


\ ı^jL^J LİI IjJÜ (j-i-Ul j>-«j 




4_) t j^ ^-=a j LJU Uii- ! j_^Uİ 


1—3 J— -J J 4 4-Jİ 


1 f">-j lj-J 1 aL-Uz^JIj öjl-J—^Jl 


J_Âl Uf «f il) 


j_*-Lvaj 1 ^J l^s=s 1 — *j .di 1 - — g~--*d 


0,.*.^= ^4=J 


j^j Uüj^j /vüsl-aı g. \S- jS ulKJl 


If- 'j-^J V 


",.m ■ ı.=Ü 1 jj — o ö ^jb*j ^,._".;ir- =3 l «-o 




p ^\_«J 1 Al lj 


ı_j 1 ^-is j s — y 1 -j—* <ûi 1 4__j <_ç J— ğj 




yjj oL_UüJI ^* çv-fr^uj 


^_ii= 1_3 -i. 








?y~ «JÜ 1 j_a <JJ 1 öl '>JU ^-jJJ 1 


^llJj oı jij 


1 jj lL°.,..j, <JJİ 5-° ^ıLiZ IjJS 


U^ ^ jVl 


u-J û* i 4 -* ' J f? j* S^ ' £■; ;^ ' 


ırj-r*- ı -- 


_^ j V 1 j o l^o-JU 1 ^tXJw> <u 3 




<*'< ^->J$ s- ^S 


J^=» ^j-^- <ü t j * L-İj LJâ ,3_L>J 



arasmdakilerin otoritesi dilediğini yara- 
tan Allah'a aittir: ve Allah'ın gücü her şe- 
ye yeter! 



1 Bunlar Hıristiyanlaşmadan önceki Isevilerdir. 
Allah söz aldığında Hz. İsa onların arasındaydı 
ve o yaşarken Teslisçi Pavlus Hıristiyanlığı ve 
kilise yoktu (Bkz: 82. âyet, notlar). 

2 Yahudiler gibi dinlerini parçalamamaları ko- 
nusunda uyarılmıştılar. Fakat Nasârâ Hıristi- 
yanlaşmca daha fazla parçalandı, kendi içlerin- 
de din savaşları yaşandı, üç binden fazla încil, 
yüzlerce mezhep çıktı. 

3 Ağrayna, elsaknâ anlamına yakındır; "bir şeyi 



bir şeye tutturmak", "mecbur ve mahkûm et- 
mek" vurgusu taşır. 

4 Lafzen: "İzniyle.." Bu bağlamda Allah'ın izni 
"hidayete ermenin yasaları" vurgusunu taşır. 
Zımnen: Vermeyi dilemese, dilemeyi vermezdi; 
insan için hidayeti dilemese, iradeyi vermezdi. 
İradeyi verdiğine göre, insanın hidayetini dile- 
miştir ve bu O'nun izni anlamına gelir. Sonuçta 
bütün bunlar O'nun insana olan rahmetinin bir 
ifadesidir. 



*N3£s^ 



CUZ6 



•»NS3SS 3 ?* 



5 / MAÎDE SÛRESİ 



■*s3£N- 



195 



J5 »JUU.İJ *Uİ »LîŞl jiî^jLiİJlj jj_Jlll cuJUj 

lî>U ^szdii-'j) £ÇJ| çlS-j Jİİ 31 I^-allâ <Iıl tXİ 

U_j5 tjj jj Lr ->o Ij IjJti ' 5cr-^ ^fe* r^jljJI 

0jiL>J^_.İJ! j„a jt>L?-j JLi ^ üj-I*-Ij LJlS L4L» 
*_}*&Uo liLi ^\-Z!\ jt-jİli Ij-UİI Lİ4IIİ <il X_îîl 



18 Yahudiler ve Hıristiyanlar "Bizler Al- 
lah'ın çocukları ve can dostlarıyız!" de- 
diler. De ki: "Öyleyse neden günahları- 
nız yüzünden sizi cezalandırıyor? Aksi- 
ne siz O'nun yarattığı insanlardan sade- 
ce bir kısmısınız. O müstahak olanın 
bağışlanmasını diler, (cezayı) dileyeni de 
cezalandırmayı diler; 1 zira göklerde, yer- 
de ve her ikisi arasındaki şeylerin tümü 
üzerinde hükümranlık Allah'a aittir ve 



dönüş O'nadır. 

19 Ey önceki vahyin takipçileri! Peygam- 
bersiz geçen uzun bir fetretin ardından 2 
"Bize asla ne müjdecilerden biri geldi, ne 
de uyarıcılardan biri" dersiniz diye, uya- 
ran ve müjdeleyen Elçimiz, (hakikati) 
açıklamak üzere işte size de geldi; zira 
Allah'ın gücü her şeye yeter. 

20 BÎR zamanlar Musa halkına, "Ey Hal- 
kım! Allah'ın size lütfettiği nimeti hatır- 
layın ki, O aranızdan peygamberler çıkar- 
mış, sizi kendi kendinizin efendisi kıl- 
mış 3 ve başka hiçbir topluma vermediği- 
ni size vermişti. 21 Ey Halkım! Allah'ın 
size vaad ettiği kutsal topraklara girin, fa- 
kat sakın geri adım atmayın, yoksa kay- 
bedenlerden olursunuz!" 

22 Onlar, "Ey Musa!" dediler; "Unutma 
ki orada zorba bir halk var. Onlar oradan 
uzaklaşmadıkça biz kesinlikle oraya gir- 
meyeceğiz,- ama eğer uzaklaşırlarsa işte o 
zaman gireriz." 

23 Allah'ın lutfuna mazhar olan ve 
O'ndan korkanlar arasından iki kişi, 
"Onların üzerine (mertçe) kapıdan gi- 
din!" dediler,- "zira unutmayın, siz oraya 
girerseniz galip geleceksiniz. Eğer gerçek 
mü'minlerseniz, artık yalnızca Allah'a 
dayanmak zorundasınız." 



1 Lâm'm istihkak manasıyla. Cümlenin ikinci şayanlara da "fetret ehli" denilir. Bu husus 



yarısının lâm'sız gelmesi dikkat çekicidir. Ye- 
şa' fiilinin çift özneyi gören konumuna daya- 
nan çevirimiz için bkz: 10:25; 24:21; 47:17, ilgi- 
li notlar. 



1 Bu döneme "fetret dönemi", bu dönemde ya- 



Nahl sûresinin 36. âyeti ve Enam sûresinin 19. 
âyeti ışığında anlaşılmalıdır. 

3 Yani: "sizi özgürleştirmiş". Süddi'nin tercihi- 
ne uygun olarak (Nkl: Râzî). Eski Ahid'de de 
benzer bir ibare vardır {Sayılar 13). 



»N3£N« 



196 



*N3$s^ 



5 /MAİDE SÛRESİ 



♦N3S5*- 



CUZ6 



24 Berikiler (ise) "Ey Musa!" dediler, "on- 
lar orada bulundukça, biz asla oraya gir- 
meyeceğiz. O hâlde sen ve Rabbin gidip 
savaşın, biz işte şuracıkta oturuyoruz!" 

25 (Musa) "Rabbim! Sözüm kendimden 
ve kardeşimden başkasına geçmiyor. O 
hâlde, bizimle şu sapkın halk arasındaki 
farkı gözet!" diye yalvardı. 

26 Allah şöyle icabet etti: "O hâlde, onlar 
o topraklardan kırk yıl mahrum yaşaya- 
cak ve şaşkın şaşkın malum arazide do- 
laşmaya mahkûm olacaklar: Artık bu 
sapkın halk için kendini üzme!" 1 

27 VE ONLARA Âdem'in iki oğlunun 
kıssasını gerçek bir amaca matuf olarak 2 
anlat: Hani, ikisi de birer kurban sun- 
muşlardı ve birinden kabul edildiği hâlde 
diğerinden kabul edilmemişti! 

(Bunun üzerine) O (diğerine) demişti ki: 
"Çaresi yok, seni öldüreceğim!" 

(Öteki) cevap vermişti: "Allah, yalnızca 
sorumlu davrananların kurbanını kabul 
eder! 3 28 Beni öldürmek için el kaldırsan 
bile, ben seni öldürmek için elimi oynat- 
mayacağım; çünkü ben âlemlerin Rabbi 
Allah'tan korkarım. 29 Dilerim, hem be- 
nim günahımı hem de (benden dolayı) 
kazandığın günahı yüklenir ve böylece ce- 
hennemin yolunu tutarsın: Zaten zalimle- 
rin cezası da budur. 



^&^ 



V Ji\ 40 J^ "'' öj-L-c-li 1X4* Ul !>UUS -JÜjjj cJl 
^JL-uJl fjiül Ijü'ş Uİ?j ı3yLs jy^lj LS ^ Vl *ilUl 
u? ^W^-4 ^— 1 ,>■**? j I f-t~& t-^'J** L4SÜ J 1 - 5 © l 
fp* j-3'3- :■ O^Liİl f j2l Ji- J^ÎS # ^jVl 

cjjj ÎİI iJLil Jîl -illisi -iilll İJj ta ...ll> lîl Lî 

B , 5' ' £ 5 /T ' < C 5 b ' 8 



1 j-; j^-" 



U *J&£ < 



_~M J-Ü <L_~ÂJ 4_J 
, C S ^ , o : ' *'b ^ ^ ..-'' ^>° 



30 Fakat diğerinin benlik davası, onu kar- 
deşini öldürmeye sevk etti; sonunda onu 
öldürdü, böylece kaybedenlerden oldu. 4 

31 Bunun üzerine Allah, kardeşinin cese- 
dini nasıl örteceğini göstersin diye topra- 
ğı eşeleyen bir karga gönderdi. 5 "Eyvah, 
yazıklar olsun bana! " dedi, "ben bu kar- 
ganın yaptığını yapamayacak, kardeşi- 
min cesedini örtemeyecek kadar aciz biri 
miyim?" En sonunda pişman olmuştu. 



1 Bu pasajda samimi iman ile pazarlıkçı iman 
arasındaki fark ortaya konuyor. Mevcut nesil 
umut vermeyince, Hz. Musa 40 yılda çöl mek- 
tebinde yepyeni bir nesil inşa edecektir. 

2 Bu amaç "hasedin kınanması"dır (Zemahşerî 
ve Râzî). Bi'1-hakk'ı çevirimiz için bkz: 18:13, 
not 14 ve 14:19, not 1. 

3 Bu âyetlerle Kurban ibadetinin amacını veren 



Hac sûresinin 36. âyeti arasında doğrudan bir 
bağ vardır. 

4 Allah'ın gösterdiği yerden bakanın göreceği 
gerçek şu: Ölen değil öldüren kaybetti. 

5 Hayat okul, varlık kitap, insan öğrencidir. İn- 
sanın cehaletine sunacağı geçerli bir mazeret 
yoktur. 



*Ns3£^* 



CÜZ 6 



-^3^ 



5 / MAİDE SÛRESİ 



*N3£^ 



197 



O j.»— .o j <Jj-— 'jj <0J I 03— jjI>ej /j-jJJI ljj_^- 1 ûJ I 

4.L-*— ^ j-3 I j_m>L>- j ^-L_o; jJ! 4İİI I>-^-j I j «Ul I l jÂ3l 

i„j|J_£. vjı <_j |jJ_£İJ 4_jua 4_JJLoj Lji-j-ojş- (j^JJİ 



32 Bundan dolayı Biz İsrâiloğullarma şöy- 
le vahyetmiştik: Cinayet işleyen veya 
yeryüzünde fesat çıkaran hariç, kim bir 
bir cana kıyarsa bütün insanlığı öldür- 
müş gibi olur. Dahası kim de bir hayat 
kurtarırsa, bütün insanlığı kurtarmış gibi 
olur. 1 



Elçilerimiz onlara hakikatin tüm delille- 
riyle gelmiştiler,- fakat daha sonra onların 
çoğu yeryüzünde her tür taşkınlığı irti- 
kap ettiler. 

33 Allah'a ve Rasulü'ne karşı savaş açan- 
ların 2 ve yeryüzünde bozgunculuğu yay- 
maya çalışanların öldürülmeleri ya da 
asılmaları veya muhalefetlerinden dolayı 
ellerinin ve ayaklarının kesilmesi, yahut 
bulundukları yerden sürülmeleri, sadece 
(âdil) bir karşılıktan ibarettir. 3 Bu, onla- 
rın dünyada uğradıkları zillettir; âhirette 
ise onları korkunç bir azap beklemekte- 
dir,- 34 ancak siz onlara hakim olmadan 
önce tevbe edenler hariç: Zira iyi bilin ki 
Allah tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir 
merhamet kaynağıdır. 

35 SİZ ey iman edenler! Allah'a karşı say- 
gılı olun 4 ve O'na yaklaşma çabası içinde 
bulunun 5 ve O'nun yolunda tüm gayreti- 
nizi harcayın ki kurtuluşa erebilesiniz. 

36 Kuşkusuz inkârda direnenler, eğer yer- 
yüzündeki her şeyi, hatta onun iki katını 
Kıyamet Günü'nün azabından kurtul- 
mak için fidye olarak verseler asla kabul 
ettiremezler. Can yakıcı bir azap onları 
bekler. — > 



1 İslâm'ın bütün bir insanlığın tüm zamanlar 
ve zeminlerde değişmez değerleri olduğunun 
ifadesi. 

2 Allah'a savaş açmak Şeytan'm bile yapmadığı 
bir şeydir. 

3 Muhalefetlerinden dolayı" diye çevirdiğimiz 
min hilafın için muhtemelen nüzul sürecinde 
ilk geçtiği yer olan A'râf 124'ün ilgili notuna 
bakınız. Bu cümle bir 'inşa' cümlesi değil bir 
'ihbar' cümlesidir ve dolayısıyla Kur'an böyle 



bir cezayı öngörmemekte, sadece nakletmekte- 
dir. Bundan öte, Allah Rasulü'nün hiçbir muha- 
life böylesi bir ceza uygulamadığı da tarihi bir 
gerçektir. 

4 Zımnen: Yaratana saygılı olan, yaratılana da 
saygılı olur 

5 Vesiie'nin ilk anlamı "yaklaşma, ilgi kur- 
ma"dır (Ebu Ubeyde ve Râğıb). Ayette ba eda- 
tıyla kullanılmamış olması, bu doğrudan anla- 
mı öncelenıemizi daha da güçlendirir. 



198 



->N=3$53H- 



5 /MAtDE sûresi 



♦n3^*- 



CUZ6 



< — 37 Ateşten çıkmak isterler; fakat asla 
oradan çıkacak değiller; ve sürekli bir 
azaba mahkûm edilirler. 1 

38 İmdi, işledikleri suça karşılık Al- 
lah'tan ibret-i âlem bir müeyyide olarak 
hırsızlık yapan erkek ve hırsızlık yapan 
kadının ellerini kesin. 2 Zira Allah her 
işinde mükemmeldir, her hükmünde 
tam isabet sahibidir. 39 Bu zulmü işle- 
dikten sonra kim tevbe eder ve kendini 
düzeltirse, elbet Allah da onun tevbesini 
kabul eder; zira Allah tarifsiz bir bağışla- 
yıcı, eşsiz bir merhamet kaynağıdır. 

40 Bilmez misin ki göklerin ve yerin oto- 
ritesi Allah'a aittir; O dileyeni cezalandı- 
rmayı, dileyeni de bağışlamayı diler: tabii 
ki Allah'ın gücü her şeye yeter. 

41 EY PEYGAMBER! Yürekten iman et- 
medikleri hâlde ağızlarıyla "iman ettik" 
diyen kimseler arasından inkârda birbir- 
leriyle yarışanlar seni üzmesin,- Yahudi- 
leşenler 3 arasından yalanı can kulağıyla 
dinleyen ve sana başvurmak yerine başka 
insanların laflarına kulak kesilenler de.. 
Onlar, sözleri asıl bağlamlarından kopa- 
rarak mânalarım çarpıtırlar, 4 "Eğer size 
şu tür bir öğreti verilirse hemen alm ; yok 



HEN 



fjL/3 ! J *UİJâ J_*J ^jA l_jlj /jXs ■. (^-Ş^~ J_J i <ÛJ I j 

«•l-lj j^a uüj ^j V I j olj^,..'J I .^tlla *ü <ü I o' 

Ç < ■ j-l-Ü *-^r-^ J^=> (jr^" ^ J fc L^ ,>^ J-^i 

j^=>JI t4 OjtjCj jjijl -İİJj=J V J>—^ll l_JJ 1 

l fJ tf_ , , '^ ^ ? ' 5 ^l 7* S 

*^âJ ıj^g-U......! >_■ 'J ^-^ JU j^s-U o. Ij^la ajJJ! ,vj 

<*-> l^o _LJy ^y^a I j^ — J I ö_oS^Aj _i)jjÇ ~J /f-^^' 

İ^JJJ ^ — 1 O'j ajJ_>ıj İJ & jvJUjjl j I <j a_J ajjj 

aJJİ ^a *d ^JJIİ5 ^j_U A~'.-.'* <JJİ _1^_, ı ^_ âj IjjjjtlS 

r^-JJ fij^ j_jL' <jl 2)1 jjj jl) JjjJÜ I _Lli)jl ELLİ, 



verilmezse sakın yaklaşmayın!" derler. 
Allah birini fitneye 5 sokmayı dilemişse, 
Allah'ın onun hakkındaki iradesine hiç- 
bir şekilde engel olamazsın. İşte onlar, 
Allah'ın kalplerini temizlemek istemedi- 
ği kimselerdir; onları dünyada zillet, 
âhirette korkunç bir azap bekler. 



1 Bu âyet, günahkar mü'minin cehennemden 
çıkıp çıkamayacağıyla değil, 36. âyette açıkça 
belirtildiği gibi kâfirin çıkamayacağıyla ilgili- 
dir. Şatıbî cehennemin tevhid ehlinden olup da 
oraya girenlerin secde mahallerini ve imanm 
bulunduğu kalbi yakmayacağını söyler [el-Mu- 
vâhkât II, 31-32). Secde sûresinin 20. âyetinde 
geçen benzer bir ifade, 18. âyetteki "fâsıklar" 
ile kâfirlerin kastedildiği göz ardı edildiği için 
yanlış anlaşılmıştır. 

2 Lafzen: "iki elini.." Hırsızlık yapanın elini 
kesme uygulaması Kur'an'm ihdas ettiği bir ce- 
za değil, Kureyş'in uyguladığı ve Kur'an'm 
önünde bulduğu bir ceza geleneğidir. İlk kez 



Kabe'nin hazinesini soyan birine uygulanmıştır 
(İbn Kesir). Rasulullah bu geleneksel cezayı ola- 
bildiğince sınırlandırmıştır. Mesela Rasulullah 
seferde bu cezanın uygulanmayacağını buyur- 
muştur (Ebu Davud, Hudud, 19). Bir başka kay- 
nakta "sefer" yerine "gaza" geçer ki bu ikisi ay- 
rı durumlar olarak da alaşılailir (Tirmizî, Hu- 
dud 20). Bu nebevi talimatı hilafeti döneminde 
Hz. Ömer'in, ayrıca ordu komutanı Huzeyfe b. 
el-Yeman'in titizlikle uyguladığını görüyoruz. 
Allah Rasulü'nün bu haddi uygulama konusun- 
daki hassasiyetini şu olay ışığında anlamak ge- 
rekir: Abbad b. Serahbil anlatıyor: "Buğday tar- 
lasına girdim, biraz başak kopardım, onların ta- 



CUZ6 



*Ns3$3^ 



5 / MAÎDE SÛRESİ 



"He^S^ 



199 



nelerini ayırmaya başladım. Bu esnada tarlanın 
sahibi geldi. Beni dövdü ve elbiselerimi sırtım- 
dan soyup aldı. Ben Peygamber'e gittim onu şi- 
kayet ettim. Onu çağırtı ve kızarak şöyle dedi: 
'O açtı onu doyurmadın, o cahildi ona öğretme- 
din!' Elbiselerimi geri verdirtti ve bana da bir 
ölçek buğday verdi" (Ahmed b. Hanbel). Hz. 
Ömer'in şu uygulaması da Allah Rasulü'nün 
uygulamasının izdüşümüdür: Yahya b. Abdur- 
rahman b. Hatib'ten: Hatib'in köleleri Müzey- 
ne'den bir adamın develerini çalıp kestiler. 
Olay ortaya çıkınca yakalandılar ve suçlarını 
itiraf etiler. Halife Ömer kölelere hırsızlık ceza- 
sı verecekti ki son anda bundan var geçti. Ha- 
tib'ı çağırdı ve onları aç bıraktığını düşünüyo- 
rum dedi. Deve sahibine dedi ki; develeri satsan 
kaça verirdin. O da 400 altın verseler eyvallah 
demezdim. Hz. Ömer 800 altını Hatib'ten ala- 
rak adama verdi ve Hatib'e eğer bir daha aç bı- 
rakırsa kendisine hırsızlık cezası vereceğini 
söyledi (Muvatta). Vahiy, suçları cezalandırma- 
da suçluyu değil suçu mahkûm etmeyi ve cay- 
dırıcılığı öne çıkarır. Tüm Kur'ani cezalar üç 
vicdanı teskin etmeyi hedefler: 1) Mağdurun 
vicdanı. 2) Kamunun vicdanı. 3) Suçlunun vic- 
danı. Suçlunun vicdanını tesin etmek için önce 
suçluda bir vicdan inşa etmek gerekir. Şu örnek 
olay, İslâm'ın münsuplarmda nasıl bir vicdan 
inşa ettiğinin destani bir göstergesidir: Ebu 
Mihcen bir türlü içkiyi bırakamayan, içtiği her 
seferinde cezasına razıdır. Bir seferinde Hz. 
Ömer'den de içki cezası yemiştir [el-Kamil II, 
340). Kadisiye savaşı sırasında yine aynı suçtan 
(veya içkiyi öven şiir söylediği için) cezalandı- 
rılmak üzere tutuklanır. Ordu komutanı Sa'd. 
Ebi Vakkas (ö. 55/675), taarruz öncesinde ceza- 
yı infaz etmek istemeyip taarruz sonrasına bıra- 
kır. Savaş çok çetin geçer. Bir ara İslâm ordusu 



bozulur gibi olur. İşte bu hengamede Ebu Mih- 
cen ordu komutanının eşi Selma'ya kendisini 
salması için rica eder ve sağ kalırsa kendi aya- 
ğıyla gelip cezasını çekeceğine söz verir. Bozul- 
maya yüz tutan ordu akşam karanlığında atını 
mahmuzlayan Ebu Mihcen'in tekbirlerle son 
sürat gelip düşman saflarını yarması üzerine 
Şam'dan takviye kuvvet geldiğini düşünür. 
Hatta aralarında meleklerin veya Hızır'ın yardı- 
ma geldiğini sananlar bile vardır, islâm ordusu 
bunun üzerine toparlanır ve savaşı alır. Zaferin 
ardından Ebu Mihcen sözünü tutar ve kendi 
ayağıyla gelerek teslim olur. Ordu komutanı 
Sa'd b. Ebi Vakkas durumu ayrıntılarıyla öğre- 
nince ceza tatbik etmeye eli varmaz ve yenil- 
mek üzere olan ordunun zafer azanmasma se- 
bep olan Ebu Mihcen'i bırakır. Fakat Ebu Mih- 
cen cezada ısrar eder. Muhtemelen Allah Rasu- 
lü'nün "Islâmî cezalar keffarettir" müjdesi onu 
böyle yapmaya teşvik eder. Israrlarına rağmen 
ordu komutanı cezalandırmayınca o da bir daha 
içki içmeyeceğine söz verir (Ibnu'1-Esir, el-Kâ- 
mil ü't-Tarih, Beyrut, 1406, II, 330-331; Taberî, 
Tarih, Kahire, 1987, III, 548-549) 

3 Çevirimizin gerekçesi için bkz: 2:62 ve 6:146, 
notlar. 

4 Bkz: 4:46; 6:13. Krş: 2:104. 

5 Fitne, Kur'an'da gerçek çokanlamlı bir kelime 
olarak, farklı bağlamlarda farklı anlamlara gelir 
(Bkz: 9:49, not). Burada kastedilen, sonucunu 
bildiği hâlde Allah'ın bir insanı imtihan etme- 
sidir. Kur'ani söylemde tevhidin bir gereği ola- 
rak her eylem makro planda Allah'a izafe edilse 
de, burada olduğu gibi süreç insanın kendi eyle- 
minden bağımsız işlememektedir. Aksine Al- 
lah'ın iradesi, tamamen insanın tercihi üzerine 
tecelli etmektedir. 



200 



«N3£aS» 



5 / MAİDE SÛRESİ 



•^3^ 



CUZ6 



42 Onlar yalana kulak kesilir, haram 1 
adına ne varsa ona yumulurlar. 2 İmdi 
eğer sana başvururlarsa; ister aralarında 
hüküm ver, ister onları kendi hâllerine 
bırak. 3 Zira eğer onları kendi hâllerine bı- 
rakacak olursan, sana hiçbir zarar vere- 
mezler. Ama eğer hüküm verecek olur- 
san aralarında adaletle hükmet: çünkü 
Allah âdil olanları sever. 

43 Yanlarında Tevrat ve onda da Allah'ın 
hükmü bulunduğu hâlde seni nasıl ha- 
kem tutuyorlar ve daha sonra da o hü- 
kümden yüz çeviriyorlar? İşte böyleleri, 
gerçek mü'min de değildirler. 4 

44 Şüphe yok ki, kendisinde rehberlik ve 
ışık bulunan Tevrat'ı Biz indirdik. Hepsi 
de Allah'a teslim olmuş bulunan peygam- 
berler, Yahudi olanlara onunla hükmet- 
mişlerdi; Allah kelamından bir kısmı 5 
kendi korumalarına bırakıldığı için, 6 Al- 
lah'a adanmış adamlar ve hahamlar da öy- 
le yapmışlardı; hepsi de ona şahit idiler. 

O hâlde (Ey Yahudileşen îsrâiloğulları), 
gözünüzde büyüttüğünüz insanlardan 
korkmayın, Benden korkun ! 7 Ây etlerimi 
az bir menfaat karşılığı pazarlamaym! 8 
Zira Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyen- 
ler kâfirlerin ta kendileridirler. 



&4g$G 



2)1 5ı I» *.;ıij 



r* 



-U-f-9 ^lj < 



Üll > 



u 3 ^i-üi .uj y> j>j j^j Xj <i ı 



,_5-U tjj İ_.jjÎJ1 l_Jj;l Lil ■■' ^_;.;.»j^Jl) _iijüjl 

J J ^ Öİ l^o-L— I Vj-Ş JJ 1 i) J)^ ..il I L$J p 1 ^ I ^O j Uj 

•yi I jhÂ> J — ^1 L»j jU^Vlj û^jLj Jlj 

j J^-lllI I^-JUcj *>Li fcljg ,:, <ûl£ 1^1^= j 
çlglli l'*.:.4-= j -i j jjjlâssjl çU _jJbJ jlî iîıl Jjîl 

l_jLJ VI J ^j-1*1{j ^^_lx^' J ^r g;I Lj ^J,. a„: ,1 1 01 I g;* 

£jj-Jji; 5_1)U ^-lllj ojVI_> hi'-İ\' 3 tjJVO 
f 0-*î *-! ğjl "^ — ' J-«i 4-j ı3-J— ii ,^-Ü J^>l_ii 

jj-lıuijı Lk ^Luijiî Üji jjJi i_L i_s=jj 



Uj 



45 Onlara orada şöyle yazdık: Cana can, 
göze göz, buruna burun, kulağa kulak, di- 
şe diş ve yaralamalarda eş değer bir karşı- 
lık; 9 fakat kim de onu bağışlarsa, o kendi 
günahlarına keffarettir. 10 Ama Allah'ın 
indirdiğiyle hükme tmey enler zalimlerin 
ta kendileridirler. 11 



1 es-Suht, yiyenin iflah olmadığı haram mal. 

2 Bu âyet, kişinin yedikleriyle söylemleri ara- 
sındaki doğrudan ilişkiyi dile getirir. Yalan söy- 
lemekle haram yemek arasında irtibat kurar. 

3 Bu, çok hukukluğa izin veren bir ifadedir. Hz. 
Ali Mısır valisine, zina eden Hıristiyanların 
kendi dinlerine göre kendi mahkemelerinde 
yargılanmasını emrederken bu âyete dayanmış- 
tır (Muhasibi, el-Akl, İstanbul, 2003, s. 373) 

4 Kendi inançlarına karşı dahi ikiyüzlü davra- 
nan Yahudilerin bu tutumunu deşifre ediyor. 
Zımnen: Kendi kitaplarına karşı böylesine la- 
ubali olan bir toplumun Kur'an'm mesajına 



karşı gösterdiği olumsuz tavırda garipsenecek 
ne var? 

5 Mine'i-iütaft'daki min edatının bu bağlamda- 
ki vurgusu "bir kısmı" ile karşılanmıştır. Bu 
tercihimizi "Kendilerine hatırlatılan hakikat- 
lerden bir kısmını unuttular" (5:13) âyeti des- 
teklemektedir. 

6 Kur'an tahriften korunduğu hâlde Tevrat ni- 
çin tahrif edildi sorusunun cevabı buradadır. 

7 Vahiy 'korkusuzluk' gibi bir imkansıza değil 
'korku terbiyesine' davet ediyor. Fıtratı yok 
saymıyor, insanın savunma güdüsünün yan 



CUZ6 



*^3S^ 



5 / MAtDE SÛRESİ 



♦£s3£N* 



201 



etkisi olan korkuyu kınamıyor, sadece korku- 
nun insanın akletme melekelerini teslim alma- 
masının en garantili yöntemini beyan ediyor: 
Allah korkusu. 

8 Korku gibi ilk bakışta kötü gibi duran taşkın 
bir duygu selinden, yararlı enerji elde edilebilir 
mi? Bu soruya Kur'an "evet" diyor. Korku ile de- 
ğerleri az bir menfaat karşılığı pazarlama arasın- 
daki doğrudan ilişkiye dikkat çekiyor. 

9 Bu cezalar Eski Ahid'de ayrıntılarıyla yer al- 
maktadır [Çıkış, 21: 23-25). 



10 Bu cümlenin birinci anlamı "bağışlayanın 
günahına keffaret olur" ikinci anlamı "bağışla- 
nanın günahına keffaret olur" şeklindedir. Mağ- 
durun suçluyu affetmesi özendiriliyor,- zira suç- 
luyu ancak mağdur affedebilir. 

11 Allah'ın hükmü üç vicdanı teskin eder: Mağ- 
durun vicdanım, kamunun vicdanını ve suçlu- 
nun vicdanını. Suçluda teskin edilecek bir vic- 
dan bulmak için, vicdanları harekete geçiren 
bir iman şarttır. 



202 



*Ns3£N«- 



5 / MAtPE SÛRESİ 



*N3S^- 



CUZ6 



46 Ve ardından onların izdüşümü olarak 
Meryem oğlu İsa'yı, Tevrat'tan geriye ka- 
lanların doğruluğunu tasdik edici olarak 
gönderdik. Yine Biz kendisinde rehberlik 
ve ışık olan, muttakilere bir rehber ve bir 
öğüt olarak Tevrat'tan geriye kalan haki- 
katleri onaylayan İncil'i verdik. 47 incil'e 
inananlar da, Allah'ın onda indirdikleriy- 
le hükmetsinler. 1 Zira her kim Allah'ın 
indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar fa- 
sıklarm ta kendileridir. 2 

48 Sana da, hakikatin ifadesi olan bu Ki- 
tabı, geçmiş vahiyden geriye kalan haki- 
katleri doğrulayıcı ve onların doğrusunu 
yanlışından ayırt edici olarak gönderdik. 3 
O hâlde artık onların aralarında Allah'ın 
indirdiklerine uygun olarak hüküm ver ; 
sana gelen hakikati bırakarak onların 
keyfî yargılarına uyma! Sizden her biriniz 
için bir şeriat ve (onu) uygulama yöntem- 
leri belirledik. 4 Eğer Allah dikseydi, he- 
pinizi tek bir topluluk yapardı; fakat size 
emanet ettikleriyle sizi sınamak için (öy- 
le yapmadı): O hâlde hayırlarda birbiri- 
nizle yarışın. 5 Topyekun dönüşünüz Al- 
lah'adır: işte o zaman Allah ihtilaf ettiği- 
niz şeyleri size bir bir haber verecektir. 

49 Ve Sen aralarında Allah'ın indirdiğine 
uygun olarak hükmet! Onların keyfî yar- 
gılarına da uyma! 6 Allah'ın sana gönder- 



*>€2M 



U^-f-sj} *— jU^=iİI ^ ■uJj ^-j UJ U-uk* ,j^J1j lİİjIiSÜI 

~& -a* . : ^.â U^a^j. -v^=m>- j <0Jİ Jl Oİ jl>Jl lji-Jl*uU 



^İSl 



i O^— wlâJ ljJİJJİ *j>o 



1 f^j-iS" o 



Jjj A-gJJJJ 



j^Ls jj r*5^ L*3o- AÂ1İ /-o "j~*>-1 ıV° J ^3*^i "^-LaL^JI 



diklerinden bir kısmında seni yanıltma- 
larından sakın. Eğer yüz çevirmekte ısrar 
ederlerse, iyi bil ki Allah onları birtakım 
günahlarından dolayı cezalandırmak isti- 
yor. Unutmayın ki insanların çoğu yol- 
dan çıkmıştır. 50 Yoksa onlar cahiliye 
yasasını 7 mı istiyorlar? Aklı başında bir 
toplum için, Allah'tan daha iyi yasa yapı- 
cı olabilir mi? 



1 Krş: "Hakimiyetin gelsin! Senin otoriten gök- 
te olduğu gibi yerde de egemen olacak!" (Matta 
6:10). 

2 Zımnen: Herkes inandığı değerlere uygun ya- 
şasın ve o değerlerle yargılansın. Zira hayata 
müdahil olmayan iman ölü bir imandır. Bu pa- 
sajın muhataplarının Yahudiler olduğunu söy- 
leyen birine, "Kur'an'm tercümanı" lakaplı sa- 
habi Ibn Abbas şöyle çıkışır: "Siz ne de iyisiniz 
ya! Ne yani; iyi-güzel olan her şey size, kötü- 
çirkin olan her şey Yahudilere mi? Sizden kim 



inkâr ederse kâfir, inandığı hâlde hükmetmezse 
fâsık, Allah'ın hükmü dururken başkasıyla 
hükmederse zalim olur" (Keşşafı, 341). Ibn Ab- 
bas'm bu hükünü daha da açacak olursak: Al- 
lah'a ait olduğu kesin olan ve yoruma açık ol- 
mayan muhkem bir hükmü uygulamayan kişi, 
eğer meşru bir mazereti yoksa fasıktır, günah- 
kardır. Allah'ın muhkem bir hükmü dururen o 
hükmün yerine karşıt bir hükmü geçiren kim- 
se hakikati yerinden ettiği için zalimdir. Al- 
lah'ın hükmünü inkâr eden, onun kaynağına ve 



CUZ6 



■^3^ 



5 / MAİDE SÛRESt 



*Ns3$s^ 



203 



doğruluğuna inanmayan kimse ise inkârından 
dolayı kâfir olur. Ibn Abbas'm bu hükmü aynı 
zamanda bu âyetlerin en güzel tefsiri mahiye- 
tindedir. Kural gereği, bir âyetin özel sebeplerle 
inmiş olması, o âyetin hükmünün genelliğine 
mani değildir. Pasajın sonundaki 48-50. âyetler 
dikkate alındığında, bu âyetlerin Müslümanla- 
ra hitap ettiği daha iyi anlaşılır. Verilen mesaj 
açıktır: Ey Ümmet-i Muhammed, Musa ve İsa 
ümmetleri gibi Yahudileşmeyin ve Hıristiyan- 
laşmaym! Bu pasaj, insanın hüküm verme yete- 
neğini yok sayacak biçimde anlaşılamaz. İnsa- 
nı, muhakeme, akıl, irade ve bilinç gibi hükme- 
decek araçlarla donatarak ona hükmetme yete- 
neği vermesi, Allah'ın en büyük hükmüdür. İn- 
sandan istenen kendisine emanet edilen bu 
araçları kullanmaması değil, hüküm verirken 
âdil hüküm vermesidir. Zaten bunu Kur'an 
açıkça söyler: "(Allah) insanlar arasında hüküm 
verecek olursanız, adaletle hüküm vemenizi 
emrediyor." (4:58). İnsanın hüküm verme yete- 
neğini toptan inkârın tarihi örneği hariciler, bu 
gerekçeyle insanların dinden döndüğüne hüme- 
derek, kendi kendileriyle çelişkiye düşmüşler- 
di. Verilebilecek en kötü hükmü vererek, Al- 
lah'ın bahşettiği hükmetme yeteneğini en kötü 
bir biçimde istismar etmişler ve bütün bunları 
yaparken de garip bir biçimde "hüküm yalnızca 
Allah'a aittir" (6:57) âyetine dayanmışlardı. 

3 el-Muheymin [h-m-n'den aslı mue'min) "Şa- 
hid olan, koruyan, şaibeyi gideren, problemi 
izale eden" anlamına gelir [Tâcvt Lisan). 

4 Şir'a bir şeyin başlangıç hâli, minhac ise geliş- 
miş hâlidir. Din tek, şeriat çoktur. Şeriat'la ay- 
nı kökten olan şir'a kişiyi suyun kaynağına gö- 
türen yol anlamına gelir. Mecazen insanı haki- 



katin kaynağına götürdüğü için ilâhî yasalar 
bütününe şeriat denmiştir. Bu yol ataları takli- 
de değil, kıyılarını döve döve akan gür bir ırma- 
ğın yatağına götürmelidir. O kutlu yatağa her 
nesil kendi 'şimdi ve burada'smdan çıkarak ula- 
şacaktır. Öncülerin yolun dikenlerine katlan- 
ma pahasına açtığı çığırı artçılar işlenmiş bir 
yola çevireceklerdir. Açılan ve açılacak olan bu 
tür patikaları meşru kılan tek şey, ucunun ana 
yol olan sırat-ı müstakim'e çıkmasıdır. 

5 Zımnen: İddianızla değil isbatmızla gelin! 
Kur'an bütün ilâhî vahiylerin zirvesidir. Ru- 
hi/mânevi arınmanın en son, en mükemmel 
yol ve yöntemini temsil eder. Kur'an, mesajının 
eşsizliğine rağmen, önceki vahiylerin mensup- 
larını Allah'ın rahmetinden dışlamaz. Onları 
'hayır yarışma' çağırır. Allah'a, Hesap Günü'ne 
inanan ve sâlih amel işleyen herkesin mutlaka 
ödüllendirileceğini vurgular (2:62, 5:69). Bu ya- 
rışın zemini tüm şeriatların ortak ruhudur. Ne 
kadar tahrife uğramış olursa olsun, ilâhî mesa- 
jın ruhu ölmez. Eğer geçmiş vahiylerin temsil- 
cileri inançlarında samimilerse, bu ruhu bul- 
mak için tüm ilâhî vahiylerin zirvesini temsil 
eden Kur'an'a hakem olarak başvurmalıdırlar. 

6 Bu âyetin Kureyza oğulları ile Nadir oğulları- 
nın kan bedelinin eşitlenmesi emrini içerdiği 
söylenir. Kureyzalı birinin kanının bedeli Na- 
dirli birinin yarısıydı. Bu, Yahudilerin kendi iç- 
lerinde dahi ayrımcılık yaptıklarının tipik bir 
göstergesidir. 

7 Sırf dünyevi yararlılık ve çıkar ilişkilerini gö- 
zeten tüm yasa ve hükümleri kapsar. Yasaların 
da ruhu ve vicdanı vardır. Allah'ı görmeyen ve 
âhireti yok sayan her yasa ve hüküm, hem ruh- 
suz hem vicdansız kalmaya mahkûmdur. 



*N3£s4* 



204 



♦N3S38» 



5 / MAtDE SÛKESt 



->N3£^" 



CÜZ 6 



51 SÎZ ey iman edenler! Yahudileri ve Hı- 
ristiy anları müttefik edinmeyin! 1 Onlar 
birbirlerinin müttefikidir. 2 Sizden her 
kim onları müttefik edinirse, o onlardan 
olur. 3 Şüphesiz Allah zulme gömülmüş 
bir topluma rehberliğini bahşetmez. 

52 Kalplerinde hastalık bulunanların, 
"İşlerin ters gidip başımıza bir şey gelme- 
sinden korkarız" diyerek, ötekilerin işine 
yarayacak bir tavır sergilemekte yarıştık- 
larını görürsün. 4 Belki Allah bir zafer ve- 
rir ya da O'nun katından bir talimat gelir 
de, içlerinde sakladıkları düşüncelerden 
dolayı vicdan azabı çekmeye başlarlar. 53 
iman edenler de (birbirlerine) derler ki: \ 
"Var güçleriyle, sizinle 5 beraber olacakla- 
rına dair yemin edenler bunlar mı? Onla- 
rın bütün çabaları boşa gitmiştir; sonuçta 
kaybeden onlar olmuştur." 

54 SİZ ey iman edenler! İçinizden her 
kim dininden dönerse, iyi bilsin ki Allah 
zaman içerisinde onun yerine başka bir 
topluluk getirir,- O onları sever, onlar da 
O'nu; mü'minlere karşı alçakgönüllü, 
kâfirlere karşı onurlu davranırlar; Allah 
yolunda tüm çabalarını sergiler, kınaya- 
cak olanın da kınamasından korkmazlar: 
işte bütün bu özellikler Allah'ın isteyene 
bahşetmeyi dilediği lutfudur. Zira Allah 
engin (lütuf) sahibidir, her şeyi ayrıntısıy- 
la bilendir. 6 

55 Yalnızca Allah, O'nun Elçi'si ve ina- 



MSM 



jvg-Jaju f-LJjl^jlygUlj ■Sjij.Jl Ij-L=^i3 V Ijjo-ol 'vJÜI l&>llj 
Ijjj! j-jJÜI^yıLjJ^ G^f^ 3 ^- 1 'j^J'iSi-^' I>İ>^j V 



nanlardır sizin müttefikiniz. O inananlar 
ki, namazı hakkını vererek kılarlar, 
zekâtı gönülden gelerek verirler; 7 çünkü 
onlar Allah'a boyun eğerler. 56 Allah'a, 
Rasulüne ve inananlara müttefik olanlar 
var ya: işte onlardır Allah taraftan olan- 
lar: galip gelecek olan da onlardır. 

57 Siz ey iman edenler! Gerek önceki 
vahyin mensuplarından, gerekse (vahyi) 
inkâr edenlerden dininizi hafife alan ve 
inancınızla oynayanları müttefik edin- 
meyin. 8 Eğer gerçekten inanıyorsanız Al- 
lah'a karşı saygılı olun. — > 



1 Zemahşerî evliya'yı tensırûnehum ve testen- 
sırunehum: "onlara askeri yardımda bulunma- 
nız ve onlardan askeri yardım almanız" şeklin- 
de tanımlar. Çevirimiz bu yoruma dayanmak- 
tadır. "Evliya" terimi Kur'an'da, her biri bağla- 
mına göre değişen anlamlar kazanır. "Dost, yol- 
daş, sırdaş, otorite, müttefik, veli, vasi, koruyu- 



cu" bunlardan bazılarıdır (Bkz: 4:139; 8:73). 
"Veli edinmek" insanî, dinî, ahlâkî, politik ve 
sosyal amaçlar taşıyabilir. İnsani amaçla olanı 
kesinlikle serbest ve kimi durumlarda zorunlu, 
dinî amaçla olanı kimi durumlar hariç kesinlik- 
le yasak, ahlâkî ve politik amaçla olanı mah- 
zurlu, sosyal amaçla olanı ise yer ve zamana gö- 



CUZ6 



*N3£N* 



5 / MAİDE SÛRESİ 



«N3SN* 



205 



re değişkendir (Bkz: 3:28, not 3). Müslim- gayr- 
ı müslim ilişkilerinde mutlak yasak olan 
kâfirin küfrünü, müşrikin şirkini, münafığın 
nifakını, mülhidin ilhadım sevmektir. Açıktır 
ki küfre muhabbet küfürdür. Aynı yasak 
mü'minlere karşı bir faaliyette onlara destek 
vermek, onları sırdaş ve yoldaş edinmek konu- 
sunda da geçerlidir, insani ilişkiye Kur'an her- 
hangi bir yasak getirmemiştir. 

2 Bunun anlamı Yahudilerin yine Yahudileri, 
Hıristiyanların yine Hıristiyanları gerçek dost 
edinmesidir, karşılıklı birbirlerini dost edinme- 
leri değildir (Taberî ve Zemahşerî). 

3 Bu cümlenin anlamı, inşa ya da ihbar olup ol- 
madığına bağlı olarak değişir. Eğer bu cümleye 
inşâî bir anlam verirsek bir tehdit olarak algıla- 
rız. Yok eğer cümleye ihbari bir anlam verirsek, 
o zaman âyetin başındaki yasağın gerekçesi ol- 
muş olur ki, "evliya" teriminin Kur'an'daki 
farklı kullanımları ve Hz. Peygamber'in Kitap 
Ehli'yle ilişkileri göz önüne alındığında, bu an- 
lam tercihe şayan olandır. Eğer bu anlamı ter- 
cih edersek, bu kez âyetin girişindeki "dost ol- 
ma yasağı"nm niteliği de değişir ve "gerekçe 
üzerine bina edilen bir yasak" durumunu alır. 
Bu da şu mânaya gelir: Eğer politik ve ahlâkî 
açıdan onlar gibi olma riski içermiyorsa Yahudi 
ve Hıristiyanlarla her tür insani ilişki serbest- 
tir. Aynı şey tüm diğer din mensupları ve din- 
sizler için de geçerlidir. Bu yasağın sınırlarını 
şu âyet belirler: "din konusunda sizinle sava- 
şan, sizi yurtlarınızdan çıkaran, ya da sürülme- 
nize arka çıkan" (60:7-9).Âyetin iniş sebebi 
hakkında 4 ayrı rivayet vardır. Fakat bunlar ara- 



smda yer almayan farklı bir bağlantığı el- 
Menâr sahibinin isabetli bir biçimde kurduğu- 
nu görüyoruz. Buna göre âyette sözü edilen, 
Mekke'deki ailesini ve mallarını güvenceye al- 
mak için onlara Rasulullah'm seferberlik ila- 
nını haber vermeye teşebbüs eden Hâtıb b. Ebi 
Belte'a'dır. Bu pasajlar dost aleyhine düşmanla 
işbirliğini yasaklar (Krş: el-MenârVİ, 426). 

4 Risk üstlenmek istemeyen, bunun için de 
mü'minlerle birlikte olmalarına rağmen karşı 
tarafı da gözeten yarım inançlılar. 

5 Yani: "bizimle", ilk muhatapların yaygın 
olarak kullandığı bir dil özelliğidir. 

6 Kur'an, dinden dönenin cezasının Allah'ın, 
meleklerinin ve insanların lanetine uğramak 
olduğunu beyan eder (Bkz: 3:86-89). Dinden 
dönen kimsenin hükmü konusundaki tüm ri- 
vayet edebiyatı bu Kur'ani ilkeye arzedilmek 
ve bu âyetler ışığında anlaşılmak durumunda- 
dır. 

7 îtâ'nın "gönülden gelerek verme" anlamı 
için bkz: 92:18, not. 

8 Bir sonraki âyet dinin kapsamına ibadetleri 
de almaktadır. Daha doğrusu, burada "dini eğ- 
lence ve oyuncak etmekten" söz edilirken, bir 
sonraki âyette din' in yerine salât geçmektedir. 
Bu çok manidardır. Burada salât'la din'in bir- 
birlerinin yerine kullanılmış olması mümkün- 
dür ki, "Ey Şuayb! Babalarımızın kulluk ettik- 
lerini yahut mallarımız hususunda dilediğimi- 
zi yapmayı terk etmemizi sana salâtm mı em- 
rediyor?" (1 1:87) âyetindeki salâtın muhtemel 
anlamlarından biri de "din" olsa gerektir. 



206 



*£s3£s^ 



5 / MAİDE SÛRESİ 



*N3£s^ 



CUZ6 



< — 58 Onları salata çağırdığın zaman, 
onu hafife alırlar ve oyun ederler. 1 Bu, 
onların kafalarını kullanmayan bir toplu- 
luk olduğunu göstermektedir. 

59 De ki: Ey önceki vahyin mensupları! 
Şimdi biz yalnızca Allah'a, bize ve bizden 
önce indirilen vahiylere iman ettik diye 
kusur mu işledik? 2 Çoğunuzun yoldan 
çıktığı kesin bir gerçektir. 

60 De ki: Allah katında, bunlardan daha 
beter bir cezayı hak edenleri size söyleye- 
yim mi? Onlar Allah'ın lanet ve gazabına 
uğrayanlardır; şeytani güçlere kul olduk- 
ları için maymuna ve hınzıra benzettik- 
leridir. 3 En şerli konumda bulunanlar ve 
doğru yoldan en çok sapanlar işte bunlar- 
dır. 

61 Onlar sana geldiklerinde "inandık" 
derler,- oysa ki onlar gerçekte inkârla ge- 
lirler ve yine onunla ayrılırlar. Fakat Al- 
lah onların gizlediklerini çok iyi bilmek- 
tedir. 62 Onların çoğunun günahta, sal- 
dırganlıkta ve haramilikte 4 yarıştıklarını 
görürsün; yaptıkları şey pek fenadır. 

63 Onların din adamları ve hahamları, 
onları günahkarca düşüncelerden ve ha- 
ram yemekten alıkoysalardı ya? İşledik- 
leri şey ne kötüdür. 

64 Yahudiler, "Allah'ın eli sıkıdır!" dedi- 
ler; 5 sıkılaştı elleri ve bu düşüncelerin- 
den dolayı rahmetten dışlandılar. Aksine 



S>*»ııv. 



jî ı ,. j^i_„ui<r^iĞ=ıoijjls^ı jjîııîjillıı jjîiUj 

' ' ' ' ' ' a *\ ' 

- - ' T^ > , _ ,. ,_ î * * 

-üjULal l^jli -£jl>. lilj , J : , ; .11 &l^ -j^ A^lj UlS^o 

y " ^ ' ' 

,vgl^=l jöI^-uJIj^j'î/I l^ ^^ J^ H-^- C^-^^yj ' " 

ö^Suy 1 p g; g '^ V^l v O^u^o ljjl^=a U ^..,'. I tjuj» II 

IjilS U J^J c-i—lll çvj1£==IjXjVI İ^Jji ^ İÇiVl} 

l^ljıjjrt^jjjl C-A^- Hjİm ^ill _b J^IJI CUJIİJ i^' O ajLL^aj 

\j~S j Jj^lj j *Lj^ >„, g^s 3^-4 öl^Jg^. ...... ...4 û!_b U I^Jlü Loj 

Ö^I^İJlfvg-^ I 1 ;.âll j KaS jULJüS I^İJJ /v« lillJI JjI Lflfv^ 

ıiûL.1 vS-^-U 0^ ij-ûji uıi= îilajı j-jj jı îukipı j 



O'nun iki eli de sonsuzca açıktır, 6 (lutfu- 
nu) dilediği gibi dağıtır. Fakat Rabbinden 
sana indirilen, onların küstahça azgınlı- 
ğını ve inatçı inkârlarını daha da artıra- 
caktır. Ve Biz onların arasına Kıyamet 
Günü'ne kadar sürecek olan kin ve nefret 
tohumları saçmışızdır. Ne zaman savaş 
ateşi yaksalar Allah onu söndürür; zira 
onlar yeryüzünde çürüme ve yozlaşmayı 
yaymak için çırpımrlar, Allah ise çürüme 
ve yozlaşmaya neden olanları sevmez. 



1 "Onlar"dan kasıt, birlikte düşünülmesi gere- 
ken bir önceki âyette geçen Hıristiyanlar, Ya- 
hudiler ve müşrikler ise, onların namaza nasıl 
çağrıldıkları meraka değer. Eğer ibareyi böyle 
anlarsak şu soruyu sormak mukadder olur: 
Kur'an namaz çağrısının müslüman olmayanla- 
rı da kapsadığını mı söylüyor? Evet dersek, bu 
namazın müstesna konumuna ve kişinin dinini 
belirleyecek 'sütun' işlevine bir vurgu olur. Fa- 



kat böyle bir anlama müslüman olmayanı na- 
mazla mükellef kılma anlamına gelir ki, bu so- 
runludur. Hayır dersek, o zaman buradaki sa- 
lâf m "namaz" dışında bir anlama geldiğini ka- 
bul etmemiz gerekecektir. Öyle görünüyor ki, 
buradaki salât en genel anlamıyla "Allah'a des- 
tek ve kulluk" mânasına gelmektedir. Bir önce- 
ki âyetle birlikte düşünüldüğünde, namazı hafi- 
fe almanın dini hafife almak demeye geldiği so- 



CUZ6 



*N3£53- 



5 / MAÎDE SÛRESİ 



*N3$s^ 



207 



nucuna varılabilir (Bkz: 87:15; 7:170 ve 2:3, not- 
lar). 

2 Önceki âyetlerde eğlence ve oyun edilen de- 
ğerlerin "bize ve bizden öncekilere gönderilen" 
ortak değerler olduğunu bu âyetten yola çıka- 
rak söylemek mümkündür. 

3 Maymunlaşma taklit ve zilleti, hmzırlaşma 
alçaklık ve gazaba uğramayı temsil eder (Bkz: 
2:65, not). 

4 Bkz: Âyet 42, not 2. 

5 Zımnen: Bakışı yamuk olan baktığını doğru 
göremez. 

6 Kur'an'da sadece burada ikil formda Allah'a 
izafe edilen yedâhu (O'nun iki eli) ifadesi, mü- 
teşabih, dolayısıyla mecaz olsa gerektir. Fakat 
bu mecaz bir hakikatten neş'et eder. O da ilâhî 
esmanın çift kutuplu tabiatıdır. Celal ve Cemal 
esmasının kâinata yansıması, diyalektik şek- 
linde tecelli etmiştir. Bu, mahrukatın tabi oldu- 
ğu ilâhî bir yasadır. Bu yasa bazı alanlarda ezvâc 
(çiftler) bazı alanlarda da ezdâd (zıtlar) şeklinde 
tecelli etmiştir. Birincisine erkek-dişi ve yer- 
gök, ikincisine karanlık-aydmlık ve hak-bâtıl 
örnekleri verilebilir. İki elin ayrılması, ilahi ira- 
denin akıllı varlıkları "seçip ayırma" takdirini 



ifade etse gerektir. Bu da insanın yaratılış ge- 
rekçesidir (Mülk 2). Allah'ın zâtı birdir. Nasıl 
ki insanın elleri iki olsa da aklı birse; Allah'ın 
esması ve onun yaratılmışlardaki tecellisi çift 
kutuplu olsa da, mutlak zatı bir tektir. Allah'ın 
eşyada diyalektik olarak tecelli eden esmasının 
çift kutuplu yapısını anlamayıp da bunu O'nun 
zatına da teşmil etmeye kalkmak sahibini şirke 
götürür. Ve bu yüzden her şirk bir bilinç yırtıl- 
ması, hatta bir akidevi şizofreni olarak görül- 
melidir. Tevhid bu yırtılmaya karşı bilincin bü- 
tünlüğünü koruyan en esaslı ilkedir. Burada 
"Yahudiler" dünyevileşmiş aklı temsil etmek- 
tedirler. Her zaman ve her zeminde, her millet 
ve ümmet arasında benzerlerine rastlanabilir. 
Serveti zekât, sadaka ve infak ile paylaşmaktan 
kaçınıp üstüne bir de faizcilik yaparak servet 
emanetini devlete dönüştüren bu tip, yaptığı bu 
açgözlülüğe farklı kılıflar uyduracaktır. Bu kı- 
lıfların en çirkini Allah'a iftira kabilinden olan 
bu kılıftır. Zımnen "Allah daha cömert olsaydı 
biz faiz yemezdik" türü bir iftira bu.Âyetin 
amacı, sapma bir kez başladı mı kulun hakkını 
ihlal etme sınırında kalmaz, git git öyle bir nok- 
taya gelir ki, Allah'ın hakkını da ilal eder. Tıp- 
kı burada olduğu gibi. 



*NS3$^4* 



208 



♦N=3£î^- 



5 / MAtDE SÛRESİ 



-^3^ 



CUZ6 



65 Eğer önceki vahyin mensupları iman 
etmiş ve Allah'a saygıda kusur etmemiş 
olsalardı, kesinlikle onların kötülükleri- 
ni örter ve kendilerini sonsuz nimetler 
diyarı cennetlere koyardık. 66 Eğer onlar 
Tevrat'ı, İncil'i ve kendilerine Rableri ta- 
rafından indirilenleri uygulamış olsalar- 
dı, 1 gökten ve yerden gelen tüm nimet- 
lerden yararlanırlardı. Onlardan doğru, 
âdil bir yol tutturanlar var. Çoğuna gelin- 
ce: ne berbat şeyler yapıyorlar! 

67 Ey Peygamber! Rabbinden sana indiri- 
len hakikati tebliğ et! Eğer bunu (tam) 
yapmazsan, O'nun mesajını (hiç) tebliğ 
etmemiş olursun. 2 Allah seni insanlarfm 
saldırısmjdan koruyacaktır. 3 Kuşku yok 
ki Allah nankörlükte (ittifak etmiş) bir 
topluma rehberliğini bahşetmez. 4 

68 De ki: "Ey önceki vahyin mensupları! 
Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indi- 
rilenleri tam uygulamadıkça siz hiçbir 
şey değilsiniz! 

Öte yandan, elbette Rabbinden sana indi- 
rilenler onlardan bir çoğunun küstahça 
taşkınlığını ve inkârını artıracaktır: Ar- 
tık kâfir bir toplum için üzülme! 69 Çün- 
kü (bu mesaja) inanan kimseler, Yahudi- 
leşen kimseler, Sabiiler ve Hıristiyanlar- 
dan, Allah'a ve Âhiret Günü'ne inanan, 
ıslah edici iyi işler işleyen hiç kimse, ge- 



'jA »_fJ_J I (J y l l a A_L) (J r\ -,■• \ı 1 t g 1 1 1 ı ıJ a Luo L_a 

^\S ^LJ \ j ' a . <r-= s j uLJüs' — ÎAjj ^ — -*^ ' ^ ,/ ' ^ f*— fr*-° 

IjjIa ^jjJJIj l^—Lol Ir-i-^ ( - j1 """ uriy^^' f*J^' ls^ - 
■ ■ O^üâj ^_^J ^3i^ -_^ fv^— ~^j' l£>S^ * ^-*-i d^j 



lecekten endişe ve geçmişten dolayı 
üzüntü duymayacaktır. 5 

70 DOĞRUSU, Biz îsrâiloğulları'ndan 
söz almış ve kendilerine elçiler gönder- 
miştik. Elçi(ler) onların hoşlanmadığı bir 
mesajla geldiği zaman bir kısmını yalan- 
ladılar bir kısmını ise öldürdüler. — > 



1 Buradaki uygulama, tahrif edilmemiş Tevrat 
ve İncil'in hayata geçirilmesidir. Zaten bu ki- 
taplar hayata geçirilmediği için özgünlüklerini 
kaybetmişlerdir. Bir inancı tahriften koruma- 
nın en kestirme yolu onu hayata taşımaktır. 
Eğer kitap ehli kitaplarını uygulamada samimi 
olsalardı, bu samimiyet onları kitaplarının aslı- 
nı aramaya yöneltecek, bu arayış da onları 
Kur'an'a ulaştıracaktı. 

2 Bu ibareler, Rasulullah'm vahyi herhangi bir 
gerekçeyle gizleme arzusu gösterdiği şeklinde 



anlaşılamaz. Bu tür bir anlama Elçi'den önce El- 
çi'yi seçen Allah'a iftiradır. Âyetin maksadı, 
Tevrat ve İncil'in başına gelenlerin Kur'an'm da 
başına gelmemesi için Rasulullah'm şahsında 
tüm mü'minleri uyarmaktır. 

3 Rasulullah, bu âyetten sonra koruma talep- 
lerini reddetmiştir [Müstedrek). 

4 Ayette geçen kâfirin, ıstılahi anlamından da- 
ha çok, lügat anlamıyla alınmalıdır. 

5 Krş: 2:62, not 4. Kur'an'm çağrısı, isimlere 
mensubiyet değil Allah'a teslimiyettir. 



CÜZ 6 



-N3SN* 



5 / MAtDE SÛRESİ 



■*s3£^ 



209 



=>«Sm 



^j» 4J) I ol Ij-JU 5~^^ ' j.... ^^- — ■ -lSJ -' ö^1XjJ I »t 

Lj I j l* I ,e-iJ L-J 71^ .~«J I LJ U J rv-Jj^ jJ 1 7t- — -*^J I 

_uS &V-> -i3 j . l.\ °jâ &\ L£=uj'j ^Jjj *ü ı Ij-lJ.! 

^JUâU Lij jL_ül 4_»jUj ÂJL>J I <ul& -tul (»j-^- 
cJl3 <İI Öl I^JIS ,^-jJJI j-ü= 1«) ■ jUJl ^r" 
I j_4x!j XJ öl j -J->- lj 4-11 ^ 1 *»-ll 5-^ ^3 *-*-^ 
ı_jlJLfr p gi j ljj_i^=» ^j—ıJül jj_J«^J j^J^âj ULc- 
İÜ 1 3 Ü^'jiir.., .'..T j <i I ^ I j-j j4 U3 1 ,■ ■ j^— J I 

(J j ^j VI fw (-" ^V-J I 7*-t — ~*J I ' — * ■* i — ^~ j j^j— *^ 

j^Ç LJl^= İâj-Uc -ulj J— JJ I 4İJ ^y oJU- ojj 



< — 71 Zira kendilerine bir belâ gelmeye- 
ceğini sanarak kör ve sağır davrandılar. 1 
Sonra Allah onların tevbelerini kabul et- 
ti. Bunun ardından onların çoğu yine kör- 
leşti ve sağırlaştı: ama Allah yaptıkları 
her şeyi görmektedir. 

72 Doğrusu, "Allah Meryem oğlu Me- 
sih'in ta kendisidir!" diyenler küfre gir- 



miştir. Üstelik Mesih "Ey îsrâiloğulları, 
hem benim hem de sizin Rabbiniz olan 
Allah'a kulluk edin" dediği hâlde. 2 Ba- 
kın, kim Allah'a şirk koşarsa kesinlikle 
Allah ona cenneti haram kılar. Onun va- 
racağı yer ateştir: zalimler bir yardımcı 
da bulamayacaklar. 

73 Doğrusu "Allah üçün üçüncüsüdür" 
diyenler küfre girmiştir. 3 Oysa bir tek Al- 
lah'tan başka ilâh yoktur. Bu iddialarına 
bir son vermedikçe, hakikati inkâr eden 
bu gibilerin başına şiddetli bir azap gele- 
cektir. 74 Hâlâ Allah'a yönelip O'ndan af 
dilemeyecekler mi? Zira Allah tarifsiz bir 
bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet kaynağı- 
dır. 

75 Meryem oğlu Mesih, yalnızca bir elçi- 
dir; ondan önce de elçiler gelip geçmiş- 
tir. 4 Onun annesi iffetliydi; her ikisi de 
bildik yiyeceklerle beslenen (ölümlü in- 
sanlardı). 5 

Bak, Biz mesajları onlara nasıl açıklıyo- 
ruz,- ve yine bak, onlar hakikati nasıl ters- 
yüz ediyorlar! 76 De ki: "Allah dışında, 
size hiçbir zarar veremeyen ve yarar sağ- 
lamayan kimselere de mi tapıyorsunuz? 6 
Oysa yalnız Allah'tır her şeyi işiten, her 
şeyi bilen." 



1 Allah'ın mesajına kayıtsız kalmayı ifade eder. 
Bunun temelinde de "kutsal ırkçılık" yatar 
(2:48; 5:18 ve 62:6, notlar). 

2 Hz. isa'nın bu çağrısı Matta 4:10, Luka 4:8, 
Yuhanna 20: 1 7'de açıkça görülür. 

3 Teslis açıklanamaz bir doğmadır. Bu niteli- 
ğiyle dinler tarihinin en çözümsüz ve karmaşık 
problemidir. Eski Hind'deki Tri-Marti (Brahma- 
Vişnu-Şiva) Eski Mısır Hermetizmindeki Tris- 
megistos ya da Îsis-Osiris-Horus üçlemesi kili- 
se marifetiyle Hıristiyanlığa geçmiş gibidir. 

4 Hz. isa'nın beşeri elçiliğini vurgulayan bu 



âyetle Hz. Muhammed'in beşeri elçiliğini vur- 
gulayan şu âyeti karşılaştırınız: 3:144. 

5 Bu pasajın maksadı muhatapları benzer bir 
sapmaya karşı uyarmaktır, işte Nebi'nin uyarı- 
sı: "Hıristiyanların Meryem oğlu isa'yı yücelt- 
tikleri gibi siz de beni aşırı yüceltmeyin,- ben sa- 
dece bir kulum. Benim için "Allah'ın kulu ve 
elçisi" deyin!" (Buhârî, Enbiya 48) 

6 Buradaki mâ edatı genellikle cansızlara işaret 
eder. Fakat bu âyet üstteki âyetlerle birlikte 
Mesih ve Meryem'e de delalet eder. Bu yüzden 
mâ'yı "kimseler" şeklinde çevirdik. 



210 



«N3S3H- 



5 / MAİDE SÛRESİ 



*N=3SN» 



CUZ6 



77 Ey Kitap Ehli! Akidenizde hakikatin 
sınırlarını çiğnemeyin. 1 Daha önce ken- 
dileri sapmış, bir çoklarını da saptırmış 
olan ve yoldan çıkmakta hâlâ direnen bir 
topluluğun keyfî yargılarına uymayın! 

78 ÎSRÂÎLOĞULLARINDAN nankörlük- 
te ısrar edenler, Davud'un ve Meryem oğ- 
lu İsa'nın diliyle lanetlenmişlerdir. 2 Bu, 
onların isyankârlıkları ve sürekli taşkın- 
lık yapmaları yüzündendir. 79 Onlar bir- 
birlerini, yapageldikleri kötülüklerden 
caydırmaya çalışmıyorlardı,- gerçekten bu 
yaptıkları ne fena şeydi. 

80 Onlardan bir çoğunu küfre saplanan- 
larla sarmaş-dolaş görürsün. Ayartıcı 
benliklerinin kendilerine telkin ettiği şey 
öylesine kötüdür ki, Allah'ın hışmına uğ- 
ramışlardır; ve onlar azaba mahkûm ola- 
caklardır. 81 Eğer bu (Yahudiler) Allah'a, 
Peygamber'e ve ona indirilene inanmış 
olsalardı, o (Müşrikleri) müttefik edin- 
mezlerdi. Ne ki, bunlardan çoğu yoldan 
sapmıştır. 

82 Kesinlikle bütün insanlar içerisinde, 
(bu mesaja) iman edenlere karşı en çok 
düşmanlık yapanların Yahudiler ve Al- 



MEM 



» ' — D * 



, > <- s _', , , '., , - 'i,, r 

2 j|j OLU Ji JJlj_İJ ^^4 £,_. ljj&- = Oi-^ 1 

Üj-Üüu 1 jj I ,^ 1 j l^*a^ Ioj _İİJj »j j -^j I ,.. : r- a 

^j-lj a j_Ltâ j_^=a^_o ( ^_p 0^-Jnu^j 'i' 1 3-il^ — » 

j^j^ p g ■ ^ > j j*^ — » (_£jJ ^ jj-JLİÂ) I jjl ^-ra U 

öl p g . ■■ ai I ^gj c~-«.lî La ^ m ' . A \j j <T^- a -^Jül 

;'."*, öjj_)U- «_a t_jij_JÎJl j^-sj p g : l£- -üi ! Ja^^-Ju 
11J jl rvA aju^j 1 u 



r*^ 



c. 



^JdJ 



»LİJI 



Jy *_gjyl 0J->txJj 1 j^ — .j_JJ j_,jülj ^ j gj 1 



1 j-i J 



P*'J 



1 a Ljlijh 



lah'a şirk koşanlar olduğunu görürsün. 
Yine onlar içerisinden (bu mesaja) iman 
edenlere en yakın olanların da, "Biz Na- 
sârâ'yız" 3 diyenler olduğunu görürsün. 
Bunun nedeni, onların arasında böbürlen- 
meyen keşişlerin ve rahiplerin bulunuyor 
olmasıdır. 4 — > 



1 ..lâ tağlû fi dinikum ifadesi, İslâm mezhepler 
tarihinde aşırı akımlar için kullanılan galat 
sözcüğünü hatırlatır. Kur'an kitap ehlini "ğu- 
lat-ı din" ve hatta "ğulat-ı islâm" saymaktadır. 
Ra'd 36'da da, Kur'an mesajından bazı bölümle- 
ri kabul etmekte kuşkuya düşen Kitap Ehli 
içindeki "hiziplerden" ya da "mezheplerden" 
söz etmektedir. 

2 Davud'un laneti için krş: Eski Ahid, Mezmur- 
lar 28:21-22, 31-33 vd. İsa'nın laneti için krş: 
Matta 12:34 ve 23:33-35. 

3 Kur'an'da Kitap Ehli üç çevreden oluşur: Ya- 
hudi, Mesihi ve Nasârâ. Kur'an bu üçüncüleri 



Mesihilerden (Hıristiyanlar) ayrı Nasârâ olarak 
isimlendirir. Bunlar muvahhid İsevilik inancı- 
nın Habeşistan'da yaşayan temsilcileri olsa ge- 
rektir. Süddi'nin bu kimselerin Habeşistan'dan 
gelen İseviler olduğu rivayeti de bunu teyit 
eder. Mekke'de bu inancı temsil eden 3 kişi var- 
dı: Varaka b. Nevfel, Ubeydullah b. Cahş, Os- 
man b. el-Huveyris. Hatta sonuna kadar Hanif 
kalan Hz. Ömer'in amcası Zeyd b. Amr b. Nu- 
feyl ile Varaka arasındaki bu tercih farkından 
doğan tartışmalar kaynaklara geçmiştir. 

4 Kur'an, Kitap Ehli'nin,- sapmasını aktarırken, 
kasıt unsurunu bünyesinde barındıran ellezine 
eşraku ya da doğrudan kimliğe dönüşmüş bir 



CUZ6 



-*s3£s^ 



5 / MAİDE SÛRESİ 



**e3S^ 



211 



nitelik olan muşrikûn formunu kullanmıyor. 
Yukarıdaki âyette geçtiği gibi sadece "akidede 
hakikatin sınırlarını çiğnemek" {77) olarak ni- 
teliyor. Bu âyet Kur'an'm nâsâra dediği hıris- 
tiyanlardan farklı olarak "biz nasarayız" diyen 
bir gruba mensup keşişlerin ve rahiplerin 
inançta kibirli olmamalarını artı bir puan saya- 
rak, Yahudilerin düşmanlığının da doğru adresi- 
ni göstermiş oluyor: İnançta kibir. Bu sûrenin 5. 
âyetinde, ayrıca 43, 44, 46, 48, 66, 68, 69. âyet- 
lerinde ifadesini bulan tüm Kutsal kitapları ve 
onlara inananların imanını bir 'değer' olarak ta- 



nıyan Kur'an, inançta kibri kendisine inananla- 
rın gönlünden kazımak istemiştir. Kendisine 
inananlardan, bir değer olan imanı inkâr etme- 
melerini isteyen (5:5) Kur'an, Tevrat'a inanan- 
ların ona, incil'e inananların da ona uymaları- 
nın ahlâkî bir zorunluluk olduğunu hatırlatarak 
(5:43, 47) "inançta kibre" yer olmadığını isbat- 
lamıştır. Yine, Allah'ın her ümmet için ayrı bir 
"şeriat" ve ayrı bir "yöntem" koyduğunu ifade 
eden Kur'an, kendisiyle birlikte geçmiş vahiyle- 
re de inanmayı şart koşmuştur (5:59). 



212 



«fe^Ss*- 



5 / MAJtPE SÛRESİ 



«£s3$a4» 



CUZ6 



< — 83 Onlar Peygamber'e indirileni işit- 
tiklerinde, ondaki hakikatleri kavradık- 
ları için gözyaşlarının çağladığım görür- 
sün. Derler ki: "Rabbimiz! İnandık biz: o 
hâlde bizi de hakka şahit olanlarla birlik- 
te yaz! 1 84 Neden Allah'a ve bize gönde- 
rilen hakikate inanmayalım ki? Zira biz, 
Rabbimizin bizi erdemliler arasına kat- 
masını dileriz." 

85 Ve Allah da onları, bu inançlarından do- 
layı zemininden ırmaklar çağlayan cennet- 
lerle ödüllendirdi, orada karar kılacaklar: 
işte budur iyilerin ödülü. 86 Küfre sapla- 
nanlara ve mesajlarımızı yalanlayanlara 
gelince: onlar, yakıcı ateşe mahkûmdurlar. 

87 SİZ ey iman edenler! Allah'ın size he- 
lâl kıldığı temiz ve güzel şeylerden ken- 
dinizi mahrum etmeyin, 2 fakat sınırları 
da aşmayın,- unutmayın ki Allah haddi 
aşanları sevmez. 88 O hâlde, Allah'ın si- 
ze sunduğu rızıklarm helâl ve temiz olan- 
larından yararlanın 3 ve kendisine iman 
ettiğiniz Allah'a saygılı olun. 89 Allah, 
düşüncesizce ağzınızdan kaçırdığınız ye- 
minler hususunda sizi sorumlu tutmaz. 4 
Fakat bilinçli olarak yaptığınız yeminler- 
den sorumlu tutacaktır. Bu tür yeminleri 
bozmanın karşılığı, kendi ailenize ikram 



HE3K 



^ ,.,• -İS—İ*'*'* 11 *,'* f, i t ' 

5^JI 5—° ^*^î- *-^3 ^^ ür°£ "^ ^-^ VS'ş <& ^-IaL''"^ 

.vgjuli ■■<•< ^_~=>JlvzJ! AJ—ÜI *-o Ujj LUl>-Jj j! * ojajj 

^v-üli j\ gi^l 1 gtjtji ^_o tSj*?-> ^ ■ -? Ij-JU LXj «Ll 

I j^fll ^-j JJI L^jl l_> ^" fv^^fJ! ı_jl >*_^7 1 _i-UJ jl LİjLU 

V İDİ 01 l>u*5 V3r^=>J^I Jil lîoO. Ij^^Aj V 

ilik ^ 5ii İı 1 ^=«5 jj il. ijü=>3 - ' ^.-^-^'4^4 

<ül -^==JU-1jj V .'■' j^q^a <j ^_Jol ı^j — !! <Al! I J — öj I J 

jUjVl ~j-U£ LCj p^ — »JUMjj ^jS^j *^=ıjUjl ^ jJlJJIj 

öj^jüaj lâ Ja -jj! j^ Q-*~ — 'l~"° ö *^£- j>uu»l «üjl â^ — l£ 

I jialAlj ^ ~.al^ !il I_^=ûUjI öjl l^ — > ^_iUi *U1 iilj 

ü$j£ — İj 3UJü oÇl (v^=0 <nl <j!1j *jJ}J£ fvSCjL^j! 



ettiğinizin ortalamasıyla on yoksulu do- 
yurmak ya da giydirmek veya bir insanı 
özgürlüğe kavuşturmaktır,- bunu bulama- 
yan kimse ise üç gün oruç tutar. Bozdu- 
ğunuz yeminlerin keffareti budur: öyley- 
se yeminlerinize sadık olun! 5 

Allah size âyetlerini böyle açıklar ki, 
şükredebilesiniz. 



1 Bunlar, Taberî'nin Süddi'den naklettiği riva- 
yetten öğrendiğimize göre Habeşistan Kralı Ne- 
caşi'nin gönderdiği 12 kişiden oluşan din adam- 
ları kafilesidir. Ayette, konukların "bizi de hak- 
ka şahit olanlarla birlikte yaz" demelerinden, 
kendilerine Ümmet-i Muhammed'in şahitliğiy- 
le ilgili pasajlardan birinin içerisinde geçtiği bir 
âyetin okunmuş olduğu sonucu çıkarılabilir. 
Buna en yakın ihtimal Bakara 143. âyettir. 

2 Ruhbanlığı ve Hıristiyan çileciliğini red (Krş: 
7:32). Zımnen: Eşyanın konumunu belirlemek 
onu yaratanın hakkıdır. 



3 Lafzen: "yiyin". Rızık yiyecek dışındaki lü- 
tufları da kapsar. Ayrıca "yeme", mecazen "ya- 
rarlanma" anlamına da kullanılır. 

4 Öncesiyle birlikte zımnen: İnsanın yeminle 
helâli haram kılması, Allah'ın eşyayı koyduğu 
yere müdahaledir. Bu Allah'a rağmen bir ye- 
mindir ve keffaret gerektirir (Krş: 2:224-225). 

5 İslâm'da yemin Allah adına edilir,- başka şey- 
ler adına edilen yeminin dinî bir geçerliliği yok- 
tur. Adak ibadet olduğu için değil, Allah adına 
söz verildiği için kişinin boynuna borç olur. 



«N3£N* 



CUZ6 



•*S3$5^ 



5 / MAİDE SÛRESİ 



*^^ 



213 



i>M$m$-<i 



f vj^'ı j yU^vıjJ ,„;;i)j^Aj'ı ulj ı^liı ^jûi 15Îİ 14 
1^1 jüji ^Je. J4J ■ ,• İ--İJI ^iı HJj-İ5 Jii uü 

jL> *1}^ CuJc-o A5^L« 4—lls ^j^^>-^Jİj-U-^aJ! l^üâj 
jl ÇÂ53I *JIŞ Ç~w l5X> J Jİ Ij^ 4 — ; ^>J -vaİJI ^J^ *-* 



90 1 SIZ ey iman edenler! Sarhoşluk veren 
her şey, 2 tüm şans oyunları, 3 Allah'tan 
başkasına kurban sunmak 4 ve gelecek 
hakkında kehanette bulunmak şeytan işi 
pisliklerden başka bir şey değildir. O hâl- 
de bunlardan kaçının ki ebedi mutluluğa 
erebilesiniz. 91 Şeytan sarhoşluk veren 
şeyler ve şans oyunlarıyla sizin aranıza 
düşmanlık ve kin tohumları saçmaktan, 
Allah'ı anmak ve namazdan alıkoymak- 
tan başka bir şey istemez: 5 öyleyse siz, 
hâlâ vazgeçmeyecek misiniz? 



92 Şu hâlde Allah'a itaat edin, Peygam- 

ber'e itaat edin ve (kötülükten) sakının! 
Eğer yüz çevirirseniz, iyi bilin ki Elçi'mi- 
zin görevi mesajı apaçık tebliğ etmekten 
ibarettir. 6 

93 iman edip sâlih amel işleyenler, Al- 
lah'a saygıda kusur etmedikleri, iman 
edip ıslah edici iyi işler işlemeye devam 
ettikleri sürece, önceden tattıklarından 
dolayı sorumlu tutulmayacaklardır/ ye- 
ter ki Allah'a saygıda ve iyilik yapmakta 
kararlı olsunlar: Zira Allah iyileri sever. 

94 SlZ ey iman edenler! Elbette Allah, el- 
lerinizin ve silahlarınızın menziline gi- 
ren avı yasaklayarak, aşkın olan zâtından 
korkanları seçip ayırmak için 8 sizi sına- 
yacak. 9 Kim bundan sonra haddi aşarsa, 
işte onu acıklı bir azap bekler. 

95 Siz ey iman edenler! Hac için ihrama 
girdiğinizde av hayvanı öldürmeyin. 10 
Sizden kim kasıtlı olarak onu öldürürse, 
âdil iki kişinin takdiriyle öldürdüğüne eş 
değerdeki hayvanı kurban edilmek üzere 
Kabe'ye 11 getirerek öldürdüğüne denk bir 
bedel öder. Ya da yoksulları doyurmak 
veya ona denk olacak kadar oruç tutmak 
suretiyle günahının keffaretini öder. Ve 
(böylece) yaptığı işin vebalini hisseder. 
Allah geçmişi silmiştir; 12 fakat kim yeni- 
den işlerse, Allah ona yaptığının acısını 
tattırır. Zira Allah şereflidir, kimsenin 
yaptığını yanma kâr bırakmayandır. 



1 İçki yasağım beyan eden bu âyetle Hıristiyan- 
larla ilgili önceki pasajlar arasında sıkı bir irti- 
bat vardır: Helâli kendilerine yasaklarken içki 
gibi bir haramı ibadetin içine dahil etmişlerdir. 
Bu yaman, hem de pek yaman bir çelişkidir. 
Zımnen: Helâli haram kılan, haramı da helâl 
kılar. 

2 içki küfrün sıvı hâlidir. Zira aklı örter. Hamı 



ile "başörtüsü" anlamındaki humuı'un ortak 
noktası "baş" ile ilgili olmasıdır (Bkz: 24:31, 
not 7). inkâra da vicdanı ve fıtratı örttüğü için 
küfür adı verilmiştir. İçkinin yasaklanma süre- 
cinde bu âyet son aşamayı temsil eder (Bkz: 
2:219 ve 4:43). 

3 Meysir. kaybedenin kazanana bir bedel ödedi- 
ği her tür şans oyunu. Bu emeğe saygısızlık, 



214 



*N3Sa** 



5 / MAİDE SÛRESİ 



*N3£s^ 



CUZ6 



haksız kazanç ve umut tacirliğidir. 

4 Zımnen: "..ve sunulan kurbanlar". Lafzen: 
"sunak taşları". 

5 Sarhoşluk veren her şeyin ve şans oyunlarının 
yasaklanmasının gerekçesi. 

6 Bu âyetin üslûbundan yukarıdaki talimatlara 
"Biz Nasârâyız" diyenlerin de dahil olduğu an- 
laşılmaktadır (Krş: Âyet 82). 

7 îçki haram kılınmadan önce şehid olan arka- 
daşlarının durumunun ne olacağını soran 
sahabeye cevap olarak indiği zikredilmiştir 
(Taberî). 

8 Lafzen: "bilmek için". 

9 Bu âyetle bir önceki âyet arasındaki irtibat şu- 
dur: Her yasak yararlı-yararsız bağlamında de- 
ğerlendirilmemeli. Kimi yasaklar vardır ki, sırf 
teslimiyeti sınama amaçlıdır. 

10 Yasak olan sadece bozulmamış doğaya ait 



olan av hayvanlarıdır, evciller ve haşarat bunun 
dışındadır. Bu, özgürlük ve güvenlik evinin bu- 
lunduğu bölgenin doğal hayatını en yüksek dü- 
zeyde koruma altına almaktır. 

11 Kabe'nin iniş sürecinde ilk geçtiği yer bura- 
sıdır. Kök anlamıyla hem "kübik" hem "daire- 
vi" şekilleri ifade eder [Tac). Kabe'nin orijina- 
linde bulunan dairevi boyutunu Allah Rasu- 
lü'nün sonradan inşa ettirdiği "hatim" isimli 
duvar temsil etmektedir. Kabe sadeliğin ulaştı- 
ğı zirveyi temsil eden mimarisiyle kulun ne ya- 
parsa yapsın Allah'a gereği gibi şükürden aciz 
olduğu gerçeğini yansıtır, insanlığı yeryüzünde 
ilk misafir eden mekâna dikilmiş mukaddes bir 
anıt, kalbin yeryüzündeki timsalidir (Krş: 
2:125, not). 

12 Halid b. Velid'in islâm oluş hikayesi ve Hz. 
Peygamber'in "islâm geçmişi siler" buyurarak 
onu teskin etmesi. 



•^3^ 



CUZ6 



«N3$s#>- 



5 / MAttJE SÛRESİ 



-£s3£N* 



215 



5>K«„r : 



SjU — «JJ j p_j^=J LfrlÜ "ulus j j>Lİ}\ j^Jjf ı 1 ^ — • * (L^-' 

l_$JJI «İÜ I I_JÜİJ ^T*" (*-*-*■* ^ >P' -Ç-^9 [»İs^t-J* ?j>- $ 

*ül O'j i-jLÎJI juj_£ <İH 01 l^-iic-l 1^ *~J£ *£-£ 
v dvı J jl U İli l^lS ^-^Jl c^tS" JtX^l\ Y$ 

uj^-i ^r" '-&*£■ \y ■■'"> ülj p^- — ' i~^i »3ü -Çj öl fcU-il 

^jjJüi j^s^jj r»b>- Vj ^ı : ,r> j v j ç^uij "^ 3 iJ**^. ı>° ^' 



96 Sularda yapılan her tür avlanma ve 
onunla beslenme 1 sizin için helâldir. Bu, 
sizin de yolcuların da yararınadır. Fakat, 
ihramlı olduğunuz sürece kara avı size 
yasaklanmıştır. Şu hâlde, topyekûn hu- 
zuruna varacağınız Allah'a karşı saygıda 
kusur etmeyin! 

97 Allah, Beytu'l-Haram olan Kabe'yi bü- 
tün insanlık için bir kıyam (sembolü) kil- 
di; 2 Ve haram ay ile boyunları bağlı ve 
bağsız kurbanlıkları da (sembol kıldı). 3 
Bu, Allah'ın göklerde ve yerde olan her 
şeyden haberdar olduğunu ve Allah'ın 



her şeyin bilgisine vakıf olduğunu bilesi- 
niz diyedir. 

98 îyi bilin ki Allah cezalandırmada pek 
şedittir; yine unutmayın ki, Allah tarifsiz 
bir bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet kayna- 
ğıdır. 

99 Elçinin görevi, mesajı apaçık tebliğ et- 
mekten başka bir şey değildir. Zira Allah 
açığa vurduklarınızı da gizlediklerinizi 
de bilmektedir. 4 

100 De ki: Kötü ve çirkin olan şeylerle iyi 
ve güzel olan şeyler eşdeğerde olamaz; 
kötünün çokluğu hoşuna gitse bile. O 
hâlde ey derin kavrayış sahipleri: Allah'a 
karşı saygıda kusur etmeyin ki kalıcı 
mutluluğa erebilesiniz! 

101 SÎZ ey iman edenler! Açıklanması 
hâlinde sizi zora sokabilecek şeyler hak- 
kında soru sormayın. Nitekim Kur'an 
iniyorken onlar hakkında soru sorarsanız 
size açıklanır. (Açıklanmadığına göre), 
Allah onlarla sizi mükellef tutmamıştır. 5 
Allah tarifsiz bağışlayandır, acele ceza- 
landırmayandır. 102 Sizden önceki insan- 
lar da bu türden sorular sormuşlar, en so- 
nunda hakkı inkâra kadar varmışlardı. 6 

103 Ne bahîra ve sâibe, ne de vasîle ve 
hâm 7 (adı altında, hayvanların bâtıl inanç- 
larla yaratılış amacı dışına çıkarılmaları) 
Allah'ın emri değildir. Fakat hakikati 
inkârda ısrar edenler, kendi uydurdukları 
yalanları Allah'a yakıştırıyorlar. Zira onla- 
rın çoğu kafalarını kullanmıyorlar. — > 



1 ve ta'âmuhu ifadesinin zahirine uygun olan 
bu anlam Zemahşerî'nin tercih ettiği anlamdır. 
Ne ki, Taberî, Râzî, Kurtubî ve daha başkaları 
ta'âmuhu'yu "denizin yiyeceği" şeklinde anla- 
mışlar ve bunu da "kıyıya ya da su yüzeyine vu- 
ran deniz ürünleri" şeklinde yorumlamışlardır. 



Yiyecekler konusunda vahiy "serbest" olanı 
değil "yasak" olanı sayar. Bununla amaçlanan 
yasağın keyfî olarak genişletilmesinin önüne 
geçmektir. Buradan bir şeyin yasak değilse 
serbest olduğu anlaşılır.Âyette bu genel kuralın 
istisnası olarak "serbest" olan söylenmiş gibi 



216 



-^3^ 



5 / MAİDE SÛRESİ 



*N£3$3^ 



CUZ6 



görünmektedir. Oysa işin gerçeği öyle değildir 
ve bu âyet de Rur'an'm genel ülubuyla uyum- 
ludur. Zira burada hac için ihrama giren birinin 
yasak alanını genişletme ihtimaline karşı 
önlem alınmakta ve "yasak istisnadır" kuralı 
korunmaktadır. 

2 Zira insanlar kefeni andıran ihramlarına bü- 
rünerek kıyametin provasını yapmak için bura- 
ya koşarlar. 

3 Haram aym sembol kılınması, "Hac malum 
aylardadır" âyeti ışığında anlaşılmalıdır (2:197). 

4 101-102. âyetlerle birlikte düşünüldüğünde 
bu âyet, mutlak yükümlülükler koyma hakkı- 
nın yalnızca Allah'a ait olduğunun ifadesidir. 
Sûrenin 101. âyetindeki "Kur'an iniyorken on- 
lar hakkında soru sormayı sürdürürseniz, size 
açıklanır" ibaresi de bunun kesin delilidir. 

5 Zımnen: Bir şey yasak değilse serbesttir. 
Kur'an tefakkuhunun en temel kurallarından 
biri olan "Eşyada aslolan serbestliktir" ilkesi, 



bu âyetin zımni karşılığıdır. 

6 Veya: "Ardından da işi, üzerini kapatmaya ka- 
dar vardırmışlardı." Sûrenin 99. ây etiyle doğru- 
dan bağlantılıdır. Hz. Peygamber'in misyonu- 
nun sadece tebliğ olduğu hatırlatılarak, kullara 
mutlak sorumlulukları ancak Allah'ın yükleye- 
ceği ifade ediliyor. 

7 Bahîra: Beş kez doğuran ve beşincisi erkek 
olan dişi deve. Sâibe: Başına bir iş gelenin kur- 
tulunca saldığı adak deve. Vasile: Erkekli dişili 
ikiz doğuran koyunun sırf dişiye hürmeten ye- 
nilmeyip salman erkeği. Hâm: Dölüyle on batın 
doğurtan erkek deve. Bunlar sahte bir kutsallık 
kılıfı ile tanınsın diye kulağı yarılıp salınırlar, 
etinden, sütünden ve tüyünden hiç kimse ya- 
rarlanamazdı. Salih peygamberin devesi bu ge- 
leneğin köklerine işaret etse gerektir (Msl: 
11:64). Bu sahte kutsallık özünde ilâhî hiyerar- 
şiye müdahale anlamı taşıyordu (22:36-37, not 
9-11). 



*N3$5N* 



CUZ6 



*63£»* 



5 / MAtDE SÛRESİ 



*N3S^ 



217 



=>"&^ 



\ji\i Jj_i^]l Jljİül jjJlLI^JI IJJU3 1_+I J-J lîjj 
U,,], .'iı üj-jJUj "^ (**JİJİ öl£ jJj' Ufrljl <Iİ£- Uo^-3^ t~J-^ 

rS W*i J *>—~Jıj\ nSZSc- 1 a^-al .V-ÜI LgJİ b " j J-LL^j V Ş 

lil n ' ■ I I O «jL^ i 1 jJ-ol /jjJlM I^jI b ■ (jjjJÂ*J ^^ İS LaJ 

Jİ 4x1-4 J_L£- Ijj jl :*l <L_^ oJ I /^H*" Cj a^Jl -vS^-Ls^ l j Ja^- 

•OiVt jU ,.ij^» Ö Jİ^zJI ^Âj /j_0 L^gjj ... ,-^i O j3yjl d ; ; ,r7 o 

/vi^=ü V j<_jjjS li 01^= ^Jj LXS <u ^jXjj V f*^-yjl ül 
L^îi ^j-U. ^_ii İLİ 5_^^l5_jfi]Lİl<İlÛjl4_i 

^j^tJ -jl 'jjJÜ I •,__« Ia^Uu ıjl o^Üj 01 ,_^-U t*Jİ \ju>rJX — «il 

U^jjlg.» -j-o ^Cl u_jjl^_3J <ülj jU^^âUi oUJjVl *£& 
l J İÇÖ'i Lr Jj'İJiJİ' ^Jlİll^-JfijLÎjtjlîilLj:} 
-vjjjUjİ j_ju OUjİ Sj-3 öl 1 jiLSo _jl 1 gg-?-j LS Ji£- ö-slg ...llj 



< — 104 Ve onlara "Allah'ın indirdiğine ve 
Peygamber'e gelin!" denildiğinde, "Ata- 
larımızı üzerinde bulduğumuz inanç bize 
yeter! " diyorlar. Ya ataları hiçbir şey bil- 
meyen ve doğru yolda olmayan kimseler 
idiyse de mi? 1 

105 Ey iman edenler! Siz kendinizden so- 
rumlusunuz. 2 Eğer doğru yoldaysanız, sa- 
pıtanlar size zarar veremez. Hepinizin 
dönüşü Allah'adır: işte o zaman yaptıkla- 
rınızı size bir bir haber verecektir. 



106 SİZ ey iman edenler! Ölüm size yak- 
laştığında yapacağınız vasiyet sırasında 
şahitler bulundurun: Kendi aranızdan 3 
dürüst iki kişi, ya da seyahatteyken ölüm 
emareleri gelip sizi bulursa, (âdil şahitli- 
ğe) davetten sonra, 4 sizden olmayan öte- 
ki 5 iki kişiyi alıkoyun,- eğer içinize bir 
kuşku düşerse onlara Allah adına şöyle 
yemin ettirin: "Akraba hatırına da olsa, 
hiçbir bedel karşılığında sözümüzü sat- 
mayacağız ve Allah'ın bildiğini 6 gizleme- 
yeceğiz,- eğer böyle yaparsak günahkar biz 
olmuş oluruz." 7 

107 Ama bu iki şahidin sonradan bu tür 
bir günah işledikleri ortaya çıkarsa, bu 
iki kişinin hakkını çiğnediği taraftan baş- 
ka iki kişi onların yerini alır ve Allah adı- 
na şöyle yemin eder: "Bizim şahitliğimiz 
ötekilerin şahitliğinden daha doğrudur, 
zira biz hakka tecavüz etmedik; eğer böy- 
le yaparsak bu kez de zalim biz olmuş 
oluruz." 

108 Böylece insanların hakikate uygun, 
usulünce şahitlik yapmaları mümkün 
olur ; yoksa onlar yeminlerinin ardından 
karşıt yeminlerle tekzip edilecekleri kor- 
kusuna kapılacaklardır. 

Öyleyse Allah'a karşı sorumluluğunuzun 
bilincinde olun ve O'na kulak verin: Zira 
Allah sapıklıkta (ittifak hâlindeki) bir 
topluma asla rehberliğini bahşetmez. 



1 Zımnen: Hakikat sabık olanın değil sadık ola- 
nındır. Atalar yoluna karşı tavır, körü körüne 
taklide karşı bir tavırdır. Zira taklitle değer üre- 
tilemez. Öncekilerin yanlışı sonrakilerin maze- 
reti olamaz. 

2 Âyet, sorumluluğun şahsiliği bağlamında de- 
ğerlendirilmelidir (2:286). Kişinin soyu ve atası 
övünülecek ya da yerinilecek bir unsur değildir. 



3 Yani: "yakınlarınızdan, tanıdıklardan" ya da 
"mü'minlerden". 

4 Buradaki salata "namaz" anlamı verenler, 
hangi namaz olduğunda ihtilaf etmişlerdir. 
İkindi namazı, öğle namazı ya da herhangi bir 
namaz diyenler vardır (Kurtubî). Taberî bu iba- 
reyi "sükut tefsiri"ne (!) tabi tutar. Bu iki şeye 
yorulabilir: 1 ) Mevcut yorumların hiçbirine ka- 
tılmadığına. 2) Yorum gerektirmeyecek kadar 



218 



*N3£s3* 



5/MAİDE SÛRESİ 



*N3£s^ 



CUZ6 



açık olduğuna. Fakat Taberî'nin üslûbu açısın- 
dan bu ikincisi zayıf bir ihtimaldir. Bu yoruma 
dayanan Şafiî, 200 dirhemi aşan şahitlikte ye- 
minin Mekke'de Kabe, Medine'de Peygamber 
Mescidi, Kudüs'te Kutsal Kaya (Hacer-i 
Muallak), diğer yerlerde şehrin en büyük mesci- 
dinde yapılma şartını getirir. Râzî, "Yeminin 
mekânı olmaz, her yerde yapılır" diyen Ebu Ha- 
nife'yi eleştirerek âyete muhalefetle suçlar (Râ- 
zî). Bazıları ise "Kendi ibadetlerinden sonra... 
Çünkü o şahitler müslüman değildirler" görü- 
şündedir (Kurtubî). Bizce salât şer'i manasıyla 
"namaz ibadeti" olarak alınamaz. Zira: 1) Bu 
ibare seferde ölüm döşeğine düşenle ilgilidir. 
"Medine" ve "cemaat"le ilgili söylenenlerin 
âyetle bir alâkası yoktur. 2) "Sizden olmayan 
öteki iki kişi" Kur'an üslûbunda müslüman ol- 
mayanlara tekabül eder. 3) Ölüm döşeğindeki 
insan çaresizlik içinde şahitliğini rica ettiği ya- 
bancıları kendi dinlerince de olsa ibadete çağır- 
ma gücünü kendinde bulamaz. Olsa olsa onları 
dürüst ve âdil şahitlik yapmaya "davet" eder. 
Sözün özü buradaki salât tıpkı Hud sûresinin 
87. âyetindeki gibi "davet" anlamında olmalı- 



dır (Bkz: âyet 58, not). Allahu a'lem. 

5 Yani: "..yakınınız olmayan mü'minlerden" 
ya da "müslüman olmayanlardan" (Taberî). 
Zımnen: Hiçbir statü farkı adaletten öncelikli 
değildir. Adalet gerçekleşsin de ister "öteki", 
ister "beriki" sayesinde gerçekleşsin. Zira ikti- 
darın imanı adalettir. 

6 Lafzen: "Allah'ın şahitliğini". 

7 Âyet, amacın gerçekleşmesi için her tür elve- 
rişli aracın, niteliğine bakılmaksızın kullanıla- 
bileceğini öngörmektedir. "Sizden" veya "siz- 
den olmayan" ayrımı, taraflardan birine peşin 
bir üstünlük tanımamaktadır. Bunun delili Ni- 
sa sûresinin 105-115. âyetleridir. Bu âyetlerin 
iniş nedeni hakkında farklı rivayetler olsa da, 
bağlamla en uyumlu olanı şudur: Ebu Ta'me 
adlı müslüman biri, yaptığı hırsızlığı bir Yahu- 
di'nin üzerine atar. Rasulullah suçlu Müslü- 
man lehine karar verecekken onu uyaran şu 
âyetler iner: "Sakın hainlere taraf olma!" 
(4:105), "kendi benliklerine ihanet edenleri de 
savunma!" (4:107). 



CUZ6 



<*33S3^ 



5 / MAİDE SÛRESİ 



«^S^S* 



219 



=>*I3H= 



u .'...e Ç &l JLİ İ] 'j vj-Uİ' f *-* vS îT Jjîl LİJ 

E ^ „ * ** ,fe s ^ 

jjj^ib J^^jVIj £^=VI ^^Ij^l^^^ G^ 3 OjSoS 

J l§ i I ı _> ^oJL— o LjJ b J.g ,..,«* I j u-o I l jj-J 15 ^J j-^jj j 

*rJ,.£-=i jl <Uİ 1 3*3 1 JU *UJUl ^ öoSU LİU* Jj— ^ 
Iİj 3İS j_t*laj j L-g.:-a (1^= w 1 -Aj j 1 3) U v ı /j_«-o L* 



109 Allah bütün peygamberleri topladığı 
gün ; onlara "Size ne cevap verildi?" diye 
soracak. 1 Onlar, "Bizim bir bilgimiz yok, 
yaratılmışların idrakini aşan her şeyi tü- 
müyle bilen yalnız Sensin!" diyecekler. 

110 İşte o zaman Allah diyecek ki: "Ey 
Meryem oğlu İsa: sana ve annene bahşet- 
tiğim nimetimi hatırla! Hani, seni Kutsal 



Ruh ile desteklemiştim; insanlarla beşik- 
te iken de erişkin iken de konuşuyordun! 
Hani, Ben sana vahyi ve hikmeti; yani 
Tevrat ve incil'i talim ettirmiştim! Hani 
sen Benim iznimle çamurdan kuş maketi 
yapmış, ona üflemiş ve o da Benim iz- 
nimle kuş oluvermişti. Ve nasıl iznimle 
körleri ve cüzzamlıları iyileştirmiş ve yi- 
ne iznimle ölüleri ayağa kaldırmıştın! 2 
Hani sen îsrâiloğullarma hakikatin bü- 
tün delilleriyle geldiğinde,- yani onlardan 
nankörlükte ısrar edenler "Bu sihirden 
başka bir şey değildir" dedikleri zaman, 
sana zarar vermelerine mâni olmuştum! 

111 Ve hani, havarilere (senin aracılığın- 
la) "Bana ve Benim elçime inanın!" diye 
vahyetmiştim; onlar da "Biz inanıyoruz, 
Sana kayıtsız şartsız teslim olduğumuza 
şahit ol!" demişlerdi. 3 

112 Yine o zaman Havariler "Ey Meryem 
oğlu İsa!" demişlerdi; "Rabbin bize gök- 
ten bir sofra indirebilir mi?" 4 

(İsa) cevap vermişti: "Eğer gerçekten ina- 
nıp güveniyorsanız Allah'a karşı saygılı 
olmalısınız!" demişti. 

113 Onlar, "Biz ondan yemek, kalpleri- 
mizi tatmin etmek, bize hakikati söyle- 
diğini bilmek ve o hakikate biz de şahit- 
lik yapmak isteriz" dediler. 



1 Bu âyet 7:6 ışığında anlaşılmalıdır. 

2 Krş: 3:49, not. 

3 Havarilerin ilâhî davete muhteşem icabetleri 
için bkz: 3:51-52. 

4 Hz. Ali, Hz. Aişe, İbn Abbas, Muaz b. Cebel 
ve daha başka sahabiler "Rabbinden isteyebilir 



misin" şeklinde okumuşlardır. Âyetin son 
cümlesi ve 113. âyet, bunu Allah'tan istemenin 
takva ve güven zafiyeti olduğunu ifade eder. 
115. âyet ise bu talebin karşılanmadığının zım- 
ni ifadesidir. Böyle bir talebin arka planında, 
3:37'deki Meryem'e bahşedilen nimetlere dair 
halk dilindeki rivayetler etkili olmuş olmalıdır. 



♦N3£N* 



220 



->N=3S^ 



5 / MAİDE SÛRESİ 



*N3£3#* 



CUZ6 



114 Meryem oğlu Isa dedi ki: "Ey Al- 
lah'ım! Rabbimiz! Gökten bize bir sofra 
gönder: o, bizim için ilkimizden sonuncu- 
muza kadar sürekli bir sevinç ve Senden 
bir işaret olacaktır. Ve bize rızkımızı ver, 
zira rızık verenlerin en hayırlısı Sensin. 1 

115 Allah buyurdu ki: "Ben onu size gön- 
derebilirim,- ancak ondan sonra içinizden 
kim nankörlük ederse, iyi bilin ki onu 
dünyalarda benzerine hiç kimseyi çarp- 
tırmadığım bir azaba çarptıracağım!" 2 

116 Ve işte o zaman Allah "Ey Meryem 
oğlu İsa!" dedi, "Sen insanlara 'Allah'ın 
astı olarak beni ve annemi ilâh edinin' 3 
mi dedin?" 

Cevap verdi: "Zâtını tenzih ederim! Ken- 
dim için hakkım olmayan bir şeyi söyle- 
mek bana yakışmaz. Bunu söylemiş ol- 
saydım elbette Sen bilirdin. Sen benim 
sırrıma erersin, fakat ben Senin sırrına 
eremem. Şüphesiz yaratılmışların idraki- 
ni aşan her şeyi bilen yalnızca Sensin. 

117 Ben onlara bana emrettiğin, "Benim 
Rabbim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a 
kulluk edin!" demekten başka bir şey 
söylemedim. Ve onların arasında yaşadı- 
ğım sürece yaptıklarına şahitlik ettim. 
Fakat ne zaman ki Sen benim canımı al- 
dın, artık onların koruyup gözeticisi yal- 
nızca Sen oldun. Zaten Sen, her bir şeye 
ta özünden şahitsin. 1 18 Eğer onlara azab 
edersen, şüphe yok ki onlar Senin kulla- 
rındır; yok eğer onları bağışlarsan, hiç 
şüphesiz her işinde mükemmel olan tek 



HE3H 



*U_wJl ^ya S-AjU U-llc- JjjI u_jj (v^JJI (v»r» ,Vİ <e— «*--£- u^s 

t&l* Jju j&C j^s ç*5Ll£- \-J$İy-a (^1 «Ail J^ M' S^G^' 
4İ1I JU jlj ^-_JÜJl j-o (j£-\ijj£.\ V Çli£oJiPİ (J jti 

^ la jjLcI Vj^j— ^ ^y Uj»Lû 4xIJLp -Us <uJü3 c'^a jl 

C~âj l« U...0-..O rv^-^ ^^-^3 '^ 33 {Jt"j ^ İJ-UC-I Jl 4-J 



"ûJ UJls 



ri^ 



^JjUoJI «_iij a^_j IJLa 4JJİ JU - . ; s *-^=*AJ I jjjjü 1 oJİ 



Sensin, her hükmünde tam isabet eden 
de yalnız Sen! 4 

119 (O GÜN) Allah şöyle diyecek: "Bu- 
gün, sözlerine sadık olanların sadâkatle- 
rinin hayrını görecekleri gündür. Taba- 
nından ırmaklar çağlayan, içinde ebedi 
kalacakları cennetler onlarındır. Allah 
onlardan razı, onlar da Allah'tan razıdır- 
lar: İşte bu muhteşem bir başarıdır. 

120 Göklerin, yerin ve içindekilerin hü- 
kümranlığı Allah'a aittir! Zira O her şeyi 
yapmaya kadirdir. 



1 Mücâhid, bunun misal verme kabilinden ol- 
duğunu söyleyerek "Allah onlara hiçbir şey in- 
dirmemiştir" der (Taberî). imam Ata da bu an- 
latımın "mesel" olduğu kanaatindedir (İbn Ke- 
sir). Havarilerin bu talebini Hz. İsa saygı ve gü- 
ven zaafı olarak değerlendirmiştir. Onların ma- 



kamı tam teslimiyet makamıdır. 112. âyetteki 
hel yestati'u (güç yetirebilir mi) ifadesi derinler- 
de yatan endişe ve sınama duygusunu ele ver- 
mektedir. Bu âyetlerin tüm çağlara ve insanlara 
verdiği öğüt şudur: Allah sınar, sınanmaz; kula 
düşen Allah'ı sınamak değil, O'na kayıtsız şart- 



CUZ6 



-^3^ 



5 / MAİDE SÛRESİ 



-N3SN.- 



221 



sız teslim olmaktır. 

2 Mucizeden sonra inkârda ısrar edenlerin hela- 
ki ilâhî bir sünnettir (Krş: 6:8). insanoğlu nadir 
olana karşı zaaflıdır, alışıldık mucizeleri gör- 
mez bile: "Göklerde ve yerde nice mucizeler 
var ki, (insanoğlu) yanından geçip gider de, on- 
lara dönüp bakmaz bile!" (12:105) 

3 Hz. Meryem'in "Tanrının annesi" sıfatıyla 
teslise dördüncü unsur olarak eklenmesi İsken- 
deriyeli kilise babalarının ortaya attığı bir tezdi. 
431 Efes Konsilinde resmiyet kazandı. 

4 Burada anlatılan Hz. İsa ile Uhud'da kan re- 
van içindeyken ellerini açıp "Ya Rabbi! Onlara 
hidayet et, onları affet! Zira onlar bilmiyorlar!" 



diyen Allah Rasulü, ne kadar da birbirine benzi- 
yor! Aslında burada yapılan, peygamberlerin 
tek yatırım aracı olan insanı, insana rağmen ka- 
yırmaktır.Âyette aktarılan duadaki edep dikkat 
çekicidir. Hz. İsa, "onlar senin kullarındır" der- 
ken, zımnen "Ya Rab! Senin kullarına Senden 
daha şefkatli olamam! Böyle bir iddiam yok! 
Onlara gösterdiğim şefkati de Sana borçluyum! 
Ve ben bu duayla bana verdiğim şefkatin şükrü- 
nü eda ediyorum!" der gibidir. 

Allah Rasulü'nün, insanın içindeki şefkat ve 
merhamet ırmağını cûşu hurûşa getiren bu âye- 
ti gece namazlarından sıkça (ve muhtemelen 
tekrar tekrar) okuduğunu Hz. Aişe'nin tanıklı- 
ğından öğreniyoruz. 



•N^N* 



E 



6. ENAM SURESİ 

*N=3£3H 

nâm sûresi "sığırlar" anlamındaki adını, icat edilmiş sahte kutsallık- 
tan söz eden 136 ve devamındaki âyetlerden alır. Sûrede bu kelime al- 
tı kez geçer. Daha Rasulullah döneminde bu isimle anılmıştır. 



Sure, Mekke döneminin sonlarında, muhtemelen 10 veya 11. yılda bir bü- 
tün olarak tek celsede indirilmiştir. İlk tertiplerde Hicr-Sâffât arasına yerleş- 
tirilir. Ibn Abbas'tan Mücâhid yoluyla gelen ve Süyûtî'nin "İsnadı ceyyit, ri- 
cali sikadır" dediği bir rivayet, 151-153. âyetlerin Medine'de indiğini iddia 
eder {İtkân I, 25). Mekkî ya da Medenî bir sûrenin bir kısmının farklı bir za- 
manda indiği iddiası önemli bir iddiadır. Zira bir pasajın Mekkî veya Mede- 
nî oluşunun yoruma katkısı, inkâr edilemez bir gerçektir. 

Bu türden rivayetleri, mealin girişinde serdettiğimiz beş kritere tabi tutmak 
gerekir: 

1) Ses ve fasıla açısından: Medine'de indiği iddia edilen 151-153. âyetlerin 
son kelimeleri olan ta'kılun, tezekkerun, tettekun, kendisinden önceki 150. 
ve sonraki 154. âyetin son kelimesi yu'minûn ile ses uyumu içerisindedir. 
Öncesi ve sonrasıyla sûrenin ses akışına en ufak aykırılık yoktur. 

2) Dil açısından: 149, 150 ve 151. âyetler kul ile başlıyor. 153, 154 ve 155. 
âyetler bağlaçlarla anlamı birbirine ekliyor: summe, ve, ve. Dolayısıyla hem 
149, 150, 151 hem de 153, 154, 155. âyetler dil açısından birbirine bağlıdır. 
Bu, anlamı doğrudan etkileyen bir bağdır. Mesela 154'ün girişi, âyeti önceki 
pasaja doğrudan bağlar: "Bereket kaynağı olan bu Kitab'ı ise [ve hazâ...) biz 
indirdik ki, ona uyasmız. 

3) Muhteva açısından: a) Üç âyetin içeriği ve bütüne nisbeti: Söz konusu 
âyetler konu bütünlüğüne sahiptir. Yasakların sınırlı olduğunu vurgulaya- 
rak bunları sayar. Bu, kendisinden önceki pasajın cevabıdır. Çünkü bu âyet- 
lerin öncesinde (145) yasaklanmadığı hâlde hurafeye dayalı olarak 'haram' 
addedilen şeyler sayılmaktadır, b) Bütünün içeriği ve parçaya nisbeti: Parça- 
nın önünde yer alan 146. âyet bu hastalığın tarihi örneği olan Yahudilerden 
söz ederken, sonunda yer alan 154. âyet Musa ve Tevrat'tan söz eder. Bölüm 
ahkâma dair oluşundan dolayı Medenî sayılıyorsa, öncesi ve sonrası da Ya- 
hudiler hakkında olduğu için Medenî sayılmalıdır. Tabii ki bu doğru değil- 
dir. 15 1-153 'ün bütünün parçası olduğunu anlamanın en kestirme yolu söz- 
konusu âyetleri bütünden çıkardıktan sonra geriye kalanı okumaktır. 



4) Üslûp açısından: Sûrenin üslûbu, benzeri tüm sûreler kadar birörnek, 
tüm sûreler kadar renklidir. 

5) Rivayetlerin doğruluğu açısından: Ebu Ubeyd ve Taberânî'nin îbn Ab- 
bas'a dayanarak yaptıkları nakle göre bu sûrenin tamamı bir gecede indiril- 
miştir [İtkân I, 107). Benzer bir rivayet Ibn Ömer'den de gelmiştir. Bu görüş 
Atâ, Süfyan, îkrime ve el-Avfi'nin de görüşüdür (îbn Aşur). 

Beri yandan, Hz. Peygamber bazı âyetleri bazı olayların ardından okuyor, 
onu dinleyenlerden bazıları o âyeti orada indi zannediyordu. Bu kriterler de 
göstermektedir ki, bu sûre zaman açısından bir bütünlük teşkil etmektedir. 
Rivayetler ise sûrenin tamamının tek celsede indiğini gösterir. 

Surenin ana fikri tevhiddir. Varlık, insan ve kâinat açısından tevhidi bütün 
boyutlarıyla işler. Evcil hayvanlar gibi ahkâma dair görülen pasajların arka 
planında da bir dip akıntısı gibi hep tevhid hassasiyeti yer alır. Özellikle 71- 
82'de Uluhiyyet, 83-90'da Rububiyyet, 91-94'te nübüvvet, 95-107'de vahda- 
niyyet delilleri gösterilir. 108-1 17'de bu delilleri reddeden inkarcı tipin has- 
talıklı iç dünyası tahlil edilir. 118'den sûrenin sonuna kadar, yiyecekler ko- 
nusundaki bâtıl inanç ve hurafeler üzerinden kitlelerin sürü psikolojisi tah- 
lil edilir ve hurafenin tevhidin düşmanı olduğu örnekler üzerinden işlenir. 

Sûrede anlatılan oğul İbrahim ve baba Azer, sûrenin görünen kahramanla- 
rıdır. Fakat asıl kahramanlar bu iki tarihi şahiyet üzerinden verilen tevhid 
ve şirktir. Tevhid ile şirk arasındaki mücadelenin hiç bitmeyeceği gerçeği- 
ni vahiy bu üslûpla dile getirir. 

Tevhid hassasiyeti, sûrenin 162. âyetinde zirveye ulaşır: "De ki: "Benim 
tüm istek ve arzum, bütün ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rab- 
bi olan Allah'a armağan olsun! 



224 



*Ns3$s^ 



6 / ENAM SÛRESİ 



*î*s3S3N«- 



CUZ6 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 

1 BÜTÜN HAMD gökleri ve yeri yara- 
tan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Al- 
lah'a mahsustur. 1 Buna rağmen tevhid 
hakikatini inkâr edenler, başkalarını 
Rablerine denk tutarlar. 2 

2 O'dur sizi balçıktan yaratan, sonra bir 
ömür tayin eden; yalnızca O'nun bildiği 
bir ömür. 3 Fakat hâlâ tereddüt içinde bo- 
calıyorsunuz. 3 Oysa O, göklerde de yerde 
de Allah'tır; 4 gizlediğinizi de açığa vurdu- 
ğunuzu da bilir; dahası bütün işledikleri- 
nizle neyi kazandığınızın da farkındadır. 

4 Ne zaman Rablerinin âyetlerinden bir 
âyet gelmişse, ondan yüz çevirmişlerdir. 

5 Ve kendilerine gelen hakikati yalanla- 
mışlardır. Yakında onlar, alay ettikleri 
şeyin ne olduğunu öğrenecekler. 5 

6 Görmezler mi kendilerinden önceki ni- 
ce nesilleri helak ettiğimizi? Onları, sizi 
yerleştirmediğimiz verimli yurtlara yer- 
leştirmiştik, üzerlerine semadan müte- 
madiyen rahmet göndermiştik, ayakları- 
nın altından çağlayan ırmaklar var etmiş- 
tik. Ama sonunda onları günahlarından 
dolayı helak ettik ve onların yerine başka 
nesiller var ettik. 6 

7 Eğer sana yazılı bir metin 7 indirseydik 



î*#ı [v«wkJ= 






»UftlS 



""8#« 



i^0î:4- 



n ^s âL>- ^ JJ I ya '■ j^J-bu .*£J^J ljjî£ Cji^ f*J JJ^3 

*^j c*& J ^Q y Q <y p-frr^ ^ J - ■ j j: -^ =û Vâ çvlÂej 

Ö n'. -v&tU». L*J ^y>Ju ^^J JLS -Uİ5 > /..;„ '/*j*a ^-^• '^JO 

L£1a! -*_? Ij^j ~Jl jjj^i— ~o <u \j>\£=s> Uo l^jl^v^jll 
■yi iSy^ j^-4^ ' ^*^j 00-^° f*^-^ - ft ^ — -^' ^ — • u y3 

JISJ -_gJ-bLj aj_~*»JU ^>jU3j5 J GUS _il~lji UlKj ^)j '^' 



ve ona elleriyle dokunmuş olsalardı dahi, 
inkârda direnenler ısrarla derlerdi ki: "Bu 
apaçık bir sihirden başka şey değildir!" 8 

8 Bir de, "Ona bir melek indirilseydi ya?" 
derler. Ama eğer melek indirmiş olsay- 
dık, iş bitirilmiş olurdu ve bir daha da fır- 
sat tanınmazdı. 9 — > 



1 Zımnen: Bilinmeyen her şeyi temsil eden 
"karanlık" şer tanrısı değil, Allah'ın yaratığıdır. 
Giriş âyetleri, İbn Amr'm da tesbit ettiği gibi 
Eski Ahid'in Tekvin kitabının girişi ile konu 
benzerliğine sahiptir (Buhârî). 

2 Allah'tan bağımsız bir alan yoktur. Dolayısıy- 
la, yokluk ve karanlığı kendisine nisbet edece- 
ğimiz bir 'şer ilâhı' da yoktur. 

3 Ayetin başında insan soyunun yeryüzünde 
varoluşu dile getirildiği için, bu ecei'i insan te- 
kinin değil, insan soyunun yeryüzünde varoluş 
süresi olarak anlamak daha uygundur. 

4 Birinci âyetin mesajıyla bağlantılı: Allah her 
an hayata müdahildir. 



5 Lafzen: "ne olduğunun haberi kendilerine ge- 
lecek". 

6 "Nesiller" anlamı verdiğimiz kam en geniş 
manasıyla "uygarlıklara" tekabül eder. insan 
soyunu ve eylemlerini, insanın yeryüzünde va- 
roluşuna karar veren makamın izlemeye aldığı- 
nın ifadesi. 

7 Kırtâs, saz bataklıklarında yetişen kamıştan 
mamul kağıt tomarlar. Muhtemelen Yunanca 
Chartes veya Latince çoğul bir form olan Char- 
tas ile köken ortalığına sahiptir. 

8 Küfür en katı, en iflah olmaz önyargıdır. 

9 Krş: 5:115, not. 



CUZ6 



-S's^SN* 



6 / ENAM SÛRESİ 



-^3^ 



225 



■Hj£3H= 



^^=a^, U <dj ■«, j^u^j "^ rH* rvg— -^Jl *Jj— ^ Oi^' 
4Ü\ ^lc-1 J_i tî ~-lül «_«_JİJI J-Aj jUjİJI j J-pl (_/ 
-vJUaj V j r>*^ S* S (J^J^'j ^Ş a " ' ^ _^»U LJ j wL>öl 

s--? %& J^= J^ Si* j^ _dl^ 01 j }i V] iu 

x ^-j>tjl ~_^=^»J! jA j o-lUs- 3>-* ^LaJI J-AJ 



< — 9 Ama Biz bir melek göndermiş olsay- 
dık, yine de onu insan 1 kılığında gönde- 
rirdik; böylece şimdi içine düştükleri şaş- 
kınlığa onları yine düşürürdük. 

10 Doğrusu senden önceki elçilerle de 
alay edildi. Ama onlarla alay edenler, 
alay ettikleri gerçek tarafından kuşatılıp 
yok edildiler. 

11 De ki: "Dolaşın yeryüzünü, sonra gö- 
rün gerçeği yalanlayanların sonunun ne 
olduğunu!" 

12 "Kime aittir göklerde ve yerdeki her 



şey?" diye sor! 

"Kendisine rahmeti prensip edinen Al- 
lah'a" diye cevap ver! 2 

Geleceğine dair hiçbir kuşku bulunma- 
yan Kıyamet Günü'nde, elbet hepinizi bir 
araya toplayacaktır. Kendisini kaybeden 
kimselere gelince: onlar artık iman et- 
mezler. 13 Oysa ki, gecenin ve gündüzün 
koynunda yatan her şey O'na aittir; ve 
yalnızca O'dur duyulmayanı duyan, var- 
lığın sırrını bilen. 3 

14 (Ey muhatab)! De ki: "Ben gökleri ve 
yeri bir çekirdeği yarar gibi yarıp çıkaran 4 
Allah'tan başkasını mı veli edineceğim? 
Ki O herkesi doyurur, fakat doyurulmaya 
muhtaç değildir." 

"Ben Allah'a teslim olanların öncüsü ol- 
makla emrolundum" de ve sakın şirk ko- 
şanlardan olma! 

15 De ki: "Eğer Rabbime karşı gelirsem, 
elbet korkunç bir günün azabından kor- 
karım." 

16 O gün kim azaptan esirgenirse, kesin- 
likle Allah ona rahmet etmiştir. Bu ise 
apaçık bir kurtuluş demektir. 

17 Ve eğer Allah senin zarara uğramam is- 
terse, Zâtından başka kimse ona engel ola- 
maz; yok eğer senin için bir hayır dilerse, 
unutma ki O her şeyi yapmaya kadirdir. 

18 Zira yalnızca O'dur kulları üzerinde 
mutlak otorite sahibi olan,- yine O'dur her 
hükmünde tam isabet kaydeden, her şey- 
den henüz kaynağmdayken haberdar olan. 



1 Lafzerı: "erkek". Burada müşrik muhatapların dirme için bkz: 15:41, not. Gökler ve yer, bütün 



dişi melek tasavvuruna ince bir gönderme ile 
birlikte, kendi hâllerine bakarak insan soyun- 
dan ümit kestiklerine dair zımni bir atıf da gö- 
rüyoruz. 

2 Buradaki 'ala edatıyla ilgili genel bir değerlen- 



yaratılmışlar âlemini kapsayan bir anlam içerir. 
Zımnen: bütün bir mahrukat demektir. 

3 Duyma ve bilmenin zirvesini ifade eden belir- 
lilik tercümeye böyle yansımıştır. 

4 Patır için bkz: 35:1, not 1. 



*N3£N« 



226 



-►^3^^- 



6 / ENAM SÛRESİ 



*NS3$5sH- 



CUZ6 



19 Sor onlara "En büyük şahit kimdir?" 
Cevap ver: "Benimle sizin aranızda Allah 
şahittir; ve bu Kur'an bana kendisiyle si- 
zi ve onun ulaştığı kimseleri 1 uyarayım 
diye vahyedildi. Size de (ulaştığına göre 
şimdi söyleyin bakalım): Allah'la birlikte 
başka ilâhların olduğuna gerçekten şahit- 
lik eder misiniz? 

De ki: "Ben buna şahitlik etmem." 

Ve ekle: "Tek ilâh ancak O'dur,- ve benim 
Allah dışında ilâhlık yakıştırdıklarınızla 
hiçbir bağım yoktur." 

20 Daha önce vahye muhatap kıldıkları- 
mıza gelince: onlar onu 2 kendi çocukları- 
nı tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini 
kaybeden kimseler var ya: işte onlardır 
inanmaya yanaşmayanlar. 21 Hem, kendi 
uydurduğu yalanları Allah'a yakıştıran- 
dan, ya da O'nun mesajlarını yalanlayan- 
dan daha zalim kim olabilir? Gerçek şu 
ki zalimler asla iflah olmazlar. 22 Zira o 
gün tümünü bir araya toplayacağız, ar- 
dından ortak koşmakta ısrar edenlere so- 
racağız: "Hani sizin (yardım edeceğini) 
düşündüğünüz ortaklarınız?" 3 

23 Bunun ardından, "Rabbimiz Allah'a 
yemin olsun ki, bizim amacımız O'na or- 
tak koşmak değildi" 4 demekten başka bir 
fitnelik düşünemeyecekler. 

24 Bak, kendi kendilerine karşı nasıl ya- 
lan söylemişler; ve yamuk tasavvurları 
kendilerini nasıl aldatmış! 

25 Onlar arasında öyleleri var ki, sana 
kulak verirfmiş gibi yapar). Fakat kalple- 
rinin üzerine, onları hakikati kavramak- 
tan aciz bırakan örtüler yerleştirdik, ku- 



Cr: J 1 J f^ri 'i ^ -M-^ İÜ' Ji Sl*î j^l ;ı>î j\ j» 
İtSji |_^]j -l^-lj *)] y> UjI Ji j4_İI V Ji ^'ji-] SjgJ 1 <î)l 

ö£j*i ^S AJjSyu CjIS&}\ ~J*\1*3\ ^y_j}\ üjS'^.„„.v, - İ \Xa 

j jilUzll İJii V Ül <jQj 4-JÎ jl IjİJ <I)I Ji ,^xll ji" 

L^gJ^ g ... rt Jİ L5 İ£- I jjJlS - t_,âX jiâjl 'gl; ^Ş j -Z*.e ll£ La Üjj 
U-U^-J^LJI r-a^—j ^ ~^La J - ■ öjjZ-İJ I JJ^ L^j fv^C- 

^ jî' J^ 'jj? 'Jjj O 5 jf*'j' J J »j^i£ jl SlS'I jIjjjİj Ji 

Ti ° —-' - - s f ', ' ' * , >' t — ' T , *, , ,, 
Iaa 01 \^jJS ~jiX>\ uyu d!jjJjl>o ^Jjl^- lil ,*->- ^ 1 9--°^ 

I -" y - - ' ^ 

Ö^S^OİJ'Uİ jji-İJJ'Uİ- jjf4~Aj ' - ^JjVl^^Jal^l "sM 

I^JUs jUUI Ji IjiSjil (j^p ^Jj . (3j^xjJlaj/v$-^ji3l Vl 



laklarına da kurşun. 5 Ve hakikatin bütün 
belgelerini görseler dahi artık iman et- 
mezler. Öyle ki, tartışmak için sana gel- 
diklerinde inkâra saplanmış olanlar der- 
ler ki: "Bu eskilerin masallarından başka 
bir şey değildir." 6 26 Onlar hem diğerleri- 
ni ondan mahrum eder, hem de kendileri 
ondan yan çizerler. Başka değil, yalnızca 
kendi benliklerini helake sürüklerler de 
bunun farkına dahi varmazlar. 27 Ateşin 
başında dikilecekleri zaman onları bir 
görmelisin. Derler ki: "Ah, keşke hayata 
bir daha döndürülsek! (O zaman) Rabbi- 
mizin mesajlarını yalanlamaz, mü'min- 
lerden olurduk." 



1 "..sizi ve onun ulaştığı kimseleri" ifadesi, 
"Kur'an mesajının kendisine ulaşmadığı kimse- 
ler bu mesajdan sorumlu tutulacaklar mıdır?" 
sorusunun cevabı niteliğindedir. Bu âyet dolay- 



lı olarak bu soruya "hayır" der. Elbette onlar 
fıtrat, selim akıl, iradelerinin gereğinden hesap 
vereceklerdir. Belki Kur'an'ı ulaştırma sorum- 
luluğu olup da ulaştırmayanlar sorumlu tutula- 



CUZ6 



♦*s3S^ 



6 / ENAM SÛRESİ 



-N3£^- 



227 



caklardır. 

2 Buradaki "o" zamiri teorik olarak Hz. Pey- 
gamberi gösterebileceği gibi, vahyi de gösterebi- 
lir (Krş: 2:146]. Birincisi benzetme mantığına 
daha uygundur. Zira oğullar ile Peygamber ara- 
sındaki benzerlik insanın insana benzetilmesi- 
dir. İkincisi ise bağlama uygundur. 

3 Mekkeliler, ortak koştukları varlıklarda Al- 
lah'la aralarında "aracılık" vehmediyorlardı. 
Râzî'nin de tercih ettiği bu anlam daha isabetli 
görünüyor. 

4 Lafzen: "biz ortak koşmadık". Tercih ettiği- 
miz bu anlam, âyetin iç ve dış bağlamıyla uy- 
gunluk arz eder. Onlar Allah dışındaki varlıkla- 
ra "aracı" ve "şefaatçi" rolü yüklerken, bunun 
şefaat objesi olan varlıkları Allah'a ortak koş- 
mak anlamına geldiğini göz ardı ediyorlardı. 
Onun için de, "bu anlama geleceğini bilmiyor- 
duk" gibi bir mazeret ileri sürecekler. Zümer 3 
bunun kanıtıdır. Kendisinden sonraki hemen 
tüm müfessirleri bu konuda etkileyen Kata- 
de'nin fitne sözcüğünü "mazeret" olarak algıla- 



masının nedeni de bu olsa gerek (Taberî). Bu 
âyet, Mekke müşriklerinin kendilerini Hz. ibra- 
him'in inanç vârisi olarak gördüklerine delalet 
eder (Krş: 16:35 ve 39:3). 

5 Lafzen: "ağırlık" (Krş: 10:42 ve 47:16).Âyette 
akleden kalbe örtülen örtü ve kulağa akıtılan 
kurşun Allah'a isnat ediliyor. Bir başka yerde 
ise "Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; artık on- 
lar dönemezler!" (2:18) buyuruluyor. Bu iki 
âyeti birlikte okuduğumuzda şu sonuca ulaşı- 
rız: Akletmemekte direnerek akleden kalbi atıl 
hâle getiren kimsenin akletme melekesi gide- 
rek ölür ve ölen akim üzeri örtülür. Hakikati 
işitmemekte direnen kimsenin işitme meleke- 
leri giderek dumura uğrar ve en sonunda kalbi- 
nin kulağı kurşun akıtılmış gibi sağırlaşır. Bu 
iki sonuç da Allah'ın yasası gereğidir. Onun 
için iki fiil de âyette bu sürecin kanununu ko- 
yan Allah'a isnat edilmiştir (Benzer bir yorum 
için bkz: Keşşaf] 

6 "Eskilerin masalları" ile ilgili bkz: 16:24, not. 



«££3£=s* 



228 



*S=63$3^ 



6 / ENAM SÛRESİ 



«te=3£s^ 



CUZ6 



28 Ama hayır, daha önce gizlemiş olduk- 
ları şey onlara apaçık göründü de ondan,- 1 
ve eğer geri döndürülselerdi, kendilerine 
yasaklanan şeylere yine dönerlerdi: 2 Şu 
kesin ki onlar, yalanı tabiat hâline geti- 
renler kimselerdir. 29 Zira, "Bu dünyada- 
kinden başka hayatımız yoktur, öldükten 
sonra da dirilecek değiliz" demişlerdir. 

30 Yine sen onları, Rablerinin katma çı- 
karılıp O'nun "Bu gerçek değil miymiş?" 
diye sorduğu zaman görmeliydin. Onlar, 
"Kesinlikle... Rabbimiz hakkı için öyle!" 
diye cevap verecekler. O da diyecek 3 ki: 
"Tadın azabı, ısrarlı inkârınıza karşılık!" 

31 Doğrusu, Allah'a kavuşacaklarını ya- 
lanlayanlar hüsrana uğrayacaklar. Kıya- 
met Saati ansızın geliverdiğinde, günah- 
larının yükünü sırtlarında taşır bir hâlde 4 
diyecekler ki: "Ondan mahrum kaldığı- 
mız için yazıklar olsun bize!" Ah, o yük- 
lendikleri şey ne fenadır! 

32 (Tek başına) bu dünya hayatı geçici bir 
oyun ve eğlenceden ibarettir. 5 Âhiret yur- 
du ise, sorumluluk bilincini kuşananlar 
için daha hayırlıdır: Hâlâ aklınızı kullan- 
mayacak mısınız? 

33 Onların söylediklerinin seni üzdüğü- 
nü biliyoruz elbet. Şu bir gerçek ki, onla- 
rın yalanladığı sen değilsin; bu zalimlerin 
asıl inkâr ettiği Allah'ın mesajlarıdır. 34 
Doğrusu senden önce de elçiler yalanlan- 
mıştı. Ama yalanlandıkları hakikat üze- 
rinde direndiler ve bu yüzden eziyete uğ- 
radılar,- en sonunda kendilerine yardımı- 



LyİM Lİ5İIİ Vl^^-Ajl I^Jlij j^j İISÜ I_4j1j ile. \$£ 

WJ^I Ojjjj U *L- VlçvAj^gla (_jl^ rv*jUi' 0ji*^J(V»J 

OtoJüaiLlI ö'û ~$*>\y-\ dil& y£ ö\£ ö\j -? yX^°J^\ 



mız yetişti: Zira hiçbir güç Allah'ın kesin 
ve keskin vaadini 6 değiştiremez. 

Doğrusu peygamberlere dair bir kısım 
bilgiler daha önce de sana ulaşmıştı. 

35 Eğer onların yüz çevirmeleri ağırına 
gidiyorsa ve senin de yeri oymaya ya da 
göğe merdiven dayamaya gücün varsa, 
haydi bunu yap da bir mucize getir baka- 
lım! Oysa ki eğer Allah dikseydi, onların 
tümünü hidayet üzre buluştururdu, (ama 
dilemedi). 7 Öyleyse, sakın (Allah'ın yasa- 
sını) bilmezden gelme! — > 



1 Bedâ lehlim, âhirette için dışa döneceğini, 
maskelerin düşeceğini, insanın gerçek kişiliğiy- 
le arz-ı endam edeceğini ifade eder. 

2 Zımnen: Küfür sahibini kör eden iflah olmaz 
bir önyargıdır. 

3 Lafzen: "dedi". Âhiret bağlamında gelen geç- 
miş zaman formları yaşanmışlığa değil, yaşana- 
cak olanın kesinliğine delalet eder. 

4 Zımnen: Dünyada taşımadıkları sorumluluk- 



ları, âhirette sırtlarına yüklenecek. 

5 Parantez içi açıklamamız için bkz: 29:64 ve 
70:42, notlar. 

6 Kelimât/m "sıradan" değil, "etkili, iz bıra- 
kan, kesin ve keskin sözler" anlamı için bkz: 
2:124, not. 

7 Parantez içi açıklama hem sözgelimine, hem 
de 10:99 gibi âyetlere dayanmaktadır 
(Krş: 11:34, not). 



CUZ6 



♦N3SM* 



6 / ENAM SÛRESİ 



->N3£N» 



229 



=H£3H= 



o o > o £ 

_„ , „ t, _ „ , , „ 

L? ı^. e.^-i J^^ v'j^ f*4^ J= ' ^^ *4 'i^ 153 ^ ^ 'i~^ 

-■'■ .*' \ - ' \ y - ' 



< — 36 Şüphe yok ki, sadece yürekten din- 
leyenler bir davete icabet edebilir. Ölüle- 
re gelince: Onları yalnızca Allah dirilte- 
bilir,- en sonunda hepsi O'na dönecektir. 1 
37 Onlar "Ona Rabbinden mucizevi bir 
belge indirilmesi gerekmez miydi?" der- 
ler. De ki: "Allah her tür mucizevi belge- 
yi indirmeye kadirdir." Fakat onların ço- 
ğu bunun bilincinde değildir. 38 Oysa 
yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki 
kanadıyla uçan hiçbir kuş türü yoktur 



ki, 2 sizin gibi bir âlem 3 olmasın: Biz ilâhî 
yasalarda hiçbir boşluk bırakmadık. 4 

Yine en sonunda onlar, Rablerinin huzu- 
runda toplanacaklar. 

39 Mesajlarımızı yalanlayanlar, karanlığa 
mahkûm olmuş sağırlar ve dilsizlerdir. 
Allah dileyeni saptırmayı diler, dileyeni 
de doğru yola yöneltmeyi diler. 

40 De ki: "Düşünsenize bir, eğer Allah'ın 
azabına uğraşanız ya da Kıyamet Günü 
gelip çatsa, Allah'tan başkasına yalvara- 
bilir misiniz? Hadi (cevap verin), eğer dü- 
rüstseniz? 41 Aksine, yalnızca O'na yal- 
varırsınız; O da eğer dilerse sizi yalvartan 
sıkıntıyı giderir; öyle ki, koştuğunuz or- 
takları bile unutuverirsiniz. 

42 Doğrusu Biz, senden önceki topluluk- 
lara da mesajlarımızı göndermiştik. On- 
ları da şiddetli zorluğa ve darlığa 5 düşür- 
dük ki, acziyetlerini itiraf etsinler. 43 
Onlara takdir ettiğimiz sıkıntı kendileri- 
ne eriştiği zaman acziyetlerini itiraf et- 
meliydiler, fakat yürekleri katılaştı. Çün- 
kü Şeytan yaptıkları her şeyi onlara güzel 
gösterdi. 44 Öyle ki, onlar kendilerine ya- 
pılan bütün uyarıları kulak ardı ettiler. 
Biz de nimet kapılarını ardına kadar aç- 
tık. 6 Onlar kendilerine verilen nimetle- 
rin hazzıyla sermest bir hâldeyken, ken- 
dilerini apansız yakalay iver dik: İşte o va- 
kit, tüm umutlarını yitirdiler. 7 — > 



1 Allah'ın gör dediği yerden bakınca, "Ölü kim- 
diri kim? sorusunun cevabı değişiyor. 

2 Bu âyette yürüyen hayvanlar gibi uçarı kuşla- 
rın da "yeryüzüne" hamledilmesi hayli dikkat 
çekicidir. Daha başka bazı âyetlerde atmosfer 
içinin "gök" olarak nitelendirilmesi, Kur'an 
kozmoğrafyasmın çeşitliliğine işaret eder (Krş: 
25:25, not). 

3 Başta Fatiha olmak üzere Kur'an'da geçen 



'â7emirj'lerin kapsamına giren "her sınıf mahlu- 
kat" bir ümmettir. Burada ümmet "varlık tür- 
lerinden bir tür" anlamına gelir. 
4 Lafzen: "kitapta". Ibn Abbas'a göre burada ge- 
çen kitap her şeyin kendisinde yazılı olduğu Al- 
lah katındaki "ana bellek" (ızımmu / 2-,fa'tar))'tır. 
Râzî'nin buradaki kitabı Kur'an olarak algıla- 
ması pek tutarlı görünmemektedir. Zira 35. 
âyette insan topluluklarının sosyolojik yasaları, 



230 



♦N3S3*- 



6 / ENAM SÛRESİ 



**s3£N- 



CUZ6 



36. âyette ise insan tekinin psikolojik yasaları 
dile gelir. Buna göre kitâb bireysel, sosyal ve 
kozmik ilâhî yasalara tekabül eder. 

5 el-Be'sâ' korkunun baskın olduğu hayati zor- 
luk, ed-darra' ekonomik sıkıntı [Furûk). 

6 Zımnen: Darlıkla sınadıktan sonra bir de var- 



lıkla sınadık. 

7 Zımnen: Umut kesmek İblisleşmektir. 
Kur'an'da Şeytan'dan Allah ile ilişkisinin anla- 
tıldığı yerlerde "İblis" olarak söz edilir. Eblese, 
"umutsuzluğa düştü, umudunu yitirdi" anla- 
mına gelir (Bkz: 2:34, not 17). 



♦N3S^ 



CUZ6 



«*s3£N* 



6 / ENAM SÛRESİ 



*^3£N<- 



231 



^j-_JUJ! 40 ^i -J—l^Jlj l>lik Oi-"- 11 f^ 1 j-*^ i_kü 

^Js- X^>-J r>^J^^J rv^oLo—^ <U I -bil O' rv^^j' J^ 

ul>l-ü IÎLjI Ojlfeaiül^' cP ''V. 033-Ua5/U jW oÇVl 

U} '.i 0>i)ÜiJI ^ }Ji)l ^] -Jil^! ji Î^Jİ jî İÜ? <ül 

^^ a ^^^» o ,J .* y, , * , y * , * a y° ' s> 

LİjÇL. İJJİÎ jjJJIj '!' ^JJj^f* ^J(Uy* ti}i Vi 

a > * } >* ~ °> , t )a ^ y ' _ y '. S y y l „ 

ç£3 J^s! ^ Jİ "' . Oy. ^ !jjl^= Uj ı_Jİ-U]l ^ g ... n; 

^jÜVl^ji-l; Ja ji jJJ] ^ ji li 's/J J—il 0j~iJİ2 
01 O^sI^j ^jİJI >u j-ü'j ' Oj_^=="^j ^1 ^ ; .,/ı ; Jl j 

^lii ^ii ^ j ^3 ^ o-; (^ J4 1 j>* j J] ı jj-^ 



< — 45 En sonunda 1 zulümde ısrar eden 
toplum(larm) kökü kesilip atıldı. 2 
Neticede tüm övgüler, yalnızca âlemle- 
rin Rabbi Allah'a mahsustur. 
46 De ki: "Tutun ki Allah işitme yetene- 
ğinizi ve görme duyularınızı 3 elinizden 
aldı ve kalplerinizi de mühürledi; peki, 
onları size Allah'tan başka hangi ilâh ge- 
ri verebilir? 

Bak, mesajlarımızı nasıl da her boyutuy- 
la açıklıyoruz? Fakat hâlâ onlar katı bir 



önyargıyla diretiyorlar. 

47 De ki: "Tutun ki Allah'ın azabı ani- 
den ya da ayan açık geldi; (o zaman) hiç 
zalim halktan başkası helak edilir mi der- 
siniz? 

48 Biz elçilerimizi, yalnızca müjdeci ve 
uyarıcı olsunlar diye göndeririz. Bundan 
sonra da kim iman eder ve kendini düzel- 
tirse, işte onların gelecekten endişe geç- 
mişten hüzün duymalarına gerek yok- 
tur. 4 49 Mesajlarımızı yalanlayan kimse- 
lere gelince: onlar yoldan çıkmaları sebe- 
biyle azaba mahkûm olacaklar. 

50 De ki: "Size ben ne Allah'ın hazinele- 
ri bana aittir', ne de 'Gaybı ben bilirim' 
diyorum; yine size, 'Ben bir meleğim' de 
demiyorum: Benim görevim, sadece bana 
bildirilene uymaktır!" 5 

De ki: "Hiç görmeyenle gören bir olur 
mu? Siz hâlâ düşünmeyecek misiniz? 

51 Kendilerini O'na karşı savunacak bir 
dost ya da O'nun katında şefaat edecek 
birileri olmadan Allah'ın huzuruna çık- 
maktan korkanları vahiyle uyar ki, O'na 
karşı saygıda kusur etmesinler. 6 

52 Ve Rablerinin rızası uğruna sabah ak- 
şam 7 O'na kulluk eden (hiç) kimseyi hu- 
zurundan kovma! Ne onların yaptıkları 
şeyden dolayı sen hesaba çekilirsin, ne de 
senin yaptıklarından dolayı onlar hesaba 
çekilirler. Sözün özü: onları kovarsan za- 
limlerden olursun. 8 



1 Âyetin başındaki fâ edatı, normal bağlaç ol- 
masının ötesinde kendisinden sonrasıyla önce- 
si arasındaki neden-sonuç, illet-hikmet bağına 
delalet eder. 

2 Bu âyet de 35 ve 36. âyetler gibi toplumların 
tabi olduğu yasalara bir atıftır. Bilinen bir haki- 
kattir ki, doğasına yabancılaşan bireylerin bas- 
kın olduğu toplumlar, ahlâkî çözülmeye maruz 



kalırlar. Bu onların ve oluşturdukları uygarlık- 
ların sonu demektir; sonunda tarih sahnesinden 
silinip giderler. 

3 Kur'an'm belagat sırlarından biri de görme du- 
yusunun çoğul, işitme duyusunun tekil gelme- 
sidir. 

4 Tesbit, saygı, davet ve ihtarın hepsi bir arada: 
İnsanın inanç özgürlüğünü tesbit, onun özgür 



232 



**s3Ss^ 



6 / ENAM SÛRESİ 



*N3Ss^- 



CUZ6 



iradesiyle yaptığı seçime saygı, bunun karşılı- 
ğında tercihinin sorumluluğunu üstlenmeye 
davet, yanlış tercihinin kendisi için fena olaca- 
ğını ihtar. 

5 Sûrenin 37. âyetinde dile gelen mucize talebi- 
ne red cevabı. 

6 Bu âyet bağlamı itibarıyla müslüman olsun ya 
da olmasın, âhirete iman ettiği hâlde bu imanı 
problemli olanlara hitap etmektedir (Taberî, 
Râzî ve Zemahşerî). 

7 Yani: "daima.." 

8 Bizce bu âyet bir önceki âyetle doğrudan iliş- 



kilidir. Önceki âyette, âhiret inancında pürüz 
olan insanların inanç problemlerinin çözümü 
için çaba gösterilmesi öğütlenmekteydi. Bu 
yüzden âyetin, esbâb-ı nüzul rivayetleriyle sı- 
nırlanması yanlıştır. Hz. Peygamber'in yoksul 
ve alt tabaka mensubu tabilerinin zengin Mek- 
kelilerle diyalog yolunu açma hatırına uzaklaş- 
tırılmasına dair bu atıflar, Abese sûresinin ilk 
pasajında nakledilenlere benzer. Oysa ki âyette 
'uzaklaştırılmaması istenenlerin' toplumsal 
konumları değil de mânevi ve ahlâkî konumla- 
rı dile getirilmektedir. Dolayısıyla iniş sebebi 
rivayetleri, âyetin içeriğiyle örtüşmemektedir. 



CUZ6 



*N=3£N* 



6 / ENAM SÛRESİ 



-N-3SN* 



233 



i>^^ 



J5 <3ı1 jjj jwo o_jpj5 3-;JJ1 1-^ 1 01 o^J Jj J_s 
^-il^JI j_» Lj! Uj fil cJLLİ» jü Zk=î\jÂ\ *_Jl V 

jli >-Aj (J^Jt JU^j *İJ Vl «^ssaAJI 01 4j O^UJc—'J 



53 işte bu şekilde insanları birbiriyle sı- 
narız ki, "Acaba Allah bizi bırakıp da 1 
onlara mı ikramda bulundu?" diye sor- 
sunlar. Kimin şükrettiğini en iyi bilen 
Allah değil midir? 

54 Mesajlarımıza yürekten inanan kim- 
seler sana geldiğinde de ki: "Selam olsun 
size! 2 Rabbiniz, rahmeti kendi zâtı için 
prensip edinmiştir. 3 Haberiniz olsun ki, 
sizden biri bilmeden bir kötülük işler ve 
ardından tevbe edip kendini düzeltirse, 
kesinlikle O'nu tarifsiz bağışlayıcılığı 
olan eşsiz bir merhamet kaynağı olarak 



(bulacaktır). 

55 Böylece Biz mesajlarımızı 4 ayrıntılı ak- 
tarıyoruz ki, günahı hayat tarzı hâline ge- 
tirenlerin yolu açık seçik ayırt edilebilsin. 

56 DE Kİ: "Ben, Allah'ı bırakıp yalvardı- 
ğmız şeylere kulluk etmekten men olun- 
dum." 5 

De ki: "Sizin keyfinize uymam! (Eğer uy- 
saydım), asıl 6 o zaman sapıtmış olurdum 
ve doğru yolda yürüyenlerden olmaz- 
dım!" 57 De ki: "Çünkü ben Rabbimden 
gelen açık bir delile dayanmaktayım; ve 
siz bu tavrınızla onu da yalanlamış bulu- 
nuyorsunuz; sizin acele gerçekleşmesini 
istediğiniz şey (de) benim elimde değil. 
Hüküm yalnızca Allah'a aittir. O hakika- 
ti haber verecektir; zira (hak ile bâtıl ara- 
sında) en iyi hükmü O verir." 

58 De ki: "Eğer acele gerçekleşmesini ıs- 
rarla istediğiniz şey benim elimde olsay- 
dı, benimle sizin aranızda hüküm gerçek- 
leşmiş olurdu. Ama Allah kimin zalim 
olduğunu daha iyi bilir. 

59 Zira gaybm anahtarları 7 yalnızca 
O'nun katmdadır; onu başkası değil, yal- 
nızca O bilir. 

O, karada ve denizde olan-biten her şeyi 
bilir,- hiç bir yaprak düşmez ki O bunu 
bilmesin; yerin derinliklerinde bir tek to- 
hum, yaş-kuru 8 hiçbir şey yoktur ki 
O'nun apaçık yasasına 9 dahil olmasın. 



1 Lafzen: "aramızdan". Miri beyninâ, min dûni- 
nâ vurgusuna sahip olduğu için böyle çevril- 
miştir (Zemahşerî). Burada inançların aynı se- 
lim kaynaktan çıktığı hâlde, nasıl anlayış ve 
kavrayış farklılıklarıyla bozulduğu dile getiril- 
mektedir. 

2 Ya da: "ne mutlu size!" 



3 Buradaki 'ala edatıyla ilgili genel bir değerlen- 
dirme için bkz: 15.41, not. 

4 Bu son pasajlar boyunca "mucize" mânasm- 
daki âyet ile "mesaj" mânasmdaki âyât aynı 
formla ifade edilir. Bunda, Hz. Peygamber'den 
mucize isteyenlere "gerçek mucize bu âyetler- 
dir" vurgusu vardır (Krş: 29.51). 



234 



*N3£a^ 



6 / ENAM SÛRESİ 



*N3£^ 



CUZ6 



5 Zımnen: Dua kulluk, kulluk duadır (Krş: 
40:60, not). 

6 Sadece fiillerin başında gelen kad edatı, mazi 
fiilin başında bu ve buna benzer bir bağlamda 
geldiğinde bir beklentiye cevap olmanın yanın- 
da, haksız bir ithamı inkâr ve itham sahibine 
iade vurgularını da taşır. Burada ve özellikle 
izen ile birlikte kullanıldığı yerlerde "asıl" an- 
lamını vermek isabetli görünüyor. Kur'an söy- 
leminin genelinde gördüğümüz üslûptaki ola- 
ğanüstü nezaketin bir sonucu olarak, "sapıt- 



ma" ithamının söyleyenin şahsı yerine, onun 
çağırdığı sapıklığa iade edildiğini görüyoruz. 

7 Mefâtîh ile ilgili bkz: 28:76, not 7. 

8 "Net-brüt" diye de anlaşılabilir. Zımnen: Her 
şey O'nun yasasına dahildir. 

9 Lafzen: "kitapta". Buradaki kitâb ile, Allah'ın 
ilmi ya da korunmuş levhaların kastedildiği söy- 
lenmiştir (Taberî). Fakat "apaçık" vasfını taşıdı- 
ğı göz önüne alınırsa, bu yorumların isabetli ol- 
madığı sonucuna varılır (38. âyetin notuna bkz). 



CUZ6 



*N3e3t* 



6 / ENAM SÛRESİ 



-N3&N* 



235 



Wk rt #& 



^Xx^j J jL^üb f+ı>-j^- Urt-L*jj A13W f*^^^^ ı_£JJ1 ,j*3 

^L>- <Üââ>- ~£1A^ Lj j Jû_>lİ£- t3_j3 jfcUÜl jAj " j^Lajö 

-w- . j^jg^jj j 1a j UJLuj <ui jj o^gJI^^- — ».1>-I »l>- 131 
c-^ö ^ jl^_5o^s ^ Ljlii- -v^=ıJi ^iJLj 01 L5 1£ jjLaJI 

^Jll^j UJ j «jli ^-i-^- LS^ ' J-» J 5 ^ L!^ f*^ J«J*l» 



60 Nitekim, geceleyin sizi ölü (gibi) ya- 
pan ve gündüzün neler işlediğinizi bilen 
O'dur. Sonra tayin edilen ömrü yaşamak 
üzere, sizi her gün 1 hayata O geri döndü- 
rür: En sonunda dönüşünüz O 'nadir ve 
nihayet yaptığınız her bir şeyi size bildi- 
recektir. 

61 Çünkü kulları üzerinde mutlak otori- 
te sahibi olan yalnızca O'dur. 2 

içinizden birine ölüm gelip de elçilerimiz 
onun canını alıncaya dek size kol kanat 
geren koruyucular gönderir ve bunlar hiç- 
bir şeyi gözden kaçırmazlar. 62 Sonunda 



onlar gerçek sahipleri olan Allah'a teslim 
edilirler: İşte mutlak hüküm yalnızca 
O'nundur; ve O hesabı en seri görendir. 

63 De ki: "Siz, ta yüreğinizden 'eğer O 
bizi bu (musibet)ten kurtarırsa kesinlik- 
le şükredenlerden olacağız' diye dua etti- 
ğinizde, karanın ve denizin görünmez 
tehlikelerinden sizi kurtaracak olan biri 
var mı?" 

64 De ki: "Sizi ondan ve diğer tüm sıkın- 
tılardan kurtaracak olan yalnızca Al- 
lah'tır,- ama hâlâ Allah'tan başkasına 
ilâhlık yakıştırmayı sürdürüyorsunuz. 

65 De ki: "Size üstünüzden ya da ayakları- 
nızın altından azap gönderme ya da sizi 
birbirinize düşürüp paramparça bir toplum 
hâline getirme gücü yalnızca O'nundur." 3 

Bak, iyice kavrasınlar diye mesajlarımızı 
nasıl çok boyutlu dile getiriyoruz? 

66 O hakikatin ta kendisi olduğu hâlde, 
senin hitap ettiğin toplum bunu yalanlı- 
yor. 

De ki: "Ben size korumalık yapmakla yü- 
kümlü değilim." 4 67 Her haberin bir ger- 
çekleşme süreci vardır; zaman gelecek, 
(bunu) siz de öğreneceksiniz. 5 

68 ÂYETLERİMİZ hakkında ileri-geri ko- 
nuşanları gördüğün zaman, onlar başka 
konulara geçinceye kadar sen onlardan 
uzak dur! Ama eğer Şeytan sana bunu 
unutturursa, hiç değilse hatırladıktan 
sonra, zulme gömülmüş böylesi bir top- 
lulukla birlikte bulunma! — > 



İKrş: 78:9-11, not. 

2 Krş: Âyet 18, not. 

3 ilki doğal felaketlere, ikincisi sosyal felaketle- 
re işaret eder. 

4 Buradaki vekîl, Türkçe'de kazandığı anlamda 



değil gelmesi muhtemel azaba karşı "koruma 
sorumluluğu" anlamındadır. Bu türden her âyet 
irade özgürlüğüne ilâhî saygıyı ifade eder. 

5 Sözgeliminden zımnen: ..fakat iş işten geçmiş 
olacak. 



»N3S^ 



236 



*N=3£N* 



6 / ENAM SÛRESİ 



->*=s3SM«- 



CUZ6 



< — 69 Gerçi, sorumluluk bilincini kuşa- 
nanlar onlardan hiçbir şekilde sorumlu 
değildirler; fakat bir hatırlatmadır, umu- 
lur ki saygıda kusur etmezler. 

70 Dünya hayatına dalarak eğlenceyi ve 
geçici zevklerini din hâline getiren kim- 
seleri kendi hâline bırak. 1 Fakat şunu da 
onlara hatırlat ki, her insan işlediklerine 
karşılık ipotek altına alınacak, 2 ve ne 
kendisini Allah'a karşı koruyacak, ne de 
kayıracak kimsesi olacaktır. Ve kendisi 
için en yüksek fidyeyi verse bile, bu on- 
dan asla kabul edilmeyecektir, işte bun- 
lardır işlediklerine karşılık ipotek edile- 
cekler,- ısrarlı inkârları sebebiyle onlar 
(gelecek için) yakıp kavurucu bir (umut- 
suzluk) zehiri içecekler, (geçmiş için) şid- 
detli bir azap çekecekler. 3 

71 DE Kî: "Biz, Allah'ı bırakıp da bize ne 
faydası dokunan ne de zarar veren şeylere 
mi yalvaralım? Ve tıpkı "bizimle gel!" di- 
ye kendisini doğru yola çağıran arkadaşla- 
rı dururken şeytanların ayartmalarına ka- 
pılıp dünyevi zevklerin peşine tutkulu bir 
biçimde takılan kimse gibi, Allah bizi 
doğru yola ilettikten sonra topuklarımız 
üzerinde gerisin geri mi dönelim?" 

De ki: "Hiç şüphe yok ki yegâne rehber- 
lik Allah'ın rehberliğidir 4 ve biz Âlemle- 
rin Rabbine kayıtsız-şartsız teslim ol- 
makla emrolunduk; 72 ve namazı hakkı- 
nı vererek kılmak 5 ve O'na karşı sorum- 
luluk duymakla..." 



■>>■#"•» 



( Y_ıJLn ^JLsJy l \- » i-Z-jı V J-L-£. A^= J-İ-aj 1 j 
* '.* * , * * ' * t' z } *' * * B ' 

s-Jİ-Üj * ^ n->- /j_a ı_Jİj_-İ ~ gJ !j* m 1 '' ' Uj I j I ...il 

jl ~L-*j 1 : > Us- 1 [j-Aa ->^->J L-i j ,/?; Vj l. ; »a:T V LJS 

öl Jü UL^I l5-l4JI (^1 i-İ^A-U 4 J ^-^'' 4 — ' ^'S-^ 
H| ^~JUJI vj-J Xi ""il Lj^'i cS- 1 — ^' >* ^' lS- 1 -* 

_3 j £^ö 4İJ I (_£ Jü l j_a j û ^ü l j i j WaJ I I j ^s I 1 j 

* jj j t 3-^W l^jj 'i olj^— Jl jj_ L>- t^J— II j* j * 



Çünkü sonunda huzurunda toplanacağı- 
nız varlık yalnızca O'dur. 

73 Zira gökleri ve yeri gerçek bir amaca 
mebni olarak yaratan O'dur. O ne vakit 
"Var ol!" derse, (varlık) hemen varoluş 
sürecine girer: O'nun sözü (sanal değil) 
tahakkuk eden bir gerçekliktir. 6 Ve Sur 
çalındığında, otorite yalnızca O'na ait 
olacaktır. O gerçekliğin algılanamayan 
kısmını da, algı kapsamına giren kısmını 
da bilendir: O her hükmünde tam isabet 
edendir, her şeyden haberdar olandır. 



1 Bu ibarenin iki anlamı vardır: "Dinlerini 
oyun ve eğlence hâline getiren kimseler" veya 
"Oyun ve eğlenceyi din hâline getiren kimse- 
ler." Râzî, Kurtubî, Ebussuud ve Âlûsi bu ikin- 
ci anlamı alternatif bir anlam olarak anarlar. 

2 Kur'an'da sadece bu âyette gelen en tubsele ve 



ubsilû kelimelerini ikisi de Arapça kökenli 
olan rehin ve hapis ile karşılamak, çeviride eş- 
değerliliğe aykırıydı. Biz de, 'kaynak dildeki na- 
dir kelimeye hedef dilde nadir karşılık' ilkemiz 
gereği "ipotek" ile karşıladık. 
3 Yani: Geçmişleri azap, gelecekleri serap ola- 



CUZ6 



*N3$3^ 



6 / ENAM SÛRESİ 



«N3SN* 



237 



cak. Bu ibare, Allah dostları için Kur'an'da 
muştulanan "onlar gelecekten dolayı endişe, 
geçmişten dolayı hüzün duymayacaklar" ifade- 
sinin zıddı olarak okunabilir. 

4 Nahivcilere göre bu ibaredeki el-hudâ haber, 
hudallah ise mübtedadır. Bu yaklaşım bir ifade- 
nin gramerini mânasına önceleyen bir yakla- 
şımdır. Her tür hidayetin Allah'a atfı Kur'an'da- 
ki uluhiyet anlayışına en uygun olandır ve bu- 
nun için de hudallah terkibini haber, el-huda 
lafzını ise mübteda olarak okumak Kur'an'm 
genel üslûbuna daha uygun düşmektedir. Arap 
dilinin büyük otoritesi Sîbeveyh (ö. 180/769) el- 
Kitab'mda şöyle der: "Nahivcilerin çoğunluğu 



bir ifadenin gramerini düzelteceğim diye anla- 
mım göz ardı ederler. Hâlbuki sözün anlamı 
irabından çok daha önemlidir." İbn Hişam da 
şöyle der: "Metnin irabını gözeten dilciler 
mânanın gereğini göz ardı ettiler" (Nkl: İtkân 
II, 261) Nahivcilerin ön kabulleri dışına çıkmak 
zorunda kaldığımız çeviri örneklerimizin ge- 
rekçesi budur. 

5 Teslimiyet insanın Allah'a karşı esas duruşu, 
namaz bu duruşun pratiğidir {Salât için bkz: 
87:15, not). 

6 Kavluhu'1-hakk, maddî dünyanın sanallığma 
dair eşyanın hakikatini yok sayan tüm speküla- 
tif yaklaşımları kökten dışlayan bir ifadedir. 



*&^$C^* 



238 



*^^ 



6 / ENAM SÛRESİ 



-N3SN* 



CUZ6 



74 HANI bir zamanlar İbrahim babası 
Azer'e 1 demişti ki: "Sen putları mı ilâh 
ediniyorsun? Görüyorum ki, sen ve top- 
lumun apaçık bir sapıklık içindesiniz!" 

75 İşte böylece biz, İbrahim'e göklerin ve 
yerin hükümranlığı hakkında bir bakış 
açısı kazandırdık ki, kalben mutmain 
kimselerden olsun. 2 

76 Ve gece karardığında bir yıldız gördü 
ve haykırdı: "Benim Rabbim bu!" 3 Fakat 
yıldız batınca dedi ki: "Ben batanları sev- 
mem". 4 

77 Sonra ayın doğuşunu görünce "işte 
Rabbim bu!" dedi. Fakat o da batınca de- 
di ki: "Doğrusu eğer Rabbim beni doğru 
yola iletmeseydi, ben de kesinlikle sapı- 
tan kimselerden olurdum!" 

78 Nihayet güneşin doğuşunu gördü ve 
"Benim Rabbim bu ; (zira) bu en büyüğü! " 
dedi. Fakat o da kaybolunca "Ey kav- 
mim!" diye seslendi, "Ben sizin şirk koş- 
tuğunuz şeylerde yokum!" 5 79 Artık ben, 
her türlü bâtıldan yüz çevirerek bütün 
varlığımla gökleri ve yeri yaratana yönel- 
dim; ve ben O'ndan başkasına ilâhlık ya- 
kıştıranlardan değilim! 6 

80 Ve toplumu onunla tartışmaya girdi. 
Dedi ki: "Beni doğru yola ileten O oldu- 
ğu hâlde, siz Allah hakkında hâlâ benim- 



ş>> 



','--, E - , - - i-,- ' > ' ' ' 

Jsl Ula ^l'j IJL» JLî IŞj)^-* \'j JJI <ul£ ^i ULU 

ili jıi ılijt; jiaiı '\j uu! ;,„ j-Ji4\ 4~^-ı V J^ 

Iİ_a <JU 4-£jlj ^^o—^JI lj UUi 3gj ^ÜUaJI * j 3J I 

Oİj-JUl ^iıs cJ Ji) ıjfi} >^44-J es"] . ü_}£=_ r _ij 

4>-lij " ^ ^ j^ > j .....^.ll J^a Ljl L-oj 1 '*'_''■>- ^y* J3 I J 

l_İLİl V J J-J-L* JL-İJ >^ ' (_5~* LT-"^"^*' JLİ 4_0 35 

1 *^ ' jçjj ("-""J ' i "' ıç?j *l~"j öl VI «u o j ı y^ü w 
~ü£jji! L« s-âlil ı_â"..S j •■). jj ı ^ - ' -ûj Vj I L*İ£ ft ,V-* 
I^-^llg- aj J^L İJ Lo <u Lj pzS'jt' I p^--=3J I ji L>ü V j 
■ • ö ^*l»ö r, ~..Ç j I -yi V L» ^3^- 1 -jjiıjd 1 <^ U U 1 la i . .r 



Rabbimin dilemediği hiçbir şey gerçek- 
leşmez, Rabbim ilmiyle her şeyi kuşatır: 
siz hâlâ bunu düşünemiyor musunuz? 81 
Hem ben Allah'a ortak koştuğunuz şey- 
lerden neden korkacakmışım? Üstelik 
siz, Allah katından geçerli bir deliliniz ol- 
madığı hâlde Allah'a şirk koşmaktan 
korkmazken? Şu hâlde eğer biliyorsanız, 
le tartışıyor musunuz? Ben sizin şirk ara- iki taraftan hangisi kendini güvende his- 
cı kıldığınız şeylerden korkmuyorum,- setmeye daha lâyıktır, (söylesenize)? — > 



1 Kitab-ı Mukaddes'e göre Terah, Eusebius'a 
göre Aser (Athar). Yaklaşık MÖ. 2100 (veya 
2300) civarında Ur'da yaşamış bir saray heykel- 
tıraşı. Bir Keldani devleti olan Ur, Ur-Nammu 
tarafından kurulmuştu. Muhtemelen "Nem- 
rud" ismi de buradan mülhemdi. Urluların bin- 
lerce putu arasında "Ay Tanrısı" olan Nannar 
ve "Güneş Tanrısı" olan Şamaş en ünlüleri idi. 
Ayrıca yıldızlara da perestiş ediyorlardı. Pasajın 



ilerleyen âyetlerinde Hz. İbrahim'in "yaratan" 
değil "yaratılan" olduğunu isbat ettiği ay-gü- 
neş-yıldız teslisi, işte içinden çıktığı toplumun 
putlaştırdığı bu unsurlardı. 

2 îkân ile ilgili bkz: 2:4, not 9. 

3 Farklı kelam ekolleri, kendi savundukları 

'tenzih' ve 'ismet' doktrinleri doğrultusunda bir 
anlam üretebilmek için bu ibareyi soru formu- 
na çevirerek, alternatif anlam arayışına girmiş- 



CUZ6 



*N3£N«- 



6 / ENAM SÛRESİ 



*N3£N* 



239 



lerdir. Bu ibare her türlü teolojik tartışmadan 
ve mülahazadan uzak bir biçimde okunduğun- 
da bu anlama gelmektedir. Kaldı ki, Hz. Pey- 
gamber'den bunun aksi bir anlamı destekleyen 
herhangi bir rivayet de nakledilmemiştir. Met- 
nin görünen anlamım destekleyen Taberî'nin 
naklettiği îbn Abbas kaynaklı rivayet, bazı mü- 
fessirler tarafından sırf Eş'ari doktrinine aykırı 
olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir (Bkz: Râzî). 
Ne ki, bu ibareyi soru formuna taşımak bizi da- 
ha başka problemlerle yüz yüze getirecektir. 77. 
âyetin sonundaki "batınca dedi ki: 'Doğrusu, 
eğer Rabbim beni doğru yola iletmezse, ben de 
kesinlikle sapıtan kimselerden olurdum!" ifa- 
desi, "benim rabbim bu" ibarelerini "istifhâmî" 
ya da "inkârî" yapmaya yetmez, ancak Hz. İb- 
rahim'in, kendisini dinleyen bir guruba gerçek 
Allah inancını öğretebilmek için, tek kişilik bir 
temsil sergilediği akla gelebilir. Bu âyetlerin 
Hz. İbrahim'in imana davetini dile getiren 74 
ve 75. âyetlerin ardından gelmesi, onun bu ilâhî 
yöntemi yine bir sevk-i ilâhî ile uyguladığını 
gösterir. 83. âyette geçen huccetuna' dan (isbat 



yöntemimiz) yola çıkarak, bu yöntemin Al- 
lah'ın kendi zâtına ait bir yöntem olduğunu an- 
lıyoruz. Dolayısıyla bunun doğruyu bulmak 
için entelektüel bir muhakeme ve görünenler- 
den görünmeyene ulaşma yöntemi olduğu da 
anlaşılmış olmaktadır. Buradan hareketle, ulu- 
hiyyet ve vahdaniyeti kavramak ve isbat etmek 
için kullanılan bu muhakeme tekniğiyle amaç- 
lanan sonuca bakmak en doğru yaklaşım ola- 
caktır. 

4 "Ben batanları sevmem"in zımni karşılığı şu- 
dur: iman etmek sevmektir; inandığınızı sevgi 
dünyanıza dahil etmek, hatta hakim etmektir. 

5 Kuşeyri Hz. İbrahim'in tevhide yürüyüşü sıra- 
sındaki üç durak olan yıldız, ay ve güneş sem- 
bollerini İslâm'ın üç bilgi sistemine tatbik eder: 
1 ) Akıl temeli üzerine kurulu Burhan Bilgi Sis- 
temi, 2) Vahiy temeli üzerine kurulu Beyan Bil- 
gi Sistemi, 3) Sezgi temeli üzerine kurulu İrfan 
Bilgi Sistemi {Risale, Kahire, 1991, s. 287). 

6 Allah Rasulü'nün belli bir dönem namazların 
girişinde subhâneke yerine okuduğu âyettir. 



♦N3$54» 



240 



♦N3SN» 



6 / ENAM SÛRESİ 



*S=s3£N* 



CUZ7 



< — 82 imana ulaşan ve imanlarına zu- 
lüm 1 bulaştırmayanlar var ya: işte onlar- 
dır güvene lâyık olanlar,- zira onlar doğru 
yoldadırlar." 

83 îşte bu, toplumuna karşı kullanması 
için İbrahim'e verdiğimiz isbat yöntemi- 
mizdi. 2 Biz, dilediğimiz kimseyi derece 
derece (hakikate) yüceltiriz. 3 Hiç şüphe- 
siz senin Rabbin her hükmünde tam isa- 
bet edendir, her şeyi tarifsiz bilendir. 

84 Ona Ishak'ı ve Yakub'u bağışladık; ve 
daha önce Nuh'u ilettiğimiz gibi hepsini 
de doğru yola ilettik. Onun neslinden Da- 
vud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Mu- 
sa'yı ve Harun'u (seçtik). 4 İşte Biz, iyilik 
yapanları böyle ödüllendiririz; 85 ve Ze- 
keriyya'yı, Yahya'yı, İsa'yı ve İlyas'ı 5 da 
(seçtik): hepsi de dürüst ve erdemli kim- 
selerdendi. 86 İsmail'i, Elyesa'yı, Yûnus'u 
ve Lût'u da (seçtik). Ve Biz onlardan her 
birini çağının diğer insanlarına üstün kıl- 
dık. 87 Onların atalarından, çocukların- 
dan ve kardeşlerinden kimilerini de... 

İşte onların hepsini Biz seçtik ve dosdoğ- 
ru bir yola yönelttik. 

88 Bu Allah'ın rehberliğidir: O bununla 
kullarından dilediğini doğru yola ulaştı- 
rır. Eğer onlar şirk koşmuş olsalardı, yap- 
mış oldukları her şey kesinlikle boşa git- 
miş olurdu. 89 (Ne ki) Biz onlara vahiy, 
(onunla) hükmedecek yetenek ve pey- 
gamberlik verdik. 



.J^ f*— ^* ti I LauZjI 1 — liü>U>- -_1İİj J ■ J-l— î-fr" n— * J 
t (*?!£• '* _ '>■ --î-vj jl *l — iö t ^y Olş-jJ *j J> 4*oj5 

<j"5"l ^-i— »Jij VJi'j j-4^— '3 ^3^ ^İJ^ y,3 cM 
Ji*"-3 Çj/£=ys *■' Cj~-~id}\ ts£i ^tUJS'j 03^3 
J_^L^.]j ,: ; ^_^Jl*aJI ^_« ^= J-LI]]j u — jç j 

it.iÇ-û3f- A ^''^ | j^» | S^Jjc-^^j^j(^^ 1 ö^3 

LgJ Ij m. : 1 l__o ai 1 gj LJ ^* 1 j AÂS * V |A L^J , ^ -u ıjU 

U ûJCüJl y^jJ^-J <A1İ ^-U JJ-ÜI _ti^J jl : ^Jjİl^=lJ 



Şimdi eğer ötekiler bu hakikatleri inkâr 
etmekte direniyorlarsa, iyi bilsinler ki 
Biz onlara asla nankörlük etmeyecek in- 
sanları vekil kılmışızdır; 90 işte şu Al- 
lah'ın doğru yolu gösterdiği insanları... O 
hâlde sen de onların rehberliğine uy! 6 
(Ve) de ki: "Sizden bunun için bir karşılık 
beklemiyorum. Unutmayın ki o, bütün 
insanlığa bir öğütten ibarettir! 7 



1 Rasulullah, buradaki zulm sözcüğünü "şirk" 
olarak tefsir etmiş ve buna da Lokman 13'ü de- 
lil göstermiştir (Buharı ve Müslim). Âyetin iba- 
det ya da isyanla değil imanla ilgili olan bağla- 
mı bu rivayeti destekler (Râzî). 

2 Bu isbat yöntemi, hem her insana olduğu gibi 
Hz. ibrahim'e de doğuştan verilen muhakeme 
yeteneğine, hem de bir sevk-i ilâhîye delalet 
edebilir. Fakat 74-75. âyetler, bu yöntemi Hz. 
İbrahim'in ilâhî gözetim altında uyguladığını 
düşünmemizi gerektirir. 

3 Burada, Hz. İbrahim'i Allah'ın varlığına ve 



birliğine ulaştıran muhakeme sırasında Mutlak 
Hakikate ulaşmada basamak olarak kullandığı 
araçlara bir atıf yapılmaktadır. 

4 Bu isimler, Hz. İbrahim'in Bakara 124'te dile 
gelen duasına Allah'ın bir icabeti gibidir. 

5 Ilyas için bkz: 37:123, not. MÖ 880-850 ara- 
sında, zamanın moda sapması olan Baal putçu- 
luğuna karşı destânî bir mücadele verdi. 

6 Hakikat kesintisiz, sürekli akan bir nehir gi- 
bidir. Ne yenidir, ne eskidir: eskimezdir. 

7 Zikrâ: İlahi bir yadigar. 



CUZ7 



*^^N* 



6 / ENAM SÛRESİ 



<-N3$s^ 



241 



=Hf3H= 



^aa j fj^j jç^j^ aj *t>- l^jJI i ıLı^=JI JjjI j-o A5 »■A** 1 

<vXÂle-j lj_--iS (3_9Jfc>t-j_3 l^j^-UJ j ^_Usl J dj^ür>tj ^jlüj 

^0 {^J-Jt ijjJ^i -j}j\l* eÜÜjJİ 4 J ^^=' ^3 ^i^i 

i> . K t *'\ .'7 - *' T - B - o-° -.t 

«■ 4!r-g? . - ..ajl Ijs»-^! (■Hfc- 1 ^ \ya^Xt İ5ULJ I j O ^Jü I Oİ^Xi- 
jl-t "dil ljJ-P- ÜJ— !jü fvÜS LXj O54JI ı_JİJ^_t j a^>*j /»^J! 

0^-^-jJ ^İ-*S Ca .-..İr ■=!.;„& A-^j r*^-hH y*-* 3 -^ -^ Unr*** 



91 Onlar "Allah hiç bir insana hiçbir şey 
indirmemiştir" derken Allah'ı hakkıyla 
takdir edemediler. 1 De ki: "Kim indirdi 
Musa'nın insanlara bir ışık ve rehber ola- 
rak getirdiği ve sizin papirüs parçalarına 
dönüştürdüğünüz, çok gizlediğiniz hâlde 
sadece gösteriye açtığınız, sizin ve atala- 
rınızın bilmediği birçok şeyi kendisi sa- 
yesinde öğrendiğiniz kitabı?" 

"Allah'tır!" diye cevap ver! Sonra da bırak, 



daldıkları boş laflarla oyalanıp dursunlar. 
91 Bu da, şehirlerin anasında 2 ve onun 
çevresinde bulunanları uyarman için in- 
dirdiğimiz, bereket kaynağı, kendisine 
kadar gelen hakikatleri doğrulayan ilâhî 
bir kelamdır. Âhirete inanan kimseler 
buna da inanırlar. (Allah'a karşı esas du- 
ruş olan) namazlarını 3 muhafaza edenler 
de işte onlardır. 

93 Allah hakkında yalan uyduran ya da 
kendisine hiçbir şey indirilmediği hâlde 
"Bana da indirildi" diyen ve "Allah'ın in- 
dirdiğine benzer şeyleri ben de indirebili- 
rim" iddiasında bulunan kimseden daha 
tahripkar biri olabilir mi? 

Ölüm sancısıyla kıvranırken melekler el- 
lerini uzatarak "Ruhlarınızı teslim edin! 
Allah'a doğru olmayan şeyler atfettiğiniz 
ve O'nun mesajlarına karşı kibrinizden 
dolayı bugün onur kırıcı bir cezaya çarp- 
tırılacaksınız!" dediklerinde, bir görme- 
liydin o zalimleri! 

94 Ve (Allah diyecek ki): "işte şimdi bize 
yapayalnız geldiniz, tıpkı ilk yarattığımız 
gibi; size verdiğimiz her şeyi arkanızda 
bıraktınız. Sizin lehinize Allah'a ortak 
olduğunu sandığınız o şefaatçilerinizi ne- 
den şimdi yanınızda göremiyoruz? Artık 
aranızdaki bütün bağlar kopmuştur ve 
bütün dost sandıklarınız sizi yapayalnız 
bırakmıştır." 



1 "Allah'ı hakkıyla takdir etmek", Allah'ın 
hakkını bilmekle olur. Allah'ın hakkını bilen, 
Allah'a hakkını teslim eder. Bunun bir tek yön- 
temi vardır: Allah'a kayıtsız şartsız teslim ol- 
mak. Yani müslüman olmak, Allah'a hakkını 
teslim etmektir. 

2 Bu âyetin indiği bölgede 'anakent' Mekke idi. 
Çünkü tüm Arabistan'da taşıdığı tarihî, dinî ve 
ticarî misyon gereği Mekke, kelimenin tam an- 
lamıyla bir 'merkez' işlevi görüyordu. Bir çağın 



"anakenti" o çağı yöneten merkezdir. Bu âyet, 
"ilâhî mesajın taşınacağı öncelikli mekân nere- 
sidir" sorusuna bir cevap teşkil etmektedir. 
(Ummu'l-Kural ifadesi Mekke'nin kutsallıgıyla 
ilgili değildir. Bölgedeki merkezi yerleşim yeri 
olmasıyla alâkalıdır. 

3 İkâme fiiline isnat edilmeden yalınkat kulla- 
nılan sala t'larda, kelimenin kök anlamına isti- 
naden kulun Allah karşısındaki esas duruşu 
vurgusu baskındır (Krş: 87:15, not). 



242 



•^3^» 



6 / ENAM SÛRESİ 



*^3^ 



CUZ7 



95 KUŞKUSUZ Allah'tır tohumu ve çe- 
kirdeği yaran, bir süreçte ölüden diriyi 
var eden ve diriden ölüyü çıkaran. 1 

îşte budur Allah! Peki, nasıl oluyor da 
böylesine savruluyorsunuz! 

96 O'dur tan yerini ağartan ve geceyi din- 
lenme vakti, güneşi ve ayı zamanı tayin 
ölçüsü kılan. 2 Bunlar, her şeyi bilen son- 
suz kudret sahibinin iradesiyle tayin ve 
tesbit edilmiştir. 

97 Dahası, karanın ve denizin zifiri ka- 
ranlığında onlara bakıp yolunuzu bulabi- 
lesiniz diye sizin için yıldızları var eden 
O'dur. Doğrusu Biz bu mesajları öğren- 
meye gönüllü olanlar için açıklıyoruz. 

98 Yine O'dur sizi bir tek canlıdan ortaya 
çıkaran; ve (her biriniz için) geçici ve ka- 
lıcı bir yer (tayin eden). 3 Doğrusu Biz bu 
mesajları kavrama yeteneği olan insanla- 
ra açık ve anlaşılır kılıyoruz. 

99 O'dur gökten yağmuru indiren. îşte 
Biz bu yolla her tür bitkiyi tomurcuklan- 
dırdık, ondan da yemyeşil bir çim meyda- 
na getirdik, ondan ise birbiri üzerine bin- 
miş tahıl taneleri çıkarıyoruz. Yine hur- 
ma ağacının tomurcuğundan sık salkımlı 
hurmalar, üzüm bağları, zeytin ve nar 
ağaçları; 4 biri diğerine çok benzeyen ve 
biri diğerinden çok farklı. 5 Ürün verdiği 
ve olgunlaştığı zaman meyvesine bakın! 
Hiç kuşkusuz bütün bunlarda inanacak 
insanlar için derin mesajlar vardır. 

100 Fakat görünmez varlık türlerine Al- 



Hİ3İH= 



I j-U^-J f^A*^ r*-^^ Jjû*. ^JJ! jA^ ^ı-^jjjl^yül 

l^juü7 ^*—a A~^^ ' /V° 3 . ^* ' ^r"- '-^ ^-^° ry^J l\Ja>- 4j-o 

# J. ' ' ' t 

(**^ Jıi— i J^ î*3 Jür 5, J^ 3 â^J V>-Li -J ,j£j 



lah'a denk bir makam yakıp yakıştırdılar, 
oysa ki onları da O yaratmıştı. Bir de ce- 
haletleri yüzünden O'na oğullar ve kızlar 
peydahladılar. 

O'nun aşkın ve yüce olan zâtı, insanların 
her tür tasavvur ve tahayyüllerinin üze- 
rindedir. 

101 Gökleri ve yeri, örneksiz yaratandır. 
O'nun hiçbir zaman bir eşi olmadığı hâl- 
de nasıl çocuk sahibi olabilir? Kaldı ki, 
her şeyi yaratan O'dur ve O her şeyi bil- 
mektedir. 



1 Inne edatmm yapısı gereği nasbettiği ismine 
'tümleç' vurgusu yüklemek gerektiği için, bu 
tür cümleler genellikle devrik çevrilmelidir. Bu 
tarz bir çeviri, Allah'ı, "Allah... yarandır" gibi 
mahdut bir eylemiyle tanımlamak yerine, eyle- 
mi Allah'tan bağımsız algılamama amacına 
matuf oları "Allah'tır... yaran" gibi doğru ve 



hikmetli bir yaklaşımı da öne çıkarmaktadır. 
Arap dilinde isim süreklilik ve sabitliğe delalet 
ederken fiil bir süreç içinde yenilenmeye ve de- 
ğişkenliğe delalet eder (İtkân II, 316). Âyette 
ölüden diri çıkarmak fiille [yuhricu] ifade edil- 
miş, çünkü hayata gelmenin yasası bir sürece 
bağlı olarak sürekli yenilenme ve değişimdir. 



*N3£N« 



CUZ7 



+&s&s^ 



6 / enam sûresi 



-*s3£s>> 



243 



Diriden ölüyü çıkarmak ise isim [muhricun] 
olarak gelmiştir, çünkü ölmek hayata gelmek 
gibi zorunlu bir sürece bağlı kılınmamıştır. "Bir 
süreçte" ifadesi, fiil formunun bu özelliliğinin 
çeviriye yansımasıdır. 

2 Bir önceki ve bir sonraki âyet de dikkate alın- 
dığında, burada sayılan şeyler insana olan yarar- 
ları açısından ele alınmıştır. 

3 Taberî, Ebü Ubeyde'den naklen mustekat'm 
babanın sulbü, mustevda'm annenin rahmi ol- 
duğu görüşünü nakleder. îbn Abbas, Mücâhid 
ve Said b. Cübeyr'in yaklaşımları bunun tam 
tersidir (Taberî). Geçici yer-kalıcı yer ile anne 



karm-hayat, dünya-âhiret kastedilmiş olabile- 
ceği gibi, insanın beşeri/geçici-ruhani/kalıcı bo- 
yutu da kastedilmiş olabilir. Yahut erkek-dişi, 
sperma-yumurta. "Bazının hanesi var, bazısı 
gurbette" şeklinde de anlaşılabilir (Krş: 11:6 ve 
47:19). 

4 Zeytin vahdeti, nar kesreti temsil eder. Nar 
holografik bir meyvedir. Her bir tanesi bütünü 
temsil ettiği gibi, bütün de taneyi temsil eder. 
Kesrette vahdetin timsalidir. 

5 ikisi de kendi başına yetişir ve kültür bitkisi 
değildir. Fakat ikisinin de tadı, şekli, rengi, kul- 
lanım alanı farklıdır. 



♦N3£s^ 



244 



**s3£s> 



6 / ENAM SÛRESİ 



"*N3£s=H- 



CUZ7 



102 işte Rabbiniz Allah budur: O'ndan 
başka ilâh yoktur, her şeyin yaratıcısıdır. 
O hâlde yalnızca O'na kulluk edin! Çün- 
kü O'dur her şeyi koruyup gözeten. 

103 Hiçbir beşeri görüş ve tasavvur O'nu 
kuşatamaz, fakat O her türlü beşeri görüş 
ve tasavvuru çepeçevre kuşatır: 1 Yalnızca 
O'dur her şeye nüfuz eden, her şeyden 
haberdar olan. 2 

104 Doğrusu, Rabbinizden size (vahiy gi- 
bi) bir bilinç kaynağı gelmiştir. 3 Artık 
kim (vahyin gösterdiği hakikati) görmek 
isterse kendi lehine, kim de körlüğü ter- 
cih ederse kendi aleyhinedir. Ben sizi en- 
gelleyecek değilim. 4 

105 İşte böylece Biz, mesajlarımızı çok bo- 
yutlu olarak dile getiriyoruz ki "Sen dersi- 
ni almışsın!" desinler; dahası öğrenmeye 
gönüllü bir topluluğa onu açıklayabilelim. 

106 Sen Rabbinden sana vahyedilene uy - 
O'ndan başka ilâh yoktur- ve başkalarına 
ilâhlık yakıştıranlardan yüz çevir! 

107 Eğer Allah (aksini) dileseydi, onlar 
(Allah'a rağmen) şirk koşamazlardı. 5 Ne 
Biz seni onlara muhafız yaptık, ne de sen 
onları korumakla yükümlüsün. 6 

108 Onların Allah dışında yalvarıp yakar- 
dığı kimselere sövmeyin ki, onlar da ce- 
haletin verdiği nefretle Allah'a sövmesin- 
ler: 7 Zira Biz her topluma kendi yaptıkla- 
rını güzel gösterdik. 8 Sonuçta onlar Rab- 
lerine dönecekler: İşte o zaman yaptıkla- 
rı kendilerine bir bir haber verilecektir. 



:u^i 



Sjjus-U e-^ J^= ^U y> ^1 Z\ İ ^=Cj -ÜS\ Xi0i 

U 1 1 — o J L_j$Jj-*9 ( ^_ <& ( j_ aj A^^JüJjı j —ya .) 1 ,j— «J rj==u j 

P3 c ^ .j? — ■ jIİj ı ^ Jijiij jj» "i 1 ] SJ] V — tijj ^ 

^jlo lJ <_j! *_^jftli- /j — ü f» — &JUwl -^— i^- mİuLj l^^ — «3İj 
lil Lffî İĞ=j^_iJ U^ <İ)I İla oLÎVl Uİ] j_j L4j 



109 Şimdi kendilerine bir mucize göste- 
rilmesi hâlinde bu vahye iman edecekle- 
rine dair var güçleriyle yeminler ediyor- 
lar. De ki: "Tüm mucizeler Allah katın - 
dadır! " Ve farkında değil misiniz ki, 9 on- 
lara bir mucize gelmiş olsaydı dahi yine 
de inanmazlardı. 

1 10 Biz de onların gönüllerini ve gözleri- 
ni çeviriverirdik, tıpkı ilk başta ona inan- 
madıkları konumda olduğu gibi; ve Biz 
onları küstahça taşkınlıkları içinde kör 
ve şaşkın debelenmeye terkederiz. 



1 O'nun zâtı insanın sadece göz ufkunu aşmaz, 
aynı zamanda tasavvur ve tahayyül ufkunu da 
aşar. 

1 Latîf ismi Habîr ile birlikte geldiğinde, ikinci- 
si birincisini açıklar. 

3 Besâir için bkz: 7:203 ve 17:102, notlar. 

4 Tefsirler, hafız sıfatını rakîb anlamına alarak, 



bu âyeti ya da en azından âyetin son cümlesini 
Hz. Peygambere atfetmişlerdir. Âyetin ait oldu- 
ğu pasajda söyleyen Allah'tır ve bunu değiştire- 
cek başkaca bir gerekçe de bulunmamaktadır. 
Âyetin bu son cümlesi ise Allah'ın insana ver- 
diği iradeyi yok saymayacağına, onun seçimine 
saygı göstereceğine, önce akıl verip sonra da 



CUZ7 



*Ns3£s^ 



6 / ENAM SÛRESİ 



-^3^ 



245 



yokmuş gibi davranmayacağma delalet eder ve 
bunu en güzel veren anlam da şudur: "Ben sizi 
engelleyecek değilim". Çünkü hıfz "zarar veren 
şeyleri engellemeyi" de içerir. 

5 Bu ibarenin eliptik karakteri göz ardı edildiğin- 
de, Kur'an'ı kendi kendisiyle çelişir göstermek 
işten bile değildir. Zira 148. âyette müşriklerin 
ağzından "Eğer Allah dikseydi biz şirk koşmaz- 
dık" ifadesi yerilerek nakledilir. Dolayısıyla 
âyet 10:99 gibi âyetler ışığında anlaşılmalıdır. 
Parantez içi açıklamaların gerekçesi budur. 

6 Olumsuzluk edatının haberi ba ile gelirse, 
olumsuzlanan işin istenilse dahi yapılmasının 
imkan ve/veya ihtimalinin yokluğuna delalet 
eder. Bir eylemi fiille reddetmek onu öznenin 
zâtından değil sıfatından nefyetmektir. Fakat 
ism-i faille nefyetmek onu öznenin zâtından 
nefyederek imkan ve ihtimali dışlamaktır. Do- 



layısıyla "sen onları korumakla yükümlü değil- 
sin" anlamının, "istesen de koruyamazsın" an- 
lamını içerdiği kabul edilmelidir. 

7 Âyette akıllı varlıklar için kullanılan ellezîne 
kullanılmıştır. Dolayısıyla burada tanrılaştm- 
lan kişilere (zımnen tanrılaştıran kişilere de) 
sövmek kastedilmektedir. Davette küfür ve ha- 
karet, küfür ve hakarette ise davet yoktur. Zira 
bu hem duyguları incitir, hem de savunulan de- 
ğerleri küfür ve hakarete açık hâle getirir. 

8 Zımnen: Şirki anlayışla karşılamayın, fakat 
şirke bulaşmış insanın durumunu anlamaya ça- 
lışın! 

9 Alternatif anlamları: "iyi bildiğiniz bir şey- 
dir"; ya da "Ah, bilemezsiniz siz" (İbn Atıyye); 
veya "siz farkına varamazsınız" (Zemahşerî). 



*N3£N* 



246 



«N=3£^«- 



6 / ENAM SÛRESİ 



*N3$5^ 



CUZ7 



111 Eğer Biz onlara melekleri indirmiş ol- 
saydık, ölüler de onlarla konuşmuş olsa- 
lardı, (gerçeği isbat edecek) her şeyi de on- 
ların önüne sermiş olsaydık, Allah dile- 
medikçe yine de iman etmezlerdi. 1 Fakat 
onların çoğu (bunu) bilmezden gelirler. 

112 Ve böylece Biz, görünür-görünmez 
şeytanları 2 her peygambere düşman kıl- 
dık. Onlar aldatmak amacıyla birbirleri- 
ne yaldızlı yalanları telkin ediyorlar. 3 
Ama eğer Rabbin dileseydi, onlar bunu 
yapamazlardı: 4 o hâlde onlardan da, uy- 
duruk teorilerinden de uzak dur! 1 13 Za- 
ten onların bundan amacı, âhirete inan- 
mayanların gönüllerini o (yaldızlı yalan- 
larla) çelmektir ki, berikiler ondan hoş- 
lansınlar ve ulaşmak için çabaladıkları 
kötü sonuca ulaşabilsinler. 5 

114 (De ki): "Hakikati açık ve net bir bi- 
çimde ortaya koyan bu ilâhî kelamı size 
gönderen O iken, (iyi ve kötüyü belirle- 
mede) O'ndan başka bir hakem mi araya- 
yım?" 

Dahası kendilerine önceden vahiy ema- 
net ettiklerimiz bilirler ki, bu (Kur'an) 
Rabbin tarafından indirilmiş olan bir ha- 
kikattir: öyleyse (ey muhatab), sakın kuş- 
ku duyanlardan olma! 115 Zira Rabbinin 
sözü aslına sadık olarak (yerine ulaşmış) 
ve adaletle uygulanmıştır: O'nun sözleri- 
ni alıp da yerine başka bir söz koyacak 
hiçbir güç yoktur: Zira her şeyi işiten, 
her şeyi bilen sadece O'dur. 



=>**.l. 



^ j4=J ilki JİİXik= ' 5 % öJiH 'çk'j£\ IfSi ' 3 

of"- <J\'<? i 1 '^''. Ls-^alf^^Lr-'^ in^'i-2' *jJ* 
~Ajü û^JUi L-a —tX>j *•! 5> ^J j r_jj ji- Jj-Jül ı_âj_>-j 

"Cfı >ji<, '• ! ' -> ' ' l" ı i '-'t' t* '. °^l' _ " ,1ı 

j-ji5İ ■ *• O $-* jZ-m> n—fi> to I j3 . 7 , 3 , J j o_j_-> ~J J (j^-JU 

üü Sı\l&\ İğ=4JI Jjîı lS-İ- 11 J*J ^-^ ıj^} **>' 

--İİJJ /^a J V^-° *-Jİ jj_«JLxj lw^Ljl^=Ül jv*llljl *jj.Ulj 



116 Eğer yeryüzünde yaşayan kitlelerin 
ardına düşersen seni Allah yolundan sap- 
tırırlar: Onlar yalnızca bâtıl inancın 6 pe- 
şinden giderler ve onlar sadece kitle psi- 
kolojisiyle 7 hareket ederler. 

117 Hiç kuşkusuz senin Rabbin, kimin 
kendi yolundan saptığını kimin de doğru 
yolda olduğunu en iyi bilendir. 

118 O hâlde, üzerine Allah'ın adının anıl- 
dığı şeylerden yiyin; 8 tabi ki O'nun âyet- 
lerine içten inanıyorsanız! — > 



1 "Allah insanın hidayetini ne zaman diler?" 
sorusunun doğru cevabı bellidir: "insan dilediği 
zaman" (Bkz: 47:17; 2:26; 24:21 ve ilgili notlar). 

2 İns ve cin 18 yerde birlikte kullanılır. Birlikte 
kullanıldığı yerlerde genellikle "görünen-gö- 
rünmeyen" iradeli varlık çiftini ifade eder. 

İns'in kökü olan uns, "yakın olan, bilinen, gö- 
rülen"dir ki vahşî olanın karşıtıdır. Nasıl ki 



ins'in karşıtı cinn ise, insan'm (aslı insiyân) 
karşıtı da caım'dır. "Toplum"u ifade eden nâs 
ise ferd'in karşıtıdır. Görünen şey yakınlık ve 
ilgi, görünmeyen şey korku ve kaygı nedenidir. 
Birlikte geldiği her yerde "iradeli varlıkların 
hepsi" vurgusunu taşır. Görünen kısmında bir 
numarayı inşân, görünmeyen kısmında bir nu- 
marayı cânn temsil eder. Âdem ve Şeytan kar- 
şıtları da bu çiftle alâkalıdır. İns-cinn karşıtlığı 



CUZ8 



*N3$=N<- 



6 / ENAM SÛRESİ 



<*$&*>- 



247 



mesela Rahman sûresinin tekrar âyetlerindeki 
kuma zamirlerinde olduğu gibi bir hakikatin 
iki yüzünü ihsas eder (Krş: 76:1, not 2). 

3 Bu telkinin "vesvese" olduğunu, daha önce 
indiği kesin olan Nâs sûresinden anlıyoruz 
(Krş. âyet: 121). 

4 Sözgeliminden: "..ama dilemedi". Kötülüğün 
hep var olacağına dair yasaya atıf. 

5 "Ağacın ya da yaranın kavlayan kabuğu" an- 
lamına gelen iktirai, genellikle olumsuz anlam- 
da kullanılır (Râğıb). Bu âyet bir üstteki âyetle 
bağlantılı olarak, âhirete inanmayan kimselerin 
parlak ve yaldızlı teorilere aldanarak, kendileri- 
ni aldatan görünür görünmez şeytanların ekme- 
ğine yağ sürdüğünden söz eder. Esed, 112. âyet- 
te yer alan "aldanışa" atıf olan ileyhi ve yerdav- 
Au'daki zamirleri, ikna edici bir delil sunmadan 
Allah'a ait olarak yorumlar, fakat bunun için 
hiçbir delil sunmaz.Âyetin muhtevasını tersine 
çeviren böyle bir tasarrufun güçlü bir karineye 



dayanması şarttır. 

6 Zann, burada "bâtıl inanç" anlamında kulla- 
nılmaktadır. Bununla, yığınların sırf yaygın 
bâtıl inançlara ve varsayımlara dayalı olarak or- 
taya koydukları iyi ve kötü, helâl ve haram, se- 
vap ve günah ölçütlerinin keyfiliğine dikkat çe- 
kilmektedir. Bu cümleden olarak cahiliyye 
Araplarımn birtakım hayvanları bâtıl inançlar- 
la kutsayarak onların etini yemeyi kendilerine 
yasaklamaları zikredilebilir. Devamındaki 
âyetler bunun ifadesidir. 

7 Yahrusûn, "sahte ve aldatıcı olanın peşinden 
gidenler" anlamına. Körü körüne taklit ve bi- 
linçsizce hareket edenlere atıf (Taberî ve Râzî). 
Kitle psikolojisi güdüleme ve şartlandırmalara 
dayandığı için, bu şekilde bir çeviri bize âyetin 
maksadına daha uygun göründü. 

8 Bir sonraki âyetle birlikte zımnen: insan kim 
adına yaşıyorsa, onun adına hayvan kesmiş 
olur. 



248 



•*e3SN» 



6 / ENAM SÛRESİ 



-»N3S3#>- 



CUZ8 



< — 119 Kaldı ki Allah, -mecbur kaldığı- 
nız hâller dışında- yasakladığı şeyleri size 
ayrıntılı olarak açıkladığı hâlde, 1 O'nun 
adının üzerlerine anıldığı şeyleri niçin 
yemiyorsunuz? Fakat, (bu tür konularda) 
birçokları, sahih bir bilgiye dayanmaksı- 
zın sırf kendi kişisel görüşleriyle (yasak 
alanını genişleterek) başkalarını saptır- 
maktadır: Kuşkusuz Rabbin haddini 
aşanları çok iyi bilmektedir. 2 

120 Ve günahın açığını da gizlisini de bı- 
rakın! Unutmayın ki, günahkar kimseler 
işledikleri yüzünden cezalandırılacaktır. 

121 Üzerine Allah'ın adı anılmayıp (baş- 
kasının adı anıldığı için) fısk olduğu mu- 
hakkak olan şeylerden yemeyin. 3 Ve şey- 
tanlar 4 kendi dostlarına, sizi (iyi ve kötü- 
yü belirleme konusunda) tartışmaya çek- 
meyi telkin ederler,- ve eğer onlara uyar- 
sanız, hiç kuşkusuz siz Allah'tan 
başkasına ilâhlık yakıştırmış olursunuz. 

122 HİÇ (manen) ölüyken hayat verdiği- 
miz ve insanlar arasında yolunu bulması 
için kendisine ışık tuttuğumuz kimse, 
içinden çıkma imkanı bulamayacağı 5 zi- 
firi karanlıklara gömülüp giden kimse gi- 
bi olur mu? 6 

İşte inkarcılara yaptıkları böyle güzel gö- 
rünür. 123 Ve böylece her ülkede, entrika 
ve hile düzenini kuran düzenbaz suçlula- 
rı oranın el üstünde tutulan kimseleri ya- 



H£9H= 



f^i^= ol} «Ilı XjjJo^>\ vs Vi l^=4Ji yj>- u> Xsü 

/jjJJüLJu ~_ lS-\ $A ~_tAjj jl (*İ£ rt^i -vÇJİ^AİJ (jjl^Z-J 

XîVl Oj' ^=C'^>Jii\ 01 iüaÇj-jVl 'j-tXi Ijjij ■ • 

^S-Aj ~} Ujj \ y ** "i u "y ş ' 0^5 vXi l^jlS* wj j}^~j 

<JI 0^_»-^J ^vJoÇ_lJI 01 j tj ■ ■■âl <lJİj <uü <üll ^ I 

ji »—^J ^ ^ ü l fvÂ^*£ju»l 01 j ^ ^ > .aJ.iU^J -vgjUJ jl 

■O ^_jw«j fjjj aJ I dl> a ol : °;*^l^ l~] a 01 *^ -. /wo jl . ' 

IgjLo r-jL>tj ^ıı M oL o Ihll ^_i <u_fl /j ^ 1 ^ ı ^ujl ^â 
^JUi^=j : jİojİj I jjIS" LJ ^jjyl^=JJ j^j ^-UJL? 
U j I g^.s I ^ j 1 ^ ^ - .~J Vfr**j3y> y IS - 1 4j Jâ (J^== ^ üJJû>- 

*" ' J—-İ ıiî j' '-* J^; ls^İ 1 ls-^ o-;! 1 dP ' j- 115 <4' 

l^s^>.| ^j_ıJÜI <_,. v ,^7 : m. 4İ)L_^j Jjİ^o lİ,...;.^- ^ Lc-1 4JJİ 

,» o, ,' , » ^ ,. .", , i ^» J .- 



parız: Fakat çevirdikleri entrikalar yalnız 
kendi aleyhlerine olur da, onu dahi anla- 
mazlar. 

124 Ne zaman onlara bir âyet gelse, "Al- 
lah'ın peygamberlerine verdiklerinin 
benzeri bize de verilmedikçe inanmayız" 
derler. (Oysa ki) risaletini kime vereceği- 
ni en iyi bilen Allah'tır. Suç işlemekte ıs- 
rar edenler, Allah katında aşağılanacak 
ve entrikalarından dolayı şiddetli bir aza- 
ba çarptırılacaklardır. 



1 Ayrıntılı olarak açıklandığı ifade edilen şeyle- 
rin, bu sûreyle neredeyse eşzamanlı olarak inen 
16:114-116. âyetlerde yer aldığı görülmektedir. 
Sûre olarak Enâm'm Nahl'den önce indiği yay- 
gın olarak kabul görse de, en azından bu âyetle- 
rin Nahl sûresinin ilgili âyetlerinden sonra in- 
diği kesindir. 

2 Bu âyet eşyada asıl olanın mubahlık olduğu il- 
kesine zemin teşkil eden âyetlerin başında gelir 



(Krş: 3:93). Burada vahiy, açıkça yasak sınırları- 
nın keyfî ve bâtıl inanca dayalı olarak genişle- 
mesine karşı çıkıyor. Yasakların ayrıntılı ola- 
rak açıklandığını ifade eden âyet, bunların dı- 
şında kalanları 'haram' saymada ısrar edenleri 
açıkça yeriyor. Bu âyette "haddi aşma" ifadesi, 
genel kullanımın aksine "yasak sınırlarını ge- 
nişletme, Allah'ın haram kılmadıklarını haram 
kılma" eylemine karşılık olarak kullanılıyor. 



CUZ7 



**3Ss+- 



6 / ENAM SÛRESİ 



♦N3£^- 



249 



3 Ya da: "Üzerine Allah'ın adının anılnıadığı 
şeylerden yemeyin, muhakkak bu fısktır." Fa- 
kat bu tür bir çeviri dil açısından problemlidir. 
Şöyle ki: Bu ibareyi oluşturan iki cümleden bi- 
rincisi fiil ikincisi isim cümlesidir. Bu ikisinin 
arasında bağlaç bulunmaktadır. Dilde farklı tür- 
de iki cümleyi birbirine atfetmek hoş karşılan- 
mamıştır. Bu da iki cümle arasındaki vaVva atıf 
ya da başlangıç vavı olma seçeneklerini zayıf- 
latmaktadır. Geriye vaV\n hâl olma seçeneği 
kalmaktadır ki; bu en isabetli seçenektir ve ter- 
cihimiz de bu gerekçeye dayanmaktadır (Bkz: 
İtkân II, 322; Krş: Râzî). Dahası burada ifade 
edilenle "Allah'tan başkası adına kesilenlerin 
haram kılındığını" ifade eden bu sûrenin 145. 
âyeti arasındaki farklılık da böylece giderilmiş 



olmaktadır. Bu anlama göre kesilen bir hayvan- 
da, "üzerine Allah'ın admm anılmış olması" 
değil, "O'ndan başkası adına kesilmemiş olma- 
sı" yeter-şart olarak görülmektedir. Allahu 
a'lem. 

4 Bu ifade, insanın kendisine en yakın duygula- 
rı olan şeytani ve ayartıcı güdülerini de doğal 
olarak kapsamaktadır. Burada insan, kendisine 
sürekli kötülüğü telkin eden benliğinin çekim 
alanına girme tehlikesine karşı uyarılmaktadır. 

5 Nefyin haberi bâ ile gelirse imkan ve/veya ih- 
timal yokluğuna delalet eder. 

6 Allah'ın gör dediği yerden bakınca ölüm ve 
hayatın tarifi değişiyor. Tıpkı burada olduğu 
gibi. 



250 



«N3£s»f* 



6 / ENAM SÛRESİ 



*£e3£s*- 



CUZ8 



125 Allah kimi doğru yola ulaştırmak is- 
terse, onun kalbini teslimiyet için geniş- 
letir,- kimin de sapmasına izin verirse, 
onun kalbini de adeta göğe tırmanıyor- 
muş gibi daraltıp sıkıştırır: 1 İşte böylece 
Allah, inanmamakta direnen kimseleri 
dehşet bir ıstıraba 2 sürükler. 126 Ve bu 
Rabbinin dosdoğru yoludur. 

Doğrusu Biz mesajlarımızı, ders alacak 
insanlara 3 açık ve net olarak anlatıyoruz. 

127 Rableri katında barış ve saadet yurdu 
onların olacak; ve O, yapıp ettiklerinden 
dolayı onların velayetini üstlenecek. 

128 Yine O, onların tümünü bir araya 
topladığı o gün, "Ey görünmez (şerli) var- 
lıklarla aynı safta duranlar! Siz insanlar- 
dan birçoğuna epey çektirdiniz!" (diye- 
cek). Onlara yakın olan insanlarsa; "Rab- 
bimiz! Biz birbirimizden epey yararlan- 
dık, nihayet senin bizim için tayin etti- 
ğin sürenin sonuna geldik!" diyecekler. 

(Ve) O, "Ateş sizin içinde yerleşip kalaca- 
ğınız ikametgahınız olacaktır; tabii ki Al- 
lah aksini dilemedikçe" 4 diyecektir. Kuş- 
kusuz Rabbin her hükmünde tam isabet 
eder, her şeyin hakikatini bilir. 

129 Ve işte Biz, işledikleri yüzünden za- 
limleri birbirine böyle musallat ederiz. 

130 (Allah diyecek ki): "Ey görünmeyen ve 
görüneniyle tüm iradeli varlık türleri! 5 
Kendi içinizden, mesajlarımı size anlatan 
ve bu gününüzle karşılaşacağınız konusun- 



iji ^j-^j ^^— ^^U ajj_^? rj~^î ^Mİ <J' ^' ij-z 0—°* 

*jij CjLjVI IİL^2İ JLİ \'t t a-.,„°*A ~_Ujj b\'j-*e Î.İAJÜ; 
Uj p g : l j ^Aj f*-^Jj -^ ^^~JJI j\i ~^J ^J j $ JZ — ıJb 

J B ~ . a ^ „ 

«^=üb pl 1 ^jVlj 1 y»Jl^io^ Ij ■ jj. .Ço 1^)15" Uj 

> \ ~° i isi' * * ><■' ~* * *° - ' ' '". ' a ' 



da sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? 6 

Onlar: "Biz kendi aleyhimize şahitlik ya- 
parız!" diyecekler,- zira bu dünya hayatı 
onları aldatmıştır; ve böylece onlar ken- 
dilerinin inkarcı olduklarına yine kendi- 
leri şahitlik yapmış olacaklar. 

131 Bunun nedeni şudur: bir toplumun 
bireyleri (ilâhî sınırlardan) habersiz ol- 
dukları sürece, senin Rabbin o (tür) top- 
lumları işledikleri yanlışlar sebebiyle as- 
la helak etmez. 7 — > 



1 İrtifa arttıkça oksijenin azaldığı gerçeği üze- 
rinden, inkarcının iç daralmasının tasviri. 

2 Rics'in irticâs mânasını önceleyerek (Zemah- 
şerî). 

3 97 ve 98. âyetlerde hitap tefakkuh edenlere 
iken, burada tezekkür edenleredir. Çünkü il- 
kinde dile gelen derin düşünülerek sonuca varı- 
labilecek maddî varlıklar, burada dile gelense 



hidayet ve nübüvvet gibi ancak vahyin hatırlat- 
masıyla {zikr) ulaşılabilecek mânevi değerler- 
dir. 

4 Cehennemliklere ilişkin bu istisna cümlesi- 
nin cennetlikler söz konusu olduğunda kulla- 
nılmaması, cehennemin "dâru't-terbiye" oldu- 
ğu görüşünün teyidi sayılabilir (Bkz: 11:107- 
108). 



CUZ8 



*N3£N* 



6 / ENAM SÛRESİ 



*S*=3$s^ 



251 



5 İns ve cinn'e verdiğimiz "görünen ve görün- 
meyen" anlamı için 112. âyetin notuna bkz. 
'Âşerahu, "biriyle birlikte oldu, onun safında 
yer aldı" (Lisân). Bu âyetle birlikte 128. âyette 
de aynı form kullanılmaktadır. 

6 Bu âyet insan ve cinlere kendi içlerinden, eğer 
bunları iki ayrı tür sayarsak kendi türlerinden 
peygamber gönderildiğini açıkça ifade eder. 

7Krş: 15:4; 17:15; 20:134; 26:108; 28:59. İnsan- 



ların akıbetlerini onların özgür tercihleri belir- 
lemektedir. Bu Allah'ın koyduğu bir yasadır. Bu 
tercihi ortaya koyabilmeleri için de iyi-kötü, 
doğru-yanlış, hak-bâtıl hakkındaki esas kriter- 
leri öğrenecekleri bir yol haritasına ihtiyaçları 
vardır. O yol haritası ilâhî mesajlardır.Âyettekii 
helak "toplum, ülke, uygarlık" vurgusuna sa- 
hip el-kurâ için geçerli olan dünyevi helaktir. 



*N3£N* 



252 



*N3£N* 



6 / ENAM SÛRESİ 



-N3£s> 



CUZ8 



< — 132 Zira herkes, ancak yaptıklarına 
bakılarak sınıflandırılır. Rab bin ise, onla- 
rın yapıp ettiklerinden habersiz değildir. 

133 Ve yalnızca Rabbindir kendi kendine 
yeten, rahmet sahibi olan. O dilerse tıpkı 
sizi başka insanların soyundan var ettiği 
gibi, sizi ortadan kaldırıp sonra da diledi- 
ğini sizin yerinize geçirir. 1 134 Kaçış yok: 
tehdit edildiğiniz şey mutlaka gerçekle- 
şecektir: ve siz ona asla engel olamaya- 
caksınız. 

135 De ki: "Ey halkım! Siz kendinize ya- 
kışanı yapın! Ben de görevimi yapıyorum 
ve nasıl olsa zamanla anlayacaksınız ki- 
min mutlu sona ulaşacağını! 

Kesin olan şu ki; zalimler asla mutluluğa 
ulaşamayacaklar. 

136 ALLAH'IN yarattığı ekinlerden ve 
hayvanlardan bir pay ayırıp, bâtıl inanç- 
larına 2 göre dediler ki: "Bu Allah'a aittir, 
bu da (Allah'a) koştuğumuz ortaklarımı- 
za." 3 Oysa ki ortakları için olan Allah'a 
ulaşmıyor, fakat Allah için olan ortakla- 
rına ulaşıyordu: ne berbat muhakeme 
tarzları var! 

137 Dahası, (Allah'a) koştukları ortaklara 



^S*^ 



I — a ™_^= Jju -j—a ı^jilü — *~j J ^ . <rs a. „ .,Jt> jj L_İo J I 



J*li 



siiL=; Ji. ijiiî-ı 



u 



J-* 






4j I j l-U I Çili- *J j 

I j i LJLo <JJ I ^Jüci- J ' '■ ' O j—li UaJ I « Lij V 

*_İX) J, i^-= > J *? Ö J} ^ ^^"^-^ U *• \Zj jv^J 1 i lr 'i.= a >-İ .J I 
ı - ■* t „ - j, ' " 



(olan inançları), şirk koşanların çoğuna 
çocuklarını öldürmeyi bile güzel göste- 
rir,- 4 işte böylece onları yok oluşa sürük- 
ler ve değer sistemlerini yozlaştırır. 

Ne ki, eğer Allah dileseydi yine de bunla- 
rı yapamazlardı: 5 Şu hâlde onlardan da, 
uyduruk teorilerinden de uzak dur. 



İKrş: 35:15-16. 

2 Bu bağlamda "bâtıl inanç" vurgusu taşıyan 
zu'm için bkz: 64:7, not. 

3 Şirkin Allah'ı inkâr olmayıp, hak-bâtıl şirketi 
olduğunun açık delillerinden biri. 

4 "Güzel göstermenin" putlara isnat edilmesi, 



şirk koşanların kendi tasavvurlarının kendileri- 
ne kurduğu tuzağı ifade eder. Zira putlar özne 
değildir. Vesvese budur ve bu gibi âyetlerin tü- 
mü böyle anlaşılmalıdır. 

5 Sözgeliminden: "..fakat şirkin ve küfrün var- 
lığına izin vermeyi diledi" (Krş: 10:99). 



CUZ6 



-^5^ 



6 / ENAM SÛRESİ 



■»^3^^- 



253 



j-i vı 141^4 i 



IjJUj 



i *l âulj I ftj^gla d- ° >=^ f*' âulj p jjaüjj frl 3^j 

^4jjj>tT ,>, 4_JL£- * 1^-^ I l.g^ts- -cU I p ... I j jj ^ — ı Ju 

ojjb jjj W.» jj-S L_a I^Jlİj .i 1 û jj„,",Ö,j I^Jİ, ^— n Lo.,1 
e E ' ~ * > 1 j 'o 

jlj ÜLş- I J j I ^_İ£- *j-=Kjıa \' j y • 'I i^a\\5- *UoVl 

<Uİ p gâ . ^ j paj* ? ": ' *l ^ — 'j-"* ^ f^ ^-° Q ^~^M 

6 I j_xi! -ÜJ I ~_gi3j ^— * !.}— '^J f*~^ J -*^ L^â 

(^JÜl J-AJ >ı~ JjjJLLg-a 1^1^= laj l^US JLS ■tül ( _^JlP 
^-J^JÜ I J O I— i Şj*-* y—^ $ o I — *" Jf** o I i^ş- I 3u I 

C^jl Sjlo 01 Olj Oj) "2 U 1 3 «— 1^ 1 1 UiL>tj ç-jijlj 

•Uİs- İJ—JİJ j *J I liî e. oJ "j a I j ' S '' 4jl îjLa j-^-J 

§<^ Şj^j ■ ■■ -J I t_— s^j J 4_j I 1^3 ,—J V J 0.Jİ ^2>- fJJ 

Vj <Wİ r&SJj U-J I^J^= Uiyj İJ^>- j»UjVI ^aj 

|^ tjt-y j-i— e- ^ ^— ?J <GI OlU] .*ll ol jia>- I j-.».,.^ 



138 Onlar bâtıl inançlarına göre dediler 
ki: "Şu hayvanlar ve ekinler kutsaldır, bi- 
zim izin verdiklerimiz dışında hiç kimse 
onlardan yiyemez! Yine falanca türden 
hayvanlara yük vurulması haram kılın- 
mıştır!" 1 Ve birtakım hayvanlar da vardır 
ki onlar üzerine Allah'ın adını anmazlar, 
(bâtıl inançlarını) asılsız yere O'na isnat 
ederler. Zamanı gelince iftiralarından do- 



layı cezalandırılacaklar. 

139 Yine onlar şu (çarpık) iddiada bulun- 
dular: "Şu hayvanların karnında olan 
yavrular canlı doğarsa yalnızca erkekleri- 
mize ait olup kadınlarımıza yasaklan- 
mıştır ; ama ölü doğarsa, hepsi de ona or- 
tak olacaklardır." Allah onları bu tür is- 
natlarından dolayı cezalandıracaktır: 
Çünkü O her hükmünde tam isabet kay- 
deder, tarifsiz bir bilgiyle bilir. 

140 Gerçekte hüsrana uğrayan kimseler, ce- 
haletleri yüzünden beyinsizce çocuklarını 
öldürenler ve Allah'ın kendilerine rızık ola- 
rak bağışladıklarını Allah'a iftira olan (hura- 
felerle) haram kılanlardır: Onlar sapmışlar- 
dır ve doğru yolu da bulamamışlardır. 

141 Ve O'dur insan eliyle yetiştirilen ve 
kendi başına yetişen bahçeleri 2 bağları, 
hurmagilleri, çeşit çeşit ürün veren tarla- 
ları, biri diğerine çok benzeyen ve biri di- 
ğerinden çok farklı 3 zeytingilleri ve narı 
var eden. Her biri ürün verdiğinde ürün- 
lerinden yiyin ve hasat günü (yoksullara) 
haklarını verin; fakat israf etmeyin: 
Unutmayın ki O israfçıları sevmez. 4 

142 Ve yük taşımaya elverişli olan ve ol- 
mayamyla 5 hayvanlardan, Allah'ın size 
rızık olarak verdiklerini yiyin ve Sey- 
lan'ın izinden gitmeyin: Unutmayın ki o 
sizin apaçık düşmanmızdır. 



1 "İnsan her şeyin ölçüsüdür" diyen hümaniter 
mantık egemen olduğunda, insanoğlunun ken- 
di elleriyle kendi başına ne işler açacağına dair 
yaşanmış bir örnektir (Krş: 5:103). 

2 Taberî'nin Ibn Abbas'tan naklen aktardığına 
dayanarak. Lafzen "çardaklı ve çardaksız" anla- 
mına gelen ma'ruşatin ve gayra ma'ruşâtin iba- 
resi, bir sonraki âyetin başında yer alan hamû- 
leten ve ferşen ibaresiyle ilginç bir uyum oluş- 
turmaktadır. Bu dikkate alındığında, bu ibareye 
"yerde yetişen gövdesiz ve ağaçta yetişen göv- 



deli bitkiler" anlamı da verilebilir [Celâleyn). 

3 Bu ifade için bkz: 6:99, not 4. 

4 İsraf, amaçsızca saçıp savurmaktır (17:26). 

5 Ferşen, "yaygı ve sergi" anlamına gelir. Karnı 
yere yakın olduğu için yük vurmaya elverişli ol- 
mayan hayvanlardan kinaye kullanılmış olmalı- 
dır. Kimileri lafzi anlamdan yola çıkarak "yü- 
nünden sergi, döşek yapılan" karşılığını verir. 
Biz, bu ibareyle yukarıdaki âyette yer alan 
ma'ruşâtin gayra ma'ruşâtin arasındaki benzer- 
likten yola çıkarak bu anlamı tercih ettik. 



254 



-«N3£N* 



6 / ENAM SÛRESİ 



-*s3SN<- 



CUZ8 



143 (Sayısı) sekizje ulaşan dört) çift (hayva- 
nın da insana yasak olduğunu iddia ettiler): 
Koyun ve keçinin iki cinsinden her biri. 

Sor (onlara): "O'nun haram kıldığı, çiftle- 
rin erkekleri mi yoksa dişileri mi? Bir de 
şu: (yasak), dişilerin rahimlerinde bulu- 
nan yavruları da kapsıyor mu? Hadi, bil- 
giye dayalı bir haber verin bana,- tabi ki 
iddianızın arkasında duruyorsanız?" 

144 Deve ve sığırın iki cinsinden her bi- 
rijni de haram sayarlar). 

Sor (onlara): "O'nun haram kıldığı çiftle- 
rin erkekleri mi, yoksa dişileri mi ; ya da 
(yasak) dişilerin rahimlerinde bulunan 
yavruları da kapsıyor mu? Ya yoksa, Al- 
lah bütün bunları yasaklarken siz şahit 
miydiniz?" 

Hiçbir gerçek bilgiye dayanmaksızın, in- 
sanları saptırmak amacıyla, kendi uydur- 
dukları yalanı Allah'a isnat edenden daha 
zalim biri olabilir mi? 1 Bakın, Allah zalim 
bir topluma rehberliğini bahşetmez. 

145 De ki: "Bana vahyedilenler içerisinde 
leş ya da akan kan veya domuz eti -ki o 
katıksız pistir-, yahut amacından saptırı- 
larak Allah'tan başkası adına kesilen kur- 
ban dışında, yemek isteyen için 2 yasak 
olan hiçbir şey göremiyorum. 3 Fakat çare- 
siz kalan kimse, hakka tecavüz etmeden 
ve zaruret sınırını aşmadan (yemişse), 



MSN 



t y^ *— UM jXs \1$j 4)1 *^=4— a j M t 1j4-^ p ":^ — » 
2)1 "ö\Js-j^Lı J-lİll J,^.'..l Çi^= 4)1 ji ^yi\ 

fi 

La! U,„ ,i " ., ^ jl ( ~*>-j d—îU jij^>- r*—^ Jİ Ls-j-â— ' -° uj 

-^İjj <^ -^ "^3 i}A ^- j V> . > i ( >-*i 4_j *ui _ r -l*J 

lJİ J£= tUji IjjU ji-İJİ u-Jij '■*'■' f-^-J J5-«* 
U>^j3 j^* — jj *» g ] Lg- L_L«^>- p_ ÎJJ 1 j ..„<j.,.l 1 -j_o j >— «^» 
h 1^>-I L—o jl LjIj^JI jl 1 »*jjflk c— Lu>- Uâ Vl 

V û>-S.iL*aJ 1— )jj t» i:V j (*— *^!j^ — tJ — i j rvJaij 



unutma ki Rabbin tarifsiz bir bağışlayıcı, 
eşsiz bir merhamet kaynağıdır. 

146 Yahudileşenlere 4 tırnaklı her tür 
hayvanı haram kıldık; ve onlara ineğin ve 
koyunun sırt, bağırsak ve kemik yağları 
dışında kalan içyağlarım da haram kıldık: 
Onları, değer yıkıcılıkları yüzünden işte 
bu şekilde cezalandırdık: çünkü Biz, ke- 
sinlikle sözümüze sahibiz. 5 



1 Zımnen: En çirkin iftira, Allah adına uyduru- 
lan iftiradır. 

2 Yenilmesi kesin yasak olan bu dört madde dı- 
şında kalanlarla ilgili kişisel ya da toplumsal 
alışkanlık ve tercihleri dikkate alan bir ifade 
için bkz: 7:157, not 4. 

3 Bu dört madde, bu âyetten sonra sırasıyla inen 
Nahl 1 15 ve Bakara 173'de innemâ hasr edatıy- 
la gelmiştir. Burada hasr edatının yerini İL. illâ.. 
ile yapılan nefy-isbat cümlesi almıştır. Çok da- 



ha sonra inen Maide 3 ile bu dört yasak pekişti- 
rilmiştir. Bu sonuncu âyetin öncekilerden tek 
farkı leş sınıfına giren kimi hayvan ölümlerini 
isim isim sayarak detaylandırmasıdır. Bu dört 
âyetin de belagat çatısı yasakları genişletmek 
değil sınırlandırmak üzerine inşa edilmiştir. Bu 
sûrenin ana teması da icat edilmiş sahte kutsal- 
lar ve sahte haramlara karşı Allah'ın sınırlarını 
vurgulamaktır. Söz konusu iki sahte icat, so- 
nuçta sahte bir dindarlık üretmektedir (Krş: 
10:59; 2:78). 



CUZ8 



«^^ 



6 / ENAM SÛRESİ 



-^3^ 



255 



4 Ellezine hâdû formunu "Yahudiler" ya da 
"Yahudi olanlar" yerine "Yahudileşenler" şek- 
linde çevirmek, dil, âyetin bağlamı, Kur'an'm 
düşünce sistematiği ve tarihsel gerçeklik açıla- 
rından isabetli ve hatta zorunludur. 1} Dil açı- 
sından: Bazı alimler bu formu tehevvedû (Yahu- 
dileşenler) ile karşılar (Râzî, 62:6'nm tefsiri) Ze- 
bîdî bu kelimeye keynûnet değil sayrûret anla- 
mı vererek ey sara yahudiyyen (sonradan yahu- 
dileşen) anlamı verir [Muhtam's-Sıhah). Ayrıca 
Hz. Peygamber'in "Her çocuk fıtrat üzere do- 
ğar, onu ebeveyni Yahudileştirir" (Buhârî ve 
Müslim) hadisindeki yuhevvidânihi ibaresi de 
"yahudileştirir" anlamına gelir. 2) Âyetin bağ- 
lamı, müslüman Isrâiloğullarmm Yahudileş- 
mesinden söz ediyor ve bu âyette sayılan yasak- 
ların gerekçesi aynı âyetin sonunda açıkça yer 
alıyor: "îşte onları, değer yıkıcılıkları yüzünden 
bu şekilde cezalandırdık" Bunun anlamı, "müs- 
lüman olan Isrâiloğulları Yahudileştiği için" 
demektir. 3) Kur'an'a göre tüm peygamberler 



islâmm peygamberi, tüm vahiyler islâmm vah- 
yi, tüm vahiy mensupları da müslümandırlar. 
Dolayısıyla islâm ve müslüman dışındaki tüm 
isimlendirmeler sonradan tedarik edilmiştir. 4) 
Yahudilik, Babil dönüşüne tekabül eden MÖ. 6. 
yüzyıldan itibaren icat edilmiş kurmaca bir 
kimliktir. Dinî olmaktan çok siyasî ve sosyal- 
dir. Hz. Musa ve İbranilerle ilişkisi de kurmaca 
ve yapaydır. Hatta, gerçek Museviliği kundak- 
layarak onun enkazı üzerine eklemlenmiştir. 
Kur'an'm kullandığı bu form, aynı zamanda bu- 
nun icat edilmiş bir kimlik olduğunu imâ eder. 
Çevirimiz, ifadenin bu tür yan anlamlarını he- 
def dile taşıma gayretinin ürünüdür (Konuyla 
ilgili ayrıntılı bir çalışma için bkz: Yahudileş- 
me Temayülü, istanbul, 1995) 

5 Krş: 3:93; 4:160. Eski Ahid'de yenilmesi ser- 
best ve yasak olanlar: Tesniye, 14:1-19, Levililer; 
11 (93):9, 13-19 ve 41-42. Bu yasakla İbranî ırkı- 
nın genetik yapısı arasında bir alâka kurulabilir. 



*N3^4» 



-*e3£N* 



-£63£3#* 



147 Ve onlar seni yalancılıkla itham eder- 
lerse de ki: Rabbiniz sınırsız merhamet sa- 
hibidir,- ama günaha gömülüp gitmiş in- 
sanları cezalandırması da kaçınılmazdır. 

148 ALLAH'A ortak koşanlar derler ki: 
"Eğer Allah dileseydi, ne biz ne de atala- 
rımız şirk koşmazdık; dahası (O'nım he- 
lâllerinden) hiçbir şeyi haram kılmaz- 
dık." 1 Onlardan öncekiler de hakikati iş- 
te bu mantıkla yalanladılar; ta ki azabı- 
mızı tadmcaya kadar... 

De ki: "Elinizde bize sunabileceğiniz gü- 
venilir bilgiye dayalı herhangi bir belge 
var mı?" Siz yalnızca hurafenin peşinden 
gidiyorsunuz ve sadece kitle psikolojisiy- 
le hareket ediyorsunuz. 2 149 De ki: "îyi 
bilin ki, yalnız Allah katmdadır hakika- 
tin en kesin delili; ve O dileseydi, hepini- 
zi doğru yola yöneltirdi. 

150 De ki: "Haydi, Allah'ın bütün bunları 
haram kıldığına tanıklık eden şahitlerini- 
zi getirin bakalım!" Eğer onlar yalan yere 
tanıklık ederlerse sakın onların bu tanıklı- 
ğını onaylama ve mesajlarımızı yalanla- 
yanların ve âhirete inanmayanların keyfî 
düşüncelerine uyma! Zira onlar, mevhum 
güçleri Rablerine denk tutuyorlar. 

151 De ki: "Gelin, Allah'ın size neyi ha- 
ram ve dokunulmaz kıldığını 3 aktarayım: 



^f£M 



s" ' <• ' * ■" * -*- - , ,' „ '" 

Ji ILJ-Lj Ijsli ur^J*- X_gJ4-â "y> (JjJJI lŞİ^=3 ^JJJ5" 
^_3 Ij-Lg_-İ jl_9 İJL-A ^'j-^~ <U I jl ö^j4— İj 0-^-^' 

UjLU I j— J J ^ ' /jjJJ I 6 1 J_Aİ Jt «J V J /* — gJd J g Z~> 

yj. ^ı J~-iüi ij_ıia v j 5-^ Uj 14i* j_p= ^ 



O'ndan başka şeylere kesinlikle ilâhlık 
yakıştırmayın; anne-babaya iyi davranın,- 
rızkınıza ortak çıkar endişesiyle çocukla- 
rınızı öldürmeyin, 4 zira sizin de onların 
da rızkını Biz veriyoruz; açık ya da gizli, 
sizi mahcup edecek bir günaha yanaşma- 
yın; haklı bir gerekçeye dayanmaksızın 
Allah'ın kutsal saydığı insan hayatına 
kıymayın: 5 Allah size işte bunları emret- 
ti ki aklınızı kullanabilesiniz. — > 



1 Cahilin inancı arttıkça sapmasının da artaca- 
ğının en tipik delili: Kadere iman perdesi altın- 
da Allah'a iftira eden mantık işleniyor. 

2 Krş: 43:20; 16:35 ve 116. âyet, notlar. 

3 Harrame, hem "yasak kıldı" hem de "doku- 
nulmaz kıldı" anlamına gelir. Aslında her ya- 
sak zımni bir dokunulmazlığı içerir. Haramlı- 



ğın temelinde de hürmete riayet yatar. Harama 
yaklaşmamak hem Allah'ın hürmetine, hem 
eşyanın hürmetine hem de insanın kendi hür- 
metine riayettir. 

4 'İmlâk konusunda bkz: 17:31, not 4. 

5 Krş: 17:33; 25:68. Kürtajı da bu yasak kapsa- 
mında değerlendirmek gerekir. 



•Nh3£N* 



CUZ8 



*3s^=ş* 



6 / ENAM SÛRESİ 



-N=3£^ 



257 



^HE|K 



, -"5, „■■ 5 ^' „-* i „ B ^ ' İ s O S B f " 5 

1^5 ^LÂİJ flf^J ^U-^J l5-^>J ^(^-^ J^=ıJ "i^aijj 
\ jjulj »jaJü _İJjU-o ûÜÜJJİ i_j l v . gr = 3 l-İAj v "J^^Ji 

h s j_JiuJ *^— ^Ij-i ^-c- U^= 013 ^4^ ü* cA^^ 

,Uİ9İ ( jXi -Uj>-jJ c5-XAj ~^=*JJ J-o <^j ~^=>s.li- -üs 



Ji^ıJj 



1 L-fli- tjj__i? j <UJİ 



i O û5j_^2J İJ_ jlS" L«J ı_JİjJol <=->■—*' LÎ-J Vj i /j£. ıjjjBJ-/2J 



< — 152 Rüştüne erinceye kadar, lehine ol- 
madıkça yetimin malına dokunmayın; 
(maddî mânevi her alanda) ölçüp tartarken 
hikmet ve hakkaniyeti gözetin; (bilin ki) 
Biz insana gücünün yettiğinden fazlasını 
yüklemeyiz,- ve biri hakkında konuşacak- 
sanız yakınınız da olsa âdil olun ; ve Al- 
lah'la olan sözleşmenize sadâkat gösterin! 1 

Bütün bunları Allah size emretti ki, so- 
rumluluğunuzu aklınızdan çıkarmayası- 
mz. 153 Zira işte Benim dosdoğru yolum 



budur: Öyleyse bu yolu izleyin ve farklı 
yollara sapmayın ki, sizi O'nun yolundan 
uzaklaştırmasmlar. 

Bütün bunları Allah size emretti ki, O'na 
karşı saygıda kusur etmeyesiniz. 2 

154 (BİLİNEN sürecin) ardından, iyilikte 
sebat edenlere nimetimizi tamamlamak, 
(gereken) her şeyi iyice açıklamak ve bir 
yol haritası ve bir rahmet olmak üzere 
Musa'ya ilâhî kelamı bağışladık ki, (en 
sonunda) Rableriyle buluşacaklarına 
inansınlar. 

155 İşte bu da Bizim indirdiğimiz müba- 
rek bir kelamdır: Şu hâlde ona uyun ve 
sorumluluk bilincini kuşanın ki rahmete 
nail olasınız. 156 (Bir de) "Sadece bizden 
önce yaşamış iki topluluğa ilâhî mesaj in- 
dirilmişti ve biz onların öğretilerinden 
haberdar değildik" demeyesiniz,- 157 ya 
da, "Eğer bize de ilâhî bir kelam indiril- 
miş olsaydı onlardan daha sıkı uyardık" 
(demeyesiniz). 

İşte size de Rabbinizden hakikatin açık 
belgesi, yol haritası ve rahmet gelmiştir. 
Bu durumda, Allah'ın âyetlerini yalanla- 
yandan ve ona karşı katı davranandan da- 
ha zalim biri olabilir mi? Âyetlerimize 
karşı katı davrananları, bu kaskatı davra- 
nışları yüzünden şiddetli bir azapla ceza- 
landıracağız! 



1 Bu iki âyette çizilen kırmızı çizgiler ve konu- 
lan ilâhî sınırlar, adeta insan hayatının tüm 
alanlarını kapsamaktadır. İnsan-Allah, ebe- 
veyn-evlat, ebeveyn-çocuk, insan-insan ilişkile- 
rine dair sınırlar çizildi. Bunlar, akidevi, fıtri, 
insani ve tabii alanlara dair çizgilerdi. Ardından 
ahlâkî ve ekonomik çizgiler çizildi. Aslında bu- 
rada yasaklanan şeylerin ortak noktası, tümü- 
nün de insan fıtratını bozan şeyler olması- 



dır.Âyetin sorumluluk bilincine vurgu yaparak 
bitmesinin sebebi, bütün bu yasakların insan- 
daki sorumluluk duygusunu öldürmesidir. işte 
asıl felaket budur. 

2 Sûrenin 151-153. âyetlerin Medenî olduğuna 
ve Mekkî olan sûreye sonradan yerleştirildiğine 
ilişkin rivayetin çürütülmesine dair bir iç bağ- 
lam kritiği için bu sûrenin giriş kısmına bakı- 
nız. 



258 



*Ns3£s»$* 



6 / ENAM SÛRESİ 



♦N3£N* 



CUZ8 



158 Onların, meleklerin kendilerine 
(ölüm) getirmesinden ya da Rabbinin 
(azabının) gelmesinden, veya Rabbinin 
(haber verdiği) kimi (helak) işaretlerinin 
gelmesinden başka neyi beklemeye hak- 
ları var? 1 Rabbinin kimi işaretlerinin gel- 
diğini haber vereceği o gün, daha önce 
inanmamış, yahut inandığı hâlde imanı- 
nın hayrını görmemiş 2 olan kimseye 
imam hiçbir yarar sağlamaz. 

De ki: "Bekleyin (o kaçınılmaz günü)! 
Ama asla unutmayın: Biz de bekliyoruz! 

159 Hakikati paramparça edip fırkalara 
taraftar olanlara gelince: Senin onlar için 
yapabileceğin bir şey yok. Zira onların işi 
yalnız Allah'a kalmıştır: Sonunda Allah 
onlara yaptıklarının hesabını soracaktır. 

160 Kim (İlahi mahkemeye) bir iyilikle 
gelirse yaptığının on katını kazanacak- 
tır,- 3 ama kim de bir kötülükle gelirse 
onun aynısıyla cezalandırılacaktır: fakat 
hiç kimseye haksızlık yapılmayacaktır. 

161 DE Kİ: "Kuşku yok ki, Rabbim beni 
dosdoğru bir yola yöneltti; her türlü Sap- 



tan lt^-S 1 ---^ jJİj jl<5^UJlçv^jl5oi ViOjtyalj JJb 

i^jsyi %S <CZ — «JLj s-L>- -V j LgJÜal j~^İ- 4İİ Â.\ ^>JL) pL>- 

ç^=lUş- (^JJl jAj ( iv 0jiil>J <U-İ *xL^s= Uj I&İJLJ 
-' (^İr^J JS^ 4JİJ"— A**M «Jj_^^_İİjj j I ~i==5=Ljj 1 U ^9 



şimdi ben Allah'tan başka bir Rab mi ara- 
yacağım? 

İnsanların işledikleri kötülükler yalnızca 
kendilerini bağlar; zira hiç kimse bir baş- 
kasının sorumluluğunu taşımaz. 6 Sonun- 
madan uzaklaşan ve Allah'tan başkasına da hepiniz Rabbinize döneceksiniz,- işte o 



ilâhlık yakıştırmayan İbrahim'in değiş- 
mez değerleri (temsil eden) yoluna." 

162 De ki: "Benim tüm istek ve arzum, 4 
bütün ibadetlerim, hayatım ve ölümüm 
âlemlerin Rabbi olan Allah'a armağan ol- 
sun! 5 163 Uluhiyyetinde O'nun ortağı 
yoktur: Ben işte bu tevhid ile emrolun- 
dum ; ve ben varlığını kayıtsız şartsız Al- 
lah'a teslim edenlerin öncüsü olacağım! 
164 De ki: "O her bir şeyin Rabbi iken, 



zaman O, ihtilafa düştüğünüz hakikatle- 
rin içyüzünü size bildirecektir. 

165 Çünkü O, sizi yeryüzüne mirasçı kıl- 
mış ve bahşettiği nimetlerle sizi sınamak 
için bir kısmınızı diğerlerinizden derece- 
lerle üstün kılmıştır. 

Kuşkusuz Rabbin karşılık vermede çok 
seridir: Fakat, bununla birlikte O gerçek- 
ten tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir mer- 
hamet kaynağıdır. 



1 Bu işaretlerin "helak" değil "kıyamet" işaret- Ansızın gelenin işareti olmaz. (Bkz.: 7:187; 

leri olduğunu söyleyenler varsa da Kur'an, kıya- 16-77. 20:15; 33:63; 47:18) 

metin ansızın geleceğini defaatle ifade etmiştir. A T , „. , . 

2 Lalzen: "ımamyla bir iyilik ortaya koyma- 



CUZ6 



*£s3$5M* 



6 / ENAM SÛRESİ 



*N=3£N* 



259 



mış". Eyleme dönüşmemiş, sahibinin yüreğine 5 Bu âyet, Kur'an'm mü'minlerine talim ettirdi - 



yük olan iktidarsız bir iman kastediliyor. 

3 Hasene'ye fazlasıyla kıymet biçileceği muştu- 
su [Hasenat ve sâlihât farkı için bkz: 103:3, not 
4). 10:26'daki ziyâde'nin bir açılımı niteliğinde- 
dir. Rakam bildirilmesi, insan zihninin çalışma 
yasasıyla alâkalı bir teşvik ifadesidir. Matema- 
tiğin diliyle söylersek: Ölçülemeyen değerlen- 
dirilemez, değerlendirilemeyen artırılamaz. Ey- 
lem kalitesinin artması için ölçme ve değerlen- 
dirme yeteneğinin önemine dikkat çekilmekte- 
dir. 

4 Lafzen: "salâtım". Burada, salâtm "dua, is- 
tek, destek istemek - destek vermek" gibi kök 
anlamlarına bir atıf (Bkz: 5:12 ve 87: 15, notlar. 
Krş: Zâdu'l-Meslr, 2:3'ün tefsiri). 



ği anddır. İnsanı Allah 'en güzel kıvamda' ya- 
ratmış, kıvamını bulması için üstün yetilerle 
donatarak yolun başına bırakmıştır. Böylece in- 
sanı kendi kendisine emanet etmiştir. Eğer in- 
san emanete sadâkat göstermek istiyorsa, ken- 
disini Allah'a adayacaktır. Zira insanın kendisi- 
ni armağan edeceği ve aldanmayacağı tek kapı 
Allah'ın kapısıdır. Allah dışındaki bir kapıya 
adanış bin aldanıştır. Zira insana 'değerini' yal- 
nızca Allah verir. Bu yüzden Allah'a armağan 
olana fiyat biçilemez. Fiyat biçilenin ise değeri 
olmaz. Onu alan da çıkar, satan da. Bu âyet mu- 
hatabına bu hakikati tebliğ eder. 

6 Mânevi yüke delalet ettiği yerlerde "sorumlu- 
luk" anlamı için bkz: 20:87, 101, notlar. 



•^3^ 



e 

I 



7. A'RAF SURESİ 



*£^3S^* 



smini 46 ve 48. âyetlerde geçen el-a'râf 'tan alır. Nesâi'nin Hz. Aişe'den 
naklettiği bir rivayetten yola çıkarak, daha sahabe döneminde bu adla 
anıldığını söyleyebiliriz. 



Sûre Mekke'de inmiştir. Kimi âyetlerinin Medine'de indiği varsayımı muk- 
ni bir delile dayanmaz. Birkaç istisna hariç, 206 âyetlik sûrenin nûn harfi- 
ne dayalı ses sistemi, sûrenin bir seferde veya pasajlar hâlinde ardarda 
inişine delalet eder. Aynı şey içeriği için de söylenebilir. Tüm ilk tertipler 
sûreyi Sâd ile Cin sûreleri arasına yerleştirirler. Bu durumda sûreyi peygam- 
berliğin 9. yılma tarihlendirebiliriz. (38 ve 72. sûrelerin girişine bkz.) 

Mushafta Fâtiha'nm ardından sıralanan Kur'an'm en uzun yedi sûresinden 
biridir. Diğerleri Bakara, Âl-i İmran, Nisa, Mâide ve Enam sûreleridir. Sûre 
girişin ardından sözü, ilâhi kelâma atıfla Âdem ve Şeytan örneğine getirir. 
Kıssa üzerinden verilen öğüt açıktır: Âdem de günah işledi, İblis de. Fakat 
Âdem günahını itiraf ederek "adam" oldu, İblis ise günahında ısrar ederek 
"şeytan" oldu. Ve bu ikisi, bütün bir insanlık için iyinin ve kötünün proto- 
tipi oldu (10-30). Tüm muhataplara verilen öğüt ise şudur: Kimi model alır- 
sanız onun gibi olursunuz. Kime benzerseniz, onunla aynı akıbeti paylaşır- 
sınız (31-58). Nitekim Şeytan'm izini takip eden 'Âd, Hûd, Semûd, Lût ve 
Medyen toplumları helak oldular (59-102). 

Musa Âdem'in izinden, Firavun şeytanın izinden yürüdü. İyiler ve kötüler 
zamanın bu diliminde bir daha karşı karşıya geldiler. Sonunda Allah'ın ya- 
sası gereği iyiler kazandı (103-137). 

Fakat kazanan iyiler başarıyı Allah'ın iyiliğe ödülü olarak görmek yerine, 
İbranî ırkı onu müktesep hakkı gibi görerek Şeytan'm düştüğü tuzağa 
düştüler. Musa, tevbesiyle, kulluğuyla ve teslimiyetiyle Âdem'in izini iz- 
lerken, kavmi ırkçılığıyla, hatada ısrarıyla ve Allah'a başkaldırısıyla Şeyta- 
n'm izini izledi. En sonunda, vahyi taşımakla onurlandırılan müslüman İs- 
râiloğulları yahudileşip çıktı (103-178). Bu uyarılara kulak tıkayanlar, şöyle 
tasvir edildi: "Doğrusu Biz, görünen görünmeyen iradeli varlıklar içinden 
akleden kalpleri olup da kavramayan, gözleri olup da görmeyen, kulakları 
olup da işitmeyen birçoklarını cehenneme atmışızdır. Hayvan sürüleri gibi- 
dir onlar, belki daha da aşağı! Onlar, gaflete gömülmüş zavallılardır" (179). 

Sure gafillerden olmamanın formülünü veren âyetlerle son bulur (180-206). 



CUZ8 



»^^ 



7 / A'RAP SÛRESİ 



*S=s3S3Ş* 



261 



H^"-«*5 



ioJ*^ 1 " 



ilJfr^U^J 



r^Ji jjji ,y lyJ&=C ^U -illi) J_yıi 4^ J*' j-^ 1 

'-^\ Üjj^=i5 U ^LÜ ftllJjl 4JJ.1 ^ 1^J».. : ."1 Vj^JJ J^a 

ul IjJU ol VI UL^U çLa*U- il I_gj^o jl^=a LXs-4 r 
^li ~üjp g°ll J ...ıjl ^jjJüI ^li — l_Js ı^. 1 ^^oJUi 1: ^— a 

~a — ikJjU Aijjl^ o lü* /j_ Âi ,3^1 -^- a 3i ^j>-llj v l 

jj ~S^L^=^â Jjilj ',.,, öj o l İ7 ; ujLjİj Ijjl ^— * UJ p g ... fl' I 
<^\ jj ^ rsa^J U ^LJU J^S>^> l-i^ r*^^ ^-^"3 uK'jVl 
IjJL^e-Jul i^=dmj uJi Xj -S'Uj^a -»—5 -^=Lûi>- -üüj 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 

1 Elif-Lâm-Mîm-Sâdl 1 

2 BlR sûre 2 indirildi sana ; artık bundan 
dolayı için daralmasın ki, onunla (insan- 
ları) uyarabilesin ve mü'minlere de (şu) 
öğüdü verebilesin: 3 "Uyun Rabbinizin 
katından size indirilene! O'nun dışında 
birtakım otoritelere 3 de asla uymayın!" 

Ne kadar da kıt hafızalısınız! 4 



4 Biz nice (âsî) toplulukları helak etmi- 
şizdir; kahredici gazabımız bir gece vakti 
ya da gün ortasında dinlenirken gelip ça- 
tıvermiştir. 5 Kahredici gazabımız kendi- 
lerine gelip çatınca, "Kesinlikle bizdik 
haksız olan, evet biz!" itirafından başka 
bir savunmaları olmayacaktır. 

6 Hem kendilerine ilâhî mesaj gönderi- 
lenleri, hem de (onlara) ilâhî mesajı ilet- 
mekle görevli olanları elbet hesaba çeke- 
ceğiz. 7 Ardından onlara (haklarındaki) 
bilgi arşivimizi mutlaka açacağız; hoş, 
onlardan hiç uzak olmadık ki... 

8 Ölçme ve değerlendirme o gün hakkıy- 
la gerçekleşir,- sonuçta kimin sevabı tartı- 
da ağır gelirse, işte o kesintisiz mutlulu- 
ğa erişir. 9 Fakat sevabı tartıda hafif gelen 
kimseler var ya: işte onlar, mesajlarımıza 
ettikleri haksızlık yüzünden kendilerini 
harcayan kimselerdir. 

10 (EY İNSANLAR!) Doğrusu sizi yeryüzü- 
ne yerleştirdik ve orada geçiminizi sağlaya- 
cak bir ortam hazırladık: (Bu gerçeğe rağ- 
men) şükredenleriniz ne kadar da azdır? 

11 Doğrusu sizi yarattık, sonra sizi bi- 
çimlendirdik, ardından meleklere dedik 
ki: "Âdem(oğlu) lehine 5 emre âmâde 
olun!" 6 Hemen emre âmâde oldular, 7 ib- 
lis hariç: 8 o emre âmâde olanlar arasında 
yer almadı. 9 



1 Mânası konusunda sözün tükenmeyeceği bu 
harfler, Hz. Peygamber'in aldığı vahyi tek bir 
harfini dahi zayi etmeden ilettiğinin lafzi şahi- 
didirler (Bkz: 68:1, not 1). 

2 Veya: "Bir ilâhî mesaj". Zemahşerî, Kitâbun 
ile kastedilenin bu sûre olduğunu söyler. Bunu, 
"bundan dolayı için daralmasın" ifadesi destek- 
ler. Bu yeni bir durumdur. Gerekçesi sûrenin 
muhtevasında aranmalıdır. Bizce bu, bir yan- 



dan Müşriklerin husumetine rağmen onlardan 
ümit kesmemeye davet (35. âyete bkz), öte yan- 
dan Âdem'e hasedinden Şeytanlaşan İblis ve 
buzağıya tapan Isrâiloğulları kıssalarıyla daha 
hicret gerçekleşmeden Yahudilerin husumetini 
celbe ilişkindir. Üçüncü bir boyut da Müslü- 
manların Yahudileşme tehlikesine dikkatini 
çekmektir. 

3 Zımnen: Kılavuzu vahiy olmayanın kılavuzu 



262 



♦N3SS3» 



7/A'RÂF SÛRESİ 



*^3Ss#>- 



CUZ8 



şeytan olur. Evliya'nm "tabi olmak" fiiliyle 
kullanıldığı bu bağlamdaki en uygun karşılığı 
"otorite"dir. 

4 Tezekkür, istikameti geçmişi gösteren düşün- 
cedir ve hafızaya tekabül eder. Tedebbur, istika- 
meti gelecek olan ve tedbir üretmeyi hedefleyen 
düşüncedir. Taakkul bu ikisi arasında bağ kur- 
mak, tehkkuh bu üçünden elde edileni şimdi 
ve buradaya taşımaktır. Tefekkür ise bütün bu 
süreçlerin tümünü kapsar. Bunların hepsi de 
olumlu düşünmeyi içerir ve tefa'ul babından ge- 
lir. Olumsuz kullanıldığı tek yerde ise tef'îl ba- 
bından [fekkera] gelir (Bkz: 74:18, ilgili notlar). 

5 Lâm'm lâm-ı leh vurgusuyla. 

6 Bu âyette açık ve net olarak Âdem Âdemoğ- 
lu/insanoğlu yerine kullanılmıştır. "Sizi .. si- 
zi.." ile başlayan hitap birden "..ve Âdem'e de- 
dik ki.." şekline dönüşür. Bu Kur'an'm sembo- 
lik dil özelliğinin harika bir örneğidir. Adeta, 
"Onlar Kur'an üzerinde derinliğine düşünmü- 
yorlar mı?" ilâhî emrinin sebebini ifade eder. 

7 Maksada ilişkin bir okuma, Âdem'e secde 



eden meleklerin gök değil yer melekleri oldu- 
ğunu söyleyenleri doğrular niteliktedir (Bkz: 
Râzî). Buradaki secdenin namaz secdesi olmadı- 
ğı açıktır. Bu secde ya "iradesi sayesinde bilme 
ve tanımlama yeteneği bahşedilen insana saygı- 
larını sunmak", ya da "Âdemoğlunun yaşamı 
ve iyiliği için yardımcı ve âmâde olmak" anla- 
mına gelir. Çünkü sucûd'un dildeki karşılığı 
"önünde eğilmek, emrine âmâde olmak, saygı 
sunmak"tır. 

8 Zımnen: Allah'tan umut kesmek îblisleş- 
mektir (Bkz: 2:34, not). 

9 Melekler ve şeytanlar arasındaki fark için 
bkz: 15:27, not. Şeytanın polemiği, akılcı fakat 
akıllı değildir. İlkel bir materyalizm olarak ad- 
landırılabilecek bu tavrın en tipik özelliği, kişi- 
nin, kendi dahlinin olmadığı doğuştan gelen bir 
değeri üstünlük ölçüsü olarak sunmasıdır. Bu 
mantıkla, "ben üstünüm çünkü falan ırka men- 
subum", "ben üstünüm çünkü cinsiyetim şu" 
türü bir mantık arasında hiçbir fark yoktur. 



♦N^Ss#» 



CUZ8 



<*«3£^ 



7 / A'RÂP SÛRESİ 



*NS3£^ 



263 



=>$£$"<= 



„ f _, a ' a ' "s ^ f - <•' S „„ tf . » a ., - J i- ^ \- 

U^So ji /jlsJu ^* j^' ""■"■ öl Vl âj>ı_iJl öJüa •jS- LoSjj U^j 
{jileyi jji Uiü jll?] m.II jl U53 Jilj3^>tjJI U5Lb ^ 



12 (Allah) sordu: "Sana emrettiğim za- 
man seni emre âmâde olmaktan alıkoyan 
neydi?" (İblis) cevap verdi: "Ben ondan 
üstünüm; (çünkü) beni ateşten yarattın, 
oysa onu balçıktan yarattın!" 1 

13 (Allah): "Öyleyse in o bulunduğun 
yerden!" dedi, "Çünkü o (makamda) bü- 
yüklük taslamak senin haddine düşmez! 
Hadi, çık git artık! Çünkü sen aşağılık bi- 
risin!" 

14 (İblis) dedi ki: "Yeniden diriliş gününe 
kadar bana süre tanı!" 

15 (Allah) "Sen zaten süre tanınmışlar- 
dan biriydin!" buyurdu. 2 

16 (Ve İblis) şöyle dedi: "Madem ki sen 
beni saptırdın, 3 yemin olsun ki ben de se- 



nin dosdoğru yolunun üzerine onlar* için 
pusu kuracağım; 17 sonra da hem doğru- 
dan ve açıktan, hem de dolaylı ve sinsice, 
hem sûret-i haktan görünerek hem de za- 
afları ve güdüleri kullanarak 4 sokulaca- 
ğım onlara: Ve Sen onların çoğunu nan- 
körlük eden kimseler olarak bulacaksın." 

18 (Allah): "Aşağılanmış ve dışlanmış bir 
hâlde defol oradan!" dedi; "onlardan kim 
sana uyarsa, unutmayın ki cehennemi tı- 
ka basa sizlerle dolduracağım!" 

19 Ve (sana gelince) Ey Âdem! Sen ve eşin 
has bahçede yerleşin, canınızın çektiği 
her şeyden yiyin, ama sakın şu ağaca yak- 
laşayım demeyin: sonra zalimlerden 
olursunuz! 

20 Bunun üzerine, Şeytan onlara (o zama- 
na değin) cinsellikleri 5 hakkında henüz 
farkına varmadıkları şeyi ifşa etmek için 
fısıldadı ve "Rabbinizin sizi bu ağaçtan 
uzak tutması, başka değil, sadece siz (on- 
dan yiyince) iki melek (gibi) olursunuz ya 
da ölümsüzleşirsiniz de ondandır" dedi. 6 

21 Ve her ikisine yeminler etti: "İnanın 
ki ben ikinizin de iyiliğini istiyorum." 

22 İşte böylece onları aldanışa sürükleye- 
cek telkinlerde bulundu. Bunun üzerine 
onlar o bitkiden tadar tatmaz cinsellikle- 
rinin farkına vardılar ve başladılar has 
bahçenin yapraklarından topladıklarıyla 
üzerlerini örtmeye. 7 

Rableri de ikisine birden şöyle seslendi: 
"Ben ikinizi de o ağaçtan men etmemiş 
miydim? Ve ben ikinize 'Kesinlikle Şey- 
tan sizin için ayan açık bir düşmandır!' 8 
dememiş miydim?" 



1 Şeytanların yaratılışıyla ilgili bkz: 15:27, not. 2 İbarenin yapısı, îblis'in talebinin gerçekleşti- 
Halk hem yoktan hem vardan yaratmayı ifade ğini değil hasılı tahsil ettiğini gösteriyor, 
eder. 



264 



*N3S3^ 



7 / a'râp sûresi 



■►N3S53H- 



CUZ8 



3 İblis burada Allah'a iftira etmektedir. Zım- 
nen: Yanlış tercihini Allah'a nisbet ederek so- 
rumluluğunu inkâr eden kişi iblisleşir. Buna 
karşın ll:34'te "Allah'ın İzdırması" türünden 
ibareler, "Allah fâsıklardan başkasını saptır- 
maz" (2:26) âyeti ışığında anlaşılmalıdır. 

4 Lafzen: "..ellerinin arasından/önlerinden ve 
arkalarından, sağlarından ve de sollarından". 
Min beyni eydihim ibaresi bu bağlamda "açık- 
tan, göz göre göre, doğrudan", min halfihim iba- 
resi de bunun karşıtı olarak "gizli, sinsice, do- 
laylı yoldan" anlamına gelir (Râğıb). îblis'in 
"sağlardan ve sollardan sokulmasının" doğruya 
en yakın anlamı Taberî'nin de tercihi olan yu- 
karıdaki anlam gibi görünüyor. Âyette üst ve 
alt cihetlerin anılmamış olması, Îblis'in şeytani 
becerisine rağmen atlatılabilir ve savuşturula- 
bilir olduğuna delalet eder. 

5 Sev'e, cinsel organdan kinaye olan bu kulla- 
nım, en temelde "cinsel güdülere" bir atıftır 
(Krş: Lisân ve Müfredat). 

6 Zımnen: Mükemmel yaratılmamış olan insa- 
noğlunun mükemmelleşme arzusu, şeytan'm 
kullanacağı bir tuzaktır. Bu tuzağa düşen iblis- 
leşir ve cennetten olur. Âdem gibi kusurunu bi- 
lense itiraf eder ve cenneti bulur. 



7 Sorumluluğunu unutan insanın cinsel dürtü- 
lerinin emrine gireceğinin simgesel bir dille an- 
latımı. Mücâhid'e göre bu kıssada kullanılan 
dil semboliktir. Âdem ve eşinin elbiselerinden 
murat, insani sorumluluk ve saygınlığın ifadesi 
olan ve 26. âyette dile gelen "takva elbisesi"dir 
(Taberî, sûrenin 26. âyetinin tefsirinde). Bu kıs- 
sayı Âdemoğlu'nun kıssası olarak alırsak, bu 
mecazın her insanın buluğ çağını temsil ettiği 
sonucuna varabiliriz. 

8 Lâm ve sıfat tamlamasının unsurlarının belir- 
sizliği çevirimizin gerekçesidir. Buradaki zımni 
mesaj: insanoğlu bir öteki olmadan yapamaz. 
Madem öyle, o hâlde alın size gerçek bir öteki! 
Şeytan'm insanoğlunun ötekisi olduğu o kadar 
açık ki, bunun isbatı için zahmete gerek yok. 
Vahiy Şeytan'ı insanın ötekisi olarak ilan 
emekle, insanı hemcinslerini ötekileştirmek- 
ten kurtarmaktadır. Zira insan düşman bir öte- 
ki olmadan yapamaz. Eğer sağlıklı bir Şeytan 
tasavvuruna sahip değilse, kendi cinslerini öte- 
kileştirir. insan ötekileştirdiği insana "şeytan" 
rolü yükler. Ötekileştirme bu sınır da da dur- 
maz. Kendi türünü ötekileştiren şaşkın insan, 
sonunda kendini ötekileştirir. işte insanın ken- 
di kendisinin Şeytan'ı olma süreci böyle ger- 
çekleşir. 



«N3$sN* 



CUZ8 



-£e3$3=H- 



7 / A'RÂF SÛRESİ 



«N^S^ 



265 



E>^m^ 



^jjjjfr-=ajJ LJL>-_pj il) jiij ^J ü'jU-— -^1 U-öüâ Lİjj VLİ 



ç*5o j _j-Lc- jjiıÂ-J - 



I JaLjJbl JlS @! 



-UJ1 



4jl : _ : jj a_ft j>^=»jjj *>jl 1 ^ gilj ... Lo^jjlJ 1 1 g ...İTİ Lo^jji 

<ü) j) lifrljf LflÜ ^-J^-J ^^ 4-JUs-li I^İİİ Ijl j ,^ (j^LaJj 

Yâ -tül LS Jİ ü^Jjİjİ *L- z^ÂİVı yXl V <lil l)I <Lİ I^j L-j^Jol 

lj_L>Jİ * gjl â_Jt>WaJl „ tfcJ-C" (3-^" '-*dj^ J (_£-'— * *— *i^ !r ' 



23 Her ikisi de dediler ki: "Rabbimiz! Biz 
kendi kendimize zulmetmişiz; eğer bizi 
bağışlamaz ve bize acımazsan, kesinlikle 
kaybedenler arasına gireriz!" 

24 (Allah) buyurdu: "Birbirinize düşman 
olarak çıkıp gidin! 1 Zira yeryüzünde, ge- 
çici bir hayat alanı ve tadımlık bir haz si- 
zi bekliyor." 25 (Ve) dedi ki: "Orada yaşa- 
yacak ve orada öleceksiniz; nihayet ora- 
dan (âhiret yolculuğuna) çıkarılacaksı- 
nız." 2 

26 EY ÂDEMOĞULLARI! Size katımız- 
dan, hem çıplaklığınızı örtmek hem de 
zarafet ve güzellik 3 aracı olmak üzere 



giysi (yapma yeteneği) bahşettik; fakat 
takva elbisesi var ya: işte o en hayırlı 
olandır. 4 

Bunlar da Allah'ın âyetlerindendir,- belki 
insanlar ders alırlar. 

27 Ey Âdemoğulları! Tıpkı atalarınızın 
hasbahçeden çıkışma sebep olduğu gibi, 
Şeytan'm sizi şaşırtmasına fırsat verme- 
yin: Cinselliklerini keşfetmeleri için, her 
ikisinin örtüden yoksun bırakılmasını 
sağlajmıştı. Hiç kuşkunuz olmasın ki, o 
ve avanesi sizin kendilerim hiç göremeye- 
ceğiniz bir boyuttan sizi görüyorlar! Çün- 
kü Biz şeytanları, (hakkıyla) iman etme- 
yenlere otorite 5 kılarız. 28 Ve ne zaman 
çirkin bir iş işleseler, (hemen) "Biz atala- 
rımızı da bu iş üzerinde bulduk; demek 
ki 6 bunu bize Allah emretmiştir" derler. 

De ki: "Şu kesin: Allah çirkin bir şeyi 
emretmez. Yoksa siz, hiç bilmediğiniz 
bir şeyi Allah'a mı yakıştırıyorsunuz?" 

19 De ki: "Benim Rabbim, sadece doğru 
olanın yapılmasını emretmiştir: O hâlde 
siz, Allah'a sadâkatinizi isbat için girişti- 
ğiniz her eylemde bütün varlığınızla 
O'na yönelin 7 ve dini yalnızca O'na has 
kılarak ta yürekten yalvarm. Başlangıçta 
sizi yarattığı gibi, sonunda yine O'na dö- 
neceksiniz. 

30 O, bazılarını doğru yola sevk edecek; 
fakat bazıları için de doğru yoldan sap- 
mak kaçınılmaz hâle gelecek: Çünkü on- 
lar Allah'ı bırakıp şeytanfî duygularmjm 
hakimiyetine girecek; üstelik doğru yolu 
bulduklarını sanarak... 



1 Hubût [ihbitû], inzaîin karşıtıdır. İnzal, "ik- 
ram olarak iniş", hubût ise özellikle insan için 
"düşüş ve alçalış" vurgusunu taşır (Râğıb). 
Kur'an'da demirin, evcil heyvanlarm, 
yağmurun, adaleti temsil eden mizanın ve daha 



bir çok şeyin "indirildiğinin" (inzal) ifade 
edilmesi, esasen "ikram edildiğinin" ifade 
edilmesinden başka bir şey değildir. 

2 Kıssadan hisse zımnen: Allah'ın emirlerine 



266 



*S^£N» 



7 / A'RÂF SÛRESİ 



"►N3S3N* 



CUZ8 



karşı gelen insan, bunun bedelini elindeki de- 
ğerleri kaybederek öder. Âdem-Iblis kıssası, ira- 
deyi kullanmadan ahlâkî sorumluluğun geliş- 
meyeceğini îmâ eder. 

3 Sadece burada geçen rîş, kuşların tüy ve telek- 
lerine verilen isimdir. İnsana ve eşyaya estetik 
ve güzellik katan her şey için, özelikle giysi ve 
örtü için kullanılır (Esâs ve Müfredat). 

4 Zımnen: Takva, sorumluluk bilinci olarak ör- 
tünmenin ruhudur. Takvâsız bir örtünme ruh- 
suz bir cesettir. Âyet giyinmenin doğuştan me- 
denî olan insanın tabiatı gereği olduğunu ifade 
eder. Amaç, karşıt cinslerin birbirleriyle ilişki- 
yi cinsiyet üzerinden değil şahsiyet üzerinden 
kurmalarıdır. Aksi hâlde ilişki zehirlenir ve bu 
ilişkiden hasıl olacak katma değer yok olur. 
Medenî olan Nur 31 ve Ahzab 59'daki tesettür 



düzenlemeleri, bu âyetle fıtri temelleri göster- 
ilen örtünme sürecinin kemalini ifade eder. 

5 Evliya bu bağlamda "otorite" vurgusuna sa- 
hiptir (Bkz: âyet 3, not 3). 

6 Ve bağlacına bu bağlamda verilebilecek en uy- 
gun karşılık. 

7 Buradaki vech (yüz), Kur'an'm bir çok yerinde 
"zatı, varlığı" anlamında kullanılır. Yüz insa- 
nın 'logo'sudur. Buradaki vech ile Enam 79'da- 
ki vech'in anlamı aynıdır: Kişinin bütün varlı- 
ğıyla Allah'a yönelmesi. 

Ayette geçen mescid sâdece "secde yeri/zama- 
nı" anlamına gelmez. Bu kavramın anlam 
alanına, namaz ve tavaf gibi doğrudan ibadetler- 
le, düşünce üretimi ve içtihat gibi dolaylı iba- 
detlere varana dek ibadete dönüşebilen her şey 
girer [el-Menâı). 



CUZ8 



«N3£N* 



7 / A'RÂF SÛRESİ 



-*63£N* 



267 



Jjdl <İIİ İİJ ££ ^ jj ş'r. ^jJj-lİJI Çaû "i & \JjH 
j-jiJoÇVl JÜ -JİJİ£ Âİİ5JI ^jj üJli tjjjl 5j_1AJI 

^jjİJİJ r- j^Jj^*j ^Js Vj r»— £~£ öj>- ^ ^-C3İJ L5 _â5l 

jl Li£= <İI jjii ı_sj^il ( ^L. iitl ^iî * • 0>UIİ IJj 
4ü I l)jj^ j^£--ü -vllS'U j>\ I^JU*^jy^ü IİL«j-v^j*U1 



31 EY Âdemoğulları! Allah'a sadâkatinizi 
isbat için giriştiğiniz her eylemde zinet ve 
zeraf etinizi takının. 1 Yiyin için ama israf 
etmeyin; çünkü O israf edenleri sevmez. 

32 Sor bakayım: "Allah'ın kulları için ya- 
rattığı güzellikleri, temiz ve helâl rızıkla- 
rı yasaklayan kimmiş?" 2 

Cevap ver: "Bunlar dünya hayatında (her- 
kesle birlikte) imana erenler için, Kıyamet 
Günü ise yalnızca onlara has olacaktır." 

Kavrama yeteneği olan bir toplum için 
âyetlerimizi işte böyle açık ve net bir bi- 
çimde dile getiriyoruz. 3 



33 De ki: "Benim Rabbim, yalnızca açık 
ya da gizli yüz kızartıcı davranışları, gü- 
nahın her türünü, haksız yere başkasının 
malına göz dikmeyi, herhangi bir delil in- 
dirmediği hâlde Allah'tan başkasına ilâh- 
tık yakıştırmanızı, hakkında bilginizin 
olmadığı şeyi Allah'a atfetmenizi yasak- 
lamıştır." 4 

34 Her toplumun bir vâdesi vardır: Vâ- 
deleri dolduğu vakit, onu bir an ne ertele- 
yebilirler ne de öne alabilirler. 5 

35 EY ÂDEMOĞULLARI! Size aranızdan 
benim mesajlarımı ileten elçiler geldiğin- 
de, her kim sorumluluk bilinciyle hare- 
ket eder ve kendini düzeltirse, onlar gele- 
cek kaygısı taşımayacak ve geçmişte yap- 
tıkları için üzüntü duymayacaklar. 6 36 
Mesajlarımızı yalanlayan ve onları kü- 
çümseyenlere gelince: onlar, içinde ebedi 
kalmak üzere ateşe girecek. 

37 Kendi uydurduklarını Allah'a isnat 
eden ya da O'nun âyetlerini yalanlayan- 
dan daha zalim biri olabilir mi? Bu tipler 
için yazılan (ceza)lardan onların payına 
düşen gelip onları bulacak: En sonunda 
canlarını almak için elçilerimiz geldiğin- 
de, onlara "Nerede Allah'ı bırakıp da 
kendilerine yalvarıp yakardıklarmız?" di- 
ye soracak. Onlar (ise) "Bizi yüzüstü bı- 
raktılar!" cevabını vererek, hakikati ıs- 
rarla inkâr etmeleri konusunda yine ken- 
di aleyhlerine tanıklık edecek. 7 



1 Zînet, bilgi gibi soyut, ahlâk gibi mânevi, takı 
ve elbise gibi maddî, boy-pos gibi bedeni olmak 
üzere, insan hayatına zerafet, letafet ve güzellik 
katan her şeydir (Râğıb). Görkem ve gösteriş, 
süslenip püslenmek de ziynettir (Bkz: 28:79). Bir 
sonraki âyet, yiyecek ve içeceklerin de ziynet 



kapsamına dahil edileceğinin delilidir. Âyet, 
mescide girerken açık saçık veya şeffaf kıyafet- 
lerle değil, mazbut ve başkalarının huşuunu ih- 
lal etmeyecek kıyafetlerle girme emri olarak an- 
laşılmıştır. 

2 Zımnen: Dindarlık yapayım derken sahte ha- 



268 



-N3SN* 



7 / a'râp sûresi 



*N3£3^ 



CUZ8 



ramlar koyarak haddini aşan kimmiş! (Bkz: 
10:59-60; 16:116-117). 

3 Dikkat: 31 ve 32. âyete ilişkin her tür yorum, 
bu âyetlerin Mekke'de indiği göz önüne alına- 
rak yapılmalıdır. 

4 Zımnen: Cahilin dindarlığı arttıkça sapması 
da artar. Zira gösterişçi dindarlık sahte kutsal- 
lık üretir. 

5 Burada "vâde" diye çevirdiğimiz ecel, 
Kur'an'da en kesin ve keskin şekliyle toplumlar 
için kullanılır. "Ne bir an erteleyebilirler ne 
öne alabilirler" kesinliği, sanıldığının aksine 
fert eceli için kullanılmaz. Sadece ertelemeyi 
dışlayan tek zamanlı kullanımlar mevcuttur 
(22:5; 29:5: 40:67; 63:11). Bu kalıp, çift zamanlı 
ve buradaki kesinlikte kullanıldığı diğer yerler- 
de (10:49; 16:61) milletlerin ve uygarlıkların 
ömrüne ilişkin olarak gelir. Uygarlıklar ağaçla- 
ra benzerler. Tutunacak bir toprağa, saçak sala- 
cak bir mekâna, gelişecek bir iklime ihtiyaç du- 
yarlar. Akıllı olan kişi ağaçların gövde çapma 



değil, kökünün çürüyüp çürümediğine dikkat 
ederler. Kökleri çürümüş ağaçlar ne kadar kalın 
olurlarsa olsunlar, onları yıkacak bir fırtına 
mutlaka kopar. Uygarlıkların kökü değerler sis- 
temi, o kökün yayıldığı toprak insanların yüre- 
ği ve bilinci, o toprağı besleyecek yağmur ada- 
let, ahlâk ve imandır. 

Muhtemelen ümmet kavramının iniş sürecinde 
kullanıldığı ilk yer burasıdır. Bu kavramın kul- 
lanıldığı âyetlerin Mekke döneminin son yılla- 
rına ait olması dikkat çekicidir (10:49; 15:5; 
23:43). Bununla bir yandan Mekke site devleti 
ölçeğinde müşriklere tarihin bir yasası, öte yan- 
dan mü'minlere Medine'nin eşiğinde yepyeni 
bir medeniyetin kurucu öğesi olacakları hatırla- 
tılmaktadır. 

6 Çevirimizin gerekçesi için bkz: 2:38, not 2. 

7 Küfür fıtrata yabancılaşmaktır. Fıtratına ya- 
bancılaşan kendisiyle tamşamaz, kendisiyle ta- 
nışmayan ise kendisine tanık olamaz. 



•f^3$54* 



CUZ8 



*N3£^ 



7 /A'RÂF SÛRESİ 



*^3$^ 



269 



[]ai ?h& 



J s - T, ^s-* ° --'■■s;'* » '*^- - :: ' > *" s 
lj <il -=ajbl !jl lj^ L^i^-I cJL*J âJbİ c L>o Ul£ jl—ül ^s 

1 i - — — ıj ; , „ -J 

ÛJj^Jbö V ^1^=03 t_ijw? J.ir-s=Lİ JL5 jU-)l ^ Liws LjIJÜ 

Uj iJLfJ L_L-u^JJI rfİl J—İAJI I^Jlij j^Vi »,., gsAj ^ 

' ',,«-,. jo* s - i t> * İS „ ' >■* ° •' T j- 



38 (Ve Allah): "Sizden önce gelip geçmiş 
olan görünür görünmez iradeli varlık 1 gu- 
rupları arasına siz de katılarak ateşe gi- 
rin!" diyecek. 

(Ateşe) giren guruplar her seferinde diğer 
guruba lanet edecek; öyle ki, onların tü- 
mü birbiri ardınca oraya doluşunca, son- 
rakiler önden gidenler için "Rabbimiz! İş- 
te bizi yoldan çıkaran bunlar; bu yüzden 
onlara iki kat ateş azabı çektir!" diyecek. 

(Allah): "Hepiniz iki kat azabı hak etti- 
niz, fakat bunun dahi farkında değilsi- 
niz!" diye cevap verecek. 



39 Bu kez öncekiler sonrakilere: "îşte 
gördünüz, sizin bizden bir farkınız yok. 2 
Öyleyse, kendi işledikleriniz yüzünden 
tadın azabı!" diyecek. 

40 HÎÇ ŞÜPHESİZ mesajlarımızı yalan- 
lamaya kalkan ve onları küçümseyenlere 
yüce âlemlerin 3 kapıları açılmayacak; ve 
onlar, halat 4 iğne deliğinden geçmedikçe 
cennete giremeyeceklerdir. Biz, günahta 
ısrar edenleri işte böyle cezalandırırız. 41 
Onların (altlarında) cehennemden bir dö- 
şek, üstlerinde ateşten bir örtü olacak: İş- 
te Biz, zulme gömülüp gidenleri böyle ce- 
zalandırırız. 

42 Fakat kim imana erer ve imanıyla 
uyumlu işler yaparsa -(ki) Biz hiç kimse- 
ye taşıyacağından fazlasını yüklemeyiz- 
işte, içinde ebedi kalmak üzere cennete 
girecek olan da bunlardır. 43 Onları içle- 
rine işlemiş olan her tür olumsuz duygu 
ve düşünceden tamamen arındıracağız, 5 
ayaklarının altından nehirler çağlayacak 
ve şu itirafta bulunacaklar: "Hamdin ta- 
mamı bizi bu (mutlu sona) ulaştıran Al- 
lah'a mahsustur,- eğer Allah bize doğru 
yolu göstermemiş olsaydı, biz asla doğru 
yolu bulamazdık. Doğrusu, Rabbimizin 
elçileri bize gerçeği söylemişler. . . " . 

Ve yankılanan bir nida: "İşte, yaptığınız 
(iyiliklere) karşılık mirasçısı olduğunuz 
cennet bu!.." 



1 Cinn ve ins'i çevirimiz için bkz: 6:112, not 2. 

2 Lafzen: "sizin bize karşı bir ayrıcalığınız". 
Yukarda verdiğimiz anlamın, bu bağlamda veri- 
lebilecek en isabetli anlam olduğu gözüküyor. 
Çünkü sonrakiler, kendilerinin izleyici olduğu- 
nu, asıl cezalandırılması gerekenin izleyenler 



değil izlenenler ya da kötülüğe öncülük edenler 
olduğunu düşünerek, savunmalarını bu mantık 
üzerine bina ediyorlar. Oysa onların hesap et- 
mediği, böyle bir mazeretin geçerli olması du- 
rumunda şeytana kadar tüm nesillerin mazeret 
beyan edeceği gerçeğidir. Kaldı ki, izlenenler 
kötülüğe öncülük yaparak fıtrat sözleşmelerine 



270 



-*63£sN«- 



7 / A'RÂF SÛRESİ 



•*s3£N» 



CUZ8 



ihanet etmişler, izleyenler ise onları körü körü- 
ne takip ederek irade ve akıl emanetine ihanet 
etmişlerdir. Sonuçta ikisi de ihanettir ve hain- 
lerin cezası aynıdır. 

3 Lafzen: "Semanın". Zımnen: Ne vahyin yüce 
mânaları kalbine inecek, ne bilinci güdülerinin 
köleliğinden kurtulup miraca yükselecek. 

4 Cemel sözcüğü cemi, cuml, cummel, cumul 
biçiminde de okunmuştur. Tüm okuyuşlar iki 
anlama çıkar: "Erkek deve" ya da "halat". Ibn 
Abbas, benzetme sanatının bu eşsiz örneğini 
yorumlarken benzetme sanatında deveyi iğne 
ile eşleştirmenin uygun olmayacağını düşüne- 
rek bununla halatın kastedildiğini söyler ve der 
ki: "Allah teşbihin de en iyisini yapar." (Ze- 
mahşerî ve Ferrâ) Hz. Ali, Mücâhid, Said b. Cü- 
beyr ve Şa'bi de âyeti böyle anlar {el-Menâr). Er- 



kek deveye, erkekliği halata benzediği için ce- 
mel denildiği görüşü de bunu teyit eder {Tâc). 
Ibn Abbas'm yukarıdaki açıklamasını doğru ka- 
bul edersek, "deve iğne deliğinden geçerse" iba- 
resinin Araplarda yaygın ve kabul görmüş bir 
deyim olmadığını kabul etmemiz gerekecek. 

Ayetteki bu ifade, cehennemi hak eden inkarcı- 
lardan söz eden "Rabbin aksini dilemedikçe, 
gökler ve yer orada durduğu sürece onlar da ora- 
da kalmayı sürdürecekler" (11:107) âyeti ile 
bağlantılı olarak anlaşılabilir. 

5 Zımnen: Mükemmellik sadece cennette 
mümkün olacak. Ğıll, kalbin ta içine nüfuz 
eden kini ifade eder (Krş: 59:10). "Tamamen arı- 
tıp damıtacağız" anlamındaki neza'na ile bir- 
likte düşünüldüğünde ğıll'in "içe işleyen" anla- 
mı daha bir belirginlik kazanır. 



*N3£N* 



CUZ8 



■^3^ 



7 / A'RÂF SÛRESİ 



*Ns3S3^ 



271 



03>J^ 0İ13 -vjO l^llü Lji /»^jj Jİ j U Xj-İİ j Ui U>- lljj 
lijj» ', 0>»Xi4^jlâji^jJİl£=4A£î}L^ Jİ5İİJI 
*Xijj <3ll İJll2 ^ İİLJjI ^JUI «.Vjil |E}:5 j' J -£=61Z 



44 Ve cennetlikler cehennemliklere: 
"Rabbimiz bize ne vaad ettiyse hepsini 
gerçekleşmiş bulduk; siz de Rabbinizin 
size vaad ettiklerinin hepsini gerçekleş- 
miş buldunuz mu?" diye seslenecekler. 
"Evet!.." diye cevap verecekler. Bunun 
üzerine içlerinden bir münâdî haykıra- 
cak: "Allah lanet etsin tüm zalimlere!.. 

45 Onlar ki, insanları Allah'ın yolundan 
çevirirler ve onu çapraşık, dolambaçlı 
göstermeye çabalarlar; üstelik onlar âhi- 
reti (de) inkâr ederler!" 

46 O ikisi arasında bir engel bulunacaktır. 



1 Sûreye isim olan A'râf hakkında tartışmalı ri- 
vayetler bir yana, kelime "tanıma, bilme" anla- 
mındaki 'ur/ten türetilmiştir. Atın yelesine, 
horozun ibiğine en tanınan alameti olduğu için 
'urf denilmiştir. "Duvar, sur, burç, kule, plat- 
form" gibi göz önünde olan ve bakınca göze çar- 



Orada (iyilerle kötüleri) ayırdetme yeti- 
siyle donatılmış 1 kimseler olacak; onlar 
her iki kesimi de belirtilerinden tanıya- 
caklar ve henüz cennete girmeyen lâkin 
girmek için sabırsızlanan cennetliklere 
"Selamün aleyküm!" diye seslenecekler. 

47 Onların gözleri ateş kafilesine doğru 
çevrilince: "Rabbimiz! Bizi zalimlerin 
arasına katma!" diye yalvaracaklar. 

48 Ve (sözkonusu) ayırdetme yeteneğine 
sahip olanlar, belirtilerinden kim olduk- 
larını çıkardıkları kimselere seslenecek- 
ler: "Sahi, ne sağladı size taraftarlarınız / 
mal-mülkünüz ve böbürlendiğiniz o nes- 
neler?" 49 (Cennet yolcularını işaret ede- 
rek) "îşte şunlar, bir zamanlar "Allah 
rahmetini onlara asla ulaştırmaz!" diye 
yeminler ettiğiniz, (şimdi ise) kendilerine 
"Girin cennete! Sizin için gelecek endişe- 
si yok, geçmişten dolayı hüzün duymak 
da yok!" denilen kimseler değiller mi?" 
50 Ve ateş yolcuları cennet yolcularına 
seslenecekler: "(Ne olur), üzerimize bir 
parça su dökün!.." ya da "Allah'ın size 
bahşettiği rızıklardan (bize de verin)!.." 
(Diğerleri): "Unutmayın ki Allah, inkâr 
edenleri her ikisinden de mahrum bırak- 
mıştır! 51 Onlar ki, dinlerini oyun ve eğ- 
lenceye çevirip dünya hayatının albenisi- 
ne kanmıştılar!" cevabını verecekler. 

Dahası, onlar nasıl bu Hesap Günü'nün 
gelip çatacağını unuttular ve mesajları- 
mızı inkâr ettilerse, Biz de bugün onları 
unutulmaya terk edeceğiz. — > 



pan her şey için kullanılmıştır. 'Ale'l-'arafı 
"marifet yeteneği", ashâbu'l- A'râf 'ı da "marifet 
sahipleri" olarak anlayan Hasan Basri gibi oto- 
riteler tercimizin gerekçesini teşkil ederler 
(Krş: Râzî). 



272 



-H^S^ 



7 /a'râf sûresi 



•*s=3Sîsh- 



CUZ8 



< — 52 Zira Biz onlara, inanmaya gönüllü 
bir toplum için bir yol haritası ve rahmet 
pınarı olan, tarifsiz bir bilgiye dayalı 
izahlarımız bulunan bir kitap iletmiştik. 

53 (Şimdi) onların, O (Gün'ün) ne deme- 
ye geldiğinden başka bir şeyi bekleme 
hakları mı var? Onu vaktiyle göz ardı 
eden kimseler, onun ne demeye geldiği- 
nin açıklandığı gün diyecekler ki: "Doğ- 
rusu Rabbimizin elçileri bize hakikati 
söylemiş. Acaba şimdi bizden yana aracı- 
lık yapıp da bizi kayıracak birileri var 
mı? Veya geri dönmemize izin verilse de, 
şimdiye kadar yaptıklarımızdan başka 
türlü davransak olmaz mı? " 

Doğrusu onlar kendilerini (işte böyle) al- 
datacaklar ve uydurdukları kuruntu ürü- 
nü (şefaatçi)ler, kendilerini yüzüstü bıra- 
kacak. 1 

54 KUŞKUSUZ sizin Rabbiniz, gökleri ve 
yeri altı aşamada 2 yaratan; ve sınırsız güç 
ve kudret makamına 3 kurulan Allah'tır. 
O'dur gündüzü aralıksız kovalayan ge- 
ceyle örten; güneşi, ayı ve yıldızları emri- 
ne âmâde kılan O... Bakın, yalnız O'na 
aittir bütün yaratılış ve mutlak emir: 
Âlemlerin Rabbi Allah en yüce, en ulvi 
bereket kaynağıdır. 4 

55 Rabbinize alçak gönüllü olarak 5 ve de- 
rin bir acziyet duygusu içinde 6 yal varın! 
Şüphesiz O haddi aşanları sevmez. 56 Bu 
nedenle, iyi bir düzene sokulmuşken yer- 



MEM 



> t^, J °, a , „ ^ i - *, 3 ' t* a, a , ' t a ) 

O aÂı Aİı ûU ^L > jj A L JU V I O j < n '■ ı A — * ' * ö ^-"^ 

*' ° ' Z o _ f , , a — *' " a' a > !-*. S 

uj Ags <j_ >Jb lijj A — -jj Oftl>- Ss Lls -ja o j ,,...j ^jjÂjI 

O tyjıj 1 fr-jl ^ - j la r*&s- X^& <) pg ■•■g\\ I jj_™>> -is jl^JÖ 
SİL» ^j JijVlj oljIIJI JÜ (J-ÜI *Wİ r>^=4j <JJ .** 

VI *j-^Lj £j\j>*. o ^*3-qtjJI j j-.fl.5,Mj ^^JL- iJlj Ljlj^- 

t . i . ' ,'.1 .,, , t,,. > >,, 

UXJ»3 ^Jjp" Û^A^İJ L^'^ 3 ' -^ l^J^ LS-^ İJ^— ■ «J 

J-^y. cS JJ I 5* J ? 9- S~ — ~Ü! I ^ 4-o» <İ) I c-ü-S jj 
lîU^ciil İJİ (j-Ü 4-fX-i-j ^J-4 ir^i 0-^ c^' 

^ . Ojjî-b f*^=JjiJ ^Pj^J! r^ v*JJ-A^== cjlj^iJl J£ 



yüzünde bozgunculuk çıkarmayın; derin 
bir ürperti ve büyük bir iştiyakla 7 yalva- 
rm O'na; çünkü Allah'ın rahmeti erdem- 
li davrananlara pek yakındır. 57 O'dur 
rüzgarları rahmetinin önüne katıp müj- 
deci 8 olarak gönderen; nihayet bunlar 
yağmur yüklü bulutları taşıyınca, 9 onu 
ölü toprağa 10 doğru sevkedip bu yolla su 
indiririz ve böylece her türlü ürünün ye- 
şerip boy vermesini sağlarız. Ölüleri de 
işte böyle dirilteceğiz: belki düşünür de 
ibret alırsınız. 11 — > 



1 Zımnen: Allah'tan başka şefaatçi aramak, Al- 
lah'tan istemeye yüzü olmamaktır. 

2 Lafzen: "altı günde". Nüzul sürecinde bu iba- 
renin ilk geçtiği 50:38'in ilgili notuna bkz. 

3 'Arş için bkz: 20:5, not. 

4 Tebârake: Hem "eksilmeyip sabit kalan", 
hem de "artıp çoğalan" anlamındaki el-bere- 



ice'den türetilir. Yük devesinin sırtına verilen 
addır. Bereket, "özünde çok olan ve durduğu 
yerde artan kalıcı hayır" demektir. Diğer kiple- 
ri kullanılmayan tebâreke fiili, teâlâ gibi yalnız 
Allah için kullanılır (Râğıb). Bu niteliğinden do- 
layı hem O'nun "sınırsız yüceliğine", hem de 
"bereket kaynağı oluşuna" delalet eder. Fiilin 
yapısı gereği, bu bereket Allah'a nisbetle sürek- 



CUZ8 



«N3S3*. 



7 / A'RÂF SÛRESİ 



*N3$==^ 



273 



li ve kesintisiz, kula nisbetle ameline bağlı ola- 
rak değişkendir. 

5 Tadarru'an, muhtemelen nüzul sürecinde ilk 
burada geçer. Hayvanın süt dolu memesi yere 
en yakın organ olduğu için dar' adını alır. Di- 
kenli bir çöl bitkisi olan şibnk, iyice kuruduğu 
zaman dan' ismini alır. [Lisân, şibrık md.) Ona 
bu adın verilmesinin nedeni, develerin onu di- 
kenlerinden etkilenmeden koparmak için baş- 
larını yere yatırmaları olsa gerek. Dara' a kö- 
künden gelen sekiz kelimenin tümü de Mekke 
döneminin sonlarında indirilen A'râf, Enam ve 
Mü'minûn sûrelerinde yer almıştır. Dilimize 
"tazarru ve niyaz" biçiminde girmiş olan söz- 
cüğe bu bağlamda verilebilecek en uygun an- 
lam "alçak gönüllü" olacaktır. 

6 Hufyeten'e verdiğimiz karşılık (Krş: 11:70), 
sözcüğün "acziyetini bilmekten dolayı oluşan 
korku" anlamına gelen havi köküne dayanır. 
Haşyetle farkı için bkz: 10:62, not. Burada söz 
konusu olan yalınkat bir "korku ve endişe" de- 
ğil, insanın kendi acizliğini ve yetersizliğini bil- 
me duygusudur. 

7 Tame'an'a verdiğimiz bu mâna için bkz: 
32:16, not 9. 



8 Buşran kelimesi neşeran ve daha başka form- 
larda da okunmuştur (Zeccâc). Bu durumda 
"yayan, dağıtan" anlamım alır. Anlamın özüne 
ilişkin olmayan bu alternatif okuyuşların nede- 
ni açıktır: ilk yazılışında noktalamanın olmadı- 
ğı Arap yazısında tek bir kısa çizgiyle resmedi- 
len bu harfin bâ ya da nûn olup olmadığı, nok- 
tasının nereye konulacağına bağlıdır, imam 
Asım Kürelilerin okuyuşu olan buşran'ı tercih 
etmiştir. Mesajın içeriğini önceleyen Zemahşe- 
rî ve Ebu Müslim'in tercihi de budur (Râzî). 
Benzer formda gelen iki âyet daha vardır: 25:48 
ve 27:63. Fakat, farklı formlarla gelip aynı me- 
teorolojik olayı dile getiren âyetlerde neşeran'm 
kullanıldığı da bir gerçektir (Krş: 42:28; 43:11). 

9 Ekalle, "kaldırılan şeyin hafifliğinden değil 
kaldıranın gücünden dolayı yükü kolay kaldır- 
ma" (Râğıb). 

10 Buradaki "ölü toprak" ile bir sonraki âyette- 
ki "bereketli toprak" birbirinin mukabilidir. 

11 Ölü toprağın rahmet yağmuruyla nasıl can- 
landığını tasvir eden bu ve bundan sonraki 
âyetle, ta yürekten alçak gönüllü olarak, kay- 
gıyla umut arasında duadan söz eden 55-56. 
âyetler arasındaki ilişki dikkat çekicidir. 



«N3£s4* 



274 



•M*63S3^ 



7 /A'RÂF SÛRESİ 



-NS3^» 



CÜZ 8 



< — 58 Ya bereketli toprak! Onun bitkisi, 
-Rabbinin izniyle- gür ve gümrah olur. 
Ama kötüyse bir şey yetişmez, yetişse de 
işe yaramaz. 

Elindeki nimetin değerini bilen bir toplu- 
luk için âyetlerimizi işte böyle çok bo- 
yutlu olarak dile getiriyoruz. 

59 DOĞRUSU Biz Nuh'u kendi toplu- 
muna göndermiştik. Dedi ki: "Ey Kav- 
mim! Yalnızca Allah'a kulluk edin, sizin 
O'ndan başka ilâhınız yok. Kuşkusuz 
ben, korkunç bir günün azabına uğrama- 
nızdan korkuyorum." 

60 Toplumunun seçkinleri: "Şu kesin ki, 
biz seni apaçık bir sapıklık içinde görü- 
yoruz" diye cevap verdiler. 

61 "Ey kavmim!" dedi, "Ben sapıtmış de- 
ğilim, aksine ben âlemlerin Rabbi tara- 
fından seçilen bir elçiyim. 62 Size Rabbi- 
min mesajlarını tebliğ ediyor ve öğüt ve- 
riyorum; çünkü ben Allah'tan gelen (va- 
hiy) sayesinde sizin bilmediklerinizi bili- 
yorum. 63 Ne yani, sizi uyarsın, sorum- 
luluğunuzu hatırlatsın ve bu sayede rah- 
mete nail olasınız diye içinizden bir 
adam eliyle Rabbinizden size bir bildiri 
gelmesinde şaşılacak ne var?" 1 

64 En sonunda onu yalanladılar. Bunun 
üzerine Biz de onu ve onunla birlikte ge- 
mide bulunanları kurtardık; âyetlerimizi 
yalanlayanları ise boğulmaya terk ettik: 
Onlar gerçekten de kör bir topluluk idiler. 



ş>*S^ 



V C~->- ^JUlj 4jj jiL_j 4jUj r-j-^î w-jW)1 J-1ÇJI j 

U «İli I jJ-j-frl fjJ-S Ij JUfl 4_-a_jİ ^1 Cj-y UJLJİjl JJÜ 
H ı (vJaP j*^j ı^JİJLe- f^S^S- ı_iL_>-l ^yl aJJ^ a}\ ^y> nQ 

Jlj^ l >^ &jS \jj\k=* 101 IjJÇIj IjİJİ' ji*iîl 

•di ^y> I^=ü Lo <ül IjJLİl ^^SİjJlİrj^AlAlİl^l^- 
lj| "l.j3 ^yı Ijjjo j v r _j JJ 1 *>UJI JU f?=| j^ÂXj 1UI e^^Ii- 

Ç JlS @ ^oili^JI '^y> ^JlkİJ Ulj İauJİ <y — i^ij^ 



65 ÂD'A 2 da soydaşları 3 Hûd'u (gönder- 
dik). 4 "Ey kavmim!" dedi, "yalnızca Al- 
lah'a kulluk edin! Sizin O'ndan başka 
ilâhınız yok. Şu hâlde hâlâ (O'na ortak 
koşmaktan) sakınmayacak mısınız?" 

66 Toplumunun inkârda direnen seçkin- 
leri, "Gerçekte biz seni akıl zafiyetine 
uğramış biri olarak görüyoruz; üstelik biz 
senin yalan söylediğini düşünüyoruz" di- 
ye cevap verdiler. 

67 Dedi ki: "Ey kavmim! Ben aklı kıt bi- 
ri değilim; bilakis ben âlemlerin Rabbin- 
den bir elçiyim. — > 



1 Bkz: Yûnus sûresinin 2. âyeti. için bkz: 11:61, not 5. 

2 'Âd hakkında ayrıntılı bir açıklama için bkz: 4 Hz. Hûd, Eski Ahid'de Eber adıyla anılır [Tek- 
89:6, not 9. vin, 10:42). 

3 Lafzen: "kardeşleri". Çevirimizin gerekçesi 



CUZ8 



-NS3&N» 



7/A'RÂf SÛRESt 



*^3£aH- 



275 



l« j l— ^>IjIj I^_j_^= 0^1 jJİ- 1 1—LaJaî j l—u 4_^>-^j 
^i Jîlİ LajjiS Z\ jl&=ü <î)l «lî »JL» lk=ûj y> 



< — 68 Size Rabbimin mesajlarını tebliğ 
ediyorum; zira ben sizin için güvenilir bir 
nasihatçiyim. 69 Ne yani, sizi uyarsın di- 
ye içinizden bir adam eliyle Rabbinizden 
size bir bildiri gelmesine niçin şaşıyorsu- 
nuz? Bari Nûh kavminin ardından sizi 
nasıl (uygarlığa) mirasçı kıldığını, yaratı- 
lış bakımından sizi nasıl üstünlüklerle 
takviye ettiğini hatırlayın! Artık Allah'ın 
nimetlerini unutmayın ki ebedi kurtulu- 
şa erebilesiniz!" 

1 Râzî, çoğunluğun aksine rics'i azab olarak an- 
lamanın mümkün olamayacağını, bu durumda 
tekrara düşülmüş olacağını söyler ve bu keli- 
meyi temizlik ve arılığın zıddı, yani "pislik ve 
iğrençlik" olarak takdim eder (Krş: 6:125, not 
2). 

2 Semmâ, kök olarak "yüceltmek" anlamını da 
içerir (Bkz: 2:31, notlar). 

3 'Ad ve Semûd'un birlikte anılmasıyla ilgili 



70 Onlar dediler ki: "Sen bize bir tek Al- 
lah'a kulluk etmemiz ve atalarımızın ta- 
pa geldiği şeyleri bırakmamız için mi gel- 
din? Tamam, eğer sözünün arkasmday- 
san haydi getir bizi tehdit edip durduğun 
azabı!" 

71 (Hûd) dedi ki: "Rabbinizden (bir ceza 
olarak) üstünüze çökmüş bir (ahlâkî) ko- 
kuşmuşluğun 1 içindesiniz zaten. Şimdi, 
Allah'ın haklarında hiçbir delil indirme- 
diği, yalnızca sizin ve atalarınızın yücelt- 
tiği 2 isimler hakkında mı benimle tartışı- 
yorsunuz? O hâlde bekleyin, gerçek şu ki 
ben de sizinle birlikte bekleyeceğim!" 

72 Nihayet, katımızdan bir rahmet eseri 
olarak onu ve onunla birlikte olanları 
kurtardık; ve âyetlerimizi yalanlayanların 
kökünü kazıdık: nitekim onlar da (tehdi- 
dimizin gerçekliğine) inanmamıştılar. 

73 SEMUD'A 3 da soydaşları Salih'i (gön- 
derdik). "Ey kavmim!" dedi, "Yalnızca 
Allah'a kulluk edin! Sizin O'ndan başka 
ilâhınız yok. Doğrusu Rabbinizden size 
açık ve net bir delil gelmiştir: İşte Al- 
lah'ın devesi; 4 sizin için bir semboldür: O 
hâlde bırakın onu, (Allah'ın devesi) Al- 
lah'ın arzında otlasın ve sakın ona bir kö- 
tülük yapayım demeyin! Yoksa size elem 
veren bir azap dokunur. — > 



bkz: 89:6, not 9. 

4 "Allah'ın devesi", âyetin devamındaki "Al- 
lah'ın arzı" veya "Allah'ın evi" ile aynı vurgu- 
ya sahiptir. Esasen özel mülkiyet olmayıp ka- 
mu malı olduğunu gösterir. Bu uygulamanın 
cahiliyye Mekke'sinde nasıl bir sahte kutsallık 
icadına dönüştüğü Maide 103'te dile getirilmiş- 
tir (5: 103 'ün notuna bkz). Bu devenin bir sınav 
nesnesi kılınması ile ilgili bkz: 54:27. 



276 



-N^Ss^* 



7 / A'RÂF SÛRESÎ 



*N=3S5^ 



CÜZ 8 



< — 74 Hem hatırlayın 'Âd'm ardından 
O'nun sizi nasıl (uygarlığa) vâris kıldığını 
ve şu malum yerde 1 sizi yerleştirdiğini! 
(Siz ki) buranın düzlüklerinde köşkler in- 
şa edip, dağlarındaki (kayalardan) evler 
yontarsınız. Artık hatırlayın Allah'ın ni- 
metlerini de, kötülüğü yaygınlaştırarak 
ahlâkî çürümeye meydan vermeyin! " 

75 Toplumunun güçsüzlere karşı büyük- 
lük taslayan seçkinleri, ezilenler arasın- 
daki inanan kimselere dediler ki: "Siz Sa- 
lih'in Rabbi tarafından gönderildiğine 
inanıyor musunuz?" Onlar "Elbette" de- 
diler, "biz onunla gönderilene de iman 
etmiş kişileriz!" 

76 Büyüklük taslayanlarsa: "Biz" dediler, 
"sizin iman etmeye değer bulduğunuz şe- 
yin inkârcısıyız!" 

77 En sonunda dişi deveyi 2 işkenceyle, vah- 
şice katlettiler 3 ve Rablerinin buyruğuna 
karşı geldiler; üstelik dediler ki: "Ey Salih! 
Eğer peygamberlerden biri olduğun gerçek- 
se, haydi getir şu bizi tehdit ettiğin azabı!" 

78 Derken şiddetli bir sarsıntı 4 onları an- 
sızın yakalayıverdi ve kendi obalarında 
cansız donakaldılar. 

79 Ve (Salih) onları ardında bırakırken 
"Ey kavmim!" diye mırıldanmıştı, 5 
"Doğrusu ben size Rabbimin mesajını 
tebliğ etmiştim ve size öğüt vermiştim.; 



'. y "i* ? t i ,'. > > ° ' f - . c ; . ■:!, 

L*Jw» 01 Oj— 4-L0 1 rvg^-a ıV-*' ü~^ 1^"-^ — —I tj-d-^ 

Lj I^Jİİ^ ft- gJj ^1 ,>-C- l>-^-i 4-İUJI \jj-A*J> İj 

,J "yŞ ,. 1 .' »jJ I VJ C i^" ' Ûl U.A*J UJ l V7> 1 7* )Lö 

"-, : , ı*L>- I— &jlS ^j-i l^-^l^sli 4_i>-^J I -_gJ.L>-U 

"^ — '*^ '■ U 4_JL~IİH j^J»l5l «L-o^âJ JLs il \Jo jJj 

J L^-J^J 1 j 3_j Uu p t-^i I .' • j^^J UJ 1 ^ .A>- I ^~a L^j 

',; öy^r—a j*j_5 «_ ıjl J_j frl-l;.!! Ojj ^-o ö ^g im 



ne ki siz öğüt verenleri hiç sevmediniz!" 

80 LUT'U da (gönderdik). 6 Hani o toplu- 
muna şöyle çıkışmıştı: "Sizden önceki 
toplumlardan hiç birinin yapmadığı (dü- 
zeyde) bir densizliği irtikap etmekte ısrarcı 
mısınız? 81 Siz ki, kadınları bırakıp şeh- 
vetle erkeklere yaklaşıyorsunuz: Yoo, siz 
gerçekten de haddi aşan bir topluluksunuz. 



1 ei-'Anf daki belirlilik çeviriye "malum" ola- 
rak yansımıştır). 

2 Bu deve ile ilgili bir açıklama için bkz: 1 1 :64, not. 

3 'Ağara, "hayvanın bacaklarını kırmak" anla- 
mına gelir. Bu bağlamda kelimenin kazandığı 
anlam "işkenceyle öldürme, hunharca katlet- 
me"dir. 

4 Racfeh: Şiddetli sarsıntı, deprem (Ferrâ ve 
Zeccâc). Mücâhid ve diğerleri, kadim anlatılar 
doğrultusunda bunu "şiddetli gürültü" olarak 
tefsir etmiş. Kelimedeki belirlilik, bu sarsıntı- 



nın insanlar tarafından bilinmedik değil, tersi- 
ne bildik tanıdık bir sarsıntı olduğunu gösterir. 
Bu da ilâhî felaketin bir "deprem" ya da "volka- 
nik deprem" şeklinde gerçekleştiği sonucuna 
götürür. Allahu a'lem. 

5 Peygamber'in bu sözü, helake uğrayan kavmi- 
nin geride kalan enkazına bakarak söylediği açık. 

6 Bir önceki Hz. Salih (73) ve bir sonraki Hz. Şu- 
ayb (85) için kullanılan ehâhum (soydaşları) ni- 
telemesinin neden Hz. Lût için kullanılmadığı 
ile ilgili bkz: 11:61, not. 



CUZ8 



*N63£3^ 



7 / A'RÂF SÛRESİ 



•*63£M* 



277 



HEİH 



"y^Aj>^\ tS$\s- 016» oiİ6=s jlajU fyaj» p g 'lfi 



0-" 



\ J JJJS V j iSıj_,Jij j ;^=üi ijJjîs '^-k=^'j 

i". 5^-°^* f- 1 -' -^ -1 üj ç»6=j _«^- 1^=4^ i4>-^U»j 

016= ı-'a'^-J Ij_yail3 ii=y^=ıî %ii p-^ i] 



82 Ama kavminin cevabı şundan ibaret 
oldu: "Sürüp çıkarın yurdunuzdan onları! 
Besbelli bunlar pek temiz insanlarmış!" 

83 Bunun ardından onu ve yakınlarını 
kurtardık; ne ki eşi (yolda) dökülenlerden 
biri oldu. 1 84 Sonunda sağanak (gibi belâ) 



yağdırdık 2 üzerlerine: Gör ki günaha gö- 
mülüp gidenlerin sonu nice olurmuş! 

85 MEDYEN'E de soydaşları Şuayb'i gön- 
derdik. 3 "Ey kavmim!" dedi, "Yalnızca 
Allah'a kulluk edin! Sizin O'ndan başka 
ilâhınız yok: size Rabbinizden hakikatin 
apaçık belgeleri gelmiştir. Artık (her şey- 
de) ölçüyü ve tartıyı tam gözetin, insan- 
ları hakları olan şeylerden mahrum bı- 
rakmayın 4 ve iyi bir düzene sokulmuş- 
ken yeryüzünde fesat çıkarmayın! Bütün 
bunlar sizin hayrımzadır: tabi ki gerçek- 
ten Allah'a güveniyorsanız! 5 86 Bir de 
(Hakka varan) her yolun kenarına kuru- 
lup O'na iman eden kimseleri türlü teh- 
ditlerle Allah'ın yolundan döndürmeye 
ve onu eğri büğrü göstermeye çalışma- 
yın! Ve hatırlayın ki, siz azınlık iken O 
sizi çoğalttı: işte, fesat çıkaranların akı- 
beti nasıl olurmuş görün! 87 Madem ki 
aranızda, getirdiğim mesaja inanan bir 
topluluk yanında inanmayan bir toplu- 
luk da var ; o hâlde Allah aramızda hü- 
küm verinceye kadar sabredin: 6 Zira O, 
hüküm verenlerin en hayırlısıdır. 



1 Ğâbirin için bkz: 26:171, not. 

2 Matar, "yağmur" anlamına. Fakat, Câhız'm 
da tesbit ettiği gibi, Arap dilini konuşan halk ya 
da seçkin mataı'la. ğays arasında bir fark gözet- 
mezken, Kur'an türevleriyle 15 yerde kullandı- 
ğı matahı "bela" ve "intikam" anlamını çağrış- 
tırır biçimde kullanmıştır [el-Beyan ve't-Teb- 
yîn). Parantez içi açıklama Kur'an'm bu özel 
kullanımını yansıtmak açısından zorunludur. 

3 Medyen, Kızıldeniz kıyısında Akabe körfezi- 
nin doğusunda yer alan bir şehirdir. Josephus, 
Eusebius ve Batlamyus bu kentten ayrı ayrı söz 
ederler. Eski Ahid'de Medyen adlı bir kent geç- 
memektedir. Ne ki, Midyan isminde bir kabile- 



den ve onun soy kütüğünün varıp kendisine da- 
yandığı Midyan adlı kişiden söz edilir. Sadece 
bir ses benzerliği değilse -muhtemelen Medyen- 
lilerin büyük atası- Midyan, Eski Ahid'e göre 
Hz. İbrahim'in Katura'dan olma oğludur [Tek- 
vin 25:2). Hz. Şuayb Hz. Musa'nın üstadı, işve- 
reni ve kayınpederidir. Allah Rasulü onu "pey- 
gamberlerin hatibi" olarak nitelendirmiştir 
(Medyen'le ilgili bir not için bkz: 28:22). 

4 La tebhasû: "..eksiltmeyin, değerini düşürme- 
yin!". Taberî'ye göre "İnsan hakkına tecavüz 
etmeyin!" 

5 Zımnen: Allah'ın sizin için hayırlı olandan 
başkasını önermeyeceğine olan güveniniz tam 



278 



♦N3S5N» 



7 / a'râf sûresi 



-^5^ 



CUZ9 



ise. Bu anlamda "inkâr" açık bir güvensizliktir. 
Bu âyetin bağlamında, iman'a ahlâkî karşılığı 
olan "güven" anlamı vermek bizce âyetin mak- 
sadına daha uygun görünmektedir. Kur'an'da 
Allah için kullanılan el-Mü'min sıfatı da, teolo- 
jik karşılığı olan 'inanmakla' ilgili değil, ahlâkî 
karşılığı olan 'güven vermekle' ilgilidir (Krş: 
2:100). 



6 Bu çifte muhataplı ifade, Hz. Şuayb'in 
mü'min bağlılarına bir teselli tavsiyesi, mesajı- 
nı inkâr edenlere ise kinayeli bir tehdit içer- 
mektedir. Bu ve bundan önceki kıssalarda il- 
ginç olan, inanan kitlenin savunmada kalıp hiç 
saldırıya geçmemiş olmasıdır. Aksine bir sonra- 
ki âyette olduğu gibi, saldırgan taraf hep inkar- 
cılar olmuştur. 



*F^3£^t* 



CTJZ9 



-^3^* 



7 /A'RAF SÛRESİ 



*^^ 



279 



D*Q^ 



■^J* öî ^S-J 



L Js- LJL& e.^_ <İ Jjr=a \İJj !*-— J) U-Jj <JJİ *Lİj <j! Vl l-^-i 

— ji- C-ol j (3^J'-J L_Lo^s "u-j j bJ-^-j «JL3İ L_ijj LJlS^j «tül 
Zj50\ jü d_-ojâ ^ IjjK ^jAJI ">UJ! JU3>r« ^jllll 

Jjp (1)15" 1";°' 3. I^jİ^=» ^jJÜI y ^Jl^IajlS^ 






( j_wo Jİ IjJUj ljİ£- ,yL>- i:__«c>JI 4İİZJ1 01^=*-° bJJü *j 

- 1 " ' Jj iyi JLı V rt-*J **^ou -vAüJjî-lj *lj_«Jlj ftl^yaJI Utul 



88 Kavminin büyüklük taslayan seçkin- 
leri "Ey Şuayb!" dediler, "Ya seni ve be- 
raberindeki mü'minleri yurdumuzdan 
sürüp çıkarırız, ya da bizim inanç siste- 
mimize geri dönersin!" 1 

(Şuayb) dedi ki: "Peki, ya razı olmazsak? 

89 Hem Allah bizi ondan kurtardıktan 
sonra kalkıp sizin inanç sisteminize dö- 
necek olursak, uydurduğumuz yalanı Al- 
lah'a isnat etmiş oluruz. Rabbimiz Allah 
istemediği sürece inancınıza dönmemiz 
asla mümkün değildir. Rabbimizin ilmi 



her şeyi kuşatmıştır (ve) biz Allah'a gü- 

venmişizdir: Rabbimiz! Bizimle kavmi- 
miz arasındaki engelleri kaldır! 2 çünkü 
Sen, engel kaldıranların en hayırlısısm!" 

90 Ve kavminden inkârda direnen seç- 
kinler: "Eğer Şuayb'e uyacak olursanız, 
kesinlikle kaybeden siz olacaksınız!" di- 
ye tehdit ettiler. 

91 Derken şiddetli bir sarsıntı onları ansı- 
zın yakalayıverdi ve kendi yurtlarında 
cansız donakaldılar. 3 92 Onlar ki Şuayb'i 
yalanlıyorlardı; kendileri yalan oldular... 4 
Onlar ki Şuayb'i yalancı çıkarıyorlardı,- 5 
kaybeden yine onlar oldu... 

93 Ve (Şuayb) onları ardında bırakırken 
"Ey kavmim!" diye mırıldanmıştı, "Doğ- 
rusu ben size Rabbimin mesajlarını tebliğ 
etmiştim ve size öğüt vermiştim. Şu hâl- 
de ben (sizin gibi) nankör bir kavim için 
nasıl gam çekeyim!?" 6 

94 BlZ hiçbir ülkeye bir peygamber gön- 
dermemişizdir ki, (zamanında) oranın 
halkını belki (Allah'a) boyun eğerler diye 
şiddetli zorluk ve darlıkla 7 sınamamış 
olalım. 95 Sonra (o) kötü durumu güzelli- 
ğe çevirmişizdir de, refaha kavuşup şı- 
marmışlar ve "(Bir zamanlar) atalarımız 
da sıkıntılı ve sevinçli günler yaşamış- 
mış" demişlerdir. 8 İşte bunun üzerine biz 
de onları, olup bitenin farkına dahi var- 
madan ansızın yakalayıvermişizdir. 



1 Zımnen: Kötüyü rahatsız etmeyen iyi pasif 
iyidir. Pasif iyi aktif kötünün teşvikçisidir. 

2 Ibn Abbas kaynaklı bir rivayete göre bu ibare 
şöyle de okunabilir: "Bizimle kavmimiz arasın- 
da hüküm ver, çünkü Sen hüküm verenlerin en 
hayırlısısm!" [îtkân II, 5). Fakat 87. âyette bu 
mâna hem de "hüküm" kelimesiyle zaten dile 
getirilmiştir. Bu âyette ise peygamberle kavmi 



arasındaki tıkanıklığa dikkat çekilmekte ve Hz. 
Şuayb'in onlar için yapacağı son şey nakledil- 
mektedir. Bu âyetteki fetih duasıyla Fetih sûre- 
sinin girişi aynı anlam alanına dahildir. Hz. Şu- 
ayb'in insanüstü çabasının gerekçesini, 6. âyet- 
ten yola çıkarak anlayabiliriz. 

3 Racieh için 78. âyetin ilgili notuna bkz. Aka- 
be körfezi kıyısında yer alan bölgenin jeolojik 



280 



*N3S&> 



7 /a'râf sûresi 



-Ns3S5^«- 



CUZ9 



yapısı, söz konusu bölgenin geçmişte volkanik 
depremlere maruz kaldığını göstermiştir. Bölge- 
de harre adı verilen granit silsile tepecikler, ger- 
çekte volkanik kayalardan başka bir şey değil- 
dir. 

4 Lafzen: "hiç yaşamamış gibi oldular". Bu ifa- 
de, kinaye olarak "yalan oldular" çağrıştırmak- 
tadır. 

5 Kezzebû âyette iki kez gelse de vurgusu fark- 
lıdır ve bu fark cümlenin muhtevasından çıka- 
rılabilir. Bizim burada yaptığımız, sadece bu 
vurgu farkını çeviriye yansıtma çabasından iba- 
rettir. 



6 Buradaki "nankörlük", içerisinde ısrarlı 
inkârı barındıran bir nankörlüktür. Bu ifade, 
kavmi topluca helak olan bir peygamberin iç 
dünyasını ele vermesi açısından hayli anlamlı- 
dır. 

7 Bu iki kavram arasındaki fark için bkz: 6:42, 
not. 

8 Bununla Allah'ın hayata müdahil olmadığını,- 
iyilik ve kötülüğün, darlık ve bolluğun, felaket 
ve saadetin Allah'tan bağımsız, periyotlar 
hâlinde ya da tesadüfen gerçekleştiğini imâ et- 
mişlerdir (Bkz: 45:24). 



*N3$3#» 



CUZ9 



*^3£N» 



7 / A'RÂF SÛRESİ 



-NSSa*- 



281 



=HE53H 



ol^==ı^j [v^-^ L^-^iJ '>2j'j '>*-*' l£j-^' ti*' 'J ' 3^3 
uUj l.:._ M ıb rt4^jlj 0' ı_£j^' ti*' S- ^ öj; ,-^-^ 

*4j*L>- J—aJj ^4*^1 O-^ 5 — İ-M* u- 31 -^ l£j-^' --^-^ 

Aj^Laj jj_frj3 jJ! IİjIjIj ^_w^a ,v-A-l*J /j_a \jJLxJ «_-3 

_ ^ ^jX-«XJ1 Â_lülc. jl£== ılâl^ 3 j^^ IJj !^_aAİİ3 



96 Oysa ki, eğer bu ülkelerin insanları 
inansalar 1 ve sorumlu hareket etselerdi, 
onlara göklerin ve yerin bereketini ardına 
kadar açardık, fakat yalanladılar. Bunun 
üzerine biz de yaptıklarından dolayı onla- 
rı kıskıvrak yakaladık. 2 

97 Şu hâlde bu ülkelerin insanları, azabı- 
mızın gece vakti onlar uykudayken ansı- 
zın gelip çatmayacağından emin olabilir- 
ler miydi? 98 Ya da, (sözkonusu) ülkelerin 
insanları azabımızın gündüz gözüyle on- 



lar (hayat) oyununu oynarken ansızın ge- 
lip çatmayacağından emin olabilirler 
miydi? 3 99 Yani onlar, Allah'ın entrikay- 
la alt edilemeyen düzenine 4 karşı kendile- 
rini güvencede sayabilirler miydi? Doğru- 
su, Allah'ın entrikayla alt edilemeyen dü- 
zenine karşı, sadece tükenmiş bir toplum 
kendisinin güvencede olduğunu sanır. 

100 Artık önce gelip geçmiş (uygarlıkla- 
rın) ardından yeryüzünün (medeniyet) 
mirasına konanlar için şu gerçek ortaya 
çıkmış olmuyor mu: Eğer istersek, gü- 
nahları yüzünden onları da hedefe koya- 
biliriz; üstelik kalplerine mühür basarız 
da, onlar artık (gerçeği) işitmez olurlar. 

101 Sana kıssalarını naklettiğimiz bu ül- 
keler. . . Doğrusu bütün bunlara kendi içle- 
rinden elçiler hakikatin apaçık belgelerini 
getirdiler; fakat onlar, bir kez yalanlamış 
bulundukları için bir daha iman etmedi- 
ler: İşte Allah inkarcıların kalplerini böyle 
mühürler. 5 102 Ve biz onların çoğunu (fıt- 
rat) sözleşmesine 6 sadık bulmadık; aksine 
onların çoğunu sapıtmış bulduk. 

103 SONRA, bu kavimlerin peşinden Fi- 
ravun'a ve onun önde gelen adamlarına 
âyetlerimizle Musa'yı gönderdik; ona ge- 
tirdiği mesaj yüzünden haksızlık ettiler 7 
ve bak nasıl oldu fesatçıların sonu. 

104 Ve Musa dedi ki: "Ey Firavun! Ben 
âlemlerin Rabbinden bir elçiyim! — > 



1 Zımnen: daima insanın hayrım isteyen ve bu 
amaçla elçi gönderen Allah'a güvenip inansalar- 
dı... 

2 Bu âyetin, dinamik kadere bağlı insan davra- 
nışlarıyla statik kadere bağlı doğa davranışları 
arasındaki görünmez irtibata bir atıf olduğu 
açık. Şüphesiz bu, 99. âyette ifade edilen ilâhî 
tasarımın bir sonucudur. 



3 97 ve 98. âyetler sûrenin başındaki 4. âyetin 
açılımı niteliğindedir. 

4 Mekr, aslında "entrika, tuzak". Hiç şüphesiz 
bu tuzaklar insanın Allah'a değil kendi aklma 
karşı kurduğu tuzaklardır (Bkz: 71:22, not). Al- 
lah için kullanıldığında "tuzak bozmayı" ifade 
eder. 

5 "Mühürler" anlamına gelen yatba'u fiili, "ka- 



282 



■*e3£N* 



7/A'RÂF SÛRESİ 



CUZ9 



rakter" anlamına gelen tabiatla aynı köktendir. 
Buradan yola çıkarak, Üstad Elmalık gibi bu 
cümleye "Allah küfrü onların karakteri kılar" 
anlamını vermek mümkündür. Bu, "Allah kalp- 
leri nasıl mühürler?" sorusunun da cevabıdır. 

6 iman etme, sadece bir sözleşme tazelemedir. 
Asıl sözleşme fıtrat sözleşmesidir ki bu insanın 
saf doğası, bozulmamış karakteridir, insan ken- 
di saf doğasına ihanet etmeden inkârda ısrar 
edemez. 



7 Kur'an'da Musa ve Isrâiloğulları kıssası, 
Mekkî ve Medenî bir çok sûrede farklı vurgular 
ve bölümlerle aktarılmıştır. Mekke'de inen bu 
âyetlerin içeriğiyle, Medine'de inen aynı konu- 
daki âyetleri karşılaştırdığımızda, şu sonuç çı- 
kar: 'Hz. Musa'nın Mekke'si' diyebileceğimiz 
büyük göç öncesi dönem, Hz. Muhammed'in 
Mekke'sinde ele alınır. Her peygamberin Mek- 
ke'si birbirine benzer. Dolayısıyla Hz. Peygam- 
ber ve ona inananlar, tarihin bu yasasıyla tesel- 
li edilir. 



*^3^* 



CUZ9 



*N3£sH- 



7 /A'RÂF SÛRESİ 



-N3S3*- 



283 



HOH= 



^lâ A j—J-sUaJI ^o c~_!^=» öl I4J oU Â^b <£*£>- 
/-LU l_u ö\ ö^-^â ^.^_â ^ *i\ — ZJ 1 JU Q; j_j^llil 

_İİjjb ^ /jjj-ili- \jl-CJl .J (]— "JİJ ûL5- i a 4i>-jl I aJU 

uJ ji IjJÜ ö^c-y 3^_Ul frL>-j ' ; -^Ic- _^>-U^ J^=v 
ö j^=a J öl Ulj ^h öl L*l (J ,--^y L; l__^Lâ <„;? ( vjjİ*JI 

^1 1 jji-i ı}JÎÎ fil ij-aîl JLJ - 5—ilîı j^JJ 

^ Ö5^=>iÇ U ^_iaJo JJb Ijli .jJUkc- (jJI öl (jr^J-o ^^ 
,_JUJIJl& l^Jjıİ ' / Ö3— U-*j İ jjl^=> U Jjaj j JpJl <*-*5^ 



< — 105 Bana yakışan Allah hakkında ha- 
kikatten başka bir şey söylememektir. 
Elbet size Rabbinizden apaçık mucizeler- 
le geldim. Artık bırak da Isrâiloğulları be- 
nimle gelsinler. 

106 (Firavun) dedi ki: "Madem ki bir mu- 
cizeyle geldin, o hâlde ortaya koy, tabi ki 
sözünün arkasında duruyorsan?" 

107 Bunun üzerine (Musa) asasını yere 
bıraktı: Fakat o da ne? Düpedüz bir yılan- 
dı o! 108 Ve elini çıkardı: Bir de baktılar 
ki, göz kamaştırıcı bir parlaklık! 1 

109 Firavun toplumunun seçkinleri dedi- 



ler ki: "Anlaşıldı ki bu kişi, bu işleri iyi 
bilen bir sihirbazmış, 110 tüm arzusu 
(ise) sizi yerinizden yurdunuzdan et- 
mek!" 

(Firavun): "O hâlde ne öneriyorsunuz?" 2 

111 Şu cevabı verdiler: "Onu ve kardeşi- 
ni alıkoy ve şehirlere görevliler yolla, 1 12 
bütün bilgin sihirbazları toplayıp huzu- 
runa getirsinler." 

1 13 Ve sihirbazlar gelip Firavun'a dediler 
ki: "Şayet biz kazanacak olursak her hâl- 
de bize bir ödül verilir?" 3 

114 (Firavun): "Kesinlikle!" dedi, "üste- 
lik siz (protokolde) maiyetimiz arasında- 
ki yerinizi de alacaksınız." 

115 (Sihirbazlar dönüp) "Ey Musa!" dedi- 
ler, "Önce sen mi atacaksın (asanı), ya 
yoksa biz atalım mı? " 

116 (Musa): "(Önce) siz atın!" dedi. 

Ve onlar attıkları zaman büyüyle 4 insan- 
ların gözlerini bağladılar ve onlara korku 
saldılar: Sonuçta müthiş bir sihirdi sergi- 
ledikleri. 

117 Biz de Musa'ya "Asanı bırak!" diye 
vahyettik. Fakat o da ne! O, onların göz- 
bağcılıklarını bir bir silip süpürmesin mi! 

118 Böylece hakikat ortaya çıktı ve 
(Allah) diğerlerinin yaptıkları sihri iptal 
etti. 119 Sonunda (Firavun ve avanesi) ye- 
nik düştüler. İşte orada ve o anda, 5 onla- 
rın küstahça gururunu yerle bir eden bir 
inkılab gerçekleşti; 120 ve sihirbazlar hep 
birden yere kapanarak — > 



1 Krş: 20:22; 26:33; 27:12. Bu parlaklık, Eski 
Ahid'de (Çıkış 4:6) yazıldığı gibi "kar gibi bir 
cüzam" değil, mucizevi bir parlaklıktı. "Cüzam 
beyazlığı" yorumu, Yahudileşen İsrâiloğulları- 
nm mucizevi işaretlere zorlama akılcı yorumlar 
getirme gayretinin bir sonucu olsa gerek. 



2 Şu'arâ 35'te aynı ifade, Firavun'un sözünün 
devamı olarak aktarılır. Tercihimizin gerekçesi 
budur. 

3 Bu soru işareti, meşhur bir kıraatte iruıe eda- 
tının e-inne okunuşuna dayanmaktadır. Kaldı 
ki bu ibare, 26:41 'de de soru edatlı olarak gelir. 



284 



+Şe$£s4— 



7 /A'RÂF SÛRESİ 



*^^- 



CUZ9 



4 Lafzen: "sihir" (Lugavi bir tahlil için bkz: ilk 
geçtiği 74:24, not). Bu âyette sihir adı verilen şe- 
yin olağanüstü bir yanı olmayıp sadece bir- 
takım tekniklerle yapılan illüzyon olduğu bir 
sonraki âyetin son kelimesinden açıkça anlaşıl- 
maktadır. Kur'an, gözbağcılığa ve elçabukluğu- 
na dayalı 'illüzyon' ile, görünmez güçler kulla- 
nılarak yapıldığına inanılan 'sihir' arasında laf- 
zı bir ayrıma gitmiyor. Farklı mahiyetlerine 
rağmen ikisini de "sihir" olarak adlandırıyor. 
Bakara 102 ile bu âyette sözü edilen 'sihir' so- 
nuçları değilse de mahiyeti açısından farklı gibi 
durmaktadır. Bu yüzden birincisine 'sihir' ikin- 
cisine 'illüzyon' denilebilir. Bu durumda şu so- 
nuca kolayca ulaşmış oluyoruz: Kur'an büyüye, 
büyünün öznesi ve nesnesi açısından değil, bü- 



yünün muhatabı açısından yaklaşıyor. Dolayı- 
sıyla muhatabında büyü etkisi bırakan her şey, 
hangi malzemeyle, nasıl bir araç kullanılarak 
yapılmış olursa olsun Kur'an tarafından 'sihir' 
başlığı altında ele almıyor. 

5 Hunâlike zamanı ve mekânı birlikte bildiren 
bir zarftır. 3:38'de olduğu gibi genellikle 'doğaçla- 
ma ve aniden ortaya çıkan' bir gelişmeye dikkat 
çekmek için kullanılır. Burada ortaya çıkan ani 
gelişme, âyetin de ifade ettiği gibi, mucizenin si- 
hirbazların yüreğinde yaptığı büyük devrimdir. 
Adeta âyet, bu gönül inkılabının Asâ-yı Mu- 
sa'dan daha büyük ve daha muhteşem bir 'âyet- 
mucize-işaret' olduğuna dikkat çekmektedir. 



•^^3$^* 



CUZ9 



«N3£s^ 



7 / A'RÂT SÛRESİ 



*N3£N- 



285 



'*^i O o^JLü ö j ..". 1 gJLft 1 l gJLo I ş>- j>*zS <t_Jj JuJ I ^_9 

eli yi lXŞj £-;ıî ıü 1^5 otu ıXsı öl ^ il» 

dÜL^JIj İJjJbj ^ij>l ,-â I^J-~ ji-J <u^sj jj^v^o j-^' 

°-*-»fı î. ' • f ■" i ~. ° ^ * f • ' ' l " I I " -^ " II - 

t^^S I— 1 1 J (v^Ai — «o ^^Jt." j « — 4* Uj I -pAİ — "J U>— S 

I j .;-^ 1 j «ili? I j - ., : >." ■! 4-o jiJ ^ !»^ı JUİ rV Oj^aU 

«-Jj^'İ OjLİC. J_a *L_İj ^_J L-^JJJİ Ali J^jVl 01 

jju ^j l.,..;.^îl5 01 J-p> ,y> LJjj jl IjJLS ' v l ^—iLjJ 
-SUl^ti_~jj ^j-ii — tilgj 01 çv£jj es-- 5 - J^ Ui^>- U 
Jl l?Ail J_i!j j OjJUIÎ ı - a ]^— ■ ^klİ j^jVl ,_,« 



< — 121 şöyle dediler: "İman ettik âlemle- 
rin Rabbine! 122 Rabbine Musa ve Ha- 
run'un!" 

123 Firavun: "Demek siz ben izin verme- 
den ona inandınız ha?" dedi; "İyi dinle- 
yin: Bu sizin kurduğunuz haince bir tu- 
zaktır! (Üstelik bana ait) şehirde... Hem 
de oranın ahalisini baştan çıkarmak 
için... Fakat yakında gününüzü görecek- 
siniz! 124 Kesinlikle dönekliğinizden do- 
layı 1 ellerinizi ve ayaklarınızı keseceğim, 
sonra topunuzu asacağım! 



125 Onlar şöyle cevap verdi: "(İyi ya), biz 
de Rabbimize kavuşmuş oluruz. 126 
Çünkü sen, sadece Rabbimizin âyetlerine 
bize ulaşır ulaşmaz inandık diye bizden 
intikam alıyorsun." "Rabbimiz! Sabır 
yağdır üzerimize ve varlığımızı sana ada- 
mış olarak canımızı al!" 2 

127 Firavun toplumunun seçkinleri dedi 
ki: "Şimdi sen Musa'yı ve halkını seni ve 
ilâhlarını 3 bırakıp ülkede kargaşa çıkar- 
sınlar diye kendi başlarına mı bırakacak- 
sın?" 

(Firavun): "Onların çocuklarını öldürtüp 
kadınlarını sağ bırakacağız: 4 Ve böylece 
biz onların üzerindeki ezici baskımızı 
sürdürmüş olacağız" dedi. 

128 Musa toplumuna dedi ki: "Allah'tan 
yardım isteyin ve dirençli olun! Bilin ki 
yeryüzü Allah'ındır, kullarından dilediği- 
ni oraya mirasçı kılar: mutlu son sorum- 
lu davrananlarındır." 

129 (Musa'nın toplumu): "Sen bize gel- 
meden önce de eza cefa görüyorduk, mu- 
cizelerle geldikten sonra da" 5 diye çıkış- 
tılar. 

(Musa): "Belki de, Rabbiniz düşmanınızı 
yok ettikten sonra sizi ülkeye vâris kıla- 
cak, bunun için de sizin tavır ve davra- 
nışlarınıza bakacaktır" dedi. 

130 Doğrusu Biz Firavun'un halkını, akıl- 
larını başlarına toplasmlar diye kuraklık 
ve ürün kıtlığına mahkûm ettik. — > 



1 Min hılâfin; nüzul sürecinde muhtemelen ilk 
geçtiği yer. (Diğerleri 5:33; 20:71; 26:49. Yalın 
olarak hılâf. 9:81) Genellikle verilen "çaprazla- 
ma" bu ibarenin zorunlu karşılığı olmadığı gibi, 
min edatıyla birlikte dil açısından problemli bi- 
le sayılabilir. "Muhalefetinizden dolayı" karşı- 
lığı daha tutarlı görünmektedir (Bkz: Esed). 
Bunun bir başka nedeni de, Firavun'un, baskı 



altında tuttuğu îsrailoğulları'nm savaşabilecek 
erkekleri çoğalınca iktidarını tehdit etmeleri 
korkusudur. 

2 Eski Ahid'in şu ifadesi ilginçtir: "onlarla (Isrâ- 
iloğullarıyla) birlikte kendilerine katılan bir 
çok halk da çıktı" (Çıkış 12:38). Buna göre Mı- 
sır'dan çıkışta Isrâiloğulları haricinde insanlar 
da onlara katılmıştı. 



286 



-^3^ 



7 /a'râp sûresi 



♦^3^ 



CUZ9 



3 Firavun'un Kur'an'da sadece bir yerde nakle- 
dilen "Ben sizin rabbinizim, en büyük benim" 
(79:24) sözü, bu âyetteki "ilâhlarını" ifadesiyle 
birlikte hem "kendisinden başka rablerin varlı- 
ğını kabul etmekle beraber onları kendisinden 
aşağı görüyor ve sıradan halkın taptığı klana ait 
totemlere ses çıkarmıyordu", hem de "Herme- 
tik öğreti başlangıçta tek tanrıcı olmasına rağ- 
men, daha sonraları çok tanrıcı bir hâl almıştı" 
anlamlarına gelir. Arkeolojik veriler bunu des- 
tekler. Kutsal boğa Apis'in başı altında, tahtın- 
da oturan Firavun'u gösteren irili ufaklı antik 
altın heykellerin varlığı bunun kanıtıdır. 

4 Ebnaehum lügat açısından "oğulları" anlamı- 



na gelir. Galibiyet kuralınca "çocukları" vurgu- 
sunu taşır. Nisaehum ise, "oğullar"m karşıtı 
olan "kızlar" değil "kadınlar" anlamına gelir. 
"Neden kadınlar" sorusunu tefsircilerimiz 
"hizmetçi ve cariye olarak kullanmak için" ce- 
vabım verirler (Bkz: Ibn Aşur). Bu "kadınlar" 
ile, kız çocukları değil de yasağa rağmen doğur- 
makta ısrarcı olan hamile anneler kastediliyor- 
sa, bu durumda sorunun cevabı "evlat acısı çek- 
tirmek için" olur (Krş: 28:4). 

5 Veya mâ'ya mastariyye anlamı vererek: "..bi- 
ze gelmenden sonra da". Buradaki mâ ilgi zami- 
rinin "mucizelere" delaleti, sözün bağlamına 
ve olayın akışına daha uygundur. 



»N3£N* 



CUZ9 



«N3£3*- 



7 /a'râp sûresi 



*N3£s3- 



287 



ş>^^<i 



j p.fc*/3İ jl j oJ_A L_Ü I aJU i 



Ip-frJ» 






< — 131 Oysa ki onlar, kendilerine ne za- 
man bir iyilik ulaşsa "Bu (zaten) bizim 
hakkımızdı" derler; fakat ne zaman da 
bir kötülük dokunsa, Musa ve onunla 
birlikte olanların uğursuzluğuna yorar- 
lardı. Yoo! Onların uğursuzluğa yorduk- 
ları (şey) Allah katındandır; fakat onların 
çoğu bunun farkında değiller. 

132 (Musa'ya) dediler ki: "Bizi büyüle- 



mek için hangi delili getirirsen getir yine 
de sana inanmayacağız." 

133 Bunun üzerine Biz de onlara tufanı, 1 
çekirge ve kurbağa sürülerini, zararlı bö- 
cekleri ve kanjkırmızı suyu) musallat et- 
tik; (bunlar) apaçık mesajlardı, fakat yine 
de büyüklük tasladılar: Zira onlar günaha 
batmış bir topluluktular. 

134 (Bu) musibet(ler)in başlarına geldiği 
her zaman şu vaadde bulunurlardı: "Ey 
Musa, seninle yaptığı peygamberlik ahdi 
hürmetine bizim için Rabbine dua et! Bu 
musibeti bizden uzak tutmayı sağlarsan, 
söz, sana inanacak ve Isrâiloğullarmm se- 
ninle gitmesine izin vereceğiz." 

135 Fakat ne zaman sözlerini gerçekleş- 
tirmeye yetecek bir süre musibeti kaldır- 
sak, her seferinde gerisin geri sözlerinden 
dönerlerdi. 136 En sonunda biz de bunun 
acısını onlardan çıkardık: Âyetlerimizi 
yalanladıkları ve onlara karşı kayıtsız kal- 
dıkları için onları suda boğduk. 137 Vak- 
tiyle hor görülüp ezilen insanları, toprağı- 
nı bereketli kıldığımız 2 ülkenin en doğu- 
sundan en batısına kadar tamamına ha- 
kim kıldık. Ve Rabbinin Isrâiloğullarma 
verdiği güzel (bir gelecek) vaadi, onların 
sabırlarına karşılık (işte böyle) gerçekleş- 
ti. Firavun ve âvânesinin yapıp yücelttik- 
leri kibir uygarlığını tarihe gömdük. 3 



1 Tufan, "insanı çepeçevre kuşatan felaket" 
(Râğıb). Ya da "felaket nedeniyle kitlesel ölüm- 
ler" (Tâc). Buna Mısır'ın hem saadeti hem fela- 
keti olan su taşkınlarını da eklemek gerek. 

2 Bâraknâ: Burada ve İsra l'de geçen bereket 
"toprak bereketi, verimlilik" vurgusuna sahip 
gibi görünmektedir. Bu âyetteki havlehû ve 
137. âyette aynı işlevi gören fîhâ, bereketin top- 
rağa atfının dilsel gerekçeleridir. Bu bağlamda 
bu âyetlerde kullanılan "bereket", Kabe'nin bu- 
lunduğu arazi için Kur'an'da kullanılan "verim- 



siz, ziraata elverişli olmayan vadi"nin (14:37) 
zıddıdır. Âl-i İmran 96'da Mekke'nin içerisinde 
yer aldığı Bekke Vadisi için kullanılan mubara- 
ken ise "mukaddese" yakın anlamdadır. 

3 Ya'rişun: Hem maddî hem mânevi anlamda 
"görkemli, yüce, yüksek, kalkmış, dikilmiş 
şey" anlamına gelen 'arş'tan türetilmiştir 
(Râğıb). Açıktır ki bu bağlamda ya'rişun Fira- 
vun uygarlığının "sahte görkemine" bir atıftır. 
Kelimeyi "başkaldırı" ve "kibir"le karşılama- 
mızın gerekçesi budur (Krş: 28:38-39). 



288 



*£s3£s> 



7 / A'RÂF SÛRESİ 



*N3S^ 



CUZ9 



138 SONUNDA îsrâilogullarını denizden 
geçirdik; derken, birtakım putlara 1 tapı- 
nan insanlarla karşılaştılar. "Ey Musa!" 
dediler, "Onların ilâhı gibi bize de bir 
ilâh tedarik ediver!" 

(Musa) cevaben dedi ki: "Siz sahiden de 
kendini bilmez bir yığınsınız. 2 139 O 
(putperestlere) gelince: Yaşam tarzları 3 
onları yok oluşa sürükleyecektir: zira on- 
lar bir saçmalığı sürdürüyorlar." 

140 (Ve) ekledi: "Size Allah'tan başka bir 
ilâh arayayım, öyle mi; üstelik O, bütün 
insanlar arasından (vahyi taşıma) onuru- 
nu size bahsetmişken?" 

141 Ve hatırlayın ki size en berbat acıları 
yaşatan, çocuklarınızı öldürtüp kadınla- 
rınızı sağ bırakan 4 Firavun toplumunun 
elinden kurtarmıştık sizi! İşte bu, Rabbi- 
niz tarafından tabi tutulduğunuz ağır bir 
sınavdı. 

142 VE Musa'ya otuz gecelik bir süre ta- 
yin ettik ve buna on gece daha ekledik. 
Böylece Rabbinin tayin ettiği süre kırk 
geceye tamamlanmış oldu. 5 Ve Musa kar- 
deşi Harun'a dedi ki: "Halkımın arasın- 
daki görevimi sen üstlen ve düzeni sağla: 
sakın bozguncuların yoluna sapma!" 

143 Ve Musa tayin ettiğimiz vakitte tes- 
bit ettiğimiz yere gelince 6 Rabbi de ona 
konuştu. (Musa): "Rabbim! Göster bana 



J~A *Vj-& Ö\ < r -, Ö$J#>Ü r»}-9 p ^ =ül JU <$JI L$l 

■û)! jli- 1 JLS _", j^JUjJ 1j_jI^=j Yâ Üalj j .us jva U 

i— Jİ-üü! *j — ** n 'u^a^~w O^C-js (J I -^ ^sUI^ül 
9 "- vl ^ ° t ° i ^ °" ■ • I ° ı ' ^ ' ■ vl ' ^ 

ıjŞ^J Lsfiy S 1 ^ -İ^JJ^I ı_r-jjl VJ J 1 - 1 <-?J 



zâtım, göreyim seni!" dedi. (Allah) "Asla 
göremezsin beni!" dedi. "Fakat şu dağa 
bir bak; eğer o yerinde kalırsa, sen Beni 
ancak o zaman görebilirsin." 

Ve Rabbi dağa tecelli eder etmez, onu to- 
za toprağa çevirdi; Musa ise baygın düş- 
tü. Kendine geldiği zaman dedi ki: "Şanın 
ne yücedir senin! Pişmanlık duyarak sa- 
na yöneldim ve ben (bu gerçeğe, yaşaya- 
rak) inanan ilk kişiyim. 7 



1 Esnam, muhtemelen nüzul sürecinde ilk geç- 
tiği yer (Krş: 14:35; 6:74; 26:71; 21:57). Somut 
ya da soyut sembol şahsiyetleri temsilen tapın- 
ma veya tazim amacıyla metal malzemeden dö- 
külerek yapılan şekilli putlar. Bu hariç kullanıl- 
dığı her yerde İbrahim kavminin putları kaste- 
dilir. Aynı şey evsân için de geçerlidir (Bkz: 
29:17, not). Hz. İbrahim'in dilinden kavminin 
putları 21:52'de temâsîl, Ankebut 17'de evsân 



(t. vesen) şeklinde verilir. 

2 Kur'an'da cehalet soyut bilgiye sahip olup ol- 
mamakla değil kendini bilmekle alâkalı olarak 
kullanılır. Zımnen: Cahil kendisine, düşmanın 
düşmanına yaptığını yapar (Bkz: 3:154, not 1). 

3 Mâ hum fîh, tıpkı 'alâ mâ entum 'aleyh gibi 
"yaşanılan hayat tarzı"na işaret eden bir 'kalıp' 
ifadedir (Bkz: 3:179, not). 

4 Çevirimizin gerekçesi için bkz: 7:127, not 4. 



CUZ9 



*N3S^ 



7 / A'RÂF SÛRESİ 



-N3$3^ 



289 



5 Sûrenin 30. âyetine ilavetenlO, 20:83-86 âyet- 
leri ışığında anlaşılmalıdır. Allah Hz. Musa'ya 
kavminin yoldan çıktığını haber verdiğinde, 
Musa'ya verilen 40 günlük süre dolmamıştı. 
Musa bu süreyi yarıda keserek kavmine dön- 
müş, sonra 10 gün daha ilâhî mülakata katıla- 
rak 40'a tamamlamıştır. 



6 Mîkât'm hem zaman hem mekân ismi olma- 
sından hareketle bu anlamı tercih ettik. 

7 Hz. Musa'nın bu itirafı zaten inandığı Al- 
lah'ın varlığı ve birliğine ilişkin değil, O'nun 
insan tarafından görülemez oluşunadır. Bu tec- 
rübe konusunda Hz. Musa'nın bir ilki temsil et- 
tiği elbette tartışılamaz. 



290 



*N3£N* 



7 / A'RÂF SÛRESİ 



-^3^ 



CUZ9 



144 (Allah) buyurdu ki: "Ey Musa, mesaj- 
larım yoluyla ve hitabım sayesinde seni 
insanlar arasından seçip onurlandırdım; 
öyleyse sana bahşettiklerime sımsıkı sa- 
rıl ve şükredenlerden ol!" 

145 Ve levhalara onun için her şey hak- 
kında öğüt ve her konuda net açıklama- 
lar yazdık: Artık onlara kuvvetle sarıl; 
halkına da emret: iyi niyetle onlar da sı- 
kıca sarılsınlar! 

Daha durun, size yoldan çıkmışların dün- 
yasını da göstereceğim! 

146 Yeryüzünde haddini aşarak 1 büyük- 
lük taslayanları âyetlerimden uzak tuta- 
cağım; isterse onlar her türlü mucizeye 
şahit olsunlar, yine de ona inanmazlar; 
yine onlar hak yolu görüyor olsalar bile o 
yoldan gitmezler; fakat sapık yolu görün- 
ce hemen onu kendilerine yol olarak be- 
nimserler. İşte bu, onların âyetlerimizi 
yalanlamaları ve onlara karşı umursa- 
mazlıkları nedeniyledir. 

147 Nitekim, âyetlerimizi ve âhiret bu- 
luşmasını yalanlayan kimselerin yapıp 
ettikleri boşa gidecek. Ne yani, onlar 
yaptıklarının karşılığından başka bir şey- 
le ödüllendirilmeyi mi bekliyorlar? 2 

148 VE Musa'nın halkı onun peşi sıra, ta- 
kılardan mamul ses çıkaran bir buzağı 



^ : ,f? ol j Xia£- y t.' tt J^ — ı T^o ?- I ^J Vl <J "J 1. '"^ j 

V t\ J&= \ 3 £ö\'s&i\ J J^ i,j1\ jy 3j -££ 
i ,,'.'„- .'ı ' .„ : , E , > ., 

VI Öj544 J-* çH^^-l C. \a : l- S^-Vl e-UUj &»tjLj 

^V oJjO ( V^a ^ ,yi >^5 _b^JİJ f. j^JuJU 1 jjl ^ ' Uâ 

UJji|î|) ^j_-_»JUâ !^l^= j o 3 1>*5\ ^-;— «- fvfcî^-fc: *^J 
Ij ji! I^Jls l^_ü J_5 IjJl Ijljj o — SiJÎI es- 5 Jü—ı 



heykelini ilâh edindiler. 3 Onlar, onun 
kendileriyle konuşmayacağım, yol da gös- 
termeyeceğini görmüyorlar mıydı sanki! 
(Yine de onu) ilâh edindiler,- çünkü onlar 
bilinci altüst olmuş kimselerdi. 4 149 Piş- 
manlık içinde elleri kolları dökülüp de 5 
sapmış olduklarının farkına varınca "Eğer 
Rabbimiz bize acıyıp da bizi bağışlamaz- 
sa, işte o zaman büsbütün kaybedenler- 
den olacağız!" diye dövündüler. 



1 Lafzen: "haksız yere". 

2 Kötüyü tercih edip iyi sonuç bekleyenlerin 
içine düştükleri gülünç durumu îmâ eden örtü- 
lü bir istihza. 

3 el-'Icl: Muhtemelen, Kur'an'm iniş sürecinde 
geçtiği ilk yer burasıdır. Erkek olsun dişi olsun 
"sığır yavrusu" anlamına gelen "buzağı"mn 

tam karşılığıdır. îsrâiloğullarımn neden başka 
bir şey değil de buzağı heykeli yaptıklarının en 
makul açıklaması şöyle olabilir: Eski Mısır di- 



ninin en ünlü tanrılarından biri Apis (Eski Mı- 
sır dilinde hapi "kutsal boğa, sığır") adını alır. 
Apis'e Menfis'te bereket tanrısı olarak tapılırdı. 
Kutsal sığırlardan biri öldüğünde yerini alacak 
bir buzağı bulunur ve Menfis'teki Apeion'a (:sı- 
ğır mabedi. "lo" Eski Mısır dilinde "inek") yer- 
leştirilirdi. Apis rahipleri, kutsal sığırın hare- 
ketlerine bakarak kehanette bulunurlardı; bu 
kehanetlere hayli itibar edilirdi. Apis sığırları 
öldükten sonra görkemli bir törenle Sakkara'da 



CÜZ 9 



->N=3Sî3> 



7 /A'RÂF SÛRESİ 



*N=3£&H- 



291 



Sarapeum adı verilen yeraltı dehlizlerine gömü- 
lürdü. Daha sonra Osiris kültü ile Apis'in birleş- 
mesinden oluşan Serapis'e tapmılmaya başlandı. 
Eski Ahit'te "Mısır çok güzel bir genç inek" (Ye- 
remya ; 46:20) dendiğine göre, Isrâilogulları için- 
den "genç inek" heykeline tapanların, aslında 
kendilerini tutsak eden Mısır'a olan özlemlerini, 
önceleri sıradan bir kült iken sonradan tüm Mı- 
sır'ın sembolü hâline gelen Apis heykeline tapa- 
rak dile getirdiklerini düşünebiliriz. Kur'an vah- 
yi onların bu sapmalarını şiddetle yererken, sa- 
pıtan Isrâilogulları şahsında toprak aşkının be- 
delinin özgürlük, iman ve insan onuru olamaya- 
cağını vurgulamış olmaktadır. 

4 Zulüm, kök olarak "bir şeyi yerinden etmek" 



anlamına gelir. Bu ise öncelikle "ters dönmüş 
bir bilincin" {Nukisû 'alâ ruûsihim: 21:65) yan- 
lış değerlendirmesi sonucu gerçekleşir. Ters 
dönmüş bir bilinç doğru algılayıp doğru göre- 
mez. Yahudileşen Isrâilogulları, geçici de olsa 
işte böylesine bir 'bilinç alaborası' sonucu ken- 
dilerini Firavun toplumunun totemleri arasında 
yer alan inek yavrusuna taparken buldular. Bu- 
nun bir diğer anlamı can düşmanını tanrılaştır- 
maktı. 

5 Lafzen: "Ellerindeki düşürülünce". Bu bir de- 
yimdir ve zımni anlamı şudur: elleri bomboş 
kalıp umutları tükenince. Kurtubî "el"in 
"kâlp"ten kinaye olduğunu ifade eder. Şiddetli 
pişmanlığa delalet eder. 



*N=3£s4* 



292 



-^3^ 



7 / A'RÂF SÛRESİ 



♦N63£3> 



CUZ9 



150 Ve Musa halkının yanma döndüğün- 
de, hüzünle karışık bir öfkeyle dedi ki: 
"Benim yokluğumda ne berbat bir yol 
tutturmuşsunuz öyle! Rabbinizin emrini 
çiğnemede bu ne acele böyle?" 

Hemen levhaları attı, kardeşinin başını 
kavrayıp kendine doğru çekti. 
(Harun): "Anamın oğlu!" diye yakındı, 
"Bu topluluk beni etkisiz hâle getirdi, 
hatta az kalsın canıma kastedeceklerdi! 
Sakin ol, beni düşmanıma karşı gülünç 
duruma düşürme ve bu zalimler güru- 
huyla beni bir tutma!" 1 

151 (Musa): "Rabbim!" dedi, "Beni bağış- 
la, kardeşimi de ; ve bizi koruyucu şefka- 
tinle kuşat! Çünkü Sen merhametlilerin 
en merhametlisisin." 

152 (Harun'a yönelerek): "Şu buzağıyı 
ilâh edinenlere gelince: Sonunda Rableri- 
nin gazabı gelip onları bulacak, dünya ha- 
yatında ise onursuzluğa mahkûm olacak- 
lar!" 2 

Biz, (Allah'a) iftira edenleri işte böyle ce- 
zalandırırız. 153 Ama önce kötülük işle- 
yip de ardından pişmanlık duyarak Al- 
lah'a güvenle 3 yönelenlere gelince: Kuş- 
kusuz senin Rabbin -hele de böyle bir 
tevbeden sonra- tarifsiz bağışlayıcıdır, eş- 
siz merhamet sahibidir. 4 
154 Ve öfkesi yatışınca, Musa, üzerinde 
Rablerinden korkanlara rehberlik eden ve 
rahmet vaad eden öğretiler yazılı levhala- 
rı aldı. 155 Ve Musa, belirlediğimiz bir 



■Hf'HHs 



jJ j,a *../ı..~ «i I > yü \ il) I a ! -j—j I J Li 4İJ I ûj_^o Aşj>- 1 ^ ' j— > 

'" (^r^J Jj-**-' L_A_Laj -yi ~_İajj (jl Ijj-olj lİ-Ly /^a Ijjü 



• io*^ 



Jj-â&U 



zaman ve mekânda hazır olmak üzere 
toplumu arasından yetmiş kişi seçti. O 
zaman onları derin bir sarsıntı tutunca, 
"Rabbim!" dedi, "Dikseydin bunları ve 
beni daha evvel helak ederdin. Şimdi içi- 
mizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzün- 
den bizleri de helak eder misin? Bu Senin 
sınamandan başka bir şey değil; onunla 
dilediğini sapıklığa terk eder, dilediğini 
de doğru yola yöneltirsin! Sensin bizim 
velimiz: O hâlde bizi bağışla, bize merha- 
met et! Çünkü Sen bağışlayanların en ha- 
yırlısısm. 5 — > 



1 Eski Ahid'deki anlatıma göre Hz. Harun, haşa 
buzağı heykelim yapan ve ona tapanlar arasın- 
dadır (Çıkış, 32:1-5). Kur'an bu anlatımın aksi- 
ne Hz. Harun'un savunmasına yer vermekte ve 
peygamberlikle bağdaşması mümkün olmayan 
bu tür bir suçlamayı zımnen reddetmektedir. 



2 Diyalogun doğal akışı içerisinde bu ifadenin 
Hz. Musa'ya ait olduğunu söylemek daha akla 
yatkın görünüyor. Kurtubî, bu görüşe sadece 

"denildi" formuyla değinip geçmiştir. Çoğunlu- 
ğun kabulü bu ifadenin Allah'ın Hz. Musa'ya 
yönelik bir hitabı olduğu yönündedir. Fakat pa- 



CÜZ 9 ,_^^, , 7 /A'RÂF SÛRESİ _^ _ 253 

sajda anlatılan olayın devamı olan 154. âyet de 4 Hiçbir günah Allah'ın rahmetinden büyük 

gösteriyor ki, bu pasajın tümünde olay örgüsü olamaz. 

dışına hiç çüulmamışür. g Çünkü bağışkr ye başa kakmazslI1; baglşlar 

3 Lafzen: "inanarak". Çevirimizin gerekçesi ve ezmezsin, bin kez bağışlar ve bir kez olsun 

için bkz: 7:96'nın ilgili notu. "Yine mi sen?" demezsin. 



294 



*N3£^ 



7 /a'râf sûresi 



*M=3£N- 



CUZ9 



< — 156 Bizim için bu dünyada da güzel- 
likler yaz, âhirette de ; ki biz pişmanlık 
içinde Sana sığındık! " 

(Allah) buyurdu ki: "Dilediğim kimseyi 
azabıma hedef kılabilirim, fakat rahme- 
tim her şeyi kuşatmıştır. En sonunda so- 
rumlu davranan ve arınıp yücelmek için 
ödenmesi gereken bedeli ödeyen kimsele- 
re, 1 -ki onlar âyetlerimize inanan kişiler- 
dir- onu paylaştıracağım; 157 onlar ki, el- 
lerindeki Tevrat ve İncil'de tanıtılmış bu- 
lacakları Rasul'ün, o Kitap Ehli'nden ol- 
mayan 2 peygamberin izinden gidecekler; 
(o peygamber) onlara iyiliği emredip kötü- 
lükten sakındıracak, 3 temiz ve yararlı 
şeyleri onlara helâl kılıp pis ve zararlı şey- 
leri onlara yasaklayacak; 4 sırtlarına vurul- 
muş olan yüklerini indirip öteden beri 
(özgürlüklerine) vurulan zincirleri çöze- 
cek. Sonuçta ona inanan, onu el üstünde 
tutup destekleyen ve ona yücelerden bah- 
şedilen ışığın 5 ardına onunla birlikte dü- 
şenler kurtuluşa erişen kimseler olacak. 

158 (Ey Peygamber) de ki: "Ey İnsanlar! 
İyi bilin ki ben Allah'ın hepinize gönder- 
diği elçisiyim. Öyle bir (Allah) ki; gökle- 
rin ve yerin egemenliği O'na aittir; 
O'ndan başka ilâh yoktur; hayatı ve ölü- 
mü yaratan O'dur: o hâlde Allah'a ve 



ME3H 



lîı ; 



+ 1\J'i 






-J*>-1_LC- 1— j J~^~~ ^ 4J jjj»j ı^-ÜI ,^oVl j^^l Jj) ...JJ! 

I jjoJlj a j. .,^'J ûjjj_frj 4_j lj_J_al •j_j_Ülİ p g] Ic- 
'-» ^ , ° , T (i , e , — s ^ 

^,-JJ 3_J ^"j î_n v ^j^ij oi>» İn -iiii ii 



V'< (j jJ -bu d_j j ( 3^> t J 4 ö J -Lgj ' 



-J* ("i 3 ö-t-i 



O'nun Elçi'sine inanın; Allah'a ve O'nun 
bütün mesajlarına inanan Kitap Eh- 
li'nden olmayan Haberci 'ye... ve ona 
uyun ki doğru yolu bulabilesiniz! 

159 MUSA'NIN toplumu içerisinde, ger- 
çeğe rehberlik eden ve onun sayesinde 
adaletli davranan bir kesim de 6 vardı. 



1 İniş zamanı tartışmalı olan Müzzemmil 20'yi 
görmezden gelirsek, Kur'an'm iniş sürecinde 
muhtemelen zekâtın ilk geçtiği yer burasıdır. 
Zekâ kökü, "çoğalan, üreyen, artma potansiye- 
line sahip olan" anlamına gelir. Zekât'm lügat 
mânası 'ekonomik' değil 'ahlâkî'dir: Salah (kur- 
tuluş, yetkin olmak). Zaten özgül ağırlığa sahip 
somut bir varlık olmadığı hâlde insanın aklet- 
me kapasitesine verilen "zeka" ismi, kelimenin 
bu özelliğini ele vermektedir. Aynı kelimenin 
türevi olan tezkiye "övgüye değer kılmak, saf- 
laştırarak yüceltmek" anlamına gelir (Lisân). 



Şer'i anlamıyla zekât, bu âyetlerin indiği Mek- 
ke yıllarında henüz kavramlaşmamıştı. Burada 
değil ama, hepsi de Mekkî sûrelerde yer alan 
73:20; 19:31; 27:3 ve 31:4 gibi zekât'm namazla 
birlikte anıldığı âyetler de bu gerçeği değiştir- 
mez. Esasen zekât kavramının vahiy sürecinde- 
ki anlam seyri, sadece kazancı paylaşarak artıp 
arınmayı değil, aynı zamanda hak edilmemiş 
olan ve emeğe saygıyı yok eden bazı gelir ka- 
lemlerinden daha baştan vazgeçmeyi de ifade 
eder. Mamafih zekât terimi, sonradan kazandı- 
ğı şer'i anlamda olduğu gibi doğrudan "muhtaç 



CUZ9 



*N3Ss^ 



7 /A'RÂF SÛRESİ 



->N3£sş*- 



295 



kimseler yararına karşılıksız mal çıkarmayı" 
değil, bu araç-eylemle kazanılması umulan ni- 
haî amaca işaret etmektedir. "İçten gelerek ver- 
mek" anlamındaki îtâ ile birlikte Kur'an icazı- 
nın bir boyutu olan eksiltili dilin muhteşem bir 
örneğiyle karşı karşıya olduğumuz anlaşılmak- 
tadır. Çevirimiz, icaz gereği sıkıştırılmış olan 
bu ifadenin açılımıdır {îtâ için bkz: 92:18, not). 

2 Lafzen: "ümmî olan". Kur'an'da sadece bu ve 
müteakip âyette geçen en-nebiyyu'1-ummî, 
hem "Ehl-i Kitab'a mensup olmayan Peygam- 
ber", hem de "Okur-yazar olmayan Peygam- 
ber" anlamına gelebilir. Ümmi sözcüğünün 
"yalnızca okur yazar olmayan" anlamıyla sınır- 
lanamayacağı Kur'an'la sabittir. Cuma 2 ışığın- 
da "Tevrat'ı bilmeyen, bir kutsal kitaba mutta- 
li olmayan" vurgusu zaten vardır. Fakat Kur'an 
Kitap Ehli arasında bulunduğu hâlde kitaptan 
uzak durup 'elleriyle yazdıklarına' itibar eden 
ümmilerden" söz ettiği gibi (2:78-79), Kitap Eh- 
li'nin dışında kalanları da ümmi olarak nitele- 
mektedir (3:20, 75). Bu ibare, ticaret yapacak 
kadar rakam değerli harf sistemi olan ebcede 
vakıf olsa da, en azından vahyin ilk yıllarına ka- 
dar okur-yazar olmadığı bilinen Rasulullah'm 
bu özelliğine dikkat çekiyor olabilir. En doğru- 
su, 29:48. âyetin ışığında, buradaki "ümmi"li- 
ğin, her iki anlamı da içine alacak bir çağrışıma 
sahip olduğunu düşünmektir. 

3 Peygamberin vasıfları arasında sayılan "iyili- 
ği emredip kötülükten sakındırma" işi, aslında 
Kur'an'm inşa etmek istediği insan tipinin bir 
özelliğidir. Bu tip sorumluluk bilincine sahip 
olduğu için sorumlu davranan, nesne değil özne 
ve birey değil şahsiyet olan sorumlu ve sosyal 
bir kişiliktir. Buradaki ma'rufve munker terim- 
leri akli alana dahildir. Ma'mf aynı zamanda 
iyi, meşru ve yararlıyı, munker kötü, gayrı meş- 
ru ve zararlıyı temsil eder. Ma'ruf kendi içinde 
zorunlu olan ve olmayan diye iki kısma ayrılır. 



Munker de işleyenle birlikte başkalarına da za- 
rar veren ve sadece işleyene zarar veren diye 
ikiye ayrılır. Birincisini nehyetmek ikincisin- 
den önceliklidir. 

4 Bu âyet Maide 3, Enam 145, Bakara 173, Nahl 
115 ışığında anlaşılmalıdır. îmam Şafii, vahiy 
ile toplumsal vakıa, bir başka ifadeyle örf ara- 
sındaki münasebete işaret ederken, Hz. Pey- 
gamber tarafından bazı şeylerin, Arapların ye- 
memesi sebebiyle haram, bazı şeylerin de ye- 
meleri sebebiyle helâl kılınmış olduğunu belir- 
tir. A'râf sûresinin 157. âyeti vesilesiyle, el-ha- 
bâis'i bir bakıma "Arapların yemediği şeyler"; 
et-tayyibat!\ da "yemiş oldukları şeyler" olarak 
anlamlandırmaktadır... Bu itibarla Hz. Peygam- 
ber, parçalayıcı dişi (en-nâb) olan yırtıcı hayva- 
nın yenilmesini men etmiş, fakat parçalayıcı 
dişi olduğu hâlde sırtlanın [ed-dabu') yenilmesi- 
ni de onlara helâl kılmıştır. Çünkü Araplar onu 
yiyorlar, ama pis ve necis bularak yasak addet- 
tikleri aslanı, kaplam ve kurdu yemiyorlardı 
(el-Müzenî, Muhtasaru'l-Müzeni, Beyrut, ty., s. 
285-286). Öyle ki, İmam Şafii tarihsel ve tama- 
men yerel olan bu durumdan şöyle bir ilke çı- 
karma yoluna bile gider: Hakkında haram ve 
helâl kılan bir nassm bulunmadığı şeye şöyle 
yaklaş: "eğer Araplar onu yiyor idiyseler, o 
helâl ve onlarca tayyibat olan şeyler arasında- 
dır. Çünkü onlar hoşlandıkları şeyi helâl adde- 
diyorlardı. Necis olduğu gerekçesiyle yemedik- 
leri şeyler ise el-habâis'in anlam alanına girer" 
{Muhtasar, s. 286). 

5 Lafzen: nûr. Bu kelimeyi Türkçe karşılığı olan 
"ışık" diye çevirmemiz, nûr'un kaynak dildeki 
mecazi çağrışımlarını çeviride de elde edebilme 
amacına matuftur. 

6 İstinaf vavı, ana konuya yeniden dönüldüğü- 
nü gösterme yanında, burada olduğu gibi bağla- 
mına göre 'dahi' vurgusu da taşır. 



*N^3$^#» 



296 



-*63$3^ 



7/A'RÂF SÛRESİ 



*N=3$5#- 



CUZ9 



160 Derken, Biz onları on iki boydan olu- 
şan (on iki) guruba ayırdık. Toplumu Mu- 
sa'dan su talep ettiğinde, ona "Âsânla ta- 
şa vur!" diye variyettik. Bunun üzerine 
taştan on iki su gözesi fışkırdı da, bu sa- 
yede herkes nereden içeceğini öğrendi. 
Yine onları bulutla gölgeledik, onlara 
menn ve selva ikram ettik 1 (ve dedik ki): 
"Size bahşettiğimiz rızıklarm temiz ve 
güzel olanlarından yararlanın!" 

Fakat (onlar nankörlük etmekle) bize zul- 
metmiş olmadılar; asıl zulmettikleri 
kendi benlikleriydi. 

161 Hani, bir zaman da onlara denilmişti 
ki: "Yerleşin şu ülkeye, oranın ürünlerin- 
den dilediğiniz gibi yararlanın! Bir yan- 
dan da 'Bağışla!' diye yalvarm ve mahvi- 
yet içerisinde (kentin) kapısından girin,- 2 
Biz de sizin hatalarınızı 3 bağışlayalım ve 
sonunda güzel davrananları ödüllendire- 
lim!" 

162 Fakat onlardan kendilerine kötülük 
edenler, sözü kendilerine söylenenden 
başkasıyla değiştirdiler. 4 Bunun üzerine 
Biz de, ettikleri kötülükler yüzünden on- 
ların üzerine gökten belâ yağdırdık. 

163 Mesela, 5 sor onlara deniz kıyısındaki 



İUIji /Lfeli Llüfe} ^j-is ^ıiı jk= %Ji- 

J_i ^j JJ 1 yli- y '3-3 î, j*. 1 3_iit j_, JU 1 J I4Î 
1 jj 1 ^ " 1 L»j & U -J ' y >y>- j ^ s ' ' r - ■ ■ ^ j U i ^ 



v 5 ,,.' .:; ^ 



;• 5-i e -*• 1 



AA ^ili ^JLj -i^==3 X_£~J 'O 



mamur kentin hâlini! Hani onlar, Sebt 
Günü dışında ortaya çıkmıyorlar diye, 
Sebt Günü'nde balıkların kendilerine 
akın akın gelişine tamah ederek Cumar- 
tesi geleneğini çiğniyorlardı! Biz, yoldan 
çıkmaları nedeniyle onları (dünyalığa) iş- 
te böyle mübtela ettik. 6 — > 



1 İnzâl'e verdiğimiz "ikram" karşılığı için bkz: 
7:24 ve 2:99, notlar. Menn ve selva için bkz: 
2:57, notlar. 

2 Râğıb, buradaki succeden ile alçak gönüllülük 
ve itaat kastedildiği görüşündedir (Krş: 2:58; 
4:154) 

3 Hatîâfm tekili hatae "kötüyü kastedip onu 
gerçekleştirmek", Bakara 286'daki ahtae ise iyi- 



yi kastedip kastını tutturamamaktır. 

4 Kelimelerle oynama ya da bir başka ifadeyle 
semantik dalalet için bkz: 2:58-59 ve 4:46. 

5 VaVm misal anlamının delili 3:68. âyettir. Bu 
bağlamda 162. âyetle bu âyet arasında uygun bir 
geçiş oluşturmaktır. 

6 Sebt Günü için bkz: 2:65 ve 16:124, notlar. 



CUZ9 



-*s3£^ 



7 / A'RÂF SÛRESİ 



■*e3SN* 



297 



=>■■*'" 3N- 



* j-İJ> ^ 0>f4 5-jJJi lllİJt <> ' âj^*'* ^ , >-^j L*-^ 
j^_lij i ^j l ^= Uj j-.;İ-j ^-j'Aaj İJ^Jİİ j— >JJ! LjJj>-lj 
^_i — ,Lİ îijSı \yj£ ,-vgJ LlAs ö-lc- ij^j t* •_& l^Lt- LUi .■■.- 
y> l.S. : .i}\ ^ jJ JJ ^_ glli. j_iilll <J-Lj3 ^'^ ^i : 

jjAaJ <ülj ^Ltajl ju^_JJ ^Jjj j' ı^JİJjü) ft _j__^, jvf^^o 

V ji ub^alı 3U--« ,-vfJLc- -İ^Jj fJi o jJ^>-Ij 4İLj ^^ 
O**^' j'JJ'iV ^ 'i-^j^j j^ 1 Vi^îıi L _ r Ji ı y>^ 



< — 164 Ne zaman ki onlardan bir toplu- 
luk (söz konusu sapkınlara karşı çıkanla- 
ra), "Niçin Allah'ın (bu dünyada) helak 
edeceği, veya (âhirette) şiddetli bir azaba 
uğratacağı birilerine öğüt verip duruyor- 
sunuz ki?" dediklerinde, onlar şu cevabı 
verdiler: "Rabbinizin katında sorumlu ol- 
mayalım diye ; bir de, belki sorumluluk- 
larını hatırlarlar umuduyla!" 1 

165 Ve o (sapkınlar) kendilerine yapılan 
tüm uyarıları kulak ardı edince, Biz de 
kötülüğe engel olmaya çalışan (bu) kim- 
seleri kurtardık; ve kendilerine kötülük 
eden kimseleri yoldan çıkmalarından do- 
layı kahredici 2 bir azabın pençesine 
mahkûm ettik. 166 Ve sonunda, kendile- 



rine yasaklanan şeyleri işlemekteki inat- 
çı tutumları yüzünden onlara dedik ki: 
. "Maymundan beter olun!" 3 

167 Nitekim Rabbin, Kıyamet Günü'ne 
kadar onların başına, kendilerini dehşet 
felaketlere uğratacak kimseleri belâ ede- 
ceğini ilan etmişti. 4 Unutma ki Rabbin 
cezalandırmada çok dakiktir; bununla 
beraber 5 O, tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz 
bir merhamet kaynağıdır. 

168 Ve onları gurup gurup yeryüzünün 
her tarafına dağıttık; onların aralarında 
dürüst ve erdemli kimseler olduğu gibi, 
böyle olmayanlar da var. 6 Bu sonuncuları 
belki kendilerine dönerler umuduyla, 
hem bağış ve bollukla hem sıkıntı ve dar- 
lıkla sınadık. 

169 Onların ardından, kendilerinin yerini 
alan yeni kuşaklar Kitab'a vâris oldular; 
(fakat) bu değersiz dünyanın geçici nazla- 
rına kapıldılar. Ayaklarına gelen bu tür- 
den her (dünyevi) hazzı fırsat bilip üzeri- 
ne atladıkları hâlde, "Nasıl olsa sonunda 
bağışlanacağız!" bile dediler. Oysa ki on- 
lardan Allah hakkında, gerçekten başka 
hiçbir şey söylemeyeceklerine dair vahiy 
(ile belgelenen) söz 7 alınmamış mıydı? 
Dahası, onun kitapta kayıtlı bulunan der- 
sini almamışlar mıydı? 

Tabii ki, sorumluluğunun bilincinde 
olanlar için âhiret hayatı en hayırlısıdır: 
Hâlâ akıllanmayacak mısınız? 170 Ama 
kitaba sımsıkı sarılan ve Allah'a kullu- 
ğun hakkını verenler 8 var ya: onlar iyi 
bilsinler ki Biz, kendilerini ve başkalarını 
düzeltmek için çaba gösterenlerin emek- 
lerini zayi etmeyeceğiz. 



1 Bu âyet kötülere karşı pasif iyilerle aktif iyi- 
ler arasındaki davranış farkını ortaya koymak- 
tadır. 



2 Beîs: Bu formuyla Kur'an'da geçtiği tek yer 
burasıdır. Kelimenin türetildiği be's, "Muhata- 
bını hüzün ve zilletten kahreden belâ" anlamı- 



298 



«*s3$^ 



7 / A'RÂF SÛRESİ 



♦N3Ss^ 



CUZ9 



na gelir. Bir sonraki âyette açıklanacak "may- 
munlaşmayla" ilintilidir. 

3 Lafzen: "Alçak maymunlar olun!" Doğaldır 
ki, kaynak dildeki söyleyiş vurgusu çeviriye 
yansıttığımız vurgudur. Düşmanının putlarına 
tapacak kadar ona aşık bir toplum ancak böyle 
tanımlanabilirdi. Mücâhid, Isrâiloğullarmm 
düşmanını taklit hastalığını kastederek 
"ahlaken maymunlaştılar" der. 

4 Bu mucizevi bir önceden haber vermedir (ih- 
bar). Yahudi tarihi bunun tanığıdır. 

5 "inne...ve inne..." te'kitleriyle gelen çifte 
cümleye verilebilecek maksada en uygun karşı- 
lık. 

6 Kur'an seçip ayıran mümeyyiz bir akla çağı- 
rır, her tür toptancı-süpürücülüğü reddeder 
(Krş: 3:113). 

7 Misaku'l-Kitab: Tevrat'ta geçen günah işle- 
yenlerin tevbe etmeden affedilmeyeceklerine 
dair ilâhî söz. 



8 Lafzen: "salâtı ikâme edenler.." Burada Isrâi- 
loğullarma mensup kimselerden söz edildiği 
için salât "namaz"dan çok "kulluk ve ibadet" 
vurgusu taşır. Salât, farklı şekil ve formlarda da 
olsa, tüm peygamberlerin şeriatlarında bulunan 
temel bir ibadettir. Namaz emrini peşinen içe- 
ren ekâmu's-salat ibaresinin, dilsel veriler dik- 
kate alındığında, 'namaz aracılığıyla' hedefle- 
nen daha üst bir amaca atıf olduğu anlaşılır. 
Esasen salat, insanı otururken dik tutan "oy- 
luk" veya ayaktayken dik tutan "omurga" anla- 
mına gelen bir kökten türetilmiştir. Salat'm 
ikâmesi, "doğrultulması ve ayağa kaldırılması" 
anlamlarını taşır. Bir başka ifadeyle "Kulun Al- 
lah karşısındaki esas duruşu"dur namaz. Bu ve- 
rilerden yola çıkarak "salatı ikame "nin, namaz 
kılmanın çok daha ötesinde çağrışımları oldu- 
ğunu söyleyebiliriz. Kur'an'm bütünü ve dilsel 
veriler bağlamında bu ibareyle kastedilen, na- 
mazın da kendisine ulaşmak için araç olarak 
kullanıldığı daha üst amaç olan "kulun Allah 
karşısındaki esas duraşu"dur. 



*?^3S^S* 



CUZ9 



-Ns3£s*- 



7 / A'RÂF SÛRESİ 



*N3$5^ 



299 



MEJH 



U-l$-İ LS Jj Î3JU ~^=ajjJ C~JI ^g m. â'<\ ^^Lc- fvAJ-g— ^'i 

jvA-XJo ^o 4jjj U^=> j Ali ^a lijbl -İJ^Jil UJİ IjJ^ü 

ujui ûHIj' L^-j-Ji uj f>-s4-^ J— *'j ■' ^i*^^ p gUJ j 

«ÜJ I -Lgj /yj \< Qj<ı Ihj l^jl ^ ■ n g ,„i?îl j ^LjLj I fljj 1 ^ "i 



171 Ve Biz (Sina) Dağı'nı bir gölgelik gibi 
tepelerine dikip, onların dağın üzerlerine 
yıkılacağını zannettikleri o zaman da (de- 
miştik): "Size bahşettiğimiz vahye sımsı- 
kı sarılın ve onun ilkelerini aklınızdan 
çıkarmayın ki, sorumluluğunuzu yerine 
getirmiş olasınız!" 1 

172 VE RABBIN, Âdemoğlunun sulbün- 
den onların nesillerini çıkardığı her za- 
man, 2 onları kendileri hakkında tanık 
kıldı: "Ben değil miyim sizin Rabbiniz?" 
Onlar da "Kesinlikle" dediler, "buna biz 



şahidiz!" 3 

(Bunu hatırlattık) ki, Kıyamet Günü bi- 
zim bu gerçekten haberimiz yoktu deme- 
yesiniz, 173 ya da "Doğrusu bizden önce 
babalarımız şirk koşmuştu, bizse sadece 
onların peşinden giden bir kuşağız,- dola- 
yısıyla, bâtılı icat edenlerin yaptıkları yü- 
zünden bizi mi helak edeceksin?" gerek- 
çesine sığmmayasmız. 

174 İşte Biz, âyetlerimizi bu şekilde çok 
boyutlu olarak açıklıyoruz ki, belki tek- 
rar (gerçeğe) dönerler. 

175 Bir de onlara, mesajlarımızı ulaştırdı- 
ğımız hâlde, onları elinin tersiyle itip 
şeytana uyan ve sonunda sapık olup çı- 
kan kimsenin durumunu haber ver. 4 176 
Ki, eğer Biz isteseydik onu mesajlarımız- 
la yüceltirdik, 5 ne ki o dünyaya sarıldı ve 
ihtirasının peşine düştü. İşte bu yüzden 
böyle birinin durumu, üstüne varsan da 
kendi hâline bıraksan da hırlayıp duran 
bir köpeğe benzer. Mesajlarımızı yalanla- 
maya kalkanların durumu işte böyledir. 
Şu hâlde (bu) kıssaları aktar, 6 belki üze- 
rinde düşünürler. 7 

177 Ne berbattır âyetlerimizi yalanlayan 
bir toplumun hâli; üstelik onlar (böyle 
yapmakla) kendilerine zulmetmiş olu- 
yorlar. 8 

178 Kimin rehberi Allah olursa, doğru 
yola ulaşan o olur,- O kimi de sapıklığa 
terk ederse, işte gerçekten kaybeden de 
onlar olurlar. 9 



1 Dağm havaya kaldırıldığının sanılmaması 
için özellikle "bir gölgelik gibi" ve "zannettik- 
leri" kaydı düşülmüştür. 

2 Kanaatimizce, "Âdemoğlunun sulbünden on- 
ların nesillerini çıkardığı zaman" ifadesi, üre- 
me organlarının çalışmaya başladığı "buluğ za- 
manına" tekabül eder. Buluğ yaşı, ibadet 



mükellefiyetinin ve cezai ehliyetin başlangıcı- 
dır. Bizce Allah Rasulü'nün "Üç kişiden kalem 
kalkar: Buluğ çağma gelinceye kadar çocuk- 
tan.." hadisi, bu âyetin nebevi bir okuması gibi 
görünmektedir. Esasen hadisteki türden bir tes- 
bit, ancak ilâhî bilgiye istinat edebilirdi, iyi 
araştırıldığında, Hz. Peygamber'den sadır olan 



300 



*îs3£sH- 



7 / A'RÂF SÛRESİ 



♦M3$3^ 



CUZ9 



bu gibi haberlerin kaynağının vahiy olduğu, bu 
hadislerin vahyin nebevi bir basiretle okunma- 
sı sonucunda ortaya çıktığı görülecektir. Buluğ 
yaşı çıtası, bundan öncesinin sorumsuzluk 
olduğu anlamına gelmez. Terbiye açısından her 
yaşın bir sorumluluğu vardır. 

3 Bu âyetin muhtevası, avam dilinde kâlû belâ 
adıyla bilinir.. İnsan fıtratının tevhidi kabul et- 
meye doğuştan hazır olduğunu, Rab olan bir ya- 
ratıcıyı inkârın mazeret olamayacağını ifade 
eder. Zemahşerî bu diyalogu mecazi sayar ve 
tahyîl (canlandırma, dramatizasyon) olarak ni- 
teler. Bunu hakiki olarak yorumlayan müfessir- 
lerden Taberî, bu yorumun dayandığı hadis 
hakkındaki ciddi kuşkularım dile getirmeden 
de edemez. Bu âyeti lafzi yorumlayan kaynakla- 
rın dayandığı rivayetlerin tamamı, Allah'ın Hz. 
Âdem'in sulbünden söz aldığım ifade etmekte- 
dir. Âyetin Hz. Âdem'den değil "Âdemoğulla- 
rından" söz ettiği açıktır. Bu tartışmalı rivayet- 
lere dayanarak âyeti mecazdan hakikate taşı- 
yan klasik tefsire yöneltilen tüm eleştirileri 
nakleden Râzî, âyetteki diyalogun mecazi oldu- 
ğu görüşünü, karşı çıkmaksızın dile getirir. Ibn 
Kesir, âyetin insanın yaratılıştaki saf ve temiz 
fıtrata dikkat çektiğini söyleyerek bu konudaki 
âyet ve hadisleri sıralar. Buradaki anlatımın 
Fussılet 1 1 ve Nahl 46'da olduğu gibi temsili bir 
diyalog olduğu açıktır. Bu diyalogu lafzi anla- 
mına hamletmek biraz da keskin bir "ruh-be- 
den" ayrımının eseridir. îrfani bilgi sisteminin 
Hermetik Felsefe'den, Bürhani bilgi sisteminin 
Yunan Felsefesi'nden ödünç aldığı insanın fizi- 
ki varlığından bağımsız bir "nefs" ve bedenden 
ayrı bir "ruh" tanımı, hicrî 3. yy.dan itibaren 
bugünkü anlamında kullanılmaya başlamıştır. 
Daha sonraları bu etki Beyani bilgi sistemine de 
geçerek Kelam'a mal olmuştur. Eş'ari Kela- 
mı'nm "ilk misak"ı savunması da buna bağla- 
nabilir. Fakat Matüridi bu yorumu reddeder. Bu 
âyet, insanoğlunun doğuştan "aşkın bir Yaratı- 
cı Varlık"ı algılamaya yatkın yapısına, yani 
"fıtrata" atıfta bulunmaktadır. 

4 Hz. Ali ve İbn Abbas gibi sahabilere göre bu 
kişi Bel'am b. Baura (Balam b. Beorj'dır. Bel'am, 



Ârami olduğu hâlde önce Hz. Musa'nın dinine 
tabi olmuş, sonra kendi kavminin putperest 
kralı Balak yardım isteyince muvahhid ordu- 
nun önüne çırılçıplak fahişeleri çıkarak onların 
ahlâkını bozarak yenme öğüdünü vermiş (Bkz: 
Yahudileşme Temayülü, s. 244 vd. Krş: Eski 
Ahid, Sayılar 25:1-3, 31:16). Kelbi'ye göre Medi- 
ne'deki münafıkların liderlerinden Abdullah b. 
Amr'dır. Bazıları da bununla Hz. Peygamber'in 
"Onun şiiri müslüman olmuştu" dediği Sakifli 
ünlü şair Ümeyye b. Ebi's-Salt'ın kastedildiğini 
söyler. 176. âyetin de delalet ettiği gibi, bu her 
çağda bulunan prototiptir. Bu tipin belirgin vas- 
fı bilgiden değil, bilgi ahlâkından yoksunluktur. 
Bilgi ahlâka dönüşünce haşyet (35:28), ahlâksız 
kalınca vahşet üretir. 

5 Zımnen: Eğer o mesajlarımızla yücelmeyi ter- 
cih etseydi, biz de onu mesajlarımızla yüceltir- 
dik; ama o mesajlarımızı kullanmayı, onların 
üzerine basarak yükselmeyi seçti, biz de onu al- 
çaktık. 

6 Burada anlatılması istenen kıssalar bu sûre 
boyunca devam eden geçmiş toplumlara ait kıs- 
salardır. Muhtemeldir ki bu kıssaların içerisine 
172. âyette ve hemen üstteki âyette aktarılan 
mesel ve misal de girmektedir. Eğer böyleyse, 
Kur'an kıssa derken yalnızca tarihsel olayları 
değil sembolik ve temsili anlatımları da kastet- 
mektedir. 

7 Tefekkürün nüzul sürecinde ilk geçtiği yer. 
Bu kalıp geçtiği on beş yerde de olumludur ( Tef- 
kir ile farkı için bkz: 74:18, not 2). Bilgi edinme 
süreçlerinin tümünü ifade eder. Râzî'nin de isa- 
betle kaydettiği gibi tefekkür, aklın/kâlbin se- 
bepler ile sonuçlar arasında bağ kurarak bilgiyi 
elde etme, üretme ve iletme süreçlerinin tümü- 
nü kapsar. Bu sürecin her durağı tezekkür, te- 
debbür, taakkul, tefakkuh gibi farklı isimler alır 
ve farklı vurgular taşır (Bkz: âyet 3, not). Düşün- 
menin kalbe isnadına dair bkz: 22:46, not. 

8 Zulmün nasıl anlaşılması gerektiğiyle ilgili 
bkz: âyet 148 'in ilgili notu. 

9 Allah'a isnat edilen fiiller, aslında davranış 
psikolojisinin Allah tarafından konulmuş yasa- 
larına bir atıf olarak okunmalıdır. 



» £^3 £s#» 



CUZ9 



■Hs3$s^ 



7 / A'RÂF SÛRESİ 



**s3£N» 



301 



s!«S.vr»*S 



üj-l^j İUI LJıl>. -^wjj l)^İX*j I^JlS^ U j a^şı-— 4jla—jl 

/^o -çul 3—^* ^J j^jV'j oIjj — .Jl O j^ ı .Lı ^î lj Ja^j 
Lg- — -j ji jU! 4£-l — -Jl •^^^U^Jd — ^ „' j g o <■> „ jjujj» 

^ CJİJ J_A Vl LgJ^^ ^J>o ^ ^jJj-U^ lfJl£- LXj! Ji 
^Â>- dljlS" dlT^lLlj Âİüo ^IA^jLj V ^yJjVljpljo İli 



179 Doğrusu Biz, görünen görünmeyen 
iradeli varlıklar içinden 1 akleden kalpleri 
olup da kavramayan, 2 gözleri olup da gör- 
meyen, kulakları olup da işitmeyen bir- 
çoklarını cehennemlik yapmışızdır. 3 
Hayvan sürüleri gibidir onlar, belki daha 
da aşağı! 4 Onlar gaflete gömülmüş olan 
zavallılardır. 5 

180 EN güzel nitelikler ve tüm mükem- 
mellikler Allah'a mahsustur. 6 Artık O'na 
onlarla yalvarıp yakarın ve O'nun yücel- 
tilmesinde 7 haktan sapan kimselerden 
uzak durun! Onlar, zamanı gelince yap- 
tıklarından dolayı cezalandırılacaklardır. 

181 Yarattıklarımız içerisinde hakikate 



giden yolu gösteren ve onun sayesinde 
adaletle davranan kimseler de vardır. 182 
Âyetlerimizi yalan sayan kimselere ge- 
lince: onları bir süreç içerisinde yavaş ya- 
vaş eriteceğiz de farkına dahi varmaya- 
caklardır. 183 Onları bir süre kendi hâlle- 
rine bıraksam bile, unutmayın ki onların 
entrikalarını başlarına geçiren düzenim 8 
çok sağlamdır. 9 

184 İmdi, onlar (yıllar yılı tanıdıkları) 
hemşehrilerinde delilikten eser olmadığı- 
nı düşünmezler mi? 10 O yalnızca açıktan 
açığa uyaran biridir. 

185 Hem bakmazlar mı göklerin ve yerin 
mutlak otoritesine, Allah'ın yarattığı her 
bir şeyin niteliğine? (Düşünmezler mi) 
ecellerinin yaklaşmış olma ihtimalini? 
Bu (vahiy) de değilse, artık hangi habere 
inanacaklar?! 

186 Allah kimi sapmaya terk ederse, ar- 
tık ona doğru yolu kimse gösteremez: zi- 
ra onları ısrarlı tercihleri olan sapıklıkta 
debelenmeye terk edecektir. 11 

187 SANA soruyorlar: "Son Saat ne za- 
man gelip çatacak?" diye. Cevap ver: 
"Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katmda- 
dır ; onun vaktini O'ndan başka da ortaya 
koyacak kimse yoktur: O bütün ağırlığıy- 
la göklerde ve yerde kopacak, sizi haberi- 
niz olmadan ansızın yakalayacaktır. San- 
ki senin ısrarla o bilginin peşine düşüp el- 
de etmen mümkünmüş gibi, onu sana so- 
ruyorlar. 12 De ki: "Onun gerçek bilgisi 
yalnızca Allah katmdadır, ne ki insanla- 
rın çoğu bunu bilmezden geliyor." 



1 Cinn ve ins'i çevirimizin gerekçesi için bkz: ve kulağın ise görme ve işitme duyusundan ki- 

6:112, not. İki varlığın da "kalpleri, gözleri ve naye olarak mecaz olması mümkündür. Ancak 

kulakları" olan varlıklar olduğu dile getiriliyor. iman ve inkârda, bilgiyi akıl yürütme ya da na- 

Buradaki "kâlb"in iman ve inkâr mahalli, göz kil yoluyla almada birbirine eşit olan bu yara- 



302 



«Ns3£^ 



7 /A'RÂF SÛRESİ 



*N3?s^ 



CUZ9 



tıklardan bu üç fonksiyonu kullanmayanların 
basbayağı görünen fiziki varlıklar olan "hayvan 
sürüsü"ne benzetilmesi de üzerinde kafa yorul- 
ması gereken dikkat çekici bir noktadır. 

2 Kur'an burada düşünme faaliyetini kalbe is- 
nat etmiştir. Bilinen bir gerçektir ki, akıl isim 
olarak zaten Kur'an'da hiç geçmemekte, onun 
yerini kalp almaktadır. Akletme ise kalbin bir 
faaliyeti olarak dile getirilmektedir. Kur'an te- 
fekküründe, kalp aklın arşıdır. Vahiy kalbe 
iner, akıl kalpten neş'et eder. Bu kalbin kan 
pompası olmayıp iman ve inkârın makarrı olan 
mânevi merkez olduğu açıktır (50:37). Kur'an 
sistematiğinde taakkulün kalbe nisbeti, düşün- 
me faaliyetinin entelektüel faaliyetle smırlan- 
mayıp sezgiyi de içine alacak şekilde geniş tu- 
tulduğunu ifade eder (Bu konuda bir not için 
bkz: 22:46). 

3 Lafzen: "..ekmişizdir". Râğıb'm zere'nâ'yı 
"ortaya çıkardık" şeklinde açıklamasına daya- 
narak: "..cehennem için ortaya çıkarmışızdır". 

4 Krş: 25:44, not. 

5 Gaflet, tam anlamıyla kişinin kendisine ya- 
bancılaşma durumunu ifade eder. 

6 Kur'an'da geçtiği dört yerde de el-esmau'l- 
husnâ terkibi Allah'a has olarak kullanılır. Bu 
terkiple ilgili ayrıntılı bir açıklama için, ilk geç- 
tiği 20:8'in notuna bkz. 

7 Esma', iki mastara birden izafe edilir: "yüce- 
lik" anlamındaki sumuvve "alamet, işaret" an- 
lamındaki vesm. Doğrusu bunlardan birincisi 
kelimenin illî ikincisi gâî mânâsıdır. İsim sahi- 
bi olmak varlık arasında bulunmaktır. Bu hem 
yokluk karşısında bir üstünlük ve yüceliktir, 



hem de isimler müsemmalarmm alamet ve işa- 
retidirler. Çevirimiz, kelimenin kök anlamla- 
rından biri olan sumuv'e dayanmaktadır. 

8 Keyd özünde tuzak değildir, insan davranışıy- 
la etkileşim hâlinde olan ilâhî yasalara bağlı ce- 
zalandırma düzenidir. Fakat insan hazırlıksız 
ve ansızın yakalandığı için bu yasaları tuzak gi- 
bi algılar. Allah için kullanıldığında "tasarlan- 
mış bir entrikayı hiç ummadığı bir yerden bo- 
zup tuzağı yapanın başına geçirme" anlamını 
taşır. 

9 Bu âyetler çürümenin yönünü göstermekte- 
dir: Birey yüreğinden çözülünce çürür, o çürük 
bireyler de toplumu çürütür. Çürüyen toplum 
ise güçlü bir sarsıntıda çöker. 

10 Bu âyette Kur'an, ilk muhataplarını mantık- 
lı olmaya çağırmakta, akıllarını inkârlarına bir 
gerekçe olarak gösteren Mekkelilerin içine düş- 
tükleri çelişkiye dikkat çekmektedir. 

11 Açıktır ki bu, kula ait bir tercihtir. İnsan öz- 
gür iradesiyle yaptığı bu tercihinin sorumlulu- 
ğunu behemehal üstlenmek zorundadır. Bunu 
"yazgı" olarak nitelendiremez. Bu konudaki 
yazgı (sünnetullah), insanın iradeli bir varlık ol- 
ması ve tercihinin daha önceden bir yasaya bağ- 
lanmasıdır. 

12 Ke-enneke hafiyyun 'anha ibaresini 
Mücâhid istahfeyte 'anhe's-sual hatta 'alimte 
vakteha (Senin, onun zamanını öğreninceye ka- 
dar bu sorunun peşine ısrarla düşüp hakkında 
bilgi alabilme imkanın) şeklinde açıklar 
(Taberî). Zaten, 'an ile birlikte kullanılan ahfa 
fiilinin ism-i faili olan hafiyyun'ün anlamı da 
budur. 



CUZ9 



«N3Ss#>- 



7 /A'RÂF SÛRESİ 



->£s3&N* 



303 



M3^ 



I f * ^ " "■'oı' --* « "t 1 " ^ C 1 ' 



188 De ki: "Allah dilemedikçe, ben (dahi) 
kendime ne yarar sağlayabilirim, ne de 
zararı önleyebilirim. Zira eğer gaybı bil- 
seydim, kendime tüm güzelliklerden da- 
ha çok pay ayrılmasını sağlardım, üstelik 
kötülük de semtime uğrayamazdı. Ne ki 
ben, inanan insanlar için yalnızca bir 
uyarıcı ve müjdeciyim." 1 

189 O'DUR sizi bir tek candan yaratan ve 
kendisine ilgi duysun diye ona kendi cin- 
sinden eşini var eden. Gün gelip o eşine 



sarılınca, (önce) eş hafif bir yük yüklenir 
ve o yükü bir süre taşır. 2 Ardından yük 
ağırlaşmca eşler Rableri olan Allah'a: 
"Eğer bize eli ayağı düzgün, kusursuz bir 
çocuk bahşedersen; söz, Sana şükreden 
kimselerden olacağız!" diye yakarırlar. 

190 Fakat O kendilerine eli ayağı düzgün, 
kusursuz bir çocuk bahşedince de ; onlara 
bahşettiği çocuk üzerinden O'na ortak 
koşmaya kalkarlar: oysa ki Allah, onların 
ortak koştukları şeylerden çok yücedir. 3 

191 Şimdi siz O'na has birtakım nitelik- 
leri, bir şey yaratmaktan aciz, aksine 
kendileri yaratılmış bulunan şeylere mi 
yakıştırıyorsunuz? 192 Kaldı ki, ne onla- 
ra yardımları dokunabilir ne de bizzat 
kendilerine yardımcı olabilirler. 193 Ve 
eğer yol göstersinler diye yakarsanız, size 
cevap bile veremezler. Onlara ister yalva- 
rm ister susun; size karşı konumlarında 
hiçbir şey değişmez. 

194 İyi bilin ki, Allah'tan başka yalvarıp 
yakardığmız kimseler de sizin gibi yara- 
tılmış varlıklardır. Nitekim eğer doğrulu- 
ğunuzdan eminseniz, haydi yakarın da 
duanıza icabet etsinler! 

195 Hem onların yürüyecek ayakları mı 
var? Ya da tutacak elleri veya görecek 
gözleri, yahut işitecek kulakları mı var? 

De ki: "Haydi çağırın Allah'a ortak koş- 
tuklarınızı, sonra önüme her türlü tuzağı 
kurun ve bana göz açtırmayın! — > 



1 Vahyin Allah'a aidiyetinin delillerinden biri 
bu âyettir. Peygambere talim ettirilen bu itiraf, 
hakikate bağlılığın, her tür taktik ve stratejik 
hesabı aşacak kadar hasbi olduğunu gösterir. 

2 Bir çocuğun meydana gelişini anlatan Kur'anî 
belagatın, muhteşem bir zarafet ve nezaketle 



kesiştiği nokta. 

3 Burada maksat Âdem ve eşine dikkat çekmek 
değildir. Çocuk sahibi olma sürecine dahil olan 
sebepler zincirini yüceltip, insanı neslini sürdü- 
rebilecek donanımla yaratan Allah'ın eşsiz rolü- 
nü göz ardı eden nankör mantık kınanmaktadır. 



•N^N* 



304 



-N3£s> 



7 / a'râf sûresi 



**e3£^ 



CUZ9 



< — 196 (Ama) unutmayın ki, benim savu- 
nucum Kitab'ı indirendir: zira, dürüst ve 
erdemli olanları O savunacaktır. 197 Oy- 
sa ki, O'nun dışında yalvarıp yakardıkla- 
rmız ne size yardımcı olabilir ne de ken- 
dilerine yardımları dokunur. 198 Ve eğer 
yol göstersinler diye yakarsanız, sizi duy- 
mazlar bile,- ve sanırsın 1 ki sana bakıyor- 
lar, fakat onlar görmezler." 

199 SEN insan fıtratına uyan yolu tut, 2 
iyi olanı emret ve haddini bilmezlere al- 
dırma! 3 

200 Yine de Şeytan tarafından kurgulanan 
ayartıcı bir kışkırtmaya 4 hedef olursan, 
hemen Allah'a sığın: unutma ki O her şe- 
yi işitir, akıl sır ermez bir ilim sahibidir. 

201 Şüphesiz, sorumluluk bilincini kuşa- 
nan kimselerin içine Şeytan tarafından 
kurgulanan mevhum bir görüntü yansı- 
yacak olursa, 5 (hemen fıtrat sözleşmesi- 
ni) hatırlayı verirler ve işte o an gerçeği 
kavrarlar. 202 Kendi (fıtratlarına yabancı- 
laşmış) kardeşleri onları azgın sulara sü- 
rüklemek isteseler dahi, sonuna (dek) 
mücadeleden elçekmezler. 6 

203 Ve sen onlara istedikleri âyeti getir- 
mediğin zaman hemen derler ki: "Onu 
(Rabbinden) almak için çabalasaydm ya!" 

De ki: "Ben yalnızca Rabbimden bana 
vahyedilene uyarım: bu (vahiy) Rabbiniz 
katından gelen bir bilinç kaynağıdır; 7 ina- 
nacak bir toplum için de kapsamlı bir doğ- 



HE3N 



1 y-n ■; V S-^^ ^' -vA^Jj jlj i ö jj'.^ : : ■» j '■ â'' ! 

Ö\ n:~: ^S- ''*..■..»..'■. 4Jl -tÛU I*'. °..U S-J5 0\\a\ }..)\ Ja 

P ıİ^' ls~İ ?& 3-^- f-^'Î^Jj S 'JJj— -^ Ç-* '^ 
\'f.! : 'Ş-^- 1 VjJ l^JU 4_jL> X^jIj ^_J Ijl j :;: jj^j-Aâj V 

0\JiCi\ ^£JS 1İİJ ; J * O^Lo^j ^J-JÜ <W»-J j L^-^J -^^ J 

' s , = } °. * '. ,**>,' ',' t *' * >' > - o r 

jjjJL J^JsJI /^a >4^' ^3*3 ^h^ 3 &-J-J3İ ~_1İ~~aj ^s 



1)1 'y Ji'li .tg ,'.* lil \°$J6\ 3-i-İJ' 



ru yol haritası ve bir rahmet pınarıdır." 

204 Artık Kur'an okunurken onu can ku- 
lağıyla dinleyin ve sesinizi kesin ki rah- 
mete nail olabilesiniz! 

205 Ve Rabbini, özbenliğinde, alçakgö- 
nüllülükle ve O'ndan sakınarak, sesini 
yükseltmeksizin gündüz gece an 8 ve sa- 
kın kendine yabancılaşanlardan 9 olma! 

206 Unutma ki, Rabbinin tarafında olan- 
lar O'na kullukta kibre kapılmazlar; ve 
O'nun adma/aşkına hareket ederler 10 ve 
yalnız O'nun önünde secdeye kapanırlar. 



1 Raâ fiili "gördü" anlamı yanında, bağlamına 
göre "varsayıma" da delalet eder. Genellikle e- 
raeyte (varsay ki, farzet ki..) formunda bu vurgu 
barizdir. Burada "kanaat, sanı" olarak karşımı- 
za çıkıyor. 

2 Mücâhid'in huzi'l-'afve ibaresine verdiği an- 
lam şudur: "insanların yaratılışlarına uygun ta- 



vır ve davranışlarından kolay, doğal olanını al" 
[huzi'l-'afve min ahlâki'n-nâs ve a'malihim) 
Taberî de bu anlamı tercih eder. Buhârî'nin Ur- 
ve'den naklettiği "Allah Elçisine insanların fıt- 
ratlarına uygun davranışlarından kolay olanını 
almasını emretti" hadisini Ibn Kesir bu âyetin 
tefsiri sadedinde nakleder. Yukarda sayılan 



CUZ9 



<*e3£s3» 



7 / A'RÂF SÛRESİ 



*N3S^ 



305 



isimlerin bu tercihini bu sûrenin son pasajları- 
nın eksen âyeti olan 1 71. âyet de desteklemek- 
tedir. Bu ibareyi "müşriklere karşı af yolunu 
tut" şeklinde anlayan yaklaşımı bu âyetin he- 
men öncesinde gelen âyetle, müşriklere karşı 
Hz. Peygamber'i "Haydi, çağırın Allah'a ortak 
koştuklarınızı, sonra önüme her türlü tuzağı 
kurun ve bana göz açtırmayın!" şeklinde mey- 
dan okumaya çağıran 195. âyet destekleme- 
mektedir. 

3 Cahilin, lafzen "cehalette ısrar edenler". Bu- 
rada ve her yerde cahillerden kasıt düz anlamıy- 
la "bilmeyenler" olamaz. Zaten Peygamber bil- 
meyenlere bildirmek için bir bildiriyle (Kur'an) 
gönderilmiş bir Bildirici (Nebi)'dir. Peygam- 
ber'in, her şeye rağmen ısrarla "tebliğ etmesi", 
"işine bakması", "yapılanlara aldırmaması"m 
emreden âyetlerle birlikte düşündüğümüzde bu 
âyette ilişiğin kesilmesi emredilen kişilerin ti- 
pik özelliği ortaya çıkar: "Haddini" ya da "ken- 
dini bilmezler". Cehalet bu anlamı izleyerek 
172, 175 ve 179'da atıf yapılan "fıtratına yaban- 
cılaşanları" da kapsar. Mekke toplumunun en 
bilgili ve kültürlü simalarından biri olan Amr 
b. Hişam'a (ö. 2/624) "Ebu Cehil" (cehaletin ba- 
bası) adının verilmesi de bu yaklaşımın bir so- 
nucudur. 'İrada, verdiğimiz anlam için bkz: 
4:81 ve 53:29, not. 

4 Nezğ, "bir işin içine onu bozmak için girme- 
ye çalışmak" demektir (Râğıb). insanın selim 
duygularının frekansını bozup onu kirletmek 
için duygu dünyasına yönelik her türlü saptır- 



ma teşebbüsünü ifade eder (Krş: 43:36). 

5 Tâit 'bir kıraatta tayi okunur. Tayf, uyku veya 
yarı uykulu bir hâldeyken görülen hayal 
(Râğıb). Bizce bu, bilinç devreden çıkınca onun 
boşluğundan istifadeyle yerini doldurmaya çalı- 
şan "sahte bilince" tekabül eder. Bu, iradeden 
boşalan yeri vehimlerin doldurmasıdır. Çeviri- 
miz bu mülahazaya dayanır. 

6 Bu âyetin, 201 'in devamı olması sözün bağla- 
mı açısından daha makul görünüyor. Klasik 
müfessirler, bir öncekinin aksine bu âyetin 
olumsuz bir içeriğe sahip olduğunu düşünürler. 
Ama dil açısından "onlar" zamirinin işaret etti- 
ği yer, tekil gelen "şeytan" değil çoğul kullanı- 
lan "sorumluluk bilincini kuşananlar"dır. Yu- 
karıdaki genel yaklaşımı öncelemekle birlikte 
İbn Kesir, bizim âyetin son cümlesine ait çevi- 
rimizi destekleyen bir görüş nakleder. Parantez 
içi açıklamamızın gerekçesi budur. 

7 Besâir (t. basiret) "akim eşyanın hakikatini 
kavrama hâlini" ifade eder. Muhtemelen bu 
formla kullanıldığı ilk yer burasıdır. Fiziki bir 
görmeden daha çok bir "içgörü, farkmdalık ve 
bilinçlilik hâlini" ifade eder. Aktif yapıda olan 
kelime kullanıldığı hemen her yerde vahye, 
özellikle de vahyin "özneliğine" delalet eder 
(Bkz: 17:102, not). 

8 Yani: "..her zaman an!" 

9 Lafzen: "gafillerden". 172, 179, 186 ve 192. 
âyetlerle birlikte anlaşılmalıdır. 

10 Çevirimizin gerekçesi için bkz: 87:1, not. 



•£s3£N» 



8. ENFAL SURESİ 



A 



^ 

dini ilk âyetinden alır. Enfâl "bağışlanan, fazladan bahşedilen" anla- 
mına gelse de, burada "savaş gelirleri" vurgusuna sahiptir. Sûre ilk 
nesilden itibaren Enfâl adıyla anılmıştır (Buhari ve Vahidi). 



Sure Hicretin 2. yılının Ramazan ayında, Bedir Savaşı bağlamında inmiştir. 
Baştan sona konu bütünlüğüne sahiptir. Bu, sûreyi oluşturan pasajlar ara- 
sında çok uzun zaman aralıkları olmadığı anlamına gelir. Bir rivayette 30- 
36. âyetler Mekke'de inmiştir (Kurtubî). Fakat 36. âyetle 37. âyet arasında 
kopmaz bir irtibat vardır. îlk tertipler sûreyi Bakaramın arkasına yerleştirir. 

Konusu savaş ve savaş hukukudur. Bu yüzden olsa gerek, Said b. Cübeyr'e 
bu sûreden sorduklarında, "O Bedir süresidir" demiştir. Sûrenin eksenini 
oluşturan Bedir Savaşını şöyle özetleyebiliriz: 

Hicretin 2. yılının Şaban ayında, Ebu Süfyan önderliğindeki Mekke kerva- 
nının döneceği haberi geldi, ilgili âyetlerden de anlaşılacağı gibi Hz. Pey- 
gamber başından beri kervan için değil, savaş için hazırlanıyordu. Bin deve 
yükünden oluşan kervanı kırk silahlı koruyordu. Medine'deki hazırlığı da- 
ha Suriye'deyken haber alan Ebu Süfyan Mekke'den yardım istedi. Mekke 
yardım çağrışma bin kişilik bir orduyu yola çıkararak cevap verdi. 

Hicrî 2. yılm Ramazan ayının 17'sinde, etkileri açısından dünya tarihinin 
akışını değiştiren bir olay yaşandı. Bedir düzlüğünde sadece ikisi atlı olan 
300'ü aşkın mü'minin kazandığı zafer, kendisinden sonraki bin yıl boyun- 
ca sürecek olan fetihler çağını başlattı. Bu vahyin ve imanın zaferiydi. Bu 
zaferle başlayan iman hamlesi, daha önce eşi görülmemiş bir toplum ve si- 
yaset tarzı üretti. Kur'an zafer gününe kendine ait sıfatı verdi: Yevmu'1-Fur- 
kân (41). Yani: "Hakla bâtılın kesin hatlarla ayrıştığı gün". Bu zafer, o güne 
kadar şahsi başarı destanları yazan İslâm toplumuna "İslâm cemaati" hüvi- 
yetini kazandırdı. Artık yeryüzünde canını hakikate şahit kılan şahsiyetler 
değil, bir cemaat vardı. 

Enfâl sûresi tek cümlede şöyle özetlenebilir: İman en büyük imkandır. 
Çünkü yaratılmış hiçbir şey gücünü kendisinden almaz. Allah'ın yardımı- 
nı Allah'a yardım edenler hak eder. Sûre, sebebe değil müsebbibe dikkat çe- 
ker. Sadece savaş ahlâkını değil, aynı zamanda ahlâk savaşını da öğretir. 
Zımnen şunu söyler: Hak bâtıl savaşı, asla rakamlara, ganimet hırsına, top- 
rak kazanımma ve dünyevi herhangi bir çıkara indirgenemez. 



CUZ9 



*N3£^ 



8 / ENFÂL SÛRESİ 



*N£3$&S* 



307 



(SEL « ı&ı 



Ji2'viM_5 



^^aL. 



LS Js- j LJUj! -_^5jIJ <ljU1 *v-gll£ c— 1^ IJ'3 ,' û.'j ls 



RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA 

1 SANA cihadın bahşettiği gelirler hak- 
kında soruyorlar. 1 De ki: "Cihadın bah- 
şettiği bütün gelirler Allah'a ve Elçisi'ne 
aittir. 2 Şu hâlde, Allah'a karşı sorumlulu- 
ğunuzun bilincinde olun ve aranızdaki 
ilişkiyi düzgün tutun! Bir de Allah'a ve 
Elçisi'ne kulak verin: tabi ki, gerçekten 
inanıyorsanız eğer! " 3 



1 Enfâl: "Kişinin alması gereken miktara ilave 
olarak fazladan aldığı şey" ya da "vermesi gere- 
ken miktara ilave olarak fazladan verdiği şey". 
Bu niteliğinden dolayı farz namazlar dışındaki 
namazlara da "nafile" adı verilmiştir. Enfâl, bü- 
yüğün küçüğe merhamet ve şefkatinin ifadesi- 
dir. Bu bağlamda "cihat sayesinde elde edilen 
lütuf ve nimet" vurgusu taşır. Şöyle sorulabilir: 
Niçin "ganimetler" anlamına gelen ğanâim de- 
ğil de "bağış ve bahşiş" anlamına gelen enfâll 
Ayrıca bir de "zahmetsiz savaş gelirleri" 



2 Gerçek mü'minler şu kimselerdir ki; 
Allah hatırlatıldığı zaman kalpleri ürpe- 
rir, kendilerine O'nun âyetleri okunduğu 
zaman imanları güçlenir ve daima Rable- 
rine güvenirler. 3 Onlar namazı hakkını 
vererek kılarlar 4 ve kendilerine verdiği- 
miz rızıklardan cömertçe sarf ederler. 5 4 
îşte onlardır hakkıyla iman edenler! Rab- 
leri katında saygınlığı olan rütbeler, sı- 
nırsız bir bağış ve görkemli bir rızık onla- 
rı bekler. 6 

5 TIPKI, 7 Rabbin seni hakikat yoluna (sa- 
vaşmak için) evinden çıkardığında ina- 
nanlardan kimileri bundan nasıl hoşlan- 
madılarsa,- 6 gerçek ortaya çıktıktan son- 
ra da, sanki sen onları göz göre göre ölü- 
me sürüyormuşsun gibi, seninle tartış- 
maktan geri durmadılar. 8 

7 Hani Allah, iki topluluktan birinin si- 
zin elinize geçeceğine ilişkin vaadde bu- 
lunmuştu,- siz ise korumasız olanın elini- 
ze düşmesini istiyordunuz. Ne ki Al- 
lah'ın muradı, kelamı aracılığıyla 9 hakkı 
gerçekleştirmek ve kâfirlerin kökünü ku- 
rutmaktı; 10 8 ki hakkın gerçek ve bâtılın 
sahte olduğu böylece ortaya çıksın: tabi 
ki, günahı tabiat hâline getirenler 11 iste- 
mese de! 



anlamına gelen ve iey' adı verilen bir kalem 
vardır ki, iey' hukuku Haşr 6-7'de dile getiril- 
miştir (ilgili notlara bkz). Bu, âyetlerin vermek 
istediği dersle doğrudan alâkalıdır. Teknik ola- 
rak ganimetlerden söz edilmeye 41. âyetle baş- 
lanacaktır. Burada ise konunun ahlâkî boyutu, 
Allah-insan ilişkileri açısından ele alınmakta- 
dır. Esasen mü'minler tarafından savaşta elde 
edilen mallar, bir ganimet değil bir tazminat ve 
tahsilattır. Çünkü onlar Müşrikler tarafından 
vatanlarını terke zorlanmışlar, onlar da yurtla- 



308 



♦N3SSN- 



8 / ENFÂL SÛRESİ 



♦N3S53H- 



CUZ9 



rmı terk ederken tüm mallarını Mekke'de bı- 
rakmışlardı (Krş: 22:40). 

2 Bu kalıp ifade, siyasal ve hukuki olgular çer- 
çevesinde "kamu"ya tekabül eder. Burada gani- 
metin Allah'a ait kılınmasının anlamı budur. 
Bununla adeta, kamunun hukukunun Allah'ın 
güvencesinde olduğu, O'nun bu hukuku koru- 
mak için Hz. Peygamber'i görevlendirdiği imâ 
edilir. 

3 Zımnen: Can sınavından geçenler mal sına- 
vında sınıfta kalmamalıdır. 

4 Bkz: 2:3, not 6; 7:170, not. 

5 Yunfikûn'un türetildiği kök, "cömertçe" ila- 
vesini kaçınılmaz kılmaktadır [Lisân). Namaz 
insanın Allah'a karşı sorumluluğu, zekât insa- 
nın topluma karşı sorumluluğudur. Bu iki ka- 
nattan biri kırılırsa, diğeriyle ruh kuşu miraç 
menziline uçmaz [înfâk için ilk geçtiği 
36:47'nin notuna bkz). 

6 Bu âyetler dışarıdaki savaşı kazananlara, içte- 
ki savaşı nasıl kazanacaklarının yolunu göster- 
mektedir. Kerîm rızık, imanın verdiği özgüven 
ve mutluluktur. Kerîm sıfatı, türünün en 
kalitelisi için kullanılır. Sonradan cömertlik ve 
verdiğini hesaplamadan "veren" anlamı 
kazanmıştır. Kur'an'a göre Rab kerîmdir, 
Kur'an kerîmdir, vahiy meleği kerîmdir, Rasul 
kerîmdir, Arş kerîmdir ve cennet nzıkları 
kerîmdir. 



7 Kemâ edatının kendinden öncesini değil, ken- 
dinden sonraki 6. âyeti gördüğüne ilişkin 
Taberî'nin Mücâhid'den naklettiği görüş daha 
tutarlıdır. Bu görüş ışığında Taberî'nin bu iki 
âyetin kazandığı anlamı mealen vermesi, kayda 
değer bir husustur. 

8 Rivayetlerin aksine bu âyet Rasulullah'm da- 
ha yola çıkarken kervan değil savaş için çıktığı- 
nı ifade eder. Fakat bazılarının aklı ganimette 
kalmıştır. 

9 Hakkın gerçekleşmesinin savaşla değil, "ilâhî 
kelam"m taşıdığı hakikatin bilgisiyle olduğu- 
nun vurgulanması dikkat çekicidir. Savaş sade- 
ce "hakikat-insan" arasına gerilen engelleri kal- 
dırabilir. 

10 Bu âyetin hiç kimsenin tahmin edemeyece- 
ği muhteşem bir fütuhatı haber veren mucizevi 
bir ihbar olduğuna tarih şahittir. 

11 Mucrimûn: Aslı "kesip koparmak" anlamı- 
na gelen cerm. Cerîm, dalından koparıldığı için 
kuruyup gitmiş hurma [Lisân). Mücrim, "suç" 
anlamına gelen curm'den isim. Doğaldır ki, Al- 
lah katında her "suç", "günah" sınıfına girer ve 
işlenmesi yasaktır. Mucrimûn form olarak 
isimdir ve dilsel özelliği gereği "günahı tabiat 
hâline getirenler, boğazına kadar suça batan- 
lar", ölüp gitmiş biri için ise "günahı hayat tar- 
zı hâline getirmiş olanlar" vurgusunu taşır (Krş: 
28:78'in sonu). 



CUZ9 



«£s3SN<- 



8 / ENFÂL SÛRESİ 



-N3£N* 



309 



— ■■■"■— ■--^ >^!$^< ~-' ■ 

L^j— Sj V] <î)l 4_Uİ U j *. - Ir-Jı^i î_Ğ=ıdiJ! j_. 

5] İS) I J_lç ^ VI j_il)l LJ3 ^k=4j)î <u ^iİ£)5 
>• t -.' * ,ı >> - l 



. ilf % 



C~Uj j *_^=u^)S ^^U Jaj^llj olla].. İU 54-J I^=ui 

(ÛU2 ,jjl £=>ıUJI JJ -İİjj u^ji ijîg f Iİ5VI o 

^SLîo ^j ^Jj_^jj .üil ljil_*i ~-$jLj ^_iiji ,«_, jLİj 
İM Ijlîl ^-jjUI I-jjI Ç .' jlîJI Ç\&. y_J\&=z}i olj 

ıVÎ'S 1 5^-^' p-^S 5 y* ^»-3 ij^a ^ — i ^i-Ui p.Tj.âi 



9 Hani Rabbinizden yardım dileniyordu- 
nuz,- 1 bunun üzerine size şöyle icabet et- 
mişti: "Size birbirini izleyen bin melekle 
yardım edeceğim!" 

10 Çünkü Allah bunu yalnızca bir müjde 
olsun için, bu vesileyle içiniz ferahlayıp 
moraliniz yükselsin diye yaptı,- 2 kaldı ki 
zafer garantili yardım, başkasından değil 
yalnızca Allah katmdandır: Elbette Allah 
her her işinde mükemmel olan, her hük- 
münde tam isabet edendir. 

11 Hani o zaman, O'nun inayetinden bir 



güvence olarak sizi bir iç sükunetinin çe- 
peçevre kuşatmasını sağlamış ve üzerini- 
ze gökten tarifsiz bir yağmur 3 indirmişti 
ki, onunla sizi temizlesin, (iç dünyanızı 
kirleten) Şeytan kirinden 4 sizi arındırsın, 
yüreklerinizi güçlendirip ayaklarınızı 
onunla sabit kılsın. 

12 Hani o zaman Rabbin meleklere, "El- 
bet Ben de sizinle beraberim!" mesajını 
(iletmelerini) bildirdi: 5 Haydi, imanda 
sebat edenlere direnç ve moral verin; 
Ben, inkârda direnenlerin yüreklerine 
korku salacağım! Haydi, vurun boyunla- 
rının üstüne!.. Kopartın onların (silah tu- 
tan) tüm parmaklarını!.." 6 

13 Bu, onların Allah ve Elçisi'ne karşı ko- 
nuşlanmaları 7 yüzündendir; ve kim Al- 
lah ve Rasulü'ne karşı konuşlanırsa, iyi 
bilsin ki Allah'ın cezalandırması pek şid- 
detlidir. 8 14 Bu sizin için (ey inkarcılar)! 
Haydi, tadın onu! Bir de ayrıca, inkârda 
(sonuna kadar) direnenler için (âhirette) 
ateş azabı var! 

15 SİZ Ey iman edenler! Savaşta, inkârda 
direnenlerin kalabalık ordusuyla karşılaş- 
tığınızda sakın ardınızı dönüp kaçmayın! 

16 Nitekim o gün -taktik gereği olmaksı- 
zın ya da diğer bir birliğe katılma amacı 
taşımaksızın- kim ardını dönüp kaçarsa, 
kesinlikle o Allah'ın gazabına muhatap 
olacak ve meskeni (de) cehennem olacak- 
tır: o ne berbat bir ikametgahtır. 



1 Zımnen: Kulun gücünün bittiği yerde Al- 
lah'ın yardımı yeter. O anın "bittim noktası" 
olduğunun delili, Rasulullah'm şu duasıdır: 
"Allah'ım! Eğer şu bir avuç insanın yok olması- 
na izin verirsen, yeryüzünde kulluğu sana tah- 
sis eden kimse kalmayacak!" 

2 Melekle yapılan yardımın nasıl anlaşılması 



gerektiğini açık ve net ifade eden cümleler. Ya- 
ni: Allah yardımını, koyduğu yasaları gözeterek 
yapar. Mü'minlerin yüreklerini takviye, bunun 
ifadesidir. Akleden kalbe yapılan bu büyük yar- 
dımı -hâşâ- bir blöf gibi gören anlayış, insanın 
gücünü "kas kuvvetine" indirgeyen mekanik 
anlayıştır. 



310 



«£ö3$5^ 



8 / ENFÂL SÛRESİ 



*N3Ss^- 



CUZ9 



3 Evet, bu bildik tanıdık yağmur {el-mâ') değil, 
tarifsiz bir yağmurdu (mâen). Zira bu yağmur 
maddî eksiklik olan "susuzluğu" değil, mânevi 
eksiklik olan "susuzluk korkusunu" yendi ve 
böylece kalplerdeki kiri yıkadı. 

4 "Şeytan kiri" ya da "pisliği" tefsirlerin dediği 
gibi cünüplük hâli olamaz. Zira cünüplük hâli- 
ni "pis olma" şeklinde telakki eden Ebu Hürey- 
re'ye itiraz eden Allah Rasulü; "Hiç mü'min pis 
olur mu?" demiştir. Buradaki kir veya pislik, 
insana Allah yolunda mücadeleden kaçmasını 
telkin eden (âyet 15-16) duygu ve düşünce kirli- 
liğidir. 

5 Lafzen: "Rabbin meleklere ... mesajını iletti". 
Doğaldır ki korkan melekler değil, inananlardı 
(Râzî). 



6 Meleklerin yardımı, meleklerin göğüs göğüse 
çatışmaya katıldığı şeklinde anlaşılamaz. Bunu 
söyleyen bir tek âyet yoktur. Söz konusu yar- 
dım bu sûrenin 10, 1 1 ve 44. âyetleri; ayrıca Ya- 
sin süresindeki "..kavminin üzerine gökten bir 
ordu indirmedik, zaten Biz asla daha önce de in- 
dirmiş değildik" (28) âyeti ışığında anlaşılmalı- 
dır. 

7 Şâkkû: "karşısında yer aldı, ona karşı konuş- 
landı" mânasına gelir (Râzî). 

8 Allah yolunda savaş meşruiyetini, insanın 
mutluluğu ile insan arasına gerilen engeli kal- 
dırma amacından alır. Böyle bîr savaşın amacı 
asla inanç dayatma, güç gösterisi, egemenlik 
tutkusu ve toprak kaygısı olamaz. 



CUZ9 



*N=3£^ 



8 / ENPÂL SÛRESİ 



«NSgsh- 



311 



o^j jj cu_--öj L-o j «—fiil <U 1 j„..^-=*Jj *jb^lx5j *iâ 

-4^= ^A^i 4JUİ jl3^_^=lJj '; ,j-J£ f; * ^ <u 1 5 1 

<llc- İ>J^ *^J 4J>-^jj <İ)I I^Jsl IjJul 5-i^JI Lfjl 
f^li ^L-fr-i «dil XJi >Jj /«■ ö>İÜj V ^jAJI X^=lİ)I 



l^ajij İş ı ». ö a j. 



i<_Dı 



o ^UUJ! _bJ_j* <ü! jl l^ic! j 0?U- *^=u-o Ijaİİİ 



17 Hem onları siz öldürmediniz; amma 
velâkin, onları asıl öldüren Allah'tı. 1 At- 
tığın zaman da atan sen değildin, 2 ama 
asıl Allah attı. 3 Zira O, inananları (sonu- 
cunu) inayetiyle takdir ettiği güzel bir sı- 
nava tabi tuttu: şüphesiz Allah her şeyi 
işitir, her şeyi bilir. 

18 Bu (da) sizin için (ey inananlar): İşte 
Allah, inkâr edenlerin tuzağını (böyle) 
boşa çıkarır! 4 



19 Siz ey fetih isteyenler! îşte fetih ayağı- 
nıza gelmiştir! 5 Şimdi, eğer bir son verirse- 
niz bu sizler için daha hayırlıdır. 6 Yok eğer 
dönerseniz biz de döneriz; 7 ve ne kadar ka- 
labalık olursa olsun topluluğunuz size 
hiçbir yarar sağlamaz: (Herkes) iyi bilsin 
ki Allah mü'minlerle beraberdir. 

20 SlZ ey iman edenler! Allah'a ve O'nun 
Elçisi'ne bağlılığınızı gösterin,- (O'nun 
mesajını) işittiğiniz hâlde O'ndan yüz çe- 
virmeyin! 21 Bir de kulak asmadıkları 
hâlde "İşittik!" diyenler gibi olmayın! 8 

22 İyi bilin ki, Allah katında canlıların en 
zararlısı aklını kullanmayan (gerçek) sa- 
ğır ve dilsizlerdir. 23 Hem eğer Allah on- 
larda iyi bir hâl ve gidiş görseydi, onların 
işitmelerini sağlardı; ne ki eğer onların 
işitmelerini sağlasaydı bile, onlar inatçı 
inkârlarıyla yine yüz çevirirlerdi. 9 

24 Siz ey iman edenler! Size hayat bahşe- 
den bir (diril)işe çağırdıklarında, 10 Allah'ın 
ve O'nun Elçisi'nin davetine icabet edin! 
Zira iyi bilin ki Allah kişiyle kalbinin (eği- 
limleri) arasına sürekli müdahale eder; 11 
akıbet O'nun huzurunda toplanacaksınız. 

25 Ve öylesine çetin bir yürek sınavına 
karşı tetikte ve tedbirli olun ki, o içiniz- 
den yalnızca bilinci altüst olmuş kimsele- 
re 12 musallat olmakla kalmayacaktır. 13 Ve 
iyi bilin ki Allah'ın azabı pek şiddetlidir. 



1 Kur'an'da Allah'a kati değil, hep mevt isnat 
edildiği hâlde bu âyet istisna teşkil eder. Bir 
sonraki cümlenin ışığında mecazi bir vurguya 
sahiptir. Zımnen, "İman gücüyle savaşıp öldü- 
rüyorsunuz" demektir. 

2 Metinde ve lem termi değil, mâ lameyte gel- 
di. Tercihimiz bu farkı çeviriye yansıtma çaba- 
sının ürünüdür. 

3 Bu ibare beşer dilinin imkanlarını zorlayan 
bir belagat şaheseridir. Ne Allah'ı idrakin ve ha- 



yatın dışına süren mutlak tenzih, ne de Allah'ı 
kişileştiren mutlak teşbih... Zira birincisi aklın 
vehmi, ikincisi duyuların vehmidir. Bu ikisi 
arasındaki dengeyi işte bu âyet temsil eder. 
Kim attı? Kul mu, Allah mı? Her şey "sen at- 
tın" ile "Allah attı" arasında gidip geliyor, olup 
bitiyor. "Atma" aynı cümlede hem kula hem 
Allah'a isnat ediliyor. Kulun atması mecazi, Al- 
lah'ın atması hakiki oluyor. Ortada bir çelişki 
yok. Çelişki bunu anlamakta zorlanan insanın 



312 



*N3£N<. 



8 / ENFÂL SÛRESİ 



*5^3£N* 



CUZ9 



zihninde. Vahiy akla, aşkın olanı idrakin yönü- 
nü gösteriyor. Zımnen: Ey akıl! Onu anlamak 
istiyorsan yaratandan yaratılana doğru bir seyir 
takip et! Mutlak Zât'a nisbetle Allah'ın atması 
da mecaz ve teşbih oluyor. Muhatap teşbihte 
ölçüyü kaçırmasın diye âyet muhteşem bir fi- 
nal ile son buluyor: "Allah her şeyi işitir, her 
şeyi bilir" [Âlemlerin Rabbi Allah, s. 82-83). 
Hayat ve hakikatin mucizevi karmaşası böyle- 
ce "hayat kitabına" da yansımış oluyor. Sözün 
özü: Ey muhatab! Allah hayata her an müdahil- 
dir ; sebebe değil müsebbibe, cama değil camdan 
bakarsan şu gerçeği görürsün: Allah'a yakın 
olursan, O senin elin ayağın, gözün kulağın 
olur. O'nunla atar ve tutarsın, O'nunla görür ve 
duyarsın... 

4 14. âyet inkarcılara hitap ediyordu, bu ise ina- 
nanlara hitap ediyor. 

5 Bu âyet kime hitap etmektedir: 14. âyetin 
muhatabı olan inkârda direnenlere mi, yoksa 
hemen üstteki 18. âyetin muhatabı olan iman- 
da sebat gösterenlere mi? Bize göre bu âyetin 
muhatabı özel bir sınıf değildir. Nasıl ki 25. 
âyetin dile getirdiği potansiyel sapma ihtimali 
yalnızca bir kesime has {hâssah} kılmamazsa, 
bu âyet de özelleştirilemez. Bu âyet hem ina- 
nanlara, hem inkâr edenlere, hem de imanla 
inkâr arasında gidip gelenlere hitap etmektedir. 
Mü'minler fetih istiyorlardı, bu bir fetihti:, 
imanla insan arasındaki engel kalkmış ve ima- 
nın önü açılmıştı. Müşrikler fetih istiyorlardı, 
bu da 70. âyette işaret edildiği gibi onlar için bir 
yürek fethiydi. Gücün verdiği gururun ve kör 
inadın bir perde gibi kapattığı vicdanlarının ör- 
tüsünü açmış ve onları imanla yüz yüze getir- 
mişti. Gerisi kendi tercihleriydi (Bkz: 8.70). 

6 inananlara: "Eğer işi tadında bırakırsanız." 
Sûrenin başındaki şu ağır azarın tam da hatırla- 
nacağı yer: "Şu hâlde, Allah'a karşı sorumlulu- 
ğunuzun bilincinde olun ve aranızdaki ilişkiyi 
düzgün tutun; bir de Allah'a ve Elçisi'ne kulak 
verin: tabi ki, gerçekten inanıyorsanız eğer" 
(Âyet: 1). işi tadında bırakmak, bir "yürek fet- 
hi" amacım taşıması gereken savunma savaşı- 
nı, ganimet ve işgal için yapılan bir saldırı sava- 
şma dönüştürmemek anlamını taşıyordu. Böyle 



yaparlarsa, ganimet ve esir yerine, "Rableri ka- 
tında saygınlığı olan rütbeler, sınırsız bir bağış 
ve görkemli bir rızık" (âyet 4) elde edeceklerdi. 

inkarcılara: "inkârda inada bir son verin" çağrı- 
sı. Onlar da eğer küfürde inada son verirlerse, 
yürekleri Islama açılacak ve inananlara yapılan 
vaadlerin hepsine onlar da ortak olacaklardı.. 

7 İnananlara: Eğer yüce ve ahlâkî amaçlardan 
yüz çevirip dünyevi ve basit çıkarlara yönelirse- 
niz, Ben de emrinize âmâde kıldığım güçlerim- 
le birlikte sizden desteğimi çekerim. 

inkarcılara: Eğer siz bu inadınızdan döner ve 
hakikati kabullenip kendinize gelirseniz, ben 
de rahmetim ve bağışımla size yönelir, sizi 
çarptıracağım cezadan dönerim. 

8 Burada hitap üçüncü bir gruba yönelmektedir: 
Mesaj kendisine ulaştığı hâlde gereğini yerine 
getirmeyen, ona boyun eğmeyenler. . . 

9 Yani: Onların sapması kaderleri değil tercih- 
leridir. Parmaklarıyla kulaklarını tıkayanlar, 
gerçeği duymamayı mazeret olarak sunamazlar. 

10 Vahye göre "ölüm" dünyadan kopmak değil, 
hakikatten kopmaktır. 

11 Bu "müdahale", ilâhî yönlendirmeyi ifade 
eden "hidayet"in ta kendisidir. Bunu radar ör- 
neğiyle açıklayabiliriz. Kalp, adının da çağrıştır- 
dığı gibi radara benzer: Bilinç üstü, bilinçaltı, 
bilinç ve duygulardan gelen iyi kötü her sinyali 
tarar. lyi-kötü ve hak-bâtıl; aldığı her görüntü- 
yü kendi aynasında yansıtır. Allah'ın kişi ile 
kalbi arasına müdahalesi, yanlış görüntünün bi- 
linç arşivine yansımaması için Allah'ın o gö- 
rüntü ile kalbin arasına engel koymasıdır. Zira 
1 l:43'ün de gösterdiği gibi el-havl "engel" anla- 
mına gelir. Sonuçta, insanın kalbi o engel saye- 
sinde kaymaktan korunur. 

12 Zalemû: "Bilinci altüst olmuş kimseler" 
(Bkz: 7:148, not 4). 

13 Söz geliminden: "..içinizden kötülüğe karşı 
aktif olmayan pasif iyileri de kuşatacaktır". 
Zımnen: Pasif iyi aktif kötünün destekçisidir. 
Ibn Cinni le tusibenne olarak okumuştur. Bu 
durumda anlamı şöyle olur: "...o içinizden yal- 
nızca bilinci alt üst olmuş kimselere mutlaka 
musallat edilecektir" (Mân II, 230). 



CUZ9 



■*s3£s*- 



8 / enfâl sûresi 



«N=3£s3«- 



313 



»£t l j ~-£=*j U U I I jj ^J j J ^»y I j <ÖJ I I j_j j>J V 

~£>U : .ı ~Sui jÂ^— a .; j UU^S f*^ 3 ^ Jj^ ^ I^ÂIJ 

__1jj>-^>ij jl _İJ^Ü5j jl _ij jt 1 1 ; 1 I j j 1 ^ -j .v-Ul tiJj 

' - > ^ ** >.' >i .- îi j' »-- ' ^ s*^ 

Jia b_UJ tl—jj jj IjJLn ... _L5 I^Jli LIjIjI r*^IIc. ^-Uj 

iı^ûı ı^jûi]3 <n- ^jj-Jı j>u,î vı ili 5ı İÜ 

^ ÖjLA^ 1....:. : ..Ia ^la»U _1$J_L& j>= 5^' J-* '-"-* ^^ 

IfjJulı il 1 5ı^= u^^^j'İ ^jIüj lîilı ji ..ili] ı 



26 Ve hatırlayın ki bir zamanlar siz yer- 
yüzünde ezilen bir azınlıktınız; insanla- 
rın sizi etnik temizliğe tabi tutmasından 1 
endişe ederdiniz! Böyleyken O size sığı- 
nak oldu, sizi yardımıyla güçlendirdi ve 
size güzel ve temiz rızıklar bahşetti: bel- 
ki şükredersiniz. 2 

27 Siz ey iman edenler! Allah'a ve Elçi'ye 
ihanet etmeyin! Sonra, korumanız gere- 
ken değerlere bile bile ihanet etmiş olur- 
sunuz. 3 28 Zira aklınızdan çıkarmayın 



ki, mallarınız ve çocuklarınız birer sınav 
aracıdır; 4 ve bilin ki katında en büyük 
ecir bulunan Allah'tır! 

29 Siz ey iman edenler! Eğer Allah'a karşı 
sorumluluk bilinciyle hareket ederseniz, 
size hakkı bâtıldan ayıracak bir ayrım gü- 
cü verir; 5 dahası kötülüklerinizin üzerini 
örter ve sizi bağışlar; çünkü Allah'tır sı- 
nırsız lütuf, sonsuz kerem sahibi olan! 

30 HANİ bir zaman da inkârda direnenler 
senin önünü kesmek, öldürmek ya da 
sürgün etmek için sana tuzaklar kuruyor- 
lardı. Nitekim onlar hep tuzak kurmuş- 
lar, Allah da onların tuzağını sürekli boşa 
çıkarmıştır,- zira Allah tuzakları boşa çı- 
karanların en hayırlısıdır. 6 

31 Her ne zaman âyetlerimiz kendilerine 
iletilse derler ki: "Biz (bu tür sözleri) ön- 
ceden de işitmiştik. İstesek buna benzer 
sözleri biz de düzüp koşabiliriz. Hem bu, 
eskilerin masallarından başka bir şey de- 
ğildir!" 

32 Bir zaman da tuttular şöyle dediler: 
"Allah'ım! Bu eğer senin katından gelen 
bir hakikatse, o zaman gökten üzerimize 
taş yağdır; ya da bize can yakıcı bir azap 
gönder!" 7 

33 Oysa ki Allah, sen onların arasınday- 
ken onları cezalandırmayı istemedi; üste- 
lik Allah, af dileme sürecini yaşarken on- 
ları cezalandırmak da istemezdi. — > 



1 Lafzen: "..kapıp götürmesinden". 

2 "Allah sizin için bir zorluktan sonra bir ko- 
laylık verecektir" (65:7) âyetinin müjdelediği 
gibi yokluk ve muhalefetle imtihanın kaçınıl- 
maz sonucu varlık ve iktidarla imtihandır. 



arkadan gelen 29. âyetin 'insanlık' durumuyla 
ilgili evrensel mesajı, bu pasajın anlamını tarih- 
sel olanla sınırlandıran tüm yaklaşımları geçer- 
siz kılmaktadır. Aslında âyette geçen emânât, 
başta 33:72'de geçen ve en doğru yorumla insa- 
nın seçme yeteneğine tekabül eden "emanet" 



/-vıiüiı a vc w ııuıı ı^ı^ifti ııc iiictiicü j^cııui uyması- 
na ihanetle eşdeğerdir. 

4 Kelimenin "ergitme potası" (el-fetnu) mâna- 
sından yola çıkarak: Evlat ve servet sizin pota- 
nızdır, Allah o potada sizin cevherinizi cürufu- 
nuzdan ayırır: siz cürufa değil cevhere çıkmaya 
bakın! Bunun için de terbiyenin ateşinden 
geçek lazım. Altın ateşlerde sınanmadan ger- 
danlara takılmıyor. Kişinin çocukları ve malı 
kendini saflaştıran bir "pota" olma istidadı 
taşıyor. Buradan çıkan sonuç şudur: Ebeveynler 
çocuklarını terbiye ettiklerini düşünürler, fakat 
çocukları üzerinden kendilerinin terbiye 
edilmektedir. İşte âyette ifade buyurulan mal 



ve evıaum kişi ıçm nene oınıa gerçeği ouuur. 

5 Zımnen: Bu seçip ayıran akıl sayesinde evlat 
ve servet gibi nimetler ile nimetin fitnesini bir- 
birinden ayırır, birinciyi talep ederken ikinci- 
den uzak durursunuz. 

6 Lafzen: "Allah da onlara tuzak kurmuştur; zi- 
ra Allah tuzak kuranların en hayırhsıdır." Bu 
lafzi anlamdaki "hayır", Allah'ın kurduğu tuza- 
ğın insanmkine benzemeyip, hep onun hayrına 
olduğu şeklinde anlaşılmalıdır (Râzî). 

7 Enes b. Malik'e göre bu tür teklifleri Mekke 
yıllarında ilk dillendiren "Cehaletin Babası" la- 
kaplı Amr b. Hişam idi (Buhârî, Tefsir 8:3; 
Müslim, S. Münafikûn 37). 



«^3^ 



CUZ9 



*N3£sH- 



8 / ENFÂL SÛRESİ 



*is3SN* 



315 



' ^ ' ' ' \ 's 





lj_3jjj 4_jJUojj *l^=»_* 2 

L^j j gö : ^ — -j <ii I L^. — ^ -^ ljX/z-J j*_^Jl^al cJ^â.â.l.j 

t. , ^ T > ^ 

I jgî' I jb <U *d£ ^ JLÎ 1 <'* j*- — '; j ii^i 0j5o V ^yLİ 
I^aİ^-U IjJ^j j I j ıfı- j , : .//j o>-Uju 1 o.ı "üi I oLs 



< — 34 Ama şimdi onlar Mescid-i Ha- 
ram'dan (inananları) alıkoyup dururken, 
Allah'ın onları cezalandırmaması için ne 
gibi bir gerekçeleri olabilir? 

Kaldı ki, onlar (Kabe'nin) can dostları ola- 
mazlar: çünkü oraya can dost olmaya an- 
cak sorumluluk bilincini kuşananlar lâyık- 
tır,- ve fakat onların çoğu bunu bile fark et- 
mezler. 35 Onların Beyt çevresindeki iba- 
deti (vahyi susturmak için) şamata çıkar- 



mak ve (namazı) engellemekten ibarettir. 1 
Haydi öyleyse, ısrarlı inkârınızdan dolayı 
tadın azabı! 

36 (İnsanları) Allah yolundan çevirmek 
için servetlerini ortaya koyan şu kâfirler 
var ya: 2 işte onların., daha çok servet har- 
camaları gerekecek; sonra bu onların 
içinde gerçekleşmemiş bir özlem olarak 
kalacak ve en sonunda tükenip gidecek- 
ler. Nihayet, inkârda ısrar eden bu kim- 
seler topluca cehenneme sürülecekler 37 
(ki), Allah pisliğe kesmiş olanı tertemiz 
olandan seçip ayırsın,- ve pisliğe kesen 
herkesi birbiri üzerine istif ederek tümü- 
nü cehenneme doldursun: işte onlardır 
büsbütün kaybedenler. 

38 inkârda ısrar edenlere, eğer (inada) bir 
son verirlerse geçmişte yaptıklarının ba- 
ğışlanacağını söyle,- yok eğer bildiklerini 
okumaya devam ederlerse, geçmişteki 
benzerlerinin basma gelenleri sakın 
(unutmasınlar)! 39 Artık onlarla zulüm 
ve baskı 3 sona erinceye ve hayatın Al- 
lah'a adanmasına (yönelik tüm baskılar 
kaldırılıncaya) kadar 4 savaşın! Ne ki 
baskıya bir son verirlerse, unutmayın ki 
Allah onların yaptığı her şeyi görmekte- 
dir. 40 Bütün bunlardan sonra yüzçevire- 
cek olurlarsa, şunu iyi bilin ki Allah sizin 
Sahibinizdir: O ne muhteşem bir Sahip, 
O ne mükemmel bir Yardımcıdır! 



1 Lafzen: "..ıslık çalmak ve el çırpmaktan iba- 
rettir". Mukaen: "Kuş ötüşü, deve böğürmesi, 
ağıt, ıslık, çığlık, inilti" gibi enstrümantel ol- 
mayan her tür ses [Lisân). Tasdiyeten: "El çırp- 
mak, alkış". Said b. Cübeyr buna "alıkoyma, 
engelleme" anlamını verir (Taberî). Bunun dil 
açısından izahım yapan Ebu Ubeyde ve onu 



Ezrak, İbn Abbas'a iki kelimeyi de sorar. Bu iki 
kelimeye Katade'nin verdiği anlam, İbn Ab- 
bas'mkinin tam tersidir (Taberî ve Râzî). Âyeti 
lafzi anlamına indirgeyip ıslık çalma ve el çırp- 
mayı müşriklerin ibadeti olarak takdim etmek 
yanlıştır. Zira âyet şöyle biter: "ısrarlı inkârı- 
nızdan dolayı tadın azabı". Soru şu: Islık çalma 



ve namaza engel olmak için çıkartılan şamata- 
dan kinayedir. Allahu a'lem. 

2 Yani: Allah'ın verdiğini Allah'la savaşmak 
için harcayan zavallılar. . . 

3 Fitne'nin "zulüm ve baskı" anlamı için bkz: 



4 Lafzen: "din tamamen Allah'ın oluncaya ka- 
dar". Bizim âyetin dış bağlamına uygun serbest 
çevirimizi hemen arkadan gelen cümle doğrula- 
maktadır. Savaşın amacı saldırgan tarafın sal- 
dırganlığına ve inanca yönelik baskılarına son 
vermektir. 



cuzıo 



•>N3£s3* 



8 / ENFÂL SÛRESİ 



**s3£3^ 



317 



<< ~4S~ 4Ü (Jl— A S. ° ,*ı ■ r - a p ?o :C- L-oJİ lj_*İ£.|j 

.t , ,-t , • ,• . >.' • .. ' , " 

-vftj LlJ-xJl SjJi-JüIj p ~; I il ı>- j-j-ii t ^_j- J^== 

.*jj£-I^J jjj (*XÎ-a AÂ-....I I l 5 J> I J ^ J,,rl3l I öjJ_jJU 

ol£= fjil İül ^.,W«;I j£=>)j jli_JI ^ ^İÜLÎV 

'J jjJl^sJI oli; İJİ İ-Jl Xİ_İ <îll ^£J j j^Vl ^,3 
°* *"t* e ' * f t*' —a/»'*' * f ) } ) ° 

~5JlUjj t>LJS ~^=u^c 1 ^ p.ı, : .â".l 1 il -va^a^jjj i!j 

*' s t ' ' "X ' ^ J' ' — \ 1*° X al 

ki ~.--.Şa) 131 I j_^l ^-İJl Lfıl ^ (03 j>-""^ f^y 
Igs by^Jû ^=>İSJ f^= <cU l Ijj^=jl3 IjiiiU 



41 ŞUNU iyi bilin ki, ganimet olarak aldı- 
ğınız her şeyin beşte biri Allah'a ve El- 
çi'ye,- dolayısıyla 1 yakınlara, yetimlere, 
muhtaçlara ve yolda kalmışlara aittir. 2 
Eğer siz, Allah'a ve hakkm bâtıldan ayrıl- 
dığı o gün, -yani iki ordunun karşı karşıya 
geldiği gün- kulumuza indirdiklerimize 3 
inanıyorsanız (bu paylaşıma uyarsınız): 4 
Zira Allah her şeyi yapmaya kadirdir. 



42 O zaman siz vadinin yakın ucunda, 
onlar da uzak uçundaydı,- kervansa sizden 
hayli aşağıdaydı. Eğer sözleşmiş olsaydı- 
nız dahi, sözleştiğiniz zamanı bu kadar 
isabetli tutturamazdınız. Fakat Allah ol- 
ması mukadder bir işi gerçekleştirmek 
için (böyle) yaptı ki ; helak olan hakkın 
açık bir müdahalesiyle helak olsun, ha- 
yatta kalan da (yine) hakkın açık bir mü- 
dahalesiyle hayatta kalsın: 5 Zira Allah 
her şeyi işitendir, her şeyi bilendir. 

43 O zaman Allah rüyanda, sana onları 
sayıca az gösterdi. Eğer onları sana kala- 
balık gösterseydi, kesinlikle yılgınlığa 
kapılacak ve yapılması gereken iş konu- 
sunda anlaşmazlığa düşecektiniz. Fakat 
Allah (sizi) bundan korudu: çünkü O gö- 
nüllerin özünü en ince ayrıntısına kadar 
bilir. 6 

44 Hani o gün karşı karşıya geldiğiniz za- 
man onları gözünüzde büyütmemenizi 
sağlamıştı,- sizse onların gözünde zaten 
az görünüyordunuz ki, Allah olması mu- 
kadder bir işi gerçekleştirsin: sonunda 
her iş döner dolaşır Allah'ın (dediğine) 
varır. 

45 (Öyleyse) siz ey iman edenler; bir top- 
lulukla savaş için karşı karşıya geldiği- 
nizde, yılmayın ve Allah'ı sürekli anın ki 
kurtuluşa er esiniz. 7 



1 Buradaki ve bağlacına, Hz. Peygamber'in uy- 
gulamaya koyduğu anlayış da göz önüne alına- 
rak verilebilecek en uygun karşılık. 

2 Girişte enfâl denilmişti, burada ganîme deni- 
liyor. Bu hitabın ahlâkî amacını yansıtıyor ve 
girişteki sorunun cevabı şimdi veriliyor. 

3 İmam Bakır'a göre bu âyet, Kadir gecesi ile Be- 
dir savaşının yılın aynı gününe denk geldiğine 



rumda, Hz. Ali'nin aynı gün şehid edilişinin 
duygusal bir payı olsa gerektir. 

4 Buradaki yevmu'l-furkân ile 44:4 yan yana 
okunmalıdır. 

5 Veya helak ve hayat'ı iman ve inkâr'dan me- 
caz olarak görüp: "..böyle yaptı ki; küfrü seçen 
açık bir delil olan bu (sonuca bakıp) helaki ter- 



sine" ilaveten, o duygu ve düşünceye daha te- 
melde neyin sebep olduğunun bilinmesine de- 
lalet eder. Çünkü zâtu's-sudur ifadesinin bizi 
yönelttiği alan, kalbin/akim eyleminden de öte, 
o eylemi ortaya çıkaran tasavvurdur. Mübalağa 
formu olan 'alîm, "sıradan bir bilmeyi" değil 
"en ince ayrıntısına kadar bilmeyi" ifade eder. 
Bu âyette geçen "yılgınlıkla" sonuçlanacak bir 
sürece, Allah'ın daha başında rüya ile müdaha- 
le ederek psikolojik bir yönlendirme yapması, 



bir 'gaybi yardım'dır. Allah insana olan yardı- 
mını, O'ndan başka hiç kimsenin -o yüreğin sa- 
hibinin dahi- böylesine etkileyemeyeceği insan 
davranışlarını yönlendiren bir merkeze 'istika- 
met açısı' vererek yapmaktadır. 

7 islâm askerlerinin savaşta "Allah! Allah!" ni- 
dalarıyla hücuma geçmesi, bu âyetin lafzi bir 
tezahürü olarak, yüzyıllardan beri uygulanan 
bir gelenek hâline gelmiştir. 



*£ = e3£^ = fo ' 



cuzıo 



«N3S»* 



8 / ENFÂL SÛRESİ 



-^^* 



319 



iHgHJH^ 



^fîf»- j-ij» 2)1 5ıS 4İ11 jjli j^^^^jIJLj 

^^^r^î * ^~^£ UJ1 1 jj ^ — ■ ^JJl (_s5^j ^' l£_^ 3^3 
— ^-uj '!> lÂîj^' ^'-^ ' J-* 3*3 p— *j^jj!j f>— fr^J^î-J 

f^' -^-y^J f^Uaj J tj HJJ l ol J X_^=u~bl c~^Ji l_^j 

<î)l oÇl; Ij^_Iğ= I4II3 ^ Si-^'3 JÎ^y <J' 'JİİS' 



46 Ve Allah'a ve O'nun Elçisi'ne 1 tabi 
olun ve birbirinizle didişmeyin! Sonra di- 
rencinizi yitirirsiniz, rüzgarınız da kesi- 
lir. 2 Kesinlikle direnin, unutmayın ki Al- 
lah direnenlerle birliktedir. 3 

47 Ve yurtlarından, gösteriş içinde kasıla- 
rak huruç eden kimseler gibi olmayın; 
çünkü onlar Allah'ın yolundan (insanları) 
alıkoyuyorlar. Allah ise onların bütün 
yaptıklarını etkisiz hâle getiriyor. 4 

48 Ve o zaman Şeytan, yapıp ettiklerini 



kendilerine güzel göstererek diyordu ki: 
"Bu gün hiç bir insan size galip gelemez,- 
çünkü ben sizin yanınızdayım!" Fakat 
iki taraf birbirinin görüş alanına girince 
ökçeleri üzerine geri döndü ve dedi ki: 
"Benim sizinle hiçbir ilişkim olamaz! 
Çünkü ben sizin görmediğinizi görüyo- 
rum,- üstelik ben Allah'tan korkarım: 5 
çünkü Allah'ın cezalandırması pek şedid 
olur!" 

49 O zaman ikiyüzlüler ve kalbinde has- 
talık olanlar 6 diyorlardı ki: "Bu adamlara 
dinleri yanlış yaptırıyor! " 

Oysa, Allah'a güvenen herkes şunu bilme- 
li: her işinde mükemmel olan, her hük- 
münde tam isabet eden yalnız Allah'tır. 7 

50 VE O, küfre saplanıp kalanlara ölümü 
tattırdığında bir görmeliydin: Melekler 
onların suratlarına ve sırtlarına vurarak 
(diyecekler) ki: "Tadın bakalım yakıcı 
azabı,- 8 51 bu, öz ellerinizle işlediklerini- 
zin karşılığıdır; 9 değilse Allah'ın kulları- 
na haksızlık yapma ihtimali bulunma- 
maktadır. 10 

52 (Onların gidişatı da) tıpkı Firavun top- 
lumu ve ondan öncekilerin gidişatı gibi: 
Allah'ın mesajlarını ısrarla yalanladılar,- 
ardından, Allah da günahları nedeniyle 
onları (suçüstü) yakalayıverdi. Elbette Al- 
lah (işinde) kuvvetli, azabında şiddetlidir. 



1 er-Rasul yerine rasulehu gelmesi, itaat gerek- 
çesinin onun Allah'ın elçisi olduğu sonucunu 
verir. 

2 Veya: "..kokunuz gider". Rîh, hem rüzgar 
hem de koku anlamına gelir. Hiç kuşkusuz bu- 
rada mecaz olarak kullanılmaktadır. "Rüzgarı 



gelir. "Kokunuz gider" alternatif anlamının 
zengin çağrışımları içinde "gönül burnu iman 
kokusunu almaz olur" gibi latif bir nükte de 
vardır. İhtilaf ile ru'za'yı birbirinden ayırmak 
gerekir. İhtilaf farklılıktır. Farklılık hem 
eşyanın tabiatının bir gereğidir, hem de özünde 



4 Muhît, özellikle kendisinden önce aktarılan 
olumsuzluklara atıf olan bir fiille (ya'melune 
gibi) birlikte kullanıldığında, "yapılanları etki- 
siz hâle getirme" anlamını tercih ettik. 

5 Şeytan "Allah'tan korkarım" diyor. Allah'tan 
korkmayan insanlara yaklaşırken Şeytan da 
besmele çekiyor olsa gerektir. Bu, insanın yük- 
selişinin de alçalışının da bir sınırı olmadığını 
gösterir. 

6 "Kalbinde hastalık olanlar" ile ilgili bkz: 
74:31, not 12. 

7 Allah'ın gör dediği yerden bakanla Şeytan'm 
gör dediği yerden bakan aynı şeye baksalar da 
aynı şeyi görmezler. 

8 Veya: "Melekler, küfre saplanıp kalanların 
canlarını alırken onların yüzlerine ve sırtlarına 
vuracaklar ve.." Yukarıdaki anlam, âyetin mev- 
cut okunuşuna dil açısından daha uygundur. 
Yeteveffa, gramatik açıdan tekil bir gizli Özne- 



ye ±şüivl ı.uuLi\L\.un. uu un laıjıaLiy ıa jriiiüiı lü. 

(Zemahşerî; Râzî ve Âlûsi) Sözcüğün alternatif 
anlama uygun okunuşu çoğul bir özne olan 
'meleklere' atfen tetevefh formunda olmak du- 
rumundadır ve İbn Amir kelimeyi bu şekilde 
okumuştur. Meleklerin yüzlere ve sırtlara vur- 
masını lafzi olarak yorumlayan îbn Abbas'm 
yorumunu verdikten sonra Râzî "Benim bu ko- 
nuda ondan daha şık, farklı bir yorumum var" 
diyerek söze girer ve yüzlerine vurmanın 
'âhirette kendilerini bekleyen kötü akıbet', sırt- 
larına vurmanın ise 'ardında bıraktığı hiçbir 
dünyalığa ulaşamama ve hayrını görememenin 
verdiği hayal kırıklığı ve ıstırap' olduğunu söy- 
ler. Zımnen: İnsanın ebedi istikbali, dünyadaki 
tercihlerinden bağımsız değildir. 

9 Zımnen: Allah sadece ödüllendirir, ceza insa- 
nın kendi kendisine yaptığıdır. 

10 Leyse'nin cevabı bâ ile gelince, söz konusu 
eylemin imkan ve/veya ihtimal yokluğuna de- 
lalet eder. 



♦N3£N* 



cuzıo 



*N=3£N<- 



8 / ENPÂL SÛRESİ 



♦N=3S^ 



321 



■>*#•»'■««< 



1JU1 <iıı IJU tjijiıı "J^ 

OJ_âli v->A!l 



J ! i_-jI-x £ — ı ' ^ı (^-^ A;..-! "ûi I j 1 j « g...rtilj U I a .-Jo 

-vaU^UÜ -__ $jj oljb Ijjİ5T çv^İJ ^y ^jJÜIj öjc-Js 

Oİ -r, ^_JÜâ \ y\S J^J ö^SjS Jl Uİ^ÂİJ fvfJ^ij 
4jll>- ^35 ^a (S^^" ^jj '"■ ö J^İj çvfrUJ .-vfAİİ ^_* 

., ^~iUJI ı--^. V <JJİ jl elj_i (jli rLfcJI -Lyli 
J4^JI -kLjj j^J âj_î> ,v * "»w' ..-I LJâ <v$J ljj_s-lj 

-vu~U I y^>- ö I j v j jı lh~i V .*ij 1 j /v^J I ı_s jj <ü 1 

;iv' j»JaJI «-^ı,.,M ^a <GI >cU I ^ylt J*^ — 1 jj j \^ ?vJJ>-u 



53 Bu, şu (yasa) gereğidir: Allah, bir top- 
luma bahşettiği nimeti o toplum özbenli- 
ğine yabancılaşmadıkça 1 asla değiştir- 
mez: zira Allah her şeyi işitendir, tarifsiz 
bir ilimle bilendir. 

54 (O hâlde onların akıbeti de) Firavun 
toplumu ve ondan öncekilerin akıbetine 
benzeyecek: Onlar Rablerinin mesajları- 
nı yalanlamışlardı, biz de onları günahla- 
rı yüzünden helak ettik; boğulmaya mah- 
kûm ettik Firavun soyunu: zira hepsi de 



zalim olmakta direniyorlardı. 

55 Allah katında canlıların en şerlisi, (her 
nasılsa) geçmişte küfre sapmış olup da da- 
ha sonra iman etmemekte direnenlerdir. 2 

56 KENDİLERİYLE anlaşma yaptıktan 
sonra, her seferinde, sorumsuzca anlaş- 
malarını bozanlara gelince: 3 57 savaşta 
onları gözüne kestirirsen, 4 geriden gelen- 
lere ibret olsun için öyle bir darmadağın 
et ki, berikiler ders alabilsinler. 58 Ve 
eğer (aranızda anlaşma bulunan) bir top- 
lumun ihanetinden haklı nedenlerle kay- 
gıya kapılırsan, durumu dengelemek için 
onlarla yaptığın anlaşmayı geçersiz ilan 
et: unutma ki Allah hainleri sevmez! 5 

59 Nitekim, küfre saplanan kimseler (Bi- 
zi) aşabileceklerini sanmasınlar. 6 Unut- 
masınlar ki onlar (Allah'ı) atlatamazlar. 

60 Siz de onlara karşı gücünüz oranında 
kuvvet ve atlı birlik hazırlayıp, bu yolla 
hem Allah düşmanlarım, hem kendi düş- 
manlarınızı, hem de bunlar dışında sizin 
bilmeyip Allah'ın bildiği daha başkaları- 
nı yıldırıp caydırabilesiniz. 7 Ve Allah yo- 
lunda her ne harcarsanız size tümüyle ge- 
ri ödenecektir,- ve siz asla zulme uğrama- 
yacaksınız. 

61 Ama eğer onlar barışa yönelirlerse sen 
de bu yönelişe uy! 8 Ne ki 9 yalnızca Al- 
lah'a güven: unutma ki O duyulmayanı 
duyan, bilinmeyeni bilendir. — > 



1 Hatta yuğayyirû mâ bi-enfusihim: "kendile- 
rinde olanı değiştirmedikçe." Anlamı nötr olan 
bu kalıp, bağlamına göre olumlu ya da olumsuz 
anlam kazanır (Krş: 13:11). Burada "nimet" söz- 
cüğünün delaletiyle olumlu bir anlam kazan- 
mıştır. İşte bu olumlu bağlamda "kendinde ola- 



bilinçsizce saptığı inkâr yolu değil, bu sapma- 
nın ardından kendisine sunulan hakikate karşı 
inatla sergilediği bilinçli ve inkarcı tavrıdır. 

3 Bu âyet bir anlaşmanın varlığından kesin ola- 
rak söz etmektedir. Bu anlaşma ya Yahudi kabi- 
lelerle hicretin 1. yılında yapılan Medine söz- 



5 Devletler arası hukuka dair ahlâkî standartlar. 

6 "Birini-bir şeyi geçmek aşmak" anlamına ge- 
len sebeiû'nun bu anlamda kullanıldığı bir baş- 
ka örnek için Ankebut sûresinin 39. âyetine bkz. 

7 Zımnen: Saldırganı caydırmak için meşru ve 
insani sınırlar içinde silahlanın! Yani, güç kul- 



lamııaya iiıcı-uuı ı^aımamaK. ıçm guçıu uıuıı; 

Galibin affetmesi izzet, mağlubun affetmesi zil- 
lettir. 

8 Onursuz bir barışı yeren bir âyet için bkz: 
47:35. 

9 Buradaki ve bağlacının bu bağlamda en uygun 
karşılığı. 



«££3£24* 



cuzıo 



*N3£^<- 



8 / ENFÂL SÛRESİ 



♦NS3S32S» 



323 



=>4BİN 



XA)1 ^=ıJ j *^j jİS ^J Oaül La U-_aJ>- ^>jV) ^ U 
Ö i^ ^ Ö J^T"^ ~5^-a ^2^=4 Ö * J iH-îJ I ^U- ^--L-a^J I 

I^JUj 3 jIİ <LjLa -*xLa ■jSj Olî IÂJW» f>-^5 öl fvİ£-^ 
i. t, » e ^e* -j- s ^ ^ " a > a S a ^ 1 a ^, 

■ÜJ I jib ( Jj_Z_öJ l l^-Lju *— âJI ~£=lXa \^=C öl j /j-j^U 
•Üllj liaJI J>^_Â JjA_,j3 ^ijVl ^ ^i cr^ 
ta-a l^J^pj ^ n-^Ö£- <->\J£- *jJl>-I ta-i -vSw~«J ıjj^— "i 

t , £ i., tr , _ 



< — 62 Tut ki onlar seni (barış tuzağıyla) 
aldatmayı planlamış olsunlar; o zaman 
da elbet Allah sana yeter: O'dur seni yar- 
dımıyla ve imanlı insanlarla güçlendiren: 
63 ki onların yüreklerini O kaynaştırdı; 
eğer sen yeryüzünün bütün servetini har- 
casaydın, onların yüreklerinin arasını 
kaynaştıramazdm, ama Allah onları bir- 
leştirdi: çünkü her işinde mükemmel 
olan, her hükmünde tam isabet kaydeden 
yalnızca O'dur. 64 Sen ey Peygamber! Al- 
lah sana da yeter, sana tabi olan gerçek 



mü'minlere de! 

65 Sen, ey Peygamber! Savaşta ölüm kor- 
kusunu yenmeleri için inananları yürek- 
lendir: 1 Eğer sizden dirençli yirmi kişi 
olursa, bunlar iki yüz kişiyi alt eder; yok 
eğer sizden yüz kişi olursa, inkârda dire- 
nenlerden bin kişiyi alt eder: çünkü onlar 
derin kavrayıştan mahrum bir yığındırlar. 2 

66 Mevcut şartlarda Allah yükünüzü ha- 
fifletmiştir; zira sizin güçsüz olduğunuzu 
iyi biliyor: O hâlde, sizden dirençli yüz ki- 
şi çıkacak olursa, bunlar iki yüz kişiyi alt 
eder,- ama eğer sizden bin kişi çıkarsa, Al- 
lah'ın izni sayesinde iki bin kişiyi alt eder: 
zira Allah (hakta) direnenlerle beraberdir. 

67 KIRAN kırana gerçekleşmiş sıcak bir 
savaş sonucu olmadıkça, bir peygambere 
esir almak yakışmaz. 3 Sizler bu dünyanın 
geçici değerlerini istiyorsunuz; ama Al- 
lah (sizin için daha yüce bir değer olan) 
âhireti istiyor: zira Allah iradesinde pek 
yüce, işinde hikmetli olandır. 

68 Eğer Allah tarafından, önceden bir ya- 
sal izin olmamış olsaydı, 4 ele geçirdikle- 
riniz yüzünden başınıza korkunç bir fela- 
ketin gelmesi kaçınılmaz olurdu. 

69 Şu hâlde, ganimet olarak ele geçirdik- 
lerinizin helâl ve temiz olanlarını kulla- 
nın ve Allah'a karşı sorumlu davranın: 
unutmayın ki Allah tarifsiz bağışlayıcı, 
eşsiz bir merhamet kaynağıdır. 



1 Hami. klasik yorumun "teşvik et" karşılığı- 
nı verdiği bu sözcüğün kendisinden türediği ha- 
rad, "maddî ya da mânevi yok oluş, tükeniş", 
"psikolojik çöküş, zihni direncin kırılıp yok ol- 



2 Klasik nesh teorisine göre, bu âyetin hükmü 
bir sonraki âyetle iptal edilmiştir (mensuh). 
Bunun savunulabilir bir yanı yoktur. Buradaki 
nisbetin doğru anlaşılabilmesi için üstteki not- 



ması" anlamlarına geliyor. Marradahu nasıl ta açıkladığımız hamdı'l-mu'minin ibaresinin 



mm olmak". Aslında burada, "kitle psikoloji- 
siyle" hareket eden iradesiz ve bilinçsiz yığın- 
larla, bilinçli ve dirençli şahsiyetler arasındaki 
nitelik farkı dile getirilmekte, azlığına rağmen 
niteliğin niceliğe galip geleceği vurgulanmakta- 
dır (Krş: 2:249). 

3 Geleneksel tefsirin yaklaşımının aksine, bu- 
rada, tüm unsurlarıyla gerçekleşmiş sıcak savaş 
dışında esir alınamayacağı açıkça vurgulan- 
maktadır. Geleneksel tefsirin bu âyet konusun- 
daki yaklaşımını iki unsur belirlemiştir: 1 ) Hat- 
ta yushine fi'l-'ard ifadesinin kapsamını bu 
âyetten önce inen Muhammed sûresinin 4. 
âyeti belirler. Bizim yukarıdaki şekilde anlam- 
landırdığımız ibare klasik tefsire göre "çok kan 
dökmeden" ya da "düşmanı tamamen ortadan 
kaldırıp iyice hakim olmadan" anlamına gelir 
(Taberî). Râzî, tartışmaya açtığı bu görüşün ge- 
rekçesini de nakleder: "Çünkü devlet ve ikti- 
dar, ancak öldürme yoluyla güçlü ve kuvvetli 
hâle gelir." Şüphesiz o dönemin siyaset felsefe- 
sini yansıtan bu görüş, tefsiri de ister istemez 
etkilemiştir. Yushine, "bir şeyin yoğun, güçlü 



ki anlamı muhtemelen savaşın en sıcak, en yo- 
ğun yaşandığı durumdur ki, biz bunu "kıran kı- 
rana bir savaş" şeklinde çevirdik. 2) Bu âyetin 
Bedir Savaşı'nda alman esirlerle ilgili olduğu 
düşüncesi. Rivayetlerle beslenen bu görüşü 
hem âyet hem de yaşananlar tartışılır kılmakta- 
dır. Âyet açıkça sıcak savaş dışında esir almayı 
yasaklamaktadır. Bedir ise sıcak bir savaştır ve 
esir alınmıştır. Kaldı ki, savaş esirleriyle ilgili 
hükümler bu sûrenin 70. âyetinde açıklanmış- 
tır. Şu durumda bu âyette "bir peygambere ya- 
kışmaz" denilen durum, Bedir sürecinin başlan- 
gıcı olan ve bu sûrenin 7, 28, 42 ve daha başka 
âyetlerinde doğrudan ve dolaylı sözü edilen 
Mekkelilerin kervanına saldırı planlarıyla ilgi- 
lidir. Bunu hemen devamında gelen "Sizler, bu 
dünyanın geçici değerlerini istiyorsunuz" ifade- 
si de bunu teyit eder. 

4 Lafzen: "yazılı bir belge". Bu âyet, "Kervan'a 
saldırıp mal ve esir almak neden yasak da Be- 
dir'de almanlar serbest?" sorusunun cevabıdır. 
"Yasal izin", sûrenin girişindeki "iki topluluk- 
tan biri" (7. âyet) ibaresine bir atıf olabilir. 



cuzıo 



■*F=3S^T*' 



8 / ENFÂL SÛRESİ 



**£3£N» 



325 



>*,«««£ 



j^ iîıi çjı; o] ıj^ıvı ^« ^j^t ^ ^ js ,^1)1 14.1 iî 

ji^S''.».., b'» ' '''3 * o - * ' »> * a * a > ff 

1 3 JıS \jJS\j .ö. ,; s^7' û^İ-»jö l— *j -cU I j ö^^ 1 p S '■ : .' 3 

< y>j*$\ ^ 4—LIİ ,j£=û ° £*jü Vj Ja^İ *-ÇJjl ^..g.'/7-v 



70 Sen ey Peygamber! Elinizde bulunan 
esirlere de ki: "Eğer Allah yüreklerinizde 
iyi ve güzelin (yerleşik hâli olan imana) 1 
yatkınlık bulursa, size sizden almandan 
daha güzelini bahşedecek; tarifsiz bir ba- 
ğışlayıcı, eşsiz bir merhamet kaynağı 
olan Allah sizi de bağışlayacaktır. 

71 Ama eğer sana ihanete kalkışırlarsa, 
unutma ki (senden) daha önce Allah'a 
ihanet etmişlerdi de, (Allah mü'minlere) 
onları (uslandırma) imkanı vermişti: 2 zi- 
ra (unutmasınlar ki) Allah her niyeti bi- 
lendir, her işinde tam isabet edendir. 



72 ÎMANDA sebat eden, zulüm diyarın- 
dan göç eden, Allah yolunda mallarıyla 
ve canlarıyla çaba gösteren ve onlara ku- 
cak açıp yardım edenlere gelince: işte 
bunlar birbirlerinin (gerçek) dostudurlar. 

Ama iman etmiş fakat zulüm diyarından 
göç etmemiş kimselerin, göç edinceye ka- 
dar korunup gözetilmeleri konusunda size 
hiçbir sorumluluk düşmez. Şu var ki, eğer 
dinî baskıya karşı sizden yardım isterlerse, 
bu durumda size düşen yardım etmektir; 
yeter ki kendileriyle aranızda anlaşma bulu- 
nan bir topluluğa karşı olmasın: çünkü Al- 
lah yaptıklarınızın tümünü görmektedir. 3 

73 Nitekim, küfre saplananlar (da) birbir- 
leriyle dayanışma içindedirler. Ancak, siz 
de böyle yapmadıkça yeryüzünde zorba- 
lık ve büyük bir baskı hakim olacaktır. 

74 Hani o imanda sebat eden, zulüm di- 
yarından göç eden, Allah yolunda var gü- 
cüyle çaba gösteren ve onlara kucak açıp 
yardım edenler var ya: onlar gerçek birer 
mü'mindirler: Onları, engin bir bağış ve 
görkemli bir rızık beklemektedir. 

75 Ve daha sonra inanıp zulüm diyarın- 
dan göç edecek ve sizinle birlikte Allah 
yolunda üstün gayret gösterecek kimsele- 
re gelince: İşte onlar da sizdendirler; bir de 
Allah'ın yasası uyarınca, akrabalık bağına 
sahip olanlar (bu şartlara da uyunca) bir- 
birlerine daha bir yakın hâle gelirler. 

Hiç kuşku yok ki, her şeyi bilen yegâne 
varlık Allah'tır. 



1 19. âyette müşrikleri de muhatap alan "Siz, 
ey fetih isteyenler; işte fetih ayağınıza gelmiş- 
tir!" hitabının devamı sadedinde: 

2 Ezheri'ye göre emkene'nin varsayılan tümleci 
"mü'minler"dir (Râzî). Bu ibareye takdirsiz 



"..nitekim, onların yeniden ihaneti de 
mümkündür". 

3 Hicreti teşvik eden bu âyeti, Mekkeli Müslü- 
manların can güvenliği üzerinde hassasiyetle 
duran 48:25'le birlikte mütalaa etmek gerekir. 



AJJ V JOJj C? VJJ^JLJıJJ. 



*Ns3£5#» 

Sure Tevbe adını, üç kişinin tevbesinin kabul edildiğinin anlatıldığı pa- 
sajlardan (102-1 18) alır. Ibn Abbas bu adla anmış, Tirmizî sûreye bu ad- 
la yer vermiştir. Sûrenin yaygın bir adı da Berâe'dir. Sûrenin başlangı- 
cım teşkil eden Berâe, "İlişik kesme ilanı, ültimatom" anlamına gelir. Zeyd 
b. Sabit ve Ebu Hüreyre rivayetlerinde bu isimle anılır (Buhârî). Ayrıca Bu- 
harı sûreye bu isimle yer verir. Sûre ilk nesillerin dilinde bir çok farklı isim- 
le de anılmıştır. Nifak ve Şirk hastalığından kurtardığı ve kâfirleri 'kışkış- 
ladığı' için Mukaşkışe (Kâfirûn ile birlikte), münafık skandalini ortaya koy- 
duğu için Fâdıha, kâfirlerin cezalandırılmasından söz ettiği için 'Azâb, müş- 
riklerin kalbindekileri ortaya döktüğü için Munekkıra, Behûs, Hâfira, Mu- 
sîra ve Muba'sira, müşriklerin defterini dürdüğü için Mudemdeme adlarıy- 
la anılmıştır. 

Tartışmasız Medenî'dir. Bazı âyetlerinin Mekkî olduğu görüşünü, bu konu- 
daki kriterlerden hiç biri teyit etmez (Bkz: 6. sûrenin girişi). Kur'an'dan en 
son inen sûredir. Cabir b. Zeyd'in İbn Abbas'tan naklettiği tertipte en son- 
da yer alır. Çoğunluk tüm sûrenin tek celsede indiği görüşündedir. Sûrenin 
iç yapısı bunu destekler. Sûrenin inişinin zamana yayıldığını kabul etme- 
miz durumunda, bu zaman aralığının 9. yılın (m. 631) Şevval ayının başı ile 
Zilkade ayının sonu olduğunu söyleyebiliriz. 

Tevbe Sûresi Kur'an'da besmele ile başlamayan tek sûredir. İbn Mes'ud nüs- 
hasında besmeleli olarak yer aldığı rivayetini istisna sayarsak, bu yaklaşım 
sahabenin ortak kabulüne dayanır ve yorumla alâkalıdır [İtkân I, 1 73). Bu ko- 
nuda farklı yorumlar yapılmıştır. Râzî bütün yorumları altı başlık altında 
toplar. Bu yorumlara, 'besmelenin hükmü' konusunda birbirinden farklı gö- 
rüşleri savunan fıkıh ekollerinin tezleri de dahil edilmiştir (Bkz: 1:1, not). 

Bu tür mezhebi yorumları bir yana bırakırsak, bu sûrenin başında neden 
besmele olmadığını açıklamaya çalışan tüm yorumların gerekçesi aynıdır: 
iki sûrenin konularının birbiriyle bağlantısı. Görüşler, bu bağlantının nite- 
liği üzerinde farklılaşmaktadır. Übey b. Ka'b'a nisbet edilen yoruma göre bir 
önceki sûre olan Enfâl anlaşma yapma hakkmdayken, bu sûre yapılan an- 
laşmayı bozma hakkındadır. Bir başka yoruma göre Enfâl inananları birbir- 
lerini desteklemeye çağırırken, Tevbe inananları müşriklerle siyasal ve ah- 
lâkî alanda ilişik kesmeye çağırır. Rivayete göre, İbn Abbas'm "iki yüzlük- 
lerden olan Enfâl Sûresi'yle yüzlüklerden [miîn] olan Berae Sûresi'ni neden 
yan yana yerleştirdiniz?" sorusuna, Hz. Osman şu cevabı verir: "Peygamber 



4S3S53Ş* • • «^ 

(a) her sûrenin inişinden sonra 'Bunu şuraya yerleştiriniz' buyururdu. Berâe 
Sûresi ise Kur'an'm en son indirilen sûrelerinden biri. Rasulullah onun ye- 
rini belirlemeden vefat etti. Bu sûrenin içeriğiyle Enfâl'in içeriği birbirine 
benziyordu. Bundan dolayı ikisi yan yana yerleştirildi" (Râzî). Yine İbn Ab- 
bas'm Hz. Ali'ye "Niçin Enfâl'le Tevbe arasında besmele yok?" sorusuna, 
onun "Çünkü 'bismillahirrahmanirrahim' güvence vermektir, bu sûre ise 
tam tersine savaş ve anlaşma iptali hakkındadır" cevabını verdiği nakledi- 
lir. Fakat Humeze, Mutaffif in gibi birçok sûrenin, daha sert içeriğine rağmen 
besmeleyle başladığı ve savaşı emreden âyetler de dahil Kur'an'a ait herhan- 
gi bir metni okurken besmele çekmenin caiz olduğu konusundaki görüş bir- 
liği de bir gerçektir (Âlûsi). Buna ek olarak, Kur'an'da bir çok sûre, konu açı- 
sından birbirine benzer. Arandığında, bundan daha çok birbiriyle konu irti- 
batı olan sûre çiftleri bulmak hiç de zor değildir. Öte yandan, iki sûre ara- 
sında yaklaşık yedi yıllık bir zaman aralığı bulunduğu unutulmamalıdır. 

Bütün bunlar göz önüne alındığında, başında besmelenin bulunmadığı ko- 
nusunda hiçbir tartışmaya yer bulunmayan bu sûrenin, besmelesiz başlama- 
sının nedeni hep yoruma açık bir konu olarak kalacaktır. 

Surenin ana teması tevhid, adalet ve İslâm cemaatinin güvenliğidir. Sûre, 
adaletle güvenlik ya da ahlâkla güvenlik arasındaki hassas dengenin nasıl 
korunacağını öğütler. Bunun için İslâm cemaatini çok sıkı ve tavizsiz bir 
özeleştiriye tabi tutar. Sûre, İslâm cemaatinin güvenlik problemini, adalet 
ve ahlâkî ilkeler çerçevesinde çözmeyi amaçlar. İlk 40 âyet sosyal disiplini 
tesis eder ve toplumu oluşturan farklı inançtan insanlara İslâm cemaatinin 
varoluş sebebi olan sabitelerden ödün verilmeyeceğinin altını çizer. 

Tevbe sûresinin nüzul ortamı, eski düşmanların konumlarını gözden geçir- 
dikleri bir ortamdır. Hudeybiye'de Müşrik Mekkelilerle yapılan barış antlaş- 
masına Hz. Peygamber mutlak galibiyetine rağmen sonuna kadar sadık kal- 
mış, fakat karşı taraf mutlak yenilgisine rağmen bu anlaşmayı ihlal anlamı- 
na gelecek entrikalara başvurmuştur. Müslümanların Müttefiki Huza'a, 
Müşriklerin müttefiki Beni Bekr oymağıyla eski bir kan davası yüzünden sa- 
vaşa girişir. Huza'a müttefiki olan mü'minlerden yardım ister. Hz. Peygam- 
ber'in bu çağrıya olumlu cevabı Mekke'nin fethi ve Huneyn seferiyle netice- 
lenir. Aynı silsilenin bir devamı olarak 9. yılın Receb ayında Tebük seferi 
gerçekleşir, islâm cemaati hac kafilesi Hz. Ebubekir reisliğinde hacda bulun- 
maktadır. Hz. Peygamber bu sûrenin ültimatom niteliğindeki ilk pasajlarını 
muhataplara duyurması için Hz. Ali'ye hac kafilesinin ardından Mekke'ye 



tezahürlerinden arındırılır. 

Mali yükümlülüklerle ilgili pasajlar, kendini cemaatin güvenlik görevinden 
muaf tutmak isteyen zengin kesime ahlâkî sorumluluğunu, yöneticilere de 
gelir dağılımında adaleti sağlama yükümlülüklerini hatırlatır (34-35, 60). 

İslâm cemaatinin fertleri, canı ve malı pahasına akideyi savunma yüküm- 
lülüğünde gevşeklik gösteremez. Bunu yapanlar, çok sert bir eleştiriye tabi 
tutulur. Bunlar içerisinden ikiyüzlülüğü tescilli olanlar, islâm cemaatinden 
kesin ve net bir dille dışlanır (38-123) 

Suredeki Allah'ın bir tek, sonsuz, her şeyi gören, tek kurtarıcı, hep bağışla- 
yıcı, en güçlü, tevbeleri hep kabul eden olarak vasfedildiği cümleler, sade- 
ce insanın Allah'a muhtaçlığını değil, kulluk onuruna sahip şerefli bir var- 
lık olarak özgürlük ve özerkliğine de dolaylı bir atıf içerir. Bu, kişinin ben- 
lik, tarih, çevre, kabile, aşiret, servet, töre vb. gibi iç ve dış baskılardan öz- 
gürleşmesinin önünü açan bir özerklik ve özgürlük alanına tekabül eder. 
Kişi bu özgürlük ve güvenlik garantisini güç, para, makam veya oylamayla 
değil, Allah'la yaptığı itaat sözleşmesi sayesinde kazanır. Taraflarından bi- 
rinin Allah olduğu bir sözleşme, insan için asla vazgeçilemez bir onur, öz- 
gürlük ve güvenlik garantisidir. 

Sure vahiyle ilgili bir pasajın ardından Allah Rasulü'nü âlemlere rahmetin 
tecellisi kılan engin şefkat ve merhametinin tescili mahiyetindeki muhte- 
şem iki âyetle son bulur. 



cuzıo 



♦N3&N* 



9 / tevbe sûresi 



*N3£^ 



329 




jûl^olilj • ,' 5jjJİ^=JI ^jü <î)l Oljjîll^jşJİ 
S; »ıfj? <î" Ol j-^fVl £AJI ^^lill JlXJj_i5i 

jUj4İ (v_jlij ı^_i3ü fjiı i£=4it ijjj»ıkiijj ıît ,1, 

~âj-W- j *ajXj-L>-j l ^~~ > - ^ j:"^ — » j ... 3...İ.I I l^lxsU a >^JI 

l^alilj !>-JU jU ^-^j^ J^ — ! ^j I j_USİ j Lijjvailj 

çv^-j jjü- <ul Oj^vfl^—^ l^iii Sj£jjl IjjIj û^_L^JI 
A-o-*j L5*^- °_rr^ -İJjUJLul ^^^LaJI ^o -A^-l jlj '=, 

fp jj^laj V j»^İ -vfiU ^jJJj <ujSlâ <iij| Xj *jj| >t>^= 



1 BU, Allah ve O'nun elçisi tarafından, 
müşrikler 1 içerisinden 2 antlaşma yaptık- 
larınıza yönelik bir ilişik kesme ilanıdır: 

2 Bundan böyle, işte size dört ay daha ser- 
best dolaşım izni! 3 Ama bilin ki siz, Al- 
lah'ı asla atlatamayacaksımz; yine unut- 
mayın ki, Allah inkâr ve ihanette ısrar 
edenleri onursuzluğa 4 mahkûm edecektir. 

3 Yine Allah ve O'nun Elçisi'nden, Bü- 
yük Hac 5 gününde bütün insanlığa yapıl- 
mış bir duyurudur ki ; Allah kendine 
mahsus özellikleri başkalarına yakıştı- 



ranlarla 6 ilişiğini kesmiştir; O'nun elçisi 
de öyle. Bundan böyle tevbe ederseniz, iş- 
te bu sizin için daha hayırlıdır,- fakat (bu 
davetten) yüz çevirirseniz, iyi bilin ki siz 
Allah'ı asla atlatamazsınız. Nitekim, 
inkâr ve ihanette ısrar edenleri can yakı- 
cı bir azap ile müjdele. 7 

4 Ne var ki, şirk koşanlar arasından ken- 
dileriyle anlaşma yapmış olduğunuz ve 
daha sonra bu anlaşmayı herhangi bir bi- 
çimde ihlal etmeyen ve sizin hasımları- 
nızdan hiç biriyle dayanışma içine girme- 
yen kimseler bunun dışındadır. 8 Artık 
onlarla olan anlaşmanıza süresi dolunca- 
ya kadar riayet edin! Unutmayın ki Allah 
sorumlu davrananları sever. 

5 Ve (bu) yasak (kapsamındaki) aylar çık- 
tığında, 9 artık müşrikleri tuttuğunuz yer- 
de öldürün; yakalayın, çepeçevre kuşatın, 
onları her gözetim noktasına kurulup gö- 
zetleyin! 10 Fakat eğer onlar tevbe eder, na- 
mazı istikametle eda eder ve arınıp yücel- 
mek için ödenmesi gereken bedeli ödeme- 
yi kabul ederlerse, işte o zaman bırakın 
yakalarını! 11 Unutmayın ki Allah tarifsiz 
bir bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet 
kaynağıdır. 

6 Ve eğer müşriklerden biri senden sığın- 
ma hakkı isterse ona sığmak ol; bakarsın 
Allah'ın kelamına kulak verir. 12 Sonunda 
onu kendini güvende hissedebileceği bir 
yere bırak! Böyle davran, çünkü onlar ha- 
kikati bilmeyen bir topluluktur. 13 



1 Müşrikin, baskın özellik anlamında tarihsel 
olana atıf olarak kullanıldığı bu âyette bir türe 
ait isim olarak çeviride aynen yer alırken, 3. 
âyette soyut ve türe ilişkin bir vasıf olarak açıl- 



âyet, ilişik kesme ilanının muhataplarının tüm 
müşrikler değil sadece anlaşmayı bozanlar ol- 
duğunu da açıklamaktadır. 

3 Enfâl 58. âyet, anlaşmaların hangi zorunlu du- 



de eder. Ayrıntılı bir tahlil ıçm ilk kullanıldığı 
20:134'e bkz. Zımnen: Onur imandandır, Al- 
lah'tan kopan onurdan da kopar. 

5 Umre ile haccm arasını ayırmak için hac "bü- 
yük hac" olarak adlandırılmıştır. 

6 Müşrikin 'in tam açılımı (Bkz: âyet 1, not 1). 

7 4. âyetin içeriğine baktığımızda 2 ve 3. âyet- 
lerin sonundaki kâfirîn'in akidevi olmaktan da- 
ha çok ahlâkî çağrışımıyla "nankörler" anla- 
mında kullanıldığı söylenebilir. Âyetin bütü- 
nünde şirk inkâr olarak takdim edilmekte, tev- 
benin şirkten vazgeçmek olduğu vurgulanmak- 
tadır. 

8 Ahde vefa ahlâkî bir sorumluluktur, ahdin ta- 
rafı isterse karşıt inançtan olsun. Muhatabın 
inanç kimliği, ahde vefasızlık gibi ahlâkî olma- 
yan bir davranışın mazereti olamaz. 

9 Veya: "Dokunulmazlık ayları". Buradaki eJ- 
eşhuru'l-hurum' dan kasıt anlaşma süresine 
denk gelen aylardır. Cahiliyyede insanın doku- 
nulmazlığı istisna idi. Vahiy, insan dokunul- 



mazlığını Kuraı naıme getiren ve aoKunuıaDiur- 
lik istisna oldu. Bu yüzden de geleneksel "ha- 
ram aylar" uygulaması boşa çıktı. 

10 Bu savaşın gerekçesi 7. âyetten de anlaşılaca- 
ğı gibi "anlaşmaya ihanet"tir, asla "Ya İslâm, 
ya ölüm!" seçeneğine zorlama değildir (Krş: 
8:61). 

11 Lafzen: "..bırakın, yollarına gitsinler". 

12 Zımnen: Zaten cihadın amacı da İslâm ile 
insan arasındaki engeli kaldırıp insanı kazan- 
maktır. 

13 Bu âyet, bir önceki âyetteki "öldürme" em- 
rinin gerekçesinin dînî değil konjonktürel ve si- 
yasi olduğunu göstermektedir. Tarihsel uygula- 
ma da bunu doğrular niteliktedir: Bu âyetleri 
ilan eden Hz. Ali'ye bir müşrik Rasulullah'la 
anlaşma süresinin dolmasından sonra Allah ke- 
lamını dinlemek ya da bir iş görüşmesi yapmak 
istediğinde öldürülüp öldürülmeyeceğini öğren- 
mek istemiş, Hz. Ali güvenlikte olduğunu söy- 
leyerek bu âyeti okumuştur (Râzî|. 



«>#s^£=ş» 



cuzıo 



♦Ns3£N* 



9 / TEVBE SÛRESİ 



*N3^* 



331 



>*g>A V «K<Ş 



_LL£- j) *JJİ J_IP O-gİ- ( ^^=. J _-LjJ b ^ 



v^J <Sji 0] -LgJ ı^LiL-liâ ^Lİ^ tjiu- *.ı \Jâ 

V ı - ö^xâ_»j 1 y \ fr-x = Lo *. U!u »_gj I d-L-j^ *ji | j . 1, ./? s 

Oj-LÜLjl p_a ^fiiîjlj ÂJo Vj VI 4>*J-« ljS ^>î^ji 
3 ^_^=sa JJ I l j_J l j 2 ^_L^aJ 1 I ^o li I _j I a_j u O l— 9 '' ' 
l>3-*1*j f j— âJ CjLj V I J-ÂaJ j ^j -Ü I ^J -*£==*j I j>-U 

I t^Süo J -v_A -LgX- -X-JU /j_a * gj Laj t I ai^=ıJ j I a ,■, ^ 

ot' " -o" ~ o (S ^e-* • ■"* ' 7 /, ( ) 

~-§J O L-l; I V r*_gj I ji^=J I ÂJSj I I jJlj Us p,grr=^ J ^ 

rv-gj L«J 1 I j „ *„lr -^ j U ^5 j ^JJ Uj VI ! . j jg* Ij -, g-bü 

^ 's' . J *„'*»>* > t - i" 

Öja J j i ^ ..^"a jJj a — *j J j—4- j JJ I 7-1 j_>