(navigation image)
Home American Libraries | Canadian Libraries | Universal Library | Community Texts | Project Gutenberg | Children's Library | Biodiversity Heritage Library | Additional Collections
Search: Advanced Search
Anonymous User (login or join us)
Upload
See other formats

Full text of "Hayat Kitabi Kuran Gerekceli Meal Tefsir"

Hayat Kitabı 

KURAN 

GEREKÇELİ MEAL-TEFSİR 
»^ 

Mustafa İslâmoğlu 





DÜŞÜN YAYINCILIK 



«^ » « »Şsgşşşsi» 

DÜŞÜN YAYINCILIK - 160 

Mustafa Islâmoğlu - 35 



Eserin her hakkı DÜŞÜN YAYINCILIK'a aittir. 
Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir; izinsiz çoğaltılamaz, basılamaz. 



Yayına Hazırlayan 

îç Düzen 
Ali Koçak 

Kapak 
M. Emin Öztürk 

Mushaf Hattı 

Erva © 

Muhammed Enes 

Baskı ve Cilt 
İstanbul Matbaacılık 

1. Baskı Haziran 2008 

ISBN 975-550-043-X 

Fatma Sultan Mh. Kahhalbağı Sk. No: 49/A Topkapı-İSTANBUL 

Tel: (0.212) 524 75 24 Fax: (0.212) 635 27 66 

www.dusunyayincilik.com 

Sipariş Tel: (0.212) 528 12 26 - 27 Fax: (0.212) 528 12 20 

www.kidap.com.tr 



İÇİNDEKİLER 



Sûreler 

24. Nûr 677 

25. Furkan 697 

26. Şu'arâ 713 

27. Nemi 734 

28. Kasas 752 

29. Ankebût 775 

30. Rûm 792 

31. Lokman 807 

32. Secde 816 

33. Ahzab 823 

34. Sebe 844 

35. Fâtır 859 

36. Yasin •' 871 

37. Sâffât 883 

38.Sâd 898 

39. Zümer 909 

40. Mü'min 926 

41 . Fussilet 941 

42. Şûra 954 

43. Zuhruf 968 

44. Duhân 982 

45. Câsiye 989 

46. Ahkâf 997 

47. Muhammed 1006 

48. Fetih 1015 

49. Hucurât 1026 

50.Kâf 1032 

5 1 . Zâriyat 1 039 

52. Tûr 1046 

53. Necm 1053 

54. Kamer 1060 

55. Rahman 1067 

56. Vâkı'a 1075 

57.Hadîd 1082 

58. Mücâdile 1090 

59. Haşr 1 100 

V 



«£=^$Ş=H *- — — » ^s^g^, 



60. Mumtehane 1110 

61. Saf 1117 

62. Cuma 1 123 

63. Münâfikûn 1 128 

64. Teğabün 1132 

65. Talâk 1 137 

66. Tahrîm 1 142 

67. Mülk 1 148 

68. Kalem 1154 

69. Hakka 1 162 

70. Me'aric 1 167 

71. Nuh 1172 

72. Cin 1177 

73. Müzzemmil 1 183 

74. Müddessir 1 188 

75. Kıyamet 1 196 

76. însan 1 200 

77. Mûrselât 1207 

78. Nebe' 1211 

79. Nâzi'ât 1216 

80. 'Abese 1220 

81. Tekvir 1225 

82. Infitar 1229 

83. Mutaffifin 1232 

84. İnşikâk 1236 

85. Burûc 1239 

86. Tarık 1243 

87.A'lâ 1246 

88. Ğaşiye 1250 

89. Fecr 1 253 

90. Beled 1258 

91. Şems 1261 

92. Leyi 1264 

93. Duhâ 1267 

94. Şerh 1 270 

95. Tîn 1273 

96. 'Alak 1276 

97. Kadr 1281 

98. Beyyine 1 285 

99. Zelzele 1288 

100. 'Âdiyat 1291 

101 . Kâri'a r 1294 

102. Tekasür 1296 

VI 



*e3£M* * • ^^^ 

103. 'Asr 1298 

104. Hümeze 1301 

105. Fil 1303 

106. Kureyş 1306 

107. Mâ'ûn 1308 

108. Kevser 1311 

109. Kâfinin 1314 

1 10. Nasr 1317 

111. Tebbet 1320 

1 12. îhlas 1322 

1 13. Felak 1325 

1 14. Nâs 1328 

Kaynakça 1331 

Dizin 1333 



KISALTMALAR 



A.Br 


: Ana Britannica 


age 


: adı geçen eser 


ay 


: aynı yer 


bkz 


: bakınız 


Ç 


: çoğulu 


ilg 


: ilgili 


krş 


: karşılaştırınız 



md 


: madde 


msl 


; misal 


nkl 


: nakleden-naklen 


t 


: tekili 


tef 


: tefsirinde 


vb 


: ve bunun gibi 


vd 


: ve diğerleri. 



VII 



ALFABETİK OLARAK DÎZÎLEN KUR'AN-I KERÎM SÛRELERİNİN 
MUSHAF SIRASI, MEAL VE MUSHAFTAKİ SAYFA NUMARALARINI GÖSTERİR CETVEL 



Sûre 



Sıra 



Meal Mushaf 



Sûre 



Sıra 



Meal Mushaf 



Sûre 



Sıra 



Meal Mushaf 



'Abese 80 . 

'Âdiyat . . .100 . 

'Alak 96 . 

'Asr 103 . 

A'lâ 87 . 

A'râf 7 . 

Ahkâf 46 . 

Ahzab 33 

Âl-i İmran . . .3 
Ankebût . . .29 
B 

Bakara 2 

Beled 90 

Beyyine ... .98 

Burûc 85 

C 

Câsiye 45 . . 

Cin 72 . . 

Cuma 62 

D 

Duhâ 93 

Duhân 44 

E 

Enam 6 

Enbiya 21 

Enfal 8 . . 

F 

Fâtır 35 

Fatiha 1 

Fecr 89 

Felak 113 .. 

Fetih 48 

Fil 105 .. 

Furkan 25 

Fussilet ... .41 
G 

Ğaşiye 88 . . 

H 

Hac 22 . 

Hadîd 57 . 

Hakka 69 . 

Haşr 59 . 

Hicr 15 . 

Hucurât ... .49 . 



.1220 
.1291 
.1276 
.1298 
.1246 
..260 
.,997 
. .823 
..103 
..775 



.584 
.599 
.597 
.601 
.590 
.150 
.501 
.417 
..49 
.395 



....5 
.1258 
.1285 
.1239 

..989 
.1177 
.1123 

.1267 
. .982 



...1 
.593 
.598 
.588 

.498 
.571 
.552 

.595 
.495 



.222 127 

.615 321 

.306 176 



..859 

1 

.1253 
.1325 
.1015 
.1303 
..697 
..941 



.433 



.1250 



.592 
.604 
.510 
.601 
.358 
.476 

.591 



. .638 331 

.1082 536 

.1162 565 

.1100 544 

. .481 261 

.1026 514 



Hud 11 

Hümcze . . .104 

î 

İbrahim ... .14 

İhdas 112 

İnfitar 82 

İnsan 76 

İnşikâk ... .84 

tsra 17 

K 

Kadr 97 

Kâf 50 

Kâfirun . . .109 

Kalem 68 

Kamer 54 

Kâri'a 101 

Kasas 28 

Kehf 18 

Kevser ....108 
Kıyamet . . .75 
Kureyş . . . .106 
L 

Leyi 92 

Lokman ... .31 . 
M 

Mâ'ûn 107 . 

Maide 5 . 

Me'aric ... .70 . 
Meryem ... .19 , 
Muhammed 47 . 
Mumtehane 60 . 
Mûrselât . . .77 . 
Mutaffifin . 83 . 
Mü'min ... .40 . 
Mü'minun . .23 . 
Mücâdile . . .58 . 
Müddessir . .74 . 

Mülk 67 . 

Münâfikûn .63 . 
Müzzemmil 73 . 
N 

Nahl 16 . 

Nâs 114 . 

Nasr 110 . 

Nâzi'ât 79 . 



..395 
.1301 



. . . .469 
. . .1322 
...1229 
. . .1200 
. . .1236 
526 



...1281 
...1032 
...1314 
...1154 
. . .1060 
. . .1294 
. . . .752 
. . . .553 
...1311 
...1196 
. . .1306 

. . .1264 
. . . .807 



.220 
.501 

.254 
.604 
.586 
.577 
.588 
.281 

.598 
.517 
,603 
.563 
.527 
.600 
.384 
.292 
.602 
.576 
.602 



.1308 
..188 
.1167 
..578 
.1006 
.1110 
.1207 
.1232 
..926 
. .659 
.1090 
.1188 
.1148 
.1128 
.1183 



. . .495 
. .1328 
..1317 
. .1216 



.595 
.410 

.602 
.105 
.567 
.304 
.506 
.548 
.579 
.587 
.466 
.341 
.541 
.574 
.561 
.553 
.573 



.266 
.604 
.603 
.582 



Nebe' 78 1211 581 

Necm 53 ... .1053 525 

Nemi 27 734 376 

Nisa 4 143 76 

Nûh 71 ....1172 569 

Nûr 24 677 349 

R 

Ra'd 13 455 248 

Rahman ... .55 ... .1067 530 



Rûm 30 

S 

Sâd 38 

Saf 61 

Sâffât 37 

Sebe 34 

Secde 32 

ş 

Şems 91 

Şerh 94 

Şu'arâ 26 

Şûra 42 

T 

Tâhâ 20 

Tahrîm ... .66 

Talâk 65 

Tarık 86 

Tebbet 111 

Teğabün . . .64 
Tckasür . . .102 
Tekvir 81 



.792 



.403 



. . .898 452 

..1117 550 



883 . . 


. . .445 


844 .. 


. . .427 


816 . . 


. . .414 



. . .1261 594 



.1270 
..713 
. .954 



.596 
.366 
.482 



. .594 
.1142 
.1137 
.1243 



.310 
.559 
.557 
.590 

.1320 603 

.1132 555 

.1296 600 

.1225 585 



Tevbe 9 326 186 

Tîn 94 1273 596 



Tûr 52 

V 

Vâkı'a 56 

Y 

Yasin 36 

Yûnus 10 

Yusuf 12 

Z 

Zâriyat ... .51 

Zelzele 99 

Zuhruf 43 

Zümer 39 



.1046 



.522 



.1075 533 



.871 
.368 
.426 



.439 
.207 
.234 



..1039 519 

..1288 599 

. . .968 488 

. . .909 457 



Kalem: Nûn,- Mü'mm:Gafir ; Şerh: İnşirah; Tebbet: Mesed; ZelzeleZilzâl 



s 



24, NÛR SÛRESİ 



»NS3^ 



ûre adını, Kur'an'ın en sembolizmi en yoğun âyeti olan 35. âyetinden 
alır. Nûr, "kaynağı görünmeyip hedefini görünür kılan ilâhi ışık" an- 
lamına gelir. Daha ilk neslin dilinde bu adla anılmıştır. 



Sûre Medine'de parça parça inmiştir. Konu farklılıkları bu sonucu verir. Zi- 
na ile ilgili ilk âyetleri 3. yılda inmiş olmalıdır. Zira bu âyetlerin inişine ne- 
den olan olayın kahramanı Mersed aynı yıldaki Reci' pususunda şehid ol- 
muştur. Hz. Aişe'ye yapılan iftira ile ilgili pasajlar (11-26) 5. yılda inmiştir. 
Zira Huza'a'mn kolu olan Mustalıkoğulları üzerine yapılan sefer Hen- 
dek'ten hemen sonra (bir görüşte önce, Şaban ayında) olmuştur. Sûrenin 
iniş sürecinin ne zaman tamamlandığını tesbit etmek zordur. Bunu 9. yıl- 
daki Tebük seferine kadar uzatanlar olmuştur. Bu durumda sûrenin iniş ta- 
rihini 3. yıl olarak tesbit etmek durumundayız. Zira bir sûre için "falan ta- 
rihte indi" demek, o sûrenin baş tarafının indiği tarihi gösterir. Burada şöy- 
le bir soru akla gelebilir: Bu sûreyle neredeyse eş zamanlı olan Nisa süresin- 
deki zina ile ilgili âyetler niçin oraya alınmıştır da bu sûredekiler buraya 
alınmıştır? Muhtemel cevap şudur: Buradaki zina ile ilgili âyetler bir biçim- 
de mü'minlerle ve Allah Rasulü'nün yakın çevresine iftira ile ilgiliyken, 
Nisa sûresindekiler geneldir. 

Hz. Osman tertibinde Haşr-Hac, İbn Abbas tertibinde Ahzab-Mumtehane, 
Cabir b. Zeyd tertibinde Nasr-Hac arasında yer alır. 

Nur sûresi, adı gibi insan tabiatını ve insan ilişkilerini, özellikle de kadın- 
erkek ilişkilerini aydınlatan bir sûredir. Bu ilişkilerin insan kimliliğinin bir 
parçası olan cinselliğin istismara açılmadan nasıl yürümesi gerektiğini be- 
lirler. Bu konuda kimi ahlâkî kurallar koyar. Karşıt cinsler arasındaki iliş- 
kiyi sağlıklı bir zemine oturtur. Sınırlar çizer ve bu sınırları aşanlar için 
müeyyideler getirir. Kadm-erkek ilişkilerinin sağlığı ve kadının karşı cins 
tarafından istismarını önleme açısından kadının kişiliğini dişiliğinin önüne 
geçirir. Kadın bedeninin kamuya açılmasını yasaklar. Bununla, insanın 
haysiyet ve şahsiyetini korumayı amaçlar. Sağlıklı toplumsal ilişkilerin 
sağlıklı bireysel ilişkiler üzerine bina edileceği hakikatini dile getirir. 

Sûrenin zirvesi sûreye adını veren 35. âyettir. Sembolizmin en harika ör- 
neklerinden olan bu âyet, rezervi sonsuz bir mâna pınarı gibi kabını altına 
tutan herkesin gönlünü doldurur. Tabi ki kişinin akıl çapı, iman, hikmet, 
bilgi, birikim, gayret ve ufkuyla orantılıdır. 



678 



*?^3Ş^s* 



24 / NÛR SÛKESÎ 



-»^3^^^ 



CUZ18 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 

1 BU, Bizim indirdiğimiz, kesin ve ayrın- 
tılı hükümleri açıkladığımız 1 bir sûredir; 
ve Biz onda hakikatin apaçık belgesi olan 
âyetler indirdik ki, sorumluluğunuzu ha- 
tırlayasmız. 

2 ZÎNA 2 eden kadın ve zina eden erkek: 
îşte bunlardan her biri için, etkisi cilt ile 
sınırlı yüz vuruş yapın; 3 eğer Allah'a ve 
Âhiret Günü'ne inanıyorsanız, o ikisine 
olan acıma duygunuz sizi Allah'ın hük- 
münü uygulamaktan alıkoymasın,- ina- 
nanlardan bir gurup da onların cezalandı- 
rılmasına 4 tanık olsun. 5 

3 Zina yapan erkek ancak zinakar bir ka- 
dınla; -diğer bir ifadeyle, 6 cinsel güdüleri- 
ne kul-köle olan bir kadınla- birlikte 
olur. Zina eden bir kadın da ancak zina- 
kar bir erkekle,- -diğer bir ifadeyle, cinsel 
güdülerine kul-köle olan bir erkekle- bir- 
likte olur: 7 zaten bu tür bir (birleşme) 
inananlara haram kılınmıştır. 

4 İffetli kadınları (zinayla) suçlayıp da, 8 ar- 
dından buna dört tanık getirmeyen kimse- 
lere gelince: işte böylelerine seksen celde 9 
vurun, bir daha da onların tanıklığım ka- 
bul etmeyin: zira gerçekte kötü yola dü- 
şenler işte bunlardır. 10 5 Ancak bunun 11 
ardından tevbe edip kendilerini düzelten- 
ler bunun dışındadır,- iyi bilin ki Allah ta- 
rifsiz bir bağış, eşsiz bir merhamet kayna- 
ğıdır. 

6 Bir de, kendilerinden başka tanıkları ol- 
madığı halde eşlerini (zinayla) suçlayan 
kimseler var. îşte bu tür kişilerin her bi- 



>w*mjfe*<i 



çv£==UjJ OÜJLj Oİj! L^i UJyî^l &L_^tf\$jt fl>ÜÜp! ûj^ 

' t-'îl^l.l l'l' <^'»':' , .''Î-'l' '.<°>f if,S\, >F,' >■ 

/~<J 4Jİ <üu obLg ti x~>j\ -l^ ^J ö! ı^l-bül l^-Lc- IJj-^i J^| 

^JiUkil ^ ülS'üi l-i-lü *"' vl-^İ- üt i^lJüt^fJ^Hİt&l 



rine düşen, dört kez kendisinin doğru 
söylediğine Allah'ı tanık tutarak şahadet- 
te bulunmaktır,- 7 beşincisinde ise, eğer 
yalancılardan biriyse Allah'ın lanetinin 
üzerine olmasını (ister). 

8 (Suçlanan eşin) Allah'ı tanık tutarak, 
dört kez (kocasının) yalan söylediğine da- 
ir şahadette bulunması, cezayı kendisin- 
den düşürür,- 9 beşincide eğer (kocası) 
doğru söylüyorsa, Allah'ın gazabının 
kendi üzerine olmasını (ister). 

10 (Düşünsenize bir), ya Allah'ın üzeri- 
nizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı? 

îyi ki Allah, kendisine yönelenlerin tev- 
besini tekrar tekrar 12 kabul edendir, üs- 
tün hikmet sahibidir. 



1 Mücahid'in hrıadna şeklindeki okuyuşunu yuş da aynı sonucu verir. Zira farada tahta, deri 
Taberî fassalnâ ile açıklamıştır. Çevirimiz buna vb. gibi eşyayı plaka plaka kesip ayırmak" anla- 
dayanmaktadır. Faradnâ şeklindeki yaygın oku- mına gelir. Âyetin bize uyarısı şudur: Zaten de- 



CUZ18 



«v=c3 S^s» 



24 / nûr sûresi 



»n^n» 



679 



taylandırılmış olan bu sûredeki hükümleri, bir- 
takım ilave mülahazalarla genişletmeye kalk- 
mayın! 

2 Zina, Allah'ın tanıklığına başvurularak yapı- 
lan ve hukuki bağlayıcılığı olan meşru bir söz- 
leşme olmaksızın iki insanın birbirleriyle cin- 
selliklerini paylaşmaları olayıdır. Cinselliği 
hayvani bir içgüdünün eseri olmaktan çıkarıp 
insani bir faaliyet kılan nikah sözleşmesidir. 
Sosyal bir varlık olan insanın oluşturduğu top- 
lumun yapı taşı olan aile kurumu bu sözleşme 
üzerine bina edilir. 

3 Celde, etkisi insan derisiyle sınırlı olup onun 
altındaki kasa işlemeyen "vuruş" ve bu vuruş- 
ta kullanılan "vurma aracı". Kelime, "zorla- 
mak, zora koşmak" anlamını da taşımakta (Me- 
kâyîs ve Lisân). Bu ceza, âyetin sonunda yer 
alan kamunun tanıklığı şartından da anlaşılaca- 
ğı gibi, suçlunun canını yakmaktan daha çok 
suçtan caydırma amacına yöneliktir. Zina su- 
çunun Kur'an'm öngördüğü şekilde isbatı, an- 
cak suçun kısmen de olsa kamuya açık bir bi- 
çimde işlenmiş olması durumunda mümkün- 
dür. Bu ise vahyin, zina suçunu, sadece insan 
tekinin onuruna yönelik bir saldırı olmakla sı- 
nırlı tutmayıp, aynı zamanda toplumsal ahlâk 
katsayısını düşüren bir cürüm olarak gördüğü- 
nün delilidir. 

4 Azâb kelimesinin Kur'an'da sıklıkla "ceza" 
anlamında kullanılmasının açık bir örneği. 

5 Zina yasağı eşlerinin birbirine güvendiği bir 
ahlâk toplumunda olmazsa olmaz bir şarttır. Bu 
yasak aynı zamanda toplumun yapıtaşı aileyi 
kurmak ve korumaya teşviktir. Özetle İslâm 
ceza hukuku üç vicdanı teskin eder: Mağdurun 
vicdanını, kamunun vicdanım ve suçlunun vic- 
danını. Bunun için de önce suçluda bir vicdan 
inşa etmek gerekir. İşte vahiy bunu yapar. 

6 Buradaki ve bir sonraki cümledeki ev bağlacı, 
karşılığı "veya" olan tahyifden çok tafsil vur- 
gusu taşımaktadır. Bu vurgu tercümeye "diğer 
bir ifadeyle" şeklinde yansımıştır. 

7 Bu metin, yaygın olarak şöyle çevrilmiştir: 
"Zina yapan bir erkek ancak zinakar ya da müş- 
rik bir kadınla; zina eden bir kadın da zinakar 



ya da müşrik bir erkekle nikahlanır." Bu tür bir 
anlamada ortaya çıkan bir çok problem vardır. 
Birincisi, bir mü'minin müşrik biriyle evlenme- 
sine Kur'an izin vermemektedir (2:221). Onun 
işlediği günahın ağırlığı bu hükmü değiştirmez. 
Kaldı ki, müşrikin (dişili: müşrike) anlamların- 
dan biri de, "Allah dışındaki bir gücün otorite- 
sine kayıtsız şartsız teslim olan"dır. Bu bağ- 
lamda "cinsel güdü ve arzularına kayıtsız şart- 
sız kul-köle olan" anlamını kazanır ki, "Heva- 
sını ilâh edinen kimsenin durumunu gözönüne 
getirsene bir" (25:43) âyetinde ifade edilen de, 
yaklaşık budur. İkincisi, bir önceki âyette ifade 
edilen zina cezası uygulanan kimse bu günah- 
tan arınmış olur, çünkü "şer'î cezalar keffaret- 
tir" (Buhari, Hudûd 15:12). Dolayısıyla, böyle 
birine ilave bir hukuki yaptırım gerekmez. 
Üçüncüsü, âyetteki lâ yenkihuhâ illâ ibaresi, 
bir talimatı değil bir haberi iletmektedir. Yani 
âyet 'inşâî' değil 'ihbari'dir. Bu durumda yenki- 
hu fiilinin doğru karşılığı, lafzi anlamı olan "ni- 
kah" değil, mecazi anlamı olan "cinsel birleş- 
me"dir. ilk otoritelerden Mücahid, îkrime, Said 
b. Cübeyr, Katade gibi isimler de böyle anlamış- 
lardır (Taberî). Ferrâ, bu ibareyi "zinakar erkek, 
ancak (şehrin) zina eden günahkar kadınlarıyla 
zina eder" şeklinde açar {Meâni'l-Kur'an). Çevi- 
rimiz bu mülahazalara dayanmaktadır. 

8 Buradaki "da", baştaki ve bağlacının karşılığı- 
dır. 

9 Celde için bkz: Âyet 2, not. Kur'an'da "zina" 
dışında bir suç için dört şahit istenmez. Zina if- 
tirası dışındaki bir iftira için de dört şahit isten- 
mez. Bu, insan iffetine verilen değeri gösterir. 

10 Gerçek sapkınların doğru yolda olanları sa- 
pıklıkla suçladıkları bu bağlamda, el-fâsikîn'a 
verilecek en uygun karşılık. 

11 Yani: "İftira cezasının ardından.." Hz. Ömer 
ve ona katılan bir çok isme göre tevbe, bir ka- 
mu davasına dönüşen iftiranın cezai sonuçla- 
rıyla değil, âyette belirtilen "tanıklık yasa- 
ğı"mn kaldırılmasıyla alâkalıdır (Taberî). 

12 Mübalağa kalıbıyla gelen tevvâb kelimesi, 
anlama "tekrar tekrar" şeklinde yansımıştır. 



•^^Bst* 



680 



»N3£N« 



24 / NÛRSÛRESÎ 



*^^ 



CÜZ 18 



11 GERÇEK şu ki, iftirayı tasarlayanlar 
içinizden bir güruhtur. 1 Siz (ey bu iftira- 
nın mağdurları)! Sanmayın ki bu size do- 
kunan bir şerdir ; aksine bu sizin için bir 
hayırdır! 2 Onlardan her birinin kazandığı 
günah oranında (cezası) vardır; ama onlar 
içerisinden bu işin elebaşılığını üstlenen 
kimse var ya: onu korkunç bir azap bek- 
lemektedir. 3 

12 Bu (iftirayı) işittiğinizde, mü'min er- 
kekler ve kadınlar birbirleri hakkında 4 
iyi zanda bulunup da, "Bu düpedüz bir if- 
tiradır" demeleri gerekmez miydi? 5 

13 (iftiracılar) iddialarını isbat için dört 
şahit getirselerdi ya! Madem ki bu şahit- 
leri getiremediler, bu takdirde onlar Al- 
lah katında yalancının ta kendisidirler. 6 

14 Bakın, eğer Allah'ın dünya ve âhirette 7 
sizin üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olma- 
saydı, bulaştığınız 8 bu (iftiradan) dolayı 
mutlaka size korkunç bir azap dokunur- 
du,- 15 tam da dillerinize dolayıp, hiçbir 
bilginiz olmadığı halde basite alarak ağız- 
larınızda gevelediğiniz bir sırada... Oysa 
ki bu, Allah katında çok ağır bir (vebal- 
dir). 

16 îşte bu yüzden, onu işitir işitmez: "Bu 
konuda konuşmak bize düşmez! (Al- 
lah'ım, böyle bir iftiradan) Senin yüce za- 
tına sığınırız! Bu dehşet bir iftiradır!" de- 
meniz gerekmez miydi? 9 

17 Eğer imanda sebat gösteren kimseler- 

seniz, Allah size bu tür bir (iftiraya) bir 
daha asla bulaşmamanızı öğütler. 18 Zira 



H3~s 









lâ 1 İSİ. slU _iliVb jli ^JJl öl 






lyj* Jilt ili I jjli j fJJ- tf-J*i OIL.Jİİ1 3 OjLjiJl 

* ıl^Jbu t/ı; li İjs l ıI^J, iZjb *4& i 1 -? ^>J ® 



>"*, 



^J I _£( ^İl ^ Ll^-Ojl ^_iî öl ÖjİJ 5i Jül S] © 



5»-^jOJj4alulj ; 



Allah size mesajlarını açıkça bildirir: ni- 
tekim her hükmünde tam isabet kayde- 
den Allah, (bu olayda kimin nerede dur- 
duğunu) çok iyi bilmektedir. 10 

19 Mü'minler arasında hayasızca söylen- 
tilerin yayılmasından hoşlanan kimseleri, 
bu dünyada da âhirette de can yakıcı bir 
yalnızlığa terk edeceğiz. 11 (Bir şeyin içyü- 
zünü) Allah bilir, fakat siz bilmezsiniz. 

20 Ya Allah'ın üzerinizdeki fazlı ve rah- 
meti bulunmasaydı? 

Hele ki Allah çok şefkatlidir, pek merha- 
metlidir. 



1 Ahzab savaşı, müşriklerle mü'minler arasın- 
daki mücadelenin dönüm noktasıydı. Mek- 
ke'nin son ve en büyük taarruzuydu. Başarısız- 
lıkla sonuçlandıktan sonra bir daha Mekke 
kendini toparlayamadı. Bu savaş aynı zamanda 
Medine'deki kırılgan yapıyı bütün zaafiarıyla 



ortaya çıkardı. Dost ve düşmanı kesin hatlarla 
ikiye ayıran bu savaşın ardından, Hz. Peygam- 
ber öncelikli konunun Medine'deki iç güvenli- 
ği kesin bir biçimde sağlamak olduğunu gördü. 
Bu olumlu gelişme, öte taraftan, İslâm düşman- 
larının sıcak savaştan psikolojik savaşa geçme- 



CUZ18 



*NS|?p3|* 



24 / nûr sûresi 



«^3^ 



681 



leri sonucunu doğurdu. Önce Ahzab sûresinde 
bir parça ele alman Hz. Zeyneb'le evlilik olayı- 
nı çarpıtmayı denediler. Bu olay etrafında olma- 
dık efsaneler düzüp koştular. Hz. Aişe'ye iftira 
olayı, söz konusu psikolojik savaşın bir parça- 
sıydı. Mekke, varlığını ortadan kaldıramadığı 
peygamberi can evinden vurmayı kafasına koy- 
muştu. Bunun için de Medine'deki işbirlikçile- 
rini kullanıyordu. Bu suretle hem İslâm davası- 
nı yıpratmak, hem de Medine'deki birlik ve bü- 
tünlüğü zedelemek istiyordu. Çünkü Müslü- 
manlar başarılarını ahlâkî bir toplum modeli 
oluşturabilmelerine borçlulardı. Öyle ki, bu ah- 
lâkî cazibe sayesinde bir çok insan Muhamme- 
di çağrıya koşuyor, bu çağrıya evet demeyenler 
bile bu durumu takdirle karşılıyordu. 

2 Bireysel boyutuyla, iftiranın mağdurlarının 
sabırları sınandı ve karşılığını gördüler. Tarih- 
sel boyutuyla, içerdeki çürükler ortaya çıktı ve 
toplum arındı. Evrensel boyutuyla, bu gibi du- 
rumlarda nasıl bir tutum ve tavır takınılacağına 
ilişkin bir model ortaya kondu. Bunların hepsi 
hayırdı. 

3 Âyette kastedilen kimse münafık elebaşı Ab- 
dullah b. Ubey'dir. Aslında tüm zamanlarda if- 
fetli insanlara iftira üzerine bina edilen psikolo- 
jik ve organize savaşı ifade eder. 



4 Bi-enfusihim, bu tür bir bağlamda (Krş: 24:61; 
49:11) "birbirleri hakkında" anlamına gelir 
jBkz: Râzî; ayrıca krş: Âyet 61, not). 

5 Hüsn-i zan ya da su-i zan, kişinin kendi iç 
dünyası hakkında örtülü bir itiraftır. Hüsn-i 
zan kalbin duası, su-i zan kalbin bedduasıdır. 
Su-i zan, Kur'an'm "günahtır" (49:12) dediği 
kısma girer. 

6 Vahye göre zina suçu en az dört şahidin yakın 
ve açık tamklığıyla sübut bulur. Bu insanın 
onur ve şerefine verilen değerin bir ifadesidir. 

7 Yani: "..her zaman ve mekânda.." 

8 Lafzen: "daldığınız.." 

9 Muhatabın zihnini inşa eden bu âyet şu zım- 
ni vurguyu taşır: Ey iftiraya kulak kabartanlar! 
Siz anneniz makamında olan birini bir münafı- 
ğın ağzından mı tanıyacaksınız? Zira haberin 
kaynağı, haberin amacım ele verir. Bunu bile 
fark edemedinizse, nerden bakacağınızı bilmi- 
yorsunuz demektir! 

10 Belirsiz gelen ilâhi esma, kullanıldıkları bağ- 
lama fiili ve aktüel bir atıf içerirler (Bkz: 9:102, 
not). 

11 'Azâbun elîm'i çevirimizin gerekçesi için 
bkz: 68:33, not 14. 



^^* 



682 



»Şs^sŞ» 



24 / NÛH SÛRESİ 



•Şe^SssŞ* 



CUZ18 



21 SÎZ ey iman edenler! Şeytanın adımları- 
nı izlemeyin! Kim şeytanın adımlarını iz- 
lerse, iyi bilsin ki (Şeytan) sadece hayasız- 
lığı 1 ve akl-ı selime aykırı olanı emreder. 

Ve eğer Allah'ın üzerinizdeki fazlı ve rah- 
meti bulunmamış olsaydı, sizden hiç kim- 
se ebediyen (günahtan) arınamazdı. Lakin 
Allah (arınmak) isteyen kimseyi arındır- 
mayı diler; 2 zira Allah (arınmak isteyen 
herkesi) çok iyi işitir ve çok iyi bilir. 

22 Şu halde, içinizden (servetçe) bolluk 
ve rahatlık içinde olan kimseler, yakınla- 
ra, muhtaçlara ve Allah davası uğruna 
hicret edenlere yardım etmekten geri 
durmasınlar; 3 onları affedip hoş görsün- 
ler! Hem Allah'ın sizi bağışlaması hoşu- 
nuza gitmez mi? Nitekim Allah tarifsiz 
bir bağış, eşsiz bir merhamet kaynağıdır. 

23 Şu kesin ki, iffetli ve inanmış kadınla- 
ra -dalgınlık ve dikkatsizlik etmiş olsalar 
dahi- iftira atan kimseler, dünya ve âhi- 
rette Allah'ın rahmetinden dışlanacak- 
lar. 4 Üstelik onlar korkunç bir terkedil- 
mişliğe mahkûm olacaklar,- 5 24 o gün on- 
ların dilleri, elleri ve ayakları yapıp ettik- 
lerinden dolayı kendileri aleyhine tanık- 
lık edecektir. 

25 O gün geldiğinde, Allah onlara hak et- 
tikleri karşılığı tastamam ödeyecek; so- 
nunda onlar da, Allah'ın, evet yalnızca 
O'nun (her şeyi) apaçık ortaya çıkaran 
mutlak hakikat olduğunu öğrenecekler. 6 

26 Kötü kadınlar kötü erkeklerin, kötü 



1 Lafzen: hhşâ'. Bu isimlendirmeye göre sadece 
zina yapanmki fahiş-fahişelik değil, iffetli insa- 
na zina iftirası yapanın yaptığı da fahiş-fahişe- 
liktir. 

2 İbare, gerek yeşâ' fiilinin iki özneyi de gören 
konumu dolayısıyla, gerek hidayet ve dalalet 
üzerine genel bir okuma yoluyla olsun (Krş: 



a-^Sj ^yıjüUa.; 



ol aJa>- 



ÎS^JÜİl^lLJ 



Jja* "j jjiy j£L<J\j *UL^i]L y,C4\i jÜaJLJUl ol^la^- 
> -- s '^ " ^ \ 

<Üİ\ j&kı öl öj— ^>o VI l^tiyaJj IjaLJj <0ı)l \.. ... i 
olivas^JI ö_J— «ji j-J-Uİ öl fjŞfV-j^j J_J-Ü <ÜİJ~İ==Ü 

öl öj^-Ujj ı3^' (»4-^P *^' (H^ji - 1 — ~°ji işj ^^-^"i l_y^ 

ö_ji^-»J!j ^i^üJ oL_â_;_jjül Şgjjş /)^-j-«J I ıJ^J! S* ^' 

oLUİall ö a-JLkii'â;, . .!laü ol .Tikli "a Oİ—iL^jJJ 
-f ~ ..i. . » ' '-• , '^ •,./' ; ', j ''İ-J '~ ' 

ı •>.?'»; " - • i- .. -> •> "> ' ı4 •> -> < t -< ° ; -t , •■ '', - mi 
^ >*<,=•' s ,' o' ' ,,= ^ » •■ ı i , «-' ~, ,' „j 



erkekler de kötü kadınların dengidir; tıp- 
kı iyi kadınlar iyi erkeklerin, iyi erkekler 
de iyi kadınların dengi olduğu (gibi): 7 işte 
onlar, (bu dünyada) iftiracıların dillerine 
doladıkları şeylerden uzaktır, (âhirette 
ise) onları limitsiz bir bağış ve tarifsiz gü- 
zellikte bir rızık beklemektedir. 8 

27 SİZ ey iman edenler! Kendinize ait ol- 
mayan evlere, sahiplerinden izin alma- 
dan 9 ve selam vermeden girmeyiniz: 10 
düşünecek olursanız, sizin yararınıza 
olan da budur. 11 



18:29; 73:19; 76:29; 81:28) bu şekildeki bir çevi- 
riye izin vermektedir (Benzer bir kullanım için 
bkz: 10:25 not 9 ve 13:37 ilgilil not). Nihayet, 
âyetin sonunda yer alan Allah'ın işitme ve bil- 
mesine ilişkin cümle, işitilecek ve bilinecek bir 
durumun varlığına delalet eder. İşte bu, günaha 
bulaşanlar arasından "arınmak isteyen" kimse- 



CUZ18 



*ys£3£3s* 



24 / NÛR SÛRESİ 



-ȣs~^2t*~ 



683 



lere, gerek onların arınma iradesine yönelik bir 
atıftır. Parantez içi açıklama bu mülahazalara 
dayanır. 

3 Veya: "..yardım etmemek için yemin etme- 
sinler". Âyetteki ye' teli lafzım, el-eliyye (veya 
el-uluv) kökünden i'tilâ formuyla okuyan ço- 
ğunluğa anlam "yemin etmesin" olur. Eğer Râ- 
zî'nin de katıldığı Ebu Müslim'in ısrarla savun- 
duğu gibi iki'al kalıbının ender olarak ii'al ço- 
ğunlukla fa'ale kalıbı yerine kullanıldığı görüşü 
kabul edilirse, ibare "kesmesin, el çekmesin, 
geri durmasın" anlamına gelir (Râzî; krş: Râ- 
ğıb). Tercihimiz bu görüşe dayanmaktadır. 

4 Allah'ın lanetinin, "rahmetinden dışlamak" 
anlamına geldiği yolundaki bir açıklama için 
bkz: 3:87, not. Samimi tevbelerin kabul edilece- 
ğine dair âyetlerin ışığında: Tevbe etmedikleri 
takdirde... 

5 'Azâb'a verdiğimiz "terkedilmişlik" anlamı- 
nın gerekçesi için bkz: 68:33, not 14. 

6 Mubîn sıfatının hem "özünde açık" hem de 
"açığa çıkarıcı" anlamlarını bünyesinde taşıyan 
yapısı için bkz: 12:1, not. 

7 Veya: "kötü söz ve davranışlar kötü adamlara, 
kötü adamlar da kötü söz ve davranışlara yakı- 



şır; tıpkı iyi söz ve davranışların iyi adamlara, 
iyi adamların da iyi söz ve davranışlara yakıştı- 
ğı (gibi)". Fakat, bunun hemen ardından gelen 
ibare tercihimizi doğrular gibidir. Âyette kuru- 
lan kötülerle iyilerin birbirleri arasındaki bu 
nisbet bir talimatı ifade etmekten çok, ideal 
olanı dile getirmektedir. Nûh ve Lût gibi iki iyi 
erkeğin kötü hanımlar ile, Asiye gibi iyiler iyi- 
si bir hanımın da Firavun ile yaşadığı evliliği 
Kur'an bir ibret vesikası olarak nakleder (66:10- 
11). 

8 Kelimelerdeki belirsizlik çeviriye "tarifsiz" 
ve "limitsiz" olarak yansımıştır. Buradaki ilâhi 
bağış, ne kadar masum olursa olsun, insanoğlu- 
nun günah ve hatadan mutlak anlamda beri ol- 
mayan niteliğiyle, Allah'ın affına her zaman 
muhtaç bulunduğunun bir ifadesidir. 

9 Veya: "tanışıp bilişmeden.." İbn Abbas hatta 
teste'zinû (izin alıncaya kadar) olarak okumuş- 
tur (Ferrâ ve Taberî). 

10 Zira selam muhataba "Benden emin olabilir- 
sin!" teminatıdır. 

11 Bu âyetler, kendisinden önce gelen zina ve 
iftiraya ilişkin önlem paketidirler. Adalet suç 
işlenmeden önce önlemini almayı gerektirir. 



»#s=3£5#» 



684 



*I=^3S^4» 



24 / NÛR SÛRESİ 



*NS3$Ssî* 



CÜZ 18 



28 Buna rağmen eğer orada kimseyi bula- 
mazsanız, size izin verilinceye kadar ora- 
ya girmeyin; dahası eğer size "dönün" de- 
nilirse, siz de hemen dönün ; bu davranış 
sizin için daha nezihtir: zira Allah yaptı- 
ğınız her şeyi bilmektedir. 

29 (Ama) içinde oturalmayan, sizin de 
yararınıza hizmet veren kamuya açık 
mekânlara 1 girmenizde bir sakınca yok- 
tur: şu da var ki Allah, açıktan yaptıkla- 
rınızı da gizlediklerinizi de bilmektedir. 

30 MÜ'MİN erkeklere söyle, bakışlarını 
(yasak) olandan çevirsinler 2 ve iffetlerini 
korusunlar,- tertemiz kalabilmeleri için 
en uygun davranış şekli budur: unutma- 
sınlar ki Allah, ortaya koydukları 3 her bir 
şeyden haberdardır. 4 

31 Mü'min kadınlara da söyle, bakışları- 
nı (yasak) olandan çevirsinler, iffetlerini 
korusunlar, cazibe ve güzelliklerini, bun- 
lardan görünen kısımlar dışında, 5 (kamu- 
ya) açmasınlar,- 6 bunun için de, başörtüle- 
rini yakalarının üzerine sıkıca tuttursun- 
lar,- 7 cazibe ve güzelliklerini yalnızca ko- 
calarına, babalarına, kaymbabalarma, 
oğullarına, üvey oğullarına, kardeşlerine, 
erkek kardeşlerinin oğullarına, kız kar- 
deşlerinin oğullarına, kendi (evlerindeki) 
kadınlara, 8 meşru şekilde malik oldukla- 
rı kimselere, 9 ya da emirleri altındaki 



^=ü üİJj JpS- liji^oî ^1 fail \^J> \$x^â il ti 
U^ -Oilj^J | _ S £=J| y, l_y*ş-jli \jL>-j\ İSS JJ ülj 
Ij j-_j I j_Ujj j| çAl*. ^-suii JJj IJLc. UjİÜj 
Uj d) jJ_J U jvUj «ÜJİ j çv^=ü Ç-LsJo tj-i "<ı tjtrr^ılS 'Jj. 

j^ıiyu *LLl jl jj^îtL) jl ^jü_jju *LJl jl j^îIj! jl 



jLJ 



jL~JI oljjt Jî. Ij^J^J ^-.JJI JikJI jl JlijJI 



cinsel arzudan yoksun erkek hizmetlile- 
re, veya kadınların mahrem yerlerinin 
henüz farkında olmayan çocuklara açabi- 
lirler,- bir de yürürken, gizli olan ziynetle- 
rini teşhir etmek için ayaklarını yere vur- 
masınlar. 10 

Siz ey iman edenler! Top yekun günahla- 
rı terk edip Allah'a yönelin ki, mutluluk 
ve kurtuluşa erebilesiniz. 



1 İlk tefsir otoriteleri bu mekânları hanlar ve 
dinlenme tesisleri (Mücahid), çarşılar ve ticaret 
mahalleri (İbn Zeyd), tuvalet ve hamam (İbn el- 
Hanefiyye) gibi kamuya açık yerler olarak tefsir 
etmişlerdir (Taberî). Fîhâ metâ'un lekum (sizin 
yararınıza hizmet veren) ibaresi, bu mekânların 
kamuya açık niteliğini ortaya koymaktadır. 

2 Ğaddu'l-basar, "bakışı kısmak, bakışları kon- 
trol altına almak"tır. Açıktır ki bir kısıtlama 
ifade eder. Fakat teb'îd bildiren min edatı, bu 
kısıtlamayı sınırlar. Yani, "kısılacak" ya da 



"kontrol altına alınacak" bakış, her tür bakış 
değil belli nitelikteki bakışlardır. Bu da, muha- 
tabın cinselliğini istismara yönelik bakışlardır. 
Erkeğin karşı cinsten muhatabının kişiliğinde 
değil de dişiliğinde odaklanan, onu cinsel bir fi- 
gür olarak algılayan ya da muhatap tarafından 
böyle algılanan bakışlar, âyetteki yasak kapsa- 
mına girer. Doğaldır ki bu tür bir bakış, cinsler 
arası ilişkiyi geliştirmeye değil, karşı cinsin 
cinselliğim sömürmeye hizmet eder. 

3 Burada "ortaya koymak" şeklinde karşıladığı- 



CUZ18 



•NESH- 



İM / NÛR SÛRESİ 



•N^£s** 



685 



mız sun' ile fi'l (fiil) arasında fark vardır. Fi'l met olan cinselliğini genelleştirip kamuya aç- 



hem bilinçli hem bilinçsiz yapma için kullanı- 
lırken, sun' sadece bilinçli yapma için kullanı- 
lır. Bu nedenle hayvanlar ve cansızların hare- 
ketleri sun' ile ifade edilmez. Buna göre her 
sun' fildir fakat her fi'l sun' değildir (Râğıb). 

4 Bu talimat erkek tesettürünün sınırlarım da 
ifade eder. Örtünme insanlıkla yaşıttır. Cinsel- 
liğini keşfeden Âdem'in yapraklarla üzerini ört- 
me temsili (7:22), insanın rüştünün örtünmeyle 
başladığını gösterir. Eski Ahid'den Örtünmenin 
Hz. İbrahim döneminde de var olduğunu öğre- 
niyoruz [Tekvin, 24:38). A'râf 26, takvâ'yı ör- 
tünmenin zirvesine yerleştirir. 

5 Bu, kadın cazibe ve güzelliğinden kamuya 
açılması serbest olan miktarı gösteren bir istis- 
na cümlesidir. Bizim harfiyyen çevirdiğimiz il- 
lâ mâ zahara minhâ ibaresinden kaynaklanan 
müphemlik, birbirinden farklı birçok yorumu 
mümkün kılar. Biz, bir tek yorumu mutlaklaş- 
tırmaya izin vermeyen bu ibarenin 'bilinçli 
müphemlik' özelliğini, yorumlardan herhangi 
birine meyletmeksizin aynen çeviriye yansıt- 
tık. Kaffal bu ibareyi, "insanın cari olan âdete 
göre gösterebildiği yerler müstesna" şeklinde 
anlar. Eğer hım af m üstünden örtülen cilbab, 
tek göz hariç bütün vücudu kapatacak bir çarşaf 
olsaydı, o zaman "mü'min kadınlara söyle; ba- 
şörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine koy- 
sunlar" âyetinin anlamı kalmazdı. Çünkü cil- 
bab zaten bütün vücudu kapattığına göre, artık 
yaka ve göğüs yırtmacının üzerine konmasına 
gerek olmazdı. Sözün özü: "Kendiliğinden gö- 
rünenlerin" tavanı yüz, eller ve ayaklardır. Bu 
organların örtülüp örtülmemesi nassın değil ör- 
fün ve tercihin konusudur. Efendimizin Es- 
ma'ya bizzat göstererek yaptığı tarif de bunu te- 
yit eder (Ebu Davud, Libas 31) 

6 Teşhir edilmemesi istenen cazibe ve güzellik- 
ler, kamuya açılmayıp özel kalması gereken ki- 
şisel cazibe ve güzelliklerdir. Bu ilâhi emrin 
maksadı, kadının kişiliğini dişiliğinin önüne 
alarak hem istismarını önlemek, hem de sosyal 
hayata kadım dahil etmektir. Tersi ister iste- 
mez karşıt cinsler arası ilişkinin, şahsiyet değil 
cinsiyet odaklı bir ilişkiye dönüşmesine yol 
açacaktır. Özetle, tesettürden amaç üç unsurun 
ahlâkının gözetilmesidir: 1 ) Kadın: özel bir ni- 



mayacak. 2) Erkek: karşıt cinsle cinsel odaklı 
ve istismar edici bir ilişki geliştirmeyecek. 3) 
Toplum: kadın-erkek ilişkilerini sağlıklı bir ze- 
mine oturtacak. 

7 Âyette ve'1-yesturne gibi sade bir emir değil 
"sıkıca bağlamak, vurmak, tuttumak" anlamı- 
na gelen ve'1-yedribne kullanılmış, Humuz 1 un 
tekil formu olan hımâr, "başörtüsü" demektir. 
İçkiye de, aklı bürüyüp örttüğü için aynı kökten 
gelen hamt adı verilmiştir (Kitâbu'l-'Ayn). Bu 
iki kelimenin buluştuğu nokta "baş"tır. Mesela 
küfür de "örtmek" anlamına gelir, fakat başa 
değil kalbe nisbet edildiği için farklı kökten bir 
kelime kullanılmıştır. "İçinde neden 'baş' geç- 
miyor?" sorusu art niyetli değilse cehalet eseri- 
dir. Zira Arapça'da hepsi de başörtüsü olarak 
kullanılan burka', nikâb, lifâm, lisâm, nasîf, 
mıkne'a ve cilbâb kelimelerinde de "baş" geç- 
mez. Tıpkı Türkçe'deki yemeni, yaşmak, çit, 
yazma, bürgü, bürümcek, tülbent, eşarp, atkı ve 
çar'da geçmediği gibi. Bu örtünün niteliği, bo- 
yutları ve kapsamı değişse de, değişmeyen tek 
özelliği başı örten bir örtü olmasıdır. Dönemin 
hür kadınlarının öteden beri kullandıkları ba- 
şörtüsü, baştan aşağı sarkıtılan ve bir parça da 
süs işlevi gören bir aksesuardı. Bu örtü, elbisele- 
rin yaka hizasında yer alan, göğsü ve takıları 
gösteren açıklığı (cuyûb) örtmezdi. "Başörtüle- 
rini yakalarının üzerine tuttursunlar" ibaresi, 
açık bırakılan boyun ve gerdanların da kapatıl- 
ması talimatım içermektedir. 

8 Bir yoruma göre, ev nisaihinne ile, sayılan sı- 
nıfların oğulları ve torunları kastedilmektedir. 
Eğer kardeşlerin ve yeğenlerin hanımları kaste- 
dilseydi, nisâihim olması lazımdı. Âyetteki ni- 
saihinne kadının değil, "arkadan gelenler" anla- 
mındaki nesie'nin çoğulu olarak anlaşılırsa, sa- 
yılan sınıfların oğulları ve torunlarının da mah- 
remiyete dahil olduğu sonucuna varılır. Bu ter- 
cihe şayandır, zira aileyi daha da büyüten bir 
yaklaşımdır. Bu sınırlar, aile içi ilişkilerin sağ- 
lıklı bir biçimde sürmesi için konulmuştur. 

9 Bkz: 4:24; 33:52 ve 47:4, notlar. 

10 Zımnen: cinsel cazibelerini kullanarak karşı 
cinsi tahrik etmesinler. Burada kadından, iffeti- 
ni koruyacak erkeklere onları tahrik etmeyerek 
yardımcı olması istenmektedir. 



*¥^Ş£~^ 



686 



»fö^Sî* 



24 / NÛR SÛRESİ 



»N3SN* 



CUZ18 



32 VE içinizden bekar olanları, 1 erkek ve 
kadın esirlerinizden (evliliğe) elverişli 
olanları evlendirin! Yoksul da olsalar, Al- 
lah onları lutfuyla destekleyecektir: zira 
Allah (lutfunda) sınırsızdır, (kime ne ka- 
dar vereceğini) çok iyi bilir. 2 

33 Ama evlenmeye bir türlü imkan bula- 
mayanlar, Allah lutfundan kendilerine 
(bir fırsat) tanıymcaya dek iffetlerini ko- 
rusunlar! Öteden beri mülkiyetinizde bu- 
lunan esirlerden, azatlık sözleşmesi yap- 
mak isteyenlere gelince: eğer onlarda bir 
liyakat görüyorsanız, onlarla sözleşme 
yapınız,- 3 üstelik onlara Allah'ın size 
(emanet) olarak verdiği maldan bir mik- 
tar da veriniz. 4 

Bir de eğer (evlenme yoluyla) iffetsizliğe 
karşı korunmak istiyorlarsa, dünya haya- 
tının fani nazlarına tamah ederek sakın 
kadın esirlerinizi 5 fuhşa zorlamaymız; zi- 
ra onları zorlayan herkes iyi bilsin ki, Al- 
lah bu zorlamadan dolayı 6 onları bağışla- 
yacak, merhamet edecektir. 7 

34 Ve doğrusu Biz size, hakikati açık ve 
net olarak dile getiren mesajlar, sizden ön- 
ce geçip gitmiş olanlara ilişkin bir nice 
mesel ve sorumluluk bilincine sahip olan- 
lar için her türden öğüt indirmişizdir. 8 

35 ALLAH göklerin ve yerin nûru(nun 
kaynağı)dır. 9 O'nun nurunun sembolü, 10 
içinde kandil bulunan bir ışık mahalli 11 
gibidir. O kandil kristal bir fanus içinde- 
dir. 12 Öyle bir fanus ki, sanki inci gibi 
(parıldayan) bir gezegen. 13 O kandil, do- 
ğuya da batıya da ait olmayan 14 mübarek 



■>M»n>r 



'İğ: n^ls- *-wlj <Uij il^ai ^ "dii çvfijj *!j->^ ^y^^^H <JI 

/v*^jlx3 r»5sJl*jS <s^SSa \ L« w>uSJi j_^Âx-j "yjjjij aL^os 

Jiji ! i iI^J HüJ öl'j öt jlijJl Js. '<S10> Ij^Jd 

s s ' ^ ' ^ *■ ^ " , 

jj-UI {y> *>u»«j ol_ll*-* oLt pSLJ) uJy' - 1 — *^j ,z c^~j 

ujI lq «Jı j^j «tu I --=:.^ : : /j ;^-^JJ <ua£- û^s j f>irr=aJui /~o '^ =fc 

<tw^~<W ~J ^Jj ^ ./?j lg"^j Jl>j «Uj -£ 2^ <U5 vJi 2 Aj^Zjj 

\ ^ ~ î i ı ^ 

<UM ı^J >_^2jJ *L_JUj /-ö û J>*-J ^ ' c5-^ — fe J^—^ LS^" -İS"* -} 

■dil uü ^3^-; (^^(»-J^ Jti-^ J^-> 'İ'j^ÛJ JUl "i/l 



bir zeytin ağacından elde edilmiş bir ya- 
kıtla tutuşturulur. Öyle ışıltılı bir yağ ki, 
neredeyse ateş değmeden bile ışık saça- 
cak: nûr üstüne nurdur! Allah, isteyeni 
nurunun (peşine takarak) 15 doğru yola 
iletmeyi diler. 16 

îşte Allah insanlara böyle misaller ver- 
mektedir: zira her şeyi en ince ayrıntısı- 
na kadar bilen yalnızca Allah'tır. 

36 İÇERİSİNDE sabah akşam 17 O'nun adı 
anıldığı için Allah'ın yükseltilmelerine 
izin verdiği ibadethanelerde, O'nun ululu- 
ğunu ve yüceliğini sürekli dile getiren 18 — > 



1 Eyâmâ (t. eyyim), başından evlilik geçmiş ya 
da geçmemiş olsun, mevcut durumda eşi olma- 
yan herkesi kapsar. 

2 Belirsiz formla gelen esmayı çevirimizle ilgili 
bkz: Âyet 18, not. 



3 Sosyal bir vakıa olarak kucağında bulduğu kö- 
lelik problemini halletmek için, Kur'an'm ge- 
tirdiği hürriyet alanını genişleten talimatların- 
dan biri (47:4 ve 90:12-13, notlar). Hz. Peygam- 
ber ömrünün her yılma bir köle azat etti. Bu 
teşvikler sahabe arasında öyle yankı buldu ki 



CUZ18 



»N^S^ 



24 / NÛR SÛRESİ 



*?sS3$5ssf» 



687 



Hz. Aişe 67, Abbas 70, İbn Ömer 1000, Abdur- 
rahmân b. Avf 30.000 (?) köle azat etti. Miras 
yoluyla edinilen köle stoku 70 yılda tamamen 
eritilecektir. Bu veriler ışığında şu hükmü ra- 
hatlıkla verebiliriz: Eğer kölelik o nokada biti- 
rilmediyse, bunun sorumlusu, Kur'an'm göster- 
diği hedefleri görmezden gelen gelenektir. 

4 Zekât verilecek sınıflar arasında, hürriyetine 
kavuşturulacak köleler de (ve fi'r-rikâb) yer alı- 
yordu (9:60). 

5 Feteyâtm tekili olan fetât, "hizmetçi" ya da 
"esir-hizmetçi" anlamına gelir. 

6 Laizen: "..sonra.." 

7 Söz bittikten sonra muhatabın zihninde şu 
yankı sürüyor: fakat onları fuhşa zorlayanları 
acıklı bir azaba mahkûm edecektir. Mukatil, 
münafık elebaşı İbn Ubey, Muaze, Mesike, 
Umeyme, Fetile, Amre ve Erva isimli cariyele- 
rine para karşılığı fuhuş yaptırıldığını rivayet 
eder (Taberî). 

8 Bu âyet, ilk cümlesiyle kendisinden önceki 
somut hükümler içeren âyetlere, son cümlesiy- 
le kendisinden sonraki sembolik dilin zirvesini 
temsil eden âyete atıf yapmaktadır. Fakat ba- 
şındaki bağlaç yine de onu kendinden önceki 
pasaja bağlamaktadır. 

9 Nûr, kaynağı görünmeyen fakat hedefini gö- 
rünür kılan çok özel ışık demektir. Allah'ın 
varlığın ışığı olması, âlemi yokluktan varlığa 
çıkaranın O olduğuna delalet eder. "Allah nur- 
dur" denilirse, âyetteki temsil ve teşbih yok sa- 
yılıp mâna hakikate taşınmış olur ki, bu doğru 
olmaz. Zira bu cümlenin teşbih olduğu hemen 
arkadan gelen mesel (sembol) ve kaf teşbih eda- 
tından anlaşılmaktadır. Bu ibare Allahu câ'ilu 
nûri's-semâvât. (Allah göklerin ve yerin nuru- 
nu var edendir) şeklinde anlaşılabilir. 

10 Hem meselu nurihi ibaresi hem de teşbih 
kâfi ile ibarenin sembolik mahiyetine çifte 
vurgu yapılması, başta nûr olmak üzere Allah 
için hiçbir sıfatın hakiki manasıyla kullanıla- 
mayacağına delalet eder. Mesel, adı üstünde 
temsildir, teşbihtir, benzetmedir. Hiçbir beşeri 



tanıma sığmayan Allah'ın hidayete yatkın kul- 
larına bahşettiği gönül aydınlığıdır nur. Nûr 
vahyin sıfatıdır: Tevrat (5:44), İncil (5:46) ve 
Kur'an için kullanılır (7:157 ve 4:174). Vahyin 
kaynağı görünmez, fakat insana öyle bir basiret 
kazandırır ki, insan o basiretle hayatın ve eşya- 
nın mahiyetini görür. 

11 Mişkât, "odaların duvarlarında kandilin ko- 
nulduğu oyuk". Kelimenin mekân ismi olan 
formunun da delalet ettiği gibi "ışık mahalli, 
ışığın kendisinden yayıldığı yer" anlamına ge- 
lir. Çevirimizin gerekçesi budur. 

12 Fânûs, tabir caizse "ışığın yolu"dur. Sahabe- 
den Ubey b. Ka'b bunu "akıl" olarak yorumlar. 
Zira vahyin ışığı akıl yoluyla hayata taşınır. 

13 Veya: "uydu". Kur'an'da güneşin ışığının dı- 
y -a' ayın ışığının nûr olarak geçtiğini hatırlama- 
nın tam zamanı (10:5). Ve şu âyet: "Kim Rah- 
mân'm vahyine kusurlu bir gözle bakarsa, ona 
bir tür şeytani (öteki kişilik) musallat ederiz de, 
kendisi onun uydusu haline gelir (43:36). 

14 Zımnen: ".. hiçbir dünyevi mekâna ait olma- 
yan". Hakikat ne doğunun ne batının imtiyazı 
olmadığı gibi, sapma da ne doğuya ne batıya 
hasredilebilir. Yani: Hakikatin kaynağı zaman- 
dan ve mekândan münezzeh olan Allah'tır. 

15 Taberî'nin açıklamasına dayanarak. 

16 Çevirimizin gerekçesi için bkz: Âyet 21, not. 

17 Yani: "..daima.." 

18 Veya: "(O kandilin içerisinde yandığı oyuk- 
lar) Allah'ın yüceltilmesine izin verdiği evler- 
de.." İbn Abbas ve daha başkaları, bu âyeti bir 
öncekinin devamı niteliğinde okumuşlardır 
(Taberî). Fakat bu âyet, kendisinden sonraki 
âyetlerle kopmaz bir bütünlük arzeder. Bizim 
tercihimiz, 37. âyetin girişindeki ricâlun keli- 
mesinin bu âyetteki yusebbihu fiilinin öznesi 
olarak, öncesinden tamamen bağımsız bir şekil- 
de okunabileceği görüşüne dayanır (Ferrâ ve 
Zeccâc,- karşılaştırmalı bir kritik için bkz: Râzî) 



• ^ »^ 



688 



•N^$53=f« 



24 / NÛR SÛRESÎ 



»N^SN* 



CUZ18 



< — 37 nice 1 yiğitler vardır ki, onları ne ti- 
caret ne bir (başka) kazanç kapısı Allah'ı 
anmaktan, namazı hakkını vererek eda 
etmekten 2 ve arınmak için verilmesi ge- 
rekeni vermekten alıkoyabilir; onlar 
kalplerin ve gözlerin dehşetle döndüğü 
günden korkarlar. 3 38 Bütün bunların so- 
nucunda da 4 Allah onları yaptıklarının 
en iyisiyle ödüllendirir,- üstelik onlara 
kendi lutfundan daha fazlasını da verir: 
zira dilediğine hesapsız rızık bağışlayan 
yalnızca Allah'tır. 5 

39 Ve inkarda ısrar edenlere gelince... 
Onların yapıp ettikleri çölde (görülen) se- 
rap gibidir: susuzluktan yanmış olan onu 
su sanır, fakat ona yaklaştığında orada 
(sudan) hiçbir iz bulamaz; fakat Allah'ı, 
kendi vicdanında 6 bulur ve bilir ki, O he- 
sabı tastamam görür: zira Allah çok seri 
hesap görendir. 7 

40 Veya (onların yapıp ettikleri) bir okya- 
nusun derin karanlıkları gibidir,- onu üst 
üste dalgalar kuşatmıştır, derken üstüne 
(bir de) kara bulutlar. . . birbiri üstüne bin- 
miş, kopkoyu, zifiri karanlıklar... 8 kişi çı- 
karıp baksa, neredeyse elini dahi göremeye- 
cek durumda: 9 nitekim bir kimseyi Allah 
aydmlatmamışsa, onun asla aydınlıktan 
nasibi olamaz! 

41 SEN (ey insan)! Göklerde ve yerde bu- 
lunan her bir varlığın -kanat çırpan kuş 
katarlarına varana dek- Allah'ın yüce 
kudretini dillendirdiğim fark etmez mi- 
sin? 10 Doğrusu onların hepsi de, O'na tes- 
lim olmayı ve O'nu yüceltmeyi bilmek- 



ıjjjj <U)ı_j il^aS -j-a jv*JuJjj \^x^s. u j_™>-1 4JJ1 a-^jV^J 

,, , ' , t' , . ' T>' .-.*,, _ o •- I ~, e , 

i r -l\jLS ~^JUjS-l ijji^ssss •yjjj\j^r$} <^J\Z~>- «-V *''— -*i /j-^ 

„ , o - _ ^ T i _,, I S 

oUüâS' jl|§f i_jULjJI ^j-^ <iilj 4jUL^ <us^ "- 1 -'- 6 - ^1 

i .-. ,. . .J. „. .. , . .. „' ... 

v_jI*_1 4İ_jS ^ £-_}_» 43y <y> ^_jj. <U_Oju ^} j>u ^-i 
^.^ .*■ *■ ~r J» - „ .m 

» j*^ 1 ** î <- ° j .-• o, ,J^,- .*•,*■«.. 7. a»- „ o ?" . ^- .? o,- * 1 *' t t • 

<U 7^-^ -CU 1 0\ ji fJi çg$ j^J Jy> <J l«J 'j^J 4J *CÜ S Ja^cJ^J 



^J 



tedir; Allah onların hareketlerini 11 de çok 
iyi bilmektedir: 42 zira göklerin ve yerin 
hakimiyeti Allah'a aittir ve nihâî dönüş 
de yalnızca Allah'adır. 

43 (Yine) sen fark etmez misin ki bulut- 
ları sürükleyen, sonra onları birbiri üzeri- 
ne istif edip kümeler haline getiren, der- 
ken senin onların bağrından boşaldığını 
gördüğün yağmuru yağdıran Allah'tır. 12 
Gökten dolu yüklenmiş (bulut) dağları 
indiren, peşinden -dilediği kimseye onu 
isabet ettirip, dilediğinden onu uzak tu- 
tan da Allah'tır. 13 (Düşün ki), neredeyse o 
(bulut)lardan çakan şimşeğin parıltısı 
gözleri almaktadır: — > 



1 Ricâlun'deki belirsizlik çeviriye "nice" olarak 
yansımıştır. 

2 41. âyette "kuş sürülerinin salatmdan" söz 
edildiğini göz önüne alarak buradaki salâtm. en 
geniş anlamıyla kulun Allah karşısındaki esas 



duruşunu ifade ettiği sonucuna varabiliriz. 
3Krş: 33:10 ve 6:1 10. 

4 Baştaki edatın öncesiyle sonrası arasındaki 
sebep-sonuç ilişkisini ifade eden hmu'l-'âkıbeh 



CUZ18 



-»fs^^*- 



24 / NÛR SÛRESİ 



-*ş=^3$^#*~ 



689 



oluşundan yola çıkarak. 

5 Fiil cümlelerinden farklı olarak isim cümlele- 
rinde özneyi öne çıkarmaya gayret gösterdik. 
Bu cümleyi "..Allah'tır" şeklindeki çevirimizin 
gerekçesi budur. 

6 Lafzen: "yanında". 

7 İnsanoğlu olmayan yerde suyu görür de, olan 
yerde Allah'ı göremez; kendisine "şah damarın- 
dan daha yakın olan" Allah'ı... 

8 35. âyette yer alan "nur üstüne nur"un tam 
mukabili. Vahyin nurundan mahrum kalmış 
insan hem ışığı, hem gözünü, hem aklım kay- 
betmiş, bunun sonucunda da günah karanlığına 
gömüldükçe gömülmüştür. Sonuçta ne vicdanı- 
nın sesini duyabilir, ne fıtratını hatırlayabilir. 

9 Zımnen: Böyle biri öyle körleşir ki, değil soyut 
hakikatleri, somut eşyayı bile kavramaktan aciz 
hale gelir. Bu âyette çizilen tablo, bir kara insa- 
nının çizmesi mümkün olmayan bir tablodur. 



10 Lafzen: "görmez misin". Göz bakmaya, bak- 
ma görmeye, görme fark etmeye yarıyorsa işe 
yarar. Buradaki "görme" somuttan soyuta, gö- 
rünenden görünmeyene, eserden müessire, fiil- 
den faile, sanattan sanatkara ulaştıran akleden 
kalbin eylemidir. Zımnen: Allah'tan bağımsız 
bir varlık alam yoktur. Bilinçli bilinçsiz tüm 
varlıklar, O'nun Rab oluşuna birer atıftırlar. 
Âlem O'nu gösteren bir parmaktır. 

11 Yef 'alûrivıı türetildiği ii'l kökü, benzerleri 
olan 'amei'den ve sun 'dan farklı olarak bilinçli 
ve bilinçsiz, tasarlanmış ve tasarlanmamış, ani 
ve sürece bağlı tüm eylemleri ifade eder (Bkz: 
Âyet 30, not). Zımnen: Allah onların her hare- 
ketini bilir. 

12 Bulutları O sevk ettiği gibi, yol haritası ve 
gök sofrası olan vahyi de O sevk eder. 

13 Fakat o ilâhi rehberliğe yönelenler nasibini 
alır, ona sırtını dönenler de nasipsiz kalır. 



■*^3S^*- 



690 



•NSŞŞ^?* 



24 / NÛR SÛRESİ 



♦Şs^sl* 



CUZ18 



< — 44 (işte böyle), gece ve gündüzü de Al- 
lah evirip çevirmektedir. 

Bakırı, bütün bunlarda görecek gözü olan- 
lar için mutlaka alınacak ibretler vardır. 

45 Yine her tür canlıyı sudan 1 yaratan da 
Allah'tır: son tahlilde onlardan kimi karnı 
üzerinde sürünmektedir; kimi iki ayağı, ki- 
mi de dört ayağı üzerinde yürümektedir. 2 

Allah dilediğini yaratır; şundan emin 
olun ki, Allah her şeye güç yetirendir. 

46 DOĞRUSU Biz, hakikati bütün açık- 
lığıyla ortaya koyan âyetler indirimsiz- 
dir,- bununla Allah (isteyen) kimseyi dos- 
doğru bir yola yöneltmeyi diler. 3 

47 Ama birileri "Biz Allah'a ve Rasul'e 4 
hem inandık, hem de itaat ettik" derler, 
sonra da onlardan bir kısmı bunca (taah- 
hüdün) ardından sözlerinden geri döner- 
ler: şu halde bu gibiler gerçek mü'min de- 
ğildirler. 48 Zira onlar aralarında hüküm 
versin diye Allah'a ve O'nun Rasulü'ne 
çağrıldıklarında, hiç değilse bir kısmı he- 
men yüz çeviriverirler,- 49 fakat eğer ken- 
dileri haklı çıkacak olursa, teslim olmuş 
bir edayla koşa koşa gelirler. 5 

50 (Şimdi sen söyle ey bu hitabın muha- 
tabı!) 6 Bunların kalplerinde mi bir hasta- 
lık var, 7 yoksa kuşkuya mı kapılıyorlar!? 8 
Yahut da Allah'ın, dolayısıyla O'nun Ra- 
sulü'nün 9 kendilerine haksızlık yapma- 
sından mı korkuyorlar! ? 

Hayır, aksine asıl kendileri haksızlık 
yapmaktadırlar. 

51 Aralarında hüküm vermesi için Al- 
lah'a, dolayısıyla 10 O'nun Rasulü'ne çağ- 



?>*#■"#<! 



i.»- 



- -s* - - - \ - - 

i " i' ' ~ ' 

1 ~T- 4. ' ti > >'< • i— • 1' s» ' < • •>•.»• .> <■ ,r, »j"°- 
1 j->4> l»^ ' (►*> J—^- °; J •# Oy*>j*» <*4±* ^y-ij* bj ^ji-j 

(j-^i'O? ü_j-?«İjİ»JI fv* >_ilijjlj uJU»!j Ujw_Jİ. I_jJ_jjj 01 

'. >„'?',< > > 'i., [< ! s "'i, 1 '. • " >1 t-- A,, \ > 
1JJJ.L4JI ~_A_İAil_9U <uijj -tül 1 _ > i^>»jj <üj_^jj <WI »Jaj 

i. 



rıldıkları zaman mü'minlere düşen söz, 
sadece "İşittik ve itaat ettik" demekten 
ibaret olmalıdır; zira böyleleri gerçek 
kurtuluşa eren kimseler olacaklar. 52 Ve 
kim Allah'a, dolayısıyla 11 O'nun Rasu- 
lü'ne itaat eder, Allah'tan korkar ve Al- 
lah'a karşı sorumluluk bilinciyle hareket 
ederse, işte onlar gerçek başarıya eren 
kimseler olacaklar. 

53 Bir de kendilerine emredecek olsan, 
mutlaka (savaş için sefere) çıkacaklarına 
dair var güçleriyle yemin edenlere de ki: 
"Yemin etmeyin! itaat (herkesçe) bilinen 
ortak iyiyedir: 12 şu da bir gerçektir ki, Allah 
yaptıklarınızdan ayrıntısıyla haberdardır. " 



1 Belirsiz formun tahyir vurgusunu öncelersek 
mâna "hayrette bırakan bir sudan" olur. 

2 Bütün canlıların kökeni aynıydı: Su. İlahi ya- 
salar gereği süreç içinde farklılaştı ve türler 



oluştu. îşte böyle, insanoğlunun da inanç köke- 
ni aynıyken, ilâhi yasalar gereği o da ilerleyen 
süreçte farklı inanç ve yollara ayrıldı. Her iki 
yasayı koyan da Allah'tır. İman ve inkarın var- 



CUZ18 



®fsS3$S3|* 



24 / NÛR SÛRESİ 



*c^3S^* 



691 



lığı da bu ilâhi yasalar çerçevesinde anlaşılma- 
lıdır. 



3 Veya: "Allah dilediğini doğru yola yöneltir". 
Yani, Allah'ın hakikati bütün açıklığıyla ortaya 
koyan mesajlar indirmesi, dosdoğru bir yola yö- 
neltme iradesinin bir ifadesidir (Krş: Âyet 21, 
not). Âyetin ikinci cümlesi birincisinin gerek- 
çesi olarak anlaşıldığında, Allah-insan iradesi- 
nin bakışımlılığı imâsını içeren v'Alhhu yehdî 
men yeşâ' ibaresi doğru anlamını bulacaktır 
(Ayrıntılı bir izah için bkz: 10:25, not 9). 

4 "Allah'a ve RasuPe" ifadesi, "Allah'a, dolayı- 
sıyla O'nun mesajını taşıyan Rasul'e" şeklinde 
anlaşılmalıdır. Bilinen bir gerçektir ki, burada 
birbirinden bağımsız iki otorite söz konusu de- 
ğildir. Allah ve Rasul arasındaki vav da, düz bir 
bağlaç değil, açıklama vurgusuna sahiptir. 

5 Pazarlıklı iman için Kâfirûn sûresinin (109. 
sûre) notlarına bkz. 

6 Cevabı Allah tarafından bilinen bu soruların 
amacı, muhatabı, inkarcı aklın tutarsızlığı üze- 
rinde düşünmeye davettir. Parantez içi açıkla- 
manın gerekçesi budur. 

7 Bu zümreyle ilgili istikrai bir okuma için bkz: 
74:31, not 18. 

8 İrtâbû'rmn kendisinden türetildiği myb/rîbe, 
"inkarcı kuşku" anlamına gelen şeM:'ten farklı 



olarak "korkulu kuşku", yani "kuşkusunda 
haksız çıkma korkusunu içinde barındıran kuş- 
ku" anlamına gelir (Bkz: 9:110, not). Kuşku, 
münafığın niteliği olan "kalp hastalığı" ve kâfi- 
rin niteliği olan "Allah ve Rasulü'ne güvensiz- 
lik" dışında, ayrı bir kategori olarak ele alın- 
mıştır. Bu da vahyin, en temel inanç ilkelerine 
yönelik dahi olsa, kuşkuyu nifaktan ve küfür- 
den ayrı olarak değerlendirdiği anlamına gelir. 
Hz. Peygamber sahibini mutlak hakikate yak- 
laştıran bir tür kuşku için "zake sarihu'1-iman: 
bu imanın açığa çıkmasıdır" buyurmuştur 
(Müslim, îman, 209). 

9 Ve bağlacını "dolayısıyla" şeklinde çevirimiz 
için bkz: Âyet 51, not 

10 Yani: "Allah'ın Elçisi aracılığıyla gönderdiği 

vahye". 

11 Lafzen: "ve". Bkz. âyet 54, not. Yani, "Al- 
lah'ın Elçisi aracılığıyla gönderdiği vahye". 

12 Veya kinayeli bir çağrışımla: "itaat(iniz) ma- 
lumdur" (!). Fakat bu anlamın zamir takdiri ge- 
rektirmesi bir yana, âyetin son cümlesi tercihi- 
mize daha yatkın durmaktadır. Âyet ikiyüzlü 
akim hastalığım ele vermektedir. Bu ; iyi olma- 
yı iyiliği emredene iyilik sanma ahmaklığıdır. 
Oysa ki iyilik iyi olduğu için yapılır ve en bü- 
yük yararı onu yapan kimseyedir. 



692 



-N^^ 33 ^ 



24 / NÛR SÛRESİ 



~*fas^5=3«- 



CUZ18 



54 De ki: "Allah'a itaat edin, dolayısıyla 
Rasıü'e 1 itaat edin!" 

Bundan böyle de, eğer (Rasıü'den) yüz çe- 
virecek olursanız, o ancak kendi yüküm- 
lülüklerinden sorumlu tutulacaktır, siz 
de sadece kendi yükümlülüklerinizden 
sorumlu tutulacaksınız. 2 Ama eğer onu 
izlerseniz, doğru yolu bulursunuz: Ra- 
sul'e düşense, yalnızca (kendisine indiri- 
leni) bütün açıklığıyla tebliğ etmektir. 3 

55 Allah, içinizden iman edenlere ve ıs- 
lah edici iyilikler işleyenlere, onlardan 
öncekileri hakim kıldığı gibi kendilerini 
de hakim kılacağına, 4 onlar için hoşnut 
ve razı olduğu dini yine onlar için sağ- 
lamlaştıracağına, 5 endişelerinin (baskın 
olduğu) bir dönemin ardından onları gü- 
venli bir konuma kavuşturacağına söz 
vermiştir: 6 (değil mi ki) onlar Bana kul- 
luk ediyorlar ve Bana hiçbir şeyi ortak 
koşmuyorlar! Fakat kim de bunun ardın- 
dan inkara saplanırsa, işte onlardır asıl 
yoldan sapmış olanlar. 

56 Şu halde, namazı hakkını vererek kı- 
lın, zekâtı gönülden gelerek verin ve Ra- 
sul'ü izleyin ki merhamete mazhar olma- 
yı umut edebilesiniz. 

57 İnkarda ısrar eden kimseler, bu dünya- 
da asla (Allah'ı) atlatabileceklerini san- 
masınlar,- onların dönüp dolaşıp varacak- 
ları yer ateştir,- ki o, ne berbat bir son du- 
raktır! 

58 SİZ ey iman edenler! Meşru bir biçim- 
de sahip olduğunuz kimseler 7 ve içiniz- 



^^ 



<_)*>■ U Aİ1& ujlî I_jJ_jj üiî J^-j/p! I_^»-Jslj <ü)l l_5*-]=i Ji 



Oi' 



<*&■£&$<*£ cr^j' l5^-" ^4^-J ç& Cr^-^3 ^*M o^ 

y ^g| ÜJ-*^-jJ ~£=iAa) J^—ujjJ! I^İJstj ö^^sssajj! t ûjij 






Oi 



JUI,"I_ÜJ 









den ergenlik çağma ulaşmamış olanlar 
(dahi), 8 günün şu üç (vaktinde) 9 yanınıza 
girmeden önce sizden izin istesinler: sa- 
bah namazından önce, öğleyin elbiseleri- 
nizi çıkarıp istirahata çekildiğiniz vakit 
ve yatsı namazından sonra. Bu üç vakit 
sizin için mahremiyet vakitleridir. Bu va- 
kitler dışında birbirinizin yanma girip 
çıkmanızda, sizler için de onlar için de 
herhangi bir beis yoktur. 

Bu mesajları Allah size işte böyle açıkla- 
maktadır: zira her hükmünde tam isabet 
sahibi olan Allah, (yarattığı insanı) çok 
iyi bilmektedir. 10 



1 Lafzen: "Allah'a ve Rasul'e". Vav edatının sa- 
dece iki ayrı unsuru birbirine iliştiren değil, ay- 
nı zamanda hiyerarşi bildiren yapısına dayana- 
rak. Allah'a itaatin, ancak Elçisi aracılığıyla bil- 
dirdiği iradesine itaatle mümkün olduğu "Kim 



Rasul'e itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur" 
(4:80) âyetiyle ifade edilmiştir (Krş: Âyet 47, 
not). Rasul'e itaatin Allah'a itaat anlamına gel- 
diğinin delillerinden biri de bu âyettir. Âyetin 
girişinde "Allah" ve "Rasul" ayrı ayrı anıldığı 



CUZ18 



*^^^^* 



24 / NÛR SÛRESİ 



-*ı==3£3#»- 



693 



halde, âyetin devamında söz sadece Rasul üze- 
rinde odaklanacak ve itaat/izleme emri de ikili 
değil tekli zamirle [tutî'ûhu] ifade edilecektir. 
Ve nihayet, Rasul'e itaatin de ilâhi bir inşa pro- 
jesi olan vahye boyun eğmek olduğu âyetin so- 
nunda dile gelecektir. 

2 Krş: "Hem kendilerine ilâhi mesaj gönderi- 
lenleri, hem de (onlara) ilâhi mesajı iletmekle 
görevli olanları elbet hesaba çekeceğiz" (7:6) 

3 Âyetin başında dile gelen "Rasule itaat" ile 
vahye itaatin kastedildiği bu ibareyle sabittir. 

4 Öncekileri hakim kıldığım şu âyet beyan 
eder: 28:5. 

5 Bkz: Maide 3. 

6 Bedir'de Nebi "Allah'ım! Şu bir avuç insanın 
yok olmasına izin verirsen, yeryüzünde sana 
kulluk eden kalmayacak!" diye dua ediyordu 
(Duanın tamamı için bkz: Müslim, Cihad 58). 



7 Çevirimizin gerekçesi ve ibarenin mahiyeti 
için bkz: 4:24; 33:52 ve 47:4, notlar. 

8 Bu iki zümre, 3 1 . âyette yakın akrabalarla bir- 
likte sayılarak mahremiyet konusunda ayrıca- 
lıklı sayılmıştı. Parantez içerisindeki "dahi" 
açıklaması, bu talimatın söz konusu ayrıcalığa 
getirilen bir istisna teşkil ettiğini göstermek 
içindir. 

9 "Üç kez" anlamına gelen selâse merrât ibare- 
sini kendisinden hemen sonra gelen min aç- 
maktadır. Buna göre bu ibare "izin sayısını" de- 
ğil "izin zamanını" gösterir. 

10 Belirsiz formdaki ilâhî sıfatlar, daha çok, 
âyetin içerisinde yer aldığı pasajda ele alman 
konuyla doğrudan ilişkilendirilmelidir (Krş: Ta- 
berî). Parantez içi açıklamamız bu mülahaza- 
dan kaynaklanmaktadır (Krş: 9:102, not). Paran- 
tez içi açıklama Mülk sûresinin 14. âyetine da- 
yanmaktadır. 



694 



*^3$s^ 



24 / NÛR SÛRESİ 



»Ns3^ 



CÜZ 18 



59 Ama çocuklarınız 1 ergenlik çağma 
ulaştıklarında, kendilerinden büyüklerin 
yaptığı gibi (yanınıza girmek istedikleri 
her zaman) izin istemelidirler. 

Mesajlarını Allah size işte böyle açıkla- 
maktadır: zira her hükmünde tam isabet 
sahibi olan Allah, (yarattığı insanı) çok 
iyi bilmektedir. 2 

60 BİR de, kadınlardan artık cinsel arzu 3 
duymayacak kadar yaşlanmış olanlar var; 
işte böylelerinin, bedeni 4 teşhir amacı taşı- 
maksızın, giysilerinden bir kısmını 5 çıkar- 
malarında bir beis yoktur. 6 Ama iffetleri 
üzerine titrerlerse bu kendileri için daha 
hayırlıdır: zira Allah (ağızlardan çıkan) her 
şeyi işitir, (kalplerde olan) her şeyi bilir. 7 

61 (Eğer güç gelecekse) görme özürlü zo- 
ra koşulamaz, yürüme özürlü zora koşu- 
lamaz, hasta zora koşulamaz,- 8 ve (aile bi- 
reyleri olarak) sizin kendi evlerinizde 9 
veya 10 babalarınızın evlerinde, veya an- 
nelerinizin evlerinde, veya erkek kardeş- 
lerinizin evlerinde, veya kız kardeşlerini- 
zin evlerinde, veya amcalarınızın evlerin- 
de, veya halalarınızın evlerinde, veya da- 
yılarınızın evlerinde, veya teyzelerinizin 
evlerinde, veya anahtarları size teslim 
edilmiş olan yahut da sadık arkadaşını- 
za 11 ait olan (evlerde) yiyip (içmenizde) 



MSN 






■- LU I '^a xs- i ^Âl ! j îttş ~. 



^ 



, ,, A ,- 



3l'l 






"->j-Z*± 



a > ^ a İ.İ o' ** ^S^ t» o"" o^ V 



J 5^ i» 



.ili I 



Iİ3_^J ^_1JUS liLİ ĞlLJ/î }î C*^ I^JİöİS 0Î 

=>jll* «illi -Uf- Jyj 4_L>o (*^=a -İSİ |_sic- !jjJ_JLi 

Ojks ^i=Jij oi:vı çlsü iiıı ^ıi JjuÎs' izi 



bir sakınca yoktur; hep birlikte ya da ay- 
rı ayrı yemenizde de bir beis yoktur. Bun- 
dan böyle bir eve girdiğiniz zaman, birbi- 
rinize 12 Allah katından bir esenlik, bir 
bereket ve mutluluk dileğiyle selam veri- 
niz: Bu mesajları Allah size işte böyle 
açıklamaktadır ki, akıllıca hareket edebi- 
lesiniz. 13 



1 Lafzen: "Sizden olan çocuklar". 

2 Parantez içi açıklama Mülk sûresinin 14. âye- 
tine dayanmaktadır. Bu iki âyet, mesken sosyo- 
lojisinin insani-islâmi temellerini vermekte ve 
muhatabında bir mesken tasavvuru inşa et- 
mektedir. Mekân mahremiyetinin temelinde 
insanın varoluşuna hürmet yatar. Zira kun (ol) 
emriyle gerçekleşen kevn (oluş), bir mekân' da 
kendini ifşa eder ve insan bu oluşun dürr-i yek- 
tasıdır. Burada ikinci bir elbise gibi giyinilen bir 
mekân algısı vardır. İnsan, en yakınları da olsa, 
mekân mahremiyetine hürmet etmelidir. 



3 Nikah kelimesinin buna yakın bir karşılığı ve 
açıklaması için bkz: Âyet 3, not. 

4 Lafzen: "ziyneti". Buna "dişiliği" veya "gü- 
zelliği" anlamları da verilebilir. Teberine için 
bkz: 33:33, not. 

5 Lafzen: "Giysilerini". Şa'bi'ye göre Ubey b. 
Ka'b bu ibareyi min siyabihinne şeklinde oku- 
muştur (Taberî). Tercihimiz bu okuyuşa daya- 
nır. 

6 İlk otoriteler tarafından farklı yorumlara ko- 
nu olan bu âyette çıkarılmasına şartlı izin veri- 



CUZ18 



•^s^SN* 



24 / NÛR SÛRESİ 



*?s3£s4» 



695 



len giysi Süddi ve üstatlarına göre başörtüsüdür 
(Râzî). Bu yaklaşım, başörtüsü emrinin gerekçe- 
li bir emir olduğu örüşüne dayanır. Söz konusu 
gerekçe kadın cazibesini bireysel alanda tutup 
kamuya açmama, bu yolla hem kadm-erkek 
ilişkisine saygınlığı ihlal etmeyen bir mesafe 
getirme, hem cinsler arası ilişkinin dişilik değil 
kişilik üzerinden krulmasmı sağlamadır. 

7 Parantez içi ibareler Taberî'nin Übey b. 
Ka'b'tan nakline dayanmaktadır. Belirsiz form- 
la kullanılan sıfatları bu şekilde çevirimiz için 
bkz: Âyet 58, not. Bu âyet, konu itibarıyla 31. 
âyetin kapsamına dahildir. Fakat kendisinden 
sonraki âyet için de geçerli olduğu gibi, daha 
önce getirilen hükümlerin kapsamının gereksiz 
yere genişletilmesini de önleme amacı taşımak- 
tadır. 

8 Özürlülerin ve hastaların hukukuyla ilgili 
olan bu ibare, oldukça veciz bir üsluba sahiptir. 
Bu niteliği, ibarenin açılımında birden çok yo- 
ruma izin vermekte, belki de teşvik etmektedir 
(Krş. Taberî ve Râzî). Öyle anlaşılıyor ki bu iba- 
re, dinin emir ve talimatlarının "mümkin" ve 
"makul" olanla sınırlı olduğunu, kimseye gü- 



cünün üstünde bir sorumluluk yüklenemeyece- 
ğini hatırlatmaktadır. Bunların başında da özür- 
lü ve hasta olan insanlar gelmektedir. Parantez 
içi açıklamamızın gerekçesi budur. 

9 Lafzen: "evlerinizden". Kişinin kendi evinden 
yiyip içmesine izin gerekmez. Bu izinle aynı evi 
paylaşan aile bireylerinin ( 'ayal) kastedildiği di- 
le getirilmiştir (Ferrâ). 

10 Buradaki ev bağlacı "ya da" vurgusuna değil, 
daha çok "ve/veya" vurgusuna sahiptir. 

11 Burada sadık arkadaşlığın [sadîk) tanımı da 
yapılmış oluyor: Evinin anahtarını size tered- 
dütsüz verebilen kişi... 

12 Veya: "kendi kendinize". 'Ala enfiusikum 
ibaresini Katade ba'dukum 'ala ba'd (birbirinize) 
şeklinde yorumlamıştır (Taberî). Benzer bir kul- 
lanım için bkz: Âyet 12, not. 

13 Bu âyet Mücadile sûresinin 22. âyetini yu- 
muşatır. Orada mü'minlerin kendi inançların- 
dan olmayan aile fertlerine koydukları mesafe 
övülmüş, burada ise onlarla doğal insani ilişki- 
nin devamında bir beis olmayacağı dile getiril- 
miştir. 



»fss^Ş^s* 



696 



*N3SN* 



24 / NÛR SÛRESİ 



*f^3S=N« 



CÜZ 18 



62 MÜ'MİNLER, ancak Allah'a ve O'nun 
Rasulü'ne yürekten inanıp güvenen 1 kim- 
selerdir; onunla toplumsal bir iş görüşmek 
için bir araya geldiklerinde, onun iznini 
almadıkça asla ayrılmazlar. 2 Şüphesiz sen- 
den (farklı bir görüş geliştirmek için) izin 
alanlar (da), Allah'a ve O'nun Rasulü'ne 
yürekten inanıp güvenen kimselerdir. 

İşte bu yüzden, onlar senden bazı işleri 
için izin isterlerse onlardan uygun gör- 
düklerine bu izni ver; Allah'tan da onlar 
için mağfiret dile: Şüphe yok ki Allah, 
rahmeti bol bir bağışlayıcıdır. 

63 Rasul'ün davetini, sakın birbiriniz ara- 
sındaki herhangi bir davet gibi algılama- 
yın! Doğrusu Allah, aranızdan kimselere 
sezdirmeden sıyrılıp çıkmak isteyenleri 
biliyor. Şu halde onun emrine karşı gelen 
kimseler, başlarına (bu dünyada) bir mu- 
sibetin (âhirette ise) can yakıcı bir azabın 
gelmesinden sakınsınlar. 3 

64 BAKIN! Göklerde ve yerde olanların 
hepsi kesinlikle Allah'a aittir; O sizin 
içinde bulunduğunuz gerçek durumu el- 



MSM 



,„ i 



5lo J iilLJJ LJ _Ü \_^£ Ll *—*\i- jJ,\ ^jJZ. İJS 

r' ' „ k: ' * 

İs i -* } « 1 * s \ } s a $ 

^ s ■* S s ^ s " ! 

^-u c^-^ j~Ü ÛjLi^iLi (jia-İp -i3^i\U«l İjLi 

is 5] "iM @ ^t-Jİ 4-^ f-4-^4 jî ^ f-fe-^ ^ 
j>jjj 4_Iifr »_ül U a— Iju J-i ^j^lj ol^<>— Ul ^j-i U 




bette biliyor; öyle ki, O'na döndürülecek- 
leri gün, evet (o gün) yaptıkları her şey 
kendilerine haber verilecektir: zira Allah 
her şeyi bütünüyle bilendir. 



1 Buradaki iman, daha çok imanın ahlâkî karşı- 
lığı olan "güven" vurgusuna sahiptir. 

2 Lafzen: "gitmezler". Zehebe sadece mekânsal 
bir "gitmeyi" değil, aynı zamanda bir görüşe 
varma, yeni bir görüş geliştirmeyi de ifade eder. 
Taberî'nin de isabetle vurguladığı gibi buradaki 
"ayrılma", üzerinde uzlaşılan toplumsal politi- 
kadan bağımsız, özgür ve özgün fikirler geliştir- 
mektir. "Ondan izin almadıkça" ibaresi, yapıcı 
muhalefet fikrini çağrıştırmaktadır. Bu konuda 
yaşanan örnekler, buradaki "iznin" mahiyetini 
açıklamaktadır. Kocasından boşanmış olan Be- 
rire'ye kocasına dönmesini söyleyince, onun 
"Ya Rasuiallah! Bu Allah'tan gelen bir emir mi, 
yoksa senin kendi kararın mı?" diye sorması bir 
izindir. Yine Habbab b. Münzir'in Bedir'de Hz. 
Peygamber'in görüşüne alternatif sunmadan 



önce bunun Allah'tan gelen bir vahiy olup ol- 
madığını sorması bir izindir. Habbab bunun 
üzerine "Öyleyse su yakınına konaklamamızı 
uygun bulurum" der ve öyle yaparlar. Yine Hz. 
Peygamber'in, Hendek savaşı öncesinde düşma- 
nı bölmek için Gatafan'm liderlerine Medi- 
ne'nin o yılki hurma hasadının üçte birini ver- 
me teklifine karşı Sa'd b. Muaz bunun vahyin 
emri olup olmadığım öğrenmek ister. Hz. Pey- 
gamber'in geliştirdiği bir taktikten ibaret oldu- 
ğunu öğrenince karşı çıkar ve vaz geçilir. 
Sa'd'ın kendi görüşünü ileri sürmeden önce 
yaptığı da bir "izin"dir. 

3 Bireysel ve toplumsal ahlâkî sorumluluklarla 
ilgili bu âyetler, teşrifat kurallarına indirgene- 
mez. Bunlar evrensel ilkelere işaret etmektedir. 



•N3S3* 



25. FURKÂN SÛRESİ 



-**3£s*- 



Sûre, hem "iyiyi kötüden ayıran" hem de "iyi ile kötü onun sayesinde 
fark edilen" mânasına gelen adını, sûrenin başında gelen Furkân keli- 
mesinden alır. Furkan Kur'an'da hem tüm vahiylerin hem de selim ak- 
im sıfatı olarak kullanılır. Zira sahih nakil de selim akıl da sahibine iyiyi 
kötüden, güzeli çikinden, hakkı batıldan, doğruyu eğriden ayırmayı telkin 
eder. İlk nesilden itibaren bu isimle anılan sûrenin tek adı budur. 

Mekke'de inmiştir. Üslubu ve konusu buna şahittir. İbn Abbas'tan rivayet 
edilen 68-70. âyetlerinin Medine'de indiği tezini, yine İbn Abbas'tan nakle- 
dilen Kasım b. Ebi Berze rivayeti boşa çıkarır (Buhârî). İlk tertiplerin tü- 
münde de Yasin-Fâtır arasına yerleştirilir. Rejis Blachere 5, Mehdi Bazergan 
6. yıla yerleştirir. Adına uygun olarak iman ve küfür saflarını netleştiren 
muhtevası göz önüne alındığında, peygamberliğin 5 ya da 6. yılında indiği- 
ni söylemek mümkündür. Bu dönemde, inkar cephesinde düşmanlık ken- 
dini göstermeye başlamış, vahyin iniş tarzına itiraz edilmiştir (31-32). 

Sûrenin konusu ilâhi bir inşa projesi olan vahiydir. Vahyin mahiyet, illet, 
hikmet, maksat ve önemine en yoğun vurgu bu sûrede yapılır. Konu itiba- 
rıyla baştan sona bir bütünlük arz eder. İnsanın hakikat arayışında vahyin 
tartışılmaz yerine dikkat çeken sûre, hesap gününde Hz. Peygamber'in şu 
şikayeti yapacağını dile getirir: 

"Yâ Rabbî! Benim kavmim bu Kur'an'a, devri geçtiği için terk edilmiş bir 
kitap muamelesi yaptı!" (30). 

Bu, vahyi göz ardı edenlerin tavrıdır. Bir de vahye uyduğunu söyleyenlere 
eleştiri getirir: "Rablerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman, sağırlar ve körler 
gibi (dinlemeden, anlamadan) üzerine üşüşmezler" (73). Vahyi taşıyan elçi- 
ye dolayısıyla vahye karşı çıkanların "kendi heva ve heveslerini ilâhlaştır- 
dıklarını" söyleyip (43), bunların "akıllarını kullanmayan kimseler" olduk- 
ları, bunun için de "koyun sürüsüne benzedikleri" (44) vurgulanır. 

Sûre inanan-inanmayan herkese hitap ederek son bulur: 

"Eğer duanız olmasaydı, Rabbim size niçin değer verecekti ki?" [77). 

Değil mi ama: Kul kendisinden bir şey istenmemesinden hoşnut olur, Al- 
lah istenmesinden hoşnut olur. 



698 



»Ş=^^3=|* 



25 / FURKÂN SÛRESİ 



* r = ^3 £^* 



CUZ18 



RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA 

1 Bütün insanlığa bir uyarı olması için, 
kuluna iyi ile kötünün arasını kesin hat- 
larla ayıran vahyi 1 indiren 2 (Allah) ne yü- 
ce bir bereket kaynağıdır. 3 2 O (Allah) ki, 
göklerin ve yerin hakimiyeti yalnızca 
O'na aittir; O çocuk edinmemiştir, haki- 
miyetinde O'na herhangi bir ortak da bu- 
lunmamaktadır: zira her şeyi O yaratmış 
ve (bütün bunları) ölçüsünü kendi koydu- 
ğu yasalara bağlamıştır. 4 



vv LjJtJ 



■ S-'i'ui- > 



ÂiS^n 



■'MA 



(Qş İjjJ-âJ ajJ-ös J^-i J£ (j-^-J liiLJI ^ ^iL^İ <ü ( ^j 



1 Furkân, hem özü itibarıyla iyiyi kötüyü fark 2 Tenzil vahyin kaynağına nisbetle, inzal ise 



eden (/âjnir) hem de iyi ile kötü kendi sayesinde 
fark edilen (mefruk) anlamına gelir. Duyularla 
değil akılla algılanan fark'a delalet eder. İlk ba- 
kışta vahiyden ayrı olarak peygamberlere indi- 
rilmiş bir şey gibi anlaşılabilir (2:53; 2:185; 3:4). 
Fakat bu âyetlerdeki vavlar tefsiriyye olarak 
okunursa, vahyin bir sıfatı olduğu anlaşılır. 
Vahyin sıfatı olarak hem özne olan vahyin ken- 
di içinde iyiyi kötüden ayıran muhtevasına, 
hem de inşa ettiği akıllara seçip ayırma (tem- 
yiz) yeteneği kazandırmasına delalet eder. Hz. 
Musa ve İsa'ya da vahiyle birlikte indirilmiştir 
(Msl: 2:185 ve 3:4). 



hedefine nisbetle kullanılır. (Bkz: 12:2, not). Bu- 
radan yola çıkarak furkân vasfının vahyin cev- 
herine ait olduğunu ve değişen zaman ve insan- 
la birlikte değişmediği sonucuna varırız. Keli- 
menin Kur'an'daki kullanımları da bu sonucu 
doğrular. 

3 Yalnız Allah için kullanılan tebârake fiili için 
bkz: 7:54, not 4. Bu âyetten yola çıkarak ellezî il- 
gi zamirinin Türkçe'ye nasıl çevrilmesi gerekti- 
ğine dair Üstad Elrnalılı'nın insana "aşk olsun" 
dedirten emeğini anmadan geçemeyeceğim. 

4 Fe-kadderahû takdîrâ, varlığın kaderinin bir 
ölçü üzerine yaratılmak olduğunu ifade eder. 



^p^SS^*- 



CÜZ 18 



-N3SN* 



25 / FURKÂN SÛRESİ 



*^3S5#> 



699 



MSH 



t il '. > ' > ' ı* « < ' m <: ' u î't ı — . > • ı 1 -: s ı ' 
Ujİİ^j f»-AJ li.A J. ü^ib-u i 1 A4J1 4jjJ jj» l^Jjtjlj 

G^İ 0_jıĞ=aıJL«j Vj ^^ Vj lj-> A-f-^J^ üj£Lj V_J 
t jj U» j ;1(3: Ct^P- J >J $-**■ Ü\S Aj\ ^y> j V I J Oİ _şJ>-_~J I 

(3I^Vl ^^-llljflikîl j4= t J >i JJ i liAj U 
J£ }i fs; f^iî Ll2 05^=41 JlÛ 4^1 jjîl Vp 

} a* 

=3 Joj I 



y.j^ 



fjj^JLi 5Wj "^ û 



Jj5^ ^j, i^LJaLi; i' 1^' jılîlı iıî 

^^ o ili _iJÜİ Ija fJJ- _ÜJ JİŞ- İLi ü\ ,j±S\ 



3 Ne ki yine de O'nun dışında, hiçbir şey 
yaratanı ayıp kendileri yaratılmış bulu- 
nan; 1 kendilerinden bir zararı defetmeye 
de bir yararı talep etmeye de güçleri olma- 
yan; ne hayat, ne ölüm, ne de ölümden 
sonra dirilişe dair bir yetkisi bulunmayan 
birtakım sahte ilâhlar peydahladılar. 2 

4 Bir de inkarda ısrar eden o kimseler; "Bu 
onun uydurduğu bir yalandan başkası de- 
ğildir; üstelik bu konuda başka bir toplu- 
luk da ona yardım etmiştir" 3 dediler. 

İşte ileri sürdükleri bu iddiayla, hem hak- 
sızlık etmiş, 4 hem de gerçeği çarpıtmış 
oldular. 5 



5 Ve; "Bu, sabah akşam 6 (ezberlemesi 
için) kendisine okunsun diye, başkaları- 
na yazdırdığı eskilerin efsaneleridir" de- 
diler. 7 

6 De ki: "Onu, göklere ve yere ait bütün 
sırları bilen {Allah} indirdi: zaten O, tarif- 
siz bir bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet 
kaynağıdır. 8 

7 Yine: "Bu nasıl elçi böyle? Yiyip içiyor, 
çarşıda pazarda dolaşıyor! 9 Ona bir melek 
indirilseydi de beraberinde o da uyarıp 
dursaydı ya! 10 8 Ya da kendisine (gökten) 
bir hazine bırakıisaydı, veya ondan yiyip 
içerek (safa sürdüğü) kendisine ait bir 
cenneti olsaydı?" dediler. 

Bir de kalkıp o zalimler; "Eğer (ona) uy- 
muş olsaydınız, sihirlenmiş bir adamdan 
başkasına uymamış olacaktınız" dedi- 
ler. 11 

9 Şunlarm, seni neye benzettiklerine bir 
bak hele! Ve sonuçta öyle bir sapıtıyorlar 
ki, bir daha doğru yolu bulacak (muhake- 
me) gücünü asla kendilerinde bulamıyor- 
lar. 12 

10 O öyle yüce öyle cömerttir ki, dilerse 
senin için bu (dediklerin)den daha hayırlı 
olan, zemininden akarsular çağıldayan 
cennetler var eder ; yine senin için (orada) 
köşkler, yalılar inşa eder. 

11 Hayır! Onların (asıl problemi) Son Sa- 
at'i yalanlamış olmalarıdır. 13 Ama Biz 
Son Saat'i yalanlayan kimseler için kış- 
kırtılmış çılgın bir ateş 14 hazırlamışız - 
dır.— > 



1 Veya: "..düzmece olarak (tanrı diye) uydurul- 
muş bulunan.." (Elmalılı). 

2 îttehazû'ya verdiğimiz bu anlam için bkz: 
2:51, not. 

3 Kur'an'm ilâhi kaynağını inkar amaçlı bu id- 



dianın tutarsızlığını ortaya koyan bir âyet için 
bkz: 16:103. Kur'an'm unutulup gitmesi mu- 
kadder bu iftirayı nakletmesi, vahyin kendine 
duyduğu özgüvenin bir eseridir. 

4 Krş: 16:103. Bu iddia hem vahyin hakikatine, 



700 



-*?S3S3S«- 



25 / FURKÂN SÛRESİ 



«s^s^SN*- 



CÜZ18 



hem Hz. Peygamber'e, hem de Mekke koda- 
manlarının mülkiyeti altındaki bir ya da bir kaç 
yabancı kökenli köleye iftiradır. 

5 Bu ibare, inkarcıların yukarıdaki iddialarının 
bir devamı olarak da okunabilir. Fakat tercihi- 
miz, sözün akışına daha uygundur. 

6 Yani: "..sürekli.." 

7 Anlaşılan o ki, bu iftirayı atan kimseler de 
Hz. Peygamber'in yazma bilmediği gerçeğini 
göz ardı edemiyorlardı. 

8 Yani: vahiy O'nun insana olan merhametinin 
ve bağışının bir ürünüdür. 

9 Normal insan olmayı küçümseyen bir tasav- 
vurun sonucu olarak... Kur'an bu tasavvuru 
açıkça reddeder. Hz. Peygamber bölge insanının 
bu tasavvurunu yıkmak için mücadele etmiştir. 



Bir gün Medine döneminde huzuruna çıkartıldı- 
ğında dizleri heyecandan titreyen bir adama 
"Neden titriyorsun! Ben de senin gibi kuru et 
yiyen bir ananın doğurduğu insanım" demişti. 

10 Melek peygamber istemekle zımnen kendi 
hallerine bakıp insan soyundan umut kestikle- 
rini itiraf etmiş oluyorlardı. 

11 Eğer yukarıdaki talepler yerine getirilmiş ol- 
saydı, "sinirlenmiş" yerine bu kez de "sihir- 
baz" diyeceklerdi. 

12Bkz: 17:48. 

13 İnkarcının psikanalizi: Hesabım veremeye- 
cekleri bir hayat yaşayanlar, çareyi Hesap Gü- 
nümü inkar etmekte bulurlar. 

14 Sair için muhtemelen ilk geçtiği İnsan 
sûresinin 4. âyetine bkz. 



*N^3=|» 



CUZ18 



-*N3S2^ 



25 / FURKÂN SÛRESİ 



*N^si* 



701 



NEM 



&J3 Û4i5 L4J lj 



-U-»J ül^=»^ı ^y> *-§Jİj lil 



IJJ-H 



(jj-J SjpjIj Oa-lj f>j_*3 i_j^J i \jfi-J3 V 

it j ^-şJl oJL^Jl ÜU f "i ^i Jjüîl ji @s ^,.1^=. 

' , — ' ' t >' ° 

y ' " ' ' y 

• *İ\- \ i'< \, i • -> • -T > •>»' 1 ^-- « -> > i '- 

n— iıl* UJ— <ı^S <«l ÜJJ jj— » ÜJJ «ju l_«j (*â j—£*&*j 

^ , 4— t» JJİ I j_^J ( _ f ı=»- rt-**u ! j j^_jjücu /j ^=ü_j *LJ j| 



IÂİ ü JJ J^3 Uu (v£==> JJ J^==> .Jtû3 fw| \j jj U Jİ 1 j5 IS* a 
43~b /v-==>-^« çvUaj (j— *_$ İj v?' îj I— 9j-V Oj';"' ■■■" 
V] 5t4^J^" 5"° -^-^ Û^Jİ l2j^ (^J&za ÇlJÜ 

Lü>-j (jlj_u,Vl <_/ uj— i-Jj îlik!! üjl£==llj (l^Jİ 
t ' > , * 5 --i > 

|g> fj_w2j lİİ-Jj jL6= j Ojj^aj! 4JJW (jiiil) 'fSJaM 



< — 12 Onlar, çok uzak bir mekândan da- 
hi, kendilerini gördüğü zaman o ateşin 
nasıl bir homurtuyla kükrediğini elbet 1 
işitecekler. 13 Derken, birbirlerine kelep- 
çeli olarak oranın oldukça dar bir yerine 
fırlatıldıklarında., işte o anda, tam orada 
yok olmak için yalvaracaklar. 2 

14 Yoo, bugün yok olmak için bir tek 
ölümü çağırmayın, yok olmak için tüm 
ölümleri çağırın! 3 

15 De ki: "Ee, şimdi bu mu hayırlı, yok- 
sa takva sahiplerine vaad edilen ebedi 
cennet 4 mi? Ki o bir ödül 5 ve bir son du- 



1 Lafzen: "..işittiler". Gelecekte olacak bir olay 
için kullanılan geçmiş zaman kipi kesinliğe de- 
lalet eder. Bu kesinliği "elbet" kelimesiyle kar- 
şıladık. 

2 Subûr, "tekrar dirilişi olan ölüm" anlamında- 
ki mevtten farklı olarak "bir daha dirilmeme- 



raktır. 16 Orada diledikleri her şey kalıcı 
biçimde onların olacak: Bu, Rabbinin 
üzerinde kendisinden yerine getirmesi is- 
tenilen bir söz idi." 

17 İmdi O, bir gün onları ve onların Al- 
lah'tan gayrı yalvarıp yakardıklarım bir 
araya getirecek ve soracak: "İşte şu kulla- 
rımı siz mi yoldan çıkardınız, yoksa on- 
lar kendileri mi yoldan çıktılar?" 

18 Cevap verecekler: "Aşkın olan zatını 
tenzih ve teşbih ederiz ki, Senin dışında- 
kilerden herhangi bir dost, bir veli edin- 
mek bize yakışmaz; ne var ki onlara ve 
atalarına dünyevi hazları öylesine tattır- 
dın ki, sonunda onlar vahyi 6 unuttular,- 
ve hiç olmaya 7 mahkûm bir kavim olup 
çıktılar. 

19 Bunun üzerine (Allah şirk koşanlara 
şöyle demişti): "Doğrusu o (tanrılık ya- 
kıştırdıklarınız), söylediklerinizin tü- 
münde sizin yalancı olduğunuzu ortaya 
çıkarıyorlar. Artık ne (cezayı) atlatmaya 
mecaliniz yeter, ne de yardım almaya: 8 
zira sizden her kim (hakikati) tersyüz 
ederse, 9 ona büyük bir azabı tattıracağız. 

20 (EY NEBİ!) Biz senden önce de yemek 
yiyen, çarşıda pazarda dolaşan insanlar 
dışında hiçbir peygamber göndermemiş- 
tik. 10 Bazılarınızı diğerleriniz için sınama 
vesilesi kıldık ki, bakalım sabrediyor 
musunuz? 11 (Bunu siz öğrenesiniz diye 
böyle yaptık); yoksa senin Rabbin zaten 
her şeyi görmektedir. 



cesine ölüm, yok olup gitmek" anlamına gelir 
(Mekâyîs). Yok olmak için yalvaracaklar, zira 
var olmak ellerinde olmadığı gibi yok olmak da 
ellerinde olmayacak. Bu zımnen "kendilerini 
var edenin Allah olduğunu itiraf edecekler" de- 
mektir. Nihilizmin sonunu beyan eder. 



702 



»fE^SN* 



25 / FURKÂN SÛRESİ 



»F^Ş Ş^fo 



CUZ18 



3 Veya: "bir tek yok edici ölüm için yalvarma- 
yın, aksine bir çok yok edici ölüm için yalva- 
rm". Krş: "N'olaydım, keşke bir toprak olay- 
dım!" (78:40) 

4 Cennetin "has bahçe" anlamına geldiğini ha- 
tırlarsak, dünyada gördüğümüz hiçbir has bah- 
çenin ebedi olmadığını da hatırlarız. İşte âyette- 
ki "ebedilik" cennetin bildiğimizin çok ötesin- 
de kalıcı güzelliğin üretildiği merkez olduğunu 
ifade eder. 

5 Zımnen: Cennet mü'minin amellerinin bede- 
li değil ödülüdür. 

6 Veya: "(Seni) anmayı.." Buradaki zikı, vahyin 
sıfatı olarak okunabileceği gibi "anmak, hatır- 
lamak" anlamına mastar olarak da okunabilir. 
29. âyetteki tereddüde mahal bırakmayan açık- 
lıktaki kullanımı ve 30-32, 43-44, 73. âyetlerde 
dile gelen vahye karşı sakat yaklaşımları öne çı- 
karan niteliği göz önüne alındığında, tercimizin 



gerekçesi anlaşılacaktır (Krş: 20:124, not 14). 

7 Bûr "hiç olmak, tükenmek, kredisi bitmek" 
anlamına gelir. Geldiği beş yerde de olumsuz 
kullanılmıştır (Ferrâ ve Taberî). 

8 Taberî buradan öncesinin müşriklere, sonrası- 
nın ise mü'minlere hitap ettiğini söylemiştir. 
Fakat ortada, muhatap değişikliği için bir ge- 
rekçe yoktur. 

9 Zulm için tercih ettiğimiz bu karşılığa dair 
bkz: 21:65, not 

10 Sûrenin 7 ve 8. âyetlerinde ele alman çarpık 
peygamber anlayışına cevap. 

11 Altının cevherini posasından ayırmak mak- 
sadıyla potada ergitme işlemi için kullanılan 
fitne kavramı, tam da furkân'ı çağrıştırmakta- 
dır. Furkan ile gönderilen peygamberler de in- 
sanlık dünyasının cevheriyle cürufunu ayrıştır- 
mak için gelmişlerdir. 



«?£^5#* 



CUZ19 



*Ş=s3$î^* 



25/FURKÂN SÛRESİ 



•N^^ 3 ** 



703 



e>43h 






\jif- >-^c-J^j v... a .'l ^ Ijj- 






^^^S^Jj İ^OJJ ^j—İo V 4İ==4lUJl jjjj >^J ^ 0^^ 



^I^LİU J! &jij0 O 



^^j^ij 



4j_b ^İc. -JUail JUİJ Sjjj ıQ f^-^C. jjylSÜl jjü UjJ 



Jlsjlfl Vjisi. üULi^U üLkliJ! (l>l<r-=» j ,y*l>- it -ûŞ 
sg<Ş b^J^y ouJjjj _iljljs <u olLü ^İİJİS' â-b^lj Sil>- 



21 Ama Bizim huzurumuza çıkacak yüzü 
olmayan kimseler: 1 "Bize melekler gön- 
derilseydi veya Rabbimizi görseydik ya!" 
dediler. Doğrusu onlar kendi iç dünyala- 
rında büyüklük tasladılar ve hadlerini 
aşarak kasım kasım kasıldılar. 

22 Onlar bir gün melekleri görecekler, fa- 
kat o gün günahkarlar için hiç de iç açıcı 2 
olmayacak. Ve onlar "(Eyvah), her yandan 
sarılmışız!" diyecekler. 3 23 Zira Biz (o 
gün) yapıp ettikleri ne varsa hepsinin üze- 
rini çiğneyeceğiz; ve onu yel savurmuş 
küle çevireceğiz. 24 O gün cennet ehli, 
kalınacak yerlerin en hayırlısına, istira- 



hat mekânlarının en iyisine sahip olacak. 

25 îşte o gün, tüm bulutlarıyla birlikte 
gökyüzü 4 param parça olacak; ve melek- 
ler bölük bölük indirilecek; 26 mutlak 
hakimiyet o gün, yalnızca mutlak gerçek 
olan Allah'a ait olacak: ve zaten o (gün) 
inkar edenler 5 için çok zor bir gün ola- 
cak. 27 îşte o gün haddi aşmış olan kişi, 
(aldanmanın pişmanlığıyla) elini ısırarak 
diyecek ki: "Ah n'olaydım! Keşke Rasul 
ile birlikte bir yol tutmuş olaydım! 28 
Vah n'olaydım! Keşke falanca kimseyi 
kendime yol gösterici bir dost tutmayay- 
dım! 29 Doğrusu, bana vahiy ulaştıktan 
sonra 6 beni ondan uzaklaştırdı." 7 

Evet, 8 zaten (kişiyi vahiyden) uzaklaştı- 
ran her tür şer güç 9 insanı işte böyle yü- 
züstü bırakır. 

30 Ve (o gün) Rasul diyecek ki: "Yâ Rab- 
bî! Benim kavmim bu Kur'an'a 10 devri 
geçmiş, terk edilmiş bir kitap muamelesi 
yaptı! 11 

31 İşte böylece Biz her peygambere, suçu 
karakter haline getirenler içerisinden 
düşmanlar çıkarmışızdır: olsun, nasıl ol- 
sa Rabbin yol gösterici ve yardım edici 
olarak sana yeter. 

32 Bir de inkarda ısrar edenler dediler ki: 
"Kur 'an ona top yekun olarak tek bir se- 
ferde indirilseydi ya!" 12 

îşte Biz, bütünü oluşturan parçaları ait 
oldukları yere biri diğerini açıklayacak 
şekilde yerleştirerek, 13 onunla senin iç 
dünyanı inşa edip pekiştirelim diye böyle 
yaptık. 14 — > 



1 Lâ yercûne, "umut, arzu, istek" anlamına ge- 
len recâ'dan türetilmiştir. Sonunda sevinç olan 
beklentiyi ifade eder. Reca' da ısrar ve süreklili- 
ğe emel denir. Sonradan "umduğunu bulama- 
ma korkusu" mânasında kullanılmıştır (İbn Fâ- 



ris ve Râğıb) "Rağbet ve düşkünlük" demek 
olan tama' ile yakın anlamlıdır. Burada olduğu 
gibi olumsuz formda kullanıldığında "korku ve 
ürküntüden dolayı istememek" anlamı da taşır. 
Tercihimizin dayanağı budur. 



704 



*N^N* 



25 / FURKÂN SÛRESİ 



*fs^5s> 



CUZ19 



2 Lafzen: "..müjde taşıyıcı.." 

3 Veya: "ve (melekler) "Yasaktır! (Size cennet) 
yasaklanmıştır!" diyecekler." Dahhak ve Kata- 
de bu cümleyi meleklere atfederken, Mücahid 
ve İbn Güreye inkarcılara atfeder (Taberî). 

4 Tekil olarak kullanılan "gök", Kur'an'da bir- 
birinden farklı olarak geçen üç kozmoğrafyadan 
en yakını olan atmosfer içi semaya tekabül etse 
gerektir (Atmosfer içinin "gök" olarak nitelen- 
diği bir âyet için bkz: 6:38, not 2). Semâ', 'arzfm 
aksine eril ve etken olanı temsil eder. 

5 Çevirimiz için bkz: 74:10; ayrıca 19. âyet, not. 

6 Vahiy ulaştıktan sonra mazeret kalmaz (Krş: 
"ve onun ulaştığı kimseleri" 6:19). Âyetteki 
"ulaştıktan sonra" vurgusu, 26. âyette yer alan 
"kâfirler"in niteliğini ve çevirimizi açıklar. 

7 Bu âyetler, sadece Allah'tan ummaları gere- 
ken şeyleri başkalarından -ki bunlar nebiler, 
alimler ve sâlihler de olabilir- umanların yaşa- 
dıkları derin düş kırıklığım tasvir eder. 

8 Bu cümle kendinden öncesinin bir devamı 
olarak okunabileceği gibi, Allah'a atfen de oku- 
nabilir (Râzî). ikinci şık ibareye daha uygundur. 

9 Lafzen: "Şeytan.." Şeytarim türetildiği şetane 
"uzak oldu" anlamına gelir. Burada dile getiri- 
len şeytanın "kendisini dost tutan kimseyi vah- 
yin çizgisinden saptıran kişiler" (Âyet 27, 28 ve 
âyetin başı) olduğu açık. Bu örnekte îmâ edilen 
insan şeytanları olsa da, eş-şeytan'daki belirli- 
lik, bu işlevi gören "her tür"ü kapsar. 

10 Kur'arim muhtemelen Kur'an'da ilk kulla- 
nıldığı yer burasıdır. Kur' an, fu'lan vezninden 
mastardır. Ka-ra-e/ve/ye kökünden türetilmiş- 
tir: "Toplamak, cem etmek, bir araya getir- 
mek" demektir {Mekâyîs). Kur'an, "Eşyayı bir- 
birine yaklaştırarak aralarındaki bağı keşfet- 
mek" mânasına gelir. Bilgiyi elde etme, üretme 
ve iletme süreçlerinin tümünü ifade eder. Za- 
ten "okumak" da budur. Fu'lan vezni, hem is- 
mi fail hem ismi mef'ul anlamında olup, bu ka- 
lıbın kendisi için kullanıldığı şeyin, kelimenin 
taşıdığı anlam ile dolu olmasını gerektirir (Şatı- 
bi, el-Muvâfakât I, 80). Kur'an/ "okumanın tüm 
olumlu anlamlarıyla dolu olan bir hitab" de- 
mektir. Kur'an, lafız ile mânanın evliliğinin 
meyvesidir. Lafzı cismi, mânası ruhu temsil 



eder. Kur'an kelimesi, özellikle ilk sûrelerde 
"isimleşmiş" anlamıyla kullanılmaz (Bkz: 
10:15, not 1). Burada kullanımından yola çıka- 
rak şöyle bir yorum yapılabilir: Kur'an'dan ka- 
sıt Peygamberin vahyi okuyuşudur. Âyetteki 
haza zamiri "okunuş" anlamı verdiğimiz 
Kur'an ile birlikte "bu okunuş" demektir ki, 
bununla Peygambere mahsus okuyuş kastedil- 
miş olur. Bu takdirde mâna şu olur: "Peygam- 
berin vahyi okuyuşunun sonucu olan ilâhi me- 
sajı, toplumum metruk bıraktı" (Krş: 43:44). 

11 Veya: "bir sayıklama, bir hezeyan gibi gör- 
dü" (Ferrâ). Mehcûr, bir şeyden mahrum olma- 
yı değil, yanı başında olduğu halde ona sırt dön- 
meyi ifade eder. Tıpkı şu âyette söz edilenlerin 
durumu gibi: "Tevrat'ı taşıma sorumluluğu 
kendilerine verilip de sorumluluğunun gereğini 
yerine getirmeyenlerin durumu, kitaplar yük- 
lenmiş (fakat sırtmdakinin değerinden haberi 
olmayan) eşeğin durumu gibidir" (62:5). Bu şi- 
kayetin muhatapları, özne olan Kur'an'ı nesne- 
leştirip hayattan dışlayanlardır. Kur'an'ın nes- 
neleştirilmesi dört aşamalı bir süreçte gerçek- 
leşti: 1) Anlam üretilmeyince tüketildi. 2) Tü- 
ketilen anlamdan doğan açık form yüceltilerek 
kapatıldı. 3) Yüceltilen form anlamanın konusu 
olmaktan çıkıp nesneleşti. 4) Nesneleşen forma 
ise "mukaddes ölü metin" muamelesi yapıldı. 
Âyet, sürecin sonunu daha baştan haber verir. 

12 Bu talepte bulunanlar sadece vahyin kayna- 
ğından kuşkulanmış olmuyorlar, aynı zamanda 
vahyin hayat sorusuna verilmiş ilâhi bir cevap 
oluşundan rahatsızlık duymuş da oluyorlar. 

13 Rattelnâhu rerriiâ'nm açılımı şudur: Bütün- 
lüğü olan bir öğretiyi, onun iç bütünlüğünü 
bozmadan anlaşılmasını, öğrenilmesini, yaşan- 
masını ve korunmasını sağlamak için bir süreç 
ve sıra içerisinde talim ettirmek [şey'en ha'de 
şey'in 'allemnâkehu). 30. âyette Allah Rasu- 
lü'nün ümmetini kıyamette şikayet edeceği 
hecf in panzehiri tertil'dir. Zira tertil vahyi ha- 
yata okumaktır (Bkz: 73:4, not 4). 

14 Bu son cümle Kur'an okumanın amacını ifa- 
de eder: İnsanın iç dünyasını imar ve inşa [li- 
nusebbite bihi fu'âdek). Bu amaç gerçekleşmi- 
yorsa, Kur'an okunmuyor demektir. 



*^£3^#, 



CUZ19 



■-»^—ŞS^ 5 ?*- 



25 / FURKÂN SÛRESİ 



*rs3$3 3 ?* 



705 



^*#nriwî 






ab^ i *-^o A5 (^» u j^ j3 uJ b ü ! öj 



f^jt» i^jj ^^ 



^ 



üi 



Jül 



-=•^03 1 



^j* LÜJ a — & ÜJa>* J «_& Üİ j£- I A— >-y ji I \ ^> >X£===» LaJ r- aj 






r 3©^ 



l^î! lİJj@ 0-İ5 ÜjŞ &£=> j JliWl İJ LIJ^ 

I JJ _j£==«J fJi i e. j_l) I Jlaıo O^ia-a I ^^jd 1 î-jjil I lj-Ic- 

ü\@ * j^j <ul cJu (_sJül İl»! fjjj» VI ^İİÎjİ^ü 

- . t ,.', -»„ , • ' ~.' - , ' -^ ' , ' 

ö_5_^j 4-1^ ^_«-i' ıJI ^_^ tü4JI Cj^ ^-^hr 1 ->l^= 

,„-„--,., * ^- - . „ ,'.,'<.„ , - >'«, 

Cj I j i t^ ^A-_. — wj /|1^ ^ ^ ^ I -aü I j jj d/^ 5 " ^ ,i- JS ~^ 



< — 33 imdi, onlar senin karşına hangi 
temsili anlatım tarzıyla 1 çıkarlarsa çık- 
sınlar, kesinlikle Biz sana o konudaki 
gerçeği ve en doğru açıklamayı getiririz. 2 

34 Yüzüstü sürünerek cehenneme tıkıla- 
cak olan kimselere gelince: En şerli ko- 
numda bulunanlar ve yoldan en çok sa- 
panlar işte bunlardır. 3 

35 DOĞRUSU, yine Biz Musa'ya ilâhi 
mesajı gönderdik. Kardeşi Harun'u da 
onun yanma yardımcı olarak verdik. 36 üstlenebilir misin? — > 



Ve "Siz ikiniz, âyetlerimizi yalanlayan 
malum topluluğa gidiniz!" dedik. Ancak 
bundan sonrafdır ki) 4 onları yerle bir ettik. 

37 Nûh kavmi de (öyle oldu): tam da elçi- 
lerini) 5 yalanladıklarında onları suya gar- 
kettik. Böylece kendilerini insanlığa ib- 
ret kıldık: zira Biz, haddi aşan herkes 
için 6 can yakıcı bir ceza hazırladık. 

38 Ve 'Âd ve Semud kavmi, Ress sakinle- 
ri 7 ve bunlar arasında yaşamış olan bir 
çok nesil de (öyle oldu). 39 Önce her biri- 
nin önüne ibretlik örnekler koyduk; son- 
ra hepsini paramparça edip mahvettik. 8 

40 Doğrusu bu (vahyin muhatapları), be- 
la sağanağına yakalanan kente uğramış 
olmalılar. 9 Şimdi orada olup biteni(n iç 
yüzünü) görmediler, öyle mi? Yoo! Onlar 
asıl öldükten sonra yeniden dirilerek (he- 
sap vermekten) hazzetmiyorlar. 10 

41 Bir de ne zaman seni görseler, sırf se- 
ninle alay etme amacıyla "Ne yani, Allah 
Elçi göndermek için bula bula bunu mu 
bulmuş? 11 42 Sahiden, şayet onlar üzerin- 
de ısrar etmeseymişiz bizi ilâhlarımızın 
yolun)dan saptıracakmış!" (diyorlar). 

Ama zaman gelecek, azabı gördüklerinde 
kimin daha çok yoldan sapmış olduğunu 
öğrenecekler. 

43 Hevasmı ilâhı edinen kimsenin duru- 
munu göz önüne getirsene bir! 12 Şimdi 
(söyle); böyle birinin sorumluluğunu sen 



1 Lafzen: "..mesel." (Bkz: 18:54, not) 

2 Kur'an'm 23 yıllık süreçte hayatın içine inişi- 
nin hikmeti murad-ı ilâhinin doğru anlaşılma- 
sını temindir. Bu amaçla Medenî âyetler Mekkî 
âyetlerin, muhkemler müteşabih'in, vahyin 
kendisi varlığın hakikatinin tefsiridir. 

3 Krş: 5:60. 



4 Uyarılmayan bir toplumun belaya uğratılmayaca- 
ğrna ilişkin ilâhi yasaya atıf (Bkz: 17:15). 

5 Çoğul gelen "elçiler" ile Hz. Nuh'un görevlendir- 
diği elçiler kastedilmiş olabilir. "Bir peygamberi ya- 
lanlamak tüm peygamberleri yalanlamaktır" anla- 
mına da gelebilir (Krş: 26:105). 

6 Zulm'im bu şekildeki çevirisi için bkz: 21 :29, not. 



706 



»|S=3£==f 



25 / FURKÂN SÛRESİ 



»N3$34» 



CUZ19 



7 Resslilerle ilgili bir not için bkz: 50:12. 

8 Tebbernâ tetbîrâ'yı bu şekildeki çevirimizin 
gerekçesi için bkz: 17:7, not 16. 

9 Yani: Mekkelilerin kervan yolu üzerinde bu- 
lunan Lût Gölü civarına... 

10 Lâ-yercûne'nin bu anlamı için bkz: Âyet 1 7. 
Krş: "Hayır! Onların (asıl problemi) Son Saat'i 
yalanlamış olmalarıdır" (11. âyet). 

İl Bu küçümseme bir insan olarak Hz. Peygam- 
ber'e yönelik olmaktan daha çok, insan türüne 
yönelik bir küçümseme olmalıdır. Çünkü bu 



aklın sahipleri, Allah'a yalnızca meleklerin el- 
çilik yapabileceğini savunuyorlardı. Bunun da 
temelinde "herkesi kendi gibi bilme" marazı 
yatıyordu. Zira kendi hallerine bakıp insan so- 
yundan ümit kesmiştiler (Krş: Âyet 7-8). 

12 Vahyin rehberliğine tabi olmayanlar, kendi 
hevalarma tabi oluyorlar demektir (Bkz: 28:50). 
Allah'a teslim olmayanın teslim olacağı tek ka- 
pı keyfi yargılarının ve içgüdülerinin oluşturdu- 
ğu hevasıdır. Hevasma teslim olansa er-geç onu 
ilâh edinir. 



CUZ19 



•N^Sj* 



25 / furkân sûresi 



»fs^ŞS^ss* 



707 



nr«*5 



İ\ 






O f l 



* i - , ' ' „"-> i 

îj^-iü jl^-üi Ak>-^ uu — ^ ajJüIj ILüUJ jllil ^==d ,1*^- 
^ji-j oUij-^> JjUj:|h| \j,.x ^=> ^_^Ulj ULîjl LlİL>. UU 



L__lj <di>«i Sj^j s-LİJi jyı _pı>- ^jJ-Jl j*i$?3? 0> J ? 1 ^ 



< — 44 Ya da, sanır mısın ki onların çoğu 
(ilahi mesajı) işitir veya (hakikati) akle- 
der? Hayır, onlar sürü (içgüdüsüyle dav- 
ranan) hayvan gibidirler, hatta yoldan 
sapma konusunda daha da beterdirler! 1 

45 (EY İNSAN!) Görmez misin Rabbinin 
gölgeyi nasıl uzattığını? 2 Ama, eğer iste- 
seydi, onu hareketsiz kılardı. Fakat Biz 
güneşi gölgeye kılavuz yapmışızdır,- 46 
ardından da onu 3 kendi katımız(dan ko- 
nulmuş bir yasaya bağlı olarak) usul usul 
çekip almaktayız. 

47 Hem sizin için geceyi bir tür örtü ya- 
pan, uykuyu istirahat yapan, 4 gündüzü 



de uyanıp kalkış vakti yapan O'dur. 5 48 
Yine Rahmetinin önü sıra rüzgarları müj- 
deci 6 olarak gönderen de O'dur. 7 

Evet Biz, gökten tertemiz bir su indirmi- 
şiz 49 ki, onunla ölü toprağı canlandıra- 
lım; yine onunla yaratmış olduğumuz bir 
nice canlıyı ve insanı sulayalım diye... 

50 Doğrusu Biz, onu (ve bütün bu örnek- 
leri) 8 ayrıntılı bir biçimde açıklayarak in- 
sanların önüne koyduk ki düşünüp ders 
alsınlar diye... Hal böyleyken insanların 
çoğu yine de yüz çevirmekte, nankörlük- 
te direnmekteler. 

51 Hem eğer dilemiş olsaydık, (geçmişte 
olduğu gibi) elbette her topluma (ayrı) bir 
uyarıcı gönderirdik. 9 52 Madem öyle, ar- 
tık sen inkarcılara uyma ve onlarla bu 
(vahiy) sayesinde 10 tüm gayretini sarf 
ederek büyük bir cihada giriş. 11 

53 HEM iki denizi birbirine salan, hem 
de biri tatlı-susuzluğu giderici ve diğeri 
tuzlu-acı olduğu halde bu ikisi arasına 
karışmalarını önleyici (görünmez) bir 
perde ve aşılmaz bir engel koyan yine 
O'dur. 12 

54 Sudan insanı yaratan ve onun kan ba- 
ğıyla soy-sop, evlilik bağıyla hısım sahibi 
olmasını sağlayan da O'dur: zira senin 
Rabbin sınırsız kudret sahibidir. 

55 Yine de onlar, Allah'ı bırakıp kendile- 
rine ne yarar ne de zarar verebilecek olan 
şeylere kulluk ediyorlar: ve zaten som 13 
bir kâfir de, Rabbini dikkate almayan ki- 
şidir. 14 



1 Krş: "Hayvan sürüleri gibidir bunlar, belki da- 
ha da aşağıdırlar" (7:179). Zımnen: Ego ve içgü- 
düsüne tabi olanların akli ve kalbi yetileri köre- 
lir, en sonunda insanlıktan çıkarlar. 

2 Zili, konulusu itibarıyla şafaktan gün doğu- 



muna kadar olan seher gölgesi. Kur'an'da gölge 
genellikle kavurucu yaz sıcağının karşıtı olarak 
kullanılır. Tıpkı aydınlığın zıddı olarak karan- 
lıkların kullanıldığı gibi (Bkz: 35:21). Mecazen 
"himaye" ve "nimet anlamına gelir ki Kur'- 



708 



»|îs3S^* 



25 / FURKÂN SÛRESİ 



»N^£N* 



CUZ19 



an'da cennet için ve zillin memdûd (uzamış 
gölge) ibaresi "kesintisiz himaye" demektir 
(56:30). Âyetteki gölge örneğiyle cevher-araz, 
asıl-fer, eser-müessir ilişkisine dikkat çekilmiş- 
tir. Hareket eden gölgeye itibar edip de onun as- 
lım görmeyen bir akim düştüğü sefalet neyse, 
yarattığı eşyaya itibar edip de onu yaratanı gör- 
meyen akim sefaleti aynıdır. Her gölge nasıl as- 
imin varlığına şahitse, varlık da Allah'ın varlı- 
ğına şahittir. Zımnen: Ey insan! Gölgeyi görü- 
yorsun da, aslını neden görmüyorsun? 

3 Buradaki "o" zamiri gölgeye işaret ettiği gibi, 
güneşe de işaret edebilir. 

4 Cumartesime sebt denmesi de kendisinde is- 
tirahat edildiği içindir. 

5 Gece ve gündüzüyle bir gün, insanın bu dün- 
ya ve öte dünya hayatını hatırlatan bir ibrettir. 
Metinde "istirahat" anlamı verdiğimiz subafın 
"ölüm"; "uyanıp kalkış" anlamı verdiğimiz nu- 
şû/un "yeniden diriliş ve bir araya deriliş" an- 
lamına kullanıldığını hatırlarsak, bu örnekle 
vahyin bize neyi hatırlattığı daha iyi anlaşılır. 

6 Veya neşran okuyuşuna dayanarak: "yayıcı, 
dağıtıcı" (Râzî). 

7 Kur'an'da rüzgar-rahmet/yağmur metaforu- 
nun kullanıldığı her yerde vahye bir işaret ya da 
îmâ vardır. Nasıl ortalığı kasıp kavuran her şe- 
yi havaya savuran rüzgar arkadan gelen yağmu- 
run habercisiyse, Mekke yıllarında vahyin es- 
tirdiği bu fırtınada çekilen sıkıntılar da arkadan 
gelecek rahmetin habercisidir. 

8 "(Ey insani) Görmez misin.." diye başlayan 
45. âyetten buraya kadar Allah'ın eşyayı amaç- 
sız yaratmadığına atıf olan örnekler. 

9 Hz. Peygamber'in bütün bir insanlığı uyar- 
mak amacıyla gönderildiğinin zımnen ifadesi. 



Âyet her yerleşim birimine ayrı bir peygamber 
göndermek yerine, evrensel doğruların oralara 
ulaşmasının yeterli olduğuna işaret eder. 

10 İbn Abbas'a göre biiji'deki zamirle "Kur'an 
vahyi" kastedilmiştir (Taberî). 

11 Âlemlere rahmet olmak için, âlemlerin zah- 
metini yüklenmek gerekiyordu. Zımnen: Her 
topluma ayrı bir peygamber gönderilmesi halin- 
de bunların toplamından nasıl bir gayret ortaya 
çıkacak idiyse, sen de öylesine büyük bir çaba 
ortaya koy! Unutmayalım ki buradaki "büyük 
cihad" emri, daha Mekke döneminin 5-6. yılla- 
rına rastlıyordu. O halde burada kastedilen "bü- 
yük cihad", bir savaş ya da fiili bir mücadele de- 
ğil, ilâhi mesajın olabildiğince yaygınlaştırıl- 
mışıydı, 

12 Dünyadaki bazı nehir, boğaz ve körfezlerde 
görülen büyük su kütlelerinin birleşme nokta- 
larında gerçekleşen bu muhteşem olay, "yüzey 
gerilimi" adı verilen ilâhi bir yasaya bağlı ola- 
rak gerçekleşmektedir. Ne var ki üstteki örnek- 
lerde olduğu gibi, bunun da lafzi delaletle sınır- 
lı olmayıp insani bir duruma dikkat çektiğini 
düşünebiliriz. O da tıpkı Mekke ortamında ol- 
duğu gibi imanla küfrün, mü'minle kâfirin yan 
yana yaşamasına rağmen aralarında sanki gö- 
rünmez bir duvar var gibi birbirlerine karışma- 
malarıdır. Bu yorumumuza göre iman tatlı ve 
susuzluk gideren bir suya, küfürse acı ve içeni 
yakıp kavuran bir suya benzetilmiştir. 

13 el-Kâfir'deki belirlilik takısı, bu bağlamda 
çeviriye "som" şeklinde yansıtılmıştır. 

14 Lafzen: "..arkaya atan" ya da "..sırt dönen". 
Yani, Hûd sûresinin 92. âyetindeki zıhriyyâ'ya. 
benzer bir anlamda "göz ardı eden, ihmal eden, 
dikkate almayan". 



CÜZ 19 



^3^ 



25 / FURKÂN SÛRESİ 



*N^5^* 



709 



^^ 






i) Ül : 



VI ,4-1 



o t _ r Ü=»3ooii-> ^-ll-jo^ V ^Ul ,>^JI (^-l*- 

>j^5 ois-_ın «jü ^ıjitgi o^- ^U*- v^ 

^^J iji^l ^ j-~> lilj a ^ ^ JL-lî 

#,* & « •>',<' i <»Ai ı 'ı ' ■> «r' > 



^ !% 5Lpij j^ı j^ ^JJI ^ j # ^ C-3j 

^iİt j-U^ji ji>3© Oj^«-i S15İ sijriui >\j\ 

- ' ' Z i' - i ' si ' * >, 

ılı 5-iiJ! 3@- c=uii f^i-ii ö;l2 14!) ?§§ c.r£ 



56 Ve Biz seni yalnızca bir müjdeci ve 
uyarıcı olarak gönderdik. 

57 (Ey Peygamber!) "Ben bu (davet) karşı- 
lığında, dileyen kimsenin 1 Rabbine doğru 
bir yol tutması dışında sizden herhangi 
bir ücret talep etmiyorum" de! 58 Niha- 
yet ölümsüz olan O mutlak diri Zat 'a 
yaslan ve hamd ile O'nun aşkın yüceliği- 
ni dillendir! Zira kullarının günahından 
haberdar olma konusunda kimse onunla 
boy ölçüşemez. 2 59 Gökleri, yeri ve bun- 
ların arasındakiler! altı evrede yaratıp, 
sonra da mutlak hükümranlık makamına 
kurulan O'dur. O, sınırsız rahmet kayna- 



ğıdır: 3 haydi o halde, (isteyeceğini) O her 
haberin hangi kaynaktan ne maksatla 
çıktığını bilenden iste! 4 

60 Bir de kendilerine "Yalnızca Rahman 
olana secde edin!" denildiğinde, "Rah- 
man da neymiş? 5 Ne yani, şimdi sen bize 
neyi emredersen ona boyun mu eğece- 
ğiz?" derler,- üstelik bu onların nefretini 
daha da artırır, 

61 GÖĞE büyük yıldız kümeleri serpişti- 
ren, yine oraya (güneş gibi) bir ışık kayna- 
ğı ve ay (gibi) bir ışık yansıtıcı 6 yerleşti- 
ren Allah ne yüce bir bereket kaynağıdır! 

62 Ders almak, ardından 7 şükretmek is- 
teyen kimseler için geceyi ve gündüzü 
birbirinin peşine takan da O'dur. 

63 Rahmân'm has kulları olan kimseler, 
yeryüzünde vakarlı bir tevazu ile yürür- 
ler ve cahillerle muhatap olduklarında 
"Selam!" 8 der (geçer)ler. 9 

64 Yine onlar, gecelerini Rablerinin hu- 
zurunda secdeye vararak ve kıyama dura- 
rak geçirirler. 10 

65 Ve onlar "Rabbimiz!" derler, "Cehen- 
nem azabını bizden uzak eyle! Çünkü 
onun azabı oldum olası 11 pek zorlayıcı, 
pek şedittir: 66 gerçekten de o ne kötü bir 
ikametgah, ne fena bir makamdır. 

67 Ve onlar ki, infak ettikleri zaman ne 
düşüncesizce saçıp savururlar ne de pin- 
tilik ederler; zaten bu ikisi arasındaki bir 
yol dengeli bir tavırdır. 12 



1 Beşeri iradenin, ilâhi hidayeti celbetmedeki 
belirleyici rolüne atıf. Burada yalnızca insana 
atfen kullanılan "dileme" eyleminin, çift özne- 
yi görür bir biçimde açık uçlu olarak kullanıl- 
masıyla ilgili bkz: 10:25. 

2 Bir mübalağa kalıbı olan kefâ'h cümleler 



Türkçe'ye en iyi deyimsel karşılıklarıyla yakla- 
şık olarak çevrilebilirler (Benzer bir kalıbın 
farklı bir bağlamdaki çevrisi için bkz: 17:17, 
not). 

3 Veya: "..hükümranlık makamına kurulan O, 
sınırsız rahmet kaynağıdır". Bizim tercihimiz 



710 



*Ş=s3$5=s« 



25 / FURKÂN SÛRESİ 



«£s3£N« 



CÜZ 19 



için bkz: Zeccâc,- krş: Râzî, 

4 Veya: "O'nu, (yine) O Hahîr olandan sor"; ya 
da: "O'nu, zatını çok iyi bilen uzman birinden 
sor". Hâbîz'i çevirimiz için bkz: 100:11, not. 

5 İnkarcı muhatapların Allah'ın "Rahman" is- 
mine ve bu ismin içeriğine yönelik saplantılı 
tavırlarına ilişkin bkz: 13:30 ve 21:36, notlar. 
Rahman sûresi, bu soruya cevap olsa gerektir. 

6 Hem "başkası tarafından aydınlanan nesne" 
hem de "başkasını aydınlatan özne" anlamına 
gelen munîı'm, çift boyutlu dilsel yapısına da- 
yanarak. (Krş: 10:5, not 11). 

7 Lafzen: "veya.." Burada bir tercih bildirmek- 
ten çok ardışıklık ifade etse gerektir. 

8 Buradaki selam "karşılama" değil "veda" se- 
lamıdır. 

9 İdeal mü'minin özelliklerini beyan eden bu 
âyetlerle (63-75), yukarıdaki 61-62. âyetler ara- 
sında derin bir ilişki vardır. îdeaî mü'min ya gü- 



neş gibi etrafına ışık ve hayat kaynağı olur, ya 
da ay gibi ışığı yansıtır. Güneş gündüzün kay- 
nağı, ay gecenin ışığı ve rehberidir. Hz. Davud 
ve Hz. Süleyman gibi insanlığın gündüzünde 
gelmeyip de Hz. Zekeriyya ve Hz. Yahya gibi 
insanlığın gecesinde gelenler zamanı mazeret 
olarak sunamazlar. Eğer Allah'lı ve anlamlıysa, 
sultan olmakla kurban olmak arasında fark ol- 
mamalıdır. 

10 Zira, içinden aydınlanmayan dışını aydmla- 
tamaz. 

11 "Oldum olası", kâne yardımcı fiilinin bu 
bağlamdaki en uygun açılımı. 

12 Harcama ahlakıyla ilgili bu dengeli tavrın di- 
le geldiği bir başka âyet için bkz: 17:29. "Dü- 
şüncesizce saçıp savurmak", veren el iken alan 
el durumuna düşürecek bir ölçüsüzlüğü ifade 
eder. 



^=^|Ş^=4>. 



CUZ19 



*$S^$^t» 



25 / FURKÂN SÛRESİ 



-*^3^*~ 



711 



HfSHs 



J, ili I ü_jÜa! Vj^i-I ^3] Jıl i-2 üjİ-Jj ^ 5^3 

G>Jli> SLü J-*£-j o— °'j Cj\j> Ja "jM #& 1—5 14-» 4 -^ 
I, ya- <ul olS 9 ob_L»- o^jli-~_^ -OM JJ-j -İ«J jb 



oUb !j 



i lil ^jjjljlg; l_«l 



I a yj a_J*Jüü 






iSSF"" 



r x v 14:1i 



1 ! y«-CÜS S j û**j 



Âi5^i 



68 Yine onlar ki: Allah'la beraber bir baş- 
ka ilâha yalvarıp yakarmazlar; meşru ve 
haklı bir gerekçeye dayanmaksızın 1 Al- 
lah'ın dokunulmaz kıldığı cana kıymaz- 
lar; zina da etmezler! 
Zira, her kim bunları yaparsa günaha bat- 
mış olur. 69 Kıyamet Günü'nde onun ter- 
kedilmişlik acısı 2 da kat kat olur ve ora- 
da onursuzca (tek başına) kalakalır. 

70 Ancak kim tevbe eder, (yürekten) ina- 
nır ve sorumlu davranırsa, Allah işte böy- 
lelerinin kötü gidişatım iyi gidişata teb- 

1 Krş: 6:151; 17:33. 

2 'Azab'm kök anlamı için bkz: 68:33, not. Bu- 
radaki azabı kelime anlamı olarak almamızı ge- 
rekli kılan bir çok âyetten işte biri: "Kim (Al- 
lah'ın huzuruna) ürettiği iyi bir değerle gelirse, 
yaptığının on katım kazanacaktır; ama kim de 
ürettiği kötü bir değerle gelirse onun aynısıyla 



dil edecektir: hem zaten Allah tarifsiz bir 
bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet 
kaynağıdır. 71 Kaldı ki her kim tevbe 
eder ve sorumlu davranırsa, işte sadece 
böyleleri Allah'a gereği gibi yönelmiş sa- 
yılacaktır. 

72 Yine onlar ki: yalan ve sahte olandan 
yana şahitlik etmezler,- yararsız ve an- 
lamsız olan şeylerle karşılaştıklarında 
da 3 vakarla geçip giderler. 

73 Yine onlar: Rablerinin âyetleri hatırla- 
tıldığı zaman, sağırlar ve körler gibi (din- 
leyip anlamadan) 4 üzerine üşüşmezler. 

74 Ve onlar derler ki: "Rabbimiz! Bize 
göz aydınlığı olacak eşler ve nesiller ver 
ve bizi muttakilere önder eyle!" 

75 İşte böyleleridir zorluklara göğüs ger- 
meleri sebebiyle cennet köşkleriyle 5 
ödüllendirilecek kimseler,- hem oraya 
esenlik 6 ve hayat bahşeden tarifsiz bir 
mutluluk tebriğiyle 7 buyur edilecekler! 

76 Onlar orada ebedi kalacaklar: o ne gü- 
zel bir ikamet mahalli, ne kutlu bir ma- 
kamdır. 8 

77 (MÜ'MİNLERE) de ki: "Eğer duanız 
olmasaydı Rabbim size niçin değer vere- 
cekti ki?" 9 

(KAFİRLERE 10 de ki): "Sonuçta siz de ya- 
lanlamış bulunuyorsunuz: bundan böyle 
(inkarınız) sizin yakanızı asla bırakmaya- 
cak!" 11 

cezalandırılacak ve hiç kimseye haksızlık yapıl- 
mayacaktır (6:160; 40:40 ve 41:27, ilgili notlar) 

3 Cümle başındaki vav harfi burada "dahi" an- 
lamına gelen "da" işlevi görmektedir. Lağv, 
amacı gerçekleştirmede herhangi bir işlev üst- 
lenmeyen her şey (Krş: 23:3, not) 

4 Mücahid'in açıklamasına dayanarak [lâ yefka- 



712 



*N^3$5ss* 



25 / FURKÂN SÛRESİ 



~»£s^£3=t*- 



CUZ19 



hûne ve lâ yesme'ûn) (Taberî). Zımnen: İlahi 
mesaja karşı olağanüstü bağlılık ve saygı göste- 
risi yaparlar, fakat onun ne dediğini anlamaya 
dinlemeye yanaşmazlar (Krş: Zemahşerî ve on- 
dan iktibasla Râzî). Sahabe bu durumu Kur'an'ı 
yastık edinmek olarak nitelendirmişler ve lâ 
yutevessedu'l-Kur'an (Kur'an yastık edinile- 
mez) demişlerdir. 

5 Ğurfe, burada ve 29:58, 34:3 7'de "cennetin 
yüce köşkleri" anlamına gelir (Râğıb). 

6 Tahiyye'nin "esenlik" anlamı için bkz: 24:61, 
not. 

7 Selam' m "mutluluk tebriği" anlamıyla ilgili 
bkz: 19:62. 

8 66. âyetteki cehennemliklerin zıddına. 

9 Bu âyet, çatısını değiştiren bir biçimde "De 
ki: (Allah'tan başkasına) duanız olmasa Rabbim 
sizi niçin cezalandırsın?" şeklinde anlaşılabilir 



mi? Allu a'lem hayır. Bu yorumun tek yararı bir 
sonraki âyetle uyum sağlamasıdır. Ama bu 
"uyum", uğruna ödenen bedelle mütenasip 
değildir. Zira 'abee [el-'ıb / ] kelimesinin "yük, 
değer, kıymet" dışında ayrıca bir "ceza" mânası 
yoktur. Buna ilaveten "Allah'tan başkasına" 
gibi metinde olmayan bir takdir gerektirir. Du- 
a insanın Allah karşısındaki esas duruşudur. 
Âyet duanın insanın varlık sebebi olduğunu 
söyler. Bu yüzden "dua ibadetin iliğidir". Zım- 
nen: Dua etmek, bizatihi kabul olmuş bir dua- 
dır. Ey insan! Duanın kabul olup olmadığına 
değil, dua edip etmediğine bak! Zira dua eden 
kalp, Allah'la diyalog halindedir. 

10 Ibn Abbas'a dayanarak (Taberî). 

11 Son iki âyette dua ile yalanlama zıt kutup- 
larda durmaktadır. Zımnen: Allah'a dua etmek 
O'nu tasdik etmenin, duadan kaçmak ise O'nu 
yalanlamanın tezahürüdür. 



-»fs^s^ 



26. ŞU'ARÂ SÛRESİ 



•N3£N< 



S 



ûre "şairler" anlamına gelen adını sonundaki 224. âyetinden alır. Âyet- 
te kınanan şairler Samanlığı şairliğinin önüne geçmiş, sanatları kendi- 
lerini Allah'a hayranlığa değil, O'nunla ayaklaşmaya götüren şairlerdir. 



Sûre Mekke döneminin ortalarında inmiştir. İbn Abbas tertibinde Tâhâ- 
Nemi arasında, diğerlerinde Vakı'a-Neml arasında yer alır. İlk tertiplerin 
esas alınması durumunda sûreyi 5 veya 6. yıllara yerleştirmek gerekir. Fa- 
kat konu itibarıyla sûre boykot döneminin özelliğini taşır. Bir müddet da- 
ha geç inmiş olabilir. Peygamberliğin 8. yılma tarihlendirilmelidir. 

A'râf, Hûd, Hicr, Enbiya sûreleri gibi bu sûrede de Allah'ın elçileri geçit ya- 
parlar. Fakat hiçbirinde kıssaların vurgusu aynı değildir. Bu sûrede kıssalar 
özellikle peygamberler ekseninde ele alınır. Ayrıca İsrâiloğulları üzerinden 
tüm muhataplarına ders verir. Bu konuları işleyen sûreler genelde Mekke 
döneminin orta diliminin sonlarında inen sûrelerdir. 

Sûrede hitabın hedefi doğrudan Rasulullah'tır. Bu nedenledir ki sûrede ikin- 
ci tekil zamiri fazlaca kullanılmıştır. Hitab doğrudan Hz. Peygamber'!, do- 
laylı olarak da tüm muhatapları inşaya yöneliktir. Daha üçüncü âyetinde, 
inkarcıların durumuna üzülen Hz. Peygamber'i teselli eder. Hz. Peygamber 
için Musa ve İbrahim peygamberler örnek gösterilirken, inkarcı muhatap- 
lar için de Nûh, Âd, Semud, Lût ve Eykelilerin akıbeti ibret olarak gösteri- 
lir. Sûrede anlatılan her sapkın kavim, esasen insanlık hayatındaki temel 
bir sapma türüne işaret eder. 

Bu kıssaların amacı, her birinin sonunda tam sekiz kez yer alan şu uyarıy- 
la vurgulanır: "Şüphesiz bunda çıkarılacak dersler vardır, fakat insanların 
çoğu yine de inanmayacaktır; ne ki senin Rabbin, rahmet kaynağı olan O 
yüceler yücesidir." Bu uyarı şu anlama gelmektedir: 1) insanların çoğunun 
aldırmaz tavrı ölçü olamaz; sen ibret ve ders al! 2) Allah'a güven, O'nun 
merhameti sonsuz bir Rabb-i Rahîm olduğunu unutma! Burada 3. âyetin 
içeriği, akla "Acaba Rasulullah kavminin başına öncekiler gibi bir bela gel- 
mesinden mi endişe ediyordu?" sorusunu getirir. 

Yine sûrede tam beş kez insanlık sadakası peygamberlerin şu sesi yankıla- 
nır: "Ben bu davet karşılığında sizden hiçbir ücret talep etmiyorum. Benim 
ecrimi takdir emek sadece âlemlerin Rabbine düşer." 

Sûrenin son âyeti Allah'a, kendisine ve eşyaya yabancılaşan her toplum ve 
uygarlığı bekleyen mukadder sonu haber vermektedir: "Ve zulme gömülen- 
ler, nasıl bir inkılapla altüst olacaklarını zamanı gelince öğrenecekler!" (227) 



714 



»ysS^ C^fe - 



26 / ŞU'ARÂ SÛRESİ 



•N3£s#» 



CUZ19 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 

1 Tâ-Sîn-Mîml 1 

2 BUNLAR Kitab'ın açık ve açıklayıcı 
olan 2 âyetleridir. 

3 Mü'rnin olmuyorlar diye neredeyse 
kendini helak edeceksin. 3 

4 Eğer dikseydik onlara semadan öyle bir 
belge indirirdik ki, onun karşısında (mec- 
buren) boyun büker, baş eğerlerdi. 4 

5 Ama onlara Rahmân'm katından yeni 
bir hatırlatıcı mesaj gelse, kesinlikle on- 
dan yüz çevirirler. 6 Kaldı ki, işte onlar 
(bunu) da yalanladılar. Buna rağmen, alay 
edip durdukları haberler yine de karşıları- 
na çıkarılacaktır. 5 

7 Peki, şimdi onlar yeryüzüne bakıp da 
orada her çiftin iyi ve yararlı olanını 6 bi- 
tirdiğimizi hiç mi görmezler? 

8 Elbet bunda da alınacak bir ders mutla- 
ka vardır; fakat insanların çoğu yine de 
inanmayacaklardır: 7 9 ne ki senin Rabbin 
sınırsız rahmet sahibi olan O yüceler yü- 
cesidir. 8 

10 HANİ bir zamanlar Rabbin Musa'ya 
şöyle nida etmişti: "Şu zalimler güruhu- 
na git; 11 Firavun'un kavmine!.. 9 (Ve sor 
onlara): 10 Hâlâ bana karşı sorumlu dav- 
ranmayacaklar mı?" 11 

12 (Musa): "Rabbim!" dedi, "Onların be- 
ni yalanlamasından endişe ediyorum! 13 
Bundan dolayı göğsüm daralacak, dilim 
dolaşacaktır: işte bu yüzden Harun'a (da) 
elçilik ver! 12 14 Üstelik ortada onların le- 
hine benim aleyhime olan bir suçlama da 



m ı§ M< 5 



^0^ 



dili; ^li _LÜüÜ {ğ, ^di 1 V U£3 1 o£l -İJÜb fQ- ^-i 

^ \ _, ^ 3 O ) i* 

<J*^>*' ^ ^3jt r^ *& ^İji^ V ^^ İ3* Î '(H* 3 '4-^ 

Ö\S Uj Z-j _iiJi ^J u] ^/ ^ jj JS" ^ l^J llsi I '<£ 

<s ^ i]3 @ fs^S 1 ' JiP ! i* 1 ^ j fy © o-^i-* f*^ 5 " 1 

ol vJU-lS k_Jİ j^ic- ^3*15= ü _jy* Jl J— -ujli jjjUU jlklj 

cs\S i§$ ö jJUiii (^u ılı ıl-cl uiiıi »is" jıi m IS-k 

^y-J Ula J— Jİ (1)1 İŞİ J^-JIİJİ <_Jj J>-^J Ul "^>4S Ü_şİjj 



var ; bundan dolayı onların beni öldürme- 
lerinden çekmiyorum 13 

15 (Allah) buyurdu ki: "Asla (öyle olma- 
yacak). Siz ikiniz âyetlerimizle gidiniz! 
Elbet Biz, sizinle birlikte (olup bitenlerin) 
takipçisiyiz. 14 16 Haydi artık, siz ikiniz 
Firavun'a gidiniz ve deyiniz ki: "Biz 
âlemlerin Rabbinin mesajım taşıyoruz: 

17 Isrâiloğullarmı bırak, bizimle gelsin- 
ler!" 15 ' 

18 (Firavun) dedi ki: "Seni daha çocuk- 
ken aramıza alıp yetiştirmedik mi? Ve 
ömrünün uzun yıllarım aramızda geçir- 
medin mi? 19 Ama en sonunda sen yine 
yapacağını yaptın 16 ve nankörlerden biri 
olup çıktın!" 17 



1 Mukatta'ât için iniş sürecinde ilk geçtiği yer 
olan Kalem l'in ilk notuna bakınız. 

2 Mubîn, geçişsiz ve geçişlidir. Özünde açık ve 



nesnesini açıklayıcıdır (Bkz: 15:1, not). Âyetle 
ilgili farklı bir çeviri imkanı için bkz: 12:1, not. 
Vahye inananlardan yüceltici bir edayla, "Biz 



CUZ19 



•NS3$5s#> 



26 / ŞU' ARA SÛRESİ 



•?S^34» 



715 



bu yüce mesajı anlayamayız!" ya da inanma- 
yanlardan aşağılayıcı bir edayla "Bu ne anlaşıl- 
maz, karmaşık metin böyle?" türünden her id- 
diayı daha baştan red içindir. Mubîn olan 
Kur'an vahyine "İnanmıyorum" diyenler ola- 
caktır, fakat kimse "anlamıyorum" diyemez. 
Zira konuşan hiç kimse anlaşılmamak için ko- 
nuşmaz. Hele Allah hiç!.. 

3 Allah'ın kulları helak olmasın diye kendini 
helak etmek... "Alemlere rahmet" olanın şef- 
kat ve merhametinin ulaştığı zirvenin belgesi. 
Allah Rasulü'nün bu örnekliği, İslâm'ın bir şef- 
kat hareketi olduğunu gösterir. 

4 Sözgeliminden âyetin sonu zımnen şöyle bi- 
ter: ..fakat dilemedik. "Boyun bükmek" çaresiz 
kalmayı, "baş eğmek" ise mecburi itaati ifade 
eder. Sözün özü: İman değerini, insanın hür ira- 
desiyle yaptığı özgür seçimden alır. 

5 Zımnen: Reddedilme ihtimaline bakarak ha- 
kikate davet sorumluluğu terk edilemez. 

6 Kerîm: Türünün en iyisi olan, ait olduğu türe 
keramet kazandıran. Bitkilerin dahi "kerim "i 
varsa, insanın "kerimi" olmasın mı? 

7 Bir önceki âyette geçen kerîm ile buradaki 
"insanların çoğu" arasında zımni bir karşıtlık 
vardır. Kaliteli olanın az olduğu vurgusunu ta- 
şır. Allah Rasulü bu hakikati şöyle ifade eder: 
"İnsanlar develere benzer. Bazen yüzü bir arada 
bulunur da, içlerinden binecek bir tane bile bu- 
lamayabilirsin" (Buhârîj. 

8 Bu iki âyet, bu sûrede tam sekiz kez önümü- 
ze çıkar. Hepsi de birbiriyle aynı lafzı taşımala- 
rına rağmen nakarat anlamında bir tekrar sayı- 
lamazlar. Bu âyetler, doğrudan sonlarında yer 
aldıkları olgu ve olaylara vurgu yapmaktadırlar. 
Parantez içi açıklamalarımızın gerekçesi de, bu 
vurgu farklılıklarını göstermek içindir. 

9 A'râf 103'te bundan farklı olarak "Firavun ve 
önde gelen yakın çevresine" ifadesi yer alır. Zi- 
ra orada vahyin muhataplarının durumuna, bu- 
rada ise vahyi iletenlerin durumuna, özellikle 
"Peygamber Musa"ya, Kasas sûresinde ise "in- 
san Musa"ya vurgu yapılmaktadır. 

10 Söz geliminden rahatlıkla çıkarılabilecek bu 



geçiş ibaresi, sözün delaleti açık olduğu için laf- 
zen yer almaz (Taberî). Bu aynı zamanda, 
Kur'an'm veciz/eliptik diline güzel bir örnektir. 

11 Veya: "..şu kendini bana karşı sorumlu duy- 
mayan Firavun'un kavmine!.." Ela yettekûn'un, 
soru olmaktan daha çok durum bildiren bir işle- 
ve sahip olduğunu söyleyen Zemahşerî'ye daya- 
narak. Muhtemelen Kur'an'da Musa kıssasının 
anlatıldığı ilk sûredir. Buradaki anlatımla Me- 
denî sûrelerdeki (mesela Bakara'daki) anlatım 
arasındaki esaslı fark şudur: Burada ve Mekkî 
sûrelerde Musa'nın Firavun'a karşı verdiği tev- 
hid mücadelesi, Medenî sûrelerde ise kendi kav- 
mi olan İsrâiloğullarma karşı verdiği ıslah mü- 
cadelesi ele alınır. Bu da bu sûredeki anlatımın 
öncelikli amacının Hz. Peygamber'in şahsiyeti- 
ni inşa olduğunu gösterir. Anlatımın özet halin- 
de olması, detaylarının bölge Yahudilerinden 
dolayı nüzul ortamında bilindiğini gösterir. 

12 Buradaki fe-ersil ilâ Hârûn ibaresi, "yakınla- 
rımdan yükümü paylaşacak birini görevlendir 
(20:29); "görevimden bir pay da ona ver" (20:32) 
ve "onun dili benden daha açık, daha düzgün" 
(28:34) âyetleri ışığında anlaşılmalıdır (Ferra). 
Parantez içi "da"nm gerekçesi budur. 

13 Hz. Musa'nın cinayetle suçlandığı ölümlü 
kavgaya ilişkin bir atıf (Bkz: 28:15 vd.) Burada 
çekimlen şey öldürülme korkusundan daha 
çok, verilen görevin bu yüzden akamete uğra- 
ma tehlikesi. Hz. Peygamber'e zımnen şu söy- 
lenmektedir: Musa'nın şartları daha zordu. 

14 Lafzen: "dinley içişiyiz". Bu ifade zorunlu 
olarak mecazdır. 

15 Çeviride karşılığım bulmamış gibi gözüken 
en edatının haberden diyaloga geçildiğini belirt- 
me işlevini, çevirimizde çift tırnak ("...") karşı- 
lamaktadır. 

16 Bir sonraki âyetten da açıkça anlaşıldığı gibi, 
Hz. Musa'nın neden olduğu ölümlü kazayı îmâ 
ediyor (Bkz: 28:15 vd.). 

17 Bu iki âyette Hz. Musa'nın bütün bir hayatı 
özetlenmektedir: Saraya su yoluyla geliş... Ev- 
lat edinilerek prens olarak büyütülüş... Habeş 
ordusuna komuta edecek kadar yükseliş... Kaza 
cinayeti ve kaçış. 



^--^^-—y * 



716 



-»?S^2#>~ 



26 / ŞU'AHÂ SÛRESÎ 



*N^3s« 



CÜZ 19 



20 "Evet o işi ben yaptım" dedi, "çünkü 
o sırada kendimi kaybetmiştim; 1 21 ar- 
dından da, sizden korktuğum için yanı- 
nızdan kaçtım. 2 Daha sonra Rabbim bana 
doğru düşünme yeteneği bahşetti ve beni 
elçiler arasına kattı. 22 Ve şu başıma 
kaktığın iyilik, İsrâiloğullarım köleleştir- 
menin bir sonucuydu, (öyle değil mi)?" 3 

23 Firavun: "Alemleri*! Rabbi de neyin 
nesiymiş?" dedi. 

24 (Musa): "Eğer gerçeğe boyun eğecek- 
sen, (bil ki) O göklerin, yerin ve bunlar 
arasındaki her şeyin Rabbidir!" 4 

25 (Firavun) çevresindekilere yönelerek 
"Ne diyor, duydunuz mu?" dedi. 

26 (Musa) dedi ki: "O sizin de, sizin ön- 
den giden 5 atalarınızın da Rabbidir" 

27 (Firavun) dedi ki: "Size gönderildiğini 
iddia ed)en elçiniz gerçekten de delinin 
tekiymiş." 

28 (Musa) dedi ki: "Eğer kafanızı çalıştı- 
rılanız anlayabilirsiniz ki O, doğunun 
batının 6 ve bu ikisi arasında kalan her 
varlığın Rabbidir!" 7 

29 (Firavun) dedi ki: "Eğer sen benden 
başka bir ilâhta ısrar edersen, seni kesin- 
likle mahpuslar arasına katarım!" 8 

30 (Musa) dedi ki: "Sana, (hakikati) bü- 
tün açıklığıyla ortaya koyan bir şeyle gel- 
miş olsam da mı?" 

31 (Firavun) dedi ki: "Eğer doğru sözlü bi- 
riysen, haydi o zaman çıkar ortaya onu!" 

32 Bunun üzerine asasını bıraktı,- 9 fakat o 
da ne, bu besbelli ki kocaman bir yılan! 10 

33 Ve elini çıkardı, fakat o da ne, bu bakan- 
ların (gözünü kamaştıran) bir beyazlık! 11 



1 19. âyette Hz. Musa'ya Firavun tarafından 
söylenen kâfirin nasıl şer'i değil de lafzi olan 
"nankör" anlamım ifade ediyorsa, buradaki dal- 
lın de kök anlamı olan "kaybetme, yitme, yitir- 



5Î*4f nv W*(î 



#% ' ı '°-*n' î" ' ı* ^- f " \ ' "< 's 1 '. 

h 

j^iji JU H JJl^l] JS. cjxŞ b"\ ği. 14lü İÜi ili;} 
JU ;gg üy^i-Li Vl "Ü^i ^IJ JU .0 ^Jji LlL=£= 0! 

J—j 1 <s^ (*^>— j o\ ju @ 5^3^ ' r*^^ 1 vji f^j 

üj U4^-; Uj ı_j^i*J! j (3j-Ljl i_jj JU Ş-ğ j_ji>t*J (ÜlJI 
^^iiIüs-V ^jIâ llgJ j oi>i I jji! JU », j>ii*j.lîİ5' 
<u oli JU :fg! j^j-yı îı>^ dUiş- ^Jj* J^I^JVii-™-^ 1 
j-^o üIİİj ^ liU oi_ü ^Ufgi^UjUkil ^.oJiTjl 

5ıU^ üı ju © iotıliJ *ıS^ ,v» (Sis &yı\ m 

J » »"* »' a -* .»'il V - ' 



34 (Firavun) etrafındaki gözde danışman- 
lara "Anlaşıldı" dedi, "bunun hayli bilgi- 
li bir büyücü olduğu kesin. 35 Büyüsüyle 
sizi kendi ülkenizden çıkarıp atmak isti- 
yor; şu halde sizler ne önerirsiniz?" 12 

36 (Danışmanlar) dediler ki: "Onu ve kar- 
deşini alıkoy; bir yandan da bütün kent- 
lere (büyücü) toplamaları için haber sal; 

37 ne kadar büyücü-bilgin varsa, hepsini 
toplayıp sana getirsinler!" 

38 Derken büyücüler belirli bir günde, 
tesbit edilen toplanma yer ve zamanında 
bir araya geldiler. 13 39 Ve halka şöyle de- 
nildi: "Siz de toplanacaksınız, değil 
mi?— > 



me" anlamını ifade eder. Zaten dilde ed-dalâl 
kasıtlı-kasıtsız, küçük-büyük olmak üzere sap- 
manın her türünü ifade eder. Buradan yola çı- 
kan Râğıb, her tür hatanın dalal olarak nitelen- 



CÜZ 19 



♦N3$s#» 



26 / ŞU'ARÂ SÛRESÎ 



»r^^SSgf* 



717 



dirilebileceğini ifade eder ve örnek olarak pey- 
gamberlere atfen kullanıldığı Duha 7; Yusuf 8, 
30, 95 ve bu âyeti gösterir [Müfredat). Ona göre 
buradaki dalâl "yanılgı, kasıtsız hata" {sehv) 
anlamındadır ki, olayın anlatıldığı âyetten Mu- 
sa'nın öldürme kastı taşımadığı anlaşılmakta- 
dır (28:15-16; krş: Râzî). 

2 Hz. Musa, burada Firavun'un nankör ithamı- 
nı kibar bir dille reddediyor. Nankör olmadığı- 
nı, hatasını bildiğini, fakat hak etmediği bir 
muameleye maruz kalmaktan korkup kaçtığını 
dile getiriyor. Zira ondan kurtulmak isteyen 
güç sahipleri {mele'), elinden çıkan bu kazadan 
dolayı öldürülmesini gündeme getirmişlerdi 
(28:20). 

3 Bu köleleştirme soykırım boyutuna varmıştı 
(Msl: 2:49). Zımnen: Eğer zulmün anaların rah- 
mine kadar uzanmasaydı, başıma kaktığın bu 
şeye de gerek kalmazdı. 

4 Krş: 17:102. 

5 el-Evvelîn, hem zamansal hem makamsal ön- 
celiği ifade eder. 

6 Yani: "..her yerin.." 

7 Varlık kategorilerinin tümünü içeren tevhidi 
bir çağrı: 24. âyet, ilâhi müdahale olan rububiy- 
yetin, kâinatın tamamım içeren kozmik alan- 
daki tezahürüdür. 26. âyet bilinçli varlıkların 
en üstünü olan insanlık alanındaki tezahürü- 
dür. Bu âyetse, insan altı varlıklar olan maden- 
ler, bitkiler ve hayvanlar dünyasındaki tezahü- 
rüdür (Krş: Elmalılı). 

8 Zımnen: Mahpus edilip ebediyen susturulan- 
lar arasına katarım ki sen onların akıbetinin ne 
olduğunu biliyorsun! le-escunenneke yerine bu 
formun kullanılması, metne bu yan anlamları 
katmaktadır (Krş: Râzî). 

9 Elkâ fiili "kaldırıp atmak" değil "almak için 
atmak"tır (Bkz: 20:87, not). Âsâ bir çoban değ- 
neğidir ve Hz. Musa onu çobanlığı sırasında 
kullanmıştır. Sembolik olarak Firavunların ün- 
lü kamçısına karşılıktır. Firavunlar günümüze 
kadar gelen heykellerinin istisnasız tümünde, 



göğüslerine çaprazlama kavuşturdukları elle- 
rinden birinde kamçı, diğerinde güneşi sembo- 
lize eden halkalı haçla resmedilmişlerdir. Zım- 
ni anlamı şudur: Gücünü Allah'tan alan bir ço- 
banın âsâsı, Firavun'un kamçısını yener. 

10 Su'bân, "kaim ip" anlamına gelir. Büyük yı- 
lanlara bu ad verilir. Fakat Kasas 31'de "çevik 
ve kıvrak ince yılan" anlamına gelen cârin kul- 
lanılır. Şu da var ki, bu kelimenin geçtiği cüm- 
le bir benzetme cümlesidir: "sanki o, küçük çe- 
vik ve kıvrak bir yılan gibiydi". Bu iki farklı 
tasviri bir araya getirdiğimizde çıkan sonuç şu- 
dur: görünüşte büyük fakat harekette küçük bir 
yılan kadar çevik (Bkz: 20:20, not) 

11 Bu beyazlık tam anlamıyla "kusursuzdu" 
(Bkz: 27:12; 28:32). Yed-i beyzâ (beyaz el), arın- 
mayı ve tevbeyi temsil ediyordu. O el bir za- 
manlar istemeden cinayetle sonuçlanan bir ka- 
zaya sebep olmuştu. Fakat o elin sahibi öyle bir 
tevbe etti ki, o tevbe sadece eli pırıl pırıl ve ter- 
temiz yapmakla kalmadı, aynı zamanda etrafı- 
nı aydınlatan bir el yaptı. Zaten tevbe "onar- 
mak ve tekrar kazanmak" anlamını içerir. Me- 
saj açıktır: Elleriniz yaptıklarınızla kirlenebilir. 
Fakat samimi ve bedeli ödenmiş bir tevbeyle yı- 
karsanız pırıl pırıl, ap ak olur. "Peki, sonunda 
pırıl pırıl olacaktı da niçin kirlendi?" sorusu- 
nun cevabı bellidir: Elleri temizlemek için önce 
bir ele sahip olmak gerek; olmayan el kirlen- 
mez de, temizlenmez de. Ölümlü kaza, Mu- 
sa'ya elin gücünü fark ettirdi. Herkes ellerine 
baksın! 

12 Te'murûn'u Taberî, ma bihi tuşîrûne mi- 
ne'r-re'y şeklinde açıklar ki, tercihimiz buna 
yakındır (Krş: 7:110). Vahyin çağrısını güvenlik 
tehdidi olarak algılama ve hakikat mücadelesi- 
ni "vatan elden gidiyor" sloganıyla boğma çaba- 
sına tekabül eder. Özünde telaş "iktidar elden 
gidiyor" telaşıdır. 

13 Bir bayram günü, yine bir bayram yerinde 
(Bkz: 20:59). Sihir o toplumda kimya ilminin 
bir parçası olarak çok gelişmişti 



■»^S^ S^-S *' 



718 



•ysS3£=#» 



26 / ŞU'ARÂ SÛRESÎ 



- ofc^jS^fe ** 



CUZ19 



<— 40 Beklentimiz gerçekleşsin diye biz- 
ler herhalde sihirbazlardan yana olaca- 
ğız; 1 yeter ki 2 galip gelen onlar olsunlar!" 

41 Ve nihayet büyücüler gelerek Fira- 
vun'a dediler ki: "Şayet biz galip gelecek 
olursak, bunun bize kazandıracağı bü- 
yük 3 bir ödül olmalı, değil mi ama?" 

42 (Firavun) "Kesinlikle" dedi, "üstelik 
siz (protokolde) maiyyetimiz arasındaki 
yerinizi de alacaksınız!" 4 

43 Musa onlara dedi ki: "Elinizden gelen 
ne varsa onu ortaya koyun!" 

44 Ve onlar da halatlarını, sopalarını 
(platforma) bıraktılar ve dediler ki: "Fira- 
vun'un gücü sayesinde galip gelecek olan 
elbette biziz, biz!.." 

45 Derken, Musa asasını bıraktı. Fakat o 
da ne! O onların gözbağcılıklarını bir bir 
silip süpürmesin mi! 

46 Sonunda büyücüler hep birden yere 
kapanarak 47 şöyle dediler: "îman ettik 
âlemlerin Rabbine! 48 Rabbine Musa ve 
Harun'un!" 5 

49 (Firavun) dedi ki: "Demek siz ben izin 
vermeden ona inandınız, öyle mi? Anla- 
şıldı ki o size büyüyü öğreten üstadımz- 
dır,- fakat pek yakında gününüzü görecek- 
siniz: dönekliğinizden dolayı 6 ellerinizi 
ve ayaklarınızı mutlaka keseceğim ve to- 
punuzu asacağım!" 

50 (îman eden sihirbazlar) "Ziyanı yok" 
dediler, "Nasıl olsa biz Rabbimize döne- 
ceğiz. 51 Şu kesin ki biz mü'minlerin ön- 
cülerindeniz, bundan dolayı Rabbimizin 
bizi bağışını umarız." 

52 SONUNDA Musa'ya "Kullarımı gecele- 
yin yola çıkar; şunu da iyi bilin ki siz mut- 



pj> r .^\ t\>- ULU çijl /^JUül *Jt, l^LS 01 3y>wJI *_ *_xj u\i*J 
IH üjSoll U ı-iîij £& iill oLü İS -^y ^yÜU $ğ) ü^jJUJI 

j^S^^SJ 4jl «_SJ OJİ Ol J^J <Ü -vü^l JU Sgii 0_JjA_J ı_y— "_y 
> ' 3 » ->- İ ,'., ,. „ „-V J , „ j ' „*„ , s 

, »£— a jJbl /jüai"j o_j-»-L«J <_i_j_wli _p«_vJ ! çv£=— =ı*lc- (_j jJl 
O i uUUa>- Uj j UJ yâÂj 1 .* — *ia^ U ! >|=Jp' 0^-^-° ^-İJ er ' ^ ' 

Ojj ila- *^-*aJ i! I_J |J;1 ü^JajU-J UJ jv^J I J ç|»f L)_jl*Jb <UİjJÜ 

* ' * E 1 , _ 

«^ ^ - ? .> * -* y^'C.ı ^.-^ 1 "i'- ° t — — ' i — '* — S — "** 1-" ŞİÎ*,, 



laka takip edileceksiniz" diye vahyettik. 

53 Derken, Firavun bütün kentlere (as- 
ker) toplayıcı görevliler yolladı. 54 (ve 
şöyle dedi): "Şu kesin ki onlar (donanım- 
sız) başıbozuk bir azınlık. 7 55 Buna rağ- 
men onlar bize karşı hınçla dolular. 56 
Biz ise gerçekten iyi donanımlı, örgütlü 
bir toplumuz." 8 

57 îşte 9 bu tür bir (gurura kapıldıkları) 
için onları has bahçelerinden ve pınar 
başlarından çekip çıkardık; 58 servetle- 
rinden, eyvan ve çardaklarından... 10 59 
Her şey işte böyle olup bitti. 

Sonuçta Biz îsrâiloğullarım, onlardan ge- 
riye kalanlara mirasçı kıldık. 11 

60 Derken, gündoğumunda onların ardı- 
na düştüler. — > 



1 Le'alle edatının beklenti vurgusu çeviriye 2 İn edatının vurgularından biri de tehyic (yü- 
"herhalde" ile taşınmıştır (Bkz: 21:13, not). reklendirme) ve ilhâb (özendirme)'tır [İtkân II, 



CUZ19 



*&s^ğ^4» 



26 / şu'arâ sûresi 



*N3£s4» 



719 



170). Bu vurgu gözetilmediği sürece çeviri so- 
runlu olmaktan kurtulamayacaktır. 

3 Belirsiz formun vurgulan içinde "büyüklük" 
de yer alır (Bkz: İtkân II, 292). 

4 İktidara yakın olmak sadece servete yakın ol- 
mak değil, aynı zamanda dokunulmazlık anla- 
mına da geliyordu. 

5 Pazarlıksız imanın tarihte yaşanmış en çarpı- 
cı örneği. Soru şu: Sihirbazlar inandığı halde Fi- 
ravun neden inanmadı? Cevap: İkisi arasındaki 
fark bilgi farkı. Sihirbazlar Musa'nın elinde ger- 
çekleşenin sihir değil mucize olduğunu biliyor- 
lardı. Bilgi onları imanın kapısına getirdi. Tabi 
ki buna Firavun'un güç ve iktidar tutusunu da 
eklemek gerekir. 

6 "Dönekliğinizden dolayı" inin hilâBn'in kar- 
şılığı olarak verilmiştir. 

7 Bu ibare belagat gereği 56. âyetin mukabili ol- 
mak durumundadır. "Donanımsız" açıklaması- 
nın gerekçesi budur. Şirzime sadece çoğunlu- 
ğun karşıtı olan azınlığı değil tahkir imasını da 
içerir. 

8 Güce sahip olup da güç ahlâkına sahip olma- 
yan bir erkin her zaman ve zemindeki mantığı- 



nı ele veriyor. 

9 Bu âyetler (57, 58) bir önceki pasajda yer alan 
Firavun'un sözlerinin bir devamı olarak da oku- 
nabilir. Râzî, 52-62. âyetler arasını tek bir pasaj 
olarak almıştır. Firavun'un söylediklerine kav- 
luhu notuyla girerken, bu âyetlere gelince ye- 
kûlu teâlâ notuyla giren Taberî, bu iki âyeti ön- 
cesinden ayırarak, içeriğini Allah'a nisbet et- 
miştir. Arkadan gelen 59. âyet, bu ve 57-58. 
âyetleri daha öncesinden bağımsız ele alma ko- 
nusunda bize yeterli gerekçeyi sağlamaktadır. 

10 Veya: "saygın konumlarından.." îlk üçü so- 
mut olduğu için, bu dördüncüsü de soyut bir 
"yüksek konum" olmaktan daha çok somut bir 
nesne olmalıdır. Bu bağlamda makâmun ke- 
rîm'in has bahçe ve bağlarda su başlarına inşa 
edilen ve ağırlama mahalli olarak kullanılan 
"eyvan" "çardak"lara delalet ettiğini düşünü- 
yoruz. 

11 Daha ayrıntılı bir ibare için bkz: 7:137. Hz. 
Peygamber'e karşı savaş açan inkarcı çevreler 
Firavun'la kıyaslanmakta. Onlara zımnen şu 
söyleniyor: Firavun bu gücüne rağmen Allah'ın 
elçisine galip gelemedi. Şu halinizle siz Allah'ın 
elçisine karşı nasıl galip geleceksiniz? 



* , r = ^S £^t 



720 



-*^3S^^*~ 



26 / ŞU'ARÂ SÛRESİ 



»NSUSssI* 



CUZ19 



< — 61 İki topluluk birbirlerinin görüş ala- 
nına girince, Musa'nın ashabı dedi ki: 
"Tamam, işte enselendik!" 

62 (Musa) "Hayır, asla!" dedi, "çünkü 
Rabbim benimledir, elbet bir çıkış yolu 
gösterecektir!" 1 

63 Bunun üzerine Musa'ya "Asanla deni- 
ze vur!" diye vahyettik. Ardından deniz 
infilak edip ikiye ayrıldı; öyle ki, yolun 
her (iki) yanından sular ulu dağlar gibi 
yükselmişti. 2 64 Ötekileri de oraya yak- 
laştırdık. 65 Nihayet Musa ve beraberin- 
dekilerin tümünü kurtardık 66 ve öteki- 
leri suya gark ettik. 

67 Elbet bu (Musa kıssası)nda da alınacak 
bir ders mutlaka vardır; fakat insanların 
çoğu yine de inanmayacaklardır. 3 68 Ne 
ki senin Rabbin sınırsız rahmet sahibi 
olan O yüceler yücesidir! 

69 ONLARA İbrahim'in haberini de ak- 
tar. 4 

70 Hani bir zamanlar o, babasını ve kav- 
mini "Neye kulluk ediyorsunuz?" diye 
sor(gula)dı. 71 Onlar da "Putlara kulluk 
ediyoruz; dahası, onlara adanmış kimse- 
ler olarak kalacağız!" dediler. 

72 (İbrahim) "Yalvarıp yakardığımzda si- 
zi duyuyorlar mı bari?" dedi; 73 "ya da, 
size bir yararları veya zararları dokunu- 
yor (mu)?" 

74 "Hayır ama..." dediler, "Biz, ataları- 
mızı da böyle yapıyor bulduk!" 5 

75 (İbrahim) "Ne yani" dedi, "taptığınız 
şeylerin ne olduğuna (bir kez olsun) dö- 
nüp bakmadınız mi; 76 (yani) hem siz, 



TO**(Î 



^> U_j^=>j-Jl<J W kJ — <*y> i_jI>=-^>1 Jli ot*l>Jl «-'^h ^** 



_JÜ)I 



' \ , > \ 

Jİİ * x ı, \-J&ssa\£- L4J Jİİİ9 CılL^I Jl»j<j IjJLİ $£| üj-Ujö 

> - ; v . > » 

li l"« ©i ,'~JLİj"<) , ;,.>»k,> 



Ü^J#^ 



>.34r" *ja\ 






hem de önden giden atalarınız?" 6 

77 îşte artık (ilan ediyorum) ki, benim 
için onlar birer düşmandır. Başka değil, 
sadece âlemlerin Rabbi vardır. 78 Ki 
O'dur beni yaratan, bana doğru yolu gös- 
terecek olan da O'dur. 79 Ki O benim aç- 
lık ve susuzluğumu giderendir,- 80 ve has- 
ta düştüğümde şifa veren de yine O'dur. 
81 Beni öldürecek, sonra tekrar diriltecek 
olan da O'dur. 82 Hesap Günü'nde beni, 
hatalarımı bağışlayacağını umduğum 
(tek) zât da O'dur." 

83 "Rabbim! Bana doğru bir muhakeme 
yeteneği 7 bahşet ve beni iyilerin arasına 
kat!— > 



1 Bu sahnenin bir benzeri Hicretin ilk günü landık" derken, Allah Rasulü onu buradakine 
Sevr mağarasında yaşandı. Hz. Ebubekir yakla- benzer sözlerle teselli etti: "Ey Ebubekir! Üçün- 
şan ayak seslerinden telaşa kapılıp "işte yaka- cüsü Allah olan iki kişiye kim ne yapabilir ki?" 



CÜZ 19 



»N^^ 3 ^ 



26 / ŞU'ARÂ SÛRESÎ 



♦N^JSSsh 1 



721 



2 Olan bitenin tek cümlelik özeti: Kulu "bit- 
tim" derse, Rabbi "yettim" der ve kulun gücü- 
nün bittiği yerde Allah'ın yardımı başlar. 

3 Zımnen: Eğer akletmiyorlarsa denizin yarıldı- 
gını, suların durulduğunu görseler yine de yola 
gelmezler. Bu âyet Allah Rasulü'nü "neredeyse 
kendini helak edeceksin" diye uyaran 3. âyet 
ışığında okunmalıdır. Bir sonraki âyetle birlik- 
te şu vurguyu taşır: Kimse Allah'ın kullarına 
Allah'tan daha fazla merhametli olduğunu dü- 
şünmesin! Sınırsız merhameti olan sadece 
O'dur. 

4 Önceki kıssa "hatırlatmayı" amaçlayan iz 
zarfı ile başlamıştı. Zira maksat doğrudan Hz. 
Peygamber'in şahsım inşa idi. Fakat bu kıssa 
"aktar, naklet" ile başlıyor. Çünkü maksat 



müşrik muhatapları uyandır. 

5 Körü körüne inanmanın insanı nerelere götü- 
receğine örnek. 

6 İmanla akim çatıştığını ve çeliştiğini iddia 
eden her yaklaşım kökten reddediliyor. Bu âyet, 
74. âyette dile gelen tavrı dengelemektedir. 

7 Buradaki hukm talebi, varlığın hakikatine 
ulaşacak bir muhakeme yeteneği talebidir. Bu- 
nun olmazsa olmazı ise önce şeylerin mahiyeti- 
nin ilk suretlerinin oluştuğu tasavvurun, daha 
sonra da bu suretler arasında bağ kurarak bir 
yargı ortaya koyan aklın doğru inşasıdır. Eğer 
bu zihni yargı o şeyin hakikatiyle örtüşüyorsa, 
işte bu kavrayış ve muhakeme tarzına hukm ya 
da hikmet adı verilir. 



722 



•Şs^sl» 



26 / ŞU'ARÂ SÛRESİ 



•Ss^^s» 



CUZ19 



< — 84 Ve beni dillerde doğruluk timsali 
olarak anılan biri yap 1 85 Ve beni ölüm- 
süz nimetlerle dolu cennetin vârislerin- 
den kıl! 86 Babamı da bağışla! Çünkü o 
oldum olası yolunu şaşıranlardan biri ol- 
muştur. 2 87 Ve beni herkesin diriltilip 
kaldırılacağı O Gün mahcup eyleme!" 3 

88 O Gün ne malın mülkün bir yararı olur 
ne de evladın; 89 ancak selim bir kalple 
Allah'ın huzuruna çıkanlar müstesna. 4 

90 Zira (O Gün), cennet sorumlu ve bilinç- 
li davrananlara yaklaştırılacaktır. 91 Ce- 
hennemse sorumsuz ve bilinçsizce davra- 
nanlar için 5 kışkırtılacaktır. 6 92 Ve onlara 
sorulacaktır: "Nereye kayboldular tapınıp 
durduğunuz 93 o Allah'tan gayrı (varlık- 
lar)? Size, hadi onu da geçtik/ kendilerine 
olsun bir yardımları dokunacak mı bari? 

94 Neticede hem onlar, hem de sorum- 
suz ve bilinçsizce onlara (umut bağlayan- 
lar) cehennemde 8 üst üste istif edilecek- 
ler; 9 95 îblis'in bütün askerleri de... 

96 Onlar orada birbirleriyle atışırken 10 
şöyle derler: 97 "Hayret v'Allahi! 11 Her ne 
kadar, apaçık bir sapıklığın ortasına dü- 
şen biz isek de, 98 o zaman sizi âlemlerin 
Rabbiyle bir tutuyorduk; 99 ne ki bizi 
saptıran, yalnızca günahı hayat tarzı hali- 
ne getiren şu kimselerdi; 12 100 gel gör ki, 
şimdi bize arka çıkan ne bir kimse var 
101 ne de yürekten bir dost. 102 Keşke bi- 
zim için bir kez daha dönüş olsaydı da, 
biz de inananlardan biri olsaydık." 

103 Elbet bu (kıssada) da alınacak bir ders 
mutlaka vardır, fakat insanların çoğu yi- 
ne de inanmayacaklardır. 104 Ne ki se- 
nin Rabbin, sınırsız rahmet sahibi olan O 
yüceler yücesidir. 



H2N 



3^" f^iS? (jf^'jS.Si/r^ 1 Ji'J-^f ^~i*J, J^'j 

-i *'.,*..' ;-'„ *,.»'«, '.-.,., ' -»-."o,., 
ç^p-%>%1\ cjjjj^fğiıj^is^ıSi 4İ9ÜI c-jjJjljîgifi-J— «* ı_~Lu 

^ » t i -- > * 

ı 1 > - i 

-,'-rt^>'r ; ^ « ...^ ,»>^ ,,„ ^^ -r >^», .- ,». -> ^>^ 

■USU (gŞ Uj)i',^*^" 4~» (v» J iyu >•(«{• ü_jx*>- 1 l _ r ---lj I ^ J^»-_5 

— '• > )» v , " , ' i' • 

^^! I J.JİJ I ^J JJ5j S] j lr-+& f*£^ ^ U i ^ 
*s/l 7-3J |v* j>-1 /*_ $J Jli i! '1^1 ^J_^j-Jl 7-_y j>_ji ojݣ f f|j 



105 NUH kavmi (de) peygamberlerini ya- 
lanladı. 106 Hani bir zamanlar soydaşla- 
rı 13 Nûh onlara şöyle demişti: "Hâlâ so- 
rumlu davranmayacak mısınız? 107 Hem 
bakın, ben size gönderilmiş güvenilir bir 
elçiyim; 14 108 şu halde, Allah'a karşı so- 
rumlu davranın ve beni izleyin! 15 109 
Ben bu (davet) karşılığında sizden hiçbir 
ücret talep etmiyorum. Benim ecrimi 
takdir etmek, sadece âlemlerin Rabbine 
düşer. 16 110 Haydi artık Allah'a karşı so- 
rumlu davranın ve beni izleyin!" 

111 Dediler ki: "Ne yani, toplumun en 
düşüklerinin sana tabi olduğunu bile bile 
sana inanalım mı?" 



1 Veya: "Ve bana (hakkı) başkalarına (ulaştır- cak) doğru bir sözcü tayin et" (Bu yorumu teyit 
mam) için doğru bir anlatım yeteneği ver!" Ya- için bkz: 2:124). Benzer bir kullanım ve açıkla- 
hut: "sonraki (neslimin) içinde bana (vâris ola- ma için bkz: 19:50, not. Tercihimiz Mücahid'in 



CUZ19 



«^3^* 



26 / ŞU'ARÂ SÛRESİ 



»N^Spss?* 



723 



yorumuna dayanmaktadır (Ferra). Binyıllardır 
bütün bir insanlık Hz. İbrahim'in bu duasının 
kabul olduğuna şahittir. Zira ezeli ve biricik ha- 
kikat olan islâm ve onun 'ğulatı' olan Yahudi- 
lik ve Hıristiyanlık Hz. İbrahim'i doğruluk tim- 
sali olarak takdim eder. 

2 Hz. İbrahim'in babasına duası ve bundan vaz- 
geçmesi ile ilgili bkz: 9:1 14 ve 60:4. Âl-i İmran 
27 ışığında: Hz. İbrahim ölüden çıkmış bir diri 
idi. 

3 Zımnen: Babamın durumu yüzünden... 

4 Bu iki âyet, Hz. İbrahim'in sözlerinin bir de- 
vamı olarak da okunabilir. Fakat, 89. âyetle 
uzak bir benzerliğe sahip olan Sâffât 84 ışığın- 
da, içeriğinin Allah'a atfı daha uygun görün- 
mektedir. 

5 Ğâvîn, bu bağlamda mut takîn' in karşıtı olarak 
kullanılmıştır. "Bilgisizlikten ya da bilinçsizlik- 
ten dolayı batıl inanç sahibi olmak" ya da "inan- 
cında boşluk bulunmak" anlamına gelen el-ğay- 
yu kökünden türetilmiştir (Bkz: 15:42, not). 

6 Burrizet, "ortaya çıktı" anlamındaki bera- 
ze'den (18:47, not). Cehennem için kullanıldığı 
bu bağlamda "kışkırtılma" anlamı taşır. 

7 Lafzen: "ya da". 



8 Lafzen: "..orada.." 

9 Kubkibû, "yüzükoyun yere kapaklanmak" 
anlamındaki kebbe kökünden. Bu form "üst üs- 
te yığmayı, istif etmeyi" ifade eder (Ebu Ubey- 
de). 

10 Cehennemliklerin birbirleri arasındaki pole- 
mikleri için bkz: 7:38-39 ve 38:59-64. 

11 Vallahi' 'den farklı olarak, tallahi hayret ve 
şaşkınlık içerir (Bkz: 12:73, not). 

12 el-Mucrimîrie verdiğimiz bu anlam için 
bkz: 20:102, not. 

13 Lafzen "kardeşleri". Ayrıntılı bir açıklama 
için bkz: 7:65, not 3. 

14 Şeytani vehim ve vesveseleri vahiy diye su- 
nan sahte elçileri red. Bkz: "Bu vahyi asla şey- 
tanlar indirmiş değildir" (210). 

15 Takva'nm Allah'a, iraat'inse peygambere 
hasredildiği böylesi bir bağlamda etî'ûn emri- 
nin anlamı "beni izleyin" olmalıdır. Çünkü 
yolcu olup "iz bırakanlar" izlenirler. İz bırak- 
mak Allah için düşünülemez. Birer insan olan 
peygamberler iz bırakırlar ve izlenirler. 

16 Allah Rasulüne Mekke müşriklerinin, dave- 
tinden vazgeçmesi karşılığında servet ve ma- 
kam vaad etmelerine bir cevap. 



»N^ŞS^s* 



724 



*^s3£^4* 



26 / ŞU'ARÂ SÛRESİ 



•Ş^^ISss^» 



CUZ19 



112 (Nûh): "Onların öteden beri ne yapıp 
ettiklerine dair benim bir bilgim yok; 1 13 
Onlar hakkında yargıda bulunmak bana 
değil, 1 sadece Rabbime düşer: keşke bu 
kadarını olsun fark etseydiniz! 114 Üste- 
lik ben inananları yanımdan kovacak de- 
ğilim. 2 115 Çünkü ben, (hakkı) tüm açık- 
lığıyla (ortaya koyan) bir uyarıcıdan baş- 
kası değilim." 

116 "Ey Nûh!" dediler, "Eğer buna bir 
son vermezsen, taşlana(rak susturu- 
lacaksın. 3 

117 "Rabbim!" dedi, "İşte, sonunda kav- 
mim beni yalanlamış bulunuyor; 118 ar- 
tık benimle onlar arasında kesin bir hü- 
küm 4 ver ve hem beni, hem de benimle 
birlikte olan mü'minleri kurtar!" 

119 Derken, onu ve beraberindekileri yü- 
künü almış olan o gemiyle kurtardık; 120 
ve geride kalanları boğulmaya terk ettik, 

121 Elbet bu (Nûh kıssasıjnda da alına- 
cak bir ders mutlaka vardır; fakat insan- 
ların çoğu yine de inanmayacaklardır. 

122 Ne ki senin Rabbin sınırsız rahmet 
sahibi olan O yüceler yücesidir. 

123 ÂD kavmi 5 (de) elçilerini yalanladı. 

124 Hani bir zamanlar onlara da soydaş- 
ları Hûd şöyle demişti: "Hâlâ sorumlu 
davranmayacak mısınız? 125 Hem bakın, 
ben size gönderilmiş güvenilir bir elçi- 
yim. 126 Şu halde, Allah'a karşı sorumlu 
davranın ve beni izleyin! 6 127 Ben bu (da- 
vet) karşılığında sizden hiçbir ücret talep 
etmiyorum, benim ecrimi takdir etmek 
sadece âlemlerin Rabbine düşer." 

128 "Siz, abesle iştigal ederek her bir te- 



l t 



i , =,' , s- d—' > > - -" . ' . ' ' '. ,..„ İ > 
_iUd1 ^ <« tf j l_ı-^b % j-^yi\ ^> &* j->j 

ö _$*»]» I j «tül I_j_«3U^^^)_jjU>- r» " '• » ; >v.~-— L k ,; ■üjc@ 

^ ""o"* o'' .'.-''"7" ^'V ^ I! ,, 5 ,, ^ *-, 



pede yüksek bir anıt, bir yapı mı inşa edi- 
yorsunuz? 129 Görkemli binalar kondu- 
rarak sürekli yaşayacağınızı mı umuyor- 
sunuz? 130 Elinize her (fırsat) geçirdiği- 
nizde, 7 hukuka tecavüz edip zorbalık (mı) 
yapacaksınız? 131 Haydi, artık Allah'a 
karşı sorumlu davranın ve bana uyun! 
132 Aklınıza gelebilecek her tür (nimeti) 
size lütfeden Zât'a karşı saygılı olun! 133 
Size sürüler ve çocuklar lütfeden; 134 da- 
hası, bağlar-bahçeler ve pınarlar 8 (lütfe- 
den Zât'a)... 135 Bakın, ben korkunç bir 
günün sizin üzerinize çöreklenecek aza- 
bından endişe ediyorum!" 

136 Onlar "Sen" dediler, "bize öğüt ver- 
sen de öğüt vermesen de, bizim için fark 
eden bir şey olmaz. — > 



1 în edatının olumsuzluk vurgusunu göz önüne 
alarak [İtkân II, 168). 

2 Allah Rasulü'nün etrafındaki yoksul, köle ve 



azatlı kölelere küstahça bir kibirle bakan Mek- 
ke müşriklerinin seçkinci tavrını red. 

3 Bu şekildeki çevirimizin gerekçesi için benzer 



CUZ19 



•fsgj^st* 



26 / ŞU'ARÂ SÛRESİ 



•NSS53#» 



725 



bir konumdaki 29. âyetin notuna bkz. 

4 Lafzen: "..aç!" Kur'an'da lafzi manasıyla da 
kullanılır (7:89, not). Bir engeli açmak, ya o en- 
geli kaldırmakla ya da onu engel olmaktan çı- 
karmakla gerçekleşir. 

5 Ayrıntılı bir açıklama için Fecr sûresinin 6. 
âyetinin ilgili notuna bkz. 

6 "İzleyin" şeklindeki çevirimiz için 108. âye- 
tin notuna bkz. 

7 "El attı, yakaladı, enseledi" anlamındaki ba- 
taşe fiilinden türetilen bataştum, insan için 
kullanıldığında olumsuz anlama gelir. Cebbar 
da insan için kullanıldığında olumsuz anlamda 



"canının istediğini yapan ve yaptıran" anlamı- 
na gelir. Cebbar olmak Allah'ın hakkıdır, böyle 
bir iddiada bulunan Allah'tan rol çalmaya kalk- 
mış olur. Açıktır ki bu âyet, insana yönelik her 
tür zorbalığı hak ve hukuk ihlali olarak gör- 
mektedir. Bu durumun 'Âd uygarlığını yıkılışa 
götüren nedenler arasında zikredilmesi de hay- 
li dikkat çekicidir 

8 Bahçeyle suyun yan yana anılması, bu uygar- 
lığın sulu tarım yaptıklarını gösterir. Kadim 
dünyada bu, kalkınmışlık ve gelişmişlik ölçü- 
tüydü. Bu 'Âd toplumunun yakaladığı dünyevi 
refah düzeyini gösterir. 



♦^^^» 



726 



«^^ 



26 / şu'arâ sûresi 



♦N=3£^ 



CÜZ 19 



< — 137 (Zira) bu, önden giden (atalarımı- 
zın) ahlâk sisteminden 1 başkası değildir. 

138 Dolayısıyla, bu yüzden bizim azaba 
uğratılmamız da mümkün değildir!" 2 

139 Neticede, onu işte böyle yalanladılar,- 
bunun üzerine Biz de onları helak ettik. 

Elbet bu (Hûd kıssası)nda da alınacak bir 
ders mutlaka vardır; fakat insanların ço- 
ğu yine de inanmayacaklardır. 3 140 Ne ki 
senin Rabbin, sınırsız rahmet sahibi olan 
O yüceler yücesidir. 

141 SEMUD 4 (da) elçilerini yalanladı. 142 
Hani bir zamanlar onlara da soydaşları 
Salih şöyle demişti: "Hâlâ sorumlu dav- 
ranmayacak mısınız? 143 Hem bakın, 
ben size gönderilmiş güvenilir bir elçi- 
yim: 144 Şu halde Allah'a karşı sorumlu 
davranın ve beni izleyin! 5 145 Ben bu (da- 
vet) karşılığında sizden hiçbir ücret talep 
etmiyorum; benim ecrimi takdir etmek 
sadece âlemlerin Rabbine düşer." 

146 "İçinde bulunduğunuz şu konumda 
böylece bırakılacağınıza dair güvenceniz 
mi var? 6 147 Envai çeşit 7 bahçeler içinde 
ve pınar başlarında... 148 Ekinler ve iç 
geçirtecek kadar zarif, olgun ve dolgun 
hurma salkımlarının sarktığı hurmalık- 
larda... 149 Bir de kalkmış, dağlarda 
yonttuğunuz görkemli evlerden dolayı şı- 
marıyorsunuz. 8 150 Ama artık Allah'a 
karşı sorumlu davranın ve beni izleyin! 

151 Haddi aşanların isteklerine uymayın! 

152 Böyleleri düzeni sağlamadıkları gibi, 
yeryüzünde fesat çıkarmaktan da geri 
durmazlar." 

153 Onlar dediler ki: "Sen, büyülenmiş 
birinden başkası değilsin. 9 154 Sen de sa- 
dece bizim gibi beşer türüne mensupsun; 



MSN 



i£& 



>m 






5 



^■J ] JiP 1 Si 1 ~^j <^]3 



ıs j hj^#\ # U&\ ±jji 4\ ij-l oj l 

S \ ' s fi 

as V s m 1 _ 

4^ <y^3 fJJJ3 # ^>^İ V 1 ^ l^ 

oy^-^J^J^ 1 ^ 

5] <ub olS ÎIİL J_1Ş "İM cü Üfgî 
V j @ j>jiiS ç>jj 40— -> ^=^j vj*" ^ ^ "-*•* J^ ö 

' ' ^ ' i ° s "T ^ 

li j^îii ® /v-Jie- fjj <_jIü ,»£==» JLstlli *_$_ j li_j— ~<ü 






ÜJl^^JlUİll^lif 



jlîl 



)f^-> jip' 1 ^'^?5 o)j|$ 5^ f^=' ovs- 



eğer sözünün arkasında duruyorsan, hay- 
di bir delil getir de (görelim)!" 10 

155 "(İstediğiniz delil), işte şu (sahipsiz) 11 
dişi devedir!" dedi, "Su içme hakkı (belli 
bir gün) size, belli bir gün de ona aittir. 

156 Sakın ola ona bir kötülük yapayım 
demeyin! Bu takdirde sizi korkunç bir 
günün azabı yakalar." 

157 Buna rağmen onlar, onu işkence ya- 
parak vahşice katlettiler; 12 fakat sonunda 
pişman oldular,- 158 çünkü onları malum 
azap kıskıvrak yakalamıştı. 

Elbet bu (Salih kıssasında da, alınacak 
bir ders mutlaka vardır; fakat insanların 
çoğu yine de inanmayacaklardır. 159 Ne 
ki senin Rabbin, sınırsız rahmet sahibi 
olan O yüceler yücesidir. 



1 Bu kelime halku olarak da okunmuştur. Bu dan" olur (Râzî). Fakat onların kastı bu olmasa 
takdirde anlam "(atalarımızın) uydurmasın- gerektir. 



CUZ19 



*N3£N» 



26 / ŞU'ARÂ SÛRESİ 



*^£a* 



727 



2 Uâ ile gelen nefyin haberi imkan/ihtimal yok- 
luğuna delalet eder (6:107, not 6). 

3 Zımnen: Onların çoğu bu kıssalara inanmasa- 
lar da ; Allah'ın tarih ve toplumlar için koyduğu 
yasalar işlemeye devam edecektir. 

4 Semud'un Kur'an'da hep 'Âd ile birlikte anıl- 
ması için bkz: 89:6, not. 

5 "izleyin" şeklindeki çevirimiz için 108. âye- 
tin notuna bkz. 

6 Lafzen: "..güvencede bırakılacak mısınız?" 
(Krş: Râzî). 

7 Nekira formunun vurgularından biri de 
"tür"dür (15:26, not 11). 

8 Veya: "ustaca evler yontuyorsunuz". Bu an- 
lam eşdeğerdeki iki kıraattan biri olan târihîn 
okuyuşuyla uyumludur. Tercihimiz ise ferihîn 
kıraatine dayanır (Bkz: Ferrâ; krş: Taberî). 

9 Küstahlığın zirvesine ulaşmış bir refah toplu- 



munda ahlâka çağrı 'irrasyonel'dir. Bunu yapan 
kişi küçültücü sıfatlarla marjinalleştirilir. Böy- 
lece hem ahlâk çağrısı boğulmaya çalışılır, hem 
de ahlâksızlar rahat eder. 

10 Bu söz kendi türlerinden ümit kesecek kadar 
azgınlaşmanın göstergesidir. însan peygambere 
itiraz edip melek peygamber istemelerinin te- 
mel nedeni de budur. 

11 Nâkatun' deki belirsizliğe istinaden. A'râf 73 
ve Hûd 64'de "Allah'ın devesi" olarak nitele- 
nen bu deve, belli ki sahte kutsallar oluşturmak 
için uydurulmuş batıl inancın bir sonucu ola- 
rak salıverilmiş ve kamu malı hüviyetini ka- 
zanmış bir deveydi (Bkz: 7:73 not 4 ve 11:64, il- 
gili not). 

12 'Akara, işkence yoluyla vahşice katletmeyi 
ifade eder {7:77, not 3). Bu pasaj, Salih kavminin 
helakini bir deveye yapılan işkenceye bağlar. 



>fd^ ^^f< 



728 



»Şs^sf» 



26 / ŞU'ARÂ SÛRESİ 



*F£S3£p3#» 



CUZ19 



160 LUT kavmi (de) elçilerini yalanla- 
mışlardı. 161 Hani bir zamanlar, onlara 
kardeşleri 1 Lût şöyle demişti: "Hâlâ so- 
rumlu davranmayacak mısınız? 162 Hem 
bakın, ben size gönderilmiş güvenilir bir 
elçiyim: 163 Şu halde Allah'a karşı so- 
rumlu davranın ve beni izleyin! 164 Ben 
bu (davet) karşılığında sizden hiçbir ücret 
talep etmiyorum; benim ecrimi takdir et- 
mek sadece âlemlerin Rabbine düşer." 

"165 insanların içerisinden erkeklere mi 
yaklaşıyorsunuz? 166 Bu şekilde, Rabbi- 
nizin sizin için yarattığı eşlerinizi bir ya- 
na bırakıyorsunuz? Yoo, siz basbayağı sı- 
nırları çiğneyen 2 bir toplumsunuz!" 

167 "Eğer buna bir son vermezsen Ey 
Lût" dediler, "kesinlikle sürgün edilmiş 
biri olup çıkacaksın! 

168 (Lût): "Bilin ki ben, bu yaptığınızdan 
dolayı sizi nefretle kınıyorum!" dedi. 3 

169 (Allah'a yönelerek): "Rabbim!" (de- 
di), "Beni ve ailemi bunların yaptıkla- 
rının belasınjdan kurtar!" 

170 Sonuçta, Biz de onu ve ailesinin ta- 
mamını kurtardık; 171 ancak bir kocaka- 
rı dökülenler arasında yer aldı. 4 172 Ar- 
dından ötekileri yerle bir ettik; 173 so- 
nunda (bela) sağanağını üzerlerine boca 
ettik: gör ki, uyarılan (fakat uslanmayan) 
kimselerin maruz kaldığı sağanak ne ber- 
battır. 

174 Elbet bu (Lût kıssası)nda da alınacak 
bir ders mutlaka vardır; fakat insanların 
çoğu yine de inanmayacaklardır. 175 Ne 
ki senin Rabbin, sınırsız rahmet sahibi 
olan O yüceler yücesidir. 

176 ORMANLIK vadinin halkı (da) elçi- 



@ ı ^J Jv ^ a '3' ui ' ij^lgi S^' dj-~"jç£-> ey' ®ö^£2 

40 © "ö^ ı öz f 5 ^ J), Ju # 5^-S^ ! öz l/^ 



IaJîs'i Dis" Uj £V dUi ^ jj^^jjjılijı^k! îiıS y*î 

ulü I i-jİS" i§| r^p-J i j-ö* 3 ' J4 3 ^5 J ^ ' j Hl S^-^3^ 
s)'. «ı e -C-Mı it * -ti ı İ-' &"t ' ° -"ti ' \ i % <r'- 



A '^'' ■ J-U*uL<l , j^3 jVi 



«?l>! J 



'U^J ; 






ıT 



IİJI 



lerini yalanladı. 5 177 Hani bir zamanlar, 
soydaşları Şuayb şöyle demişti: "Hâlâ so- 
rumlu davranmayacak mısınız? 178 Hem 
bakın, ben size gönderilmiş güvenilir bir 
elçiyim. 179 Şu halde Allah'a karşı so- 
rumlu davranın ve beni izleyin! 180 Ben 
bu (davet) karşılığında sizden hiçbir ücret 
talep etmiyorum; benim ecrimi takdir et- 
mek sadece âlemlerin Rabbine düşer." 

"181 (Ölçüp biçerken) ölçüyü tam tutun, 
hak yiyenlerden olmayın! 182 Ve doğru- 
luktan şaşmayan bir teraziyle tartın! 183 
İnsanları hakları olan şeylerden mahrum 
bırakmayın ve kötülüğü yaygınlaştırarak 
yeryüzünde ahlâkî çürümeye meydan 
vermeyin! 6 — > 



1 Buradaki ehâhum ile Hz. Lût 'un diğer pey- 
gamberle iman ve misyon kardeşliği vurgulanır. 
Zira bu sûrede eksen helak edilen kavimler de- 



ğil, onların mücadele eden peygamberleridir ve 
maksat da 3. âyette beyan edildiği gibi Allah 
Rasulü'nü teselli ve inşadır. Buradaki "onlar" 



CUZ19 



*^s3c^^* 



26 / ŞU'ARÂ SÛRESÎ 



•N^S^ 



729 



zamiri, adı daha önce geçen Nuh ve Hûd gibi 
peygamberlere bir atıf olarak anlaşılmalıdır. 
Helak olan kavimlerin kıssalarının peş peşe an- 
latıldığı A'râf, Hûd, Nemi ve Ankebût sûrele- 
rinde Hûd, Salih ve Şuayb peygamberlerin adla- 
rı anılırken ehahum diye nitelendirildiği halde 
sıra Lût'a geldiğinde bu niteleme yer almaz (Ge- 
rekçesi ve ayrıntılı bir not için bkz: 11:61). 

2 Fıtratla çizilen cinselliğin doğasına uygun sı- 
nırları... 

3 Kâlîn hem "nefretle kmama"yı, hem de bun- 



dan dolayı o toplumun bir üyesi olmayı reddet- 
meyi" ifade eder. Âyetin başındaki kale ile so- 
nundaki kâlîn arasında Mutarraf da denilen 
mükemmel bir cinas sanatı görünmektedir. 

4 Ğâbirîn, "toz, kir" anlamına gelen ğubâr'dan: 
Zımnen: geride kalarak toza dönüştü. Bu kadın 
Hz. Lût'un yerlilerden olan karısıydı (Krş: 7:83; 
11:81). 

5 Eyke ashabı için bkz: 15:78. 

6 Ta'sev'e verdiğimiz bu anlam için bkz: 2:60, 
not. 



»^SS^-fe 



730 



<#£^#» 



26 / ŞU'ARÂ SÛRESİ 



» pEg^ ^ ^Hs^ » 



CUZ19 



< — 184 Sizi de önceki kuşakları da yara- 
tan o Yaratıcıya karşı sorumluluğunuzun 
bilincinde olun!" 

185 Onlar dediler ki: "Sen büyülenmiş 
birinden başkası değilsin! 186 Sen de sa- 
dece bizim gibi beşer türüne mensup bi- 
risin; doğrusu bize göre sen kesinlikle ya- 
lancının tekisin. 187 Fakat sen, eğer sö- 
zünün arkasmdaysan haydi göğü param- 
parça başımıza indir!" 

188 (Şuayb) dedi ki: "Rabbim yapıp etti- 
ğiniz her şeyi çok iyi biliyor." 

189 Neticede, onu işte böyle yalanladılar; 
bunun üzerine onları Gölge Günü'nün 
azabı 1 yakalayıverdi; gerçekten de o pek 
korkunç bir günün azabıydı. 

190 Elbet bu (Şuayb kıssasıjnda da alına- 
cak bir ders mutlaka vardır; fakat insan- 
ların çoğu yine de inanmayacaklardır. 

191 Ne ki senin Rabbin sınırsız rahmet 
sahibi olan O yüceler yücesidir. 

192 ŞÜPHE yok ki bu (mesaj) elbet âlemle- 
rin Rabbi tarafından indirilmiştir: 193 o 
Güvenilir Ruh ile birlikte geldi 2 194 senin 
kalbine; 3 ki (onunla) uyaran kimselerden 
biri olasın diye; 195 açık bir Arapça ile... 4 

196 Yine kuşku yok ki bu (mesaj), önce- 
kilerin hikmet yüklü sayfalarında 5 da yer 
almakta. 

197 îsrâiloğullarına mensup alimlerin 
bunu bilmeleri onlar için delil olarak ye- 
terli değil miydi? 6 

198 Ve eğer Biz onu yabancı birine 7 indir- 
seydik; 199 o da o (mesajı) kendilerine 



M2N 






o-; 



01 *U~J1 ~jA U 



UJLİp ixâ_Mjlii 



Wâ*\i 



M£)l 



0JjJİ==lM 






^iIİJı ^ o^J ili' J£ @ J^Jl £^1 a, 

0*==*' pi 1 -S S^i^ l J'j J? &j ® i^f ^ o\il 

i - 

\ ,, ,- 1. o .M * s s ^ * 

0O_ji^L*JlLlAiLj!||| jı^iiL» <j-J*i J-ft !jJ_^İ 



&$ 



okusaydı, yine de ona inanmazlardı. 

200 îşte Biz vahyin, günaha batmışların 
kalplerinde (etki etmeden) geçip gitmesi- 
ni böyle sağlamışızdır. 201 Can yakıcı bir 
azabı görünceye kadar bu (vahye) iman 
etmeyecekler,- 202 nihayet bu azap kendi- 
leri farkında değilken ansızın onları bula- 
caktır. 203 Bunun üzerine onlar "Bize 
(ilave) bir süre daha tanınamaz mı?" di- 
yecekler. 

204 Ne! Şimdi onlar azabımızın hemen 
gelmesini mi istiyorlar? 

205 Düşünsene bir: onlara yıllarca safa 
sürmeleri için fırsat versek; 206 sonra va- 
ad edilen azap başlarına gelse; — > 



1 A'râf 91 ışığında, bu belanın volkanik bir pat- 
lama şeklinde gerçekleştiği söylenebilir. 

2 Veya: "Bununla güvene lâyık olan vahiy in- 
di". Ruh Kadr 4 ; Mü'min 15; Şûra 52 ; Nahl 2 ve 
Isra 85'te doğrudan "vahiy" ya da "vahyin kay- 



nağı" anlamında kullanılır (Ayrıntılı bir açıkla- 
ma için bkz: 16:2; 1 7:85, not). Fakat hemen tüm 
klasik müfessirler buradaki er-Rûhu'1-emîn'i, 
tıpkı rûhu'l-kuds'te olduğu gibi (2:87) vahiy 
meleği Cebrail olarak anlarlar. 



CUZ19 



♦N^ 3 ** 



26 / ŞU'ARÂ SÛRESİ 



*^3S^* 



731 



3 Buradaki kalp ile fiziki bir organ kastedilme- 
miş tir (Bkz: 50:37). Bu tür bir bağlamda kalb ile 
düşünme, duyma, bilme, inanma eylemlerinin 
kendisinden sudur ettiği manevî merkez kaste- 
dilmektedir (Krş: 7:179; 67:10). Zemahşerî bu 
âyetleri şöyle açıklar: Eğer Kur'an Arapça dışın- 
da başka bir dille indirilmiş olsaydı, o zaman bu 
âyetleri anlamada kalbiniz değil kulaklarınız 
devreye girerdi. Çünkü bu durumda anlamını 
bilmediğiniz birtakım harflerin seslerini duyar- 
dınız. Birden çok dil bilen bir insan, kendi ana- 
dilini konuştuğunda kalbi sözlerin anlamlarına 
yönelir, bu mânaları oluşturan sözlerin nasıl 
kurulduğunu hiç düşünmez. Fakat aynı kişi ana 
dili dışında başka bir dili konuştuğunda, bu di- 
li ustaca kullansa bile, önce sözler, sonra an- 
lamlar dikkatini çeker." Dolayısıyla Kur'an 
"açık seçik bir Arapça ile" indirildiği için Ne- 
bi'nin kalbine nazil olmuştur. 

4 Bu âyetin gösterdiği şey Kur'an vahyinin açık 
ve anlaşılır olduğu gerçeğidir. Bunu hem Ara- 
biyyen'in türetildiği 'arab kelimesinin kök mâ- 
nası hem de belirsiz olarak gelen bu sıfatın de- 
laleti teyit eder (Bkz: 43:3 ve 16:105). Vahyin sı- 
fatı olan Arapça vahyin ruhunun içine indiği 
ceset mesabesindedir. Bir bakıma, ruhu ceset- 
ten ayırmak onu öldürmektir. Dolayısıyla va- 
hiy tüm dillere çevrilir ve çevrilmek zorunda- 
dır. Fakat hiçbir çeviri Kur'an'm asli dilinin ye- 
rine ikame edilemez. 

5 Lafzen: "öncekilerin yazılarında/sayfaların- 
da". [Zubufa verdiğimiz mâna için bkz: 16:44, 
not). Bunlar Tevrat ve İncil'den öte -ki onlar za- 
ten adlı adınca zikredilmektedir- başta Eski 
Hind, Eski Mısır ve Eski İran dinî metinleri ol- 
sa gerektir. Bu tezimizi M. Hamidullah'm ver- 
diği şu emek mahsulü bilgiler teyit eder: "Mü- 
fessirler resim ve heykellere tapmayı reddeden, 



"övülen" ve "herkese rahmet" sıfatlarını taşı- 
yan bir zâtın geleceğini önceden haber veren 
Zerdüştlerin kitabına [Zend-Avesta, Hacht 13, 
XXVI-II, 129) göndermeler yaparlar (Bu konuda 
Avesta ve Dasâtîr'in başka pasajları da vardır). 
Brahman Hinduların Pourâna ve Vedalafı da 
çölden çıkacak, adı "övülmeye değer: Muham- 
med" olan bir bilgeden ve onun arabasının göğe 
değeceğini (Miraç); devleri bulunan bir bilge 
(Bkz: İşaya, 21:6-7); biri üç yüz diğeri on bin 
kutsanmış kişiyle gerçekleştireceği iki zaferini 
(Bedir Savaşı ve Mekke Fethi) haber vermekte- 
dir. Başka yerde, Kalmki Pourâna'da babasının 
"Allah'ın kulu" (Abdullah'ın tam karşılığı) an- 
nesinin ise "güvenilir" (Amine'nin tam karşılı- 
ğı) olduğu yer almaktadır. Yine kumlu bir 
memlekette dünyaya geleceği ve doğduğu şeh- 
rin kuzeyine hicret edeceği vs. belirtilmektedir. 
Hemen belirtelim ki Pourâna kelime anlamıyla 
"Eskilerin Yazıları/Suhufu'l-Evvelîn" anlamına 
gelir ki, bu âyette bu ifade aynen yer almakta- 
dır. Yine bilinmektedir ki, Guatama Buda da 
"Metteya" veya "Maitreya"nm (rahmetin) ken- 
di işini tamamlamak için geleceğini önceden 
haber vermiştir [Bkz: aynı yer, IX, 128; XX, 107] 
[Aziz Kur'an, İstanbul-2000). Eski Mısır'ın Her- 
metik metinleriyle ilgili bkz: 21:29, not 9. 

6 Mekke'de Kitap Ehlinden bir gurubun vahiy- 
den etkilenişinin öyküsü ve daha ayrıntılı tas- 
viri için bkz: 28:52-55, notlar. Isrâiloğulları 
kendi kaynaklarındaki bilgilerden yola çıkarak 
bir peygamberin geleceğinden emindiler. 

7 Bu "Arap olmayan birine" anlamına gelebile- 
ceği gibi "Mekkeli olmayan birine" anlamına 
da alınabilir. Krş: Bu ilâhi mesaj, iki şehrin en 
büyük (zenginlerine) inmeli değil miydi?" 
(43:31) 



«&S^E=^ 



732 



•£s3$5#> 



26 / ŞU'ARÂ SÛRESİ 



*&^&s$» 



CÜZ 19 



< — 207 safa sürerek kaçırdıkları bu fırsa- 
tın kendilerine bir yararı dokunabilir mi? 

208 Dahası, Biz bir ülkeyi helak etmeden 
önce illa ki uyarıp 209 hatırlatmışızdır; 
zira Biz, asla zulmeden biri değiliz. 

210 Hem bu (vahyi) asla şeytanlar indir- 
miş değildir. 211 Zira bu hem onların ağ- 
zının işi değildir, hem de buna güçleri 
yetmez: 212 çünkü onlar (vahyi) işitmek- 
ten bile kesinlikle men edilmişlerdir. 

213 Şu halde, Allah'la beraber başka bir 
ilâha yalvarıp yakarma! Bu takdirde aza- 
ba uğrayanlardan olursun. 

214 Artık sana en yakın olan aşiretini 
uyar,- 1 215 ve seni izleyen mü'minlere 
kol kanat ger. 2 216 Ne ki eğer (aşiretin) 
sana isyan ederse, bu takdirde: "Bakın, 
ben sizin yaptıklarınızdan beriyim!" de 
217 ve merhameti bol olan O yüceler yü- 
cesine güven! 218 Ki O kıyam ettiğin 3 va- 
kit seni görmektedir,- 219 Allah'a teslim 
olanlar arasındaki tasarruflarını da... 4 

220 Çünkü O, evet yalnız O'dur her şeyi 
işiten, her şeyi bilen! 

221 O şeytanların kimlere indiğini size 
haber vereyim mi: 222 Onlar kendini al- 
datmayı alışkanlık haline getiren her gü- 
nahkara inerler,- 223 (yalana) kulak kabar- 
tırlar ve onların çoğu (başkalarına da) ya- 
lan söylerler. 5 

224 Ve (Samanlığa soyunan) şairler... 6 
Onları, batıl inanç peşindeki cahil ve bi- 
linçsizler izlerler. 7 



1 Sûrenin iniş zamanı dikkate alınırsa, bu çağ- 
rının bireysel davet döneminden çok sonraya 
denk geldiği anlaşılır. Şu halde bu çağrı, öncesi- 
ne nisbetle Muhammedi davette yeni bir mer- 
haleye işaret eder. O da, bireysel davetten kitle- 
sel davet merhalesine geçiştir ki, bu âyet bu 
merhalede davet edilecek ilk kitlenin Hz. Pey- 



cJjJ L*j@ 5**"^ U^-s» Uj ıS^fi* © ÜJji-U tjj Vl 

s f İti ,. ^ f s 

jaii^kp. OU0 J^pı ^İÜİI ,>JİA£iLÇ 

,. ^ ı ^ I ^ 

>* "^i^i^ jlri-^-^-J' ^ ~_iill^ 3 @ f -5^ {/t*- *^kji <£Ü\ 

'i S f - - ^ > > J • . • .. 

S ! i ^ • 1 1 t - ^ i ^ ° ^* t • ı l ^ 4^ ' t 'w -* * n 



ir ijiuı 



J«JUj_^ 



*2&J- 



225 Görmez misin ki onlar, (hayal ve his 
alemindeki) her vadide şaşkın ve amaçsız 
gezinirler,- 226 ve onlar yapmadıklarını 
söylerler. 

227 Ne var ki, iman eden ve sâlih amel 
işleyen, Allah'ı sürekli hatırda (ve hatırlı) 
tutan, zulme uğradıktan sonra haklarını 
savunanlar onlara dahil değildirler. 

Nihayet zulme gömülenler, nasıl bir dev- 
rimle devrileceklerini günü gelince öğre- 
necekler. 8 



gamber'in sosyal çevresi olduğunu amirdir. 

2 Lafzen: "..kanadını indir". Bu, şefkat ve mer- 
hameti ifade eden deyimsel bir ifadedir. 

3 Mücahid'e göre "Bulunduğun her yerde" (Ta- 
berî). 

4 Lafzen: "secde edenler arasında dolaşmanı 
da". Sûrenin, henüz herhangi bir mescidin inşa 



CUZ19 



•£sSS^4* 



26/şu'ARÂ sûresi 



~*^s3£^^*~ 



733 



edilmediği Mekke döneminin 7. yılında indiği 
göz önüne alındığında, Hasan Basri'nin verdiği 
anlam daha uygun görünmektedir (Taberî). 

5 Kahinler ve şairler, Cahiliyye döneminin ma- 
nevî hayatındaki boşluktan yararlanan iki sınıf- 
tır. Burada kahinlerin şarlatanlığına, sonraki 
âyetlerdeyse şaman koltuğundaki şairlerin tu- 
tarsızlığına bir atıf yapılmaktadır. Özünde met- 
hiye ile hiciv arasında sıkışan cahiliyye şiirinin 
oturtulduğu bu sahte ve kaygan zemine bir atıf. 
Zira şairin biri bir beklentiyle methiye diziyor, 
beklentisi karşılanmayınca aynı şair aynı kişi 
için ağza alınmayacak iftiralar düzüp koşuyor- 
du. Övgüsü de sövgüsü de yalan üzerine kuru- 
luydu. Cahiliyye şairinin "akli" olana karşı 
"hissi" olanı temsil edişine de yergi içeren bir 
îmâ vardır. 

6 Kur'an vahyinin Hz. Peygamber'in muhayyi- 
lesinin şiirsel bir ürünü olduğu iddiasını red. 
Bunun yanında, şaman koltuğuna oturtulan ca- 
hiliyye şair ve şiirini haddini bilmeye davet. 
Nüzul ortamında bu âyetlerin şiiri mutlak ola- 
rak yerdiğini düşünen ve Hz. Peygamber'in Sa- 
manlığa soyunan şairi ve vahyin tahtına göz di- 
ken şiiri yeren bir sözünü yanlış aktaranlar ol- 



muştur. Bu cümleden olarak "Bir adamın karnı- 
nın kendisini yiyip bitiren kan ve irinle dolu ol- 
ması şiirle dolu olmasından daha hayırlıdır" 
(Buhari, Edeb 92) hadisini Hz. Aişe "Ebu Hürey- 
re hadisi koruyamamış" diyerek reddeder ve o 
sözün Peygamber'e hakaret eden şiir için söy- 
lendiğini ifade eder (Ibn Kesir). İbn Revaha'yı 
Mescid-i Haram'da şiir okurken görüp ona çıkı- 
şan Hz. Ömer'i Allah Rasulü şu sözlerle engel- 
ler: "Onu serbest bırak ey Ömer! Şüphe yok ki 
şiir onlar üzerinde oktan daha tesirlidir!" (Tir- 
mizi, Edeb 70). Sahabi Şair Ka'b b. Malik'in bu 
âyete dair bir sorusuna Allah Rasulü'nün verdi- 
ği cevap da bu verileri teyit eder (İbn Hanbel, 
MüsnedVI, 387). 

7 el-Ğâvûn'a verdiğimiz bu anlam için bkz: 
15:42, not. 



8 Veya âhirete ilişkin bir okumayla: "..nasıl bir 
dönüşle (Allah'a) döneceklerini günü gelince 
öğrenecekler". Esasen zulmün ve zalimin sade- 
ce âhiretteki değil dünyadaki sonu da "kö- 
tü"dür. Âyet her iki dünyaya da mesaj vermek- 
tedir. Herkes emin olsun ki: Zulm ile âbâd ola- 
nın ahiri berbâd olur. 



27. NEML SÛRESÎ 



>^^¥ 



m m 

Özelde "karınca" daha genelde "bir araya gelme yeteneğine sahip kü- 
çük ve hafif canlı" anlamına gelen Nemi adını içerisinde geçen tem- 
sili kıssadan alır (18-19). Buhârî ve Tirmizî konusuna nisbetle "Süley- 
man sûresi" olarak anmışlar dır. 

Sûre Mekke'de inmiştir. îlk tertiplerin tümünde Şu'arâ'-Kasas arasında yer 
alır, R. Blachere de sûreyi Mekke döneminin ikinci periyodunun sonuna yer- 
leştirir. Doğrudan ilk muhatabının tasavvurunu inşa eden konusu bu sırala- 
mayı teyit eder. Boykot dönemi ve sonrası sûrelerinin tipik özelliği olan pey- 
gamber kıssaları ve hassaten İsrâiloğulları üzerinden ders veren bir içeriğe sa- 
hiptir. İlk tertiplerdeki yeri itibarıyla yaklaşık 8. yıla denk düşmektedir. 

Sûre peygamberlerin isimleri etrafında gelişen kıssa ve menkıbeler çerçeve- 
sinde Hz. Peygamberin şahsiyetini, onun şahsında tüm mü'minlerin şahsiye- 
tini inşayı amaçlar. Bu amaç öylesine belirgindir ki, kıssaların bittiği noktada 
Hz. Peygamber'den Allah'a hamd, peygamberlere selam etmesi istenir (59). 

Sûrede en geniş yeri, Süleyman ve Belkıs menkıbesi tutar (16-44). Bu bağ- 
lamda, "bir karıncayı dahi incitmeme" öğüdüyle iktidar ve güç ahlâkı, fark- 
lı bir boyutta güç-hikmet ilişkisi işlenir. Aynı zamanda her peygamberin ay- 
rı bir meziyet ve yetenekle taltif edildiğine işaret edilir. Bunun önünde yer 
alan Musa (7-14), ardında yer alan Salih (45-53) ve Lût kavmi (54-58) kıssa- 
larıyla, inkarcı mantık uyarılır. Yıkılıp gitmiş uygarlıkların kalıntılarının, 
ibret nazarıyla okunması emredilir: 

"De ki "Dolaşın yeryüzünü, günahkarların sonunun nice olduğunu görün!" [69] 

Sûre, başta olduğu gibi sonda da sözü Kur'an'a getirerek, vahyin muhatabın- 
da oluşturmak istediği âhiret tasavvuruna vurgu yapar. 

Sûrenin âyet sayısı, kıraat ekollerine göre değişiklik arzeder. Hicazlılara gö- 
re 95, Şam ve Basralılara göre 94, günümüzde artık ümmet tarafından yay- 
gın kabul görmüş olan Küfe ekolüne göre 93 'tür [Besâir). Bu farklılık, bazı- 
larının iki âyet saydığı sûrenin ilk âyeti örneğinde olduğu gibi, bazı cümle- 
lerin müstakil âyet sayılıp sayılmayacağı ihtilafından doğar. 



CUZ19 



» i^dC--'^* 



27 / NEML SÛRESİ 



•N3£s4* 



735 



i-b 



-j O s . "J 5 _*9 , 1 ^ 9 ^û 1 

"j ■ ;, aLaJU ^ .JLj a^-L&aOy (j** - ?" t— jUo jüı'>Â>ı Oul tİ-LU ■j^-k 

»■>-'. MI • >'- y *tı ' İV- I î II ' •* -•' ' ;il4»Ç-. 
s s * 10 ^ £ ^ 

\o * o ~~ * s ,- T ; ^ 

aJ£ ~£i ü-U ^ ülyül ( _ y İbJ^ii;]3@üjı^_li , i , l ^U 

^ ^ıi ı ^ ., ^ 

•' > ' ~ -""' ' •"' «^ •■**..' ,' , 9 / ' 

ül (jp_y laîli ULU ı|?| üjlkvij ~£A*J ,_r4^ yU •'■.'(»^-'1 

s s s ± ' ,, 1 1 ., 



RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA 

1 Tâ-Sînl 1 

BUNLAR Kur'an'ın, yani açık ve açıklayı- 
cı olan ilâhi kelamın âyetleridir: 2 2 ina- 
nanlar için bir rehber ve bir müjdedir. 3 3 
Onlar ki, namazı hakkını vererek kılarlar, 
arınıp yücelmek için ödenmesi gereken 
bedeli öderler; 4 zira onlar, âhirete gönlü 
yatarak inananların ta kendisidirler. 5 

4 Âhirete inanmayanlara gelince... Biz 
onlara yapıp ettiklerini süslemişizdir; bu 
yüzden onlar saplandıkları (kuşku) batak- 
lığında debelenip dururlar; 6 5 azabın en 
kötüsüne duçar olacak kimseler işte böy- 
leleridir; ve onlar, evet onlardır en büyük 



kaybı yaşayacak olanlar. 

6 Ve elbet sen de bu Kur'an'a, her şeyi bi- 
len, her hükmünde tam isabet edenin ka- 
tından nail kılınmaktasın. 

7 HANİ bir zamanlar Musa ailesine de- 
mişti ki: "Bakın, gözüme ateş türü cazip 
bir şey ilişti; 7 belki ondan size bir haber 
veya bir ateş koru getiririm de ısınırsı- 
nız." 8 

8 Fakat oraya gelince kendisine şöyle ses- 
lenildi: "Bu ışık kaynağının 9 hem içinde 
hem de etrafında olan herkes mübarek 
kılınmıştır: zira Âlemlerin Rabbi olan 
Allah'ın şanı pek yücedir. 9 (İmdi) Ey 
Musa! Her işinde mükemmel, her hük- 
münde isabetli olan Allah var ya? İşte O 
Benim! 10 10 Şimdi asanı yere bırak!" 11 

Fakat o asasının çevik ve kıvrak bir yılan 
gibi hızla aktığını görünce, ardına bak- 
madan kaçmaya başladı. 12 

(Allah) "Ey Musa, korkma! Çünkü Be- 
nim huzurumda elçiler korkuya kapıl- 
mazlar! 13 11 Ancak zulme bulaşanlar 14 
hariç. Fakat daha sonra, o kötülüğün ar- 
dından gidişatlarını iyi yönde değiştirir- 
lerse, unutmasınlar ki Ben tarifsiz bir 
bağış, eşsiz bir rahmet kaynağıyım!" 15 

12 "Şimdi de elini göğsüne sok. Her tür 
kusurdan arınmış olarak tertemiz, ışıl 
ışıl bir beyazlıkta çıkacaktır. 16 

Dokuz âyet de içinde olmak üzere, 17 (bü- 
tün mucizelerle) Firavun ve kavmine git; 
çünkü onlar öteden beri yoldan çıkmış 
bir kavimdirler! 

13 Fakat onlara göz açıcı nitelikteki (mu- 
cizevi) âyetlerimiz gelince: "Bu apaçık 
bir büyüdür" dediler. — > 



1 Nüzul sürecinde ilk geçtiği Kalem l'in ilk no- 2 Kur'an'm mubîn vasfı, ister yüceltme ister in- 
tuna bakınız. kâr suretinde gelen her tür anlaşılmazlık iddi- 



736 



•N3£s4* 



17 I NEML SÛRESİ 



<#=3S5=*. 



CUZ19 



alarmı reddeder (26:2, ilgili notlar). 

3 Vahyin içeriğinde yer alan müjdeler hariç, 
bizzat kendisi bir müjdedir; Allah'ın insandan 
umut kesmediği müjdesi... 

4 Lafzen "zekâtı verirler". Taberî bu ibareye al- 
ternatif bir anlam olarak "günah kirinden ken- 
dilerini arındırırlar" mânasmı verir. Çevirimi- 
zin gerekçesi için bkz: 7:156, not. Mekkî olan 
bu âyet, çok daha sonra ölçü ve kuralları belir- 
lenmiş bir ibadet olan "zekât "ı ifade etmekten 
çok, Hakka 34; Fecr 18; Mâ'ûn 3,7 gibi âyetler- 
de dile getirilen inkarcı mantığın zıddmı ifade 
etmektedir. 

5 îmân kalbin yönelişi, îkân yöneldiği şeyden 
kalbin mutmain olmasıdır. Kelimenin türetil- 
diği yakîn, bilginin marifeti de aşıp fehme ulaş- 
ması ve artık insanın iç dünyasında karar kıl- 
ması halidir (Râğıb). 

6 Ya'mehûn'un türetildiği el-'ameh "şaşkınlık- 
tan dolayı bir işte tereddüde düşmek" [et-tered- 
düt fi'l-emr mine't-tehayyür) anlamına gelir. 
Böyle olan sanki "kör" biri gibi davranır. 

7 Belirsizlik çeviriye "tür" olarak yansımıştır 
(Bkz: 20:10). Çevrimiz için bkz: 20:10, not. 

8 Hz. Musa'nın ilâhi mükaleme için davetinde 
özel bir 'ateşin' araç olarak kullanılması, ola- 
ğandışı ilâhi müdahalelerin dahi sebepler âlemi 
üzerinden tecelli ettiğine delalet eder. 

9 Lafzen: "ateşin.." Zemahşerî'nin de isabetle 
değindiği gibi, bu Allah'ın nuru yerine istiare 
olarak kullanılmış olmalıdır. 

10 Krş: 28:30. 

11 Asâ tedbiri temsil ediyordu. Oysa ki o tecel- 
li anı tedbire mahal olmayan, Allah'a mutlak 
güvenin esas olduğu bir andı. O makam tedbir 



değil teslim makamıydı. 

12 Ke teşbih edatı, onun iri cüssesine rağmen 
küçük bir yılan gibi çevik hareket etmesiyle 
açıklanmıştır (20:20 ve 26:32, not 9). Bu edat, 
yılanın niteliğine değil de "görüntünün mahi- 
yetine ilişkin olarak da anlaşılabilir. Bu takdir- 
de "yılan gibi görmenin" görülen nesnenin ma- 
hiyetine yönelik bir müdahaleyle değil, gören 
öznenin algısına yönelik bir müdahaleyle ger- 
çekleştiği sonucuna ulaşılacaktır (Bkz: aynı iba- 
reyle 28:31). 

13 Zira, ilâhi bir koruma ve güvence altındadır- 
lar: "Çünkü sen güvence altında olanlardan bi- 
risin" (28:31). 

14 "Bulaşanlar" kelimesi, men zaleme ile zâli- 
mûn arasındaki farkı vurgulamak içindir. Birin- 
cisinin zulmü sadece söz konusu fiille sınırlı 
kalmıştır. İkincisiyse, zulmü kişiliğinin bir par- 
çası olarak içselleştirmiştir. 

15 Hz. Musa'nın elinden çıkan ölümlü kazaya 
gönderme yapılmaktadır (Bkz: 28:15-17). 

16 Mucizenin "pırıl pırıl, temiz ve beyaz bir el" 
şeklinde tezahür etmesiyle Hz. Musa'nın elin- 
den çıkan ölümlü kaza arasında, zihni bir bağ 
kurulmasının istendiği açık: Bir kaza cinayetiy- 
le başkasının kanma bulaşmış da olsa, kendisi- 
ne yönelen ve gönülden af dileyen birinin elini 
Allah, güneşle yıkanmış gibi ışıl ışıl, bembeyaz 
yapar. Bu da Allah'ın sınırsız affının bir göster- 
gesi/ayeti olarak insanlara sunulmaktadır. 
Zımnen: Elinizin peygamber eli kadar temiz ol- 
ması için günahsız olmanız gerekmez. Samimi 
bir tevbe bunun için yeterlidir (Bkz: 26:33, not). 

17 Krş: "Doğrusu Biz Musa'ya (risaletinin) apa- 
çık belgeleri olan dokuz âyet verdik" (17:101, 
not!. 



»£ss3Şps=t* 



CÜZ 19 



*£s^J^==|« 



27 / neml sûresi 



-*N3£N*- 



737 






J-b»t>-J 



t. , ,,,,'»" £- » ° .> ,' 

jiaLı Lüle- j-üJI LJjI ^ JLijSjG jyJJ~" ^jjjfH 
' ' fi * ' v *• 

.> \ .-r.» .' t*. ,,'A> , ,, f ; . -> . s ,, ,,<r,— 
JU j tJJ _ji j^ K>-U/j lw! 

jl QjJ^blii^lA^^^JÜJ!^ol^===> siliği! 



p^jj 






< — 14 iç dünyalarında kesin kanaat getir- 
dikleri halde, sırf gerçeği çarpıtma 1 ve 
büyüklenmelerinden dolayı bile bile 
inkâra saptılar: 2 hele bir bak, fesatçıların 
akıbeti nasıl olurmuş? 

15 DOĞRUSU, Davud'a ve Süleyman'a da 
ilim vermiştik; o ikisi "Bütün hamd, bizi 
mü'min kullarının birçoğundan üstün kı- 
lan Allah'a mahsustur!" demişlerdi. 

16 Ve Süleyman Davud'a vâris oldu ; ve 
"Ey insanlar!" diye seslendi, "Bize kuşla- 



rın mantığı öğretildi; 3 ve bize bu alanda 
(gerekli olan) her şey 4 bahşedildi; elbet 
bu, işte budur Allah'ın apaçık lutfu. 

17 Ve (günlerden bir gün), Süleyman'ın 
cinden, insandan ve kuşlardan oluşan or- 
dusu 5 bir araya derilmiş ve zapturapt altı- 
na alınarak sevk edilmişti. 6 18 Derken 
karıncaların olduğu) vadiye 7 gelince, bir 
ana karınca 8 "Ey karıncalar!" diye komut 
verdi; "(Derhal) yuvalarınıza girin ki, Sü- 
leyman ve orduları farkına varmadan sizi 
çiğnemesin!" 9 

19 Komutu onun vermesinden dolayı 
(Süleyman) gülercesine tebessüm etti 10 
ve "Rabbim!" dedi, "îç dünyamı öyle bir 
düzene sok ki, senin bana ve ana-babama 
bahşettiğin nimetlere lâyıkıyla şükre- 
den 11 ve hep senin hoşnut olacağın güzel 
işler yapan biri olayım; ve beni rahmetin- 
le erdemli kullarının arasına kat!" 12 

20 Yine o (bir gün) kuşları denetliyordu,- 
birden sordu: "Hüdhüd'ü neden göremi- 
yorum? Yoksa yine kayıplara mı karıştı? 

21 Ya karşıma geçerli ve ikna edici bir 
mazeretle çıkar; ya da onu şiddetli bir şe- 
kilde cezalandırır, daha olmazsa kafasını 
kopartırım!" 

22 Derken beklemesi çok sürmedi, (Hüd- 
hüd) çıkageldi ve dedi ki: "Ben senin he- 
nüz bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana 
Sebe'den doğru ve kesin bir haber getir- 
dim: 13 



1 Zulm'ün bu anlamı için bkz: 25:4, ilgili notlar. 

2 Cahd "bile bile inkâr" mânasmdadır (Bkz: 
16:71, not 13). 

3 Mantıkin türetildiği mastar olan nutk, hem 
insana konuşma yeteneğini kazandıran düşün- 
me ve akletme kapasitesine, hem de düşündük- 
lerini ifade ettiği seslere denir. Bir anlamı ileten 



seslerden oluştuğu için her dile nutic adı verilir. 
Bu bağlamda kuşlara "mantık"m nisbet edil- 
mesi, Süleyman onların "mantığını bildiği" ya 
da "dilinden anladığı" içindir. Râğıb şöyle der: 
"Bir şeyden bir anlam çıkaran kimseye nisbetle 
o şeyin dili vardır, isterse hiç ses çıkarmasın,- 
kişinin dilinden anlamadığı bir varlık ise o 
kimseye nisbetle dilsizdir, isterse konuşma ye- 



738 



»j SS tjş ^s^ » 



27 / NEML SÛRESİ 



•£s^3£5s5* 



CUZ19 



teneğine sahip olsun." Burada kuşlara Süley- 
man'ın mantığmm/dilinin öğretildiği değil, Sü- 
leyman'a kuşların mantığının/dilinin öğretildi- 
ği ifade edilmektedir. Elmalılı'nm dediği gibi 
"ehemmiyet kuşun söylemesinden ziyade Sü- 
leyman'ın anlamasında ve anlayışının derinli- 
ğindedir. Hem de Kur'an'm tabirine nazaran 
yalnız kuşun dilinde, lügatinde değil, mantığm- 
dadır." Çevirimizin gerekçesi budur. 

4 Buradaki kullu şey'in ile genel mânada "her 
şey" değil bu konuyla sınırlı şeyler kastedildiği 
açıktır (Bkz: 16:89, not 4). 

5 el-Cin kavramının Kur'an'da cismani anlam- 
da kullanıldığı ilk yer burasıdır. Kur'an'da cinn 
çok anlamlı ve zengin çağrışımlı bir kavram 
olarak kullanılmaktadır. Bütüncül bir okuma 
bu sonuca ulaştırır. Bu özel bağlamda görün- 
mez varlıklar ve insanları, cin ve insan kelime- 
lerinin kök anlamlarının da desteğiyle "cana 
yakın olmayan" ve "cana yakın olan" diye ad- 
landırmak mümkündür. 18. âyetle birlikte 
okunduğunda, bu kıssadaki görülmeyen varlık- 
lar "karınca çiğneyebilen", dolayısıyla "özgül 
ağırlığı olan ve iz bırakabilen" varlıklar olmalı- 
dır. Bundan da, buradaki cin kelimesinin, 
Kur'an'm genelinde kullanılandan daha özel ve 
farklı bir anlam taşıdığı çıkarılabilir. Şu halde, 
Hz. Süleyman'ın ordusundaki cinlerin "görün- 
mezlik" özelliklerini, "gözden uzak olan, kıt 
görülen türden varlıklar" olarak açıklamak da 
mümkündür. Hz. Süleyman'ın hükmettiği cin- 
ler ve kuşlara sembolik anlamlar vermek de 
mümkündür. Buna göre cinlerle sembolize edi- 
lenlerin büyücülük ve astrolojinin merkezi 
olan Babil, kuşlarla da sembolü Kartal olan Hi- 
tit ve sembolü atmaca (Horus) olan Mısır kaste- 
dilmiş olabilir. Hz. Süleyman'ın devr-i nübüv- 
vetinde bu güçler üzerine hakim bir devlet kur- 
masına işaret edilmesi muhtemeldir (Krş: 
6:112; 7:179; 34:12; 81:25, ilgili notlar. 

6 Veya: "düzenli birlikler halinde yola çıkarıl- 
mıştı". Hem ele avuca sığmaz kalabalıkları baş- 
tan sona birbirine bağlayarak sürü gibi sürmeyi, 
hem de düzene koyup yola çıkarmayı ifade eder 
( Yûze'ûn'un her iki anlamı için de bkz: Taberî 



ve Râğıbj. 

7 Veya: "Karınca Vadisi'ne.." Cins isim olabile- 
ceği gibi özel isim de olabilir. 

8 Veya: "kraliçe karınca.." Yaygın kabul nem- 
iehin "bir karınca" anlamına geldiğidir. Fakat 
Ebu Hanife, bu karıncanın cinsiyeti kendisine 
sorulduğunda kalet fiilindeki dişillik ta'sma da- 
yanarak "dişi" olduğunu söylemiştir (Zemahşe- 
rî). Bir sonraki âyet ve notları da bunu teyit 
eder. 

9 Bu âyet indikten sonra erkek egemen bir top- 
lum olan Mekkelilerden bir gurup bu âyeti dil- 
lerine dolayarak "Kur'an'ı Muhammed'in yaz- 
dığı belli oldu. Hiç dişiden lider olur mu? Eğer 
bu kitabı Allah indirseydi liderin dişi olmaya- 
cağını bilirdi" dediler. Günümüzde artık, tıpkı 
arılarda olduğu gibi karıncalar topluluğunda da 
liderin "ana karınca" olduğu bilinmektedir. 

10 Bize göre, Hz. Süleyman'ın gülünç bulduğu 
şeyin (19) bir dişinin liderliği olmasıdır. Zaten 
bu yaklaşımı, Süleyman'ın bilmeyip de Hüd- 
hüd'ün getirdiği haber (22-23) ve menkıbenin 
devamında Kraliçe Belkıs'ın oynadığı rol teyit 
etmektedir. 

11 Hz. Süleyman'ın ebeveynine verilen nimet- 
ler için de Allah'a şükretmek istemesi dikkat 
çekicidir. Bu 1) Kendisini yetiştirip eğiten aile- 
sinin kadrini bildiğine; 2) ağaç kovuğundan çık- 
madığının farkında olduğuna; 3) evladın anne- 
babanm ameli oluşuna delalet eder. 

12 Gerçek erdemin zımni tarifi yapılmaktadır: 
Sorumluluğunu bilen, isterse Sultan Süleyman 
olsun karıncayı dahi incitmez. Dünyayı yöne- 
ten güçlüdür, kendini yöneten kudretlidir. Ken- 
disinden sonra başlayacak olan Anadolu ve Yu- 
nan uygarlıklarını temelden etkilemiş olan bü- 
yük bir iman medeniyetinin kudretli hüküm- 
darı, Allah'ın şefkat ve merhametine sığmıyor. 
Güç ve iktidarın ayartıcı cazibesinden, iç dün- 
yasını korumanın tek yolunun bu olduğunu öğ- 
retiyor. 

13 Zımnen: Bilge kral Sultan Süleyman da ol- 
san, kuştan bile öğreneceğin bir şeyler vardır. 



*¥s^z¥ 



CUZ19 



^S^ gj ^zfe» 



17 I NEML SÛRESÎ 



»N^S^ 



739 



t 



«4S j„ : . . 1 ,11 jj-i ~_*J-iirt-_^JUp! oLk;_iJl ~_gJ (j-ijj 

<bl Cw} ü j ' Iju U^ ü^— a>o U * — *-*£j ıj^j'*' ^J Oİj-« — ~Ji 

\ s ' s ' ' °> — 

j^. (jj>\ ÂİtlS o_a^= U ^1 ^ ^^ısl Ijiill 14;! Lî 
I^ÜS üt _i}^LJl jt JL-JIS @ Si/ 1 ^ iil — * ı£jk^ -~iAJ] 



< — 23 Evet ben orada bir kadın buldum 
ki, o ora halkına yöneticilik yapıyor; (bir 
iktidara gerekli olan) her şeyden ona da 
verilmişti; üstelik onun pek muhteşem 
bir tahtı da vardı. 1 24 Ne ki onu ve kav- 
mini Allah'ı bırakıp da güneşe tapar bul- 
dum. Öyle (anlaşılıyor) ki Şeytan onlara 
yaptıklarını güzel göstermiş. Onlar da 
yoldan sapmışlar ve bir daha da doğru yo- 
lu bulamamışlar. 25 Allah'a secde etme- 
meleri!?.. 2 O Allah ki, göklerde ve yerde 
gizli saklı ne varsa ortaya çıkarır; dahası 
gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı 



da iyi bilir; 26 Allah, kendisinden başka 
ilâh olmayan, muhteşem ve mutlak hü- 
kümranlık makamının Rabbidir!" 3 

27 (Süleyman): "Doğru mu söylüyorsun 
yoksa yalancının teki misin, göreceğiz" 
dedi (ve ekledi): 28 "Bu mektubumu al 
onlara ulaştır; sonra onlardan uzaklaşıp 
bir köşeye çekil de bak bakalım, nasıl bir 
sonuca varacaklar," 

29 (Sebe kraliçesi mektubu alınca): "Siz 
ey seçkinler!" dedi, "Elime çok önemli 
bir mektup geçti. 30 Evet o Süley- 
man'dan gelen bir mektup ve o şöyle 
(başlıyor): "Rahman Rahîm Allah adına: 

31 Bana karşı büyüklük taslamayın ve ba- 
na gönülden teslim olmuş olarak gelin!" 4 

32 (Sebe kraliçesi) dedi ki: "Siz ey seçkin- 
ler! Karşı karşıya kaldığım bu konuda ba- 
na kanaatlerinizi bildirin! Sizin katkınız 
olmadan bu konuda kestirip atmam doğ- 
ru olmaz." 5 

33 (Seçkinler) şöyle dediler: "Biz güçlü- 
yüz ve caydırıcı şiddette bir (askeri) yete- 
neğe sahibiz. Yine de emir senindir. Şu 
halde ne emredeceğine sen karar ver!" 

34 (Sebe kraliçesi): "Bakın!" dedi, "Kral- 
lar bir ülkeye ne zaman (zorla) 6 girmişler- 
se, orayı perişan etmişler, üstelik oranın 
soylu insanlarını zelil kılmışlardır: vakı- 
a, bunlar da öyle yapacaklar. 35 îşte bu 
nedenle ben onlara bir armağan göndere- 
ceğim ve bakacağım, elçiler nasıl bir (ha- 
berle) dönecekler." 7 



1 Veya 'arş' m mecazi karşılığı olarak: "pek güç- 
lü bir yönetimi vardı". 

2 Ya da: "Allah'a secde etmeleri gerekmez mi, 
ki..." Bu alternatif anlam en-lâ'yı e-lâ okuyan- 
lara göredir (Ferra). 

3 25 ve 26. âyetlerin içeriğinin Hüdhüd'e değil 
de doğrudan Allah'a atfı mümkündür (Râzî). 



4 Bu daveti Allah adına yapan Hz. Süleyman'ın 
mektubunda yer alan bu cümle, ilâhi bir emir 
olarak Allah'a atfen de okunabilir (Bkz. "Al- 
lah'a karşı büyüklük taslamayın" 44:19). Sözle- 
rin ait olduğu öznelere ilişkin bu bilinçli müp- 
hemlik, esasen "Söyleyenden çok söylenene 
bak!" mesajı verir. Amaç, mesel üzerinden güç 



740 



•y^SŞSS 3 ^» 



27 / NEML SÛRESÎ 



•fsS3£s3» 



CUZ19 



ahlâkı inşa etmektir. 

5 Kraliçe üzerinden yönetimde istişarenin belir- 
leyiciliğine dikkat çekiliyor (Krş: 3:159). 

6 Müfessirler bunu "savaş yoluyla giriş" (anve- 
ten) olarak yorumlamışlardır (Taberî). 

7 Belkıs'm güç kullanarak karşı koymak yerine 
Hz. Süleyman'a hediye göndermesi 'feminen 



(kadınsı) siyasetin' tipik bir tezahürü olarak yo- 
rumlanabilir. Allah Rasulü'nün hayatında da 
benzer bir olay vardır. Hepsi de birbirini öldüre- 
rek biri diğerinin yerine geçen sekiz İran hü- 
kümdarından biri olan Buran Duht isimli kadın 
yöneticinin gönderdiği hediyeyi Rasulullah ka- 
bul etmiştir (Tirmizî). 



«fs=s3S^ s î* > 



CUZ19 



*¥*^§M* 



27 / NEML SÛRESİ 



-»^3^*- 



741 



m -#k<İ 



UL« >-ç>- <ûM ^ ■\™*j! toi JWj •jj^j^j] o\3 l y^J uj *l>- UUâ 

U I i_ju5Ü t ^ çJLfr » a_ic- (^JU t Jls |§| ^j I (^jÜ «l-İİc- jy I j 

oJl^l^l «udi o_jj ^y> JljjJ iojIS'U lio-ij .^1/^*1™» uS'j 

s s \> s - ' ' " ^ " " 

"* " ti" ^ i-'- 8 '*'"•> <"'' >İ> ti- 1 -*»,.. s s » < <^-' 



36 (Sebe kraliçesinin elçisi) Süleyman'a 
gelince, o şöyle dedi: "Güya servetle beni 
tavlamış mı oluyorsunuz? Ama Allah'ın 
bana verdiklerinin, 1 sizin bana verdiğiniz- 
den kat kat hayırlı olduğunu biliniz. Bila- 
kis sunduğunuz hediyeler, yine sizin (gibi 
tek dünyalıları) sevindirir. 37 Seni (gönde- 
renlere) dön ve (Allah'ın şu buyruğunu 
ilet); "Andolsun karşı konulmaz bir or- 
duyla onların üzerine yürüyeceğiz ve el- 
bette onları küçük düşürülmüş bir halde 
hor ve hakir olarak oradan çıkaracağız!" 2 

38 (Süleyman, Kraliçe'nin davete icabet 
edeceğini anlayınca) dedi ki: "Siz ey maha- 
retli kişiler! Onlar, gönülden teslim olmuş 
kişiler 3 olarak bana gelmeden önce, aranız- 
dan kim onun tahtım bana getirebilir?" 4 

39 Görünmeyen varlıklara mensup (şey- 



tani) maharette biri "Sen daha oturduğun 
yerden kalkmadan onu sana getiririm,- 
çünkü ben bu konuda güvenilir bir güce 
sahibim" dedi. 5 

40 Kendisinde vahiyden bir bilgi bulunan 
kimse "Ben" dedi, "sana onu gözünü açıp 
kapayıncaya kadar getiririm!" 6 Derken, 
onu önünde kurulu bir biçimde görünce 
dedi ki: "Rabbimin mahza bir lutfu bu ; 
şükür mü nankörlük mü edeceğim diye 
beni sınıyor. Oysa ki şükreden kendi iyi- 
liği için şükretmiş olur. Ama kim de nan- 
körlük ederse, iyi bilsin ki Rabbim kendi 
kendine yetendir, (mahlukata karşı da) sı- 
nırsız cömerttir." 7 

41 Sözünü şöyle sürdürdü: "Onun tahtını 
kendisinin tamyamayacağı bir hale geti- 
rin de, görelim bakalım doğru yolu bula- 
cak mı? Yoksa doğru yolu bulamayan 
kimselerden mi olacak?" 8 

42 (Sebe kraliçesi) gelince, ona "Senin 
tahtın da böyle miydi?" denildi; o da 
"Sanki bu tıpkı o!" dedi. 

Ve (Süleyman şöyle dedi): "Hakikatin bil- 
gisi ondan önce bize verilmişti, bu yüzden 
de biz müslüman olduk; 9 43 ona ise Al- 
lah'ı bırakıp da tapma geldiği şeyler engel 
oldu,- çünkü o zaten hakikati ısrarla inkâr 
eden bir toplumun mensubuydu." 

44 (Sebe melikesine); "Saraya buyurun!" 
denildi. Fakat sarayı görünce, onun 
(önünde) derin bir su var sandı ve eteğini 
kaldırdı. 10 

(Süleyman) dedi ki: "Bu, tabanı kristalle 
kaplı bir saraydır." 

Kadın "Rabbim!" dedi, "Ben kendime kö- 
tülük etmişim! Artık ben de Süleyman'la 
beraber Âlemlerin Rabbine gönülden tes- 
lim oldum." 11 



1 Bkz: "..doğrusu Süleyman'a ilim vermiştik" 
(27:15). 



2 34. âyette Sebe kraliçesinin dilinden yerilen 
bir fiilin Hz. Süleyman'a atfedilemeyeceğinden 



742 



•pS^sŞ* 



27 / NEML SÛRESİ 



»N-SSN» 



CUZ19 



yola çıkarak, bu tehdidi Allah'a atfen okumak 
Kur'an'ın iç düzenine daha uygun görünmekte- 
dir. Buna ilaveten, bu ifadelerin öncesinde ve 
sonrasında Hz. Süleyman'ın kendi adına yaptı- 
ğı konuşmalarda zamirler birinci tekil şahıs f or- 
mundayken burada azamet ifade eden "Biz" 
{nâ) zamirine dönülmüştür. 

3 Ya da: "müslüman kimseler olarak". İbn Gü- 
reye bu şekilde anlamıştır (Taberîj. 

4 Buradaki "getirebilir"i, 42. âyetteki teşbih 
edatından yola çıkarak "onun tahtı gibi bir taht 
yapıp getirebilir" şeklinde anlamak da müm- 
kündür. Allahu a'lem. 

5 IfrıYin türetildiği el- 'af er "toprak, yer" mâna- 
sına gelir. 'Âferah, "güreşte sırtını yere getirdi" 
demektir. Tüm anlamları olumsuzdur. Zım- 
nen: İktidar tek başına meziyet değildir, onu 
kötüler de elegeçirebilir. 

6 Belkıs'm tahtının Yemen'den Kudüs'e biri üç 
saatte diğeri bir anda getirebilme imkanına dik- 
kat çekilmiştir. Bu âyetler şöyle de anlaşılabilir: 
Bu mümkündür ve potansiyel olarak tabiatta 
vardır. Bunu keşfetme hedefi insana gösteril- 
miştir. İnsan çaba gösterirse bu hedefe ulaşır. 

7 Mucizelerin tabiatına dair bir not için bkz: 
17:1, ilgili notlar. 

8 Tehtedî, "hidayete ermek, doğruyu bulmak" 



demektir. Bu, kinayeli ve tevriyeli bir dildir. Bu 
menkıbevi kıssanın amacı muhatabı adım 
adım hidayete, yani bütün bunlarla hedeflenen 
ahlâkî hakikatleri görebilecek doğru bir düşün- 
me tarzına ulaştırmaktır. 

9 Veya, söz Sebe kraliçesine nisbetle şöyle anla- 
şılabilir: "ve bu olaydan önce bize bilgi veril- 
mişti, bunun üzerine biz de müslüman olmuş- 
tuk" (Krş: Râzî). Bu sözü Başta Mücahid olmak 
üzere Mukatil, Taberî, Zemahşerî ve İbn Kesir 
Hz. Süleyman'a nisbet etmişlerdir. Zemahşerî 
bunun ikna edici gerekçesini ayrıntılarıyla 
açıklamıştır. Bu okuma kıssadaki olay-zaman 
örgüsüne uygundur. Çünkü kraliçenin müslü- 
man olduğunu ifade eden 44. âyet daha sonra 
gelecektir. 

10 Bu, Türkçe'deki "paçaları sıvamak" gibi de- 
yimsel bir ifadedir. Allah için kullanıldığı 
68:42'de "harekete geçmek", "bir işe girişmek" 
anlamındadır. 

11 Bu son âyet bu menkıbevi kıssanın maksadı- 
nı verir: Dünyevi iktidarın geçiciliğini görüp 
âlemlerin Rabbine teslim olmak. Âyette Sebe 
kraliçesi Süleyman'a teslim olmuyor, Süley- 
man'ın teslim olduğu Allah'a onunla birlikte 
teslim oluyor. Zımnen: Gerçek güç Allah'a tes- 
limiyettir. 



^r^S^S^* 



CUZ19 



*&^&3& 



27/NEML SÛRESİ 



•S^^N* 



743 



^^ 



li » _^J U J Us «g| j _j_<tvai>J O Li jS *_ » I j L» <U I 

2 J jj^jVl ^j-İ il) jJ aj Ja_aj ii »j Â_L;-UJt ^j-İ 



*< iıi"Î3 






'*»? 



•II •* İt- l " * " 1 ". " *l >> t t I ' aPfe, " " 9 t 



ul^/JI ûj-jüi f*i 



JJ. 



çvÜİJ 












45 DOĞRUSU Semud'a 1 da ; soydaşları 
Salih'i "Yalnız Allah'a kulluk edin!" de- 
sin diye göndermiştik. Fakat onlar birbi- 
riyle çekişen iki fırkaya ayrılıverdiler. 

46 (Salih) "Ey Kavmim!" dedi, "Niçin iyi 
olan dururken kötü olanın çabucak gel- 
mesini istiyorsunuz? 2 Niçin Allah'tan af 
dilenmiyorsunuz? Belki bağışlanırsınız." 

47 Onlar "Biz, senin ve seninle beraber 
olanların uğursuzluk getirdiğine inanıyo- 
ruz" dediler. 



dir ; kaldı ki siz (besbelli ki) sınanan bir 
toplumsunuz" dedi. 

48 Vâkı'a, malum kentte 3 dokuz elebaşı 4 
vardi; bunlar düzeni sağlamadıkları gibi, 
bozgunculuktan geri durmuyorlardı. 49 
Allah adına yemin ederek dediler ki: 
"Ona ve yakınlarına geceleyin baskın ya- 
pıp (ortadan kaldıralım); ardından da ka- 
nını dava edecek olanlara 'Biz onun aile- 
sinin ortadan kaldırılmasına asla karış- 
madık; çünkü biz kesinlikle özü sözü 
doğru insanlarız' diyelim" demişlerdi. 

50 Ve onlar bir tuzak kurdular; biz de on- 
lar farkına varmadan tuzaklarını boşa 
çıkardık. 51 Dön de bir bak bakalım: on- 
ların tuzaklarının akıbeti ne olmuş? 5 El- 
bette ki biz, onları ve toplumlarını top ye- 
kun yerle bir ettik. 6 52 Bak işte onların 
mekânları: 7 İşledikleri zulümler yüzün- 
den viran ve ıssız kalmış! 8 Elbet bunda, 
işin bilincinde olan bir toplum için alına- 
cak bir ders mutlaka vardır. 53 Yine, iman 
edip sorumluluk bilinciyle hareket eden 
kimseleri kurtarmış olmamızda da... 9 

54 VE Lut'u da (kurtarmıştık). 10 Hani o 
bir zamanlar kavmine şöyle demişti: "Siz 
(fıtrattan sapma olduğunu) göre göre bu 
(tür bir) fuhşu işlemeyi sürdürecek misi- 
niz? 55 Şimdi siz kadınları bırakıp da 
şehvetle erkeklere yöneliyorsunuz, öyle 
mi? Yoo! Siz aslında (bunun getireceği 



(Salih): "Uğurunuz Allah'ın takdirinde- vahim sonucu) bilmiyorsunuz! 11 



î Bir su uygarlığı olan Semud için bkz: 89:9, 
not. 

2 Krş: 13:6 ve 16:1 ve 21:37, ilgili notlar. 

3 Helak olan bu kavmin mekânları bilindiği 
için marife gelmiştir. 

4 Raht genellikle sayılan dokuzu aşmayan "gu- 



rup" için kullanılır. Bu bağlamda "kişi" anla- 
mına da gelebilir. Her iki çağrışıma da açık ol- 
duğu için "elebaşı" karşılığım tercih ettik. 

5 Bu pasaj ve hassaten yukarıdaki âyetler, Hz. 
Peygamber'e Mekke'de kurulan tuzakları ve 
suikast planlarını "kıssa" üzerinden haber ver- 
mektedir. Bu üslup sayesinde Hz. Salih Hz. 



744 



*f=^3$^^* 



27 / NEML SÛRESİ 



~ * " r =: Z$£^ : i '*~- 



CUZ19 



Peygamber'e çağdaş kılınmakta, zalim kavim 
de müşriklere çağdaş kılınmaktadır. Modern 
muhataba düşen soru şudur: Peki, bu kıssa ve 
bu kıssanın ilk muhataplarını nasıl kendimle 
çağdaş kılabilirim ve bunu yaptığımda benim 
tarafım kimin yanı olur? 

6 Demmemâ ile ilgili bkz: 25:36. 

7 İlk muhatapların sürekli gidip geldikleri ker- 
van yolu üzerindeydi. 

8 Hâviye, "boşalmak, ıssız kalmak" ve "düş- 
mek, yıkılıp viran olmak" anlamındaki ha- 



vâ'dan (İbn Fâris). Kelimenin bu iki kök anlamı, 
birbiriyle sebep-sonuç ilişkisine sahip olsa ge- 
rektir. Yani: viran olan ıssız kalır, ıssız kalan 
viran olur. 

9 Zımnen: Sebe gibi Allah'a teslim olan kurtu- 
lur, Semud gibi Allah'a başkaldıran helak olur. 

10 Lût kıssası için bkz: 7:80-84; 26:160-175. 

1 1 Onlar bu çirkin işi "göz göre göre" yani "bi- 
le bile" yapıyorlardı, fakat bu fiilin getireceği 
dehşet sonucun cahiliydiler (Zemahşerî). 



^î^e^ 



CUZ20 



♦N3£s#» 



27 /NEML SÛRESİ 



*#e^3$5s3|*- 



745 



HE3N 






<( Ulj « 



I '^İJ-^İ J- 1 ^' 1 f-£] ! 



.- i>° <* ^ ,. a ,- ^ e ^ 

j»*>Ulj <U OÜJ! J-i||| ^jjJLLJI j_ki iLls (jJai 

|g| j_^==j_îj U! j-j>- <U I jyüuol ^jJ JÜ i e 3 Lig- LJ -Ji 

*l« — «J i jys ^==u ujj'_5 tj^jz ^j oîj^i — «J i <3İ>- ıj-* ' 
Jİİ3 fjL-JIl I4J5U J-ii-3 OlS-» J^J^ 1 J~>- Cr-" 1 



£r* 



Utİ fv-^-Lİ 



%Z*&\ <İ_^J Ö-İ'© 0>il~ V f-*j&k«.î Jj &ı 

V « '° - ~' > •* 'ses, 1 f ' ' 

q/>J^İ\ *U_L>- -»^=3JL^jj *_j_»JI ı ^ .a,d ^ =Jj «Leo ISI 

jjj ~_£==uX$j ^1 ||| (jjj^= Jj U bOi <ÛJ| a-o <ÜU 
.* a » .M 

a J t? -- -?i ' ss ^* ss#**s°so', 

j-J*> llff- 4)i\ ^jJüu *Uİ « 4JIÎ «CU^J lS-^-j 

,. ' *■ — ^ 1 ^ 



@ 



lo 



56 Buna karşılık kavminin cevabı, "Lût 
(ve) yakınlarını ülkenizden çıkarın! Belli 
ki bunlar pek temiz (!) insanlarmış" de- 
mekten başka bir şey olmadı, 

57 Derken, Biz onu ve (iman) ailesini 1 
kurtardık; ancak karısının dökülenler 
arasında yer almasına karar verdik. 58 
Nihayet (bela) sağanağını üzerlerine boca 
ettik: ve uyarılan (fakat uslanmayan) 
kimselerin maruz kaldığı sağanağın ne 
berbat olduğunu (gösterdik)! 

59 De ki: "Bütün hamd yalnız Allah'a, 
selam da O'nun seçip beğendiği kullarına 
olsun!" 2 



(ŞİMDİ söylesinler): Allah mı daha hayır- 
lı, yoksa ortak koştukları varlıklar mı? 

60 (Allah) değilse kimdir gökleri ve yeri 
yaratan? Dahası, gökten sizin için su in- 
diren? Üstelik onunla sizin bir tek ağacı- 
nı bile yetiştiremeyeceğiniz, içinden su 
çıkan göz bebeği seçkin bahçeler 3 yeşert- 
mişiz. 

Allah'la beraber başka bir ilâh ha? ! Yoo, 
onlar yoldan sapmış bir toplum olmalı. 

61 (Allah) değilse kimdir yeryüzünü din- 
lenme yeri kılan ve vadilerinden ırmak- 
lar akıtmış olan ; ve kalkmaz kımıldamaz 
dağlar inşa etmiş olan; ve iki (farklı) su 
kütlesi arasına bir engel yerleştirmiş 
olan? 

Hâlâ Allah'la beraber başka bir ilâh ha? ! 
Yoo, onların çoğu (nereden bakacakları- 
nı) bilmiyorlar? 

62 (Allah) değilse kimdir 4 dua ettiğinde 
darda kalanın yardımına yetişecek olan 
ve sıkıntıyı giderecek olan; ve sizi yeryü- 
zünün halifeleri yapacak olan? 5 

Allah'la beraber başka bir ilâh, öyle mi?! 
Öğüt alanlarınız ne kadar da azınlıkta ka- 
lıyor! 6 

63 (Allah) değilse kimdir karanın ve deni- 
zin zifiri karanlıklarında yol bulmanızı 
sağlayan? Ve rüzgarları rahmetinin önü 
sıra müjdeci olarak gönderen? 

Allah'la beraber başka bir ilâh ha?! Allah, 
onların ortak koştukları her şeyden aşkın 
ve yücedir. 



1 Bu bağlamda ehl, kan bağından daha çok, din 
bağına işaret etmektedir Nuh'un oğlu için "o 
senin ehlinden değildi" denilir (11:46). Hz. Pey- 
gamber de Fars asıllı Selman için "Selman biz- 
dendir, ehl-i beytimizdendir" derken aynı anla- 



mı kastediyordu. 

2 Buraya kadar anlatılanlar, Hz. Peygamber'in 
ve diğer inananların kişiliğini inşa amacı taşır. 
Bunun göstergesi, Allah'a hamdi ve kıssası an- 
latılan peygamberlere selamı emreden bu âyet- 



746 



♦N3$N* 



27 / NEML SÛRESİ 



•£s3£s#» 



CUZ20 



tir. Buradaki selam ile Ahzab 56'da mü'minlere 
Rasulullah için emredilen selam arasında derin 
bir bağlantı var gibidir. 

3 Hadîka (ç. hadâik) "içinden su çıkan sık ağaç- 
lı bahçe/orman". Hadkatu'l-'ayn: "göz bebeği". 
Kişi için "göz bebeği gibi kıymetli olan bahçe". 
Bu nedenle, cennât'a ilaveten kullanılan "taba- 



nından ırmaklar akan" ifadesi, hadâik için kul- 
lanılmaz (Bkz: 78:33; 80:30). 

4 Em edatının inkârı istifham içeren yapısına 
dayanarak {ttkân II, 164). 

5 Bir önceki âyetin yüklemleri geçmiş zaman 
kipindeyken, burada muzari kipindedir. Bu 
farklılık tercümeye yansıtılmıştır. 

6 Çevirimizin gerekçesi için bkz: 7:10, not. 



*c ! -£l3 £ ^-- S < * 



CUZ20 



•fs^Sss» 



27 / NEML SÛRESİ 



*^^^^» 



747 



'jL>" üi-^' ül3j<|f|0>«i- LjI^IaJŞ I4L0 liLîij^i 1* Jî 

^-^ŞtaJ! 4_4SÜ ülS' L İ,; .4 - a IJjlİjU ^jVl (J Ijj,; .,.■ 

® Jij^î LJ^ 1 (3^> ı^s o-^ 3 " V j (tjlli 0>=5 V j |H 
j-U ^İİjj 0]j Q 0>UJcL~ j ^ Di (jiaÂj İSÜ t_b5 üj^j 

' ' o "" ' I s ^ j ,- * , '• , — s 

ûlydl I -La 01 'IH' J^-e" vL^= (_^ Vl (j^jVlj *U—Ul 



64 (Allah) değilse kimdir yaratılışı ilk de- 
fa başlatan ve onu tekrar tekrar yenile- 
yen? Dahası, kimdir sizi gökten ve yer- 
den rızıkl andıran? 

Allah'la beraber başka bir ilâh ha? 1 

De ki; "Eğer sözünüzün arkasında duru- 
yorsanız, haydi delilinizi getirsenize!" 

65 De ki: "Göklerde ve yerde Allah'tan 
başka hiç kimse, idraki aşan hakikatleri 
asla kavrayamaz; 2 hiç kimse öldükten 
sonra ne zaman diriltileceğim de bile- 
mez. 

66 Değilse, âhirete ilişkin (hakikatler) on- 
ların idrak edebileceği bir biçimde baştan 
sona bilgilerine sunulmuştur. 3 Gel gör ki 



onlar, ondan yana hâlâ kuşku içindedir- 
ler,- daha beteri, ondan yana kördürler! 

67 Bu yüzden, inkârda direnen kimseler 
şöyle dediler: "Ne yani, biz ve atalarımız 
toprağa karışıp gittikten sonra yeniden 
çıkarılacağız, öyle mi? 68 Doğrusu bize 
ve atalarımıza bu vaad önceden de yapıl- 
mıştı. Bu, eskilerin masallarından başka 
bir şey değil." 

69 De ki: "Yeryüzünde dolaşın da, güna- 
hı tabiat haline getirenlerin 4 sonu ne ol- 
muş, görün!" 

70 Yine de sen onlar için hüzünlenme! 
Ve onların hile ve desiselerinden dolayı 
sıkıntılanma! 

71 Bir de diyorlar ki: "(Azaba ilişkin) 5 bu 
tehdidiniz ne zaman gerçekleşecek, eğer sö- 
zünüze sadıksamz haber verin bakalım?" 

72 De ki: "Belki de, acele gelmesini iste- 
diğiniz o azabın bir kısmı peşinize çoktan 
takılmıştır bile!" 

73 Yine de unutma ki, senin Rabbin in- 
sanlığa karşı pek lütufkardır; ve fakat in- 
sanların çoğu şükretmemektedir. 

74 Yine unutma ki, senin Rabbin onların 
kalplerinin gizlediklerini de açığa vur- 
duklarını da elbette bilir. 

75 Ne gökte ne de yerde 6 gizli ve gizem- 
li 7 hiçbir şey 8 yoktur ki, kesin ve net bir 
yazılım ve yasayla kayıt altına alınma- 
mış olsun. 9 

76 HÎÇ şüphesiz bu Kur'an, İsrâiioğulları- 
nın üzerinde ihtilafa düştükleri bir çok 
konuya açıklık getirmektedir. 10 — > 



1 Eğer 59. âyetteki em-merii ilgi zamiri olarak 
alırsak, bu âyeti oradaki sorunun devamı olarak 
"Allah'ın yanında başka bir ilâh daha mı var?" 
şeklinde çevimek mumundur. 



2 Ğayb'ı bu şekilde çevirimizin en mukni ge- 
rekçesi bir sonraki âyettir (Bkz: 27:66, not) 

3 Veya: "Hayır, onların âhirete ilişkin bilgileri 



748 



*£^3$ssî» 



27 / NEML SÛRESİ 



* , r = ^4^- = i * 



CUZ20 



yeterli seviyede değildir!" Bu okuyuşa, "bel eda- 
tı kendisinden sonrasını olumsuzlamaz" itirazı 
yapılmıştır (Ebu Amr'a katılarak Taberî). İddâ- 
rake'nin türetildiği dereke, "yüksek bir şeyi en- 
gin bir şeyin seviyesine indirmek" anlamına ge- 
lir ki ğayb'a verdiğimiz anlam bununla ilgilidir 
(Bkz. Âyet 65). et-Tedaruk, "en yüksek düzeyde 
katkıda bulunmak"tır. Tedarake fiili "en arka- 
daki en öndekine kavuştu" anlamını taşır 
(Râğıb). Çevirideki "baştan sona" ifadesinin ge- 
rekçesi budur. 84. âyetteki lem tuhîtû bihâ 'il- 
men ibaresi, bu ibareyle karşıtlık içerir. Âyeti 
bel edrake okuyanlara göre mâna "Ama onların 
bilgilerinin kapsamına âhirete ilişkin bilgi giri- 
yor mu bakalım?" olur (Ferraj. Âyeti belâ edda- 
rake olarak okuyan İbn Abbas, cümlede istihzaî 
bir anlam olduğunu söylemiştir (Ferra). 

4 el-Mucrimin'i bu şekilde çevirimizin gerekçe- 



si için bkz: 8:8, not. 

5 Devamındaki âyetten yola çıkarak. 

6 Ya da mecazen: "insan üstü âlemde ve insan 
altı âlemde.." 

7 Ğâibe, hem tüm boyutlarıyla gizli olanı, hem 
de açık olduğu halde bazı boyutlarıyla gizemli 
olanı kapsar. Kelimenin belirsiz formda oluşu 
da bunu pekiştirir. 

8 Veya: "göğün ve yerin gizli-saklı en küçük sır- 
rı bile.." İbaredeki ğâib sıfat, sonundaki tâ da 
mübalağa için olması durumunda (Râzî). 

9 Fî kitabin mubinin'deki lugavi belirsizlik ve 
lafzi apaçıklığa dair bir not için bkz: 1 1:6. 

10 Yekussu fiilinin türetildiği el-kassu kökü, 
"açıklamak, adım adım şerh etmek" anlamına 
gelir {Lisân ve 12:3, not 5). 



CUZ20 



*^^^^* 



27 / neml sûresi 



•^^^^» 



749 



-_İİJi ^ ü] r^va^o jL^lItj <us !_ji^=ı_ll) JİH lIÜi U! 

cs^ıy fj** j>-v2Jt ^ rfH f j? 3 @ ^>- u Ji f _^ 4?^ 



< — 77 Çünkü o da, inananlar için bir reh- 
ber ve bir rahmettir. 

78 Elbette senin Rabbin, onların arasında 
kendi verdiği hükmü uygulayacaktır: zira 
O en yüce olandır, her şeyi bilendir. 

79 Şu halde yalnızca Allah'a dayan! Çün- 
kü senin dayanağın, 1 doğruluğu açık ve 
kesin olan hakikattir. 

80 Şu bir gerçek ki; sen ölülere işittiremez- 
sin. Dahası, bu daveti sırtını dönüp uzakla- 
şan sağırlara da işittiremezsin. 2 81 Yine, 
yoldan çıkan körleri doğru yola getirecek 
olan da sen değilsin. Sen ancak âyetlerimi- 
ze inananlara duyurabilirsin,- ki zaten onlar 
gönülden teslim olan kimselerdir. 3 



82 Ve (o vahyi işitmeyen ölüler ve sağır- 
lar) aleyhindeki söz 4 gerçekleştiği zaman, 
onlar için 5 yerden bir canlı 6 çıkarırız; 7 o 
onlara mesajlarımıza öteden beri insanla- 
rın yürekten inanmamış olduklarını söy- 
ler. 8 83 îşte o gün, her bir ümmetten 
âyetlerimizi yalanlayanlara özgü birer 
bölük oluşturacağız; ve onları (öylece) 
sevk edeceğiz. 84 Ta ki (huzura) geldikle- 
ri zaman, (Allah) onlara "Aklınızın kapa- 
sitesi onları kavramaya yetmediği için 
âyetlerimizi yalanlamaya mı kalktınız? 
Eğer öyle değilse, bugüne dek ne hazırla- 
dınız?" diyecek. 

85 İşte onların tüm çarpıtmalarına 9 rağ- 
men kendileri aleyhindeki söz böyle yeri- 
ni bulmuş olacak. Dahası, bu durum kar- 
şısında onlardan çıt çıkmayacak. 86 Hem 
onlar, geceyi bağrında dinlensinler diye 
(karanlık), gündüzü de (hayatın çift ku- 
tuplu yasasını) görsünler diye (aydınlık) 
kıldığımızı hiç mi düşünmediler? 

Elbet bunda inanacak bir toplum için, 
alınacak bir ders mutlaka vardır. 

87 Ve o gün sura üflenecek; bunun üzeri- 
ne, Allah'ın dilediği kimseler hariç, gök- 
lerde ve yerde bulunan herkes dehşetten 
paniğe kapılacak; 10 nihayet herkes, başı 
önde, O'nun huzuruna varacaktır. 

88 İmdi, 11 hareketsiz ve sabit sandığın 
dağların kayıp giden bulutlar (gibi) gitti- 
ğini görürsün: her şeyi mükemmel bir ni- 
zama bağlayan Allah'ın sanatıdır bu: Şüp- 
he yok ki, yaptığınız her şeyden haberdar 
olan da yine O 'dur. 12 



1 'Ala edatmm istilâ işlevine dayanarak (Lisân). 

2 Vahiy, kendine özgü bir kavramsal çerçeve 
içerisinde muhatabının hayat-ölüm tasavvuru- 
nu inşa ediyor (Hayat tasavvuru için krş: "Allah 



yolunda öldürülenler için 'ölüler' demeyin" 
2:154). Yine Kur'an "sağır" ve "kör" (27:81) gi- 
bi noksanlık atıflarını, maddî anlamlarının dı- 
şında, insanın hakikate karşı duruşundan yola 



750 



•N^ss* 



27 / NEML SÛRESİ 



*^^^^* 



CUZ20 



çıkarak yeniden tanımlayarak kendine has bir 
özürlü/sakat tasavvuru inşa ediyor. 

3 Zımnen: Küfür ön yargı, iman ön bilgidir. 

4 Yani: "azab sözü" (Mukatil ve Ferra). Onlar 
soruyorlardı: "bu vaadiniz ne zaman gerçekle- 
şecek?" (71. âyet) 

5 "Onlar için" yani "onlar adma konuşan". 
Çünkü "ölüler, sağırlar" -açıkça yer almasa da- 
söz geliminden çıkardığımız "dilsizler" konu- 
şamayacağı için onlar adma konuşan bir "canlı 
varlık". 

6 Dâbbe, "hareket etmek, yavaşça yürümek" 
anlamındaki debîb' den türetilmiştir. Genellik- 
le sürüngenler ve haşerat için kullanılır. 
Kur'an'da bu kelime, insanın da içerisinde yer 
aldığı tüm canlılara ilişkin kullanılmıştır (Bkz: 
8:22, 55; 35:45). Hz. Ali, bu "canlı"nm "hay- 
van" olarak yorumlanmasına itiraz sadedinde 
"Kuyruğu değil sakalı olan bir canlı" diyerek 
"insan" oluşuna dikkat çekmiştir. Ebu Ubeyde 
de 35:45'te geçen dâbbe'nin "insan"a işaret 
eden bir mecaz olduğunu söyler [Mecaz). 

7 Bu gerçeği söylemek için "yerden bir canlının 
çıkarılması", öldükten sonra dirilişe yürekten 
inanmayan insanın içine düştüğü yaman çeliş- 
kiyi temsil eden çarpıcı bir ibret sahnesidir. 
"Yerden", yani "topraktan" yaratılan canlıların 
en gelişmişi olan insan, bu geçmişine rağmen 
yeniden dirilişi nasıl inkâr edebilir? Bu formun 
bir benzeri de dünyevi hayat için kullanılır 
(Bkz: 2:164). Dünyada hakikate karşı kör ve sa- 
ğır kesilenlerin Hesap Günü dilsiz olacakları 
için (Bkz: 36:65), insanoğlunun bu vurdumduy- 



maz tavrmm orada bir biçimde dile geleceğinin 
veciz ifadesi. "Mesajlarımıza insanların inan- 
madıklarım söyler" diyen âyet, bu "canlı"nm 
Allah adma konuşan bir tür "elçi" olduğunu da 
hatıra getirmektedir. Selim akla insanın içinde- 
ki "elçi" gözüyle bakılırsa, bunu insan akimin 
(ya da fıtratının) inşana gerçeği mutlaka söyle- 
yeceği şeklinde okumak da mümkündür. 

8 Veya tukellimuhum'u "yaralama" kök anla- 
mıyla alarak: "o insanlığı yaralar; çünkü insan- 
lar vaktiyle âyetlerimize yürekten inanmadı- 
lar." Bu çeviri tercih edilebilir. Bu takdirde olay 
âhirette değil dünyada gerçekleşmiş olur. Allah 
en doğrusunu bilir. 

9 Zulmün bu anlamı için bkz: 25:4, ilgili notlar. 

10 Bkz: 21:103. 

11 Veya: "işte (o gün).." 

12 Yeryüzünü oluşturan tabakaların hareket 
halinde olduğu günümüzde artık bilinmektedir. 
Buna "kıtasal sürüklenme" (continental crif) 
adı verilmektedir. Bu âyet, "Son Saat" ve "Kı- 
yamet" bağlamında yer almasına karşın, doğru- 
dan kıyametle ilgili sûrelerdeki gibi 'dağların 
yok olup gittiğini' ya da 'pamuk gibi atılarak 
toz duman olup kaybolduğunu' (Krş: 52:10; 
56:5; 70:9; 73:14; 77:10,- 81:3; 101:5) söyleme- 
mektedir. Bu durumda âyetin bağlamıyla mü- 
nasebetinin zımni açılımı şöyle olur: Dağların 
bilinçsiz hareketini dahi izleyen ve bir yasaya 
bağlayan Allah'ın insanın eylemlerini bilip izle- 
memesi ve hesaba çekmemesi düşünülemez. 
Dolayısıyla O'nun hesaba çekeceği bir gün 
mutlaka gelecektir. 



»?<Ş|^ 



CUZ20 



»N^SN* 



17 I NEML SÛRESİ 



•^3^^» 



751 



MSN 



U frl>- j» 



soilil ol» ûj - 1 - H^tul Oj*l UJÎfftJıj_jiXJul-^IS'li "5/1 

E ' ■'.- '»' -*f ' '» ,/;', >J> , V;', 



89 Kim güzel eylemlerle (huzura) gelirse, 
daha hayırlısıyla karşılığını bulacaktır,- 
üstelik onlar o günün dehşetinden emin 



olacaklardır. 1 

90 Kim de kötü maksatlı eylemlerle 2 (hu- 
zura) gelirse, artık onlar da yüzüstü ateşe 
kapaklanacaklar dır: Şimdi siz, yapıp et- 
tiklerinizin dışında başka bir karşılık mı 
bekliyordunuz? 

91 (EY Peygamberi De ki): "Ben yalnızca 
O'nun mübarek kıldığı şu şehrin Rabbine 
kulluk etmekle emrolundum: zira her bir 
şey O'na aittir. Yine ben O'na gönülden 
teslim olanlardan biri olmakla emrolun- 
dum! 92 Bir de bu Kur'an'ı (insanlara) 
okuyup iletmekle..." 

Bundan böyle kim doğru yola yönelirse, o 
kendisi için doğruyu bulmuş olur ; kim de 
yoldan saparsa, o zaman de ki: "Ben sade- 
ce bir uyarıcıyım." 

93 Nihayet de ki: "Hamd olsun O Allah'a 
ki, size alamet ve işaretlerini gösterecek; 
derhal siz de onları tanıyacaksınız." 

Ve Rabbin yaptıklarınıza karşı asla du- 
yarsız değildir. 



1 Krş: 87. âyet. 



2 Seyyie ve zenb'in farkı için bkz: 11:114. 



28. KASAS SÛRESİ 



>M3S^ 



K 



ıssa kelimesinin çoğulu olan Kasas adıyla şöhret bulan sûreye, 25. 
âyetten ilhamla bu ad verilmiştir. 



Mekke'de indirilen sûre, tüm ilk tertiplerde İsrâ sûresinin önüne yerleştiril- 
miştir. R. Blachere sûreyi Mekke döneminin 3. periyoduna, M. Bazergan 
dört âyet hariç (81-84), 11 ve 12. yıllara yerleştirir. Konusu itibarıyla Kasas 
sûresinin kendi içerisinde bir bütünlük teşkil ettiği açıktır. Aslında sûrenin 
kendi içinde, iniş tarihine delalet edebilecek hayli done vardır. 20. âyet Ra- 
sulullah'a karşı hazırlanan suikastı dolaylı olarak haber verir. 24. âyet Allah 
Rasulü'nün Taif seferini hatırlatır. Bu durumda iniş tarihini 10. yıl olarak 
tesbit etmek isabetlidir. 

Bir önceki sûrede ağırlıklı olarak yer alan Süleyman-Belkıs kıssası bağla- 
mında iktidar ve güç ahlâkı ele alınmıştı. Bu sûrede anlatılan Karan kıssası 
bağlamında (76-82) servet ahlâkı ele alınır. Esasen sûrede ayrıntılı olarak ele 
alman Firavun-Hâmân-Karun üçlüsü, siyaset-bürokrasi-sermaye üçgenini 
temsil eder. Zulüm üzerine bina edilmiş olan piramidik siyaset, işte bu üç- 
gen üzerine oturur. Bu üç erkin temerküzü, gücü tanrılaştırır. İlgili pasajla- 
rın ana fikri de budur. 

Sûrede Musa kıssası, öncelikli bir yer tutar (3-46). Bu kıssa boyunca iç çatış- 
maları, endişe ve kaygıları, şaşkınlık ve hatalarıyla Hz. Musa'nın "beşeri" 
boyutu işlenir. Zaten bu kıssanın hemen ardından gelen ve Hz. Peygamber'e 
hitap eden "Sen sevdiğini doğru yola yöneltemezsin, fakat Allah dileyeni 
doğru yola yöneltmeyi diler" (56) âyeti de, bu kıssanın vermek istediği me- 
sajı tamamlayıcı mahiyettedir. Bu âyetin içerisinde yer aldığı uzun bölüm 
(47-75) peygamberlerin beşeri tabiatı ve vahyin ilâhi kaynağına dikkat çeker. 
Bu bölümde, inkarcı toplumların başına gelenler hatırlatılır. Bir toplumu 
neyin helake sürüklediğini çarpıcı bir dille beyan eden şu âyet, bu bölümde 
yer alır: "biz hiçbir ülkeyi oranın halkı (birbirlerine) zulmetmedikçe helak 
etmeyiz" (59). Söz, Hesap Günü'ndeki ilâhi yargıya getirilir. Herkesin âhiret 
ve akıbetini, bu hayatta, kendi eylemleriyle inşa ettiği hakikati bir kez da- 
ha vurgulanır. 

Sûre, tüm vahiylerin en temel hakikati olan tevhid akidesine atıf yaparak 
son bulur: "Allah'tan başka ilâh yoktur,- Omun (sonsuz) zâtından başka her 
şey yok olacaktır!" 



CUZ20 



•fs^S^» 



28 / kasas sûresi 



•Şs^N» 



753 



C-* 


{ j^s^a.a.}\ ajş*M 


* 131 






uli==> <Jİ Ia*1 CLs 







RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA 

1 Tâ-Sîn-Mîml 1 

2 BUNLAR kitabın açık ve açıklayıcı 
olan âyetleridir. 2 

3 İmanlı bir toplum (oluşturmak) için, 3 
sana Musa ve Firavun arasında geçen 
olaylardan bir kısmını sahih bir amaca 
uygun olarak 4 aktaracağız. 

4 Şu bir gerçek ki, Firavun malum ülkede 
zorbaca baskı kurmuş 5 ve ülke halkını 
kastlara ayırmıştı. Onlardan bir sınıfı za- 
yıf ve güçsüz düşürmek istiyor, (bu yüz- 
den) çocuklarını öldürtüp kadınlarını sağ 
bırakıyordu; 6 çünkü o, gerçekten de boz- 
guncunun tekiydi. 

5 Ve Biz de istiyorduk ki, ülkede zayıf ve 
güçsüz bırakılanlara destek çıkalım ve 
onları öncüler yapalım; ve kendilerini 
(ülkeye) vâris kılalım; 7 — > 



1 Mânası ne olursa olsun, Hz. Peygamber'in 
vahyin bir tek harfini bile zayi etmeden ilettiği 
vurgusunu taşır (Bkz: 68:1, not). 

2 Mubîn hem özünde açık, hem de açıklayıcı 
(12:1, not). Mubîn vasfı, ister yüceltme ister 
inkâr suretinde olsun, her tür anlaşılmazlık id- 
diasını reddeder (15:1 ve 26:1, notlar). 

3 Kur'an kıssaları haber formunda aktarılmış 
olsalar da, inşa edici bir amaç güderler. Muha- 
tabının şahsiyetini inşa ettiği gibi, onlardan 



toplumsal bir kimlik oluşturmalarını da ister. 

4 Bi'l-hak ibaresini çevirimizin gerekçesi için 
bkz: 18:13, not 14. 

5 "Büyüklendi" anlamındaki 'alâ bu bağlamda 
'baskı ve zorbalığı' ifade eder {Galebe anlamı 
için bkz. Külliyyat, s. 628). 

6 Çevirimizin gerekçesi için bkz: 7:127, not 4 
(Krş: Eski Ahid, Çıkış I, 8-16). 

7Krş: 7:137. 



«■p^^ss^ 



754 



•N3£s|* 



28 / KASAS SÛRESİ 



»İS^^S** 



CUZ20 



< — 6 dahası onları yeryüzünde güvenli bi- 
çimde yerleştirelim; Firavun'u, Hâmân'ı 1 
ve bunların ordusunu, berikilerin eliyle 
korktukları şeye uğratalım. 2 

7 İşte (bunu gerçekleştirmek için) Mu- 
sa'nın annesine şöyle vahy ettik: "Onu (bir 
müddet) emzir! Fakat onun başına bir şey 
gelmesinden korktuğun zaman onu suya 
bırak; sakın korkayım ve üzüleyim deme! 
Çünkü Biz kesinlikle onu sana geri döndü- 
receğiz ve onu elçilerden biri yapacağız!" 3 

8 Derken, Firavun'un ailesi 4 onu buldu,- 
sonunda kendileri için bir düşman ve bir 
hüzün kaynağı olacak (bu bebeği) sahip- 
lendiler. Belli ki Firavun, Hâmân ve onla- 
rın askerleri yanılgı içindeydiler. 5 

9 Firavun'un karısı "işte, benim için de se- 
nin için de bir göz aydınlığı!" dedi, "Onu 
öldürmeyin; bakarsın bize bir yararı doku- 
nur ya da onu evlatlık edinebiliriz." 

Ama berikiler, (olacakların) asla farkında 
değildiler. 

10 Bu arada Musa'nın annesi, gönlü onun 
acısıyla dolu olarak 6 sabahı etti. Öyle ki, 
(vaadimize) inanıp güvenenlerden 7 biri 
olması için kalbini sımsıkı pekiştirmiş 
olmasaydık, az kalsın onun kimliğini açı- 
ğa vuracaktı. 11 işte o (anne bu haldey- 
ken, Musa'nın) ablasına "Onu izle!" dedi. 
Bunun üzerine kız onu uzaktan izlemeye 
koyuldu. 

Hâlâ onlar hiçbir şeyin farkında değildiler. 



^J 1 U-O-* j! J «t# Ö Jj<X-2«U \ JJ UsSIIB» U /»-^O LL&.İ J^~>- $ 

" *■ £ h 

i 



Q!>sj 



l;v 



ç**3 



fjü'.i. 



L«İJ»jJLİ_) I 



.t Sı 



ic-^'i 



» >° ' -" - •; '- «j -,■'■. - 



<U O , /t...* 






12 Ve Biz daha ilk günden onun (Mısırlı) 
süt anneleri (emmekten) geri durmasını 
sağladık. Bu durumu (öğrenen kız kardeşi) 
"Onun bakımını sizin adınıza üstlenecek 
bir aile göstermemi ister misiniz?" dedi 
(ve ekledi): "Hem, onlar onu iyi eğitirler." 

13 Ve sonunda onu annesine döndürdük 
ki, gözü aydın olsun ve üzülmesin diye... 
Dahası insanların çoğu bunu bilmese de, 
kendisi Allah'ın vaadinin kesin bir ger- 
çek olduğunu bilsin diye... 8 



1 Hâmân için 38. âyetin notuna bkz. 

2 indiği hassas zaman göz önüne alınırsa, bu 
âyetin ilk muhatapların yüreğini nasıl serinlet- 
tiği daha iyi anlaşılır. Allah Rasulü'nün o zor ve 
kor günlerde ashabına çağın iki imparatorluğu- 
nun başkentini vaad etmesinin arkasında, vah- 
yin verdiği bu mesaj yatıyordu. Zımnen: İnancı- 
nız uğruna köle edildiğiniz bir ülkeden sürgünü 



göze alırsanız, efendisi olacağınız bir ülke size 
ödül olarak sunulur. 

3 Zımnen: Her Firavun'un bir Musa'sı vardır. 
Hiçbir Firavun'un gücü Musa'ların doğumuna 
mani olamaz. Eğer Firavun'un zulmü anaların 
rahmine kadar uzanmışsa, orada Musa'yı Fira- 
vun'un sarayında arayın! 

4 Arkadan gelen âyetten bu kişinin Firavun'un 



CUZ20 



^^^* 



28 / KASAS SÛRESİ 



*$SS^54» 



755 



karısı olduğu anlaşılmaktadır. Müfessirler bu 
kraliçenin, 66:1 l'de örnek gösterilen kişi (Asi- 
ye) olduğunu söylerler (Taberî). 

5 Veya: "..yanlış yoldaydılar". Hasan Basri'nin 
yorumuna dayanan tercihimizin açılımı şöyle- 
dir: 'kendilerini iktidardan edecek süreci başla- 
tan bir yanılgıya düşmüşlerdi' (Râzî). 

6 Lafzen: "gönlünde (onun acısından başkasına) 
yer kalmaksızın.." 



7 Bu şekildeki çevirimiz için bkz: 9:61, not 8 ve 
krş: 12:64. el-Mu'minîri in, Allah'ın kalbe sım- 
sıkı pekiştirdiği iman sahibi için kullanılması, 
bizim bu kalıpla ellezine âmenû arasındaki far- 
kı izah sadedinde Nisa 136'ya düştüğümüz no- 
tu destekler mahiyettedir. 

8 Hz. Peygamber'in yetiştirilmesine dolaylı bir 
atıf. Onun kişiliği Hz. Musa'nın çocukluk hika- 
yesi bağlamında inşa ediliyor. Zımnen: Kulun 
gücünün bittiği yerde Allah'ın yardımı başlar. 



756 



•N^ssŞ* 



28 / KASAS SÛRESİ 



-*N3£s^ 



CUZ20 



14 DERKEN (Musa) erişkinlik dönemini 
tamamlayıp (aklenj iyice olgunlaşmca, 1 
ona üstün bir muhakeme ve seçip ayırma 
yeteneği kazandıran bir bilgi 2 bahşettik: 
Biz dürüst ve erdemli davrananları işte 
böyle ödüllendiririz. 3 

15 Ve (Musa) halkından bir kısmının gaf- 
lete daldığı bir zamanda kente girdi ve 
orada iki adamı birbiriyle kavga ederken 
buldu. Bunlardan biri kendi halkına, di- 
ğeri düşman tarafına mensuptu. Derken 
kendi halkından olan, düşmana mensup 
olana karşı ondan yardım istedi. Yerin- 
den fırlayan 4 Musa ona bir yumruk vurdu 
ve hesabını gördü. 

(Fakat kendine geldiğinde) "Bu Şeytan'm 
işi!" dedi, "Çünkü o kişiyi yoldan çıka- 
ran apaçık bir düşmandır." 5 

16 (Ardından) "Rabbim!" dedi, "Ben ken- 
dime kötülük ettim! Ne olur beni affet!" 6 

Bunun üzerine Allah onu affetti: çünkü 
O, evet O'dur mutlak bağış sahibi, son- 
suz merhametin kaynağı da O'dur. 7 

17 (Yine o) "Rabbim!" dedi, "Bahşettiğin 
nimet hakkı için suçlu ve haksız kimsele- 
re bundan böyle asla arka çıkmayacağım." 

18 Ve ertesi sabah, söz konusu kentte en- 
dişeyle etrafı kolaçan ederek dolaşıyordu. 
Fakat o da ne? Dün ondan yardım isteyen 
adam, kendisini yine yardıma çağırmıyor 
mu? Musa ona: "Besbelli ki sen iyice zıva- 
nadan çıkmışsın!" dedi. 19 Fakat bir yan- 
dan da her ikisinin ortak düşmanı olan 
kimseyi yakalamaya girişmişti. O kişi "Ey 
Musa!" dedi, "Daha dün öldürdüğün 



ıSy^ ^-i-tİJoj LJlpj LjJsj»- atili I c^^-^^J û ~* ^ A-w ^ 3 



tgl&i j-^o Âxki- t 



6 3"^ ılr '-*--* J 



ls^ 3 A Ğ ^r 3^ ° 3 tj** t£-^ lJ^ **** j *~z ^ Cr 9 tS^^ ^tiJi-^U 

l j~2~r a J-sA* jJİ ^ OUal— «iJi J-^- Cf '"^* <-^ Aİİ£- ^j^a^ 

cr~^>° ^^^ '**V 3^" S^ l£*^^ ı_r~^ 01 -^jl 01 UJU^^ 
ü^i Oİ Vi Juy 01 jj-^VU L*aj cJliİ u£* ^^jlULoj 01 -^^1 

*1>-^^Ş \^j>d-y2_<Jl jy» 0_p«İ 01 «-^3 wj ,j^?jV i L^ O^î" 



adam gibi beni de mi öldürmek istiyor- 
sun? Anlaşılan senin arzun haksızlıkları 
gideren ve düzeltenlerden biri olmak de- 
ğil, ülkenin başına zorba kesilmek." 8 

20 İşte bu sırada kentin öteki ucundan 
bir adam 9 koşarak geldi ve "Ey Musa!" 
dedi, "Soylular seni öldürmek için hak- 
kında görüşme yapıyorlar; derhal (burayı) 
terk et! Ve şunu da unutma ki, ben senin 
iyiliğini isteyen biriyim." 10 

21 Bunun üzerine, korku dolu gözlerle et- 
rafa bakınarak orayı terk ederken, bir 
yandan da şöyle yakarıyordu: "Rabbim! 
Beni şu zalim toplumun elinden kurtar!" 



1 Eski Ahid'e göre 40 yaşına gelince (İşler, 7:23). 

2 Hükmen ve 'ilmen! & verdiğimiz bu anlamın 
gerekçesi için bkz: 21:74, not. 

3 Hata yapmak değil, hatayı savunmak kişiyi 



erdemli olmaktan uzaklaştırır. 

4 Takibiye ia'sı bu bağlamda, tercihimize yakın 
bir işleve sahiptir. 

5 Bu üslubun sırrı yanlışla yanlış yapanı aynı- 



CUZ20 



*NS3Ş5s#» 



28 / kasas sûresi 



-*&^^$— 



757 



laştırmamaktır. Bunun için kaza cinayeti şeyta- 
na atfediliyor ki tevbesi kolay olsun. Günahıy- 
la aynılaşan ona ateş edemez. Günahı Şeytan'a 
nisbet etmek hem insanın aslen temiz olduğu- 
nu, hem günahı meşrulaştırmamayı, hem de in- 
sanın gerçek 'ötekisi' olan Şeytan dururken baş- 
ka bir öteki icadına meydan vermemeyi ifade 
eder. insanı günahla aynılaştıran, tevbe etmesi- 
ni istediği günahkara "Kendine nişan al!" 
demiş olur. Oysa vahiy böyle demez. Zira insan 
özü itibarıyla temizdir. Kirlilik arızidir. 
Kirlenen yıkanır. Vahiy günahkara "Günahına 
nişan al!" der. Bu yaklaşım günahkarın günahı 
benimsemesinin önüne geçer. Kendi günahını 
kurtulunması gereken bir hastalık gibi görmesi- 
ni sağlar. Hepsinden öte, günahı Şeytan'a nisbet 
ederek kendini veya başkalarını şeytanlaştırma 
tehlikesinin önüne geçer. Eski Ahid'de aktarı- 
lan kıssanın bu bölümü hiçbir ahlâkî öğüt içer- 
mediği gibi, anlatım sıradan bir kaçak-suçluyu 
resmeder tarzdadır [Çıkış 2:12). 

6 Hakkı gözeterek değil, sırf mensubiyete baka- 
rak taraf tutmuştu. Bu kişinin gerçeğe karşı iş- 
lediği bir suçtu. Gerçeğe karşı işlenmiş her suç, 
aslında kişinin kendisine karşı işlenmiş bir suç- 
tu. Burada dikkat çekilen bir kaza eseri olduğu 



açık olan ölüm değil, Hz. Musa'nın "bizden" 
gerekçesiyle haklıya karşı haksızı savunması- 
dır. Zira 17. âyet ibranî'nin haksız olduğunu 
gösteriyor. Bu âyet zımnen her türlü asabiyeti 
reddediyor. 

7 Belirlilik takısıyla gelen ilâhi esma, ismin ey- 
leme dönük yüzünden daha çok öznesinin zâtı- 
na aidiyyetiyle alâkalıdır. "Mutlak" ve "son- 
suz" vurgusu bunu göstermek içindir (Belirsiz 
gelen esma için bkz: 9:102; 22:61, notlar). 

8 Bu ikinci sınavda doğrunun bilgisine sahip ol- 
duğu halde doğru davranışı gerçekleştirecek ol- 
gunluğa sahip olmadığı anlaşıldı. Bunun üzeri- 
ne ciddi bir eğitimden geçmek üzere Medyenli 
üstada yollanacaktır. 

9 Veya: "kentin ileri (gelenlerinden) bir adam". 
Özel olduğu için kulağı kesilerek bel konulmuş 
deveye kasvâ denir (Mekayis). Bu takdir gerek- 
tirdiği için uzak bir mânadır. 

10 Vahyin kıssalar üzerinden Allah Rasulü'nü 
nüzul ortamında olup bitenler hakkında bilgi- 
lendirdiğinin çarpıcı bir örneği. Âyet Rasulul- 
lah'a karşı suikast hazırlığı yapan müşriklerin 
bu durumunu haber verme amacı taşır. 



■*^s3c^^*' 



758 



-^3^ 



28 / KASAS SÛRESİ 



■***$&* 



CÜZ 20 



22 Ve Medyen/e 1 doğru yola koyulurken: 
"Umarım Rabbim beni doğru yola yön- 
lendirir" dedi. 

23 VE (MUSA) Medyen sularına ulaşınca, 
orada (hayvan) sulayan bir gurup insanla 
karşılaştı; ve onların az ötesinde iki kadı- 
nı hayvanlarına sahip olmaya çalışırken 
buldu. O ikisine "Size nasıl yardımcı ola- 
bilirim?" 2 dedi. Onlar "Bu çobanlar işini 
bitirip ayrılıncaya dek biz (hayvanlarımı- 
zı) sulayamıyoruz; (biz kadınız) ve baba- 
mız da çok yaşlı biri" diye cevap verdiler, 

24 Bunun üzerine (Musa) onların (hayvan- 
larını) suladi; ardından gölgeye çekilip 
şöyle yalvardı: "Rabbim! Bana bahşetmeyi 
murad ettiğin her hayra muhtacım!" 3 

25 Derken, o kızlardan biri utana sıkıla 
çıkagelerek dedi ki: "Babam (hayvanları- 
mızı) sulamana karşılık ikram etmek 
üzere seni davet ediyor." 

(Musa) onun yanma varınca, olan biteni 
bir bir anlattı. O, "Korkma!" dedi, "Za- 
lim kavmin elinden artık kurtulmuş ol- 
dun." 4 

26 Kızlardan biri: "Babacığım!" dedi, 
"Onu ücret karşılığı yanında tut! Çünkü 
ücret karşılığı tutabileceğin güçlü ve gü- 
venilir kimselerin en iyisi bu olacaktır." 

27 (Kızların babası Musa'ya) "Bana bak!" 
dedi, "İşte şu iki kızımdan birisini, bana 
sekiz yıl işçilik yapman karşılığında se- 



M3M 



*'>-' uf^.Mi ^ u\J t 



Jlî 



Ji 



-U * 






t i 



si 



^_. *j>\ A-1& xj-j 54-u ;u y/ 3 uüjiı j--_uı 
* *■ . > - . - i > 



V IsJU kk=d*£. u 



JU ubjj_. ^j\y>\ ç-i>ji j-a a_^jj o y> — ; ^LJ 

40 <J& J^ıı J] J* ? ^' J^ 

Jli Ja_İ*ÜI 4İit JaJjsÎL»- ULU Lll cZslJL U Jİ! 



İÜ I İLİ, il ^İ^IJ, ^iJQ£ j-^ 1 i* iiJ 1 ^j> -^-^- 

i. 

j j Jî U J^ İİılj ^ Si jli. ^J c_lii 



:ıif 



^I^İIJLİ® 



ninle evermek istiyorum; fakat bu süreyi 
on yıla tamamlarsan artık o da senin bi- 
leceğin iştir,- zira ben seni zahmete koş- 
mak istemem,- inşaallah sen beni hep dü- 
rüst ve erdemli davranan bir (işveren) ola- 
rak bulacaksın!" 

28 (Musa) "Bu seninle benim aramda kal- 
sın!" dedi, "İki süreden hangisini doldu - 
rursam doldurayım, artık bana karşı bir 
husumet olmasın; ve Allah bu söyledik- 
lerimize tanık olsun!" 5 



1 Medyen halkı Arapların Amorit koluna men- 
sup bir halk. Hem ırk hem dil olarak Ibranîler- 
le uzak akrabadırlar. Bugünkü Amman vadisin- 
de, Mısır'a mücavir fakat bağımsız olarak yaşı- 
yorlardı (Hz. Şuayb ve Medyen tarihine dair bir 
not için bkz: 7:85). Medyen bölümünde iki ka- 
dının babasının ismi hiç verilmez. 

2 Lafzen: "Beklentiniz ve arzunuz nedir?" 



3 Bu karşılaşmayı, yaşadığı yalnızlığı gidermek 
için Allah'ın bir lutfu saymıştı. Nitekim iîeriki 
âyetlerde bu kızlardan biriyle evlenmek için 
ödeyeceği bedel nakledilecektir. Bu âyette anla- 
tılan Musa'nın "bittim" noktasıdır. Özel ilâhi 
eğitim kapsamına alman Musa, yaşamakla öl- 
mek arasındaki bir kıyıda gizlice doğmuş, suya 
bırakılmış, sarayda büyümüş, prens olmuş, Ha- 



CÜZ 20 



I^S^ 



28 / KASAS SÛRESİ 



-*Ns3^ 



759 



beş seferinda başarı kazanarak adını sarayın 
adayları arasına yazdırmıştı. Elinden çıkan 
ölümlü kaza sonrası şimdi kaçak, aç, susuz, uy- 
kusuz, evsiz ve barksız biri olarak Rabbine bit- 
tiğini ilan ediyordu. Hz. Musa'nın durumu Hz. 
Peygamber'in Taif'ten kan-revan içinde dönü- 
şüne tekabül eder. 

4 Kıssada adı geçmeyen bu kişinin kimliği ko- 
nusunda çeşitli tahminler yapılmıştır. Onun 
Şuayb olduğunu söyleyenlere yöneltilen itiraz- 
lar çürütülmemiştir (Bkz: İbn Kesir). Eski 
Ahid'de bu kişi Reuele olarak anılır (Çıkış 
2:18). 



5 Musa b. İmran'm burada ayrıntısı verilen kıs- 
sası, büyük dedesi sayılan Hz. Yusuf'un kıssası- 
nın tam tersi bir süreç izler. Biri saraydan ücret- 
li çobanlığa, diğeri kölelikten saraya... Bu pasaj- 
da Hz. Musa'nın hayatı üzerinden şu hakikat 
verilir: İnsanoğlu gerçekte bir adım sonra ken- 
disini neyin beklediğini bilmekten ve görmek- 
ten acizdir. Bu yüzden parçada kötü gibi duran 
bütünde güzel durabilir. Parçayı gören insana 
düşen bütünü gören Allah'a güvenmek ve tes- 
lim olmaktır. Zira bütünü gören Rabbu'1-Ale- 
min, insanı eğitmeyi murad etmiştir: Hayat bir 
okul, insan bu okulun talebesidir. 



^3S^ 



760 



*N^3$5sH> 



28 / KASAS SÛRESÎ 



_^^^^. 



CUZ20 



29 NİHAYET Musa belirlenen süreyi ta- 
mamlayıp da yakınlarıyla birlikte yola ko- 
yulunca, gözüne (Sina) Dağımın 1 yamacın- 
dan (şavkıyan) ateş türü cazip bir şey 2 iliş- 
ti. Ailesine dedi ki: "Siz bekleyin, gözüme 
ateş türü cezbedici bir şey ilişti; belki size 
ondan bir haber ya da ateşten bir köz geti- 
ririm de, bu sayede ısınırsınız!" 

30 Fakat oraya varınca, o bereketli mev- 
kide, 3 vadinin sağ yamacındaki ağaç 4 (yö- 
nün)den kendisine "Ey Musa! Benim... 
Ben, Âlemlerin Rabbi olan Allah!" 5 diye 
seslenildi. 6 

31 Ve (o ses şöyle) devam etti: "Asanı ye- 
re bırak!" 

Fakat o asasının küçük ve çevik bir yılan 
gibi 7 hareket ettiğini görünce, ardına bak- 
madan dönüp kaçmaya (başladı). 

"Ey Musa! Yaklaş ve korkma; çünkü sen 
güvence altında olanlardan birisin! 32 
(Şimdi) elini göğsüne sok! Her tür kusur- 
dan arınmış olarak tertemiz, ışıl ışıl bir 
beyazlıkta çıkacaktır. 8 Haydi tüm korku, 
hüzün ve kaygılarından uzaklaşarak ken- 
dini topla! 9 İşte bu ikisi senin, Firavun ve 
onun kurmaylarına Rabbin katından (gön- 
derildiğinin) açık belgeleridir: çünkü onlar 
yoldan sapmış bir toplum olup çıktılar." 

33 (Musa) "Rabbim!" dedi, "Onlardan bi- 
rini öldüren benim,- buna karşılık onların 
da beni öldürmelerinden endişe ederim. 10 



1 Görkem ve gösterişinden dolayı "ulu dağ" an- 
lamına gelen Tûfun adı 23:20'de Seynâ/Sînâ 
olarak geçmektedir (Krş: 2:63, not 5). 

2 Ânestu'ya verdiğimiz mâna için bkz: 20:10, 
not. 

3 Buradaki fî edatı, bereketin toprağa izafe edil- 
diğine delalet eder (Bkz: 7:137, not 2). 

4 Eski Ahid'de bu ağacın "böğürtlen" anlamına 
gelen ulleyka olduğu söylenir. 



V* • ü~" U" 5 ' * — ^^ ji-Lj J^-^l u-^y ur* 2 * L-*i* 



i' 



JIJj Lif, llis _^l_itP jJI üljd l) j-JUül tŞj <üı 

i^ J> İSİ ijLl I o~-V I ^ İİİI 3^5 

' ıl'lT' il*U * ' ° l' T »T o 's~" 't'.i 

«4j] 4%ij ü_j£-j3 Jj -İİjj (>* olîU^ ^Jblls t_~»y! 
L- ~ij n-fr^° C-Jsi ^j I ı_jj JU |Sg ( ^ji_u)li uji I_jjl6= 

İU ülkL-i Uj==<J Ji>" j -JtJL>-U _îiii*A İ_İİH, JU 



34 îşte kardeşim Harun! Onun dili ben- 
den daha açık, daha düzgün: beni destek- 
leyip doğrulayan bir yardımcı olarak onu 
da benimle birlikte gönder! Çünkü ben, 
beni yalanlamalarından korkuyorum." 

35 (Allah); "Senin pazunu kardeşinle güç- 
lendireceğiz ve size öyle etkin bir güç ve 
yetki vereceğiz ki, ikinize de asla ilişe- 
meyecekler,- ve âyetlerimiz sayesinde siz- 
ler ve sizi izleyenler galip gelecekler." 



5 Aynı olay farklı vurgu ve ibarelerle Tâhâ 12 
ve Nemi 9'da da nakledilir. 

6 Vahyin üç şekilde geldiğini söyleyen âyet şu 
cümleyle başlar: "Hiçbir ölümlüyle Allah'ın 
(yüz yüze) konuşması olacak şey değildir" 
(42:51). Buradaki, vahyin şekillerinden ikincisi- 
ne girer: "..ya da perde gerisinden.." Buradaki 
"perde" ağaçtı. 

7 Buradaki ke benzetme edatı ve cân ile ilgili 



CUZ20 



•N3£s#» 



28 / KASAS SÛRESİ 



*¥^3^4* 



761 



bir not için ibarenin aynen geldiği Nemi zır bir kuş gibi durma, kendini topla ve üstlen- 



sûresinin 10. âyetinin ilgili notuna bkz. Yine 
yılanın hayye ve su'bân olarak adlandırılması 
için bkz: 20:20 ve 26:32, ilgili notlar. 

8 Zımnen: Elinizin peygamber eli gibi olması 
için, hatasız olmanız gerekmez. Musa'nın yed-i 
beyzası, bir kaza cinayeti işleyen el idi. Samimi 
tevbe her eli pırıl pırıl eder (26:33; 27:12, notlar). 

9 Lafzen "kolunu kanadını indirerek toparlan". 
Bu deyimsel ibarenin, "etrafından kendisine yö- 
nelen en ufak bir sesle ürküp uçmaya hazır bir 
kuşu" tasvir ettiği açık. Zımnen; "uçmaya ha- 



diğin sorumluluğu yerine getir" anlamı taşısa 
gerektir. Zemahşerî'nin dikkat çektiği "el pen- 
çe divan dur" anlamı, teslimiyete çağırdığı için, 
benzer imayı içermektedir. er-Rehb, Râğıb ve 
İbn Fâris'in de işaret ettiği gibi korku, hüzün ve 
kaygının bileşimi. Yani, başa gelmesinden kor- 
kulan bir şeyden dolayı olağanüstü sakınma ve 
ürkme hali. 

10 Bu endişenin kaynağı can korkusu değil, 
yüklenen sorumluluğu yerine getirememe kay- 
gısıydı. 



" ®tF~~$ t*~- = % * ' 



762 



*N3S^* 



28 / KASAS SÛRESİ 



«S^ 



CÜZ 20 



36 Musa onların karşısına hakikatin apa- 
çık belgeleri olan âyetlerimizle çıkınca 1 
"Bu tasarlanıp ortaya atılmış bir büyüden 
başkası değildir; zira biz önden giden ata- 
larımızın 2 geleneğinde 3 böyle bir şey ol- 
duğunu işitmedik!" dediler. 

37 Ve Musa: "O'nun katından, doğru yol 
kılavuzuyla gelenin kim olduğu ve bu yur- 
dun en sonunda kime kalacağını benim 
Rabbim daha iyi bilir; şu bir gerçek ki, za- 
limler asla başarıya ulaşamazlar" dedi. 

38 Firavun ise: "Siz ey efendiler!" dedi, 
"Sizin için (hayatınıza müdahil olan) 4 
benden başka bir ilâh hiç tanımadım. Ve 
sen ey Hâmân! 5 Benim için tuğla ocağını 
tutuştur da, bana yüce bir yapı inşa edi- 
ver! Kim bilir, belki o zaman Musa'nın 
ilâhına ulaşabilirim,- hoş, ben onun ya- 
lancının teki olduğundan eminim ya." 

39 İşte o ve onun askerleri yeryüzünde 
haksız yere büyüklendiler; 6 ve sandılar ki 
kendileri Bizim huzurumuza hiç çıkma- 
yacaklar. 

40 Sonunda onu ve askerlerini enseledik 
ve onları denize gömdük: Bak gör işte, za- 
limlerin- akıbeti nasıl olurmuş! 

41 Ve onları, (takipçilerini) ateşe çağıran 
rehberler kıldık; onlara kıyamet günü 
yardım da edilmeyecektir. 42 Zira Biz, 
lanet (halkasını) daha bu dünyada onların 



^ISN 



İl \Jİ U ljJli ol_l^ LLjÇL ^y, çliîti ÜS 

\~^ S ", 'ö~t ^^r>^t ^^ J-*İ Ç*- 1 * 1 LS?J ur*»¥' J^J 

j* I_^=ü cJLlc U %-Ü t L4; ! l_J o "y^j J Li 3 Şğf< 

•^ jilji ^j] SjA İŞ ^Jısk?.}© j_*ju»n 



14JİJ1 »ıJ, ^ ^_iıüi3ÎjHi Sj^ 
tlj'ı ÜJj© ^->ikjı 5_^ ^_i 



L J ^ 



1 * û-J a A__LaJ 



jj^ı 5jJ-İji ıi^=ülı u jjş ly, 4.1^=^1 ( 

<@ ojjj-iS^J^ (4UJ -u^-jj ^j.jb^ ^-^-üJ , 






(yüreklerine) geçirmişizdir; 7 Kıyamet 
Günü'nde ise aşağılık ve iğrenç olan yine 
onlar olacaklar. 8 

43 Ve Doğrusu, önceki nesilleri (hak et- 
tikleri) helake sürükledikten sonra, in- 
sanlık için bir bilinç kaynağı, 9 bir doğru 
yol rehberi ve bir rahmet membaı 10 ola- 
rak Musa'ya Kitab'ı verdik ki belki (so- 
rumluluklarını) hatırlarlar. 



1 Bu âyetler âsâ ve yed-i beyzâ'dıı. Birincisi 
peygamberin uyarıcı (nezîr) oluşunu, ikincisi 
müjdeci {beşîr} oluşunu temsil eder. Âsâ cela- 
lin, yed-i beyzâ cemalin teceilisidir. Âsâ kah- 
rın, yed-i beyzâ lutfun sembolüdür. Âsâ gücün 
yed-i beyzâ bilgi ve hikmetin simgesidir. 

2 Abâine'l-evvelîrii çevirimizin gerekçesi için 
bkz: 23:24, not 6. 

3 Çevirimiz fî edatına dayanmaktadır. 

4 Bu açıklama, Firavun'un "Ben sizin Rabbini- 



zim, en büyük benim" (79:24) iddiasına dayan- 
maktadır. Rab olma iddiası, tüm boyutlarıyla 
"hayata müdahil olma" iddiasıdır. Değilse, Fi- 
ravunlar Mısır'ının Amon kültü çok tanrıcıydı. 

5 Bazı oryantalistler Hâmân olarak anılan kişi- 
nin, Eski Ahid'de Pers kiralı Ahaşveroş'un ve- 
ziri olarak geçmesinden yola çıkarak Kur'an'ı 
eleştirirler. Fakat son dönemlerde, Firavunlar 
dönemine ait hiyerogliflerde II. Ramses'in 
Âmen isminde bir yardımcısı olduğu tesbit 



CUZ20 



«Şz^sŞ* 



28 / KASAS SÛRESÎ 



♦N^^#» 



763 



edilmiştir (Cabiri, Medhal ile'l-Km'ani'l-Kenm 
330, Daru'l-Beydâ'-2006). Yine hiyerogliflerde 

Firavun'un imar işleriyle görevli vezirinin adı- 
nın Hâmân olarak imla edildiği M. Bucaille ta- 
rafından kaydedilmiştir. Hâ-Âman, Amon dini- 
nin rahiplerine verilen isimdi ve protokolde Fi- 
ravun'dan sonra gelen ikinci kişiydi. 

6 Büyüklenme hakkına sahip olan tek varlık 
(el-Mütekebbir) Allah'tır (59:23). 



7 Kendi akıllarını doğru kullanmak yerine, baş- 
kalarının peşine körü körüne takılmak, "halka- 
lı köle" olmak anlamına geliyor. Lanet'in "dış- 
lama" anlamı için bkz: 3:87, not. 

8 Kişi dünyada kendine ne değer biçiyorsa, âhi- 
rette kendini o değerde bulacaktır. 

9 Bkz: 7:203 ve 17:102, not. 

10 İlahi vahiylerin tümü, Allah'ın insana olan 
merhametinin kelam suretindeki tecellisidir. 



^£S^*0*^S23j^ 



764 



■*^5^^^* 



28 / KASAS SÛRESÎ 



•N^sf* 



CÜZ 20 



44 VE SEN (Ey Peygamber)! Biz (vadinin 
bir yamacında) Musa'ya bu Emr'i 1 bildi- 
rirken, sen vadinin öbür 2 yamacında de- 
ğildin; dolayısıyla (olan biteni oradan) iz- 
leyen tanıklardan da değildin. 3 45 Tam 
aksine, Biz (o günden bu güne) nice ku- 
şaklar var ettik ve bunların üzerinden de 
nice zaman akıp gitti. 

Dahası sen, kendilerine mesajlarımızı ilet- 
mek için 4 Medyen sakinleri arasında bu- 
lunmuş da değildin; fakat (bu mesajları) 
öteden beri gönderip duran da yine Bizdik. 5 

46 Yine sen, Biz nida ettiğimizde (Sina) 
Dağı'nm yamacında da değildin; ve fakat 
senden önce uyarıcı gelmemiş bir toplu- 
mu uyarman için Rabbin tarafından rah- 
met olarak gönderildin,- belki (sorumlu- 
luklarım) hatırlarlar. 

47 İmdi muhataplar, elleriyle işledikleri 
yüzünden başlarına bir musibet gelmesi 
durumunda: "Rabbimiz! Keşke bize bir 
elçi gönderseydin de biz de Senin mesaj- 
larına uyup inanan kimselerden olsaydık, 
olmaz mıydı?" demesinler diye (gönder- 
dik seni). 

48 Ama, kendilerine Bizim katımızdan 
gerçeğin ta kendisi geldiğinde: "Musa'ya 
verilenin bir benzeri ona da verilseydi 
ya!" derler. Peki ama, onlar bundan önce 
Musa'ya geleni de inkâr etmemişler miy- 
di? (Bu kez de) "Birbirini destekleyen iki 
gözbağcılık mahsulü" diyorlar ve ilave 
ediyorlar: "Zaten biz, hepsini birden 
inkâr ediyoruz." 



1 Emi, yani "şeriat", "yasa" ya da "buyruk" an- 
lamına gelen ve Eski Ahid'in ilk beş kitabını 
oluşturan Tora. Kur'an'da Musa'ya verilen va- 
hiy A'lâ 19'da suhuf, diğer tüm âyetlerde kitab 
olarak geçer. Sadece Enbiya 48'de kitab hem 
Musa, hem de Harun'a isnat edilir. Kur'an'm 



MSN 



u j 






■* ' - ' » S' » e - ~ - 

\jijİİS ,*_£j.b! C—^Jİ Uj 4—L-aj t {■ . ■"" jl V «J"İ 

- • 's ' ' î ,- * ' • ' ~ - , 

{yi dj&j j s-iiiiji *_Jbi y y^j ıllîi cJLLji V^J il» 5 

','.'> s >, n> _ , . J - J - 

Oj^slS Ji==sj Ut IjJUj IjAÜjj 0I>*— * I Jlî jlî ^_« 
<u-i! L^L» İ^-Ua! 3A <üt Oip j^ i_jIİS^j t_j_jli Jî@ 

_«-^ 4 -e>* £-h' 0-*-° J— ^' 0-°J f»**l>*! ü_j-»-^j 11; t 
IH 5-*fclUa!l ^j-ÜI ti- 1 -*? ^ <ül 01 <ü) 5-» (j 



J_A 



49 De ki: "Eğer doğru sözlü kimselerse- 
niz, haydi Allah katından doğru yola bu 
ikisinden daha iyi yönelten başka bir ki- 
tap getirin de, ben de ona uyayım." 

50 Fakat eğer senin (bu çağrına) cevap ve- 
remiyorlarsa, iyi bil ki onlar kendi keyfi 
ve bencil yargılarına uyuyorlar. 6 Allah'ın 
rehberliği dışında kendi keyfi ve bencil 
yargılarına uyan kişiden daha sapkın biri 
olabilir mi? 

Şüphe yok ki Allah, zulmü tabiat haline 
getiren 7 bir toplumu doğru yola yönelt- 
mez. 



Tevrat'la kastettiği şey 39 kitaptan (ya da 54 Pe- 
raşa/Sidra'dan) oluşan ve bir çok İbranî peygam- 
berin kitaplarının yer aldığı Eski Ahid'dir (Ta- 
nah). İşte bu yüzden olsa gerek, hiçbir âyette 
Tevrat ismi Musa adına izafe edilmez. Tev- 
rat'tan esfâr (kitaplar) diye söz edilen tek yer 



CÜZ 20 



•Şss3£=4» 



28 / KASAS SÛRESİ 



-*N^33*- 



765 



62:5'tir. 

2 Lafzen: "..batı.." 

3 Atıf yaptığı tarihi olayı ve onun içerisinde yer 
aldığı kıssayı Kur'an vahyinin ilâhiliğine delil 
olarak gösteren bir âyet. Zımnen: Bu olaylar- 
dan, böylesine ayrıntılı bir biçimde ancak vahiy 
sayesinde haberdar oldun. 45 ve 46. âyetlerde 
yer alan aynı delil, farklı formlarla Âl-i îmran 
44 ve Yusuf 102'de de geçer. Kur'an'ın aktardı- 
ğı bu kıssalar nüzul ortamında bilinenden fark- 
lı olmasaydı, bu türden meydan okuyucu ifade- 
lere başvurmaz, ya da bu ifadeler muhataplar 
tarafından alaya alınırdı. Böyle bir şey bilmiyo- 
ruz. Bu yüzden, "bunlar sana vahyettiğimiz 
gayba dair haberler" (11:49) âyetindeki ğayb 
"senin şahit olmadığın" mânasına alınabilirse 
de, sadece bu mânaya indirgenemez. 

4 Ya da: "kendileri önünde (diz çöküp öğren- 



mek maksadıyla) okumak için". Zımnen 'Musa 
okuma yazma bildiği ve Medyen'de bir üstattan 
eğitim gördüğü halde, sen ne okuma-yazma öğ- 
rendin, ne de bir üstattan ders aldın'. Seni Allah 
eğitti. 

5 Mukatil, 'aleyhim' deki zamirin Mekkelileri 
gösterdiğini söyler [Tehir). Dahhak ise bu za- 
mirin Medyenlileri gösterdiği görüşündedir. Bu- 
na göre âyetin son cümlesi şöyle olur: "..fakat 
(bütün elçileri) başından beri gönderen yine Biz- 
dik" (Râzî). Bu mâna da en az meale 
çıkardığımız mâna kadar isabetlidir. Fakat 
bağlam tercihimize daha münasiptir. 

6 Heva: "keyfi ve bencil yargı". Bkz: "Hevasmı 
tanrısı edinen kimsenin durumunu göz önüne 
getirsene bir" (25:43). 

7 Zulüm ancak tabiat haline gelince sahibine 
isim olur. Çevirimizin gerekçesi budur. 



«Ns3^#. 



766 



*N3£N*- 



28 / KASAS SÛRESİ 



•^3£^> 



CÜZ 20 



51 DOĞRUSU Biz bu ilâhi sözü onlara 
adım adım 1 ulaştırdık ki, 2 belki (sorum- 
luluklarını) hatırlarlar. 3 

52 Kendilerine daha önce kitap vermiş 
olduğumuz kimseler ona inanmak duru- 
mundadırlar. 4 53 Onlar, kendilerine 
(Kur'an vahyi) iletildiğinde "Buna iman 
ettik, çünkü bu Rabbimizden gelen haki- 
katin ta kendisidir; zaten biz bundan ön- 
ce de (O'na) kayıtsız şartsız teslim olmuş 
kimselerdik!" 5 derler. 6 

54 İşte, her şeye (rağmen hakta) direnme- 
lerine, kötülüğü iyilikle savmalarına ve 
kendilerine rızık olarak verdiklerimizden 
infak etmelerine karşılık, kendilerine iki 
kat ecir verilecek olan böyleleridir. 7 55 
İşte onlar, düşüncesizce söylenmiş bir 
söz 8 işittiklerinde ondan yüz çevirirler ve 
"Bizim yaptıklarımızın sorumluluğu bi- 
ze, sizin yaptıklarınızın sorumluluğu da 
size aittir; yolunuz açık olsun; 9 biz ken- 
dini bilmezlerle bir arada bulunmak iste- 
meyiz" derler. 

56 ŞÜPHESİZ ki sen sevdiğin herkesi 
doğru yola yöneltemezsin; ve fakat Allah 
(isteyenin) doğru yola yönelmesini di- 
ler: 10 zira O kimin doğru yola girmek is- 
tediğini çok iyi bilir. 11 

57 Bir de: "Eğer seninle birlikte doğru yo- 
la girersek, yurdumuzdan yuvamızdan 
koparıiırız" dediler. 12 Ama onları, saye- 
mizde her türlü ürünün gelip rızık olarak 
kendisinde toplandığı kutsal bir doku- 
nulmazlığa sahip güvenli bir yere yerleş- 
tirmedik mi? Ne ki onların çoğu bunun 



MSN 






o-- 






0}j^-i3 hjr^ ^ ü-*>S f-V^ O^JJİ JJil Jİ 



ISI 



3- 
- . > 



ı üjjüu ~_a>uijj UU_3 SiI—wJI <u_-~j*JIj 



^ssüUİI ^=âj ÜUJ.1 LU IjJU j İİS- lji>! y&\ 

ÖjJ Jt^ J^= ^'j-^ 4^ l^i ^ ^ f* 1 1>^ 

^ ijJl: ^j_i: ı^ı j^J^ 6$\ jjuy 



farkında bile değil. 

58 Ama Biz, refahın şımartıp azgıniaştır- 
dığı nice ülkeyi helak etmişiz. Bakın, iş- 
te onların yaşadıkları mekânlar! Pek azı 
dışında arkalarından oralara bir daha yer- 
leşen olmadı: ve zaten her şeyin ebedi 
vârisi sadece Biziz. 

59 Ama senin Rabbin hiçbir ülkeyi, onla- 
rın ana kentine kendilerine mesajlarımı- 
zı okuyup açıklayan bir elçi gönderme- 
dikçe asla helak etmemiştir. 13 

Zaten Biz başkalarını değil, sadece fertle- 
rinin (birbirine) zulmettiği toplumları 
helak etmişizdir. 14 



1 Vassalnâ, "birbiri ardınca, peşi peşine" anla- 
mına gelmekle beraber, vahyin belli bir süreç 
içerisinde ve birbirini açıklayan bölümler ha- 
linde indirilmesini ifade eder (Taberî ve Râzî). 

2 Metnin başındaki ve bağlacı, çeviride karşılı- 



ğım "ki" olarak bulmuştur. 

3 Zımnen: "üzerinde iyice düşünüp gerekli 
dersleri çıkararak.." 

4 Öznenin yüklemden önce gelmiş olması, 



CÜZ 20 



°^3£s** 



28 / KASAS SÛRESİ 



^^^ 



767 



cümleye eylemi pekiştiren bir yananlam katar 
(İbn Aşur). Bu, çeviriye "inanmak durumunda- 
dırlar" şeklinde yansımıştır. Bu, o dönemde Ha- 
beşistan'dan gelen Hıristiyan din adamlarından 
oluşan kafileye işaret ettiği gibi, kipin özelliği 
gereği gelecekte Kur'an vahyine teslim olacak 
tüm samimi Kitap Ehlini de kapsar. 

5 Veya: "biz bundan önce de müslüman olmuş 
kimselerdik.." İslâm ve müslüman terimlerinin 
tüm vahiylere iman etmiş kimseleri kapsadığı- 
nın ve bu terimlerin özelleştirilemeyeceğinin, 
hepsinden öte bu, Kur'ani ifadelerin bir "isme" 
değil bir "niteliğe, duruşa ve hale" yani "Al- 
lah'a kayıtsız şartsız itaat etme haline isim ol- 
duğunun açık ve net bir ifadesidir. Kur'an'm bu 
konudaki yaklaşımının diğer tanıkları için bkz. 
'•'İslâm Allah'ın kabul ettiği tek hak dindir: 3:19 
ve 85; Nûh müslümandır: 10:72; İbrahim müs- 
lümandır: 2:131-132; 3:67; İsmail müslümandı: 
2:128; Lût müslümandı: 51:36; Yusuf müslü- 
mandı: 12:101; Musa ve İsrâiloğulları müslü- 
mandı: 10:84; tüm İbranî peygamberleri müslü- 
mandı: 5:44; Firavun ölürken müslüman olmak 
istemişti: 10:90; Süleyman müslümandı ve Bel- 
kıs müslüman olmuştu: 27:44. İsa ve havarileri 
müslümandı: 5:111. 

6 52-55 arasındaki âyetlerin gönderme yaptığı 
yaşanmış olay kaynaklarda şöyle geçer: "Habe- 
şistanlı kitap ehlinden oluşan 20 kişilik bir gu- 
rup Mekke'ye gelir. Hz. Peygamber onlara 
Kur'an okur. Onlar gözyaşları içinde dinlerler 
ve okunanın Allah kelamı olduğunu tasdik 
ederler (İbn Hişam ve Beyhaki). Bu âyetle daha 
önce inmiş olan Şu'arâ 197 arasında bir bağ var- 
dır. Biz, teslisçi Hıristiyanlardan farklı olarak 
"Biz Nasârâ'yız" (5:14 ve 82) diyenlerin muvah- 
hid İsevilerden oluşan farklı bir gurup olduğu 
kanaatindeyiz. İşte bu Habeşli gurup onların 
başında geliyordu. Bu muvahhid İseviliği Mek- 
ke'de üç kişi temsil ediyordu: Varaka b. Nevfel, 



Ubeydullah b. Cahş ve Osman b. El-Huveyris. 

7 Hem Kur'an vahyinden önceki vahye iman et- 
tikleri, hem de onlardan sonra gelen Kur'an'a 
iman ettikleri için. Açıktır ki, içinde yaşadığı 
geleneğin zincirini kırarak inandığı temel de- 
ğerlerin en berrak ve parlak bir biçimde ifadesi- 
ni bulduğu son vahye inanmak için harekete 
geçen her kitap ehli, eski çevresi tarafından 
maddî manevî baskılara maruz kalacaktır. 

8 LağVi böyle çevirimiz için bkz: 2:225, not 1. 

9 Lafzen: "size selam olsun". Bu bağlamdaki en 
uygun karşılığı. 

10 Çevirimizin dilsel gerekçesi için bkz: 10:25; 
14:4 ve 24:21, notlar. Âyetin sonundaki "O ki- 
min doğru yola girmek istediğini çok iyi bilir" 
cümlesi tercihimizi desteklemektedir. 

11 İlk müfessirlerimiz bu âyeti, Hz. Peygam- 
ber'in çok sevdiği amcası Ebu Talib'e İslâm'ı 
telkinlerinin sonuçsuz kalmasıyla ilişkilendi- 
rirler. Ebu Talib bu telkinlere rağmen "Babala- 
rının dini üzere olduğunu söyleyerek son nefe- 
sini vermişti" (Buhârî). Elbette âyet tüm za- 
manlar ve mekânda geçerli bu hakikati beyan 
eder: Hidayet kişinin kendi yönelişini Allah'ın 
ödüllendirmesidir. Belirleyici olan insanın ira- 
desidir. 

12 Mekkelilerin tarihi korkusu diğer kabileler 
tarafından Mekke'den çıkarılmaktı. Zira Mek- 
ke tarihinde bu çok yaşanmış ve kendileri de 
Mekke'deki bu konumlarını öyle elde etmişler- 
di. 

13Krş: 11:117. 

14 Hz. Ömer'in "Adalet mülkün temelidir" sö- 
zü, İbn Teymiyye'nin "Devlet küfürle değil zu- 
lümle yıkılır" sözü, hep bu gibi âyetlerin inşa 
ettiği bir aklın ürünüdür. Değil mi ama: Adalet 
devletin imamdır. 



^^^ 



768 



*r~^3 S^* 



28 / KASAS SÛRESİ 



•f^JS^t* 



CUZ20 



60 Ve size her ne verilmişse, hepsi de 
dünya hayatının kısa vadeli hazları ve sü- 
südür; Allah katında olanlarsa daha ha- 
yırlı ve daha kalıcıdır: Hâlâ akletmeye- 
cek misiniz? 

61 Şimdi kendisine tarifsiz güzellikte bir 
vaadde bulunduğumuz ve sonunda ona 
kavuşan kimsenin durumu, kendisine 
dünya hayatının tadımlık hazlarını tattır- 
dığımız ve Kıyamet Günü yargı önüne çı- 
karılacak birinin durumuyla aynı olur 
mu? 1 

62 İşte o gün (Allah) onlara seslenecek ve 
"Öteden beri Bana ortak olduğunu san- 
dıklarınız hani, neredeler?" diye soracak. 

63 Aleyhlerindeki sözün gerçekleştiğini 
gören kimseler: "Rabbimiz!" diyecekler,- 
"İşte şunlar bizim azdırdıklarımız; ken- 
dimiz azdığımız gibi onları da azdırdık: 
(onlarla) ilişiğimizi kesip sana sığmıyo- 
ruz; zaten onlar aslında bize tapıyor de- 
ğildiler." 2 

64 Sonunda onlara "Çağırın ortak (koş- 
tuklarınızı!" denilecek ve onları yardı- 
ma çağıracaklar, 3 fakat kendilerine asla 
karşılık verilmeyecek ama azabı görüve- 
recekler. 4 

Ne olurdu sanki, daha önceden doğru yo- 
lu bulmuş olsalardı! 

65 îşte o gün (Allah) onlara seslenecek ve 
"Gönderilen elçilere nasıl bir karşılık 
verdiniz?" diye soracak. 5 66 Fakat artık 
onlara (kendilerini kurtaracak) haberlerin 
yolu kapanmış olacak; dahası onlar, bir- 
birlerine de soramayacak. 

67 Ama tevbe eden, iman eden ve imana 
uygun davrananlara gelince, işte böylele- 



E>|5J^ 



„.<2 



Uj l^jüjj LlidJS Sj--*>ül ç-L-i^ji *A— £> ,>* *jlujI L-oj 

UÎ-J t>\id£-J -y— aİl |H| Ojlâjö ^kJ>\ (Jİjtj J—ir*" "^' •^ £ ~ 

- * ^i \-'.\\s - ' ' u - l'- *\-' i - ' ''/ -*J ' >< \* -- 
aJfc j^J w-U ! o i-^tJ I Ç-ULa o U-*Xa /. i ' <U3 J( ft^S U •*- 

, .is i, , .* i,; ™ f ;.» .;..>» ' .. .1 , 3, ^ 

"5*' - E ^»,' ' 9 > • ' C '" .* ~jT „' ••." 

ı ti s ° >?[ °"t ' ı';'°ıt t'^t" ° f '\ ı > " " °'\- ° ' ' ' '<' 
.- , * • t'., >>•*'. 7?. s \ d-f » ,'j - ..-.. ^™ -r J -.^ 






rinin kurtuluşa erenlerden olması bekle- 
necek. 

68 Ne ki dilediğini yaratan ve (elçi) seçen 
yalnızca senin Rabbindir. Zaten (bu ko- 
nuda) onların seçim hakkı asla olmamış- 
tır: 6 yüceler yücesi Allah'ın aşkın olan 
zâtı, onların şirk koştukları her şeyin öte- 
sindedir. 

69 Onların göğüslerinde sakladıklarını da, 
açığa vurduklarını da en iyi biİen senin 
Rabbindir. 70 Zira O kendisinden başka 
ilâh olmayan Allah'tır. Bu dünyada da öte 
dünyada da 7 hamd bütünüyle O'na mah- 
sustur ve nihai yargı sadece Ona aittir: zi- 
ra O'na döndürüleceksiniz. 



1 Burada biri iki dünyalı diğeri tek dünyalı iki 
tipten söz edilir. İki dünyalı olan ebedi dünya- 
sına yaptığı yatırımı kat kat fazlasıyla bulmuş, 
tek dünyalı olan onu da kaybedince elleri boş 
kalakalmıştır. 



2 Zımnen: kendi arzu ve tutkularına tapıyorlar- 
dı (25:43 ve 10:28). 

3 Lafzen: "..denildi., çağırdılar., verilmedi." 
Âhirete ilişkin bir bağlamda kullanılan geçmiş 
zaman kipi, adı geçen eylemin mutlaka gerçek- 



CUZ20 



<£s=3£N* 



28 / kasas sûresi 



*^3^« 



769 



leşeceğine delalet eder. Bu kipleme aynı zaman- 
da gaybi bir hakikat olan âhiret hayatının za- 
man üstü oluşuna da bir îmâ taşır. 

4 Veya: "Yalvarıp yakarın ortak koştuklarını- 
za!" denilecek; bunun üzerine onlara yalvarıp 
yakaracaklar, fakat yakarışlarına asla karşılık 
verilmeyecek". 

5 "Andolsun, kendilerine elçi gönderilenlerden 
soracağız..." (Krş: 7:6) âyetinin ilk yarısı burada 
ikinci yarısı 75. âyette dile getirilmektedir. 

6 Veya: "dilediğini yaratan ve (insanlar için) ha- 
yırlı olan her ne idiyse onu seçen yalnızca senin 
Rabbindir" (Taberî; krş: Zemahşerî). Taberî bu 
ibareyi, ilâhi iradenin genel niteliğine atıf ola- 



rak alır ve insan iradesini, bu ibarenin son kıs- 
mına dayanarak reddedenlere karşı savunma 
sadedinde mâ'ya ilgi zamiri anlamı verir. Fakat 
bu ibarenin, öncesinde yer alan elçilik konu- 
suyla (Âyet 65 vd.) doğrudan ilgili olduğunu dü- 
şünmek, bağlama daha uygun görünmektedir. 
Mukatil bu âyeti "Bu Kur'an şu iki şehrin bü- 
yük adamlarından birine inmeli değil miydi?" 
âyeti bağlamında açıklar ve iki âyetin iniş nede- 
nini de aynı olaya bağlar (43:31, not). Aynı isim, 
âyetin şirkten tenzihi içeren son kısmının Sâd 
5. âyette aktarılan itiraza verilmiş bir cevap ol- 
duğu görüşündedir. 

7 Lafzen: "..önünde de sonunda da.." 



•«■fz^ŞS^ 5 ?* 



770 



«£^ 



28 / kasas sûresi 



»iss^e^* 



cüz 20 



71 DE Kİ: "Hiç düşündünüz mü, eğer Al- 
lah geceyi üzerinizde Kıyamet Gününe 
kadar baki kılsaydı, Allah'tan başka size 
ışık getirebilecek ilâh kimdi? Hâlâ (bu se- 
se) kulak vermeyecek misiniz? 

72 De ki: Hiç düşündünüz mü, eğer Allah 
gündüzü üzerinizde Kıyamet Gününe ka- 
dar sürekli kılsaydı, Allah'tan başka size 
bağrında dinlendiğiniz geceyi getirebile- 
cek ilâh kimdi? Hâlâ (bu gerçeği) görme- 
yecek misiniz? 1 

73 Evet O size olan rahmetinin bir ifade- 
si olarak geceyi ve gündüzü var etti ki, il- 
kinde bağrında dinlenesiniz, diğerinde 
O'nun lutfundan (payınızı) arayasınız di- 
ye: belki böylece şükredersiniz. 

74 VE O GÜN (Allah) onlara seslenecek 
ve "Öteden beri Bana ortak olduğunu dü- 
şündükleriniz hani, neredeler?" diye so- 
racak. 2 75 Zaten (o demeye kalmadan) 
Biz, her ümmetten bir tanık çıkarmış ola- 
cağız; 3 ve dönüp "Haydi, getirin delilini- 
zi!" diyeceğiz. Sonuçta onlar anlayacak- 
lar ki, gerçek bütünüyle Allah'tan yana 
ve (çarpık tasavvurlarının) ürettiği sahte 
ilâhlar kendilerini yalnız bırakmış. 4 

76 UNUTMAYIN ki, Karun 5 da Musa 
kavmine mensup biriydi; fakat onların 
omuzlarında yükselerek haddi aştı,- 6 zira 
Biz kendisine öyle hazineler vermiştik 
ki, sadece anahtarlarını 7 taşımak bile 



HEN 



,, ^ j» . 

"- -'-'"-».İM i -* • ° 



<US O $x£zszu»3 J-wÜ A^=UJb «tül ^£- *Uİ ^ «U-ylJ! *jj 

51P13 Jjji ^ jii ^5 ^30 5^ ^ 

t , S ı . -■ , _ 

\ s <- , *■ ^ ' ^ ' c 



■J^ÜIOJ^İS V ■ 



«ji <ü JU il 



^ÎVj. 



® 



öi- 



tUl 



I <&l j_^il LX^== ı ^_v«il3 LlIaJ! ^— ° 



güçlü kuvvetli bir müfrezeye zor gelirdi. 

Bir gün kavmi 8 ona dedi ki: "Şımarma! 
Çünkü Allah şımaranları asla sevmez. 77 
Gel sen Allah'ın sana verdiklerini doğru 
yolda harcayarak âhiret yurdunun (mut- 
luluğunu) ara, üstelik dünyadan da nasi- 
bini unutma! Allah'ın sana iyilikte bu- 
lunduğu gibi, sen de (başkalarına) iyilik 
yap ve sakın ola yeryüzünde haddi aşarak 
bozgunculuk edeyim deme: çünkü Allah 
bozguncuları asla sevmez!" 



1 Bu iki âyet kâinattaki kozmik dengeye ve eş- 
yanın çift/zıt kutupluluğuna delalet eder. Zım- 
nen: Ey insan, dengeyi bozma! Belki, bir insa- 
nın sapmasının kâinatın kozmik dengesini 
sarstığına dair bir îmâ olarak da anlaşılabilir: 
Küçük âlem bozulursa büyük âlem etkilenir. 

2 Sûrenin 60. âyetiyle karşılaştırınız. 

3 Bu âyet 65 ile birlikte A'râf 6. âyetteki haki- 



kati ifade etmektedir (65 'in notuna bkz). 

4 Yamuk tasavvur sahte tanrı imaiathanesidir. 
Bir Allah'a kul olmaz da, kul olacağı binlerce 
tanrı icad eder. 

5 Karun servete sahip olmanın değil, servete ait 
olmanın prototipidir. Karun ismi Eski Ahid'de 
anılmaz. Fakat Mısır'da Feyyum vilayetinin ku- 
zeybatısında bulunan dünyanın en eski tabii 



CUZ20 



-«N^sf*- 



28 / KASAS SÛRESİ 



-*^^^«~ 



771 



göllerinden biri Karun ismini taşımaktadır. Bu- 
rada yapılan kazılarda Firavun (ayrıca Roma ve 
Kıpti) döneminden kalma eserler bulunmuştur. 
Aynı kaynak bu bulgulardan yola çıkarak, je- 
olojik araştırmaların Hz. Musa'nın Firavun ve 
ordusundan kurtulmak için Mısır'dan çıkışı de- 
niz yoluyla değil, Karun Gölü üzerinden ger- 
çekleştiği sonucuna varır. Muhtemelen Karun, 
kendi adını alan bu gölün kenarında yaşamıştır. 
Yine buradaki Sağa Sarayı kalıntılarında altın 
heykeller bulunmuştur (www.arabiyat.com 
/cgi-bin/magazine/exec/search.cgi). 

6 Beğa, "haddi aştı, tecavüz etti" anlamına gelir 
ki, buradaki taşkınlık ve tecavüz, 'aleyhi ile bir- 



likte ekonomik bir sömürüye atıf olsa gerektir. 

7 Mefâtih hem "anahtar" anlamına gelen mif- 
tâh ya da miftatim, hem de "kilit altında koru- 
nan şey, değerli eşya" yani "hazine" anlamına 
gelen mefrah'm çoğuludur. Bu tahlil Enam sû- 
resinin 59. âyeti için de geçerlidir. Zımnen: Ser- 
vetini veya anahtarlarını kilit altında saklıyor, 
aslında kendini servetine kilitliyordu,- Allah ba- 
tırırken ikisini de ayırmadı. 

8 Karun'un Hz. Musa ile akrabalık bağları olan 
İbranî kavmine mensup biri olduğunu îmâ etse 
gerektir. Bu aidiyetine rağmen Karun, hakimin 
yanında değil güçlünün yanında yer aldı. 



*§SE^5^ 



772 



•N3£N» 



28 / KASAS SÛRESİ 



•fs^îs 5 ?* 



CUZ20 



78 (Karun) "Herkes iyi bilsin ki bu serve- 
te ben, kendi bilgim ve becerim sayesin- 
de ulaştım" dedi. 1 O bilmez miydi ki Al- 
lah, kendisinden önceki kuşaklar içeri- 
sinden ondan daha güçlü kuvvetli ve 
maddî birikimi daha fazla olan nicelerini 
helak etmiştir. 2 

Artık, suçu tabiat haline getirenlerin 3 gü- 
nahlarından sual olunmaz. 4 

79 Ve işte bu kişi kavminin karşısına 
tüm görkem ve gösterişi içinde çıkmıştı. 
Yalnızca dünya hayatını isteyenler (ona 
bakıp) "Ah keşke, ne olurdu Karun'a ve- 
rilen kadar bize de verilseydi! Şu kesin ki 
o gerçekten de çok şanslı biriymiş!" der- 
lerdi. 5 

80 Fakat bilgi ve bilginin amacını kavra- 
ma yeteneğiyle 6 donatılmış olanlar da ; 
"Yazıklar olsun size! İman eden ve Al- 
lah'ın razı olduğu iş işleyen kimselere Al- 
lah'ın verdiği ödül daha hayırlıdır,- ama 
ona sabredenlerden başkası kavuşamaz" 
derlerdi. 

81 Nihayet (Karun'u) da, onun evini bar- 
kını da yerin dibine geçirdik. 7 Artık Al- 
lah'tan başka hiç kimse onun yardımına 
yetişemezdi: (ama ona Allah da yardım 
etmedi), zira yardımı hak edenlerden de- 
ğildi. 

82 Daha dün onun yerinde olmaya can 
atanlar diyorlardı ki: "Vay canına, demek 
ki kullarından dileyenin rızkını genişlet- 
meyi dileyen, dileyeninkini de sınırlama- 
yı dileyen Allah'mış! Eğer Allah bize lut- 



M3*^ 



Ji 4İ! ül »_İ»j a-JjI ı£-^£- ft-lc- [ _^s- 4-jLjjjl l_*Jl JLi 

fi y 

jX£r-=> 1 j ö_jî iSj> JL_İİ _jA ^ o _jy^l (V* 4 — M> ,V" — İJJL»! 

s.i - , , • ' > , , . s ' ' ' 



t — 'o 



@-v;Jic- Ja >■ jJJ 4_j| jjjLi j^jjl LJo \La l_L) cJj Lj 

\ 1 t * 00 > S s * 

<u lli_lAiÖ! jj^UaJl Vl 1 j.âL "^j L^Jli» J_ oi-j 

4jl^=w l_ji*3 jV-ÜI TV-^'j «H ılrij" : -ıll ^_« OD Uj 

^yı *l_lj l y*} 3j^l h S •öi\ o^=>i,j öjiyt ,j*~*z\-> 

5^JLU 141İ4J :j>.Vl jlIJl ^iAiî © üj>H^=ül ^ V 
Şilili —IiUülj uL-ls Vj ^j^l l/ r^JLc- öjx~ijj "i/ 

'' '* i ^ " o ^, s ,» *.->'-".', - ° ^ — o , r 

^Aâ ÂL; ~JÜ S-l>- ^J l^J-» J— J^~ "^ *j — IjJlj *U>- j^ ^) 

,.*>,„ > ' ' ,,; > , , ? , = t 

(Q j_jl«ju l_j_jl£== U 7 1 oIlI — *îl 1jİ*p ji-^1 lSJ?^ 



fetmemiş olsaydı, elbet bizi de yerin dibi- 
ne geçirirdi! Vay be! Görülen o ki, meğer 
nankörler 8 asla iflah olmazmış?" 

83 İşte orada (bir de) âhiret yurdu var! Biz 
orayı yeryüzünde büyüklük taslamayan 
ve fesat çıkarmak istemeyen kimselere 
tahsis ederiz: zira mutlu son sorumlu 
davrananların olacaktır. 9 

84 Kim huzura iyiliklerle çıkarsa, işte 
ona getirdiğinden daha hayırlısı vardır. 
Kim de huzura kötülüklerle çıkarsa, işte 
kötülük yapan o kimseler sadece yaptık- 
larının karşılığını görecekler. 10 



1 Zımnen: Serveti sınav aracı olan bir emanet 
değil mutlak bir mülkiyet olarak gördü. Serve- 
tin sadece "alman" değil "verilen" bir şey oldu- 
ğunu hatırlamadı. Eğer hatırlasaydı, "vereni" 
görecekti. Sözün özü: Karun mutlak anlamda 
servete sahip olduğunu sanınca, servete ait ol- 



du. 

2 Krş: 30:9; 40:82. 

3 Mücrimîn'i bu şekildeki çevirimiz için bkz: 
8:8, not. 

4 Çünkü "suç" onun için ayrılmaz bir nitelik 



CÜZ 20 



•fsSŞŞŞs?* 



28 / KASAS SÛRESİ 



■»£s^$^« 



773 



halini almıştır. Krş: "Günahkarlar alamet- 
lerinden tanınacak" (55:41). 

5 Kitlelerin servete şaşı bakışı: akıbeti düşüne- 
cek ufuktan yoksun olanlar, her şeyi 'şimdi ve 
kuradadan' yola çıkarak değerlendirirler. 

6 llm'i çevirimiz için bkz: 21:74, not. 

7 Servet, meratibü'l-vücutta (varlık hiyerarşisi) 
en aşağı tabakayı ifade eder. însan yüzünü serve- 
te dönerse sırtım Allah'a dönmüş olur. Kendisi- 
ne tutunanı servet aşağı çekerek yerin dibine ba- 
tırır. Sözün özü: Servet insanın nesnesidir, insan 
servet elinde nesneleşirse, Allah onu servetini 
eline vererek cezalandırır. Bu takdirde at süvari- 



sinin sırtına binmiş olur. Kıssanın verdiği ders 
şudur: Sırta alman servet sahibini yere geçirir. 

8 Lafzen: "kâfirler.." Bu kelime Şuara 19'da 
açıkça "nankör" anlamında kullanılır. Benzer 
anlamda kullanıldığı yerler için bkz: 5:67 ve 
17:8, not. 

9 Kur'an'm inşa ettiği bir medeniyet tasavvu- 
runda tahrip ve tahakküme, sömürü ve tekeb- 
büre geçit yoktur. 

10 Yukarıda verilen Karun örneği, bu âyetle ta- 
rihsel olmaktan çıkıp tüm zamanlar için geçer- 
li bir "ibret vesikası" oluyor. 



»N^=sf* 



774 



-fe^S^* 



28 / KASAS SÛRESİ 



*^3S^» 



CÜZ 20 



85 (EY bu vahyin muhatabı!) 1 Senin ha- 
yatına Kur'an'ın kuşatıcı mesajıyla 2 (isti- 
kamet) tayin eden (Allah), elbet seni yep- 
yeni bir hayata kavuşturacaktır, 

(Şu halde) de ki: "Kimin hidayete erdiği- 
ni ve apaçık bir sapıklığa gömülenin de 
kim olduğunu asıl bilen Rabbimdir." 

86 Ve sen (ey bu vahyin muhatabı); 3 bu ilâhi 
mesajın sana kadar ulaşacağım ümit etmez- 
din! Sadece Rabbinin rahmeti sayesinde ol- 
du bu: o halde inkâr edenlere asla arka çık- 
ma! 4 

87 Ve sana indirilmiş olduğu şu vakitten 
sonra, onların seni Allah'ın âyetlerinden 
alıkoymalarına asla izin verme! Aksine 
(onları) Rabbine çağır! Sakın ha, Allah'a 
ortak koşanlardan biri olma! 88 Ve asla 
Allah'la beraber başka bir ilâha yalvarıp 
yakarma! 

O'ndan başka ilâh yok: her şey yok ola- 
cak, sadece O'nun Zatı baki kalacak. 5 Ni- 
hai yargı yalnız O'na aittir: sonunda elbet 
hepiniz O'na döndürüleceksiniz. 



MSN 



',i: 



Jj JJ jUİ ^\ J&\'J ö\°j-1İ\ -M^i- Jij-i cJİJ! ü\ 

H 5>ify 4j i j ^«İj ı il i^-} v ı Jjüü *^i, ji= 



1 Daha sonraki âyetlerde yer alan "kâfirlere asla 
arka çıkma" (86), "seni Allah'ın âyetlerinden alı- 
koymalarına asla izin verme" ve "Sakın ha, Al- 
lah'a ortak koşanlardan biri olma!" (87) uyarıla- 
rının niteliklerinden de açıkça anlaşılacağı gibi, 
bu âyetler, ulaştığı herkese hitap etmektedir. 

2 'Ala edatının istilâ vurgusu, çeviride karşılığı- 
nı "kuşatıcı mesaj" olarak bulmuştur. 

3 Parantez içi açıklamanın gerekçesi için bkz: 
Âyet 85, not. 

4 Zımnen: Ey muhatap! Servetini koruma gü- 

_ ^3^^ 



düşüyle hakkın değil de gücün yanında yer alıp 
Karunlaşma! Zira o, Musa'nın yakınlarından ol- 
masına rağmen Firavun gibi bir zalime servetiy- 
le arka çıkmıştı. Servetini Firavun'un sayesinde 
kazandığını düşünüyor olsa gerekti. 

5 Ne servet, ne iktidar, ne güç, ne devlet; hepsi 
hepsi gün gelecek hâk ile yeksan olacak. Tarih 
ebediyyen yaşayacağı iddiasındaki iktidarların 
mezarlığıdır. Âyetteki vecA'in güzel bir te'viii 
için bak: Îbnu'l-Cevzî, Def'u Şubehi't-Teşbih, s. 
13, Kahire-1412. 



29. ANKEBÛT SÛRESİ 



^^^ 



s 



üreye Ankebût adı, 41. âyetindeki "dişi örümcek ağı 7 ' misalinden il- 
hamla verilmiştir. İkrime'ye göre, Hicr 95. âyet müşriklerin sûrenin 
adım alaya almaları üzerine inmiştir. 

Çoğunluğa göre tümü Mekkîdir. İbn Abbas'm iki görüşünden birine ve Ka- 
tade'ye göre tümü Medenîdir. Şa'bi'ye göre 2 ve 3. âyetler Medine'de "müs- 
lüman olduk" deyip de hicrete yanaşmayanlar hakkında inmiştir (Taberî ve 
Vahidî). İlk onbir âyetinin Medenî gerisinin Mekkî, ya da tersi olduğunu 
söyleyenler vardır. Hz. Ali'ye göre Mekke-Medine arasında inmiştir. 

Sûrenin konusunu göz önüne aldığımızda, Mekke döneminin son yılıyla 
hicret ve hemen sonrasını kapsayan bir süreçte indirildiğini söyleyebiliriz. 
Sûrenin inişini Habeşistan hicretine kadar götürenler olmuşsa da, 8. âyet İs- 
râ 23-25'e açık bir atıf içerdiği için o kadar eski olamaz. İlk tertipler Rûm 
ve Mutaffifin arasına yerleştirirler. Ankebût, son Mekkî sûre olan Mutaffi- 
fin ile eş ya da art zamanlı indirilmiştir. Nûh kıssasının bu sûredeki şekli, 
Mekke'de işkence gören Müslümanları teselli amacı taşır. 

Sûrenin ilk ve son âyetleri anahtar âyetlerdir. Sûre şu çarpıcı âyetle başlar: 
"insanlar, sadece İnandık!' demekle, sınanıp denenmeden bırakılıverecek- 
lerini mi sanıyorlar?" Ardından, peygamberlerin iman uğruna ödedikleri 
bedeller hatırlatılır. Ve sûre bu bedeli göze alanlara bir müjdeyle son bulur: 
"Bizim uğrumuzda tüm çabasını sarf eden kimseleri sonu bize varan yolla- 
ra mutlaka yönlendireceğiz!" {69) Bu iki âyet, adeta bu sûrenin Mekke'yi 
Medine'ye bağlayan sürece ilişkin yapısını da ele verir. 

İlk 9 âyetinde inanan ve inanmayanların niteliklerine değinilmiştir. Müna- 
fıkların Kur'an'm iniş sürecinde anıldığı ilk sûre budur (3, 10-13). Nûh, İb- 
rahim, Lût, Şuayb ve Musa peygamberlerin gönderildikleri kavimlere deği- 
nilip geçilmiştir (23, 44). Kıssaların bu sûredeki özel vurgusu, Allah'ın, ima- 
nın bedelini ödeyen elçilerine yaptığı yardımdır. Bu şekilde risalet mirasını 
omuzlayacak olanların tasavvuru inşa edilmektedir. Daha sonra söz vahyin 
ilâhi kaynağına getirilir ve Hz. Peygamberin önceden okuma-yazma bilme- 
diği vurgulanır (45-51). Hz. Peygamberden mucize isteyen her tür yaklaşım 
şu âyetle reddedilir: "mucize olarak, kendilerine izlemeleri için iletilen bu 
Kitab'ı sana indirmiş olmamız, onlara yetmedi mi?" (51) 

Mü'minle kâfirin hayatı nereden okuduğunun ele alındığı âyetlerin ardın- 
dan (52-68) sûre, Allah'a ulaşan "yollardan" söz eden âyetle son bulur. Bu 
âyet, bir "asıl"dan neş'et eden birden çok "usul" şeklinde de okunabilir. 



776 



»££^N* 



29 / ANKEBUT SÛRESİ 



*#sSŞ^#» 



CUZ20 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 

1 Elif-Lâm-Mîml 1 

2 İNSANLAR yalnızca "İman ettik" de- 
mekle, sınanıp denenmeden bırakılacak- 
larını mı sanıyorlar? 2 

3 Doğrusu, onlardan öncekileri de sına- 
mıştık; fakat Allah her halde hem doğru 
söyleyenleri seçip ayıracak, 3 hem de ya- 
lancıları seçip ayıracak. 

4 Yoksa o ("İnandık!" deyip de) kötülük 
yapmayı sürdürenler, Bizi atlatabilecekleri- - 
ııi mi sandılar? Ne berbat akıl yürütüyorlar, 

5 Zaten kim Allah'ın huzuruna çıkmayı 
bekliyorsa, iyi bilsin ki Allah'ın takdir et- 
tiği süre bir gün mutlaka gelip çatacaktır: 
üstelik O her şeyi bilip işitendir. 

6 Ve her kim (yaratılış amacını gerçekleş- 
tirmek için) var gücüyle çaba gösterirse, o 
sadece kendisi için çaba göstermiş olur: 4 
çünkü Allah, (diğer) tüm varlıklardan 



T\ Ijj'UI 



J q..;XJLjül 



>- > 



^jJüi .üs! ^j^l»lli /vjJLi {j-a ^jJÜI tisi J_iJjîQj d) jüi 

! o>- v) ölS /wû t|T| Oj^st^u u *U1* U j „5., ; ....,.o o\ ouJ — ^Jl 
,yj@ i_Jü! L^_Ul ^aj o^ <Üİ J_il OU <JJİ İLâJ 



farklı olarak, 5 kendi kendine yetendir. 



1 29 sûrenin (bize göre Tana ve Yasin hariç) ba- 
şında yer alan bu sembolik harfler, Meryem, 
Ankebût ve Rûm sûreleri dışında vahye atıf ya- 
pan bir bağlamda yer alırlar (Buna karşın Kehf, 
Nûr, Furkan, Kadr sûreleri vahye atıf yaparak 
başladıkları halde bu harfler yer almaz). Üç is- 
tisnadan biri olan bu sûre, sembolik harflerin 
peşinden fiîli bir vahiy olarak telakki edilmesi 
gereken insanlık tarihinin bir yasasına atıf ya- 
parak başlamaktadır (2). Dolayısıyla, başında 
Hurufu Mukattaa'nm yer aldığı tüm sûreler, 
ilâbi yasalara (kavli, fiili ya da kevnij atıf gibi 
ortak bir bağlamda yer almış sayılmalıdırlar 
(Mukattaat için bkz: 68:1, not 1). 

2 Krş: 2:214; 9:16 ve 3:179. İşkence gören saha- 
bilerden Habbab b. Eret'in sabır hususunda dua 
istemesi üzerine, Hz. Peygamber bu âyeti oku- 
muştur (Buhârî). Said b. Müseyyeb bu âyetle 
16:110 arasında bağlantı kurmuştur. 

3 Lafzen: "..bilecek." Fiili muzari te'kit nunuy- 



la gelirse, fiilin üç zamana muhtemel yapısını 
gelecek zamana kilitler (Krş: Âyet 11, not). Bu 
âyet, "Allah mü'minleri sizin yaşadığınız hayat 
tarzı üzere bırakacak değildir; nihayet Allah 
iyiyi kötüden ayıracaktır" (3:179) âyeti ışığında 
anlaşılmalıdır. Mutlak olan ilâhi bilginin za- 
manlar ve mekânlar üstü tabiatı gereği, bu iba- 
re, Kur'an'm farklı yerlerindeki benzerleri gibi 
zorunlu olarak Allah'ın "kullarını seçip ayır- 
mak için sınamasını" ifade etmektedir. Bunun- 
la amaçlanan, ilâhi bilginin insan iradesini ge- 
çersiz kıldığı yönündeki her tür yaklaşımı te- 
melden reddetmektir (İlahi bilginin çift boyutlu 
tabiatı için bkz: 2:143, ilgilil notlar). Özellikle 
Bakara 214, bu âyetin tefsiri niteliğindedir. 

4 Parantez içi açıklamanın gerekçesini Zâriyât 
56. âyet gibi insanın yaratılış amacıyla ilgili 
âyetler oluşturmaktadır. 

5 "..farklı olarak" karşılığı, 'an harfinin muca- 
veze vurgusuna dayanır. 



* *y— ~^0^- — »^ 



CUZ20 



«^g^» 



29 / ANKEBUT SÛRESİ 



»£=S3£3=|* 



777 



l>° tİK-^^î r»— * L»J nfr— s ı Qja>- J^stjjj LJ ; , ,."1 I^aJİI 

Ijil^ss» ile illâ) I J^J ü^— "^Jt*— S-"-*^' f— * VU53İJ 



7 iman eden ve imanına uygun iş işleyen 1 
kimselere gelince: evet ; onların günahla- 
rını mutlaka örteceğiz; yine onları kesin- 
likle yapa geldiklerinin en güzelliyle 
ödüllendireceğiz ! 

8 Ve zaten insanoğluna anne-babasma iyi 
davranmasını biz tavsiye etmiştik. 2 Fakat 
(sen ey muhatab), eğer hakkında bir bilgi- 
ye sahibi olmadığın bir şeyi 3 Bana ortak 
koşman için seni ikna etmeye çalışırlarsa, 
asla o ikisine itaat etme: 4 dönüşünüz sade- 
ce Banadır; işte o zaman Ben ; yapıp ettik- 
lerinizi size bir bir haber vereceğim. 

9 Ama iman edip Allah'ın razı olduğu iş 



işleyenlere gelince: onları da mutlaka iyi 
ve erdemli insanların arasına katacağız. 

10 KİMÎ insanlar da vardır ki, "Allah'a 
inandık!" derler,- fakat iş Allah (davası) 
uğrunda eza cefa çekmeye gelince, insan- 
ların baskısını Allah'ın cezası gibi algılar- 
lar; 5 Rabbinden bir yardım ulaşınca da, 
ısrarla "Zaten biz ta başından beri sizinle 
beraberdik" derler. 6 

Sahi, Allah bütün bilinçli varlıkların 7 
gönlünden geçenleri en iyi bilen değil mi- 
dir? 

11 Ve Allah her halükarda imanda sebat 
edenleri 8 de elbet seçip ayıracak, ikiyüzlü 
olup çıkanları da elbet seçip ayıracaktır. 9 

12 Nitekim (O şunu da bilir ki), inkâr 
edenler iman edenlere,- "Siz bizim yaşam 
biçimimize uyun, günahınız bizim boynu- 
muza olsun" derler. Oysa ki onlar beriki- 
lerin hiçbir günahını yüklenecek değiller,- 
besbelli ki onlar sadece yalancıdırlar. 10 

13 Ve elbet onlar kendi yüklerini zaten 
taşıyacaklar; ama kendi yükleriyle birlik- 
te (sorumlu oldukları) bir başka yük daha 
taşıyacaklar,- 11 ve Kıyamet Günü uydu- 
ruk (inançlarından) dolayı 12 elbette hesa- 
ba çekilecekler. 

14 DOĞRUSU Biz Nuh'u da kendi kav- 
mine elçi göndermiştik: 13 Nûh da onlar 
arasında -elli yıl eksiğiyle- bin sene 14 kal- 
mıştı; 15 ve onlar iyice zulme gömülüp 
gitmiş bir haldeyken, tufan onları ensele- 
yivermişti. 16 



1 'Amilu's-sâlihât ile ilgili bir açıklama için 
bkz:2:25 ve 103:3, not 1. 

2 Atıf yapdan bu tavsiyenin, ikisi de bu sûreden 
önce inmiş olması gereken 31:14-15 ve 17:23- 
25'te yer aldığım görüyoruz. Ancak bu âyet, İs- 



râ'daki "ana babaya iyi davranma" emrinin, ana 
baba tarafından istismarını önlemeye yönelik- 
tir. Allah Rasulü: Lâ ta'ate li mahlûkin fi ma'si- 
yeti'1-hâhk (Yaratıcıya isyan konusunda yara- 
tılmışa itaat yoktur)" buyurur. 



778 



*Ns3S^t* 



29 / ANKEBUT SÛRESİ 



*^3$^ 



CÜZ 20 



3 Yani: "Tanrısal bir nitelik taşıdığı hakkında 
bir bilgiye.." Bilginin olumsuzlanması, bilgi 
nesnesinin olumsuzlanmasmdan kinayedir (Ze- 
nıahşerî). 

4 Sa'd b. Ebi Vakkas'ın annesinin çağrısı buna 
örnek gösterilebilir. 

5 Burada yerilen "ikiyüzlü" tiple, işkence altın- 
da dayanamadığı için işkencecilerin inancına 
aykırı söz söyleyen kişinin durumu farklıdır. 
Bu ikinci guruba girenlerin mazur görüldükleri 
ve birincilerden ayrı değerlendirildikleri 
16:106'da dile getirilmiştir. Bu münafıkça tav- 
rın sahipleri, 3:179'da da ele alınmıştır. 

6 Bu tavrın tüm nifak tipolojilerinde ortak ol- 
duğuna ilişkin krş: Nisa 141. 

7 'Âlemin, zorunlu olarak "iç dünya", yani "bi- 
linç" anlamına gelen sudur sahibi varlıklar ol- 
mak zorundadır. "Bütün bilinçli varlıklar" şek- 
lindeki çevirimizin gerekçesi budur (Krş: 1:1, 
not). 

8 Elîezine amenu'daki geçmiş zaman kipi, çevi- 
riye ".. sebat edenler" olarak yansımıştır. Bu, 
sonradan ikiyüzlü olanların önceden iman 
edenler arasında bulunma ihtimalini gündeme 
getirmektedir. İmanda sebat edenlerin karşısın- 
da yer alanlar, aynı form olan ellezîne nâfekû 
olarak değil de isim olarak el-münafikin for- 
munda gelmiştir. Bu, ikiyüzlülüğün kişide sabit 
bir hal alması, onda nifakın ikinci kişilik olma- 
sı anlamına gelir. 

9 Lafzen: "..bilecektir" (Bkz: Âyet 3, not). 

10 Günah kavramının içini boşaltarak iyi-kötü 
ayrımım yok etme cinayetine teşebbüs edenler. 

11 Bu âyet, "hiç kimse bir başkasının sorumlu- 
luğunu taşımaz" (27:38) âyetinden ayrı olarak, 
hem kendi günahlarının yükünü hem de başka- 
larını yoldan çıkarmanın vebalini yüklenecek- 
lerine dair 16:25 âyeti ışığında anlaşılmalıdır. 
Bu tiplerin yüklendiği günah, gerçekte "başka- 
larının günahı" değildir, hakikatte başkalarının 
işlemesine sebep oldukları günahtır. Sonuçta 
kendi günahlarım taşımaktadırlar. 



12 12. âyette geçtiği türden batıl iddia ve inanç- 
lara atıf. 

13 Bu sûrede anlatılan peygamber kıssaları, bi- 
rinci âyetin ışığında zımnen şöyle okunmalıdır: 
Yalnız iman ettik demekle sınanmadan denen- 
meden bırakılacaklarım sananlar, iyi bilsinler 
ki Allah en büyük peygamberlerini bile ağır sı- 
navlardan geçirmiştir. 

14 Aynı cümlede hem sene hem 'âm kelimele- 
rinin kullanılması, ikisi arasındaki nüansa de- 
lalet eder. Sene çoğunlukla çetin ve kurak ge- 
çen yıl, 'âm ise bereketli ve yağışlı geçen yıl 
için kullanılır (Râğıb). Bu dilsel tahlilden yola 
çıkarak, Hz. Nuh'un ömürlük davetinin çok kı- 
sa kısmı hariç tamamına yakım "çetin ve zor" 
geçtiğini söyleyebiliriz. 

15 "Dokuz yüz elli yıl" yerine "elli yıl eksiğiy- 
le bin sene" şeklinde gelmesi, zamanın uzunlu- 
ğuna dikkat çekmek içindir. "Bin yıl yaşamak" 
ifadesi, tam da bu deyimsel anlamıyla, 2:96'da 
kullanılır (Ayrıca Kur'an'da "bin yıl" ve "elli 
bin yıl" ifadelerinin rakamsal değerler dışında, 
zamanın izafi niteliğini belirtmek için kullanıl- 
dığı yerler için bkz: 22:47; 32:5 ve 70:4). Bu ifa- 
denin deyimsel karşılığı "çok uzun yaşamak" 
olarak ortaya çıkıyor. Bunu esas alırsak "-elli 
yıl eksiğiyle- bin sene kalmıştı" ifadesi, pey- 
gamberlik öncesi hariç, bir insanın yaşayabile- 
ceği en uzun süre kavmini yılmadan usanma- 
dan davet ettiğine delalet eder. İşte böylece, 
"Yeryüzünde onlardan bir kişi dahi bırakma" 
(71:26-27) şeklindeki elçiler arasında yalnızca 
Hz. Nuh'a ait olan kahır duasının nedeni de an- 
laşılmış olur. Ayrıca bu âyet sûrenin 2. âyetiyie 
doğrudan bağlantılıdır. Hz. Nuh'un bunca uzun 
süren çabası, onun ödediği ağır bedel olarak su- 
nulmaktadır. 

16 Tûfân kelimesiyle ilgili bir açıklama için 
bkz: 7:133. Zımnen: Tuğyan olan yerde mutla- 
ka tufan olur. Tufan tuğyan edenler için bir fe- 
laket, iman edenler için bir nimettir. Tufan, 
toprağa aldırılan gusül abdestidir. 



•fs^^ 



CUZ20 



-^^^ 



29 / ANKEBUT SÛRESİ 



*f=^=4* 



779 



MSN 



LİLlUİ' 



JLi\ 



Ü J J t>* üjJ— yu Uj]îJ,^İ ü>-Uaj jw_^= Jİ jvSÜ j^>- 



Üü 



0^ V 






Lİ' 



4îUJ j <üJ I oLjU l_9 , 



■S^'i 5 



, T 



">:. ^Jl V 1 ^- f4* -^JİJ l^-J ^ 



, T jt 



15 Fakat onu ve gemi yaranının tümünü 
kurtardık; ve bunu 1 bütün bir insanlığa 
(ibretlik) bir belge kıldık 

16 İBRAHİM'İ de (göndermiştik). Hani o 
kavmine demişti ki: "Yalnız Allah'a kul- 
luk edin ve ona karşı sorumluluğunuzun 
bilincinde oiun ; eğer bilirseniz, bu sizin 
için çok daha hayırlıdır. 17 Baksanıza siz, 
Allah'ı bırakıp da birtakım heykellere 2 
tapıyorsunuz ve (onlara) düzme koşma 



birtakım (nitelikler) yakıştırıyorsunuz. 
Gerçek şu ki, Allah'tan başka kulluk et- 
tikleriniz size rızık verecek güce sahip 
değiller; o halde tüm rızkınızı Allah ka- 
tında arayın ve yalnız O'na kulluk edim 
dahası hep O'na şükredin: (zira) O'na 
döndürüleceksiniz. " 

18 "Ama eğer yalanlarsanız, iyi bilin ki 
sizden önceki toplumlar da yalanlamış- 
lardı: zaten elçiye düşen de (ilahi mesajı) 
bütün açıklığıyla iletmekten başkası de- 
ğildir." 3 

19 PEKİ onlar, Allah'ın yaratılışı nasıl 
yoktan var ettiğini, sonra onu nasıl yeni- 
lediğini hiç mi görmezler? Besbelli ki bu 
Allah'a çok kolaydır. 4 

20 De ki: "Dolaşın yeryüzünü ve görün 
yaratılışın nasıl başladığını! Daha sonra 
Allah öteki hayatı da işte böyle var ede- 
cektir: çünkü Allah her şeye güç yetiren- 
dir. 21 Dilediğini cezalandırır, dilediğine 
rahmet eder: 5 her durumda O'na döndü- 
rüleceksiniz. 22 Ve O'nu, ne yerde ne de 
gökte asla atlatamazsınız; 6 dahası, kendi- 
niz için Allah'tan başka ne sadık bir dost 
ne de bir yardımcı asla bulamazsınız. 

23 Ama Allah'ın mesajlarını ve O'na ka- 
vuşmayı inkâr edenler var ya: işte bu gi- 
biler benim Rahmetimden 7 ümidini ke- 
senlerdir; ve işte onları can yakıcı bir 
azap beklemektedir. 8 



i "Gemiyi" ya da "ukubeti/cezalandırma olayı- 
nı". Uluslararası bir araştırmanın sonuçlarına 
göre Guatamala yerlileri ve Avustralya Abori- 
jmlerine kadar, yeryüzünün en kapalı kültürle- 
rinde dahi mutlaka birkaç tufan hikayesi bu- 
lunmaktadır. Bu da bu felaketin insanlığın or- 
tak hafızasına kazındığının göstergesidir. 'İn- 
sanlığa bırakılan belge'den kasıt bu olsa gerek- 
tir. 



2 Evsân (t. vesenj, madenden yapılanlara veri- 
len sanem (Bkz: 7:138, not 1) adından farklı ola- 
rak taş ya da taş cinsi malzemeden yapılmış 
heykeller, büstlerdir (İbn Fâris ve Râğıb). 
Kur'an'da kullanıldığı üç yerde de Hz. İbra- 
him'in kavmine atfedilir. 

3 Âyetin içeriği, Hz. ibrahim'e değil de doğru- 
dan Allah'a atfedilebilir. Bu durumda âyetin ko- 
nusu Hz, İbrahim olabileceği gibi Rasulullah da 



780 



•N3£N» 



29 / ANKEBUT SÛRESİ 



»Şs£3$^«> 



CUZ20 



olabilir (Taberî). Bu âyetin sonundaki ses [mu- 
bîn), aşağısıyla (yesîr) değil yukarısıyla uyumlu 
olduğu için, biz bu âyeti Hz. İbrahim'in sözü- 
nün bir devamı olarak tırnak içine aldık. 

4 Yeryüzündeki organik hayatın çevriminin 
muhteşem bir plan ve projenin eseri, dolayısıy- 
la bunun da bilinçli bir yaratmanın ürünü oldu- 
ğunun ifadesi. 

5 Şu âyetin ışığında anlaşılmalıdır: "(Hesap Gü- 
nü) başınıza gelecek her musibet kendi elleri- 



nizle yapıp ettiklerinizin bir sonucu olacaktır,- 
(günahlarınızın) çoğu affedilecek olmasına rağ- 
men (bu böyledir)" (42:30). 

6Krş: 10:61. 

7 Allah hakkındaki kişi zamirlerinin aynı cüm- 
lede üçüncü tekil şahıstan birinci tekile dönü- 
vermesi, Allah'ın insan tasavvurunda kişileşti- 
rilemezliğiyle alâkalıdır. 

8 Zımnen: Allah'sız bir hayat tasarımı erinde 
geçinde iflas etmeye mahkûmdur. 



►N3£^ 



CUZ20 



-»££3£34*- 



29 / ANKEBUT SÛRESİ 



♦N3£s4* 



781 



NE3H 



l_j ü a I <ü I ıj a j •,__» j^J jj^j | L_»j I J LJ a İMİ 1 ' " \ı 

f»±=s=u al» g Uâju f> *— a,„fi«j ;*xXt 4 , .■■» - ■ ' ,»_fc=ı_aju 

'Sır! iJ • > , -r- 

a^*_U! « — ^J J us* ^Ua>-j Uj_4!u j ^_^>« «j S 4J U-JSji 



UjjIîj J-j — Ul 0j-*iaJîJj JLijM ü_9_îl£j I_ 



-U3I 









24 ÖTE yandan 1 (İbrahim'e gelince): Kav- 
minin tek cevabı, "Onu öldürün ya da ya- 
kın!" 2 demekten ibaretti; fakat Allah onu 
ateşten kurtardı. 

Şüphesiz inanan bir toplum için, bunda 
da alınacak bir ders mutlaka vardır. 3 

25 Ve (İbrahim) dedi ki: "Allah'ı bırakıp 
da birtakım heykeller peydahlamanızın 4 
tek nedeni, şu dünya hayatında (onlarla) 5 
aranızdaki (çarpık) sevgi bağıdır; 6 daha 
sonra, Kıyamet Günü'nde birbirinizi red- 
dedecek ve birbirinizi lanetleyeceksiniz,- 

1 Bu âyette, 16-18. âyetlerde dile getirilen İbra- 
him kıssasına yeniden dönülmektedir. Dolayı- 
sıyla bu bağlamda fâ edatının en isabetli karşı- 
lığı bu olsa gerektir. 

2 Sözün gücüne sözle karşı koyamayanlar, gü- 
cün sözünü konuştururlar. 

3 O ders şudur: Hiç bir Nemrud'un ateşi imanı 



en sonunda hepinizin varıp duracağı yer 
ateştir: size yardım eden biri de asla çık- 
mayacaktır." 

26 Bunun ardından ona bir tek Lût inandı. 

Ve (İbrahim) 7 dedi ki: "Bana, Rabbime 
doğru yürüyen bir muhacir olmak düşer; 
çünkü her işinde mükemmel olan, her 
hükmünde tam isabet kaydeden O'dur." 

27 Biz de ona İshak ve (onun oğlu) Ya- 
kub'u verdik; ve onun neslinden gelenler 
arasında peygamberliği ve vahyi devam 
ettirdik; üstelik ona ödülünü daha bu 
dünyada vermeye (başladık); hiç şüphe 
yok ki o, âhirette de sâlihler arasındaki 
yerini alacaktır. 

28 LUT'U da (göndermiştik). Hani o kav- 
mine demişti ki: "Şu kesin ki siz, bütün 
bir dünyada daha önce hiç kimsenin yap- 
madığı (derecede) iğrençlikler yapıyorsu- 
nuz. 29 Evet, erkeklere (şehvetle) yakla- 
şan ve (cinsellik için doğal olan) yolu ka- 
patan; 8 üstelik bu çirkinliği kamuya açık 
yerlerde güpegündüz gurup halinde 9 işle- 
yen siz değil misiniz? 

Fakat kavminin tek cevabı: "Eğer doğru 
sözlü biriysen, haydi Allah'ın azabını ge- 
tir de görelim bakalım!" diye (meydan 
okumaktan) ibaretti. 

30 "Rabbim!" dedi (Lût): "Ahlâkî çürü- 
meye yol açan şu topluma karşı bana yar- 
dım et!" 

yakamaz. 

4 Benzer bir ifade ve çeviri gerekçesi için bkz: 
2:51, not. 

5 Bu açıklama âyetin devamı göz önüne alındı- 
ğında, "tapınılan cansız nesnelerden" daha çok 
bu nesnelerin temsil ettiği birtakım "tarihsel 
şahsiyetleri" ifade eder. 



782 



*^^N* 



29 / ANKEBUT SÛRESİ 



*fs3S5^ 



CÜZ 20 



6 Bu sevginin çarpıklığını "insanlar içerisinde 
Allah'tan başka birtakım varlıkları Allah'a eş- 
değer görüp, onları Allah'ı sever gibi sevenler de 
var" (2:165) âyeti ortaya koymaktadır. 

7 Arkadan gelen sözü Hz. Lût'a atfetmek de 
mümkündür. Fakat Sâffât 99'daki benzer bir 
ifade, bu sözün Hz. İbrahim'e atfına ikna edici 
bir gerekçe teşkil eder. 

8 Veya: "(çirkin fiili işlemek için gelip geçen 
yolcuların) yolunu kesen" (Mukatil). Ve tak- 
ta'ûne's-sebîl ibaresi için tercih ettiğimiz anla- 



mı Ferra kaynak belirtmeden, Zemahşerî Ha- 
san Basri'ye atfen naklederler. 

9 en-Nâdî, "gündüzün toplanmak" (gece top- 
lanma yerine es-sâmir denir) anlamındaki ned- 
v'den türetilmiştir. "İnsanların gündüz toplan- 
dığı kamuya açık yerler" anlamına gelir. Nâdî, 
"kulüp, loca" anlamına da gelir. "Dernek, 
toplantı salonu" anlamına gelen nedve de aynı 
köktendir. Bir eylemin gurup halinde yapılışını 
da içerir. Çevirimizin gerekçesi budur. 



4^3^ 



CÜZ 20 



*^£N* 



19 I ANKEBUT SÛRESİ 



*N3$3^ 



783 



MSN 



'• I I' I > •> 

»jj I l; \ ,,,,ı j ot 



-'Lir 



l^i ^_L çUii j_AÎ IjJu tb^J L4J Sj JLİ f| 

S jjjli d i0 ^liîı S-, oj4= ^jüi^i vı 

tjü= IL *ÛLİ)I ^ fjAj 0ü l Jui jli ^M- 
ijoiiı f p ç JlS Cl_A çLiıiı 5:1: ^13© 






OİJ+ 



^ 



31 Ve elçilerimiz İbrahim'e (oğlu Ishak'ı) 
müjdelemek için geldiklerinde: "Bakın" 
demişlerdi, "biz, işte şu bölgelerin halkı- 
nın helaki (için görevlendirildik); çünkü 
oraların halkı hadlerini çoktan aşmış bu- 
lunuyorlar, 1 

32 (İbrahim): "Peki ama" dedi, "Lût da on- 
ların içinde yaşıyor! " 

(Elçiler): "Biz" dediler, "onların arasında 
kimlerin yaşadığım çok iyi biliyoruz; so- 
nuçta onu ve (iman) ailesini 2 mutlaka kur- 
taracağız; ne ki onun karısı hariç: zaten o 



kadın, döküntülerden biri olmalıydı." 3 

33 Ve elçilerimiz Lût'a gelir gelmez derin 
bir hüzne kapıldı ve onlar adına hiç bir 
şey yapamayıp eli kolu döküldü kaldı. 4 
Ama onlar dediler ki: "Korkma ve üzül- 
me! Çünkü biz seni ve yakınlarını elbet- 
te kurtaracağız,- ancak karın hariç: zaten 
onun geride kalanlardan biri olacağı ma- 
lum. 5 34 İşte bu yüzden biz şu bölge hal- 
kına, işleye geldikleri fısku fücur yüzün- 
den gökten yakıcı bir bela indireceğiz." 

35 Doğrusu Biz ondan geriye, akleden bir 
topluluk için hakikatin apaçık belgeleri 
olan işaretler bırakmışızdır. 6 

36 MEDYEN'E de, soydaşları 7 Şuayb'i 
(göndermiştik); ve o "Ey kavmim!" de- 
mişti, "Allah'a kulluk edin ki Âhiret Gü- 
nü'ne umutla bakabilesiniz; 8 dahası, 
kötülüğü yaygınlaştırarak yeryüzünde 
ahlâkî çürümeye meydan vermeyin!" 9 

37 Ne var ki onu yalanladılar; derken şid- 
detli bir sarsıntı onları ansızın yakalayı- 
verdi ve kendi yurtlarında cansız dona- 
kaldılar. 10 

38 ONLARA ait mesken kalıntılarının da 
ayan açık önünüze koyduğu gibi, 'Âd ve 
Semûd da (benzer bir akıbete uğradı); zira 
Şeytan onlara işledikleri (kötülükleri) 
süslü göstermişti: sonunda onlar, üstelik 
açıkgöz ve uyanık (geçinen) kimseler ol- 
dukları halde 11 yoldan saptılar. 



1 Zâlimin' i çevirimizin gerekçesi için bkz: 
21:29, not. 

2 Ehl'in bu anlamına ilişkin bir açıklama için 
bkz: 27:57, not. 

3 Zımnen: Hidayet peygamberlerin elinde ol- 
saydı, onu ilk yakınlarına verirlerdi. Ğâbirîn 
için bkz: 26:171, not. 



4 Çevirideki "gelir gelmez" acele vurgusu 
bazılarının zaid saydığı en edatının mânaya 
kattığı anlamdır. Dâka bihim zer'an, insanın 
elinden bir şeyin gelmediği çaresizlik ve acziyet 
durumunu resmeden deyimsel bir ibaredir 
(Zemahşerî). 

5 el-Ğâöirfn'deki belirlilik, çeviriye "malum" 



784 



•N3£ss* 



29 / ANKEBUT SÛRESİ 



»NSS^ 35 ?* 



CUZ20 



olarak yansımıştır. 

6 Lût gölünün bugünkü hali ve gölün güney yö- 
nündeki Lisân (Dil) adı verilen ucunda boydan 
boya görülen derin bir fay hattının günümüzde 
açıkça gözlemlenmesi, muhtemelen bu olay so- 
nucunda göl suyunun hiçbir canlının yaşamasına 
izin vermeyen kimyasal yapısı, o beladan geriye 
kalan açık işaretlerden bazıları olarak sayılabilir. 

7 Nûh, ibrahim ve Lût için kullanılmadığı hal- 
de Şuayb için kullanılan "soydaşları" niteleme- 
siyle ilgili ayrıntılı bir tahlil için bkz: 7:65, not. 
Medyen'le ilgili bir açıklama için bkz: 7:85 not. 



8 îki cümlecik arasındaki ve bağlacı "ki" ile 
karşılanmıştır. Reca için bkz: 25:21, not. 

9 Çevirimizin gerekçesi için bkz: 2:60, not. 

10 ibarenin aynısı için A'râf 91 'e, racfeh keli- 
mesi hakkında bir açıklama için A'râf 78'in no- 
tuna bkz. 

11 Hem sapmalarından kendilerinin sorumlu 
olduğunu, hem de hayata bakışlarındaki manevî 
miyopluğun kendilerini düşürdüğü gülünç du- 
rumu ifade eden bir ibare. Bunda peygamberleri- 
nin uyarısına muhatap oldukları halde inkâra 
yeltendiklerine de bir gönderme vardır. 



*p£s3$^ 5 #»' 



CUZ20 



*^^^^* 



19 I ANKEBUT SÛRESİ 



» ^EŞg^ g ^aa^ 



785 



n — g-^^5 A-^s^^aJ t * — )J*&- I /, — « -^ — %Xa $ \ — *~£> Lj=~ a^^Xs- 

-. ' -, E -î,;' .,.>... 5 .'• ,«„,., 

tg| il) J— oüi> çvj — ■Jü \ l_^Jl^== ^ 4=aJj p, g^lfejl <û) I 

J - * . ^ . !=r-r= a *. Llj J 1 <ü ! jjj ( - J _o !jU_jiJI Jj.jiJ 1 J_JU 

(~~?-y l^ J nı^ı; ' 1 <>-* $\ Ü ' ^ LJLO CJ-l>*J ! O^*±=^j0 1 

ç~-*===^l jij^ 1 J-*3 Jı>^ i-; f-ij? 3 o-; ^J-*-^ 
V] L^İuŞ Uj ^tJü L£jU JLİÎV! JjJbj @ 
j I ,3^ W o**-)* ' j ı - J 1 >«— ~JI <^ l (3-^*" «5 o>-°-J^ I 

«• I — lAjiJ I ^ıt ^y^sj ! ji-Ü I of s_^üJI »SI j <_jUl^=>J ! 
|«| 0_jj_Lv2j I— « »Uj <üs I j j^ j£ — 1 1 <ül! jS'Ü j jSu^J ! j 



39 KARUN, Firavun ve Hâmân da (benzer 
bir akıbete uğradı). Doğrusu Musa, onlara 
hakikatin apaçık delilleriyle gelmişti; fa- 
kat onlar ülkede büyüklük tasladılar: ne 
ki hiç biri de asla (Bizi) aşamadılar. 1 

40 Sonuçta her birini günahlarından dola- 
yı 2 enseledik: Ve onlardan kimileri üze- 
rinde (bela) fırtınası estirdik, kimisini de 
sarsıcı bir azap çığlığı 3 yakaladı; yine on- 
lardan bazı kimseleri yerin dibine geçir- 
dik, bazılarını da boğulmaya terk ettik: 



Ne var ki onlara zulmeden asla Allah de- 
ğildi; ve fakat onlar asıl kendi kendileri- 
ne zulmetmişlerdi. 

41 ALLAH'TAN başkalarını sığınacak 
otorite 4 edinen kimselerin durumu, ördü- 
ğü ağı ev edinen dişi örümceğin 5 duru- 
muna benzer; ne ki evlerin en çürüğü, el- 
bette örümcek ağıdır: keşke bunu kavra- 
yabilselerdi. 6 

42 Şüphesiz Allah, onların kendisinden 
başka yalvarıp yakardıkları her şeyi çok 
iyi bilir,- 7 zira yüceler yücesi olan O'dur, 
her hükmünde tam isabet sahibi olan 
O'dur. 

43 îşte bütün bu misalleri Biz insanlar için 
veriyoruz; ne ki bunları sadece (eşyanın 
var ediliş amacım) bilenler kavrayabilir: 8 

44 (zira) Allah, gökleri ve yeri mutlak ger- 
çeğe atıf olsun diye (amaçlı olarak) 9 yarat- 
mıştır: hiç şüphe yok ki bunda, mü'minle- 
rin alacağı bir ders mutlaka vardır. 

45 (EY bu hitabın muhatabı!) Sana vahye- 
dilmiş olan bu mesajı izle ve (başkaları- 
na) ilet; 10 ve namazı hakkını vererek 
kıl: 11 çünkü (hakkı verilerek kılınmış) 
namaz, (insanı) belli başlı her tür çirkin- 
lik ve kötülükten engeller; ve hele Al- 
lah'ı anmak ve Allah'ın sizi anması elbet- 
te en büyük (boyutudur)! 12 Zira Allah, iş- 
ledikleri her şeyi bilir. 13 



1 Yani: "onlar (Bizimle ayaklaştılar, fakat) bizi 
geçemediler". Benzer bir ifade için, Enfâl sûre- 
sinin 59. âyetine bkz. 

2 Ba edatının maiyyet vurgusuyla mâna şöyle 
olur: "günahlarıyla birlikte.." 

3 Sayha'nm bu anlamı için bkz: 23:41, not. 

4 Lafzen: "evliya.." 

5 'Ankebût, genellikle "dişi örümcek" için kul- 



lanılır (Ferrâ). Erkeğine 'ankeb adı verilir. Özel- 
likle dişi örümcek"ten söz edilmesi, bu aileye 
ait bir çok alt türde dişi örümceğin çiftleştikten 
sonra eşini öldürmesiyle açıklanabilir. Günahın 
peşine gidenler, dişi örümceğin peşinden gidip 
canlarından olan erkek örümceklere benzetilir. 

6 Pamuk ipliğine umut bağlayanlara bir atıf. 

7 Buradaki mâ'nın olumsuzluk edatı olması du- 



786 



*^^3S^* 



19 I ANKEBUT SÛRESİ 



®fSS^^~S^ » 



CUZ20 



ramımda anlam şöyle olur: "Allah dışında yalva- 
np yakardıklanmn bir hiç olduğunu çok iyi bilir". 

8 Eğer âyette geçen ilim ve akıl kavramlarım 
kök anlamlarına irca edersek, bu âyetin anlamı 
şöyle bir mahiyet kazanır: "Gerçeğin izini süre- 
meyenler bilgi ile hakikat arasındaki bağlantıyı 
kuramazlar". İbarenin bu mahiyette olduğunu, 
bir sonraki cümlede yer alan bi'1-hakk doğrula- 
maktadır. 

9 "Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde derin 
derin düşünürler ve "Rabbimiz!" derler, "Sen 
bunları amaçsız yaratmadın!" (3:191). 

10 Utlu emrinin "izle ve ilet" anlamı için 
18:27'nin ilgili notuna bkz. Bu hitabın kapsamı, 
âyetin sonundaki tasna'ûn kelimesinin çoğul 
gelişinden de anlaşılacağı gibi, muhataplarının 
tümüdür. Hemen arkadan gelen "çirkinlik ve 
kötülükten korur" ifadesi, âyeti Hz. Peygam- 
ber'e hasredemeyeceğimizin açık bir delilidir 
(Krş: îbn Aşur). 

11 Ekimi's-salat için bkz: 2:3; 2:43 ve 7:170, il- 



gili notlar. 

12 Krş: 2:152. Zikrullah, dilsel açıdan her iki 
mânayı da içerir. Son cümle, âyetin başındaki 
vahiyle ilgili cümleye atfen de okunabilir. Zik- 
rullah tamlaması, farklı anlamlara açıktır. Bir 
önceki cümleye atfedildiğinde bu ifade, nama- 
zın "Allah'ı anma ve hatırlama" niteliğini, 
"çirkinlik ve kötülükten uzak tutucu" niteli- 
ğinden daha baskın olarak öne çıkaracak bir şe- 
kilde okunabileceği gibi, namazın nihai amacı- 
na bir gönderme olarak da okunabilir jKur'an'da 
zikrullah'm "namaz" yerine kullanılmasıyla il- 
gili bkz: 62:9). Bu ifade âyetin ilk cümlesine at- 
fen okunduğunda, hem -namazda da okunan- 
Kur'an'a (20:99), hem de ilâhi emre iman ve 
itaate tekabül eder. 

13 Namaz inen vahyin çıkan karşılığıdır. Na- 
maz nüzule karşılık miraçtır. Namaz Allah'ın 
gündeminde olmak için Allah'ı gündemine al- 
maktır. Namaz, ibadetler mecmuasıdır. Na- 
maz, dünya astarını âhiret atlasına günün beş 
vaktinde diken gök iğnesidir. 



*e=^38^* 



CÜZ 21 



-N3£3* 



29 / ANKEBUT SÛRESİ 



«$-#> 



787 



MBH 



^ ■-" 1 "^ £ *■ w -- 1^' ^*- 

Zt. oLJ^ı u!ı Ji I45 ^ id <4ii jjJı vp 






<->JJ— -" 



UJ! 



r* 



-_t-ÜJal <&ı_. i, 



■3J-^üb 



46 Önceki vahiylerin mensuplarıyla tartı- 
şırken, haksızlık etmedikleri sürece en gü- 
zel yol ve yöntemden başkasına itibar et- 
meyin ve deyin ki: "Biz bize indirilene de, 
size indirilene de inanmışız,- bizim de, si- 
zin de ilâhınız bir ve tektir; ne ki biz kayıt- 
sız şartsız sadece O'na teslim olmuşuz," 

47 (Ey Peygamber!) İşte bu kitabı sana böy- 
le (bir mesajla) indirdik; bu yüzdendir ki 
bu kitabı kendilerine verdiklerimiz ona 
iman ederler; işte şu (önceki vahyin men- 
supları) arasında da inanan kimseler ola- 



caktır: zaten nankörler 1 dışında hiç kimse 
âyetlerimizi bile bile inkâr etmezler. 2 

48 Hem sen bu (Kur'an)dan önce herhan- 
gi bir (kutsal) kitabı okumuş değilsin, da- 
hası onu kendi elinle 3 yazıyor da değil- 
sin,- eğer böyle olsaydı insanları kuşkuya 
düşürürlerdi, 4 gerçeği geçersiz kılmaya 
yeltenenler. 5 

49 Aksine o (Kitab), sahibine seçip ayır- 
ma yeteneği kazandıran bir bilgi tasavvu- 
ru 6 bahşedilenlerin gönüllerinde yer bu- 
lan hakikatin apaçık belgelerinden 7 oluş- 
muştur: zaten bilinci altüst olmuş kim- 
selerden başkası âyetlerimizi bile bile 
inkâra yeltenmez. 8 

50 Bir de kalkıp, "Rabbinden ona muci- 
zevi bir belge indirilmesi gerekmez miy- 
di?" dediler. 9 

De ki: "Tüm mucizevi belgeler Allah ka- 
lındadır; ben ise yalnızca açık ve net bir 

-uyarıcıyım." 10 

51 Ne yani! Şimdi bu ilâhi kelamı, kendi- 
lerine iletmen için sana indirmiş 
olmamız onlara yetmedi mi? 11 Elbet bun- 
da, inanacak bir toplum için tarifsiz bir 
rahmet ve ilâhi bir uyan zaten vardır. 

52 (Onlara) de ki: "Sizinle benim aramda 
şahit olarak Allah yeter,- O göklerde ve 
yerde olan her şeyi bilir; yine (bilir) ki: 
Batıl inançlara saplanan ve Allah'a nan- 
körlük eden kimseler hüsrana uğrayacak 
olanların ta kendisidirler." 



1 el-Kâfirûn'u "nankörler" şeklindeki çevirimi- 
zin gerekçesi için bkz: 17:8, not 2. 

2 Yechadûn'ım "bile bile inkâr" anlamı için 
16:71. 

3 Lafzen: "sağınla". Ayrıca bkz: 28:45. 

4 Sekişten farklı olarak rayb'ın "ya doğruysa 

kaygısı içeren şüphe" oluşuyla ilgili bkz: 9:110 



not 5 ve 14:9, ilgili not. 

5 Hicretin hemen arefesinde inen bu âyetler, 
Medine Yahudilerine karşı Nebi'nin üslubunu 
inşa etmektedir. Burada olumsuzlanan Allah 
Rasulü'nün Kur'an vahyinden önce herhangi 
bir vahyi okuyup yazmamış olduğudur. Bu âyet 
Furkân 4-5'te kastedilen türden (Bkz: 42:82), 



788 



•NSSSs?* 



29 / ANKEBUT SÛRESİ 



ȣ^3 ^^* 



CUZ21 



vahyi peygamberin yazdığı iftiralarını reddet- 
mektedir. 

6 'îlm'e verdiğimiz bu anlamın gerekçesi için 
bkz: 21:74, not. 

7 Âyâtun beyyinâtun, vahyin doğruluğuna ve 
ilâhi kaynağına atıf olarak gönderilen vahiy dı- 
şı kesin mucizevi kanıtlar. Bunlar maksat değil, 
vahyi gösteren araçlardır. Amaç, onların kendi- 
sini gösterdiği vahiydir. Dolayısıyla vahiy en 
büyük mucizedir (Bkz: 17:101, not). 

8 Zalimûn'a verdiğimiz bu anlam için bkz: 
7:148 ve krş: 21:65, not. 

9 Bu tür tüm taleplerin peşinen reddedildiğini 
6:109; 7:146 gibi âyetlerden kesin ve net olarak 
anlıyoruz. 



10 Şu âyetin ışığında okunmalıdır: "Şimdi ken- 
dilerine bir mucize gösterilmesi halinde bu 
vahye iman edeceklerine dair var güçleriyle ye- 
minler ediyorlar. De ki: "Tüm mucizeler Allah 
ka tındadır!" Ve farkında değil misiniz ki, onla- 
ra bir mucize gelmiş olsaydı dahi yine de inan- 
mazlardı." (6:109 ve krş: 7:146; 10:20 ; 13:7). 

11 Eğer birine bu vahiy mucize olarak yetmi- 
yorsa, ona hiçbir mucize yetmez. Her peygam- 
berin bir nübüvvet mucizesi vardır, Kur'an Hz. 
Muhammed'in nübüvvet mucizesidir. Her pey- 
gambere verilen mucize kendi zamanında ge- 
çerlidir, Kur'an mucizesi kendisinden sonraki 
tüm zamanlarda geçerlidir. Kur'an'm insanı dö- 
nüştürücü gücü ilk günkü gibi sürmektedir. 
Gerçek mucize de budur. 



«ş=s3Ss3î«> 



CÜZ 21 



*Ns3£N« 



29 / ANKEBUT SÛRESİ 



< £e 3 $?gs»- 



789 



^£3" 



*S 



« — âs«-lj>tj 






\$j£- <L>J1 j_* rt^i5_^lU oUtJLİJ! ijü^i-j Ijiil ^JJi^ 

5^uuji ^i £m 14^ 5^^ ^^4^ 14^ ^ ^jAj 
~j&'ö*, lf^3& o^k=,^:_ ^j ji.' 3 \/j^o ^jjı @ 

1 _ r ~Lj ı ^— j j> j v 1 3 o ı _jj,_ü 1 5ü 'J* °^çi uı ^jj 3 



53 Ve onlar, sana (meydan okuyarak) aza- 
bı çabuklaştırmanı istiyorlar; 1 eğer belir- 
lenmiş (yasaya uygun) bir süreci olmamış 
olsaydı, 2 azap onların başına derhal gelir- 
di: yine de o, onlar hiç farkında değilken 
ansızın mutlaka çıkagelecek. 

54 Onlar sana (meydan okuyarak) azabı 
çabuklaştırmanı istiyorlar; ama iyi bilsin- 
ler ki cehennem, inkâra saplananları el- 
bette çepeçevre kuşatacak; 55 o gün azab 
onları (başlarının) üzerinden ve ayakları- 
nın altından sarıp sarmalayacak; ve (Al- 
lah) onlara "Öteden beri yapa geldiklerini- 
zin (sonuçlarını) tadın!" diyecek. 



1 Krş: 16:1, not. 

2 Toplumların çöküş süreçlerinin kendisine ta- 
bi olduğu îlahi-tarihi yasalar (Bu yasalar için 
bkz: 17:16 ; 8:53; 13:11; 3:140). 

3 Bu ifade ilk mü'minleri hicrete teşviktir. Bu- 



56 SİZ ey iman eden kullarım! Şüphesiz 
ki Benim arzım geniştir; 3 o halde Bana, 
yalnız Bana kulluk edin! 

57 Her can ölümü tadıcıdır; 4 en sonunda 
Bize dönüp geleceksiniz. 58 îman eden ve 
o imana yaraşır eylemler ortaya koyanla- 
rı, içinde sürekli kalmak üzere cennetin 
tabanından ırmaklar akan yüce köşkleri- 
ne 5 yerleştireceğiz: (iyi) davranışta bulu- 
nanların ödülü pek güzeldir! 59 Onlar ki, 
sıkıntılara karşı göğüs gerdiler ve hep 
Rablerine güvendiler! 

60 Nice canlılar vardır ki, rızkının sorum- 
luluğunu 6 yüklenmez; onların rızkını da 
sizinkini de yalnızca Allah verir: Zira her 
şeyi işiten ve bilen sadece O'dur. 7 

61 Ve eğer dönüp de onlara sorsan: "Gökle- 
ri ve yeri yaratan kimdir,- ve güneşle ayı em- 
re âmâde kılan kimdir?" diye, hiç kuşkun 
olmasın İd "Elbette Allah!" diyecekler. 

O halde, nasıl boyla savruluyorlar? 8 

62 Kullarından dileyenin rızkını genişle- 
tmeyi dileyen, ve onu kulu lehine 
sınırlandırmayı dileyen Allah'tır: 9 çünkü 
Allah her bir şeyi bilendir. 

63 Ve eğer dönüp onlara sorsan: "Gökten 
suyu indiren ve onunla ölü toprağa can 
veren kimdir?" diye, hiç şüphen olmasın 
ki "Elbette Allah!" diyecekler. 

De ki: "Hele şükür, (bari şunu olsun hi- 
leydiniz)!" 10 

Ama ne gezer... Onların çoğu akıllarım 
kullanmayı dahi beceremezler. — > 



nun için de Akabe biatleri yapılmış ve Medine 
hicret yurdu olarak belirlenmiş olmalıdır. Zım- 
nen: İmanınızla vatanınız arasında tercihe zor- 
lanırsanız, kesinlikle imanınızı tercih ediniz. 

4 "îsm-i fail süren fiildir" diyen Küfe dil okulu- 



790 



•N^S^ 



29 / ANKEBUT SÛRESİ 



-*#s^S5sf«- 



CUZ21 



na istinaden şu mâna da verilebilir: "Her can 
her an ölümü tatmaktadır". Bu, oluş ve bozuluş 
yasasının insan bedeninde her an gerçekleşen 
tecellisi olan hücre ölümleri ve doğumlarına da 
delalet eder. 

5 Krş: 25:75 not 5. 

6 Hamele, maddî ya da manevî "bir şey yüklen- 
di, sorumluluğunu üzerine aldı" anlamına gelir 
(Krş: Âyet 12 ve 13). Allah Rasulü'nün şu hadisi 
bu âyete dair nebevi bir okuma gibidir: "Eğer siz 
kuşlar kadar Allah'a güvenip dayansaydımz, rız- 



kınız da kuşlar gibi ayağınıza gelirdi" (Tirmizî). 

7 Zımnen: Siz arslan olursanız rızkınız ayağını- 
za gelir. 

8 Bu anlam için Ahzab 3'e bkz. Özellikle 42, 50 
ve 53. âyetler, bu zihni savruluşun sonunda va- 
rıp durduğu yeri göstermektedir. 

9 Çevirimiz yeşâ' fiilinin çift özneyi gören ko- 
numuna dayanır. Lehu' âaki lâm'a lam-ı leh mâ- 
nası verilmiştir. 

10 Lafzen: "Elhamdülillah!" Benzer bir kulla- 
nım için Zümer 29'a bkz. 



CUZ21 



-*N^2#«- 



19 I ANKEBUT SÛRESİ 



-*Ş^Ş$5sş«- 



791 



7-1.. > 



îj>-'y\ jİjJS Oij ı-^jJj j — gJ "i/l S—lı-In ö_j_jAjI «Jl_& Uj 
^İİUÎI ^ ij^j liLi|5| jj-JJu l_ylj&= ^J Ol^liJI ( ^J 
!i!^_J! ^^ü) n — j-j>J LJUs /j_jÛJ! 4_! l ^_j_^al>uı <JJ! lo_eo 

'•> 'l's- ' ti"" ' ^ ' '' İl Kil M* I*' ' -»l^ll 

^j-illj^u-iy^ 51 ^ ıS's*-* r*H*- (_y-^ ı_r— P' »*L->- L-«J 



<— 64 Zaten (akletselerdi, bileceklerdi ki) 
şu dünya hayatı (tek başına) geçici bir 
oyun ve oynaştan başka bir şey değildir; 1 
bir de hayatın öteki yüzü vardır ki, işte 
odur gerçek hayat: keşke bunu olsun bi- 
lebilseydiler. 



65 Fakat gemiye binip de (tehlike hisset- 
tikleri) zaman, inancı batıldan arındırıp 
dini yalnız O'na has kılarak başlarlar Al- 
lah'a yalvarıp yakarmaya; ne ki O kendi- 
lerini sağ salim karaya çıkarır çıkarmaz, 
aynı kimseler başlarlar O'na ortak koş- 
maya. 66 Sonuçta 2 kendilerine verdikle- 
rimize nankörlük etmiş ve kısa vadeli bir 
hazzı 3 tüketmiş olurlar: Fakat zamanı ge- 
lince (gerçeği) anlayacaklar. 

67 Peki, görmezler mi ki kendilerinin et- 
rafındaki insanlar her tür saldırıya açık 
olmanın tedirginliğini yaşarken, 4 Biz on- 
lara güvenli bir dokunulmazlık sağladık: 
hâlâ mı batıl inançlara saplanıp Allah'ın 
nimetlerine 5 nankörlük edecekler? 

68 Kendi uydurduğu yalanları Allah'a ya- 
kıştıran, ya da önüne gelen hakikati ya- 
lanlayandan daha zalim biri olabilir mi? 
Hiç zulümde direnenler için cehennemde 
yer bulunmaz mı? 

69 Ama davamız uğrunda var gücünü 
harcayanları, elbette kendi yollarımıza 6 
yönelteceğiz: 7 ve şüphesiz Allah iyi ve er- 
demli olanların yanındadır. 



1 Bu âyet Me'âric 42 ışığında tek dünyalı bir ha- 
yat yaşayan inkarcıların hayat tasavvurunu red 
içindir (Krş: 6:32 ; 47:36; 57:20). Zımnen: 
Mü'mine oyun ve eğlence olarak bu dünyada 
sürdüğü hayat yeter. O fazladan bir oyun ve eğ- 
lenceye ihtiyaç duymaz. Buna ihtiyaç duyanlar, 
dünya hayatına aşırı değer yükleyenler, bir baş- 
ka ifadeyle dünyaya âhiret muamelesi yapan- 
lardır. 

2 Baştaki akıbet lâm'ma dayanarak. 

3 Li-yetemette'û'nun türetiidiği meta' ile ilgili 
bkz: 13:26, not. 

4 Lafzen: "enselenip atılıyorîarken.." 



5 Lafzen: "..nimetine.." Kural gereği mastar 
muzaf olarak gelirse tekil çoğul mânasına da 
alınabilir (106. sûreye bkz).. 

6 Yani: "sonu Bize ulaşan yollara.." Vahiy haki- 
kate ulaşan yollar konusunda totaliter bir dil 
kullanmaz. Usul farklı, asıl tektir. Tek asıldan 
farklı usuller çıkabileceği gibi, farklı usullerden 
tek asla ulaşmak mümkündür. Birden çok 
usulün varlığı, birden çok aslı gerektirmez. 
Asim tek oluşu, usulde totaliterizmin gerekçe- 
si olamaz. 

7 Te'kit nûriu ile gelen muzari fiil gelecek za- 
man ifade eder. 



-*£s^=5|«- 



30. RÛM SÛRESİ 



»Ns38^ 



Adını, Bizans-Pers savaşlarının akıbetine dair mucizevi bir haberin yer 
aldığı ilk âyetinden alır. İbn Abbas'tan nakledilen bir rivayete göre 
sûre, daha Hz. Peygamber döneminde "Rum" adıyla şöhret bulmuş- 
tur (Tirmizî). 

Sûre Mekke'de inmiştir. Konusu ve üslubu bunu teyit eder. Tüm ilk tertip- 
lerde İnşikâk sûresinin ardına yerleştirilir. Bazergan 1-26 arasını vahyin 6. 
yılına yerleştirir. 17-18. âyetler ve Hz. Ebubekir'in Mekkelilerle iddialaşma 
rivayeti (Tirmizî) bu yaklaşımı destekler. Tertibimizde İnşikak peygamber- 
liğin 8. yılına tekabül ettiğine göre, bu sûre de o tarihte inmiş olmalıdır. 

Sûre indiği zamanın iki süper gücünün küresel güç savaşının nasıl sonuçla- 
nacağına dair gaybî bir ihbarla başlar. Bu güçler, başında Heraklius'un bu- 
lunduğu Bizans ve I. Hüsrev'in bulunduğu Pers devletleridir. Bir asırdan be- 
ri birbirlerinin nüfuz alanına göz diken iki güç bir türlü birbirlerine kesin 
üstünlük sağlayamazlar. Tam bu sırada Persler Bizans'taki iç kargaşadan is- 
tifadeyle büyük bir saldırı başlatır. 613'te Suriye (Şam), 614'te Filistin (Ku- 
düs), 615-16'da Mısır düşer. Anadolu baştan başa geçilir ve İstanbul kuşatı- 
lır. Bizans yıkılma tehlikesi geçirecek kadar sarsılır. Hatta İmparator İstan- 
bul'dan Kartaca'ya kaçmayı düşünür. Bu şartlar altında Bizans'ı küçük dü- 
şüren bir anlaşma imzalanır. Hüsrev imparatoru istiskal etmek için onun 
ateşe secde etmesini isteyecek kadar ileri gider. Bütün bu haberler Mek- 
ke'ye geldiğinde müşrikler sevinir mü'minler üzülür. Sûrenin girişini ilgi- 
lendiren tarihsel ortam işte budur. 

Rum sûresi, medeniyetlerin kıyametine atıfla başlar, kozmik kıyamet ha- 
beriyle son bulur. Muhatabın en aşağı ve en yakın geçici varlık dünyasının 
aldatıcı dış görünüşüne ayarlı bakışlarını, kalıcı olana çevirir (7). Sûrenin 
ana teması, yaratılmışlar âleminin tabi olduğu "oluş ve bozuluş" yasasıdır 
(19, 25). İnsanların oluşturduğu medeniyetler de, tıpkı tabiat gibi bu yasaya 
bağlı olarak yaşarlar ve ölürler (40-50). 

Bütün bu oluş ve bozuluş âleminde, insanın ayrıcalıklı bir yeri vardır. Bu 
yer, Allah tarafından insan benliğine nakşedilmiş olan "fıtrat" sayesinde 
kazanılmıştır. Bunun bozulmadan korunması, vahyin inşa edeceği bir üst 
yapıya bağlıdır: "varlığını, her tür sapmadan uzaklaşarak tümüyle doğru ve 
asıl dine, Allah'ın insanlığın özüne yaratılıştan nakşettiği fıtrata çevir,- (ta 
ki) Allah'ın yarattığında olumsuz bir değişme olmasın: işte doğru din(in 
amacı) budur ve fakat insanların çoğu bilmezler" (30). Sûre inkarcıların tah- 
riklerine örnek verir (58) ve ilk muhatabından bu tahriklere kapılarak tep- 
kisel hareket etmemesini ister (60). 



CUZ21 



•N^s?* 



30 / RÛM SÛRESİ 



»Şs^N* 



793 



■>**'• <•««<■ 




aZSJi 



-" * 



%i# ü>-^>UI j-j-A. O^jjj J_*j ^j J_^ ^_* j-»^/ 1 

* 1 I -- 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 

1 Elif-Lâm-Mîml 

2 RUMLAR yenilgiye uğradılar/ 3 (üste- 
lik) en yakın yerde; 2 ama onlar, bu yenil- 
gilerinin ardından yeniden galip gelecek - 
ler ; 4 (hem de) bir kaç yıl içerisinde 3 -(ta- 
bi ki) mutlak karar, önünde sonunda Al- 
lah'a aittir-: (Şimdi müşriklerin sevindiği 
gibi) o gün de mü'minler sevinecekler; 4 5 
Allah'ın yardımı sayesinde... 5 

O dilediğine yardım eder: zira O her 
işinde mükemmel olan, sonsuz merha- 
met sahibidir. 



1 Şaz bir kıraatta bu ve müteakip âyetteki edil- 
gen ve etken çatı tersine döndürülerek ğalebeti'r- 
rûm. . , seyuğlebûn (Rumlar galip geldiler. . . bu ga- 
libiyetlerinin ardından yenilecekler) şeklinde 
okunmuştur. İtibar görmeyen bu okuyuş, Bizans- 
Müslüman çatışması özelinde açıklanmıştır 
(Ebüssuud; krş: Zemahşerî). Buna göre Bizans, 
Müslümanları yenilgiye uğrattığı Mute'den bir 
kaç yıl sonra ilk kez Yermuk yenilgisini tatmış- 
tır. Daha sonra da, İstanbul'un fethiyle tarih sah- 
nesinden silinene dek geri çekilişi sürecektir. Bu 
okuma tercih edildiğinde dahi, bu âyetlerin gay- 
ba ihşkin mucizevi haber değerinden hiçbir şey 
eksilmez. Ne var ki bu tür bir okuma, metnin iç 
ve dış bağlamıyla uyuşmaz. Tercihimiz, ortak 
kabul görmüş tek okumadır (Taberî). 

2 Yani: "Bizans'ın merkezinde". Persler, Bizans'la 
aralarındaki kadim rekabette Bizans'ı 7. yüzyılın 
başlarında kendi topraklan olan Anadolu, Suriye, 
Filistin ve Mısır'da kesin yenilgiye uğratarak geri 
çekilmeye mecbur bıraktılar (Girişe bkz). 

3 Bid' 3'ten çok 10'dan az olan rakamlar için 
kullanılır. 



4 Vahiy, bozulmuş da olsa kitaplı bir dine men- 
sup olan Hıristiyanlarla düalist bir şirke dayalı 
Zerdüştiler arasındaki savaşta, mü'minlerin bi- 
rincilerden yana duruşlarını onaylıyor. 

5 Bu mucizevi ihbar aynen gerçekleşti. Bu âyet- 
lerin inişinin üzerinden 9 yıl geçmişti ki, Pers 
karşısında tarih sahnesinden silinmekle yüz 
yüze gelen (girişe bkz.) Bizans hiç beklenmedik 
bir biçimde yeniden toparlandı ve karşı saldırı- 
ya geçti. İmparator Heraklius liderliğinde yapı- 
lan bu karşı hücum sonucunda Bizans ordusu 
624'te Zerdüşt'ün doğduğu yere (Azerbaycan) 
girerek tüm Zerdüştilerin merkezi ateş tapma- 
ğım yerle bir etti. Bizans'ın bu ilk büyük zaferi 
Bedir'le aynı aya denk gelmişti (Rama- 
zan/Ocak). 627'de Ninova'da Pers ordusu ölüm- 
cül bir darbe aldı. 628 'de Pers başkenti düştü. I. 
Hüsrev bir iç darbeyle devrildi ve 18 oğlu öldü- 
rüldü. Kendisi hapiste öldü. O dönemde Hıristi- 
yanlar akidevi mânada "kafir" sayılmıyorlardı. 
Zira henüz kendilerine ulaşan bir davet yoktu 
ve dolayısıyla onlar da inkâr etmiş değillerdi. 



«f~E3£^ 



794 



»?s53SS3#» 



30 / RÛM SÛRESİ 



*^s3S^* 



CUZ2İ 



6 (Bu) Allah'ın kesin 1 vaadidir. Allah vaadin- 
den dönmez; ne var ki insanların çoğu (bu- 
nu) bilmezler: 7 onlar sadece bu dünya haya- 
tının 2 görünür yüzünü tanırlar, ama onlar 
(görünmeyen) öteki hayattan gafildirler. 3 

8 Şimdi onlar kendi iç dünyalarında hiç 
muhasebe yapmazlar mı? Allah gökleri, 
yeri ve bu ikisi arasmdakileri asla bir amaç 
ve anlamdan, 4 dahası sınırlı bir ömürden 
yoksun olarak yaratmamıştır. Ne var ki in- 
sanlardan bir çoğu Rablerine kavuşacakla- 
rım inatla inkâr etmektedirler. 5 

9 Onlar yeryüzünde dolaşmıyorlar mı? 
Artık kendilerinden öncekilerin nasıl bir 
akıbete uğradıklarını görselerdi bari: On- 
lar kendilerinden daha güçlüydü ve yer- 
yüzünde daha derin izler bırakmışlardı; 6 
dahası onlar orayı, berikilerden çok daha 
fazla mamur ve müreffeh hale getirmiş- 
lerdi; üstelik, onlara da elçileri hakikatin 
apaçık belgeleriyle gelmişti: neticede on- 
lara zulmeden Allah değildi, ama asıl on- 
lar kendi kendilerine zulmettiler. 7 

10 Nihayet böylelerinin akıbeti, Allah'ın 
âyetlerini yalanlamaları ve onları alaya 
almaları nedeniyle beterin de beteri oldu. 

11 ALLAH insan neslini yoktan var etti- 
ği gibi, 8 sonra bu (yaratışı) tekrarlayacak- 
tır: en sonunda hepiniz O'na döndürüle- 
ceksiniz. 

12 Ve Son Saat'in gelip çattığı gün, suçlu- 



ÜydjC V (jJ'Ujl jt£\ 1^3 eJıS-'j 4İ$\ ı_iL*tj "j 4Ü\ d£-J 

^ J 1 @ üjj-it^=*J (l^j &UL ^llll ja ?j?i£=> ö\j 

' ^ ' s* ^ " * -'I 

$ } , >■ >■ > a ' '° 

^Jü! İJİle- jlĞ= ı_iİ6=> Ij^liIIi <j^jVI ^ I j^^_w 

.' >*s* *, a.j, . >|1|-- - rf - ° -* ° ^ <l t A^ B 1*- * 

Oluşsa İs ||| üj^İİİj İblisi l_yiiT ^ssJjlfUJsuJ <ûl 
IjjlS'j <ÜJİ cjLU I_jjJlğ= jl (_jl_jJLJ! IjLlt jjJül iuilc- 

•<,${>* > i i * i < ir |{*' •' •'* ı 4R;- 'i •' •' i ' 

4_J 1 « — ) <J U— 2-su /* — ) (3-Jj>ü i \jJ — u <ü t çyj? ÜJJ&. — *~J l g> 

' ' > İl y „ - 

•t' *=%, ' ' ° "" M •* I"- 1 -'! * ti •" -S ' °" <P% ' ' - •£ 

C*"^^Ss- ^^J^*"*"^ l^"" — ^ ^ — -^ ? 3^ f 3i 3 %£w ü $*>• r> 
"v JJ 1 ı — &\h â^ ö 9— s y&i ^— --* Ji ^"^ — ^ ' f* J ^ ^ 3~i3 ™£$ 



lar tüm umutlarını yitirecekler: 9 13 zira 
ortak koştukları varlıkların hiç birinden 
bir şefaat göremeyecekler; oysa ki onlar 
ortak koştukları varlıklar yüzünden kâfir 
olmuşlardı. 10 

14 Ve Son Saat'in gelip çattığı gün, safla- 
rın ayrılacağı bir gün olacaktır: 15 Artık, 
iman eden ve imana uygun iyi işler işle- 
yen kimseler tarifsiz bir mutluluk bahçe- 
sinde, ruha safa veren bir musiki ile mest 
olacaklar,- 11 — > 



1 Mutlak ve yalın halde gelen tümleç, anlama 
"kesinlik" katmaktadır (İbn Aşur). Başta Gib- 
bon olmak üzere tüm Bizans otoriteleri, Bi- 
zans'ın bir daha belini doğrultacağına hiç kim- 
senin ihtimal vermediğini söylerler. 

2 Veya: "hayatın en aşağı mertebesinin" (Tam- 
lamanın açılımı için bkz: 87:16). 

3 Krş: "Onların bilgi ufku bu (dünya) ile sınırlı- 



dır" (53:30). Buradaki âhiret, hem bu dünya ha- 
yatının iç yüzünü, hem de bu hayatın arka yü- 
zü olan öte dünyayı çağrıştırmaktadır. Zımnen: 
Hayatın iç yüzünü görmek için, insanın iç gö- 
zünü kör etmemiş olması gereklidir. 

4 Bi'1-hakk, yaratılışın anlamlı ve amaçlılığını 
ifade eder (Bkz: 14:19 ve 18:13, notlar). Her şe- 
yin bir amacı olsun da insan gibi bir şaheserin 



CUZ21 



*£ss3$33s* 



30 / RÛM SÛRESİ 



•N3SN* 



795 



amacı olmasın mı? 

5 Bir önceki cümle ve notuyla ilişkisi açıktır: 
Ahireti inkâr, temelde insanın anlam ve amacı- 
nı inkâr demek olan nihilizmdir. Bu insan so- 
yuna yapılabilecek en büyük kötülüktür. 

6 Benzer bir âyet için bkz: 40:21. 

7 Emanete mutlak mülkiyet olarak baktılar ve 
emanete ihanet ettiler. İhanet ettikleri emanet 
sadece servet değildi, kendileri de bir emanetti: 
Şahit olmaya gelmişlerdi; sahip olmaya yelte- 
nince servete ait oldular. Sonuçta ne sahip ola- 
bilirdiler, ne şahit... 

8 Halk farklı bir bağlamda hem "yaratılış" an- 
lamına mastar, hem de "insan nesli, insanlık" 
anlamına isim olarak kullanılır (Bkz: 14:19, not 
2). 

9 İblis ile aynı kökten gelen yublisu, "İblisleşe- 



cekler" çağrışımına sahiptir (Bkz: 6:44, not 7). 

10 Veya Ankebut 25 ışığında: "..onlar ortak 
koştukları varlıkları reddeder hale gelecekler". 

11 Veya: "sevince gark olacaklar". Ravda için 
bkz: 42:22. Burada ve Zuhruf 70'te geçen yuh- 
berûn'un türetildiği el-hubûr'un lügat mânası 
"şiddetli sevinç" ya da "insana neşe ve sevinç 
taşıyan şey"dir (Lisân ve Tâc). Veki' bu kelime- 
yi "cennet şarkıları dinlerler" şeklinde açıkla- 
mıştır. Zemahşerî bunu tefsir sadedinde, Hz. 
Peygamber'in cennette müzik ve şarkı dinle- 
meye ilişkin bir soruya verdiği olumlu cevabı 
nakleder (Krş: Zeccâc). Cennetliklere koro ha- 
linde müzik dinletisi hakkında hadisler vardır 
(Tirmizî, Sıfatu'l-Cenne, 24). Müzik hakkında 
lehte ve aleyhte tüm hadisleri değerlendiren 
mütekamil bir risale için bkz: îbn Hazm, el-Ğı- 
nâu'l-Mulhî (Resâil içerisinde, Beyrut, 1987). 



«es^Şt^ 2 ?* 



796 



*££3£3#» 



30 / RÛM SÛRESİ 



•^s^SSSs^* 



CÜZ 21 



<— -16 ama inkâr eden, âyetlerimizi ve 
âhiret buluşmasını yalanlayan kimselere 
gelince: işte böyleleri de azabın içerisinde 
(yaptıklarıyla) yüzleşecekler. 1 

İ 7 ŞU HALDE akşama ulaştığınızda 2 ya 
da sabah kalktığınızda, yüceler yücesi Al- 
lah'ı anm ; 18 Göklerde ve yerde her tür 
sena ve övgüye lâyık tek varlık O olduğu- 
na göre, öğleyin ve akşama girerken de 
(O'nu anın). 3 

19 O ölüden diriyi meydana getirir, diri- 
den de ölüyü meydana getirir; 4 ve ölü 
toprağa can verir: işte siz de böyle çıkarı- 
lacaksınız. 

20 Sizi toprak türünden 5 yaratması, 
O'nun mucizevi işaretlerinden biridir; 
sonra siz (bir süreç içinde) beşer olarak 
gelişip kişilik kazandınız. 6 

21 Yine sizin için kendileriyle huzur bu- 
laşınız diye kendi türünüzden eşler yarat- 
ması, aranıza sevgi ve merhameti yerleş- 
tirmesi de Omun mucizevi işaretlerinden 
biridir: Şüphesiz bütün bunlarda düşünen 
bir topluluk için alınacak bir ders mutla- 
ka vardır. 7 

22 Yine gökleri ve yeri yaratması, dilleri- 
nizin ve renklerinizin farklılığı da O'nun 
mucizevi işaretlerinden biridir: Şüphesiz 
bunda bütün insanlığın 8 çıkarma olan bir 
ders mutlaka vardır. 9 

23 Yine geceleyin ve gündüzün uyuyabil- 



1 Muhdarûriu çevirimiz için bkz: 34:38, not. 

2 İbn Abbas'a atfedilen bir yoruma göre "ak- 
şam" ve "yatsı" birlikte kastedilmiştir (Taberî). 
Teşbih, bilinen vakitlerle birlikte kullanıldığın- 
da doğrudan namaza delalet eder. Aksi halde bu 
emrin hayatta namaz dışında bir karşılığı bu- 
lunmamaktadır. 

3 Lafzen: "akşama girerken ve öğleyin". Bu şe- 



m^Stl-o 



»Jst'iM (^LÜj LİjIjL; 1jjİ6=j \jji£s=a ^jJÜÎ Uij 

» » ' " * •""_,'„ „, İ > s' > ' l', 1 ..,, 

y> n r— = t jL)S- o\ 4jbl jj-ojfSj? üj>j?ü »_iJJİS'j \^> y* 

'sss s*' T* as ' o"' -* H' ** 's 

Jiş- _j I4J I I _jJLĞ=u«jd U- 1 j J t <>£==ı_wiJ I yi -Sü Jjl>- 
.JbLlilj ^jVlj Oİ^l-Ul (>-U 4_jt;i ,>-«j@ 

» fi ^ ' 



meniz ve O'nun lutfundan (payınıza dü- 
şeni) arayabilmeniz de O'nun mucizevi 
işaretlerinden biridir: 10 Şüphesiz bunda 
da (varlığın) sesine kulak veren herkesin 
alacağı bir ders mutlaka vardır. 11 

24 Sizlere korkuyla ümidi bir arada ya- 
şatmak için çakan şimşeği göstermesi de, 
gökten bir su indirip onunla ölü toprağa 
hayat vermesi de O'nun mucizevi işaret- 
lerinden biridir: Şüphesiz bunda da akle- 
den bir topluluk için alınacak bir ders 
mutlaka vardır. 12 



kilde formüle edilme gerekçesi fasıladan kay- 
naklanmış olabilir. İbn Abbas'a göre 'aşiyyen 
"ikindi namazına" işaret etmektedir (Taberî). 
Tâhâ 130 ve Hûd 1 14, Allah Rasulü'nün bey ani 
sünnetinin de delalet ettiği gibi yıllar öncesin- 
den beş vakit namazı emretmişti (İlgili âyetle- 
rin notlarına bkz). Dilsel olarak 5 vakte delalet 
eden âyetlerden yıllar sonra gelen bu âyet gibi 



CÜZ 21 



•N^3£5=s£« 



30 / RÛM SÛRESİ 



-*N3$s#»- 



797 



iki vakte ve Bakara 238 gibi tek vakte delalet 
eden âyetler, gündelik hayatın dağdağası içinde 
beş vakit arasından gevşeklik eğilimi gösterdik- 
leri vakitler konusunda islâm cemaatini uyar- 
ma amacı taşımaktadır. 

4 Hz. Nuh'un oğlu Ken'an diriden çıkmış ölü- 
dür, Azer'in oğlu Hz. İbrahim ölüden çıkmış di- 
ridir. 

5 Belirsiz formun "tür" vurgusuyla (Mân II, 
291). 

6 Beşefin lügat mânasma dair ayrıntılı not için 
bkz: 15:28. întişâfm içerisinde, "aynı türe ait bi- 
reylerin kendilerini gerçekleştirmesi, şahsiyet 
kazanarak farklılaşması" anlamı zaten vardır. 
Zımnen: En basit varlıktan bir şaheser çıkaran 
bunu anlamsız ve amaçsız yapar mı? Toprağm bir 
amacı olsun da, insamn bir amacı olmasın mı? 

7 Karşıt cinslerin yaratılış amacının çarpıcı be- 
yanı: Bedende başlayıp onu aşarak ruhu kucak- 
layan sevgi, bu sevginin sonucunda hayat tohu- 
munun toprağını bularak mahlukat ağacının en 
soylu meyvesi olan insana dönüşmesi. Bu saye- 
de cinsellik süfli bir arzu olmaktan çıkıp ulvi 
bir hizmet halini alır. Tıpkı kâinat nasıl cazibe 
ipliği sayesinde kaostan kurtuluyorsa, insan da 
meveddetten kaynaklanan bu cezbe sayesinde 
soyu tükenerek yok olmaktan kurtulur. Zev- 



ciyyet ve sükunetin halk fiili ile gelmesi, bun- 
ların mutlak Zattan mümkin zata yansıyan za- 
ti bir tecelli olduğunu gösterir. Sevgi ve merha- 
metin ca'l fiili ile gelmesi ise bu ikisinin kulun 
fiiline bağlı olduğunu gösterir. Dolayısıyla bu 
sonuncuların verilmesi için insani gayret şart- 
tır. Meveddet ve rahmet, kadın ve erkeği birlik- 
te tutan iki unsurdur. Sevgi tekamül ettirilmez- 
se, cinsellik tükenince o da biter. Fakat rahmet 
cinsellik bittikten sonra da sürer. 

8 Li'l-'alemîn için bkz: 21:107, not 8. 

9 Bu âyet açıkça şunu söyler: Dillerin ve renk- 
lerin farklılığı Allah'ın birer âyetidir. Dolayısıy- 
la herhangi bir renge ve dile karşı kökten bir 
saldırı, Allah'ın bir âyetine saldırıyla eş anlam- 
lıdır. 

10 Uyku nimetinin değerini bu nimetten mah- 
rum kalmayan asla takdir edemez. 

11 Bütün bu âyetleri, ancak varlığın sesini işite- 
bilecek bir gönül kulağına sahip olanlar algılar. 

12 Kur'an'da nerede yağmurdan söz edilirse, 
orada zımnen vahiyden söz ediliyor demektir. 
Burada da öyle: Tıpkı çöle düşen yağmurun çö- 
lü göle çevirmesi gibi, çöle dönmüş gönüllere 
düşen vahiy de orayı dirilterek eşkıyadan evliya 
çıkarır. 



«Şs^ŞŞ^s*? 



798 



* * r =: 3 £^^* 



30 / RÛM SÛRESİ 



*?S3£3|* 



CUZ21 



25 Göğün ve yerin O'nun yasası sayesin- 
de ayakta durması da O'nun mucizevi 
âyetlerinden biridir. 

En sonunda O size yerden (kalkmanız 
için) bir kez seslenecek; bunun üzerine 
siz de hemen ortaya çıkıvereceksiniz. 

26 Göklerde ve yerde bulunan her varlık 
O'na aittir; hepsi de O'na itirazsız boyun 
eğmişlerdir. 1 

27 Ve sadece O'dur her şeyi yoktan var 
eden, sonra bu (yaratışı) tekrarlayacak 
olan: 2 Bu O'nun için çok kolaydır; zira 
göklerde ve yerdeki en güzel örnekler 3 
O'na aittir: mutlak üstünlük ve mutlak 
hikmet sahibi de yalnızca O'dur. 

28 O size kendinizden bir örnek verir: 
Otoriteniz altında bulunan kimseleri, si- 
ze verdiğimiz servet üzerinde (söz sahibi) 
ortaklar olarak görüp onlarla (otoritenizi) 
eşit olarak paylaşır; size denk (statüde) 
olanlardan 4 çekindiğiniz gibi onlardan da 
çekinir misiniz? 5 

İşte Biz, akleden bir topluluğa âyetlerimi- 
zi böyle açıklarız. 

29 Hayır, (kendilerine) zulmeden kimse- 
ler bilgisiz ve bilinçsizce kendi arzu ve 
tutkularının peşine takılırlar. Artık Al- 
lah'ın (bu şekilde) saptırdıklarını kim doğ- 
ru yola yöneltebilir ki? Üstelik onlar, her- 
hangi bir yardıma mazhar da olamazlar. 6 

30 ÎMDİ sen, varlığını her tür sapmadan 
uzaklaşarak tümüyle doğru ve asıl dine/ 
Allah'ın insanlığın özüne yaratılıştan 



*>*§■' - 1 



s „ , ^ S .» J. _» .. 

\'S U >'.,*.'.,>.,>'.,>,>> t s t -. ]',\ s A' " 

t . . ^ E o -» , , S ' „ -" 

»' ', .''•.■ î' ->•'» * ' s e' ' s s ' . 

« — • ,,/, „ -» -'.-- ^ *~ -i» »•*.< ^»' 

*1^™^j <Uİ (fcljU /v ^ r^ a UİJj U ^ tlI İJ ^. ^ ^ ^Ssjl^jl 

olîVl J-iü -iJJİS' ~£==a_-l* I ~SLlİ*j^= ^_j5Ü3 

^Ju ^_»*l jjk-l l_j*l]J ^j-jjJt A— *Jİ Jj ıfp Ü_5-Ji«j r»_ş — i3 

«SıSejf ^(S-^f* 5 ^J^ 1 J-^ 1 <>* ci^-feO^Hf 
JjUJl^Jas j^d! <I)I î^_ks Ciui- j-j-ÜJ ^İjij İsli 

S jiy ,y-i3! /y €ni /,^^--^3j— ^aJl /^ I^J^So j j 3 jX^2jı 



nakşettiği fıtrata çevir,- 8 (ta ki) Allah'ın 
yarattığında olumsuz bir değişme olma- 
sın: 9 işte doğru din(in amacı) budur ve fa- 
kat insanların çoğu bilmezler. 

31 (Batılın her türünden yüz çevirip) yal- 
nız ona yönelin ve O'na karşı sorumlulu- 
ğunuzun bilincinde olun; ibadet ve du- 
anızın 10 istikametini doğrultun; 11 ve asla 
O'ndan başkasına ilâhlık atfedenlerden 
olmayın! 12 32 (Bir de) şunlardan olmayın 
ki, onlar inanç birliğini bozdular da (bir- 
birine karşıt) taraftarlar haline geldiler; 13 
(artık) her hizip kendi elinde kalanla 
övünmekteler. 14 



1 Zımnen: Ya sen ey insan? Allah'a teslim ol- 
muş bu uçsuz bucaksız kâinat içinde O'na baş- 
kaldıran bir varlık olmak seni rahatsız etmiyor 
mu? 

2 Bu âyet, benzer bir mesajı taşıyan 1 1 . âyet ve 



10:34'ten daha kapsamlıdır. Halk için bkz. 

14:19, not. 

3 Veya: "Göklerde ve yerde en güzel özellik- 
ler/nitelikler O'na mahsustur". Buradaki "ör- 
nek" ile âyet 28'deki "örnek" arasında bir irti- 



CUZ21 



»£s^34» 



30 / RÛM SÛRESİ 



*^^^^* 



799 



bat vardır. Buradaki, açıktır ki "yaratış örne- 
ği "dir. 

4 Lafzen: "birbirinizden" (Bkz: 24:12, not 4). Bu 
bağlamda toplumsal statü denkliğine vurgu ya- 
pılmaktadır, 

5 Zımnen: Siz size emanet edilen üzerindeki ta- 
sarruf hakkınızı başkalarıyla paylaşmaya dahi 
yanaşmazken, Allah'ın mutlak otoritesini baş- 
kalarıyla paylaşmasını O'ndan nasıl beklersi- 
niz? Ve şirk koşmanın bu demeye geldiğini na- 
sıl bilmezsiniz? 

6 Bu âyet "Allah kimi saptırır?" sualinin ceva- 
bıdır: Bilinçsizce kendi arzu ve tutkularının pe- 
şine takılanları... 

7 Benzer bir âyet ve çevirimizin gerekçesi için 
bkz: 10:105, not. 

8 Fıtrat "içinde gizleneni ortaya çıkarmak için 
yarıp açmak, yaratmak, meydana getirmek" 
mânalarına gelen (atı kökünden türetilmiş 
isimdir. "Damağı yardığı" için devenin azı dişi- 
nin çıkması da böyle ifade edilir. Ebu Ubeyde 
ve Ferra htratallah'ı sıbğatallah (2:138) ile açık- 
lar. Buna göre Allah'ın insanı üzerinde yarattığı 
fıtrat, yaratılıştan her insanın özüne yerleştiri- 
len iyiye, doğruya ve hakikate eğilimdir. însan 
bir amaç için yaratılmıştır. Bu amaç yeryüzün- 
de hayatın tevhit ve adalet ekseninde inşasıdır. 
Kur'an insana bu misyonundan dolayı "halife" 
adım verir. Fıtrat, insanın yaratılış amacını ger- 
çekleştirecek donanıma ve altyapıya sahip ol- 
masıdır. "O her şeye yaratılıştan en güzel olma, 
kemalini bulma (yeteneği) vermiştir" (32:7) 
âyeti bunu ifade eder. "Allah'ın boyası" işte bu- 
dur. Bu boyayı, üzerine sürülen bir başka bo- 
yayla değiştirmek, sadece fıtratın üzerinin ör- 
tülmesine değil, aynı zamanda onun üzerine in- 
şa edilecek inancın amacından sapmasına da 
yol açar. 

9 Veya: "Allah'ın yaratışı değiştirilemez". Ta- 
berî ve Zemahşerî gibi bazı müfessirler bu iba- 
reyi bir yasaklama cümlesi olarak alır. Bu tak- 
dirde anlam "Asla Allah'ın yaratışını değiştir- 
meye kalkmayın!" olur. Bu okuma tercih edil- 
diğinde Nisa 119'la olan bağlantı göz ardı edil- 
memelidir. Ne ki Rûm 30'da hilkatin "zati var- 
lığının değiştirilmesi" [tebdil] ele alınırken, Ni- 



sa 119'da "vasfının değiştirilmesi" {tağyir) ele 
alınmaktadır. Tebdil ve tağyir kelimelerinin 
kök mânalarından yola çıkarak fıtrat üzerinde 
tağyirin mümkün olduğunu fakat tebdilin sade- 
ce Allah'a has olduğunu söylemek mümkün- 
dür. Bu da bizi, ne kadar sapmış olursa olsun in- 
sandan ümit kesilemeyeceği sonucuna götürür. 
Çünkü Allah'ın boyasının üzerine sürülen her 
boya sentetiktir. Doğal boyanın yerini tutamaz. 
Bu boya herhangi bir sebeple çözülüp sıyrıldı- 
ğında, altındaki gerçek boya ortaya çıkacaktır. 
Bu nedenledir ki hak dinin amacı fıtratı değiş- 
tirmek değil, geliştirmek ve potansiyelini açığa 
çıkarmaktır. 30-32 arası âyetler birlikte ele 
alındığında, fıtratın selim, sapmanın arızi oldu- 
ğu görülür. Bu âyetler Şûra 13 ile birlikte okun- 
malıdır. Fıtrat hanif dinin esasıdır, yani insanlı- 
ğın değişmez değerlerinin kendisinden neşet et- 
tiği saf din fıtridir, ontolojiktir. Hz. Peygam- 
berden nakledilen şu rivayet ünlüdür: "Her do- 
ğan malum fıtrat üzere doğar, fakat ebeveyni 
onu Yahudileştirir, Hıristiyanlaştırır ya da Me- 
cusileştirir." (Buhârî ve Müslim) İbn Hanbel ve 
Nesâi'de yer alan metinden Rasulullah'm bu 
sözü söyleme gerekçesini de öğreniyoruz. Bir 
savaşta Müslümanların düşman çocuklarından 
bir kaçım öldürmeleri üzerine Rasulullah buna 
şiddetle tepki gösterir. Onlar "Ama onlar müş- 
riklerin çocukları değil mi?" deyince, "Sizin en 
iyileriniz de öyle değil miydi?" diyerek bu ha- 
diste nakledilen sözü söyler. Bu aynı zamanda 
Pavlus Hıristiyanlığının "ilk günah" doktrinine 
de bir itirazdır. İslâm insanı özünde iyi olarak 
methetmiş, sapmanın arızi olduğuna dikkat 
çekmiştir. Burnu kulağı ve kuyruğu kesik bir 
anadan doğan yavru hayvan, bu uzuvları tam 
olarak doğar. Çünkü cismani fıtratı odur. Anne- 
de eksik olanlar sonradandır. İnsan'm manevî 
varlığı da tıpkı maddî varlığı gibi tamdır. Fakat 
onda bozulma ve noksanlaşma sonradan müda- 
haleyle olur. İslâm, bir üstyapıdır. Altyapısını, 
Allah'ın insanları yarattığı fıtrat oluşturur. Bu 
durumda dindarlık, insanın başlangıçtaki kendi 
tabiatına bir dönüş, ilâhi format olan insani fıt- 
ratın farkına varış tecrübesidir. Küfür, şirk, da- 
lalet, nifak gibi manen ve ahlaken düşüş kate- 
gorileri ise, fıtrattan uzaklaşması, dolayısıyla 



800 



•fr^Şa* 



30 / RÛM SÛRESİ 



*^3S^* 



CUZ21 



kendisine yabancılaşması anlamına gelir. 

10 Veya: "namazınızın". Salât için bkz: 2:45; 
5:12,58; 6:162 ve 19:59, ilgili notlar. 

11 İstikameti doğru bir ibadetin nitelikleri için 
bkz: Maun sûresi, 1-7, ilgili notlar. 

12 Fıtrattan uzaklaşan istikametten uzaklaşır. 
İnsan fıtratı, sorumluluğunu yerine getirecek 
şekilde inşa edilmiştir. Fıtrattan sapma, sorum- 
suzluk anlamına gelecektir. Bu insanın istika- 
metini saptıracak, istikameti sapan insan iba- 
detin ve duanın doğru adresini şaşırarak kula ve 
eşyaya kul olmak gibi onursuz bir duruma dü- 
şecektir. 

13 Şiye'an: "Yayılmak ve güçlenmek" anlamın- 
daki eş-şiya' mastarından türetilmiştir. "Yan- 



daş ve taraftar" anlamım kazanmıştır. Dildeki 
kullanımı nötr olan kelime bu bağlamda olum- 
suz vurgu taşısa da olumlu mânada da kullanı- 
lır (37:83). Parantez içi açıklamamızın gerekçe- 
si budur. Bunlar önceki vahyin takipçileri ol- 
dukları halde Yahudileşerek ve Hıristiyanlaşa- 
rak kendilerine gönderilen İslâm vahyinden ko- 
pan örgütlü din mensuplarıdır. Bu âyet 30. âyet- 
le birlikte okunmalıdır. Buna göre Allah katın- 
da tek din olan islâm'ı parçalamak, sadece dine 
değil o dinin zemini olan fıtrata da aykırıdır. 

14 Zımnen: Parçalanan hakikat, hakikat ol- 
maktan çıkar. Esas olan hakka tabi olmaktır, 
hakkı kendine tabi kılmaya kalkmak hakka zu- 
lümdür. 



■*f^3$^*- 



CUZ21 



" ' r-^sS---'^ * 



30 / RÛM SÛRESİ 



* î=c3C^-~> ' * 



801 



NEM 



^4*bl bj^ yj^y^^^jj I^J^* ^UJI cr ^> blj 

l~ , J-îJ-'ı ,jwt, ' i- ?•< • ■" •>* *. ^'^'" )' 

p — ^-^ ' — *- J j J ' (*' €ş# ü^~ 4-bu ^_S^_«*2 l^-jCL^Jlâ * &U_;_M 

Uİİl b!j >|gf ü j£==jJİj <j ! jjlS Uj aİİ==iSj $$> CUaJLu 

«2' ı*' . . o ^ , ^ e: ' 

l ^0Aâ I 3J "ü.; l* p g . .,Q < JİJ l_£J l_J_J-_jâ 4_«J>-J .^1 Jl 

oli |8| ü_j-İ-°Jj r» _j-SJ oLV _iJUi ^ d)' j-^j *' «i (VıJ 

^j ili _,;_»- iilb J_w Ul ^lj ( ^£==L-~J!j4Jb>- ^jÜt b 

• •>•;! lı ~ ' ks& ' J iî'm > > \\1\ ^' H.ı -" ' ' •! -• 
j^ı «iyi *-*J|gŞ? üj^İa*J1 (v- a s-i-llljıj <ül 4>-_j üj»Ajjj 

(vi*jî Uj "<iil -i_Lc- \^> jj ^Li jf-uJİ Jl_j_*t jJ t_j^P 4j 
\" ' '*"_' ' '>'"'"' 

■tül |||> üjjia-İ^J! ~_A _İAîJjlİ «İS i>-j 0^\>_y S_J-£j j-o 

^ S S } S S s 



33 NE ZAMAN insanlara bir zarar ilişse, 
(hemen) Rablerine yönelerek O'na yalva- 
rıp yakarırlar; fakat ardından O'nun ka- 
tından kendilerine bir rahmet tattırılın- 
ca, hiç değilse bir kısmı başlarlar Rableri- 
ne şirk koşmaya; 1 34 sonuçta kendilerine 
verdiğimiz nimetlere nankörlük etmiş 
olurlar. 

Haydi bakalım, siz de bir miktar safa sü- 
rün; nasıl olsa zamanı gelince (gerçeği) 
öğreneceksiniz! 

35 Yoksa Biz onlara bir buyruk indirdik 
de, bu nedenle mi O'na şirk koşmakta ıs- 
rar ediyorlar? 

36 Evet, ne zaman insanlara bir rahmet 



tattıracak olsak onunla sevince gark olur- 
lar,- ama elleriyle işledikleri yüzünden 
başlarına bir kötülük gelse, o zaman da 
hemen umutsuzluğa kapılıverirler. 2 

37 Şimdi onlar, Allah'ın dilediğine rızkı 
açtıkça açtığını, dilediğine de sınırlandır- 
dığını görmüyorlar mı? Kuşkusuz bunda 
iman eden bir toplum için mutlaka alına- 
cak bir ders vardır. 

38 Şu halde yakınlara, yoksullara ve yol- 
da kalmışlara 3 haklarını verin,- bu Al- 
lah'ın rızasını dileyenler için daha hayır- 
lıdır; zira onlar, mutluluğa erecek olanla- 
rın ta kendileridir. 

39 Yine (iyi bilin ki), başka insanların 
mal varlığı sayesinde artsın diye faiz kar- 
şılığı verdikleriniz asla Allah katında size 
artış sağlamaz. 4 Bir de Allah'ın rızasını 
dileyerek verdiğiniz armdırıcı mali yü- 
kümlülük var. 5 İşte böyle yapanlar, ödül- 
lerini kat kat artıranların ta kendileridir. 6 

40 ALLAH sizi yaratmış, sonra size rızık 
vermiştir; daha sonra sizi ölüme sürükle- 
yecek ve en sonunda yeniden diriltecek- 
tir. imdi, ortak koştuklarınız arasında bü- 
tün bunlardan herhangi birini yapacak 
kimse var mı? O yüceler yücesi, onların 
şirk koştukları her şeyin ötesinde aşkın 
bir varlıktır. 

41 İnsanların elleriyle yaptıkları yüzün- 
den karada ve denizde bozulma meydana 
geldi. Neticede (Allah), yaptıklarının (kö- 
tü sonuçlarından) bir kısmım 7 kendileri- 
ne tattıracaktır; umulur ki (yol yakınken) 
dönerler. 



1 Tattırılan rahmetin kaynağının Allah olduğu- 
nu unutup başkalarına yönelerek. 

2 Hayat felsefesi "acıdan kaç, hazza koş" olan 
hazcı tipi resmediyor. Bu tip parça'da kötü du- 
ranın bütünde iyi durabileceğini düşünmez, bü- 



tünü de asla göremez. Zımnen: Parçayı görene 
düşen bütünü görene teslim olmaktır. Bunu ya- 
pamayana tek yol kalıyor: Umutsuzluk... 

3 Lafzen: "yol oğlu.." Sadece "yolcuları" değil, 
"mekansızları" ve "sokak çocuklarını" da kapsar. 



802 



«¥^§^¥ 



30 / rûm sûresi 



*^3 £--fe 



CUZ21 



4 Kur'an'da "faiz" anlamına gelen ribâ'dan 
(Bkz: 2:275, not 2) ilk söz eden âyet budur. Bu 
âyet, sonu kesin yasakla biten bir sürecin ilk 
halkasını teşkil eder. Burada açık bir yasak yer 
almamakta, fakat faiz yerilmektedir. İkinci hal- 
ka olan Nisa 160-1 6 l'de tefeci Yahudiler şid- 
detle yerilir. Üçüncü halka olan Âl-i İmran 
130'da Uhud savaşı bağlamında ilk yasak gelir: 
"Kat kat faiz yemeyin!" En son halka olan 
Bakara 275-279 ile faiz kategorik olarak yasak- 
lanır. Başta Mücahid olmak üzere bazı ilk mü- 
fessirier buradaki ribâ'yı "faiz" değil fazlasıyla 
karşılığını bulan hediyeleşmeler şeklinde yo- 
rumlamışlardır jTaberî). 

5 Lafzen: "zekât". Tercihimizin gerekçesi için 
bkz: 2:43, not 13. 

6 Faiz ile zekâtın aynı âyette gelmiş olması te- 
sadüf değildir: Birincisi karşılıksız almak, ikin- 
cisi karşılıksız vermektir. Birincisi haram, ikin- 
cisi farz kılınacaktır. 

7 Parantez içi ibare, iiyuziicaiîum'deki akıbet 
lamı'nm metne kattığı yan anlamdır. Bu âyet 
insanın maddî-mânevî her alandaki sommsuz- 



luk ve bencilliğinin kötü sonuçlarını ifade et- 
mektedir. Dahhak fesada "su kaynaklarının za- 
yi edilmesi ve ağaçların kesilmesi" ile ilgili bir 
anlam verir (Kurtubî). Günümüz itibarıyla sula- 
rın ve havanın kirlenmesi, bunun sonucunda 
deniz ve kara canlılarının neslinin yok olması, 
salman zehirli gazlarla ozon tabakasının delin- 
mesi, bunun sonucunda filtre edilmeyen güneş 
ışınlarının ölümcül hastalıklara neden olması, 
küresel ısınma sonucu iklimlerin bozulması, 
kutupların erime tehlikesiyle karşı karşıya kal- 
ması, hep bu "kötü sonuçlar" arasında sayılabi- 
lir. Bir uyarı niteliği taşısın diye "kötü sonuçla- 
rın bir kısmı" tattırılmaktadır. Belli ki ilâhi ko- 
ruma kalkıp tümü tattırılmış olsa, bu insanlı- 
ğın ve hayatın sonu anlamına gelecektir. Kötü 
ameller asıl cezasını tam olarak âhirette bula- 
caktır. Ayette buyurulan "vazgeçme", kötü so- 
nuçları doğuran eylemi terk yanında o sonuçla- 
rı da ortadan kaldırma çabasıdır ki, bunlar birer 
fiili tevbe ve istiğfar olacaktır. Yine, ekolojik fe- 
sat yanında akidevi, ahlâkî, sosyal, siyasi ve 
ekonomik fesadı da dile getirmek gerekir. 



CUZ21 



» r^^ S^^T» 



30 / rûm sûresi 



»n^^n* 



803 



'■*■*&*£ 



c^o^ 



jj 



■£i\Z- jlS" ^i_^ IjjÜU ^j^i ^ ij^ JS 

"'-ti * 1 1 ^ ! ' ° ' °-7' ^Pfe, ' ^ a ^ ° -* f s'\ *• ^ ı °« 

î 1 ! ' ' E ..» 

;t .* »--r t^ı *- -- ; ^r ^ f*ıı i °> -h -** 1 T &&. ' " 'n 

«■ ■■;,;> UOx*J j . j.t . tfl ?"lijJ' J-*Jİ (_S-Uİ «I ŞgŞ /y-JUİİJl 

jj^o KJ^i (3 J ^! l£j*^ \â~»£ «uJûjtjj *uLı LÛ eLs^J! ^ 

9 j-İ-ji—j ,ü İM ojULe- ,v *l — 2L> •** 4j ı_>W3İ lili *J^A>- 
^- ' * \ ' \- ■ - ^- ■ *-' ıi • ' - 1-- ,• 



42 De ki: "Dolaşın yeryüzünü ve daha 
önce yaşamış (günahkarların) akıbeti na- 
sılmış görün! 1 Zaten onların çoğu ; Al- 
lah'tan başkasına ilâhi vasıflar yakıştır- 
mışlardı." 2 

43 Haydi, Allah tarafından (takdir edil- 
miş) geri çevrilmesi imkansız gün gel- 
mezden önce yüzünü doğru ve asıl dine 
çevir. 

İşte O Gün herkes hak ettiği yere yerle- 
şir. 44 Küfreden kişi küfrünün sorumlu- 
luğunu sırtlanır; ıslah edici eylemlerde 
bulunan ise kendi yararına iyi bir hazırlık 
yapmış olur ; 45 sonuçta (Allah), iman 



edenleri ve ıslah edici eylemlerde bulu- 
nanları kendi lütfuyla ödüllendirmiş 
olur: Kuşku yok ki Allah inkâr edenleri 
asla sevmez. 

46 Nitekim (yağmurun) müjdecisi olarak 
(önden) rüzgarları göndermesi O'nun 
(kudretinin) delillerindendir; bu sayede 
size rahmetini tattırmakta, gemileri ya- 
sası sayesinde 3 yüzdürmekte, yine bu sa- 
yede O'nun lütfü kereminden pay almak- 
tasınız: umulur ki şükrünü eda edersi- 
niz. 4 

47 Doğrusu senden önce de kendi kavim- 
lerine elçiler göndermiştik; ve onlara ha- 
kikatin apaçık delilleriyle gelmiştiler; en 
sonunda 5 suç ve günahta direnen kimse- 
lere yaptıklarının acısını tattırdık: zaten 
inananlara yardım etmek üstlendiğimiz 
bir görevdi. 6 

48 Allah O' dur ki, Rüzgarları elçi (gibi) 
göndererek bulutları tetikler; 7 artık onla- 
rı semada nasıl isterse öyle yayacak, 8 da- 
hası parça parça edecektir. Derken sen 
(ey insan), bulutların bağrından yağmu- 
run boşaldığını görürsün: bir de onu kul- 
larından dilediği kimselerin üzerine yağ- 
dırmaya görsün,- işte o an değme onların 
sevincine! 49 Ama aynı kimseler az önce, 
yani 9 (yağmur) indirilmeden önce umut- 
larını büsbütün yitirmiştiler. 

50 Haydi (ey insan)! Dön de bir bak Al- 
lah'ın rahmetinin sonuçlarına: ölü topra- 
ğa nasıl da can veriyor! İşte bunu yapan 
ölüleri diriltenin ta kendisidir: zira 
O'nun güç ve kudreti her şeye yeter. 10 



1 Kur'an'da yedi yerde doğrudan gelen bu emir, 
zımnen gezip görmeyi bilgi vasıtalarından biri 
olarak kabul eder. 

2 Geçmişte somut varlıklara yakıştırılan ilâhi 
vasıflar, modern zamanlarda ideoloji gibi soyut 



düşünce sistemlerine de yakıştırılmaktadır. 

3 Emfin bu anlamı için bkz: 28:44, not 1. Ayrı- 
ca nedensellik vurgusu için bkz: 41:12, not 2. 

4 Yağmur üzerinden manevî iklimin yağmuru 
olan vahyin diriltici mahiyetine atıf. 



804 



*^6^^« 



30 / RÛM SÛRESİ 



•N3£s=H. 



CUZ21 



5 Fasiha fâ'sı, olayın başıyla sonu arasındaki ulaştırmadaki sırrına erilmez iradesine telmih. 



boşlukları zihnen doldurmamızı îmâ eder. 

6 Şia'nın bu tür bir kullanımı için bkz: 15:41, 



not. 

7 Zımnen: Peygamberler ilâhi rahmetin bir ese- 
ri olarak gönderilmiştir. 

8 Allah'ın dilediği yerden dilediği kimseyi pey- 
gamber olarak seçeceğine, dahası hidayetini 



9 Metinde bulunmayan bu "yani" sözün akışın- 
da zımnen bulunmaktadır. 



10 Zımnen: Küfür kalbin ölümü, imansa dirili- 
şidir. 7. âyette de işaret edildiği gibi vahiy 
maddî hayat üzerinden manevî hayatı konuş- 
maktadır. 52. âyet bunu teyit eder. Dolayısıyla 
buradaki ölüm ve hayat maddî değil manevî 
içeriklidir (Krş: 6:122). 



CÜZ 21 



*^^^* 



30 / RÛM SÛRESİ 



*^3£N» 



805 



HE3M 



ü] ^"^ j_£ .^lin jL4^ oJı OT} So^ ' P3 

^JJI İİi! A-Ü -L^ UJt^ ^ ^ -Jl £_^jj 

'<" ' * i İ^ - .«< *^0 ^^ î^ , O < O O f. ^^ 

~-Jjül J-*J *L_J^> U ,_j_ bu 4^_ij l_lsw3 oj-S Jju J_« 

l_jiJ L_o j j^jşw«JI p— ~i> ipl_Ul ;» jü Jjj j iç§;! j_j-IÜI 

- o^^UJ ^ ^ ^jlZ l ^iît ^ jjı £_& ^' 
0^'j J-^ J^=» ,>• <Ji>ı İÜ e** o^ ^^ -Ujj 



51 Ama Biz eğer bir sam yeli 1 göndersek 
ve bu yüzden ekinlerinin sararıp solduğu- 
nu görseler, bunun ardından derhal inkâr- 
da ayak diremeye başlarlar. 

52 Şu da bir gerçek ki sen asla ölülere du- 
yuramazsm; arkasını dönüp uzaklaşırken 
her tür davete sağır kesilenlere de duyu- 
ramazsm. 2 53 Yine sen (kalbi) kör olanla- 
rı sapıklıktan çevirip de doğru yola yö- 
neltemezsin. Sen ancak âyetlerimize 
iman eden kimselere duyurabilirsin ve 
onlar da hemen teslim oluverirler. 3 



54 ALLAH'TIR başlangıçta sizi güçten 
yoksun yaratan, bu yoksunluğun ardın- 
dan sizi güçlü kuvvetli kılan, bu güçlü 
kuvvetli dönemin ardından sizi (tekrar) 
zayıflığa ve ak saçlılığa mahkûm eden: O 
dilediğini yaratır; zira O her şeyi bilendir, 
mutlak kudret sahibidir. 4 

55 Ve Son Saat gelip çattığı gün suça bat- 
mış olanlar, dünyada bir saatten fazla kal- 
madıklarına yemin edecekler; böylece ken- 
dilerine (dahi) yalan söylemiş olacaklar. 5 

56 (Hayattayken) bilgi ve imanla donatı- 
lanlarsa, "Doğrusu siz, Allah'ın kitabı 
hususunda diriliş gününe kadar yerinizde 
sayıp direttiniz,- 6 işte artık diriliş günü de 
gelip çattı, fakat siz bunu bilmezden gel- 
miştiniz!" diyecekler. 

57 Ne ki O Gün, zulme gömülüp gitmiş 
olanlara ne getirecekleri mazeret fayda 
verecek, ne de suçlarını itiraf ile af dile- 
meleri... 

58 DOĞRUSU Biz bu Kur'an'da, insanla- 
ra (hakikati) her türlü dolaylı anlatım tar- 
zını kullanarak 7 açıkladık. Ama onlara 
(bu türden mesel içeren) bir âyetle gelsen, 
inkârda direnenler yine de: "Siz sadece 
batılın peşine düşen kişilersiniz" derler. 8 

59 Allah (hakikatin) bilgisine sırt çevi- 
renlerin kalplerini işte böyle mühürler. 9 

60 Artık sabret,- 10 unutma ki Allah'ın 
vaadi mutlaka gerçekleşecektir; (kendi 
söylediklerine dahi) yürekten inanma- 
yanlar, 11 tahrikleriyle sakın seni fevri ve 
tepkisel bir davranışa sürüklemesinier. 12 



1 İstisnaları olmakla birlikte, galibiyetle 
Kur'an'da riyah rahmet taşıyan rüzgar, rîh ise 
bela taşıyan rüzgar için kullanılır. 

2 Vahye göre yaşamak nabız ve kalp atışıyla de- 
ğil, insanın hakikatle ilişki kurup kuramadığıy- 
la ölçülebilecek bir şeydir. 

3 Zımnen: Hakkı görmek istemeyene hiç kim- 



se hakkı zorla gösteremez. 

4 Allah'a kafa tutan insana: Ey insan! Ölümlü- 
sün, sınırlısın, zayıfsın, mahkûmsun, mecbur- 
sun: zira mahluksun. 

5 İnsanın özelde zaman genelde hayat hakkın- 
daki tüm algılarının ne kadar görece ve yanıltı- 
cı olduğunun veciz ifadesi. Zımnen: Ey insan! 



806 



*ts£3S2s|* 



30 / RÛM SÛRESİ 



•^=38^* 



CUZ21 



Daha benim diye baktığın hayat ve zamana bi- 
le sözün geçmiyor! Âhiretsiz bir hayat tanımı 
yapmakla kendini aldattığının farkında mısın? 
Anlamından soyutlanarak yaşanmış koca bir 
ömür, şimdi sana bir saat gibi geliyor. Hayatı- 
nın bereketini ellerinle yok ederek kendini 
kandırdın, şimdi kimi kandıracaksın? 

6 Veya: "Allah'ın kitabında yer alan (tehdit 
uyarınca)" ya da "Allah'ın yasasında yer alan 
(takdir uyarınca) diriliş gününe kadar bekledi- 
niz". Tercihimiz, hayattayken vahye inanmada 
geç kaldıkları gerçeğine dayanmaktadır. 

7 Mesei'in bu anlamı için bkz: 18:54, not. Ayrı- 
ca bkz: 60. âyetin ilgili notları. 

8 Bütün bir ömrü bir gün gibi algılayacak kadar 
kendini aldatanların, vahiy hakkında "batıl" 
demesi sürpriz değil. Şifa bulmaz bir anlama 
hastalığına atıf. 

9 Manevî hayatın manevî merkezi olan kapl if- 



lah olmaz bir biçimde bitmiş, kendisim bitiren 
sahibi hakkında bir suç delili olarak Hesap Gü- 
nü açılmak üzere mühürlenmiştir. 

10 58. âyettin devamında haber verilen türden 
tahriklere karşı. 

11 Lâ yûkmûn, "gönülden inanmayanlar" anla- 
mına gelir. Fakat burada sözü edilen kişiler, ön- 
ceki âyetlerden de anlaşılacağı gibi hiç inanma- 
yan kişilerdir. Hz. Peygamberin çağdaşlarından 
Pers efsaneleri anlatıcısı Nadr b. Haris'in kaste- 
dilenlerden biri olduğu nakledilir. Şu halde, on- 
ların gönülden inanmadıkları şeyin 58. âyette 
yer alan kendi suçlamaları olduğunu söylemek, 
en makul açıklama olarak görünmektedir. 

12 Te'kit formunda gelen el-îstihfaf, âyetin ba- 
şındaki sabfm karşıtıdır. Tıpkı Zuhruf sûresi- 
nin 54. âyetinde olduğu gibi "Tahrike kapılıp 
fevri ve duygusal tepkiler vermek" anlamım ta- 
şır. 



»p^^İS^ 



s 



31. LOKMAN SÛRESİ 



^^^ 



üreye Lokman adı, bu menkıbevî bilgenin oğluna, yani hepimize verdi- 
ği öğütlerin yer aldığı âyetlerden (1249) ilhamla verilmiştir. Bu bilge 
Kur'an'da yalnızca bu sûrede anılır. 



Sûre İbn Abbas'a göre Mekke'de indirilmiştir. Sûrede Mekke'deki şiddete 
ilişkin açık ve kapalı hiçbir atıf yer almaz. Muhammedi davete koşan .ço- 
cukların ebeveynlerine karşı davranış yöntemi (14-15) ve ebeveyn evlat iliş- 
kisinin anketteki boyutu işlenir (14-15 ve 33). Bütün bu veriler, sûrenin 
Mekke döneminin sonlarında indiğini gösterir. Bu sûrenin, ebeveyne hiçbir 
kayıt olmaksızın iyi davranışı emreden Isrâ sûresinin 23-24. âyetlerinin ar- 
dından inmiş olması güçlü bir ihtimaldir. Aynı konuya daha sonra inen 
29: 8 'de de benzer bir üslûpla değinilecektir. Zira akide farklılığının doğur- 
duğu kuşak çatışması, bu dönemde sosyal bir problem olarak iyice su yüzü- 
ne çıkmıştır. Bazı âyetlerinin Medine'de indiği yolundaki rivayetler, sağlam 
bir delile dayanmadığı için rahatlıkla göz ardı edilebilir (Bkz: 6. sûrenin gi- 
rişi). Sûre ilk tertiplerin tümünde Sebe sûresinin önünde yer alır. Nübüvve- 
tin 11. yılma tarihlendirilebilir. 

Sûrenin öne çıkan konusu, en genel anlamıyla söz ve sözün/kelamın gücü- 
dür. İlahi kelama atıfla başlar, 6. âyetinde gücünü bilgiden almayan sözün 
sahte cazibesine dikkat çeker. 12-19. âyetlerde dile getirilen Lokman'm hik- 
metleri, "güzel söze" bir göndermedir. Üzerinden binlerce yıl geçse de gök 
kubbeye salınmış hiçbir hoş sedanın yok olmayacağının delili olan bu hik- 
metler, sözün terbiye amaçlı kullanımının en güzel örneklerinden biridir. 
"Sesini yükseltme!" (19) demek, zımnen "Sözünün kalitesini yükselt!" de- 
mektir. Bunun ardından söz, sözlerin şahı olan "Allah'ın sözlerine" getirilir: 

"Ve eğer dünyanın tüm ağaçları kalem olsa denizleri de mürekkep, buna yedi 
deniz daha eklense, Allah'ın kelimeleri yine de tükenmez" (27). îlahi kelamın 
anlamının asla tüketilemeyeceği daha nasıl söylenebilir ki! 

Sûrede körü körüne ataların yolunu taklit kınanır (21). Zira hakikatin refe- 
ransı atalar değildir. Ancak Lokman'm öğütlerinde olduğu gibi, ataların iyi 
olan öğütleri tutulmalıdır (12-19). Hiçbir ebeveynin evladına ve evladın ebe- 
veynine yarar sağlayamayacağı O Gün'den korkulmalıdır (33). Kelam edebi- 
yatımızda "beş gaybi konu" [Muğayyebât-ı Hamse) gibi yanlış bir başlıkla 
tahsis edilen 34. âyet "insani bilginin sınırlılığını" söyler. 

Medine ve Mekkelilere göre 33, Şam, Basra ve Kulelilere göre 34 âyettir. 



808 



»N^N* 



31 /LOKMAN SÛRESİ 



*^£^° 



CÜZ 21 



RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA 

1 Elif-Lâm-Mîml 1 

2 İŞTE BUNLAR, her hükmünde tam isa- 
bet kaydeden ilâhi kelamın âyetleridir; 2 3 
Allah'ı görür gibi hareket edenler için bir 
rehber ve bir rahmet olan (ayetleri); 3 4 
onlar ki namazı hakkını vererek eda 
ederler, 4 arınıp yücelmek için ödenmesi 
gereken bedeli öderler,- 5 zira onlar âhirete 
inananların ta kendisidirler. 

5 îşte onlar, Rablerinden gelen kusursuz 
bir rehberliğe tabidirler; ve işte onlar, 
evet onlardır ebedi mutluluğa erenler. 6 

6 Ama insanlardan öyleleri vardır ki, bil- 
gisizce (başkalarını) Allah yolundan sap- 
tırmak ve onu alay konusu yapmak için 
boş sözlere 7 müşteri olurlar: işte onlar 
onur kırıcı bir terkedilmişliğe 8 mahkûm 
olacaklar. 9 

7 Böyle birine âyetlerimiz okunduğu za- 
man sanki kulaklarında kurşun varmış 
gibi hiç aldırmadan serkeşçe yüz çevirir: 
îşte böylesini, can yakıcı bir azap ile müj- 
dele. 

8 Bir de iman eden ve imanına uygun ey- 
lemler ortaya koyan kimseler var ki, her 
tür nimetle dolu olan cennetler onların ola- 
cak; 9 onlar orada Allah'ın mutlaka gerçek- 
leşecek olan vaadi uyarınca ebedi kala- 
cak: 10 zira O her işinde mükemmel olandır, 
her hükmünde tam isabet edendir. 



H^ 



rs l£W 



ouajj 



J>" 



&, 



mm^ 



' . ' - İ ° s> ! — S" 

_ . _• - t, _ » ; ^ ; 

*U *uJJ! y UjJİ j<ub J^= .y. l^_J cujj ,*£==<_) j.,.^,; 



■&, 






10 O gökleri, gördüğünüz bir direk ol- 
maksızın yarattı; ve O sizi sarsmasın di- 
ye yeryüzüne kalkmaz kımıldamaz dağ- 
lar yerleştirdi ve orada her çeşit canlı var- 
lığın üremesini sağladı. 

İşte Biz, gökten yağmura (böyle) indiririz, 
akabinde orada her tür ve cinsten yararlı 
varlığı (böyle) yetiştiririz. 11 

11 Bu Allah'ın yaratışıdır: Haydi, göste- 
rin bakayım O'nun dışındakiler neyi ya- 
ratmışlar? Hayır, zulme gömülüp gitmiş 
olanlar apaçık bir sapıklık içindedirler. 



1 Mukatta'ât için bkz: Nüzul sürecinde ilk geç- 
tiği 68:1, not 1. 

2 Zâlike, "bu âyetler" ya da "bu kitabın tümü" 
(Bkz: 10:1, not 2). 

3 Muhsinîrii çevirimiz için bkz: 2:58, not 2. 
Zımnen: Değil mi ki insan müebbet yolcu? Yol- 
cuyu ve yolu var eden Allah, yol haritasını da 



göndererek rahmetini tamamlamıştır. 

4 Salat için bkz: 7:170 ve 2:3, ilgili notlar. 

5 Zekâfm bu anlamı için bkz: 7:156 ve 27:3, 
notlar. 

6 Lokman ve Bakara sûrelerinin ilk 5 âyetleri 
arasındaki benzerlik dikkat çekicidir. 

7 Uyuşturucu ve uyutucu olarak kullanılan sö- 



CÜZ 21 



*Ns3Sssş* 



31 / LOKMAN SÛRESİ 



*^^^ 



809 



ze delalet eden lehve'l-hadîs, yalnız burada ge- 
çer {Lehviçin bkz: 102:1, not). Zımnen: Bilgi aç- 
lığını keyif ve eğlence verici sözlerle bastırma- 
ya kalkarlar. 

8 'Azab "terk ve mahrumiyet" mânasmdaki 
'azb'den türetilmiştir (68:33, ilgili notlar). Kıya- 
mette Allah tarafından terk edilmekle ilgili 
bkz: 2:174 ve 3:77). îbn Teymiyye 'azabım mu- 
hîn ile kâfir ve münafıkların, 'azâbun azîm ile 
cehennemden en sonunda çıkacak olanların 
azabının ifade edildiğini söyler {es-Sâhmu'l- 
Meslûl, Beyrut, 1414, s. 58). 

9 Îbn Ishak bu âyetin hakkında nazil olduğunu 
söylediği Nadr b. Haris'i "Kureyş'in şeytanla- 
rından biri" diye niteler. Pers imparatorluk baş- 
kenti Hire'de öğrendiği efsane, şarkı ve çalgı eş- 
liğinde sefahat ve âlem yapıyordu. Peygamberi 
davete karşı insanların ilgisini başka tarafa yön- 
lendirmek için iki şarkıcı kadın satın almıştı. 



"Allah'ın indirdiğine benzer şeyleri ben de indi- 
rebilirim" (6:93) diyecek kadar küstahlaşan bi- 
riydi. Hz. Peygamber genel tutumunun istisna- 
sı olarak onun Bedir'de esir düştükten sonra öl- 
dürülmesine izin vermiştir. Bu istisnai iznin 
Kur 'ani dayanağı "küfrün önderleri" ile ilgili 
ilâhi talimat olsa gerektir (9:12). 

10 "Onlar orada ebedi kalacak" ibaresinin ce- 
hennemlikler için değil de (7) cennetlikler için 
kullanılması çarpıcıdır. Bu "rahmetim her şeyi 
kuşatmıştır" (7:156) âyeti ışığında anlaşılmalı- 
dır. 

11 Ayette Allah'ı gösteren üçüncü tekil zamir- 
ler [halaka, elkâ, besse) birden birinci çoğul 
(Biz) zamirine geçiveriyor. Zımnen Allah'ın in- 
san zihninde kişileştirilemezliğinin ve hiçbir 
beşeri dilin imkanlarının O'nu olduğu gibi tav- 
sife güç yetiremeyeceğinin ifadesidir. 



t^S^ES^ 



810 



»N^gs^ 



31 / LOKMAN SÛRESİ 



«^^N* 



CÜZ 21 



12 DOĞRUSU Biz Lokman'a 1 da (şu) hik- 
meti bahsetmiştik: "Allah'a şükret! Çün- 
kü (O'na) şükreden kendi lehine şükret- 
miş olur. Fakat kim de nankörlük ederse, 
iyi bilsin ki Allah kendi kendine yeterli 
olandır, her tür övgüye lâyık olandır. 

13 Hani Lokman oğluna öğüt verirken 
şöyle diyordu: "Yavrucuğum! 2 Allah'tan 
başkasına ilâhlık yakıştırma! Çünkü her 
tür ilâhlık yakıştırma gerçekten de kor- 
kunç bir zulümdür. 3 

14 Nitekim (Allah şöyle buyurur): "Biz 
insana anne babasına (iyi) davranmasını 
emrettik: 4 annesi onu ağır acılara katla- 
narak karnında taşıdı ve onun sütten ke- 
silmesi iki yılda gerçekleşti: 6 şu halde (ey 
insan), Bana ve anne babana şükret; (so- 
nunda) dönüş yalnızca Banadır!" 7 

15 Yine (Allah): "Eğer hakkında bilgi sa- 
hibi olmadığın bir şeyi 8 Bana ortak koş- 
man için seni zorlarlarsa, asla onlara ita- 
at etme! Yine de onlara şu (geçici) dünya- 
da iyi davran ve yönünü bana dönenlerin 
yolunu izle! En sonunda elbet Bana döne- 
ceksiniz ve yapıp ettiğiniz her şeyin (ger- 
çeğini) size bir bir göstereceğim" (diye 
buyurur). 9 

16 (Lokman): "Yavrucuğum! (Yapıp etti- 
ğiniz) o şeyler isterse bir hardal tanesi ka- 
dar olsun, ister bir kayanın bağrında, is- 
ter göklerin derinliklerinde, isterse yerin 
altında saklı bulunsun,- Allah onu bulup 
ortaya çıkarır: çünkü Allah (ilmiyle) her 
şeye nüfuz eder, 9 her şeyden haberdardır. 



H2M 



dıi; 



"i ü"°3 *p J-*— "-" ' < - ) ' <U^=u>«Jt y*Ü L_J! J-âJj 



cy>3- 



Cüj İS! ULiÜ <£jd\$j ûLJj'yi lİli y^^l^Jâi- İlk! 

jS3s Jıy~ °yj> "CJ~ JUL ^ii5 ü] L4İ] ^ Ç $Ş J Ojilîj 
Si İJkil l_« ot ^ jVl ^i jî ol'^lİJl ^ }i jLA^ ^ 



Ilİİ ^ ijı j t §> j^i jıiii js 4^4 V İn 5] Cy, 



17 "Yavrucuğum! Allah'a kulluğunu 
hakkıyla yerine getir, 10 her zaman iyi ve 
doğru olanı önerip kötü ve yanlış olandan 
sakındır,- başına gelenlere göğüs ger! 11 
Şüphesiz bütün bunlar kararlılık ve di- 
renç isteyen işlerdendir." 

18 "Kasıntılık yapıp insanlara karşı bö- 
bürlenme ve yeryüzünde çalım satarak 
dolaşma! Zira unutma ki Allah kendini 
beğenmiş 12 kibirliyi sevmez. 

19 (Hayat) yürüyüşünde dengeli ol ve se- 
sini yükseltme! 13 Unutma ki seslerin en 
çirkini eşeğin sesidir." 



1 Başta Taberî olmak üzere bazı müfessirlerin 
verdiği malumattan çıkan sonuç, Lokman'm 
tarihte Ezop (Aisopos) adıyla efsaneleşen kişi 
olduğu ihtimalini güçlendirir. Kur'an'da bilge 
bir kişiliğin simgesi olarak takdim edilen Lok- 
man, tıpkı Kehf sûresinde Musa'ya hikmet öğ- 



reten "bir kul" gibi, hikmetli şahsiyeti karakte- 
rize eder. MÖ. 6. yüzyılda yaşadığı sanılan 
Ezop'un tevhidi bir inanca sahip olduğunu 
onun ölüm şeklinden anlıyoruz. O, şirke sapan 
Delphoiliieri iğneleyen sözleri yüzünden hal- 
kın inancına karşı gelmekle suçlanıp Hyampa- 



\*~ı\J mL» JU%. 



™ ^£Z^l ğ~^&~ 



31 / LOKMAN SÛRESİ 



»^^S^fe 



811 



ca kayasından atılarak katledilmiştir (M. Laro- 
usse). 

2 Binlerce yıl önce gök kubbeye salınmış bu al- 
tın öğütleri ölümsüzleştiren Kur'an, adeta tüm 
muhataplarına, sadece Lokman'm oğlu Anka 
değil "Hepiniz Lokman'm çocuklarısınız" de- 
mektedir. 

3 Sahabenin inen vahyi hayata koyma konu- 
sundaki ciddiyetini tüm çıplaklığıyla ortaya ko- 
yan olaylardan biri, bu âyet sebebiyle yaşandı. 
Âyet inince sahabeyi bir endişe kapladı. Allah 
Rasulü'ne gelip dediler ki: "îmana zulüm karış- 
tırmamaya hangimizin gücü yeter ki?!" Allah 
Rasulü buyurdular: "Bakın, bu zulüm sizin an- 
ladığınız zulüm değil; Lokman'm şu sözünü 
işitmez misiniz?" dedi ve âyeti okudu (Buhari, 
Tefsir 6:20). 

4 Allah Rasulü'ne Mekkeli inkarcıların yönelt- 
tiği "Ebeveyni evladından ayırıyor" suçlaması- 
na zımni cevap. 

5 Çocuğun annesine zorunlu olarak bağımlı ol- 
duğu dönemi ifade ettiği gibi, zımnen annenin 
kendini toparlama süresini de ifade eder. 

6 Krş: 46:17 ve sûrenin girişi. 

7 Zımnen: Tanrı olarak bilinmesi ve nitelen- 
mesi doğru olmayan bir şeyi (Krş: 29:8, not 3). 

8 Anne-baba ile ilgili tavsiye sürecinde yer alan 
ilk âyet bu olsa gerektir. Bunu, 15. âyet ile den- 
geleyemeyen mü'min gençleri uyaran Isra 23- 
24 ve Ankebut 8. âyetler izler. Âyet, Mekke'de 
yeni vahye iman eden gençlerle onların aileleri 
arasındaki inanç çatışmasına dengeli ve ahlâkî 



bir çözüm sunmaktadır. Formül bellidir: Anne- 
baba için Allah'ın hukukunu çiğnememek, fa- 
kat bunun dışında onlara iyi davranmak. 

9 Latif özellikle habîr ile kullanıldığı bu gibi 
yerlerde, kesafetin karşıtı olan letafetten sıfat- 
ı müşebbehedir. Manevî duyulara letâif, ince 
nükteye latife denmesi de bundandır. "Allah'ın 
akıl-sır ermez bilgisiyle her şeye nüfuz ettiğini, 
hiçbir şeyin buna engel teşkil edemeyeceğini" 
ifade eder (Râğıb). ilahi bilginin aklı aşan tabi- 
atına bir atıftır. 

10 Lafzen: "Salatı ikame et!" Çevirimizin ge- 
rekçesi için bkz: 87:15 ve 19:59, not. 

11 Emr "öneri" mânasmdadır (Bkz: 96:12, not). 
Zımnen: Ey muhatap! Pasif iyi olmak yetmez, 
aktif iyi ol ve iyiliği çoğalt! "Başına gelenlere 
göğüs ger", zira iyiliği önerip kötü ve yanlış 
olandan sakındıramn başına mutlaka iş gelir. 
Kötüler pasif iyilerden değil aktif iyilerden ra- 
hatsız olurlar. 

12 Muhtâl, "Kendinde olağanüstü fazilet veh- 
mederek kurumlanma" anlamına gelen ihti- 
yai'den türetilmiştir (Krş: 57:23). 

13 "Sesini yükseltme!" Zımnen: Sözünün kali- 
tesini yükselt! Söz etkisini sesin yüksekliğin- 
den değil, taşıdığı hakikatin gücünden alır. Gü- 
cün sözüne değil, sözün gücüne itibar et! Gücü- 
nü, buyurganlığı ve otoriterliği temsil eden ses- 
ten değil, içerikli ve nitelikli sözden al! Burada, 
adeta 6. âyetteki "içeriksiz söze" gönderme ya- 
pılmakta, sözün kalite açığını sesle kapatma 
yerilmektedir. 



«KH5s|* 



812 



«^3^* 



31 / LOKMAN SÛRESİ 



«*s3S^ 



CÜZ 21 



20 İŞTE (ey insanlar), görmez misiniz ki 
Allah göklerde ve yerde bulunan her şeyi 
emrinize âmâde kılmıştır; açıktan ve giz- 
li olarak size nimetlerini bol bol ihsan et- 
miştir? 1 

Ne ki yine de insanlar içerisinden her- 
hangi bir bilgiye, yol gösterici bir kılavu- 
za ve aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksı- 
zın Allah hakkında tartışan kimseler çı- 
kabilmektedir. 2 21 ve böylelerine "Al- 
lah'ın indirdiklerine uyun!" denildiğin- 
de, "Asla, biz sadece babalarımızın hayat 
tarzına 3 uyarız!" derler. 

Ne yani, şeytan onları çılgın bir ateşin 
azabına 4 çağırmış olsa da mı (bunda ısrar 
edecekler)? 

22 Ama 5 kim de bütün varlığıyla görürce- 
sine inandığı 6 Allah'a teslim olursa/ işte 
o kopmaz bir halkaya sımsıkı yapışmış 
olur: en nihayet her iş döner dolaşır, so- 
nucunu takdir etmesi için Allah'a varır. 8 

23 Kim de inkâra saparsa, artık onun 
inkârına üzülmen gerekmez; (nasıl olsa) 
sonunda Bize dönecekler; ve Biz yaptıkla- 
rının iç yüzünü) bir bir kendilerine haber 
vereceğiz: çünkü Allah göğüslerdeki en 
mahrem sırları bilendir. 24 Tadımlık bir 
hazzı kısa vâdede tüketmelerini sağlarız,- 



H2M 



uf'S^ J^ u^ oi^_!ji ^ u ^k=SyL: 'isi Sı \°/J fî 

Jil^^^UİI^jilklŞjS^AlJi <uİJ İrsalle. il_JL I j 



> t, > >, 



jlii tia^L-^A-^J-J I5JUİİI jjjlLİ 1 



yâ 

,1 



-Ui, 



-1 xâ j^JJ -^ & \ j\ İ44.3 jXli '^S'ş % 
■jij -; , j/î\ hız. iı J\j ^J$ı j3^jj\ 

i, 



SjJii; v ,U>L=İ j; % iü] 1 jj iiı 1 î)jd 

iİL; JJ4J13 fiil r^j, ^ ^ • Vı ^ u Si 
==»i JO* '^ ! <^ ^^ ölij u^i kı^ 
^-».I, 2ı i oj si». 1 3 ^^Üs" Vj çlsliî V3 ^suîi 



eUJu 



acizdirler. 

26 Göklerde ve yerde olan her şey Allah'a 
aittir; şüphesiz Allah var ya: işte O'dur 
kendi kendine yeterli olan, her tür övgü- 
ye lâyık olan. 

27 Ve eğer dünyanın tüm ağaçları kalem 



olsa denizleri de mürekkep, buna yedi de 
ardından onları altında ezilecekleri ağır niz dalîa eklense, Allah'ın kelimeleri yi 



bir azaba mahkûm ederiz. 

25 9 EĞER onlara kalkıp da sorsan "Gök- 
leri ve yeri yaratan kimdir?" diye, hiç te- 
reddütsüz "Allah'tır" derler. Sen de 
"Hamd Allah'a mahsustur" de: ne var ki 



ne de tükenmez: 10 çünkü Allah'tır her 
işinde mükemmel olan, her hükmünde 
tam isabet kaydeden. 11 

28 Hepinizin yaratılması ve tekrar diril- 
tilmesi, (O'nun için) bir tek can(m yara- 
tılması ve diriltilmesi) gibidir: Kuşkusuz 



onların çoğu bunu dahi kavramaktan Allah her şeyi işitir, her şeyi tarifsiz bilir. 



1 Gerçek keşif kanunları değil o kanunları ko- 
yanı keşfetmektir. 

2 Aynı ibare için Hac 8 ve onunla bağlantılı Hac 
3. âyete bakınız. Bu âyette inkârın üç sebebi 



zikrediliyor: 1) Herhangi bir bilgiye dayanma 
ihtiyacı duymayanlar: Bir sonraki âyette bunun 
gerekçesi babaları taklit olarak veriliyor. Yani 
kafalarını kullanmayanlar. 2) Yol gösterici bir 



CÜZ 21 



•ŞsS^^Sif» 



31 / LOKMAN SÛRESİ 



-*|ss3£sf«~ 



813 



kılavuza dayanmayanlar: İlle de taklit edecek- 
lerse, doğru yoldan giden bir rehberi izlemeleri 
gerekirken, yanlış rehberi izleyenler. Bunlar bi- 
rincilerden daha aşağıdadırlar. 3) Bir belgeye da- 
yanmayanlar: Kur'an vahyinden önceki vahiy- 
lerden hiç birini gündemine almamış olanların 
tartışmak için geriye tek dayanakları ya Nadr b. 
Haris'in yaptığı gibi "Pers mitolojisi" ya da 
"atalar yolu"dur. 

3 Mâ... 'aleyh kalıbına verdiğimiz "hayat tarzı" 
anlamı için bkz: 3:179, not. 

4 'Azabi's-sa 'ir için bkz: 25:11, not 14. 

5 Hal ya da itiraziyye olması muhtemel vav 
için tercih ettiğimiz "ama" karşılığı, bu âyetin 
20. âyetteki karakterle zıtlık içerdiği gerçeğine 
dayanır. 

6 Ihsan'm bu tanımı Hz. Peygambere aittir. 
7Krş: 2:112'nin girişi. 

8 Benzer bir ibare için bkz: 22:41. 

9 Metnin başında çeviride görünmeyen bir vav 



vardır. Bu vavın ibtidaiyye vurgusu çeviriye pa- 
ragraf başı olarak yansımıştır. 

10 Yazılı olan ve olmayanıyla birlikte bütün bir 
yaratılmışlar evreni Allah'ın âyetleridir. Bu 
muhteşem âyet, çok küçük bir kısmından ha- 
berdar olduğumuz bu evrenin tamamım bilme 
iddiasının ne kadar yersiz olduğunu söyler. Bu- 
nunla beraber, söz konusu âyetlerin kelimeler- 
deki tezahürü olan bu vahyin sözel imkanları- 
nın da tüketilemeyecek kadar zengin ve büyük 
oluşuna delalet eder. Bu mucizevi gerçek, vahyi 
anlama çabasına giren her samimi muhatap ta- 
rafından fark edilecektir. Kur'an vahyinin hâlâ 
indiği günkü gibi hayatı inşa eden aktif ve mü- 
dahil bir özne olması bu özelliğinden kaynakla- 
nır. Bu âyet, tabiatın bitmez tükenmez bir bilgi 
hazinesi olarak keşfedilmeyi beklediğinin de 
zımni ifadesidir (Bkz: 18:109). 

11 Muhteşemsin Allah'ım! İhtişamın karşısın- 
da kamaşmayan göz kör, secdeye kapanmayan 
kalp ölü, kıyama kalkmayan akıl felçtir. 



«fs^Ş|p3#»> 



814 



»N3£^ 



31 / LOKMAN SÛRESİ 



*N3£s>- 



CÜZ21 



29 Fark etmez misin ki (ey insan): Allah 
geceyi uzatıp gündüzü kısaltıyor ve gün- 
düzü uzatıp geceyi kısaltıyor; 1 O güneşi 
ve ayı bir yasaya tabi kıldı da, her biri so- 
nu yasayla belirlenmiş bir süre 2 dolunca- 
ya kadar hareketini sürdürüyor? 3 

Yine (bilmez misiniz) ki Allah, yaptığınız 
her şeyden haberdardır? 

30 îşte bu yüzdendir ki Allah Mutlak Ha- 
kikatin ta kendisidir ve onların O'nun dı- 
şında yalvarıp yakardığı her şey bütünüy- 
le batıldır: evet o Allah ki yüce olan 
O'dur, ulu olan O'dur. 4 

31 Görmez misiniz ki (ey insanlar), 
O'nun (müdahalesinin) delillerini size 
göstermek için gemiler denizde Allah'ın 
nimeti sayesinde yol alıyorlar? Elbet bü- 
tün bunlarda, derin bir şükran duygusuy- 
la (O'na) kullukta direnenler için mesaj- 
lar vardır. 

32 Derken, dalgalar onları zifiri gölgeler 
gibi kuşattığında, yalnız O'na yönelerek 
başlarlar Allah'a yalvarıp yakarmaya; fa- 
kat onları sağ salim karaya çıkarır çıkar- 
maz, onlardan kimileri ortada kalarak 
(inanmakla inanmamak arasında) bocalar 
durur: 5 zaten âyetlerimizi, habis 6 kâfir- 
lerden başkası bile bile inkâr etmez. 

33 EY insanlık ailesi! 7 Rabbinize karşı so- 
rumluluğunuzu hatırlayın! Dahası ne an- 
ne babanın çocuğuna, ne de çocuğun an- 
ne babasına hiçbir fayda sağlamayacağı 
bir günün dehşetinden sakının! Unutma- 



^€2N 



J^ ^ Jl £& J^= İ^' j J-^^'J^s jiı 

ö"\j j^\ y*İi\öL JjJİ!§^wi5 i li^U_,4lsi5't5 

^k=4j± iı ı ^sixş jkû\ u-s ^jAS .İttin bî jJ fj" 



di 5 



Cri^Ü'o* 



i 4)! \y-> JlÜJl^a. £JK> <^~Sf 

V &>I ı^-lit j ^r> ijS» J-iİJi vsfı Çn j>i^ jiU 

^ji iJi- 4)1 o\ o_j--<u ^jt i^Lj Jli; ejjJj Uj 






ym ki Allah'ın vaadi gerçekleşecektir: şu 
halde bu dünya hayatı sizi asla ayartma- 
sın,- dahası, aldatıcının hiçbir türü sizi 
Allah (hakkındaki asılsız düşünceler) ile 

aldatmasın. 8 

34 Şu da bir gerçektir ki, Son Saat'in bil- 
gisi sadece Allah katmdadır: yağmuru 
yağdıran O'dur,- rahimlerde yer tutanı 
(bekleyen geleceği yalnızca) O bilir; oysa 
ki hiç kimse yarın ne kazanacağını bile- 
mez, dahası hiç kimse yarın hangi me- 
kânda öleceğini bilemez. 

Şüphesiz Allah'tır her şeyi bilen, her şey- 
den haberdar olan. 9 



1 Krş: 3:27. 

2 Ecel' m. bu anlamı hakkında bkz: 1 1:3, not 7. 

3 Zımnen: Ya sen ey insan; sen neyin etrafında 
pervanesin? Bunu Allah'ın bilmediğini mi sanı- 
yorsun? 

4 Eşyanın O'ndan bağımsız bir hakikati olduğu- 



nu düşünenler, mantığın en temel kuralını yok 
sayarlar. 

5 Veya: "dengeyi tutturur". Tercihimizde ve 
parantez içi açıklamamızda bu âyete benzeyen 
Ankebut 65 ve İsra 67'ye dayandık. Mücahid 
bunu, küfründe devam ettiği yönünde anlamış- 



CÜZ 21 



-*fcs3S5^» 



31 / LOKMAN SÛRESİ 



-*3$3* 



815 



tır (Taberî). 

6 Bu âyetteki hattârve kefûr, 31. âyetteki sab- 
bâr ve şekûfun mukabilidir. 

7 Eyyuhâ kalıbında "aile" mânası mündemiçtir. 

8 Garûr, ğurûr olarak okunduğunda anlam şöy- 
le olur: "Allah, hiçbir şekilde sizi aldatma sebe- 
bi yapılmasın!" Ğarûr. şeytani dürtüler ve ayar- 
tıcı düşünceler. "Allah ile aldatmak", Allah 

^^^ 



hakkındaki kuruntu kabilinden düşüncelerin 
peşine takılmak. Zımnen: "Nasıl olsa affeder" 
diyerek O'nun affını istismar etmeyin! 

9 Ey parçayı gören, parça parça yaşayan ve pa- 
ramparça olan insan! Bütünü göremiyorsun, bir 
adım sonra başına neyin geleceğini bilemiyor- 
sun, itiraf et! Bari gören ve bilen Allah'a inan ve 
O'na teslim ol! 



32. SECDE SÛRESİ 



^£^ 



Secde, teslimiyetin altına beden diliyle atılan imzadır. Sûre bu adı 15. 
âyetinden alır. Tirmizî Cami'inde sûreyi bu adla anar. Yine 
Tirmizî'nin Cabir b. Abdullah'a atfen naklettiği "Peygamber elif Mm 
mîm tenzil ve teharakellezi bi yedihi'l-mülk'ü okumadan uyumazdı" riva- 
yetinden sûrenin başka adları da bulunduğunu çıkarabiliriz. 

Sûrenin iniş yeri ve zamanı konusunda ihtilaf edilmiştir. Çoğunluğa göre 
Mekkîdir. İbn Abbas'a atfedilen iki görüşten biri de budur. İkinci görüşe gö- 
re, 18-21. âyetler Medine'de inmiştir. Fakat bu, zayıf nüzul sebebi rivayet- 
lerine dayandığı için rahatlıkla göz ardı edilebilir. Kaldı ki 6. sûrenin giri- 
şinde uyguladığımız kriterler de bu sonucu verir. 

Sûre müşriklerin vahye karşı itiraz ve iftiralarından söz ettiğine göre (3), 
Mekke'de indiği kesindir. 13. âyette dokuzuncu yılda indirilmiş olan Sâd 
sûresinin 84-85. âyetlerine atıf vardır. Şu halde bu sûre de boykot sonu ve- 
ya sonrası sûrelerindendir. 9. yılda inmiş olmalıdır. İbn Abbas'tan gelen 
meşhur tertipte Medenî sûrelerden olan Cuma-Munâfıkun, Cabir b. Zeyd 
kanalıyla gelen İbn Abbas tertibinde İnşikâk-Ankebût, diğerlerinde Mü'mi- 
nûn-Tur arasında yer alır. 

Sûre vahye atıfla başlar, inkarcıların iftiralarını dile getirir (1-3). Âhiret ha- 
yatına dair ayrıntılar verir (4-14). Kur'an'da cennet hakkındaki en çarpıcı 
âyetlerden biri bu sûrededir: 

"..onları (cennette) ne türden göz kamaştırıcı sürprizlerin beklediğini kim- 
se hayal dahi edemez" (17). 

Ardından geçmiş ümmetlerden hem örnek hem de ibret olanlara değinilir 
(23-26). Sûre inkârda ısrar edenleri uyaran bir âyetle son bulur. 

Çoğunluğun taksimatına göre âyet sayısı 30, Basralılara göre âyet sayısı 
27 7 dir. 



CÜZ 21 



«KgJ-sŞ* 



32 / SECDE SÛRESİ 



-+=$&,+■ 



817 



i - ,• „ „ . ., ' „ » > „ i~ 

^ İJ I -as I ig? o jo_i^ çv-^üi »jJJli °y* jjJS ^y* 'nJffŞ i Lî 

^ * ' , o ,S a o •* ^ ^ * -- 

y ılw^ ü^ üLwVI (3^=*- t-ijj 4ii>- *^— i ,1^=1 /JL£-\ 
• J ""- ° ' ■■ ' / ' « ~ > ' '" ' 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 

1 Elif-Lâm-Mîm! 1 

2 BU İLAHİ kelamın indirilişi, hiç kuşku 
yok ki 2 alemlerin Rabbindendir. 3 

3 Yine de 4 onlar "Onu o uydurdu" diyor- 
lar. Hayır! O Senin Rabbinden gelen bir 
hakikattir; senden önce kendilerine uya- 
rıcı gelmemiş bir toplumu belki doğru 
yola gelirler diye uyarman içindir. 5 

4 GÖKLERİ, yeri ve bu ikisi arasmdakile- 
ri altı aşamada yaratan, 6 sonra da hü- 



kümranlık makamına kurulan 7 Allah'tır; 
(hesap günü) sizi O'ndan koruyacak ne 
bir dost ne de bir kayırıcı bulamazsınız: 
peki, hâlâ ders almayacak mısınız? 8 

5 Gökten yere kadar bütün oluşu O dü- 
zenler; en sonunda bütün bir oluş sizin 
hesabınıza göre bin yıl kadar süren bir 
günde 9 Oma yükselir. 

6 İşte idraki aşan hakikatleri de, idrak ve 
tecrübe edilebilen gerçekleri de bilen; 
(hem) her işinde mükemmel olan, (hem 
de) merhamet kaynağı olan 10 yalnızca 
O'dur. 7 O her şeye yaratılış amacıyla en 
uyumlu olma ve kemalini bulma (yetene- 
ğini) bahsetmiştir. 11 

Öyle ki, insan türünü yaratmaya (basit) 
bir balçıktan başlamıştır. 8 Sonra onun 
neslini yine (en az o kadar) basit bir sıvı 
özünden yaratmıştır. 9 Daha sonra onu 
yaratılış amacını gerçekleştirecek bir do- 
nanıma sahip kılarak Kendi ruhundan üf- 
lemiştir; 12 derken sizi 13 hem işitme ve 
görme, hem de duygu ve düşünce yete- 
nekleriyle 14 donatmıştır: ne kadar da az 
şükrediyorsunuz. 15 

10 Bir de kalkıp derler ki: "Yani biz top- 
rağın içinde kayıplara karışınca mı? Sahi- 
den de biz yeniden yaratılacak mıyız?" 

Aslında (bu tavırlarıyla) onlar, Rablerinin 
huzuruna çıkıp (hesap vermeyi) inkar et- 
mektedirler. 16 

11 De ki: "Sizin için görevlendirilmiş 
ölüm meleği 17 (nasıl olsa) sizin canlarını- 
zı alacak; en sonunda Rabbinize döndü- 
rüleceksiniz. 18 



1 Bu harfler Allah Rasuiü'nün vahyi bir tek har- 
fini dahi zayi etmeden bize ulaştırdığının canlı 
şahididirler (Bkz: 68:1, not 1). Veda Hutbelerin- 
deki "Bakın, tebliğ ettim mi?" (Buharı, İlim 37) 

sorusu çağlan aşıp bize kadar ulaşan gözü yaşlı 



Nebi'ye, kendi şimdi ve buradamızın şahitleri 
olarak cevap veriyoruz: "Tebliğ ettin ey Al- 
lah'ın Rasulü! Biz şahidiz!" 

2 Veya: "Kendisinde hiç şüphe olmayan bu ila- 
hi kelam.." 



818 



-NS3£N« 



32 / SECDE SÛRESİ 



*N3£^t* 



CÜZ 21 



3 isim cümlesiyle başlaması, anlama "bu sü- 
rekli ve değişmez bir hakikattir" vurgusunu ka- 
tar. Zımnen: Alemlerin bir Rabbi olduğuna 
inanmak, O'nun terbiyesinin ifadesi olan vahye 
inanmayı gerekli kılar. 

4 Em, "e., em., /ya.. ya da.." kalıbıyla gelmediği 
zaman farklı vurgular taşır (Ebu Ubeyde). 

5 "Kendilerine uyarıcı gelmemiş bir toplum" 
ifadesi ilk bakışta, "hiçbir ümmet yoktur ki iç- 
lerinden bir uyarıcı çıkmamış olsun" (35:24) 
âyetiyle çelişik görünse de, 5:19'da geçen "uzun 
bir fetret" bu âyetle neyin kastedildiğini açık- 
lar. Bu toplumun kapsamını tesbitle ilgili bir 
not için 25:38'e bkz. Fâtır 24 ışığında, bu toplu- 
mun benzerleri içerisinde uyarıcıya en çok 
muhtaç olan toplum olduğunu düşünebiliriz 

6 Lafzen: "altı günde". Uzay sistemlerinin olu- 
şumunun henüz tamamlanmadığı bir ortamda 
"gün" elbette görecedir. Altı aşama, altı zaman- 
lı bir oluşum sürecini ifade eder (Bkz: 50:38, 
not). Kur'an'da yevm'in görece niteliği bir son- 
raki âyette ifade edilmektedir. Altı aşamada ya- 
ratma, tekamül yasasına delalet eder. Tekamül 
yaratılışın kanunudur. Varlığa bu kanunu yer- 
leştiren alemlerin Rabbidir. Ol deyince yarata- 
cak bir Rabbin varlığı tekamül yasasına tabi 
kılması, insan terbiyesinde takip edilecek yön- 
tem için de yol göstericidir. 

7 Istevâ 'ale'l-'arş, Yahudi ilahiyatmdaki tatil 
tezini çağrıştıran Yaratıcıya tatil yapmayı, var- 
lığa ilgisiz kalmayı atfeden tüm tasavvurları 
red içindir (Krş: 20:5, not). Kur'an'da geldiği her 
yerde, Allah'ın varlıktan elini çekmediğine, 
mahlukata ilgisiz kalmadığına delalet eder. 

8 Ders: Hayata bir nizam ve intizam koyan, kai- 
nat ağacının en soylu meyvesi olan insanı başı- 
boş bırakır mı? 

9 Zımnen "hesabım tutamayacağınız bir süre- 
de". Buradaki ibare, Son Saat tehdidinin yer al- 
dığı bir bağlam olan 22:47'de, ke benzetme eda- 
tıyla kullanılır. 'Bin yıl süren bir gün' kullanı- 
mı tabiatıyla aritmetik değildir (22:47'nin notu- 
na bkz). Fakat bazı astrofizikçiler, bu âyeti Yu- 



nus 5 ışığında, ayın bin yıllık yolu bir günde al- 
masının ışık hızına tekabül ettiği sonucuna 
varmışlardır. 

10 el- Aziz ve er-Rahim, tıpkı ğayb ve şehade gi- 
bi karşıtlık oluşturmaktadır. Yüceliği celalinin 
rahmeti cemalinin göstergesidir. Parantez içi 
ilaveler, bu yan anlamı çeviriye yansıtmayı 
amaçlar. 

11 Ahsene fiili sadece estetik "güzelliği" değil, 
aynı zamanda fıtri "amaçlılığı" ve "amacıyla 
uyumluluğu" da ifade eder. Türkçe'de güzel 
"göze el veren"den kısaltılmıştır. Nesnesinin 
mahiyetinden çok onun göze görünüşüyle ala- 
kalıdır ve bu niteliğiyle Arapçada'ki zînet'i çağ- 
rıştırmaktadır. Ayet varlığın en temel yasası 
olan "amaçlılık" ve "anlamlılığa" atıftır. He- 
men devamında verilen insanın yaratılış örneği 
bunun en çarpıcı misalidir. 

12 Gerekçesi için bkz: 18:37, not 2. İnsanın ya- 
ratılışmdaki üç temel aşama dile getiriliyor. 
Tîn insanın elementer kökenine, sülâle biyolo- 
jik kökenine delalet eder. Bunlar insanın maddi 
kökenidirler. Bir de üçüncüsü vardır ki o mane- 
vi kökeni olan üflenen rûh'tuı. 

13 Ruh üflenmeden insan muhatap dahi alın- 
mamıştır. Hep "o" zamiriyle bahsedilmiştir. 
Ne zaman ki işitme ve görme, duyma ve düşün- 
me yetilerinin kendisi sayesinde var olduğu ruh 
üflenmiştir, insan o zaman "siz" denilerek Al- 
lah'a muhatap olmuştur. 

14 Ef'ideh yalnızca insanın manevi dünyası için 
kullanılır (Bkz: 104:7, not 3). 

15 Zımnen: ne kadar az düşünüyorsunuz. Zira 
her nimetin şükrü kendi cinsindendir. 

16 Zımnen: Onların asıl derdi, hesabı verilecek 
bir hayat yaşamaya razı olmamak. 

17 Yani: Ölüm ne kadar gerçekse, hesap günü 
de o kadar gerçektir: kaçamayacaksınız! 
Kur'an'da bahse konu ölüm meleğinin ismi geç- 
memektedir (Krş: 4:97; 6:61, 93; 7:37 ; 16:28). 

18 Zımnen: Ey kemale ermiş bir erişkin olmak- 
tan kaçan insan: öldükten sonra ne olmayı dü- 
şünüyorsun? 



*N^3^> 



CÜZ 21 



»N3S^ 



32 / SECDE SÛRESİ 



*e3£s* 



819 



^Q^ 






' \ ' ' .j 



*Übyj£>\i\ıÇ,S Yi 



@ u>J>« LJ] ĞJLİ- J_*Ju lli>-jll LİL>_CL3 L-v-iJI 

^ j^ji 5i 5$ü3 ı^ii ^ ji= n^v ılLi % 

I JÎJ-İÎ0 S^^-l u^'j 3^1 S-; f-^ !r-^ 
5ejJl Lijd ^ji L^ljlH 6>İXI5 ^ili= Uj jüJJs 

? r*j r*j j^ \r^~«3 ^-^— hj~ % ı jj^ J b i 



(^ "*-* €t o^âili ^-iılsjj lL} ila.} d'ji- ^j 

^ fi ' ' *■ ' 



<J-İ 



,jüi tf 30 3>tfjş ijks— ll "5jf 






11)1 



12 Günahı hayat tarzı haline getirenleri 1 
Rablerinin huzurunda başlan eğik vazi- 
yette (şöyle derken) bir görmeliydin: 
"Rabbimiz, (îşte artık) gördük ve işittik! 
Şu halde bizi (dünyaya) geri döndür de iyi 
bir şeyler yapalım! Çünkü (yeniden diri- 
lişe) ikna olmuş bulunuyoruz." 2 

13 îmdi eğer Biz isteseydik, herkesi doğ- 
ru yola (zorla) sokardık; fakat (bunu iste- 
medik) 3 ki, (iyiler kötülerden seçilsin de) 
tarafımdan verilmiş bulunan "Mutlaka 
cehennemi görünmeyen varlıkların 4 ve 
insanların (kötüleriyle) tıka basa doldura- ya iade edilecekler. 



cağım" sözü gerçekleşsin. 5 

14 Haydi, bu buluşma gününü 6 hatırlan- 
maya değer bulmadığınız için azabı tadın 
bakalım! Çünkü artık Biz de sizi hatır- 
lanmaya değer bulmuyoruz,- haydi, yap- 
makta ısrar ettiklerinizden dolayı ebedi 
mahrumiyeti tadın! 7 

15 BİZÎM âyetlerimize imsan edenler, an- 
cak kendilerine duyurulduğunda saygıyla 
yerlere kapanıp teslim olanlar ve Rableri- 
nin aşkın yüceliğini hamd ile ananlardır: 
zira onlar asla büyüklük taslamazlar. 16 
Onlar yataklarından kalkarak 8 tarifsiz bir 
korku ve büyük bir iştiyakla 9 Rablerine 
yalvarırlar ve verdiğimiz rızıklardan in- 
fak ederler. 17 îşte, yapa geldiklerinden 
dolayı bir mükafat olarak, onları (cennet- 
te) ne türden göz kamaştırıcı sürprizlerin 
beklediğini kimse hayal dahi edemez. 10 

18 Öyle ya: hiç imanda sebat eden, hak 
yoldan sapan gibi muamele görür mü? 
Bunlar asla aynı olamazlar! 11 

19 İman eden ve imana uygun değer üre- 
tenlere gelince: yapa geldiklerinden dola- 
yı mükellef bir ikram olarak ağırlanacak- 
ları cennetler onların konağı olacaktır. 20 
Hak yoldan sapanlara gelince: artık onla- 
rın da konaklayacakları yer ateş olacak; 
oradan ne zaman çıkmak isteseler, kendi- 
lerine "Oldum olası yalanlayıp durduğu- 
nuz ateşin azabını tadın!" denilerek ora- 



1 Mücrimin, fiilin failde tabiat haline geldiğini 
gösterir (Bkz: 8:8, not). 

2 İman görmeden inanmaktır. Görünceye kadar 
inanmamak, zımnen Allah'ın verdiği bilginin 
doğruluğuna güvenmemektir. Vahiy ona "kâ- 
fir" diyor. 



3 Zımnen: Eğer zorlamış olsaydık, iradenin ve 
ahlâkî sorumluluğun gerekçesi kalmazdı. Zira 
inanç ahlâkî değerini sahibinin o inancı özgür- 
ce seçebilme yeteneğinden alır (Krş: 18:29). 

4 Yani: şeytanların.. (Bkz: 7:18 ve 38:85). 

5 Adı geçen söz A'raf 18, Hûd 119 ve Sâd 84- 



820 



•^sS^S^s^* 



32 / SECDE SÛRESÎ 



•N3£s#> 



CUZ21 



85'te yer alır. Burada dile gelen söz "Verdiğim 
irade emanetine ihanet ederek tercihim cehen- 
nem yönünde kullananları oraya dolduraca- 
ğım" şeklinde anlaşılmak zorundadır. 

6 Lafzen: "gününüzü.." îronik bir çağrışımla 
"gününüzü görün bakalım" der gibi. 

7 Allah'ı ve âhireti unutmanın Allah'a bir ziya- 
nı yok. Bundan ziyan gören insandır. Zira Al- 
lah'ı ve âhireti unutunca kendini unutuyor, 
kendini kaybediyor (59:19 ve 9:67). 

8 Zımnen: uykularını bölerek... Krş: "Ve gece- 
nin bir vaktinde uykuna ara verip, sana özgü bir 
armağan olarak namaz kıl" (17:79). Manevî da- 
yanıklılık testi olan gece namazı; gayba imanın 
bilinç ve iradeye kattığı enerjiyle harekete ge- 
çen ruhun, bedenin kapısını tıklatmasıdır. Ru- 
hun kapı çalışını duyma havf ve iştiyakıyla uy- 
kuya yatan beden, ilk tıklayışta fırîayıverecek- 
tir. 

9 Bir çok müfessir tarafından tame'an'a reca' 
(ümit) mânası verilmiştir. Oysa ki tame'an, 
"büyük bir açgözlülükle Allah'tan istemeyi" 
ifade eder. Maddî olana ilişkin kullanıldığında 
olumsuz olan tama'm anlamı bu bağlamda ga- 
yet olumludur. 



10 Her sürprizin vasfı, sahibi için saklanmış ol- 
masıdır. Mâ uhûye lehum'e "sürpriz" anlamı 
vermemiz bundandır. Hz. Peygamber bu âyeti, 
Allah'ın dilinden şöyle yorumlar: "Ben sâlih 
kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir 
kulağın işitmediği, hiçbir zihnin tasavvur ede- 
meyeceği güzellikler hazırladım" (Buhârî ve 
Müslim. İmam Şafiî'den sonra "Kutsi Hadis" 
adı konulan bu kategorideki hadislerin diğerle- 
rinden tek farkı vardır: bunlar Allah Rasu- 
lü'nün Rabbini okuması ve hakikati tefsiridir- 
ler. Zımnen: "Eğer bu hakikati Allah buyursay- 
dı şöyle buyururdu" anlamına gelir). Burada, 
"kalıcı güzelliğin üretildiği merkez" (13:23) 
olan cenneti ve âhiret ödüllerini aklın kavra- 
makta acze düşeceği ifade edilmektedir. Bu ha- 
kikate rağmen cennet ve âhiret hakkında başka 
yelerde gelen ayrıntılı tasvirler, bilinmeyenin 
bilinenden yola çıkılarak tasviri kabilindendir 
(Bkz: 13:35, not). 

11 Deyimsel karşılığıyla: Hiç suyu getirenle tes- 
tiyi kıran bir olur mu? Cennet ve cehennemin 
varlığı, ilâhi hakkaniyetin kaçınılmaz sonucu- 
dur. Âhireti inkâr sorumluluğu inkârdır. Bu ise 
hukuksuzluğu savunmakla eş değerdedir. 



»N=3£^ 



CÜZ 21 



•N3£N* 



32 / SECDE SÛRESİ 



»^e^ 



821 



MSN 






>'■'&'* 



«Uiiij 4-SUJ ^ <Jys (j* jj^ 23 ^ ^$ ûli^ssjl ^j-^J^ 

o j-Mi <-•;' p-«-^ l -^^ j @ J^ ! j— ] Ls-rti ^ 

_j* ~JJjj 01 1§| 0_jii_jj ujUIj 1_jjL5Tj (jj-y^ LJU UjjıU 

@ O^i^ *iî ûUİ Jîti ^ 01 f^=L^ ^ 

ç^ÜS jjJJI ^j^ 1 ^-JjîLÜl öj-^'^î ijj4fJj ! 
' •> ° ■> «.T '"î • •> ' -T' » ' > 1 'f"î •> * '1 i- î; 1" • "■ 






oi^üj 



iiJI tJL 



^pj^i® 



fiVj^lill 






vr \$ü\ 



A'£h\İ 



\y>- y ı a j^w 



21 Ama onlara, daha büyük mahrumiye- 
ti tattırmadan önce daha yakın (dünya) 
mahrumiyetini kısmen elbette tattıraca- 
ğız; l umulur ki (yol yakınken) dönerler. 2 

22 Rabbinin âyetleri kendisine hatırlatı- 
lıp da, ardından onlara sırt çeviren kim- 
seden daha zalim biri olabilir mi? Elbette 
Biz, günahı hayat tarzı haline getirenlere 
yaptıklarının acısını tattırmayı biliriz. 3 

23 DOĞRUSU Biz Musa'ya da vahiy ilet- 



miştik: şu halde onunla (aynı ortak pay- 
dada) buluşacağından asla tereddüdün ol- 
masın! 4 Zira Biz, o (vahyi) de İsrâiioğulla- 
rı için bir yol haritası kılmıştık; 24 yine 
(unutma ki), zorluklara göğüs gerip âyet- 
lerimize gönülden inandıkları zamanlar- 
da, emrimizle içlerinden hidayete ulaştı- 
ran önderler çıkarmıştık. 

25 Şüphesiz kıyamet günü anlaşmazlığa 
düştükleri konularda aralarında hüküm 
verecek olan elbet senin Rabbindir. 26 
Şimdi kalıntılarında dolaştıkları kendile- 
rinden önce yaşamış uygarlıklardan nice- 
lerini helak etmiş olmamız, onlar için 
yol gösterici olmadı mı? Kuşkusuz bunda 
da alınacak bir ders mutlaka vardır: hâlâ 
mı işitmeyecekler? 5 

27 Kıraç toprağa suyu sevk edip de onunla 
kendilerinin ve hayvanlarının beslendiği 
bitkiler çıkardığımızı nasıl görmezler? Pe- 
ki ama, daha da mı görmeyecekler? 

28 Bir de diyorlar ki: "Eğer doğru söylü- 
yorsanız, bu (bahsi geçen) kesin hüküm 6 
ne zaman verilecek? " 

29 De ki: "Kesin hükmün verileceği gün 
inkârda ısrar edenlere ne imanları fayda 
verecek, ne de göz açtırılacak." 

30 Şu halde boş ver onları da (kendi işine 
bak); 7 madem onlar beklemeye razılar, 
sen (dünden) bekle! 8 



1 Krş: "yaptıklarının (kötü sonuçlarından) bir 
kısmım kendilerine tattıracaktır" (30:41). 

2 Bu son cümle, dünyada tattırılan bir kısım 
'azaö'm/mahrumiyetin uyarı ve ibret amaçlı ol- 
duğunun delilidir ('Azâb'ı çevirimiz için bkz: 
68:33, not 14). 

3 Zımnen: Nasıl ki onlar günahı hayat tarzı ha- 
line getirdiler, biz de onlar için azabı hayat tar- 



zı haline getireceğiz. Mücrimin için 12'nin no- 
tuna bkz. 

4 Hitabın Hz. Peygambere ve likâihi' deki zami- 
rin Hz. Musa'ya ait olduğundan yola çıkarak. 
Mesaj şu: Musa'nın karşılaştığı engellerle karşı- 
laşacak, onları vahiy sayesinde aşıp sonunda za- 
fere ulaşacaksın. Tercihimizi âyetin devamı 
doğrulamaktadır. Zamirin kitab'a ait olması 
durumunda anlam şöyle olur: "vahyin (tama- 



822 



-s#=^=st«- 



32 / SECDE SÛRESİ 



*N3£M* 



CUZ21 



mına) kavuşacağından asla kuşku duyma!" 
(Krş: Zemahşerî). Hitabın vahyin kaynağından 
kuşku duyanlara yönelik olması da mümkün- 
dür [Mirye için bkz: 11:17, not 7). 

5 Güce taptığı için kulları kendilerine kul eden 
ve kula kul olan herkese açık uyarı: Zaafınız 
olan gücünüz aklınızı başınızdan almasın! 
Dünyada ebedilikten söz edip de gülünç olma- 
yın! 

6 Feth için tercihimizi âyetin devamı teyit eder. 



"Bahsi geçen" açıklaması, işaret zamirinin gös- 
terdiği 25. âyete istinaden konulmuştur. Zaten 
bir sonraki âyet de buraya zımni bir atıf içerir. 

7 Pe zerhum' den. farklılığını, parantez içi açık- 
lamayla vurguladık. Dolayısıyla devamındaki 
"bekle" emri mücerret beklemeyi değil kendi 
işini bakmayı âmirdir (Krş: 4:81 ve 53:29, not- 
lar). 

8 20. âyet ışığında: Nasıl olsa geri dönüşü olma- 
yan bir gün gelecek. 



*#^^t 



33. AHZAB SÛRESİ 



>N3£N. 



" TV /T üttefik güçler" anlamına gelen adını, bu güçlerle ilgili 9-27. âyetler 
I y 1 arasında yer alan atıflardan alır. Medine'de inmiştir. Bir çok veri, 
sûrenin hicretin 5-7. yılları arasında indiğini gösterir. Şöyle ki: 20. 
âyette atıf yapılan Hendek (Ahzab) savaşı 5. yılın Şevval ayında, 4-5. ve 37- 
40'ta atıf yapılan olay aynı yılın Zilkade ayında gerçekleşmiştir. Rasuiul- 
lah/ın eşleriyle ilgili 28-29. âyetler, özellikle Nebi'ye evlilik sınırlaması ge- 
tiren 52. âyet, Hz. Safiyye ile evlendiği Hayber'in fethinden sonra inmiş ol- 
malıdır. 

Kur'an'ın en yoğun sûrelerinden biridir. Çok konulu sûrelerin başında gelir. 
Konularını bireysel ve sosyal ilişkiler ve hukuki düzenlemeler teşkil eder. Bu, 
İslâm cemaatinin politik olgunlaşma süreciyle de bire bir alâkalıdır. Çünkü 
Hendek saldırısının sonuçsuz kalması, İslâm cemaati için bir dönüm noktası- 
dır. Bu gerçeğe "Artık sıra sizde!" diyen Hz. Peygamber de parmak basar. 

Sûre en genel anlamda insan ilişkilerini yeniden inşa eder. Bu bağlamda, Ra~ 
sulullah'ın yakın çevresiyle olan özel ilişkileri de düzenlemeye tabi tutulur. 
Öyle ki, Hz. Aişe'nin "Eğer Rasulullah vahiyden bir şey saklayacak olsaydı 
o bu olurdu" dediği 37-40. âyetler arasında aktarılan kişisel bir örnekle hem 
geleneğin tortuları temizlenir, hem azatlı kölelerin toplumsal statüsü yük- 
seltilir. Bu olayın Kur'an'da yer almasının, vahyin ilâhi kaynağına yönelik 
tüm itirazları boşa çıkaran bir boyutu vardır. Başka hiçbir harici-akli delil 
olmasa dahi, bu âyetler vahyin kaynağının ilâhi oluşuna delil olarak yeter. 

Kur'an'da "Ey Peygamber" hitabının en çok kullanıldığı bu sûre, doğrudan 
Nebi'ye hitapla başlar. Toplumsal baskının şiddeti ne olursa olsun, kişi Al- 
lah'a uymalıdır (1-3). Yanlış yargıların toplumsal bir mutabakata dönüşmüş 
olması, onu yanlış olmaktan çıkarmaz. Atalar geleneği öyle diyor diye eş an- 
ne olamaz, evlatlık da evlat olmaz (4-6). Hakikate sadâkat peygamberlik ge- 
leneğinin şiarıdır (7-8). Bu geleneği izleyen mü'minlere her dönemde savaş 
açılmıştır. Onlara düşen canları pahasına da olsa hakikatin yanında yer al- 
mak, kâfir ve ikiyüzlülerin düştüğü duruma düşmemektir (9-20). Rasul bu 
konuda ideal bir örnektir, hakka sadâkatte mü'minler de öyle olmalıdırlar 
(21-27; 45-46). Peygamber eşleri de misyonlarını unutmamalı, kendilerine 
yakışanı yapmalılar. İsyan ceza, itaat ödül görür; kadm-erkek fark etmez 
(28-36). Devamında Hz. Peygamberin ve ailesinin insan ilişkileri yeniden 
inşa edilir ve bazı hukuki düzenlemeler getirilir (37-59). Bu düzenlemeler 
onları iftiracıların yamuk bakışlarından korumak içindir. O iftiracıların akı- 
beti ateştir (60-68). İhanetin de, sadâkatin de karşılığı görülecektir (69-73). 



824 



*N^#> 



33 / AHZAB SÛRESİ 



«§^3£=** 



CÜZ 21 



RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA 

1 SEN EY peygamberler ailesinin ferdi! 1 
Allah'a karşı sorumlu davran! (Açıktan) 
inkâr edenlere ve ikiyüzlü davrananlara 
uyma! Unutma ki Allah her şeyi bilendir, 
her hükmünde tam isabet edendir. 2 2 (Sa- 
dece) Rabbinden sana bildirilene uy: 
Çünkü Allah yaptığınız her bir şeyden 
haberdardır. 3 Ve yalnızca Allah'a dayan: 
zira dayanak olarak 3 Allah yeter. 4 

4 ALLAH hiç kimse için bir bedende iki 
kalp 5 yaratmamıştır; aynen böyle, vücu- 
dunu annenizin vücudu gibi haram saydı- 
ğınız eşlerinizi de hiçbir zaman sizin ger- 
çek anneleriniz kılmamıştır; 6 yine evlat- 
lıklarınızı da sizin gerçek çocuklarınız 
kılmamıştır: 7 bütün bunlar (düşünme- 
den) ağzınıza aldığınız boş laflardır; ne ki 
Allah yalın gerçeği söyler ve O hep doğru 
yolu gösterir. 8 

5 (Şu halde evlatlıkları) babalarına nisbet 
ederek çağırın, 9 bu Allah katında daha 
hakkaniyetli bir davranıştır,- eğer babala- 
rının kim olduğunu bilmiyorsanız, zaten 
unutmayın ki onlar sizin din kardeşleri- 
niz ve dostlarmızdır; 10 bu konudaki ya- 
nılgılarınızdan dolayı size bir vebal yok- 
tur; fakat asıl kalbinizdeki kasıt (belirle- 
yicidir): zaten Allah tarifsiz bir bağış- 
layıcı, eşsiz bir merhamet kaynağıdır. 11 



^£3N 



^aıliJij S-oi^ı ç±& T 3 İı\ jji ^_4ji \£\ u 



^çji^^u; 



CrT 1 J ' 



i iL»^=fc>. sfLic. 5t£ 



■üll 01 









eh 



ıs * > , ■; ° * > >\ İ f »' .» .» ' 



I >İİİ5 p°ü*S%\ 



JCVÜ^jI 



ft-^'jr; 0^*4 Jjı^î 

T . ' .' , T . . , 

tjjuJLS vliSÜ! y» ^UÎ Ol? Ğjjii ^Ü ji jl 



C*-j-j (j3^ ^l 



^^ıijJjij fiiı^ı UiS3ii 



6 Peygamber inananlara kendi öz varlık- 
larından daha öncelikli gelir,- 12 (o onlara 
baba gibi olduğundan) eşleri 13 de onların 
anneleridir. Böyle olduğu halde, Allah'ın 
yasasında yer aldığına göre akraba olanla- 
rın birbirleri üzerindeki hakları mü'min- 
lerden ve muhacirlerden daha öncelikli- 
dir; 14 ancak, geri kalan dostlarınıza da iyi 
davranmak durumundasınız: zaten bu da 
yasada kayıtlıdır. 15 



1 Yâ eyyuhâ, aileye dahil olan bir bireye nida 
edildiğini gösterir (Mân II, 181). Çevirimize 
esas olan bu dilsel gerekçeyi, buna atıf olan 7. 
âyetteki "tüm peygamberlerden söz almıştık; 
senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan ve 
Meryem oğlu İsa'dan" ibaresi de teyit eder. 

2 Aslında yapılması serbest olan bir davranış- 
tan sırf toplumsal baskıdan çekinerek vazgeç- 
mek ve o kolektif yanlışı sorgulamamak, bu 



ilâhi uyarının gerekçesini oluşturmaktadır. 
Benzer bir durum üzerine nazil olan Tahrim 
sûresinin girişi ile bu sûrenin girişi arasındaki 
yakınlık dikkat çekicidir. 

3 Vekîl için bkz: 17:2, 54, not 9. 

4 Yani: toplumsal baskıya karşı "koruyucu oto- 
rite" olarak Allah yeter. Toplumun nesnesi ol- 
mak istemeyen, mutlaka daha üstün bir otori- 
teye dayanmalıdır. O Allah'tır. İnsan ancak o 



CÜZ 21 



*^£~4* 



33 / AHZAB SÛRHS! 



*N3£s4* 



825 



zaman toplum içerisinde özneliğini muhafaza 
edebilir. 

5 Veya: "iki akıl" ya da "iki vicdan". Yani bir 
şey aynı anda hem hak hem batıl, hem beyaz 
hem siyah, hem soğuk hem sıcak olamaz. Bu 
sûre bağlamında bir kadmm aynı anda hem eş 
hem anne olamayacağı vurgusunu taşır. Eşya- 
nın hakikati sabittir. İlahi yasalar herkes için 
geçerlidir. Âyet, psikolojik açıdan çift kişilikli 
ve şizofren tavra işaret eder. 

6 Mücadile sûresinin ilk dört âyetinde ele alı- 
nan zıhar geleneğine atıftır. Batıl inanca dönüş- 
müş bu gelenek kadınları sorumsuz erkeklerin 
elinde inletiyordu. Çünkü zıhar yapılan kadın 
elbette onu yapan kocanın annesi olmuyor, fa- 
kat karısı da olamıyordu. Dahası bir başkasıyla 
da evlenemiyor çünkü evli sayılıyordu. 

7 Zımnen: Gerçeği kabullenin! Cümle, cahiiliy- 
ye rebermi'sine atıftır. Mesela Hz. Ömer'in ba- 
bası Hattab, Âmir b. Rebia tarafından; Salim, 
Ebu Huzeyfe tarafından,- Mikdat b. Amr, Esved 
b. Abdiyeğus tarafından,- Zeyd b. Harise, nübüv- 
vetinden önce Hz. Muhammed tarafından ev- 
latlık edinilmişti. Zeyd Suriye'de yerleşik Kel- 
boğulları kabilesindendi. Bir kervanla yolculuk 
yaparken haramiler kervanı basıp onu esir ala- 
rak satmışlardı. Hakim b. Hizam onu satın ala- 
rak teyzesi Hatice'ye hediye etti. Hatice de eşi 
Hz. Muhammed'e hediye etti. O da usulüne uy- 
gun bir ilan yaparak onu evlat edindi. O artık 
"Muhammed'in oğlu Zeyd" diye anılmaya baş- 
lamıştı. Âyet kimsesiz veya bakıma muhtaç bir 
çocuğun bakımını üstlenmeyi asla yasaklamaz, 
nesebin karışmasıyla sonuçlanacak yöntemleri 
yasaklar. Zira gerçek nesebini sonradan öğre- 
nen evlatlıklar, benliklerinde büyük bir yıkım 
hissederler. Çünkü aidiyet duygusu kişiliği 
ayakta tutan temellerdendir. Amaçlardan biri 
de ileride doğabilecek telafisi zor nesep sorunla- 
rının daha baştan önüne geçmektir. Kişinin ger- 
çek nesebinin birtakım gerekçelerle tezyif edil- 
mesi, sadece akrabalık bağlarının adresini değil, 
evlilik yoluyla kurulacak muhtemel bağların 
adresini de şaşırtacaktır. Bu kendisine nikahı 
düşen birini yasak kapsamına sokarken, nikah- 
lanması yasak olan birini de o kapsamdan çıka- 
rabilir. Bir başka mahzuru da, başta miras hu- 



kuku olmak üzere doğabilecek hukuki soran- 
lardır. Çözümü mümkün olan bu sorunlara yol 
açmadan muhtaç bir çocuğu alıp yetiştirmenin 
Allah'ın razı olduğu sâlih amellerin başında 
geldiğini asla unutmamak gerekir. Evlat edini- 
len çocuk ile ilgili çıkabilecek mahremiyet so- 
runlarım aşmak için şer'i kapılar konulmuştur. 
Erkek çocuk için oldukça esnek olan süt anne- 
liği müessesesi, kız çocuk için de Nisa 23'te 
sonradan alman eşin yanında getirdiği önceki 
kocasından olma kız çocuğu (oğulluk) için ko- 
nulan "hanede yetişme" [fî hucûrikum) şartı, 
ulemamızın üzerinde durması gereken çözüm- 
ler için yol göstericidir (4:23'ün ilgili notuna 
bkz). 

8 Zımnen: Siz bir şeye öyle dediğiniz için o öy- 
le olmaz. Bir şey neyse odur. Siz onu bilmeseniz 
ya da yanlış bilseniz ya da kasten onun mahiye- 
tine müdahale etseniz de o odur. Zımnen: Eşya- 
nın yerini Allah tayin etmiş ve her şeyi yerli ye- 
rinde yaratmıştır: onun yeriyle oynamayın! As- 
lında İslâm öncesi Arap insanının zamana suni 
müdahalesi olan nesi uygulaması, yine bazı 
hayvanları yaratılış amacı dışına çıkararak kut- 
sallık atfı yoluyla hakikate müdahale etmesi 
hep bu tür uygulamaların farklı alanlardaki te- 
zahürüdür (9:37 ve 5:103). 

9 Bu ilâhi tavsiyeyi sahabe lafzi mânaya indir- 
gememiş olacak ki Ebu Huzeyfe tarafından ev- 
latlık edinilen Salim'e "Ebu Huzeyfe'nin mev- 
lası Salim" dedikleri halde, Esved b. Abdiyeğus 
tarafından evlat edinilen Mikdad'ı, asıl babası- 
na nisbetle "Mikdat b. Amr" diye değil "Mik- 
dat b. Esved" diye çağırmaya devam etmişler- 
dir. 

10 Yani, evlatlıklarınızla ilişkinizi onların ger- 
çek neseplerini yok sayarak gerçeği gizlemeyin! 
Onun kimliğini ve aidiyetini tezyif etmeyin! 
Bunun ileride doğabilecek mahzurlarını düşü- 
nün (4. âyetin notuna bkz). 

11 İmam Şafii bu âyetten evlat edinmenin hü- 
kümsüz olduğu sonucunu çıkarmıştır. Fakat 
İmam Ebu Hanife bu âyetin evlat edinmeyi hü- 
kümsüz kılmadığı sadece hukuki düzenleme 
getirdiği kanaatindedir. 

12 Yani: Onun mü'minler üzerindeki hakkı, 



826 



*^=3S^^* 



33 / AHZAB SÛRESİ 



♦N3£=3t» 



CÜZ 21 



mü'minlerin kendileri üzerindeki hakkından 
önceliklidir. Rasulullah şöyle buyurur: "sizden 
biri beni kendisine öz varlığından, malından, 
evladından ve herkesten daha çok sevmedikçe 
gerçek imana ulaşamaz" (Buhârîj. 

13 İbn Mesud, Übey b. Ka'b ve İbn Abbas bu 
âyeti hep ve huve ebun lehum tefsiri ibaresiyle 
birlikte okurlardı. Parantez içi açıklamamızın 
gerekçesi budur. Hasan, Katade ve Herime de bu 
açıklamayla birlikte okumuşlardır (Taberi). Bu 
âyet, "kendisinden sonra onun eşlerini nikahla- 



manız asla caiz değildir" (53) âyetiyle birlikte 
anlaşılmalıdır. 

14 Veya min'in beyaniyye vurgusuyla: "birbiri- 
ne akraba olan mü'minler ve muhacirler (kâfir 
akrabalardan ve hicret etmeyip Mekke'de kal- 
mış mü'min akrabalardan) daha önceliklidir- 
ler" (Krş: 8:72-75; bkz: İbn Aşur) 

15 Bu âyet miras ve vasiyetle sınırlanırsa, "ka- 
yıtlı yasa" ile 4:7-13 ve 33. âyetlerde yer alan 
hükümler anlaşılır. 



"*#=s3$^=f*" 



CUZ21 



•N^ 33 ?* 



33 / AHZAB SÛRESİ 



♦N^^S^ 



827 






ıj^y r-¥.3^ L5-^ .jj-Uljüj-isULj! J_j_«j ilj|nŞ Lb_s_i 
çv^-a üjlt tL-JU iljf|| OjLr-*' "^' "^J— W JJ ^ lÎJttj U 

(*-«-*-* l3-Jj* Üİb— ~JJ '>*^J^ fV-£==<J İli» V ıŞjİJ Jjst İJ 

«uiiJi 1jİi_uj »J UjLkil ^_j> I_jlü c~Uo j_Jj|5| fjl'Jj 



7 HANİ bir zaman da tüm peygamberler- 
den söz almıştık; 1 senden, Nuh'tan, İbra- 
him'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'- 
dan... İşte bütün bunlardan sapasağlam 
bir söz aldık; 8 ta ki O, sözlerine sadık 
kalanların sadâkatlerine buldukları kar- 
şılığın hesabını sorabilsin: 2 zira O, inkar- 
cılar için acıklı bir azap hazırlamıştır. 

9 Siz ey iman edenler! Sayısı belirsiz or- 
dular üzerinize geldiğinde Allah'ın size 



1 Bu âyet, "Sen ey peygamberler ailesinin ferdi" 
diye başlayan 1 . âyete atıftır. 

2 Peygamberler ve ümmetlerinden karşılıklı so- 
rulacak hesap için bkz: 7:6. 

3 H. 5. yılın Şevval ayında gerçekleşen Hendek 
savaşma atıf. Kaynaklar müttefik düşman ordu- 
larının sayısını 24 bin olarak verir. Bir koldan 
Yahudi Kaynuka ve Nadr oğulları, bir başka 
koldan Ğatafan kabileleri (Süleym, Amir, Feza- 



olan nimetini hatırlayın; 3 onların üzerine 
bir bela kasırgası 4 ve görmediğiniz (sema- 
vi) ordular gönderdik: 5 ama Allah yapıp 
ettiklerinizi görmekteydi. 

10 Hani onlar önünüzden ve sizin ardı- 
nızdan 6 üzerinize gelmişlerdi; işte o an 
gözlerin yuvalarından fırladığı, yürekle- 
rin ağızlara geldiği bir andı ; öyle bir hal 
ki, Allah'ın ne yapacağı hakkında her tür 
düşünce zihninizde cirit atıyordu. 1 1 İşte 
o anda ve orada mü'minler sınanmışlar, 
şok bir sarsıntıyla sarsılmışlardı. 7 

12 O sırada ikiyüzlüler ve kalplerinde 
hastalık olanlar 8 diyordu ki: "Allah ve 
O'nun elçisi bizi yalnızca boş vaadlerle 
avuttu." 9 13 Yine o sırada onlardan bir 
tayfa da çıkmış; "Ey Yesripliler! Buradan 
elinize hiçbir şey geçmez, derhal dö- 
nün!" 10 demişti; yine bir başka gurup da 
evleri korumasız olmadığı halde "Evleri- 
miz korumasız" gerekçesiyle Peygam- 
berden izin istemişlerdi; oysa ki onların 
maksatları cepheden kaçmaktı. 

14 Eğer şehrin her yanından üzerlerine 
hücum edilseydi ve onlardan da fitne çı- 
karmaları istenseydi, onlar bunu bir an 
bile duraksamadan yaparlardı. 15 Oysa ki 
onlar, daha önce kaçmayacaklarına dair 
Allah adına söz vermişlerdi: ama (olsun), 
nasıl olsa Allah'a verilen sözün hesabı so- 
rulacaktı. 11 



re/Hanife, Mürre, Eşca', Sa'd, Esed oğulları), bir 
koldan da Kureyş Medine'ye saldırıya geçti. Bu- 
na karşılık 3000 kişiden oluşan Medine savun- 
ması şöyleydi: Mü'minler Sel' dağını arkalarına 
alarak Uhud istikametindeki kuzeybatıya hen- 
dekler kazdılar. Doğu ve güneybatı taraflar ka- 
yalık olduğu için geçit vermiyordu. Müslüman- 
ların müttefiki Kureyza ihanet etti. Sa'd b. Uba- 
de yollanıp Kureyza'mn ihanetinin kesinleştiği 
öğrenildi. Ğatafan'dan Eşca'a mensup Nuaym 



828 



*^£N* 



33 / ahzab sûresi 



»N3$^* 



CÜZ 21 



b. Mes'ud Müslüman oldu ve Rasulullah'tan 
görev istedi. Rasulullah ondan şer ittifakını 
bozmasını talep etti. ihanet eden Kureyza ile 
Kureyş'in ittifakını bozmayı başardı. Bu "Al- 
lah'ın nimeti" idi. Düşmanı kaçırtan kasırga, 
dondurucu soğuk, hepsinden öte kalplerine dü- 
şürülen korku "Allah'ın nimeti" idi. Görünme- 
yen bir el mü'minlerin yüreğine cesaret ve me- 
tanet, düşmanların yüreğine korku ve kasvet 
salıyordu. 

4 Rîh'i bu şekilde çevirimizin gerekçesi için 
bkz: 30:51, not. 

5 Bu âyetin ilk notuna bkz. 

6 Lafzen: "üstünüzden ve sizin alt tarafınız- 
dan.." Müslümanlar, müttefik düşman orduları 
ile arkadan hançerleyen Kureyzaoğuiları arasın- 
da sıkışıp kalmışlardı. 

7 Bu durum Hendek savaşının en kritik günle- 
rinde yaşanmıştı. Hatta bunlardan birinde Ku- 
reyş'ten bir müfreze hendeği geçmiş, Hz. Ali 
komutasındaki bir müfreze de onlara karşı koy- 
muştu. Düşman, mü'minleri ok ve taş yağmu- 
runa tutmuş, herkesin yüreği ağzına gelmişti. 
İlk defa o gün Rasulullah ve mü'minler namaz- 



larını eda edememişler, gün bitiminde Rasulul- 
lah hepsini birlikte kıldırmıştı, 

8 Bu zümre ile ilgili genel bir okuma için bkz: 
74:31, ilgili notlar. 

9 Bu âyet şu olayla birlikte düşünüldüğünde da- 
ha iyi anlaşılır: Hendekler kazılırken Selman ve 
Huzeyfe'nin de aralarında bulunduğu gurup 
kendi paylarına düşen yerde hendek kazarken 
bir kaya çıkmıştı. Tüm çabaları sonuçsuz kal- 
mış, kaya değil balyoz kırılmıştı. Hz Peygam- 
ber'e durum haber verildi. Olay yerine gelerek 
balyozu aldı ve kayaya vurdu. Her vuruşta ka- 
yanın bir parçası kopuyor ve kıvılcımlar saçılı- 
yordu. Rasulullah o kıvılcımlara işaretle Pers, 
Bizans ve Yemen saraylarının ümmetinin eline 
geçeceğini müjdeliyordu. İşte içinde bulunulan 
zor zamanla bu müjde arasında makul bir bağ- 
lantı kuramayan hasta kalpliler, bunu "boş 
vaad" olarak gördüler. 

10 Bu sadece "eve dönün" anlamım değil, "eski 
kimliğinize dönün" ya da "davadan dönün" 
imasını da içeren bir ayartma çağrısıdır. 

114. âyet ışığında, "Bir göğüste iki kalp olsaydı 
insan nasıl davranırdı?" sorusunun cevabı. 



«t^3$~^ 



CUZ21 



•N^s#» 



33 / AHZAB SÛRESİ 



»fs^3#» 



829 



in#«ş 



~_İİ-JI ıj_JjJaiJ (vfrÎJİj ö_y»Jt ili lili ~^=>_Ji. ÂâLil =S| 

5^1*15! J_j_^ Jc5 s ^SJjlS' -UJ0">LJi V] !>bli li ç,SLi 



âc 



16 De ki: "Eğer ölümden ya da öldürül- 
mekten kaçıyorsanız, kaçmanızın size 
hiçbir yararı yok; zira böyle bir durumda 
bile, sadece kısa vadeli bir haz elde etmiş 
olacaksınız." 

17 De ki: "Eğer O sizi bir zarara uğratma- 
yı dilese, sizi Allah'a karşı kim koruyabi- 
lir? Ya da size bir rahmet takdir etse (sizi 
bundan kim mahrum edebilir)?" 

Onlar kendileri için, Allah'tan başka ne 
bir dost ne de bir yardımcı bulabilirler. 

18 Doğrusu Allah içinizden (başkalarını 



1 Ya da: "(güya) sizin üzerinize titremek ve sizi 
esirgemekmiş bu". 

2 Teessi [usve), taklit ve teşebbüh değil, birinin 
yaptığını onun maksadını gözeterek yapmaktır. 
Usve ilan edilen "model" kılınmıştır. Sadece 
üretilebilir olanlar model gösterilebilir. Pey- 
gamberler örnek alınsın diye insanlar arasından 



savaştan) caydıranları da, kendileri mu- 
harebeye çok az katıldıkları halde "Hay- 
di, katılın bize!" diyenleri de çok iyi bilir. 

19 Size yönelik bir kıskançlık bu; 1 öte 
yandan tehlikeyi hissettikleri zaman da 
sanki ölüm tarafından çepeçevre kuşatıl- 
mışlar gibi gözleri dönmüş bir halde sana 
(yalvarırcasına) baktıklarını görürsün,- 
tehlike geçtiğinde ise, iyiliğe karşı kıs- 
kançlık edip sivri ve keskin bir dille size 
hücum ederler. İşte bunlar inanmamış- 
lardır; Allah da onların yaptıklarını boşa 
çıkarmıştır: zira bu Allah için oldukça 
kolaydır. 

20 Onlar, müttefiklerin (gerçekte) ayrıl- 
madığını sanıyorlar,- ama eğer müttefik- 
ler dönüp gelecek olsalar, bu kez de onlar 
çölde bedeviler arasına karışıp haberleri- 
nizi (uzaktan) almayı tercih edecek kadar 
(sıvışmayı) isterler; hoş, eğer aranızda bu- 
lunmuş olsalardı da, göstermelik bir iki 
hareket dışında asla savaşmayacaklardı. 

21 DOĞRUSU Allah Rasulü sizler için, 
Allah'a ve âhiret gününe umut besleyen 
ve Allah'ı sürekli hatırda tutan herkes 
için güzel bir örnek teşkil eder. 2 

22 Nitekim mü'minler müttefikleri gör- 
düklerinde: "Allah'ın ve Rasulü'nün bize 
vaad ettiği şey işte budur!" ve "Allah da 
doğru söylemiştir, Rasulü de..." derler. 
Dahası, bu onların yalnızca imanlarını ve 
teslimiyetlerini artırmıştır. 



seçilmişlerdir: yerde yürürler, iz bırakırlar ve 
izlenirler... Bu âyetin nüzul ortamıyla ilişkisi 
açık: Hz. Peygamber en kritik insani durumlar- 
da bile duruşunu bozmuyordu, âlemlere rahmet 
olmak, bütün bir insanlığa model olmak de- 
mekti. Bu ise, iyilik artsın diye varlığım sadaka 
vermekti (Krş: 2:143). 



830 



^S^Sİ»- 



33 / AHZAB SÛRESİ 



•Ns3$^* 



CUZ21 



23 Mü'minler içerisinde Allah adına ver- 
dikleri söze sadık kalan nice yiğitler var; 
onlardan kimi kendini adak olarak sun- 
muş 1 kimi de sırasını beklemekte, fakat 
asla sözünden dönmemektedir. 2 

24 Neticede Allah sözüne sadık kalanla- 
rın sadâkatlerini ödüllendirmek, iki yüz- 
lü davrananları da isterse cezalandırmak 
ya da (tevbe ederlerse) tevbelerini kabul 
etmek için (böyle yapmıştır): çünkü Al- 
lah zaten tarifsiz bir bağışlayıcıdır, eşsiz 
bir merhamet kaynağıdır. 

25 Allah, kinleri yüzünden küfre gömü- 
lenleri geri püskürtmüş, ellerine hiçbir 
şey geçmemiştir,- zira Allah mü'minlere 
savaşta da yeter: ve zaten Allah eşsiz bir 
kuvvet, mutlak bir izzet sahibidir. 26 Yi- 
ne O, geçmiş vahyin mensuplarından 
düşmana destek verenleri kalelerinden 
çıkarmış ve kalplerine korku salmıştır; 
(baksanıza), bir kısmını öldürüyor bir kıs- 
mını da esir alıyorsunuz. 3 27 Böylece O 
sizi onların arazilerine, yurtlarına ve 
mallarına mirasçı kildi; dahası ayak bas- 
madığınız bir nice toprağı da (vaad etti): 
zira Allah her şeye kadirdir. 

28 SEN EY Peygamber! Eşlerine de ki: 
"Eğer sizler bu dünya hayatını ve onun 
ihtişamını istiyorsanız, gelin size dünya- 



•tül f jtiss a J (jli I_jJIIj çil I—jJalüj 1j^a6= ^jJJI 4)1 
i ^ ,. E ^ ı -■ İ» o 

yis- di ^-ı ^ jî t£\ ı# m 0e : *M ^ 

' X 1 * \\ y *\ > ' ' '*\\ '• ° ~ ^ *° s • l -" 32Ç vi ' \* k' ' 

alı .\ii- \ f>-\ ,-J==aJ^ CjÜ-*~=*-<iJJ Ss-\ <iit jlİ S "İsi- "i? 1 



lığınızı vereyim ve sizi güzellikle bıraka- 
yım; 29 yok eğer Allah'ı, Rasulü'nü ve 
âhiret yurdunun (mutluluğunu) istiyorsa- 
nız, bilin ki Allah içinizden iyi davranışı 
tabiat haline getirenlere muhteşem bir 
ödül hazırlamıştır!" 4 

30 Ey Peygamber hanımları! 5 İçinizden 
her kim açık bir hayasızlık 6 yaparsa, 
onun azabı ikiye katlanır: 7 zira bu Allah 
için çok kolaydır. — > 



1 Nahh'm asli anlamına istinaden. Şu âyet bu 
adanmışlığm talimatıdır: "De ki: "Benim tüm 
istek ve arzum, bütün ibadetlerim, hayatım ve 
ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah'a armağan 
olsun" (6:162). 

2 Şu olay bu âyeti açıklayıcıdır: Bir gurup saha- 
be girdikleri her savaşta şehid oluncaya kadar 
çarpışacaklarına dair ant içmişlerdi. Onlardan 
ikisi olan Hz. Hamza ve Hz. Mus'ab Uhud'da 
şehid olmuşlar, geride kalanlarsa sözlerini asla 



bozmamışlardı (Zemahşerî). 

3 Kureyzaoğulları yıllardır iç içe yaşadıkları 
mü'minleri en zor zamanda sırtlarından han- 
çerleyerek müşrik saldırganların yanında yer al- 
mışlardı. Müttefikler bölgeyi terk eder etmez 
Müslümanlar Kureyzaoğulları üzerine yürüdü. 
Onlar kalelerine çekilmişlerdi. Yaklaşık üç haf- 
ta süren sıkı bir kuşatma sonunda kendileri 
hakkındaki hükmü Medineli müttefikleri Sa'd 
b. Muaz'm vermesi şartıyla teslim oldular. Ra- 



CUZ21 



»N^35* 



33 / AHZAB SÛRESİ 



*N^£M* 



831 



sulullah da bu şartı kabul etti. Sa'd onlar hak- 
kında kendi kitaplarıyla hükmetti (Tesniye, 
20:10-14). Hz. Peygamber, hükmün Tevrat kay- 
naklı oluşunu şöyle dile getirdi: "Onlar hakkın- 
da yedi kat göğün ötesindeki hükümle hükmet- 
tin". 

4 Bu âyetlerin indiği dönemde islâm cemaati, 
savaş gelirlerinden paylarına düşenle refah 
standartlarını yükseltmişti. Fakat bu Rasulul- 
lah'm hanelerine yansımadı. Onlar da, kendile- 
rince haklı gerekçelere sığınarak, herkese düşen 
pay gibi pay istediler. Oysa Allah Rasulü'nün 
gözettiği ilke yönetimi altındaki en yoksul ta- 
bakanın standartlarında yaşamaktı. Eşleri refah 
paylarını artırmakta ısrar edince onları ayrılıp 
ayrılmamakta muhayyer bıraktı. Hz. Aişe "Al- 
lah Rasulü'nü dünya nimetlerine tercih ediyo- 
rum!" dedi ve bunu diğerleri takip etti. Bazen 
eşleriyle ilişkileri kopma noktasına kadar gelen 
Rasulullah, eşlerine ömrü boyunca bir tek fiske 
dahi vurmadı. 

5 Peygamber hanımları için kullanılan nisa 'bu- 
rada ve 32. âyette doğrudan Allah Rasulü'nün 



peygamber vasfına nisbet edilirken [nisae'n-ne- 
bî), ezvac hep zamir kullanılarak {ezvace-hu, 
ezvaci-ke) nisbet edilir (6, 28, 50, 53, 59 ve 66:1 
ve 3). Bu ayrımdan yola çıkarak "Ey Peygam- 
ber'in hanımları!" diye başlayan talimatların 
gerekçesinin Rasulullah'm peygamberlik ma- 
kamından kaynaklandığı sonucuna varırız. Ez- 
vâc'a "eş" nisâ'ys. "kadın veya hanım" karşılık- 
larım tercih etmemiz de bu ayrımı vurgulama- 
ya yöneliktir. 

6 Sınırlarının dışına çıkan ve değerinden taşra 
çıkan her şey fahiş olarak adlandırılır. Mesela 
"cimriye" de fahiş denilir [Mekâyîs). 

7 Eğer bununla dünyevi ceza kastediliyorsa, 
24:2'deki cezanın iki katı kastediliyor demek- 
tir. Azabın iki kat olması, Peygamber eşlerinin 
hem sosyal statüsünün yüksekliğine hem de ör- 
nek olmalarına bir atıftır. Örfte hür insanların 
cezası kölelerinkinin iki katı idi. Mamafih ör- 
nek kişinin suç işlemesi kötülüğü teşvik anla- 
mına gelirdi ki, bu da suçun ikiye katlanması 
demekti. 



*^^^^ 



832 



*^3S^* 



33 / AHZAB SÛRESİ 



-»N^SSs?*- 



CUZ21 



< — 31 Ama içinizden her kim de Allah'a 
ve Rasulü/ne gönülden boyun eğer ve ıs- 
lah edici iyilikler işlerse, onun ödülünü 
de iki misli veririz, ayrıca ona akıl almaz 
güzellikte bir rızık 1 hazırlamışızdır. 

32 Ey Peygamber hanımları! Siz herhangi 
bir hanım gibi değilsiniz; tabi ki eğer Al- 
lah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde 
olursanız. 2 Şu halde işveli bir edayla ko- 
nuşmayın, sonra kalplerinde hastalık bu- 
lunanlar 3 yersiz bir arzuya kapılırlar,- 4 
ama güzel ve düzgün konuşun! 33 Evleri- 
nizde (dahi) ağırbaşlılığınızı koruyun, 5 
kadim haddini bilmezlik döneminde 6 ol- 
duğu gibi dişiliğinizi ön plana çıkarma- 
yım 7 namazınızı hakkını vererek kılın, 
zekâtınızı içten gelerek verin, Allah'a ve 
Rasulü'ne uyun! Emin olun ki, Allah siz- 
den (maddî mânevi) her tür kiri gidermek 
ve sizi tertemiz yapmak istiyor Ey (Pey- 
gamberin) ev halkı; hepsi bu! 8 

34 Bir de evlerinizde okunan Allah'ın 
âyetlerini, ama (özellikle onlardaki) hik- 
meti düşünün: şüphesiz Allah (ilmiyle) 
her şeyin özüne tarifsiz nüfuz eder, 9 her 
şeyden nihayetsiz haberdardır. 

35 ŞÜPHESİZ Allah'a tam teslim olmuş 
bütün erkekler ve kadınlar, O'na güvenip 
inanmış bütün erkekler ve kadınlar, O'na 
adanmış bütün erkekler ve kadınlar, ah- 
dine sadık bütün erkekler ve kadınlar, sı- 
kıntılara karşı direnen bütün erkekler ve 



j > 

ö 



*İCr*S 



*l_vw b Igl I — ojj£==> U>jj L-4J L_J-U£-!_5 ( %_J^ r « L_*^»-t 

aJ_j_vujj <U ! ^-Jtklj 3 j_6=Jp! j-Jİ J 3_j— LvaJl j—^îl j 

C*-j-Jl J-J&i ^j^-^jJl rt-=3*JLP u*-AJÛJ <ü! -A—tjJ l— *3l 



Ol— 2j WaJi j 



sUkJl 



üU3l' 



üUJt 



: L_«_Jis- lj_>-! j 3_^-İJw /v-jJ <USÎ J—t! oI^jSs=» IJJ! j 



kadınlar, (Allah'a karşı) derin bir saygıyla 
titreyen bütün erkekler ve kadınlar, 10 
(Allah'a) sadâkatlerim servetlerini yok- 
sullarla paylaşarak isbat eden bütün er- 
kekler ve kadınlar, benliklerini denetim 
altına alıp oruç tutan 11 bütün erkekler ve 
kadınlar, iffetlerini koruyan bütün erkek- 
ler ve kadınlar, Allah'ı sürekli hatırda tu- 
tan bütün erkekler ve kadınlar... (İşte) 
bunlara Allah sınırsız bir bağış ve muhte- 
şem bir ödül hazırlamıştır. 12 



1 "Bilinenin ötesinde, akıl almaz" oluş, belir- 
sizliğin metne kattığı yan anlamdır. Yani türü- 
nün en iyi, en gelişmiş modeli. Dünya nimetle- 
ri ancak onun bir kopyası olabilir (Bkz: 2:25 ve 
ayrıca krş: 22:50, not). Öyle ki mü'min kendini 
bekleyen bu "göz kamaştırıcı sürprizleri hayal 
bile edemez" (32:17). 

2 Cümlenin burada tamamlanmasıyla ilgili 



bkz: İbn Aşur. 

3 Bu ibare ile ilgili genel bir okuma notu için 
bkz: 74:31, notlar. 

4 Yani: Karşıt cinsle iletişim kurarken kendi 
doğal konuşma tarzınızı değiştirmeyin! Nor- 
malde nasıl konuşuyorsanız öyle konuşun! Ak- 
si bir durum, karşıt cinsler arasındaki ilişkinin 



CUZ22 



-*fS^5sŞ»- 



33 / AHZAB SÛRESİ 



-*^3S^*~ 



833 



kimyasını bozabilir. 

5 Veya vekarne kıraatma dayanarak: "evleriniz- 
de oturun". Veya karim' 'dan türemesi duru- 
munda: "evlerinizde göz aydınlığı olun" (Mazi- 
ni ve Ebu Hatim'den nkl: İbn Aşur). Tercihimiz 
alternatif kıraat olan vekırne okuyuşuna dayan- 
maktadır (Ebu Ubeyde ve Taberi). Mü'minlerin 
annelerine evlerinde dahi vakarlı bulunmaları- 
nı emreden bu âyet, Arabistan'ın sıcak iklimi- 
nin ev içi kadın giyimine yansıyan rahatlığıyla 
birlikte düşünülmelidir. Peygamber mescidine 
açılan bu evlerde sık sık tanıdık tanımadık, yer- 
li ve yabancı ziyaretçiler ağırlanıyordu. Muvat- 
ta'm nakline göre, Cuma cemaati mescid alma- 
dığı için bu odalara kadar taşmıştı (Nkl: İbn 
Aşur). "İçinde vakarınızı koruyun" veya "otu- 
run" denilen evler: 1 ) Allah'ın âyetlerinin anla- 
şılmak ve yaşanmak için okunduğu; 2) okunan- 
lardan hikmetin damıtıldığı evler. Bu nitelikle- 
ri taşımayan evlerde oturmanın da başkalarını 
oturtmanın da âyetin maksadıyla bir ilişkisi 
bulunmamaktadır. 

6 CJiıiiiyye'nin cahilliğinin sıradan bir bilmez- 
lik durumunu ifade etmediği açık. Bu bir "ken- 
dini bilmezlik"tir (Bkz: 3:154, not 1). 

7 Tüm dilsel veriler ve ilgili rivayetler bir arada 
ele alındığında teberruc, karşıt cinsle iletişim 
kurarken estetik bir cins olan kadının dişiliğini 
kişiliğinin önüne geçirerek sergilemesini ifade 
eder. Bu âyetin indiği vasatta, kadınların başla- 
rından aşağı saldıkları örtüyü bir aksesuar ola- 
rak kullanıp açıkta kalan gerdanlık bölgesini de 
örter şekilde kullanmamaları, dişiliği kişiliğin 
önüne çıkarıp sergileme (teberruc) olarak görül- 



müştür (Mukatil). 

8 Bu son ifade, innemâ'nm anlama yansıması- 
dır (Krş: 9:65, not). İbarede âyetin başından beri 
dişil {kunne) olarak gelen ikinci çoğul zamirle- 
ri dişili de kapsayan eril {kum) formunda gel- 
miştir. Bu, Peygamber eşlerinin yaptıklarından 
Hz. Peygamberin de doğrudan etkilendiği, do- 
layısıyla bu uyarıların iyi sonuçlarının Hz. Pey- 
gamber'e de yansıyacağı imâsını taşır. Âyetteki 
ehl-i beyt ile, doğrudan Rasulullah'm eşlerinin 
kastedildiği açıktır. Bununla birlikte Hz. Pey- 
gamber, kızı damadı ve torunlarını da yaptığı 
bir açıklama ile bu kapsamda değerlendirmiştir. 
Âyette yer alan zamirlerin yalnız dişil formdan 
eril+dişil forma dönüşmesi, bu kapsam genişle- 
mesine metnin hazırladığı zemin olarak görüle- 
bilir. 

9 Latif, ilâhi bilginin aklı aşan tabiatına bir atıf- 
tır (Bkz: 31:16, not). 

10 Krş: 21:28, not 7. 

11 En geniş anlamıyla savm, kişinin kendisini 
öz denetim altına almasıdır (İlk geçtiği 
19:26'mn notuna bkz). Bir ibadet olarak oruç bu 

. denetimin zorunlu ilâhi talimidir. 

12 Âyetin sonunda ifade edilen "sınırsız bir ba- 
ğış" ve "muhteşem bir ödül", burada sayılan ni- 
teliklere sahip olan erkek ve kadınların her bi- 
rine ayrı ayrı yapılan vaad olarak anlaşılmalı- 
dır. Bağlacın fe ve sümme değil de vav olması- 
nın metne kattığı yananlam budur. Çünkü iki 
şey birbirine vav ile atfedildiğinde iki şey ara- 
sında zati bir farklılığa, fe ise zati olmayan bir 
farklılığa delalet eder. 



*?=^5==** 



834 



*^^^^« 



33 / AHZAB SÛRESİ 



*fs3£s#> 



CUZ22 



36 Allah ve Rasulü bir konuda hüküm 
verdiği zaman, inanan bir erkek ve kadı- 
nın kendi işlerinde kişisel tercihlerine 
göre hareket etmeleri düşünülemez: 1 zira 
kim Allah ve Rasulü'ne isyan ederse, işte 
o apaçık bir sapıklığa gömülmüş olur. 

37 HANİ bir zamanlar Allah'ın kendisine 
ikram ettiği, senin de iyilikte bulundu- 
ğun kişiye diyordun ki "Eşini bırakma ve 
Allah'a karşı saygılı ol!" Ama Allah'ın 
açıklayacağı şeyi sen içinde saklıyordun; 2 
zira insanlardan çekmiyordun: oysa ki 
kendisinden çekinmen gereken sadece 
Allah'tı. 

En sonunda Zeyd 3 o kadınla ilişkisini ta- 
mamen kesip boşayınca, Biz onu seninle 
evlendirdik ki, evlatlıkları eşleriyle iliş- 
kilerini kesip boşadıklarmda, kişilerin 
onlarla evlenmelerinin önünde hiç bir 
engel bulunmasın: Sonuçta Allah'ın emri 
yerine gelmiş oldu. 

38 Allah'ın kendisini mecbur tuttuğu bir 
husustan dolayı Peygamber'e hiçbir suç 
isnat edilemez,- Allah'ın bu sünneti, daha 
önce gelip geçmiş olan (peygamberler) 
için de geçerliydi: 4 Sonuçta Allah'ın emri 
ölçülüp biçildiği gibi gerçekleşmiş oldu. 

39 O (peygamberler), Allah'ın mesajlarını 
tebliğ edenler, O'ndan korkanlar ve Al- 
lah'tan başkasından da asla korkmayanlar- 
dı: 5 zira Allah hesap görücü olarak yeterdi. 

40 (Ey mü'minler!) Muhammed sizin er- 



1 Mâ kâne İL. kalıbı için krş: 12:76. Buradaki 
hüküm, elbette Rasulullah'm peygamberlik 
alanına giren hükümlerdir. Değilse hurma aşı- 
layanlara "eğer kendi haline bıraksaydmız daha 
iyi olurdu" deyince onların "bıraktık fakat da- 
ha iyi olmadı" cevabını vermeleri üzerine "Siz 
dünyanıza ilişkin işleri benden iyi bilirsiniz" 






keklerinizden herhangi birinin babası de- 
ğildir,- fakat o Allah'ın Rasulü ve peygam- 
berlerin sonuncusudur: 6 Ve zaten Allah her 
şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmektedir. 

41 SÎZ ey iman edenler! Allah'ı sürekli 
hatırda tutun,- 7 42 O'nun aşkın ve yüce 
olan zatını sabah akşam anın! 8 
43 O sizi melekleri eşliğinde üzerinize in- 
dirdiği (vahiyle) destekleyip dimdik ayak- 
ta tutar 9 ki, bu sayede sizi karanlıklardan 
aydınlığa çıkarsın: 10 zira O, mü'minler 
için sınırsız bir rahmet kaynağıdır. — > 



demesi; yine Bedir'deki mevzi seçiminde Hu- 
bab b. Münzir'in daha isabetli önerisi üzerine 
geri çektiği kendi kararı; kocasının ricasını ta- 
ramayarak Berire'ye yaptığr sonuçsuz kalan 
"kocana dön" teklifi; istişare sonucunda geri 
çektiği Hendek kuşatması sırasında Medi- 
ne'nin mahsulünün yarısını verme teklifi... Bü- 



CÜZ 22 



-«fe^Ss^ 



33 / AHZAB SÛRESİ 



«^^^*- 



835 



tün bunlar âyetin kapsamı dışındadır. Bu ne- 
denledir ki sahabe bu konularda farklı görüş ge- 
liştirebilmiştir (Krş: 24:62, not 2). 

2 38. âyette geçen "Allah'ın yasası"ndan Hz. 
Peygamber'in habersiz olduğu düşünülemez. İş- 
te bu yasaya göre, toplumsal geleneklere dayalı 
fiili durumların hukuk bilinci oluşmamış bir 
toplumda tartışılmaz bir hukuk normu gibi al- 
gılanmasına son verilmesi gerekiyordu. Bu ge- 
rekliliği Rasulullah da görüyor, fakat yanlış an- 
laşılacağından çekindiği için harekete geçemi- 
yordu. Âyet bu maksada işaret etmektedir. 

3 Kur'an'da ismen geçen tek sahabidir. Zeyd, da- 
ha önce "Muhammed'in oğlu Zeyd" diye anılır- 
dı. İlahi uyarıyla böyle anılma şerefinden mah- 
rum kaldı. Bunun yerine o vahyin ismen andığı 
tek sahabi olma şerefine nail olarak ödüllendiril- 
di. Bunun gerekçesi ise, kişinin gerçek nesebinin 
suni bir nesep ihdasıyla örtülmesine dayalı "ca- 
hiliyye tebennisi" denilen yanlış evlatlık uygu- 
lamasıdır (Bkz: 4 ve 5. âyetler, notlar). 

4 Yani: Peygamber de kendisinden önceki pey- 
gamberlerin tabi tutulduğu yasaya tabi idi. 

5 Veya: "(Bu yasa) Allah'ın mesajlarını tebliğ 
edenler, O'ndan korkanlar ve O'ndan başkasın- 
dan asla korkmayanlar (için de geçerliydi)". 
Tercihimiz, bu âyetin bir önceki âyette yer alan 
"daha önce gelip geçmiş olanlar" ibaresinin sı- 
fatı oluşuna dayanmaktadır. Bu âyet nefy ve is- 



bat yöntemiyle korkuyu Allah'a hasrediyor. Fa- 
kat iş sevgiye gelince şöyle buyurulur: "Onlar 
Allah'ı sever gibi severler, fakat inananlar en 
çok Allah'ı severler" (2:165). Allah'tan başkası- 
na sevgi yerilmemektedir. 

6 Veya hâtem okunuşuna göre: "..peygamberle- 
rin mührüdür". Tercihimiz kelimenin hatim 
okunuşuna dayanmaktadır. Esasen iki okunuş 
da aynı sonucu verir. Çünkü mühür vurulduğu 
belgeye yeni bir bilgi girişini ya da vurulduğu 
kapıdan ilave bir geçişi yasaklar. 

7 Zikr, buradaki vurgusuyla kişinin Allah'ı 
gündeminde tutmasını ifade eder (Krş: 2:152). 

8 Teşbih, hatırda tutulanın dile gelmesidir. Bir 
şeyi "sabah akşam yap" emri, süreklilikten ki- 
nayedir ve "O'nu daima an!" anlamına gelir. 
41. âyetteki zikran kesîrân ile 42. âyetteki teş- 
bih birbirine vay ile atfedildiği için, âyet namaz 
vaktine hasredilemez. 

9 Salat'm türetildiği es-sala, insanı otururken 
dik tutan oyluklara veya ayaktayken dik tutan 
omurgaya verilen isimdir (Bkz: 5:12 not 2, 20:14 
not 3, 87:15, ilgili notlar). 

10 Sanıldığı gibi ışık karanlığın zıddı değil, yok- 
luğu halidir. Bu nedenledir ki ışığın kaynağı 
varken karanlığın kaynağı olmaz. Asloîan ka- 
ranlıklar arasında geçiş yapmak değil karanlık- 
ların tümünden kurtulup aydınlığa çıkmaktır 
(Krş: 17:81). 



* V^~-3o^---S* 



836 



-«fs^s**- 



33 / AHZAB SÛRESİ 



•^3^ 



CUZ22 



< — 44 O'mın huzuruna çıkacakları o gün 
"Selam!" diye karşılanırlar; O kendileri- 
ne tarifsiz güzellikte bir ödül hazırlamış- 
tır. 

45 Sen ey peygamber! Elbet Biz seni bir 
şahit, 1 bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak 
gönderdik; 46 yine O'nun izniyle Allah'a 
çağıran bir davetçi ve etrafını aydınlatan 
bir kandil olarak... 2 

47 îmdi mü'minlere, Allah'tan kendileri- 
ni büyük bir lütuf beklediğini müjdele! 

48 Asla inkarcılara ve ikiyüzlülere 3 uyma 
ve onlara incitici sözler söyleme/onların 
incitici sözlerine aldırma; 4 ve yalnız Al- 
lah'a güven: zira koruyucu otorite olarak 
Allah yeter. 

49 SİZ ey iman edenler! Mü'min kadınla- 
rı nikahlar da onları gerdeğe girmeden 
önce boşarsanız, onlara karşı iddet hesap- 
lama hakkınız yoktur; şu halde derhal 
onlara dünyalıklarım verin ve kendilerini 
güzellikle salıverin. 5 

50 SEN EY Peygamber! Biz sana mehir 
bedellerini verdiğin eşlerini; savaş esirle- 
ri arasından sağ elinin altında bulunan 
kimseleri; 6 seninle birlikte göç etmiş bu- 
lunan amca ve hala kızlarını, dayı ve tey- 
ze kızlarını; ve kendilerini Peygamber'e 
(mehir bedeli istemeksizin) sunan ve pey- 



Çfi-İJ 30 O-*-"} 0-^i ^ L ^ ^L^'J $1 t^f 1 ^ 

(S^ ! L-fe' L4@ ^-î^- ^j-^ S^-^S-^İ ^-Hr^ 
oIIjj—IİIs- oIIjj fiille. «3ıt *lSl IX» ^iL^«j cJ*-U 
Sijl 01 t ^_*jdJ {^ZJû c — Iaj jt * — *-*3^' "'j-^'j — t-L-jw 



gamberin de kendilerini nikahlamayı ka- 
bul ettiği mü'min kadınları -ki bu yalnız- 
ca sana hastır, diğer mü'minler için değil- 
dir- 7 helâl kıldık. 

Doğrusu onlara eşleri ve sağ elleri altında 
bulunanlar 8 konusundaki talimatlarımızı 
bilmekteyiz,- 9 ne ki bununla amaçlanan, 
senin zor durumda kalmamandır: zaten 
Allah tarifsiz bir bağışlayıcıdır, eşsiz bir 
merhamet kaynağıdır. 



1 İnsan bu âleme sahip olmak için değil şahit 
olmak için gelmiştir. 

2 Kandil bir aydınlatma aracıdır. Kendiliğinden 
değil yakıtı sayesinde aydınlatır. Bu yakıt va- 
hiydir jKrş: Âyet 43). Bu kandil Rasulullah'm 
kendisinden sonraki mü'minlere bıraktığı ebedi 
risalet misyonu sayesinde etrafını aydınlatmayı 
sürdürecektir. 

3 Tek dünyası, iki yüzü olanlar. Zira iki dünya- 



lı olanın iki yüzü olamaz. 

4 Ezâhum faile de mef'ule de nisbet edilebilir. 
Bu yüzden, her iki anlama birden gelebilir, 
Hendek kuşatmasının ardından, Müslümanları 
arkadan hançerleyen Beni Kureyza ile Hz. Pey- 
gamber arasında yaşanan söz düellosu tercihi- 
mizin tarihsel karşılığıdır (İbn İshak ve İbn 
Sa'd). Nüzul ortamıyla ilişkisi ne olursa olsun, 
buradaki öğütler, tüm zamanlarda ve mekânlar- 



CÜZ 22 



*N3£5^ 



33 / AHZAB SÛRESİ 



*^3^^, 



837 



da geçerli oları ve insanlar arası ilişkileri kolay- 
laştıran ilkelerdir. Hayatın akışı içinde karşılık- 
lı ilişkilerde müsamahakar olmak da bunlardan 
biridir. Zira hayat insanlarla birlikte yaşanan 
bir mucizedir ve insan sürekli hata yapabilen 
bir varlıktır. 

5 Krş: 2:234 ve 65:1-7. îddet nesebin sıhhati 
içindir. Buna göre, "hamilelik yoksa iddet de 
yoktur" denilebilirse de, boşanma eyleminin 
duygusal ve sosyal boyutları da olduğu aşikar- 
dır. 

6 Müslüman olanlarını müslüman erkeklerin 
eş edinmeleri Nisa sûresinin 24. âyetinde tavsi- 
ye edilirken, onların dost tutmamış olmaları ve 
zinaya bulaşmamış olmaları şart koşulmuştu. 



Bu gerçek ortadayken savaş esiri kadınların cin- 
selliğinin esir sahiplerinin keyfine bırakıldığı 
asla söylenemez. Bu âyet Nisa 24 ve Hz. Pey- 
gamberin fiili sünneti ışığında anlaşılmalıdır 
(Bkz: Âyet 52; 47:4 ve 4:24'ün notları). 

7 Rasulullah kendisine tanınan bu ayrıcalıktan 
yararlanmak yerine aktif ilişkide olduğu eş sa- 
yısını dönüşümlü de olsa dörtle sınırlamıştır. 
Bu bir sonraki âyetten de anlaşılmaktadır. 

8 İbarenin farklı bir çevirisi ve açıklama için 
bkz: 4:24 (Krş: 47:4, not 3). 

9 Bu talimatlar daha önce indirilmiş bulunan 
evlilikle ilgili düzenlemelerin yer aldığı âyetler- 
dir (Bkz: 2:221, 4:3, 4, 23-25). 



»?e^3Ş™3î< 



838 



*^3t^^* 



33 / AHZAB SÛRESİ 



*¥£^s4» 



CUZ22 



51 Onlardan dilediğini daha sonraya bıra- 
kabilir, dilediğini de yanına alabilirsin,- 
ilişkini dondurup (sonraya) bıraktıkların- 
dan birini yeniden istemende senin için 
bir beis yoktur: 1 bu (seni her görüşte) on- 
ların gözlerinin ışımasını, üzülmemeleri- 
ni ve onlara verdiğin şeylerden razı olma- 
larını sağlar; ve sadece Allah kalpleriniz- 
de olanı bilir: ama zaten Allah her şeyi 
bilir, tarifsiz bir hilim 2 sahibidir. 

52 Bundan sonra sana, başka hiçbir ha- 
nım helâl değildir; 3 güzellikleri seni hay- 
ran bıraksa dahi -sağ elinizin altında bu- 
lunanlar hariç- 4 onlardan hiçbirini değiş- 
tiremezsin: hem zaten Allah her şeyi gö- 
zetleyendir. 

53 SİZ ey iman edenler! Size izin veril- 
medikçe Peygamberin evlerine girme- 
yin; yemeğe (davet) edildiğinizde (erken 
gelip) yemeğin hazırlanmasını bekleme- 
yin,- lakin ne zaman davet edilirseniz o 
zaman içeri girin! Yemeği yediğiniz za- 
man da hemen aynim, lafa dalmayın! 
Çünkü böyle yapmanız Peygamber'i üze- 
bilir, fakat o bunu söylemek için sizden 
çekinir; ama Allah hakikati söylemekten 
asla çekinmez. 

(Ey mü'min erkekler!) Onlardan bir şey 
isteyeceğiniz zaman, kapı dışından 5 iste- 
yin: bu sizin kalplerinizin de, onların 



a* 3 



*1_Sj ^y> ~-iAJ 



'Jj-H 



Cy 



~jü Ot ,Js\ -İİİİ fiille- P-U- ^ >^jZ- ly^ >cZ^>\ 
ı İ i> , \ _ 

<^i *^'3 Crr^ o^- 1 ' '— *i Lr^J-3 °y > H * 3 CÂ^ ] 

v ^î j ^- fr ' 3^3 ?r'jj' cy "o& ^^ ^ ^3 -*-v cy *^ L " 

,V_wjli™o "^'o ! a ,_ii;U ^U-»i> tiL» I a_L>oU ,v-i-J-J 

'-'•',-■ J J -' , \ * - -- 1 \ ~ \ 

/jb ali: — w«5 Utu^o *yb a^iül Zu 13ı a (3^-J t /** ,~w>*^ — i-j j 

0li U_j ( ^j_jÜ_5 ~_Sö_jiâJ j4»l (»— SJİ <_jU»^s~ *tj_ş ^ 

•j^j 4>-!jj! 1 j^t_^==ajj Ot V_a *üM J^— «jj tjilj Ot fv>J 

Ij-Ui 01 f|| tL-Jii <üî sss- jU» aSÜİ Ot fjbl »J-*j 



Ağs=»j jLS=s= 4İ1 ! Oti o^aü j! lll_ 



kalplerinin de daha temiz kalması için en 
uygun yoldur. Dahası, sizin ne Allah Ra- 
sulü'nü üzmeniz, ne de ölümünden son- 
ra onun eşleriyle evlenmeniz ebediyen 
helâl değildir: 6 çünkü bütün bunlar Allah 
katında zaten çok büyük bir vebaldir. 

54 Bir şeyi açıklasanız da gizleseniz de 
(fark etmez): unutmayın ki Allah her şe- 
yi en ince ayrıntısına kadar zaten bilmek- 
tedir. 



1 Rasulullah kendisine tanınan bu hakkı kul- 
lanmak yerine aktif karı-koca ilişkisinde Nisa 
3 'e göre hareket eder. Bu sınırlamanın mağduri- 
yet doğurmaması için dönüşümün gerekliliği 
vurgulanıyor. Ve Rasulullah için çok eşliliğin 
tahammülü gerektiren bir fedakârlık olduğu 
ayan beyan ortaya çıkıyor. 

2 Yani: "Hoşgörüsünü yerli yerince kullanır". 
Hilm, yumuşak başlılık, hoşgörü, af ve merha- 
meti istismar ettirmeden kullanmak, suçluya 



vazgeçme fırsatı tanımak için cezalandırmada 
acele etmemek. Halım olan, günahkarı hain- 
den, hatayı kasıttan, saflığı hinlikten ayırmayı 
bilir. 

3 Rasulullah'ı yeni bir nikah yükünden tama- 
men kurtaran âyet. Tüm muhtemel adayların 
önünü tıkıyor. Devamındaki cümleler, Ne- 
bi'nin isteğinin dahi bu kapıyı aralayamayaca- 
ğmı ifade ediyor. 

4 Elinin altında bulunanlar eşler dışında bir ka- 



CUZ22 



»£s3£N» 



33 / AHZAB SÛRESİ 



*r = ^3 S^^* 



839 



tegoridir. Allah Rasulü savaş esiri olarak gelen 
hanımları cariye statüsüyle istifraş etmemiştir. 
Bu durumda mâ meleket eymanukum 'un tek 
açıklaması kalıyor: Rasulullah'm Safiyye, Cü- 
veyriye, Reyhane gibi harp esiri olarak ya da 
Mariye gibi hediye olarak gelip de azat edip ni- 
kahı altına aldığı eşler. 

5 Lafzen: "perde gerisinden". Hicâb, iki şeyi 
birbirinden ayıran kapı, perde, engel, pencere, 
duvar vb. türü şeylere denir. Göz kapağı da zım- 



nen buna dahildir. Burada kastedilen hiç kuşku 
yok ki, Peygamber hanelerinin mescide açılan 
kapılarına boydan boya gerilen perdelerdir (es- 
sitru'l-murhâ). Gözden kaçırılan nokta, bu em- 
rin kadınlara değil erkeklere verilen bir emir ol- 
duğudur. Bu bağlamda emir, hane mahremiye- 
tinin ve özel hayatın korunmasına delalet eder. 

6 Bu hüküm "geçici madde" sadedindedir ve 
Allah Rasulü'nün eşleriyle sınırlıdır. 



■ » Şre 3 £^ : ~ fo 



840 



» ^c^c^---? * 



33 / AHZAB SÛRESİ 



•?<3£2=Ş* 



CUZ22 



55 (Ne ki) onların babaları, oğulları, kar- 
deşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız 
kardeşlerinin oğulları, kendi cinslerinden 
olan kadınlar ve sağ elleri altında bulu- 
nanlar 1 konusunda bir mahzur yoktur. 
Ama (Ey Peygamber hanımları), siz hep 
Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle hare- 
ket edin; çünkü Allah her bir şeye şahittir. 

56 Şu kesin ki Allah ve O'nun melekleri 
Peygamberi desteklerler; ey iman eden- 
ler, siz de onu destekleyin 2 ve tam bir 
teslimiyetle (onun örnekliğine) teslim 
olun! 3 

57 Allah'ı ve Rasulü'nü incitenlere gelin- 
ce: Allah onları bu dünyada da öte dünya- 
da da 4 rahmetinden mahrum edecek ve 
onlar için alçaltıcı bir azap hazırlayacak. 

58 Bir de, mü'min erkekler ve kadınları 
işlemedikleri şeylerle suçlayarak eza 
edenler var: İşte bunu yapanlar, iftira at- 
mış ve apaçık bir suç işlemiş olurlar. 

59 Sen ey peygamber! Eşlerine, kızlarına, 
(bütün) mü'minlerin hanımlarına (top- 
lum içine çıktıklarında) üzerlerine (teset- 
türü tam sağlayan) giysilerini almalarını 
söyle: 5 bu onların (mü'min ve saygın) ka- 
dınlar olarak tanınmaları ve rahatsız edil- 
memeleri için daha uygundur: Ve Allah 
zaten tarifsiz bir bağış, eşsiz bir mer- 
hamet kaynağıdır. 

60 ŞU KESİN ki, eğer ikiyüzlüler, kalple- 



1 "Sağ elleri altında bulunanlar" ifadesinin cin- 
sellikten tamamen uzak olan bu kullanımı, 
başta 50 ve 51. âyettekiler olmak üzere, 
Kur'an'daki diğer kullanımların nasıl anlaşıl- 
ması gerektiğine ışık tutucu mahiyettedir. 

2 Lafzen: "..salat ederler., salat edin". Burada 
Allah ve meleklerinin Peygamber için yaptığı 
eylemi mü'minlerin de yapması emredilmekte- 



^ 3 hrf)'^-l ^3 Ojî 1 ^ 1 ^3 ü-0 l u^ lyf^- Ç^r ^ 
^° * J u*'— ~*j "^3 O— ^Jİ^-I *l_Ll Vj j^jl^>-l *\ — Xj 1 

1 > - » 

$3%, \? > \* il' \%\' a * 1 S"' ° t , -' i * ' ' S il' a ' 



« ' — ' ' ı İ ' ^ ' 

.-«.- o ' o ' „„ « ,« J' .»i ' ' ,. İ „'<>>' ' 

§. „. î _ , , , „ , o 



rinde hastalık bulunanlar 6 ve şehirde ya- 
lan haber yayarak ortalığı karıştıranlar 7 
buna bir son vermezlerse, seni onların 
üzerine öyle bir salarız ki, sonra kısa bir 
süre dışında sana komşu olarak bile ora- 
da kalamazlar. 61 Allah'ın rahmetinden 
dışlanmış olarak 8 göze kestirilen 9 her 
yerde enselenip kesinkes öldürülürler: 62 
Allah'ın daha öncekiler için geçerli olan 
uygulaması budur; ve sen Allah'ın sünne- 
tinde 10 hiçbir değişiklik bulamazsın. 



dir. Bu âyetin kapsamı, Allah ve meleklerinin 
mü'minleri desteklediğinden [yusallî 'aleykum 
ve melâiketuhu) söz eden 43. âyetle birlikte 
(Krş: 2:157; 9:99, 103) değerlendirilmelidir. 
Mü'minler gibi Peygamber de vahiyle destek- 
lenmiştir. Hemen üstteki âyetler bu desteğin 
açık göstergesidir. Kelimenin türetildiği sula za- 
ten "destek" anlamına gelmektedir (87:15, not). 



CUZ22 



» ySSİJİŞ ^ S ^ 1 » 



33 / AHZAB SÛRESİ 



-*^3^#^- 



841 



Salat "dua" mânasına bu kökten yola çıkarak 
ulaşmıştır. Fakat Allah için dua etmek" caiz ol- 
mayacağı için, âyetin yorumunda ilk otoriteler 
farklı görüşler dile getirmişlerdir. İbn Abbas bu- 
nu "tebrik etmek" olarak anlamış (Taberî). Süf- 
yan Allah'ın salatı rahmet, meleklerinki dua 
demiş. Ata "Rahmetim gazabımı geçti" âyetini 
okumuştur. Said b. Cübeyr İbn Abbas'tan bu 
âyetin tefsiri sadedinde şunu nakletmiştir: "İs- 
râiloğulları Musa'ya "Rabbin seni destekliyor 
{yusallî 'aleyke) mu?" diye sordular. Musa'nın 
Rabbi nida etti: "Evet Ben de meleklerimle bir- 
likte tüm nebi ve rasullerimi destekliyorum". 
Cabir'in eşi Rasulullah'tan kendine ve eşine sa- 
lat etmesini istedi, Rasulullah ona "Allah sana 
ve eşine salat etsin (sallallahu 'aleyke ve 'ala 
zevcike)" diye dua etti (İbn Kesir). Bütün bunlar 
salahın bir destek emri olduğunu, Allah'ın ve 
meleklerinin bu salatı vahyi gönderip indirerek 
yaptıkları, mü'minlerinse fiili dua ile risalet 
mirasını desteklemeleri gerektiğini göstermek- 
tedir. Aslında Peygamber için edilen dua olan 
salavat da bu desteğin sözlü boyutudur (Konu 
için bkz: Üç muhammed, 111-115). 

3 Salata Allah ve melekleri de katılırken se- 
lâm'm sadece mü'minlere emredilmiş olması 
manidardır. Buradaki selâm ile 27:59'daki ara- 
sında ilişki dikkate değerdir. "Hz. Peygamber'e 
salata Allah, O'nun melekleri ve mü'minler 
hep birlikte katılırken selâm'a neden sadece 
mü'minler davet edilmekte, Allah ve melekleri 
katılmamaktadır?" sualinin cevabını parantez 
içinde verdiğimiz "örneklik" oluşturmaktadır. 
Allah onu mü'minlere "güzel örnek" olarak 
takdim etmiştir. Allah'ın ve meleklerin onu ör- 
nek alması işin tabiatı icabı nasıl düşünüle- 



mezse, yine işin tabiatı icabı samimi bir 
mü'minin de onu örnek almaması düşünüle- 
mez. Âyetteki 'ale'n-nebî'den. yola çıkarak bü- 
tüncül bir okumayla şu sonuca ulaşıyoruz: Sa- 
lat nübüvvetedir, itaat risalete. 

4 Yani: "..her zaman ve mekânda.." 

5 Nûr 31 tesettürün kişisel boyutunu, bu âyet 
toplumsal boyutunu düzenler. Nûr 31 gerekçe 
belirtmediği halde, bu âyet gerekçeli olarak ge- 
lir. Hükmün gerekçesi âyetin devamındaki "ta- 
nınmak" ve "eziyet görmemek"tir. Birinci ge- 
rekçe olan tanınma bireysel kimliğin tanınma- 
sı anlamında değil "iffetli hür mü'min kadın" 
kimliğinin tanınması anlamındadır. İkinci ge- 
rekçe olan "eziyet görmemek" ise duruma ve 
şartlara bağlı olarak değişen bir illettir. Hük- 
mün gerekçeli oluşundan da anlaşılmaktadır ki 
vahiy örtünmeyi taabbudi ve hukuki değil ahlâ- 
kî bir zeminde ele almıştır. Ahlâk ise dört katlı 
din binasının temelidir. 

6 "Kalplerinde hastalık bulunanlar" ile ilgili ge- 
nel bir okuma için bkz: 74:31, notlar. 

7 Murcifûn, "şiddetli sarsıntı" anlamına gelen 
racfetiten türetilmiştir (Bkz: 7:78, not). Yalan 
haberle toz kaldırmayı, toplumsal ahlâk, huzur 
ve güveni sarsmayı ifade eder (Râğıb). 

8 La'netfe verdiğimiz bu anlam için bkz: 3:87, 
not. 

9 Sukifû'yu çevirimiz ve gerekçesi için bkz: 
2:191, ilgilil not. 

10 Yani: İlahi tatbikat, zamanın değişmesiyle 
değişmez. Aynı ifadenin geçtiği 38. âyetle bağ- 
lantılı olarak anlaşılmalıdır. 



«Şs=^^ 



842 



*NS?$ps3» 



33 / AHZAB SÛRESİ 



•N3£**' 



CUZ22 



63 İNSANLAR sana Son Saat hakkında 
soruyorlar. De ki: "Onun bilgisi sadece 
Allah katındadır: sana kim bildirebilir ki; 
Son Saat belki yakındır, (belki de uzak)? 1 

64 Şüphe yok ki Allah, inkarcıları rahme- 
tinden mahrum etmiş ve onlar için çılgın 
bir ateş 2 hazırlamıştır. 65 Onlar orada 
ebediyen kalacaklar: ne bir dost ne de bir 
yardımcı bulacaklar. 

66 Ateşte yüzlerinin ters çevrildiği 3 o gün 
"Ah keşke Allah'a itaat etseydik, Rasul'e 
itaat etseydik!" diyecekler; 67 yine "Rab- 
bimiz!" diyecekler, "Fakat biz ileri gelen- 
lerimize, büyüklerimize uyduk; sonuçta 
onlar da bizi yoldan saptırdı: 68 Rabbi- 
miz! Ne olur onlara kat be kat azap ver ve 
onları rahmetinden tamamen dışla! 

69 EY İMAN edenler! Musa'ya eziyet 
eden (İsrâiloğulları) gibi olmayın! Hatır- 
layın ki Allah onların itham ettikleri şey- 
lerden onu temize çıkardı: ve o Allah ka- 
tında zaten hatırlı biriydi. 4 

70 Siz ey iman edenler! Allah'a karşı so- 
rumlu davranın ve sözü yerinde ve dos- 
doğru söyleyin! 5 71 (O zaman) o da sizin 
işlerinizi yoluna koyar ve günahlarınızı 
bağışlar,- zira her kim Allah'a ve Rasu- 
lü'ne uyarsa, iyi bilsin ki o nihai ve bü- 
yük kurtuluşa ermiştir. 

72 îşin gerçeği Biz emaneti 6 göklere, yere 



1 Krş: "Sen nerde onun vaktini haber vermek 
nerde?" (79:43). Parantez içi açıklama söz geli- 
minden çıkmaktadır. 

2 Sa'îfm bu anlamı için bkz: 76:4, not. 

3 Zımnen: Kendi yüzleri kabul ettikleri maske- 
leri düşüp gerçek yüzlerinin göründüğü gün... 

4 Hz. Musa Habeşli bir kadınla evlilik yapması 
üzerine dedikodulara maruz kalmıştı (Sayılar 



m- 

> ı 



U3<Ü! ULa L4iL Lifi ji â£Lİ)! Jc J.IİJ1 Jiii 



y j LJj ö_jo_>ij V dul \ çA ^jjjüli IH !L-»_Lİ> I^J ju-Ij 
b-i-J Lj üjJ_j4j jt_ U I ^ jv-fA^>- j ı_JUi> f j-i f§j r, j.trtj 

v ı_jjui ( j-j-iîi ı^ji t-JiQ r^-jĞ= tijjçv^iijijt.jiüjı ^ 

Ji- iiUVl ULV/- Lî!@ C*Jsl£- fj^_9 jli JLâJ *Jj_^5j 

( j Âü- .."<lj l^_Lu>u jl ^—jti JL-Lşülj^jijVlj ol_j^s -Jİ 

"<i! 4>Jip fH *9>-^- ^jJJ» ois' ili oL-Uvi ı^iü-j ı^l« 

VJ-^J olS j ,.,-Jlj ^u^ssj-LJIj oUsLLJIj ^...âsu^Jt 



ve dağlara sunduk; ve onlar emanete iha- 
netten kaçındılar,- 7 nihayet onu insan 
yüklendi: 8 ne var ki, o da zalim ve cahil 
biri olup çıktı. 9 

73 Bundan dolayıdır ki 10 Allah iki yüzlü 
erkeklere ve kadınlara, Allah'tan başkası- 
na ilâhlık yakıştıran erkeklere ve kadın- 
lara azap edecek; 11 inanan erkeklerin ve 
kadınların tevbelerini de kabul edecektir: 
zira Allah zaten tarifsiz bir bağışlayıcı, 
eşsiz bir merhamet kaynağıdır. 



12, 1-15). Isrâiloğullarımn kendilerini Fira- 
vun'un zulmünden kurtaran Musa için söyle- 
dikleri şu türden sözler de bu cümleden sayıla- 
bilir: "Mısır'da mezar yok mu ki bizi çölde öl- 
mek için getirdin?" "Çölde ölmektense Mısırlı- 
lara kul olmak bizim için daha hayırlıydı" (Çı- 
kış 14, 11 ve 12). Yine: "Bizi, bütün bu cemaati 
açlıktan öldürmek için mi çöle çıkardınız?" 
(Çıkış 16, 3) 



CUZ22 



»fe^3#> 



33 / AHZAB SÛRESİ 



*^s™jç5^* 



843 



5 Kur'an'a göre söz söyleme sanatının vazgeçil- 
mezleri şunlardır: 1) Burada olduğu gibi hakkı 
ve doğruyu söylemek. Hakkın zıddı batıl, doğ- 
runun zıddı yalandır. 2) Münasip bir şekilde ve 
uygun bir üslûpla söylemek (4:5, 8). 3) Konuşu- 
lan konu hakkında doyurucu, detaylı, eksek ve 
gedik bırakmadan konuşmak (4:63). 4) Yumu- 
şak bir üslûpla konuşmak (20:44). 

6 "Emanet" nedir? Emanet, bazı müfessirlerin 
dediği gibi "ibadetler" olamaz. Zira Me'âric 32- 
24'te emanet ve namaz ayrı ayrı zikredilmekte- 
dir. Bu, insanı beşer olmaktan çıkarıp insan 
eden "irade" ve iradenin sonucu olan "ahlâkî 
sorumluluk" olsa gerektir. Şöyle ki: Bir şeyin 
emanet olduğunu söylemek, zımnen muhata- 
bın seçim kabiliyetine atıfta bulunmaktır. Zira 
emanet edilen şeye sadâkat de ihanet de müm- 
kündür. Bu da doğrudan bizi "irade"nin önüne 
getirip bırakmaktadır. 

7 Veya: "Onlar emaneti üstlenmekten kaçındı- 
lar". Tercihimiz 41:11 ây etiyle de, dilin mantı- 
ğıyla da uyumludur. Şöyle ki, emanetin hamli, 
onu taşımamak anlamına gelir. Fulânun hâmi- 
lim li'1-emane ifadesi dilde "falan emanete iha- 
net etti" anlamına gelir. Zira emanete sadâkat, 
onu zimmetine geçirmemektir. "Başkasının 
hakkını gözet" anlamına kullanılan Ebğid hak- 
ka ehîk (kardeşinin hakkına buğz et) ibaresi de 
buna benzer (Krş: Zemahşerî ve Kasımi). 

8 Zımnen: Doğuştan bu yeteneklerle donatıldı. 

9 Baştaki irme edatı, nedensellik değil tahkik ve 
tahakkuk belirtir. Çünkü zalûm âdil olması 
beklenirken âdil olmayan, cehûl de bilmesi ge- 

_ — , ^ı^H^^. 



rekirken bilmezden gelen için kullanılır. Ya da 
Kasımi'nin dediği gibi "yüklenmek" ile "bu 
yüklenişin gerçekleşmeyen amacı" arasında 
uyumsuzluğa itirazı ifade eder. Kâne, bu bağ- 
lamda varoluşsal bir durumu [keymmet) değil 
sonradan arız olan bir durumu {sayruret) ifade 
eder. Benzer bir başka kullanım için bkz: 1 7:27 
{Kâne'nin sara anlamı için bkz: İtkân II, 217) 
Kâne birinci anlama alındığında "Biz Âdemoğ- 
luna kat kat ikram ederek onu üstün ve şerefli 
kıldık" (17:70), "Biz insanı en güzel kıvamda 
yarattık" (95:4), gibi âyetlerin oluşturduğu vah- 
yin insan tasavvuruna aykırı bir sonuca ulaşılır 
ki, Pavlus'un "ilk günah" doktrini de budur. 
Burade kâne yardımcı fiili sayruret anlamında- 
dır ve insanın sonradan "zalim ve cahil biri 
olup çıktığını" ifade eder. Zaten bir sonraki 
âyet ve özellikle baştaki gerekçe lâm'ı bu yak- 
laşımımızı teyit eder. Emanet âyeti, misak 
(7:172), hilafet (2:30), Âdem'in şahsında Âde- 
moğlu'nun Allah'ın ahdine sadık kalmadığım 
söyleyen 20:115 ile birlikte anlaşılmalıdır. 

10 Yani: başlangıçtaki saflık durumundan çıkıp 
irade emanetine ihanet ettiği içindir ki... Bu 
âyetin bir öncesiyle münasebetinden de anlaşı- 
lacağı gibi nifak ve şirk irade emanetine ihanet- 
tir. 

11 Veya 'Azab'm kök anlamına dayanarak: 
"ilişkisini kesip yüz çevirecek" (Krş: 68:33, 
not). Bir sonraki cümlede geçen yetûbu 
'alâ..'rxm "..tarafa dönmek ve yönelmek" oldu- 
ğu bilinirse, bu anlam daha da pekişir. 



34* SEBE SÛRESİ 



*^3£~4* 



Sûre adını, 15-20. âyetlerinde sözü edilen Sebe uygarlığından alır. Sebe, 
Okyanus-Akdeniz arasındaki Baharat Yolu'na hükmeden Güney Ara- 
bistan'daki su uygarlığının adıdır. Hadis ve tefsir kaynaklarında sûre- 
nin anıldığı tek ad budur. 

Sûre Mekke'de inmiştir. Aksi görüşler ikna edici delillerden yoksundur. Ba- 
zı âyetlerinin Medine Dönemi'ne ait olduğu iddialarını, 6. sûrenin girişin- 
deki kriterler doğrulamaz. 

Sûrenin iniş zamanını tesbitte, "Eğer Biz dikseydik onları yerin dibine geçi- 
rir ya da göğü başlarında paralardık" mealindeki 9. âyet yol göstericidir. Bu 
âyet, İsrâ 92'deki "İddia ettiğin gibi göğü başımızda paralamaksın" meydan 
okumasına bir cevap niteliğindedir. Bu, Sebe'nin İsrâ'dan sonra indiğinin de- 
lilidir. Konusuna bakarak sûreyi boykot sonrasına, peygamberliğin 11. yılma 
yerleştirebiliriz. Tüm ilk tertiplerde Lokman-Zümer arasında yer alır. 

Sûre hepsi de Mekkî olan 1, 6, 18 ve 35. sûreler gibi Allah'a hamd ile baş- 
lar. İnsanın kula ya da maddeye kulluğuna yol açan şirki reddeder. Görünen 
âlemin görünmeyenle, parçanın bütünle, her şeyin her şeyle, ve her şeyin 
Allah'la deruni bağlantısına vurgu yapar. Varlığın anlam ve amaçlılığına 
dikkatimizi çeker (1-5). 

Göğün ve yerin bilgisinin göze görünenden ibaret olmadığını, bunun görün- 
meyene nisbetle çok az olduğunu vurgulayan 9. âyet, zımnen muhatapları- 
nı görülmeyeni bilmek için çaba göstermeye teşvik eder. Bunun sonucunda 
elde edilecek kudret ve ihtişam varlığın yaratılış amacına uygun da kulla- 
nılabilir, aykırı da. Birincisine Davud ve Süleyman örnekleri verilir (10-14). 
İkincisine ise Sebe Uygarlığı (15-21). Fakat bütün bu örneklerin ortak bir 
yanı vardır: Dünyevi her iktidar geçicidir, kalıcı olan Allah'ın mutlak ikti- 
darı ve âhiretin ebedi mutluluğudur. 

Bu mutluluk ancak diri bir Allah bilinciyle elde edilir. Tıpkı 46. âyette bu- 
yurulduğu gibi: "Size tek bir öğüdüm var: ister başkalarıyla beraber ister 
yalnız basmayken, Allah'ın huzurunda bulunduğunuzu (unutmayın)" 

Sahici olanın kalıcı, sahte olanın geçici tabiatına atfın ardından (49) gelen 
şu âyet, hidayetin mahiyetine de dikkat çeker: "Eğer yoldan saparsam, ken- 
di aleyhime sapmış olurum; yok doğru yolu bulursam, Rabbimin bana yol 
göstermesi sayesinde bulmuş olurum" (50). 

Sûre çoğunluğa göre 54, Şam ekolüne göre 55 âyet olarak taksim edilmiştir. 



CUZ22 



«£=^SSs|» 



34 / sebe sûresi 



-»N^SN*- 



845 



H£5H 



si LjJbl 



°jy 



ÜSv. 



Wiv 



_ü 



^3 of J^ ! c5-f ^jol^i-ÎJI ^ UİJ ^U ! «i jLUJ I 



^^m^ 



'r*- 



'ij^Oif" ^*-*J0 Ji**J' p^^ 1 S*J L-4^ rj*i ^i 
' E ,-• j , • , ' »^ i , » .- 

\t ^ • * vt i • Vİ *" t''' "ti • " ** tl«° } "s ? f V 

f-#J ~ii~!jl j-jj^U. Lxjljl ^ ^İ_H 5dJJI j@ jvj 
(^Uil-Lüi ı^jjij.-.jjı ^30İ_ji jA^ ?, ji,ii 

1 y ! v " ı ı 5S * ' ' 

a ) V ^ * s * i 

@ a.ai j-i>- ^ ^=Jj ,jjİ4i J<== liîji tij iSİui 



J_c 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 

1 HAMD, tümüyle göklerde ve yerde var 
olan her şeyin gerçek sahibi Allah'a mah- 
sustur; 1 yine hamd öteki âlemde de ; tü- 
müyle O'na mahsus olacaktır: 2 zira yal- 
nız O'dur her hükmünde tam isabet kay- 
deden, her şeyden haberdar olan. 2 Topra- 
ğa giren ve oradan çıkan her şeyi, yine 
gökten inen ve göğe yükselen her şeyi O 
bilir; 3 ne ki tarifsiz bağışlayan da, eşsiz 



1 Bir sonraki cümlede yer alan âhiret kelimesi- 
nin buradaki zımni karşılığı "bu dünya" dır. Şü- 
kür sadece verince, hamd verince de alınca da 
yapılır. Zira: 1) Her şey O'mmdur, 2) O verdi- 
ğinden bir kısmını alınca geriye kalan yine 
O'nundur, 3) Daha büyüğünü vermek için ala- 
bilir, 4) Daha büyüğünü de alabilirdi, 5) Yeni- 
den verecek biri varsa yine O'dur. 

2 Bkz: "(cennete girince) diyecekler ki: Hüznü 



merhametin kaynağı olan da yine O'dur. 

3 Ama küfürde direnenler "(Kıyamet) 
saati asla gelip bizi bulmayacak!" dediler. 

De ki: "Hayır, Rabbime andolsun ki o 
mutlaka gelip sizi bulacaktır!" 
O, idraki aşan hakikatleri bilendir,- 4 gök- 
lerde ve yerde zerre kadar bir şey bile 
O'nun bilgisinden kaçıp kurtulamaz: 5 İs- 
ter bundan daha küçük olsun, ister daha 
büyük; bütün bunlar kesin ve net bir ya- 
zılım ve yasayla kayıt altına alınmıştır,- 6 

4 ki böylece O, iman eden ve imanla 
uyumlu eylem üretenleri ödüllendirecek- 
tir: işte böylelerini limitsiz bir bağış ve 
tarifsiz güzellikte bir rızık beklemekte- 
dir; 7 5 ama mesajlarımızı amacından 
mahrum bırakmak için çaba gösterenlere 
gelince: işte böylelerini de, (bu) çirkinlik- 
ten dolayı acıklı bir azap beklemektedir. 

6 BİLGİ ve bilginin amacını kavrama ye- 
teneğiyle donatılmış olanlar, 8 Rabbinden 
sana indirilenin hakikatin ta kendisi ol- 
duğunu ve O yüceler yücesi, O tüm övgü- 
lere lâyık olanın yoluna yönelteceğini 
görmektedirler. 

7 Beri yanda inkâra saplanmış olanlar 
(yandaşlarına) derler ki: "Siz paramparça 
olup dağıldıktan sonra, size yeniden yara- 
tılacağınızı haber veren bir adam göstere- 
lim mi? — > 



bizden gideren Allah'a hamd olsun!" (35:34) 

3 "İnen" ve "çıkan", maddî-mânevî bir çok şe- 
yi kapsar: yağmur-filiz, vahiy-dua, nüzul-miraç, 
melek-ruh, gazap-isyan, akıbet- eylem... Âyetin 
devamı, bu son iki şıkkı teyit eder. 

4 İlk âyetin sonundaki Allah'ı gösteren zamirin 
ikinci haberi olarak. Yok eğer Rabbanin sıfatı 
olarak okunursa, bu durumda bir önceki cümle- 
nin anlamı şöyle olur: "Hayır, idraki aşan haki- 



846 



-»£^3Ş» 



34 / SEBE SÛRESİ 



•N^ 3 ^ 



CUZ22 



katleri bilen Rabbime andolsım ki..." Ğayb'm 
"idraki aşan hakikatler" anlamı için krş: 27:65- 
66, not. 

5 Benzer bir âyet için bkz: 10:61. 

6 Fî kitabin mubiniri 'deki lugavi belirsizlik ve 



lafzi apaçıklığın izahı için bkz: 11:6. 

7 Mağfiretim ve rizicuiî'daki belirsizlik, çeviriye 
"limitsiz" ve "tarifsiz" olarak yansımıştır. 

8 Lafzen: "bilgi verilmiş olanlar". (1/m'in tarifi 
için bkz: 21:74, not) 



■#^^^^*" 



CUZ22 



•£S^3#» 



34 / SEBE SÛRESİ 



»r^SjSS^» 



847 



Jllş- 1j !>wıs LLo jjb Lllîl oiJj^ı^^o ali ASÜ &j 
<iy> ^s-it jvjJj U o_5*J! aJÜ 1 : ; ,,/t,? UJj @ j_j 



.Ut 






< — 8 O uydurduğu yalanı Allah'a mı is- 
nat ediyor, yoksa kendisinde delilik belir- 
tileri mi var?" 

Hayır! Asıl âhirete inanmayan kimseler, 
can yakıcı bir terk edilmişliğe 1 ve en uç 
noktada bir sapıklığa mahkûm olacaklar. 

9 Onlar gökten ve yerden ne kadarını ön- 
lerine serdiğimize, ne kadarını da kendi- 
lerinden gizlediğimize bakmazlar mı? 2 
Eğer Biz dileseydik, onları yerin dibine 
geçirir ya da göğü başlarında paralardık. 

Şüphe yok ki bütün bunlarda, O'na yöne- 
len her bir kul için mutlaka alınacak bir 
ders vardır. 3 

10 DOĞRUSU Biz Davud'u da katımız- 



dan (işte bu nedenle) 4 ödüllendirmiştik: 
"Ey dağlar! Onun sesine ses katın! 5 Siz de 
(öyle yapın ey) kuşlar!" 6 

Dahası, Biz ondaki bütün katılığı ve sert- 
liği yumuşattık 7 (ve dedik ki): 11 "işleri 
en güzel, en ideal bir şekilde hakkını ve- 
rerek yap ve onlar arasındaki ölçü ve 
uyumu gözet!" 8 

Ve hepiniz Allah'ı razı edecek işler yapm! 
Çünkü Ben, yaptığınız her işi görmekteyim. 

12 SÜLEYMAN'IN emrine de rüzgarı 
âmâde kıldık: onun gidişi bir aylık mesa- 
feyi, dönüşü 9 yine bir aylık mesafeyi bulu- 
yordu. Ve ergimiş metal cevherini onun 
için akıttık; 10 yine cinlerden 11 bir kısmı, 
Rabbinin izniyle onun emri altında çalışı- 
yordu,- ve onlardan hangisi emrimizden çı- 
karsa, ona çılgın bir ateşin 12 azabını tattı- 
rıyorduk. 13 Onlar, arzusuna göre ona ma- 
bedler, 13 heykeller, 14 göletler gibi yekpare 
dökümden havuzlar ve yere tesbit edilmiş 
dev küvetler yapıyorlardı. 15 

(Biz de dedik ki): "Ey Davud'un inanç ai- 
lesi,- 16 şükretmek için çok çalışın! Ne ki, 
samimi kullarım arasında bile hakkıyla 
şükreden pek azdır. 17 

14 (Süleyman'ın görkemli iktidarına rağ- 
men) bir zaman geldi ölüm hakkındaki 
yasamız ona da hükmetti; bastonunu ke- 
miren ağaç kurdu da olmasaydı, öldüğü- 
nü onlara bildiren bir delil asla olmaya- 
caktı,- 18 nihayet (baston kırılıp) Süleyman 
devrilince, (bir gerçek) anlaşılmış oldu: 
eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı, o kü- 
çük düşürücü cezaya katlanmalarına ge- 
rek kalmazdı. 19 



1 'Azabın, kök mânasına dayanarak (Bkz: 68:33, önce kullanılan 'azâh muhatapların âhiretteki 
not). Açıktır ki dalâl ile bilikte, üstelik ondan değil dünyadaki halini ifade etmektedir. Dola- 



848 



•Şs^S^St* 



34 / SEBE SÛRESİ 



•N3£2*5« 



CUZ22 



yısıyla buradaki 'azâb âhirette değil dünyada 
yaşanan ve kelimenin kök anlamıyla Allah'la 
ilişkiyi kesip, terk edilme cezasıdır. Bu da bir 
tür dünyada çekilen vicdan azabıdır (Krş: Elma- 
lık). 

2 Veya: "Ne o, yoksa onlar gök ve yerden duyu- 
larına sunulan ve duyularının ötesinde olan 
şeyleri görmeyecek kadar kör müdürler?" Bu 
anlamda duyularla algılananın ötesinde tabia- 
tın duyularla algılanamayan bilgilerine de sahip 
olmak teşvik edilmektedir. Zımnen: İnsan 
maddî varlıkların dahi çok az bir kısmını bili- 
yorsa, ya maddî olmayan varlıklar hakkındaki 
bilgisi? 

3 Allah'a yönelenlere neler vaad edildiği, Hz. 
Davud örneği üzerinden verilecektir. 

4 Yani: Tevbe edip Rabbine yöneldiği için.. Bir 
önceki âyetin sonundaki "yönelme", Hz. Da- 
vud'un tevbesine üstü kapalı bir atıf içermekte- 
dir (Bkz: 38:24). 

5 Evb, "bir tür dönme, geri gelme", te'vîb "se- 
sin yankı yapıp daha gür dönmesi" (Krş: 21:79). 
İnsan, canlı cansız demeden bütün bir tabiatla 
deruni bir diyalog içinde olmaya çağrılmakta- 
dır. Mezmurlaf 'dan: "Dağlar balmumu gibi eri- 
di" (97:5); "Ey dağlar, ey tepeler! Neden koçlar, 
kuzular gibi sıçrıyorsunuz?"; "Ey dünya, titre!" 
(114:6 ve 8) 

6 Zımnen: Dağlar ve kuşlar gibi siz de varlık 
korosuna katılıp o varoluş ilâhisini terennüm 
edin! 

7 Lafzen: "onun için demiri yumuşattık". Ter- 
cihimiz hadid kelimesinin mecazi anlamına da- 
yanmaktadır. Kâf 22. âyette "bakışın bugün da- 
ha keskin" derken hadîd bu mecazi anlamıyla 
kullanılır (Bu anlama ulaşmamda Esed'in katkı- 
sını yad etmek zorundayım). Geleneksel tefsi- 
rin lafzi anlamda aldığı hadid (demir) kelimesi, 
Arap dilinde mecazen "sert mizaç, keskin tavır 
için kullanılır. Türkçe'ye de geçmiş olan hiddet 
aynı anlama gelir {Lisân-, Tâc ve hassaten Esâs). 

8 Metindeki sâbiğât (t. sabiğah) "ideal, mükem- 
mel, bol, tam, kapsamlı, dökümlü, o işin hakkı- 
nı vererek yapmak" anlamına gelir ve çoğul 
kullanımda genellikle isim işlevine sahiptir (li- 
sân ve Külliyât). î'mel sâbiğâtin ibaresini, he- 



men arkadan gelen i'melû sâlihan ibaresinin 
ışığında i'mel sâlihâtin çağrışmayla anlamak 
gerekir. Serd "bir bütünü oluşturan parçaların 
birbiriyle uyumlu ilişkisi" anlamını verir {Li- 
sân). Bu ibare "zırh imali" gibi zanaatla ilgili 
maddî bir içeriğe sahip olmaktan daha çok (ay- 
nı durum 21:80 için de geçerlidir), vahyin ekse- 
nini oluşturan ahlâkî davranış kalıplarıyla ilgili 
manevî bir içeriğe sahip olsa gerektir. Hemen 
ardından gelen "sâlih amel" talimatı da bunu 
teyit etmektedir. Âyetin sonu, hayatı dengeli 
yaşama çağrısıdır. Kur'an bu çağrıyı farklı yer- 
lerde farklı formlarla yapar (31:19; 2:143). 

9 Lafzen: "sabah çıkışı/akşam dönüşü.." Gemi- 
lerin rüzgar gücüyle gidiş gelişini hayvanların 
sabah çıkıp akşam dönüşüne benzeten mecazi 
bir kullanım {Mecaz). Hz. Süleyman'ın inşa et- 
tirdiği dillere destan deniz ticaret filolarına atıf 
olsa gerektir. 

10 Eski Ahid'de de geçtiği gibi Hz. Süleyman'ın 
bakır, demir ve bakır katkılı metal alaşımları 
kullanarak inşa ettiği sanat şaheseri yapılara 
atıf (II. Tarihler 4: 1-18) 

11 Veya: "cin (gibi ele avuca sığmayan) kimse- 
lerden". Bu âyet, 41. âyet ışığında anlaşılmalı- 
dır. Kur'an tıpkı şefaat konusunda olduğu gibi 
cin konusunda da ilk muhataplarının tasavvu- 
runu reddeder. Tıpkı şeytan gibi cin kelimesini 
de, hem görünmeyen varlıklar hem de ender gö- 
rünen türler için kullanır. Burada Hz. Süley- 
man'ın emri altında çalışan "cin gibi ele avuca 
sığmayan", "cin fikirli" birileri kastedilse ge- 
rektir. 38:37'da aynı kimselerden "şeytanlar" 
diye söz edilmesi bu yorumu güçlendirir. Bu 
durumda cin, hem melekler gibi görünmeyen 
varlıklar hem de "cin gibi" zapt edilmesi zor ve 
bir o kadar da marifetli kimseler için kullanılan 
çok anlamlı bir kelimedir. Kur'an'da "cin" bir 
cins isim, "şeytan" ise bir sıfat olarak kullanı- 
lır. Bundan dolayı "Allah şeytanı lanetledi" de- 
nildiği halde, benzer bir ibare cinler için gel- 
mez. Cirm'in bir anlamı da, bizatihi görünmez 
olmayıp o zamana kadar görülmemiş bölge 
insanın yabancısı olduğu garip kimseler veya 
yabancı varlıklardır (Msl: 46:29-32; 72:1). Bazen 
de ilk muhataplarının tasavvurundaki muhay- 
yel ve efsanevi varlığı ifade eder (34:12-14 ve 



CUZ22 



«f=^Ş£^=|* 



34 / SEBE SÛRESÎ 



*$s3£s4» 



849 



21:82). Kur'an'ın bu atıfları yapmaktan maksa- 
dı, cahili geleneğin ürettiği görünmeyen varlık- 
larla ilgili vehmî tasavvuru onaylamak değil, 
bunun üzerinden ahlâkî öğüt vermektir. 

12 Sa'ij 1 in bu anlamı için bkz: 76:4, not. 

13 Lafzen: "mihraplar". Mihrab (ç. meharîb), 
hem alet ismi hem de mübalağa kalıbıdır. "Ko- 
runan, uğruna savaşılan" anlamına gelir ve ma- 
bedi sembolize eder. 

14 Bkz: "Ve altı basamak üzerinde iki tarafta 12 
aslan duruyordu." (I. Krallar 10: 20). 

15 Bu yekpare dökümden havuzlar ve dev kü- 
vetler Eski Ahid'de de yer alır (II. Tarihler 4:1- 
6 ; II. Tarihler 4:6). 

16 Âi'in anlam alam, kan bağına delalet eden 
eAİ'den daha geniştir (Krş: 27:57, not). 

17 Gereği gibi şükür, nimetin gerçek sahibini 
bilmektir. İktidar ve refahın devamı, nimetin 
gerçek sahibinin bilinmesi ve şükrünün eda 
edilmesiyle, yani onun bir emanet olduğunun 
bilincinde olarak üzerine tir tir titrenilmesiyle 
mümkündür. Buradaki hitap bu âyetin tüm 
muhataplarmadır. Çünkü her mü'min muhatap 



Davud'un inanç ailesine mensuptur. 

18 Zımnen: Cihana hükmeden Süleyman da ol- 
sa, her dünyevi iktidar gelip geçicidir. Allah her 
iktidara, onu yıkacak birilerini musallat eder. 
Nitekim Hz. Süleyman'dan sonra kurduğu 
muhteşem devlet oğlu Rehoboam'm zevk ve se- 
fahate dalması sonucu parçalanmıştı. Bu âyet- 
ten, Hz. Süleyman'ın ölümü üzerine, bir iç kar- 
gaşaya meydan vermemek için sanki yaşıyor- 
muş izlenimi verme amacıyla siyasi bir tedbir 
alındığı da çıkarılabilir. Bu durumda âyet, bu 
tür tedbirlerin dünyevi iktidarın geçiciliği yasa- 
sını değiştirmediğini ifade eder. Öte yandan 
âyet nüzul ortamı insanının cinlerin gaybı bil- 
diğine dair batıl inançlarını reddeder. Zımnen 
der ki: Eğer cinler gaybı bilselerdi, Süleyman'ın 
öldüğünü bilirler ve boşuna yorulmazlardı. 

19 Yukarıdaki Davud ve Süleyman örnekleri, 
başta ilk muhatap Hz. Peygamber olmak üzere 
tüm mü'minlerin iktidarla ilişkilerine ibret ola- 
rak sunulmaktadır. Fakat aşağıdaki Sebe örneği, 
başta cahili muhataplar olmak üzere tüm 
inkarcıların iktidar tasavvurlarına yönelik bir 
uyarıdır. 



■*^^>«^^* 



850 



•^3^ 



34 / SEBE SÛRESİ 



* çz£^ŞQİ«3uş /* 



CUZ22 



15 DOĞRUSU (bu), 1 yurtlarında bir nice 
ibret bulunan Sebe 2 halkı için de geçer- 
liydi: sağdan ve soldan boylu boyunca 
uzanan cennetler (gibi bir doğa, hal diliy- 
le sanki şöyle sesleniyordu): "Rabbinizin 
size bahşettiği rızıktan nasiplenin, ama 
O'na olan şükrünüzü de eda edin: (İşte) 
tarifsiz güzellikte bir yurt ve tarifsiz ba- 
ğışlayıcı bir Rab!" 3 

16 Ne var ki onlar yüz çevirdiler; işte bu 
yüzden Biz onların üzerine (barajlarını) 
yıkan şiddetli bir sel 4 gönderdik ve o iki 
has bahçeyi, acı meyveli çalılar 5 ve ılgın- 
larla 6 kaplı, içerisinde birkaç sedir cinsi 
ağaç 7 bulunan harap bir bahçeye çevirdik: 

17 inkârda inat etmelerinden dolayı onla- 
rı işte böyle cezalandırdık: Biz nankörler- 
den başkasını hiç cezalandırır mıyız? 8 

18 Biz (bu helakten önce) onlara, müba- 
rek kıldığımız şehirlerle kendileri arasına 
birbirine nazır beldeler inşa ed(ecek kud- 
ret ver)dik; ve bunlar arasında düzenli 
ulaşımı temin ettik; (ve bu yolla) "Gece- 
ler ve gündüzler boyunca güvenli bir bi- 
çimde yolculuk yapın! " (demiş olduk). 9 

19 Buna rağmen onlar "Rabbimiz! Sefer 
menzillerimiz arasındaki mesafeyi uzat!" 
de(meye getir)diler 10 ve böylece kendileri- 
ne zulmetmiş oldular. Bunun üzerine Biz 
de onları geçmişin efsanelerine döndür- 
dük ve param parça edip dağıttık. 11 

Hiç şüphesiz bütün bunlarda, derin bir 
şükran duygusuyla O'na kullukta dire- 
nen herkes için mutlaka alınacak dersler 
vardır. 

20 Ve doğrusu İblis, onların aleyhinde ka- 



'"IH* 



fi v fi" ^~ ■" ' ~ \ * ' S fi' ' 

^0 jyz£* ^Jj Aİlis û-Lu 4J İJ -X_Jİ<ij rS^j (3jj /r* 1 \ y& 
fi ' fi ' ' ' fi ' fi s 

ö_ystk ıSj-^ ^h^ liâ=jb ( _ 5 jü1 <sj£ı\ ^jj jvjj_j UJi>-j 
o ûjslaJîU <iİ3 ~*^1j! *^1İ£- (3-^-^ -^ jC*t JJ^ 525 — ^ J^° 
jj-i V^ oijJı — Jl ^yJ 2ji JLJÜu jj_^=ıLJ V -üJl öjj 



naat belirtirken yanılmamıştı,- nitekim 
bir gurup inanan hariç geri kalanların 
hepsi ona uydular. 12 21 Oysa ki onlar 
üzerinde onun zorlayıcı hiçbir gücü yok- 
tu,- sadece âhirete inanan kimseleri on- 
dan kuşku duyanlardan seçip ayıralım di- 
ye (ona izin verdik): nitekim senin Rab- 
bin her şeyi görüp gözetmektedir. 

22 DE Kî: "Allah dışında, (kendilerinde 
tanrısal güç) vehmettiklerinizi çağırın: 
ne göklerde ne de yerde onların zerre ka- 
dar bir gücü yoktur; üstelik onlar bu iki- 
sinin (yönetiminde) bir ortaklığa da sahip 
değiller; dahası O onlar arasından kendi- 
sine bir yardımcı da atamamıştır." 13 — > 



1 Yani: 'dünyevi iktidarın geçiciliği' yasası. Krş: 2 Sebe (Eski Ahid'de Şiba), milattan önceki bin 
"(İyi kötü) dönemleri Biz insanlar arasında dön- yılda Hadramevt, Yemen, Necran ve Habeşis- 
dürür dururuz" (3:140). tanin bir bölümünü içine alan ve okyanusla 



CUZ22 



•f*s3£N* 



34 / SEBE SÛRESİ 



•^s^SM» 



851 



Akdeniz arasındaki Baharat Yolu'nu elinde bu- bilinen sedir türlerinden biri olması kuvvetle 



lunduran gelişmiş bir su uygarlığı. Arim Barajı, 
kadim çağların en büyük yapay su göletiydi. ilk 
yıkılışı miladi 215 tarihinde Roma imparatoru 
Decius dönemine rastlar. Sebe halkını teşkil 
eden Kahtân kabileleri bu felaketin ardından 
dağılarak kuzeye göç ettiler. 

3 Âyet sanki şöyle demektedir: Dünyadaki her 
güzellik cennetteki aslına atıftır. 

4 el-'Arim: 'Arâme'den "şiddet ve çokluk", ya 
da selin ismi olarak "Arim Seli" veya Yemen ve 
Habeş lügatinde "suyu tutmaya yarayan set, ba- 
raj" anlamına (İbn Aşur). 

5 Dallarından misvak yapılan meyvesi acı olan 
erak türünden çöl iklimine özgü çalılar. 

6 Yine çalı bitkilerinden olan bir ılgın (tamarix) 
türü. 

7 Bunun bilinen sedir türleriyle bir yakınlığı 
olup olmadığını bilmiyoruz. Elmalık bunu "ka- 
ra yemiş" diye de bilinen "Arabistan kirazı" 
olarak niteler. Gölgesi en geniş ağaç olarak tak- 
dim edilmesi yaprağını dökmediğinin delilidir. 
Metinde "az" olduğu vurgulandığına göre, mu- 
teber bir bitki türü olmalıdır. Bir çeşit çam olan 



muhtemeldir. 

8 Nankörlüğün kendisi bir cezadır, nankörlük 
edenden nimetin alınması ikinci ceza. 

9 Verilen her nimet, tıpkı inen bir vahiy gibi oku- 
nup anlaşılması gereken bir mesaj taşır. Vahyin 
ilk muhatapları dolaylı olarak uyarılıyor; doğru- 
dan da uyarılmışlardı (28:57 ve 106:1-4). 

10 Veya bir kıraatta inşa değil haber olarak: 
"Rabbimiz sefer menzillerimiz arasındaki me- 
safeyi uzattı." Tercihimiz şu anlama gelmekte: 
şükredecekleri yere fiili nankörlük yaparak hal 
lisanıyla böyle demeye getirdiler. Üslûp bize, 
her nankörün nankörlüğünün "Bu nimeti ben- 
den al!" bedduası olduğunu öğretmektedir. 15. 
âyetle başlayan bu sembolik üslûpta, hal dili- 
nin konuştuğu mecazi bir diyalog hakimdir. 

11 Çölleşmenin getirdiği güneyden kuzeye 
doğru başlayan göç dalgaları kastedilmektedir. 

12 İblis: "onların çoğunu nankörlük eden kim- 
seler olarak bulacaksın" demişti (7:17 ve 17:62). 

13 Allah dostlarının ve din önderlerinin, Allah 
nezdinde aracılık yapacağına ve ayrıcalık elde 
edeceğine dair tüm tasavvurların reddi. 



"♦r^^SS^*" 



852 



•fs^SŞsŞ* 



34 / sebe sûresi 



- ^c'-CsS^-j * - 



CUZ22 



< — 23 O'nun nezdinde, kendisi lehine 
izin verdikleri dışında hiç kimse için şe- 
faat fayda vermez: 1 nihayet (kıyametin) 
dehşeti (ödül tevdi edeceklerin) kalple- 
rinden giderilince 2 (ödüllendirilenler) so- 
racaklar: "Rabbiniz sizin hakkınızda ne 
buyurdu?" Berikiler "Hak neyse onu: za- 
ten mükemmel olan da, büyük olan da 
sadece O'dur" 3 diyeceklerdir. 

24 De ki: "Göklerden ve yerden size rızık 
veren kimdir?" 

"Allah'tır!" de (ve ekle): "Şu takdirde biz 
ya da siz ; ama mutlaka (ikimizden biri) 
doğru yoldaysa, diğeri de derin bir sapık- 
lığa gömülmüş demektir." 

25 De ki: "Ne siz bizim suçlarımızın he- 
sabını vereceksiniz, ne de biz sizin işle- 
diklerinizin hesabını." 26 De ki: "Rabbi- 
miz bizi (bir gün) bir araya getirecek ve 
aramızda hükmünü hakkıyla verecektir: 
zira O her hükmü hakkıyla verendir, her 
şeyi ayrıntısıyla bilendir. 

27 De ki: "Ona ortak olarak tasavvur et- 
tiklerinizi bana bir gösterin bakayım! As- 
la yapamazsınız! Aksine O mutlak üstün 
ve yüce olan, her hükmünde tam isabet 
kaydeden Allah'tır. 

28 (EY NEBÎ) Biz seni ancak, bütün insan- 
lık için bir müjdeci ve uyarıcı olarak gön- 
derdik; ama insanların çoğu bunun 4 farkı- 
na dahi varmamış olacaklar 29 ki, "Bu 
vaad ne zaman gerçekleşecek; eğer sözü- 
nüze sadıksanız (söyleyin)?" diyorlar. 5 



o _j_Ujü LJLe- At .■■.' V j l_L« Jrf- 1 Uü- ^i' ■■•'i "J J-i 

v ^iİji yj^."? jŞ=>J3 OiJîj 0^4 ^ılii %\k=* 
,_,,.» ■> > t s '.\ 1, - •> -■,., ' j'„ 



> ■■ »t 



j jâ^s^a L )_j_«JUaJl Jİ (_Jj-J J— ■ 13 "O-b ü—ir! cS-*— ' V * _S 

^jJI Jj-i J^ÜI ^j^JU ^jjj ç4v="U ^t-^-^^J J-^C- 



30 De ki: "Sizin için bir gün tesbit edil- 
miştir: (o gün geldiğinde) ne onu bir an 
erteleyebilir, ne de atlatabilirsiniz". 

31 İnkarda ısrar edenler dediler ki: "Biz- 
ler ne bu Kur'an'a inanırız, ne de geçmiş 
vahiylerden bugüne kalanlara." 

Sen o haddini bilmezlerin, 6 Rablerinin 
huzuruna tutuklanmış olarak getirildik- 
leri zaman suçu (nasıl) birbirlerine attık- 
larını bir görmeliydin! 

Mustaz' aflar 7 büyüklük taslay anlara "Siz 
olmasaydınız eğer biz kesinlikle inanan- 
lardan olacaktık" diyecekler. 8 



1 limeri 'in hem şefaat edilen hem de şefaat ede- 
ni kastetme ihtimaline binaen "kendisine izin 
verdikleri dışında hiç kimsenin şefaati fayda 
vermez" anlamı da verilebilir. Fakat buradaki 
lâm'm da gösterdiği gibi tenh'u fiili tümlece 
geçmeyip özne üzerinde kaldığı için şefaatin 



tür olarak tamamı olumsuzlanmıştır. Bu ve 
tüm şefaat âyetleri; "onlar, O'nun hoşnut ve ra- 
zı olmadığı hiç kimseye şefaat edemezler" 
(21:28) ve "De ki: şefaat yetkisi tamamıyla ve 
sadece Allah'a aittir" (39:44) âyetleri ışığında 
anlaşılmalıdır. Bu da şefaat'in Allah'a ait bir 



CUZ22 



•N=3S5s#» 



34 / sebe sûresi 



•fss^s^* 



853 



yetkinin kula devri değil, Allah'ın takdir ettiği 
ödülün sahibine tevdii olduğunu gösterir. Ödü- 
lü veren Allah'tır. Ödülü takdim izni verdiği 
kimseyi de böyle onurlandırır. Dolayısıyla ödü- 
lün asıl sahibinin onu sunan olmadığını ifade 
eder. Âyetin öncesi de ödülü gerçek sahibi dı- 
şında kimseden istememeyi ifade etmektedir 
(Şefaatle ilgili ayrıntılı bir sayım-döküm için 
bkz: 39:44, not). 

2 Buradaki diyalog ödül verilenlerle o ödülü sa- 
hiplerine tevdi etmekle onurlan dırılanlar ara- 
sında. Anlaşılan o ki bu ikinciler de büyük kor- 
ku ve endişe yaşayacaklar. Fakat onların endi- 
şesi ödül takdim izni çıkınca giderilmiş olacak. 

3 Hem "şefaat konusundaki hakikat neyse 
onu", hem de "herkes neyi hak ettiyse onu" an- 
lamına gelir. Ama özellikle ödül sahibinin sa- 
dece Allah olduğu ve bu nedenle de ödülün ki- 
me verileceğini belirleme hakkının da zatına 
ait olduğu gerçeğini ifade eder. 

4 Yani: müjde ve uyarının ne anlama geldiği- 



nin.. 



5 Bu sorunun cevabı verilmiştir: "Onun bilgisi 



yalnızca Rabbimin katmdadır; onun vaktini 
O'ndan başka da ortaya koyacak kimse yoktur" 

(7:187). 

6 Zâlimûn'un bağlama en uygun vurgusu (Bkz: 
21:29, not). 

7 Fiilin kalıbı gereği hem toplumun zayıf gör- 
me isteğini ve zayıf bırakanların zulmünü, hem 
de zayıflıklarım kendilerinin kabullenmişliğini 
ifade eder. 

8 Kötüyü izlemek onların kendi tercihleriydi. 
Belli ki, kendilerini ezenlerin sahip oldukları 
güç ve servete gıpta ediyorlar, buna kavuşma- 
nın yolunun onları izlemekten geçtiğini düşü- 
nüyorlardı. Onları böyle bir akıbetin beklediği 
hiç akıllarına gelmemişti. Bu nedenle mazeret- 
leri geçersizdi. Kur'an'da üç tip mustazaf yer 
alır: Sorumluluğunu yerine getirdikleri için 
övülenler (28:5), buradaki gibi yerilenler, nötr 
olarak söz edilenler (4:75). Buradaki mustazaf- 
lar sırf sorumluluktan kaçmak için haklarından 
vazgeçenlerdir. Bu onları sadece ezilen değil, 
aynı zamanda onursuzlar sınıfına dahil etmiş- 
tir. 



854 



*£*s3£^* 



34 / SEBE SÛRESİ 



»|s=3gs=i« 



CUZ22 



32 Büyüklük taslay anlar mustaz' aflara 
"Ne! Hidayet ayağınıza kadar geldi de si- 
zi ondan biz mi alıkoyduk? Asla! Siz za- 
ten günahı hayat tarzı haline getirmişti- 
niz!' 7 diye cevap verecekler. 

33 Bu kez zayıf bırakılanlar büyüklük 
taslayanlara "Hayır" diye itiraz edecek- 
ler, "(İşiniz gücünüz) gece gündüz dolap 
çevirmek! Hatırlasanıza bir ; bize Allah'a 
yabancılaşmamızı ve O'na eşdeğer rakip 
güçler 1 tanımamızı dayatıyordunuz!" 

Derken onların tümü de asıl pişmanlığı, 
kendilerini bekleyen azabı görünce yü- 
reklerinin en derinlerinde yaşayacaklar; 2 
zira Biz inkârda ısrar edenlerin boyunları- 
na halkalar geçireceğiz: 3 hem yaptıkları- 
nın bunun dışında bir karşılığı mı var? 

34 Ve ne zaman Biz bir topluma uyarıcı 
göndermişsek, oranın refah içinde şımar- 
mış seçkinleri "Sizinle gönderilen şeyin 
ısrarlı inkârcısıyız" derler. 35 Yine "Biz 
servet ve soy açısından sizden daha güç- 
lüyüz: bu durumda bizim cezaya çarptı- 
rılmamız söz konusu olamaz" derler. 

36 De ki: "Şüphe yok ki isteyeni rızkı aç- 
mayı da, sınırlandırmayı da dileyen be- 
nim Rabbimdir; fakat insanların çoğu bu- 
nu(n hikmetini) dahi kavrayamazlar." 

37 Sizleri Bizim katımıza yakın kılacak 
olan ne servetinizdir, ne de soyunuz,- fa- 
kat iman eden ve imanla uyumlu iş işle- 
yen kimseler var ya: işte onları yaptıkla- 




^^3*§&$? l ^j--tr A j> v - A ç>£_U£==» t Ju ^. .fr-.ı. 1 » e- 1>- .M Jju ^J^J! juP- 

J* © l^A^ı i-^ u 3 (W jij "3r^ı ji£i ,>JJ lyıs 3 






rina karşılık ödülün en katmerlisi bekle- 
mektedir,- ve onlar yüce köşklerde, 4 hu- 
zur ve güven ortamında yaşayacaklar. 38 
Ama âyetlerimizin amacını geçersiz kıl- 
maya çalışan kimseler, azabın içerisinde 
(yaptıklarıyla) yüzleşecekler. 5 

39 Tekrar et: "Şüphe yok ki, isteyen kul- 
larına rızkı açmayı da, onun lehine sınır- 
landırmayı da dileyen benim Rabbimdir; 6 
ama siz her ne infak ederseniz O onun 
yerini hemen doldurur; 7 zira O rızık ve- 
renlerin en hayırlısıdır. 8 



1 Çevirimizin gerekçesi için bkz: 41:9, not 

2 Bu ibareyle ilgili ayrıntılı bir açıklama için 
bkz: 10:54, not 2. 

3 Kölelik işareti olan halkalar: çünkü onlar ben- 
liklerine köle, kula ve eşyaya kul oldular. 

4 Krş: 25:75 ve 29:58. 

5 Muhdarûn, "hazır bulunmak, huzura çıkmak, 



yargılanmak için yargıç önüne çıkmak" gibi an- 
lamlara gelen hudûr'dan. îhdâr, yüzleştirmek 
üzere birini bir yerde hazır bulundurmak. Fî 
edatı zaten "içinde bulunmayı" ifade ettiği için 
muhdarûn mücerret tekitten öte bir anlam taşır 
(İbn Aşur, 30:16'nm tefsirinde) Bu da bizce 
"yaptıklarıyla" ya da "kendisiyle yüzleşme" 
demektir. 



CUZ22 



•ŞS^?3#» 



34 / sebe sûresi 



*tS^34» 



855 



6 Buradaki lehu, metne parantez içindeki yan 
anlamı kazandırır. Bu, parçayı gören insanın, 
bütünü ve parçanın o bütün içerisindeki gerçek 
yerini gören Allah'a teslim olma imasını içerir 
(Krş: 2:216). Men yeşa' formunu parantez içi 
ibareyle birlikte çevirimiz için 10:25 ve 24:21 
ile ilgili notlara bkz. 36. âyette rızık olarak fark- 
lı iki kişiden, bu âyette ise bir kişinin rızık açı- 
sından iki farklı durumundan söz edilmektedir 
(Krş: Elmalık). 

7 Yani: "verilen şeyin azalacağı" önyargısı her 
zaman ve her şey için geçerli değildir. Akılcı bir 
bakış açısını aşan, azalma ve çoğalmanın tek 
ölçütünün rakamlar olmadığım anlar. Ve Al- 



lah'ın verilenin yerini bereketle, huzurla, iç 
enerjiyi artırarak doldurduğunu görür. Âhirette 
göreceği ise dile dahi getirilemez. Rasyonel 
matematikte 40'tan bir çıkarsa 39 kalır, iman 
matematiğinde 40'tan bir çıkarsa 400 kalır. 
Bunu anlamak için akıl ek başına yetmez, iman 
da gereklidir: "Allah faizin bereketini alır ve 
emanete sadâkat için yapılan hayrı (kattığı 
bereketle) artırır" (2:276). 

8 Bu durumda yalnızca eldekinin çoğalması de- 
ğil, eldekinin azalması da rızık olmaktadır. Mal 
azalmca sabır artıyorsa, gelir azalmca kanaat 
artıyorsa, servet azalmca cennet artıyorsa, bu 
durumda rızık nedir? 



'* r~C3c^---^ '*' 



856 



*ŞsS£535* 



34 / SEBE SÛRESİ 



•N3S24» 



CUZ22 



40 Ama (o haddini bilmezlere gelince); 
bir gün onların tümünü bir araya getire- 
cek ve ardından meleklere soracağız: 
"Bunların tapındıkları siz miydiniz V' 1 

41 (Melekler): "Aşkın olan zatını tenzih 
ederiz ki onlar değil, Sensin bizim veli- 
miz! 2 Hayır, onlar öteden beri cinlere ta- 
pıyorlardı; bunların çoğu onlara iman et- 
mişti!" diyecekler. 3 

42 Derken (Allah şöyle buyuracaktır): 
"Sizden hiçbiriniz bir diğerine bugün ne 
yarar, ne de zarar verecek güce asla sahip 
değilsiniz!" 

Ve o gün haddini bilmezlere şöyle sesle- 
niriz: "Kendisini yalanlayıp durduğunuz 
ateşin azabım tadın bakayım!" 

43 Ve âyetlerimiz onlara açık ve seçik 
olarak aktarıldığında dediler ki: "Bu sizi 
öteden beri atalarınızın taptıklarından 
uzaklaştırmaya çalışan birinden başkası 
değil." Bir de şunu eklediler: "Bu (Kur'an) 
uydurulmuş düzme koşma bir (mesajdan) 
ibarettir." Nihayet inkârda direnenler 
ayaklarına kadar gelen hakikat için "Bu 
açıkça büyüleyici bir sözden başka bir 
şey değil" dediler. 

44 Halbuki Biz onlara ne okuyup öğrene- 
cekleri vahiyler, ne de senden önce bir 
uyarıcı göndermiş değildik. 

45 Dahası onlardan öncekiler de yalanla- 
mışlardı,- ama onlara verilen (manevî ni- 
metler, bu ümmete) verilenin onda birine 
bile ulaşmamıştı; 4 buna rağmen elçileri- 
mi yalanladılar ve inkâr sonuçta nasıl 
olurmuş gördüler. 5 

46 De ki: "Size tek bir öğüdüm var: ister 



î^ 8 ^ t J" o" "" } * si 

^fcJi (_s-lîJ ^jj® ü_jjI^=ü L^j Iil5 ^1 jUJI ıŞlJlp 
ile- ~_^=-Uaj jl Jj^j Jj»-j Vl l-L* U IjJÜ oLİIj LİjIÎ! 

. .i. ı ' ı '"f •>!■ T'î «£ ' ,-/•- > «^ i , > i-'.' 

l* Jif§| JjJ—İ t_j|ü ,_5 J_j jIŞ I^=aJ Jjiî V I jA üt XL>. 
J^ ^ > J >" i «^ V 1 (iji ! ül ^J ^ j>- 1 dV fSİJLİ 



başkalarıyla beraber ister yalnız basmay- 
ken, Allah'ın huzurunda bulunduğunuz 
gerçeğini asla (unutmayın)! 6 Sonra arka- 
daşınızda delilikten eser olmadığını dü- 
şünün: onun tek yaptığı, önünüzde bek- 
leyen şiddetli mahrumiyete 7 karşı sizi 
uyarmaktır. 

47 De ki: "Sizden hiçbir ücret talep etmiş 
değilim,- o sizin olsun! Benim ücretimi 
takdir etmek sadece Allah'a düşer: zira O 
her şeye fazlasıyla tanıktır." 

48 De ki: "Şüphesiz Rabbim (batılın başı- 
nı) ebedi gerçekle parçalayacaktır; 8 O 
kimsenin bilmediği (geleceğin nelere ge- 
be olduğunu) 9 çok iyi bilir." 



1 Metin "Size tapınanlar bunlar mıydı?" şeklin- 
deki bir çeviriye de izin verir. Fakat 41. âyette 
verilen cevap bu alternatifi devre dışı bırak- 
maktadır. 



2 Zımnen: ibadet, ibadet edenle ibadet edilen 
arasındaki velayet ilişkisidir. 

3 Kur'an'da cin kavramının çok anlamlı kulla- 



CUZ22 



*$s3£z4* 



34 / SEBE SÛRESİ 



*^S^« 



857 



mldığma çarpıcı bir önek. Buradaki cin ile 
"ins" ile birlikte kullanılan "cin" arasında fark 
olsa gerektir. Buradaki "cin" hakiki, vehmi, 
izafi ve mecazi tüm çağrışımlara sahiptir. Nü- 
zul ortamı insanının görünmeyen ve bilinme- 
yene dair tapınma derecesindeki korku ve pe- 
restişi dile getirilmektedir. Değilse Arapların 
taptığı envai çeşit put arasında hassaten cinleri 
temsil eden bir put bilinmemektedir. Dikkat 
çekici bir başka nokta da sorunun meleklere so- 
ruluyor olmasıdır. Bu, nüzul ortamı insanının 
görünmeyen ve bilinmeyen konusunda kafası- 
nın hayli karışık ve evhamının esiri olduğunu 
gösterir. 

4 Ya da: "bunlara verdiklerimiz onlara verdikle- 
rimizin onda birine bile ulaşmamıştı". Tercihi- 
miz Râzî'nin alternatif olarak sunduğu kişisel 
yorumuna dayanmaktadır. 

5 Krş: 22:44, not. 

6 Yani: Allah'a karşı esas duruşunuzu bozma- 
yın! Bu bir tek öğüt, adeta kulluğun anahtarı 
mesabesindedir. Bu cümlenin irabında ihtilaf 
edilmiştir. İniş nedeni rivayetine bağlı okuma 
ısrarı işi karıştırmıştır. Zemahşerî en-tekû- 



mû'nun bi-vâhidetin'i tefsir eden atf-ı beyan ol- 
duğu görüşündedir. Ebu Hayyan buna dil açı- 
sından haklı olarak karşı çıkar. Dilci Ebu Ali 
(el-Fârisi) en-tekûmû'yu vahidetiriden bedel 
olarak okumuştur [Bahr). Bu tercihe şayandır. 
Bi-vâhidetin'i Süddi uluhiyyet tevhidine yora- 
rak müstakil olarak lâ-ilâhe illallah ile açıkla- 
mıştır. Bu, kelimenin belirsiz olmasından dola- 
yı isabetsizdir. İbn Aşur'un dediği gibi bu bi- 
hasletin, bi-kadiyyetin mânasına gelir {et-Tah- 
rir). Mesnâ ve furâdâ haldir. Cümlenin burada 
tamamlandığı görüşünü tercih ettik. Fakat bir 
kısım kariler summe tetefekkerû ile başayan 
cümleyi de öncekinin devamı saymışlardır. Biz 
bu ikincinin müstakil bir cümle olduğu görüşü- 
ne dahil olduk (Bkz: Ebu Hayyan ve îbn Aşurj. 

7 Azab'm kök mânası olan "terk ve mahrumi- 
yet'^ dayanarak (68:33, not 14). 

8 Veya: "Rabbim başınıza vura vura hakkı size 
duyurmak istemektedir". 

9 Lafzen: "gaybı". Ğayb'm bu bağlamdaki açılı- 
mı "gelecekte olacaklardır". Bu mucizevi bir 
haberdir ve tarih vahyin muştusunun fazlasıyla 
gerçekleştiğine şahit olmuştur. 



*^^™<^^3|* 



858 



*NS£5N* 



34 / SEBE SÛRESİ 



> yg^v^!siy > 



CUZ22 



49 De ki: "Ebedi gerçek (gündeme) gel- 
miştir: artık sahte ve yaları ne yeni bir 
şey ortaya koyabilir, ne de geçmişi geri 
getirebilir." 

50 De ki: "Eğer ben saparsam kendi aley- 
hime sapmış olurum; yok eğer doğru yol- 
daysam, bu yalnızca Rabbimin bana ilet- 
tiği vahiy sayesindedir: şüphesiz O her 
şeyi işitir, O (kuluna şah damarından) 
çok daha yakındır. 1 

51 ASÎL sen onları, şah damarlarından 
yakalanıp kaçacak delik bulamamış bir 
halde dehşetten panikledikleri 2 zaman 
bir görmeliydin! 52 işte onlar (o zaman) 
"Biz ona inandık!" diye haykırırlar. 3 

Ama bunca uzak mesafeden (kurtuluşa) 
basitçe ulaşmak 4 nasıl ve nereden müm- 
kün olacak? 53 Oysa ki onlar daha önce- 
den inkâr etmişler ve (dünya gibi) uzak 
bir noktadan (âhiret gibi) idraki aşan bir 
gerçeğe dil uzatmışlardı. 

54 Artık kendileriyle arzu ve özlemleri 
arasına bir set çekilmiştir,- tıpkı kendile- 
rinden önce geçip gitmiş kafadarlarına 



= > > '« > >' 1'-- J «-' ~'^ ~ ^ 

i. 

' Î I î • I ^ ••»?( 'l •- • • I' «T 1 ' 






yapıldığı gibi: çünkü ötekiler de korku ve 
endişeyle karışık bir kuşku içinde 5 (he- 
lak) olup gitmişlerdi. 



1 Krş: "Biz insana şahdamarından yakınız" 
(50:16). 

2 jFezi'u'mın anlamı için bkz: 21:103, not. . 

3 Geçmiş zaman kipi kullanılmasına rağmen, 
buna benzer tüm bağlamlarda olduğu gibi bu- 
nunla murad edilen gelecek zamandır. Geçmiş 
zamanın kullanılması, "olup bitmiş gibi kesin 
bilin" mesajı vermek içindir (Krş: Zemahşerî). 

4 Tenavuş, "devenin suya kolayca dudak uzatıp 
birkaç yudum alması". Dolayısıyla, kelimenin 
kendisinde "basit" anlamı mevcuttur. 

5 Şekk ve murîb'in birlikte aynı âyette kullanıl- 
ması ikisinin eş anlamlı olduğunu söyleyenleri 
reddeder. Bu farkı korumak için tüm çevirimiz 
boyunca şekk'i "şüphe" rayb'ı "kuşku" olarak 
çevirmeye özen gösterdik. Şekk "birbirine gir- 



dirmek" kökünden türetilmiştir. Yakîn'in kar- 
şıtıdır. Daha çok seçememekten dolayı karıştır- 
maya delalet eder. Ayırdma varmamakla alâka- 
lıdır. Rayb Kur'an'da geldiği 1 7 yerde de "yeni- 
den diriliş" ve "âhiret" bağlamında kullanıl- 
mıştır. İçinde "ya öyleyse" endişesi bulunan 
kaygılı ve korkulu şüphedir. Âhiret bağlamında 
bu "ya öldükten sonra bir hayat varsa" endişe- 
sine tekabül eder. Benzetme yapacak olursak: 
Şekk ufukta görülen belli belirsiz bir karaltı 
hakkında duyulan histir. Karaltı gibi görülen 
şey, aslı faslı olmayan bir yanılsama da olabilir, 
olmayabilir de. Eğer aslı varsa dost da olabilir 
düşman da, taş da olabilir insan da... Fakat rayb 
bakmaya gidenin geri dönmediği gizemli bir da- 
ğın arkası hakkında duyulan his gibidir. Endişe- 
li bir kuşkudur. 



»?s3Ş^ 



35. FÂTIR SÛRESİ 



**3£s* 



F 



âtır adını Allah'ın gökleri ve yeri yaratışına atıf yapan ilk âyetinden alır. 
Sûre Buhârî, Tirmizî ve bazı tefsirlerde "Melaike Sûresi" adıyla anılır. 
Zira melekler, sadece bu sûrede ilk âyetteki nitelikleriyle anılır. 



Tamamı Mekke'de inmiştir. İlk tertiplerin tümünde Furkan ve Meryem 
sûreleri arasına yerleştirilir. Bu durumda sûre boykotun hemen öncesine 
denk gelen 6. yılda inmiş olmalıdır. 

Sûrenin ana fikri, varlığın görünüşteki olanca farklılığına rağmen hayranlık 
verici iç uyumudur. Sûre görünür ve görünmez kutuplarıyla yaratılışa atıfla 
söze girer (1). Bu ihtişamın ve onun failinin farkına varmadan savrulan insa- 
na sorumluluğunu hatırlatır (2-7). Vahyin ilk muhatabına da hayatın çeşit- 
lilik ve çift kutupluluk yasasını hatırlatır (8). Buna göre iman gibi küfür de 
hep var olacaktır. îyi ve kötü, güzel ve çirkin arasındaki fark böyle tezahür 
edecektir (10). Sûre, yaratılışın farklılık içinde uyum yasasına denizi (12), ge- 
ce ve gündüzü (13), bitkileri, madenleri (27), hayvanları (28) örnek gösterir. 
Söz konusu yasa gereği, insanların da hakikate sorumluluk, bilgi ve anlayış 
düzeyleri oranında farklı tepkiler verdiğini dile getirir (18-22, 28, 32). Fark- 
lılık yasasını fark etmeyen insanın farklı inanç ve düşünceyi 'ötekileştire- 
rek' nasıl gözü kapalı yok etmeye çalıştığını Hz. Peygambere yönelen müş- 
rik tavır özelinde vurgular (2, 10, 25, 42-43). Bu şekilde, inançlardaki farklı- 
lık ve iman küfür arasındaki mücadelenin de bu yasa çerçevesinde algılan- 
ması gerektiği ima edilir (4 ve 43. âyetin sonu). îlahi rahmetin bir eseri ola- 
rak insan için konulmuş bir yasa daha vardır: İnsana son nefesine kadar yan- 
lıştan dönme fırsatı tanımak (44). 

Sûrede vahyin tamamına serpiştirilmiş hakikatlerin tek cümlede ifadesini 
bulduğu bir çok ibare yer alır. İşte bunlardan bir buket: 

"O'na sadece güzel sözler yükselir, o sözleri yücelten ise güzel ameldir." (10) 
"Sana hiç kimse her şeyden haberdar olan (Allah'ın) verdiği türden bir haber 
veremez." (14) "Sizler Allah'a muhtaçsınız, Allah ise kendi kendine yeten- 
dir." (15) "Dilerse sizi ortadan kaldırır ve yerinize yeni bir toplum getirir." 
(16) "Kulları arasından yalnız bilgi ve bilginin amacım kavrama yeteneğine 
sahip olanlar Allah'a hakkıyla saygı duyarlar." (28) "Sen Allah'ın yöntemin- 
de hiçbir değişiklik göremezsin,- evet sen Allah'ın yönteminde hiç bir sapma 
göremezsin." (43) 

Sûre, Küfe ve Mekke okullarına göre 45, diğer okullara göre 46 âyettir. 



860 



•Şs^£3#» 



35 / FATTR SÛRESÎ 



*p£^S^4» 



CUZ22 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 

1 HAMD tümüyle, gökleri ve yeri bir çe- 
kirdeği yarar gibi yoktan var ederi; 1 me- 
lekleri ikişer, üçer ve dörder 2 kanatlı elçi- 
ler kılan Allah'a mahsustur. 

O yaratıkların kapasitesinde dilediği artı- 
şı gerçekleştirir: 3 çünkü Allah her şeye 
güç yetirendir. 

2 Allah'ın insanlar için açacağı rahmet 
kapısını kimse kapatamaz; O kapattıktan 
sonra da onu kimse açamaz: 4 zira O her 
işinde mükemmeldir, her hükmünde 
tam isabet kaydedendir. 5 

3 Siz ey insanlar: Allah'ın üzerinizdeki 
nimetini hatırlayın! Allah'tan başka sizi 
gökten ve yerden sürekli 6 doyuracak bir 
yaratıcı mı var? 7 O'ndan başka ilâh yok- 
tur: şu halde, nasıl böylesine savruluyor- 
sunuz? 8 



i o l^-UI 



I i' i' > 



İtti 



-U 



^jl^jÂS^tJpli^jVljol^i^lSJjJuAj" 



ı ı s h _ 



li- '•'. 



İll^l jJli ^ ji ^İLS. -Uil cJIi IjjSİl J-IİJI 1^5 Ç 



1 Patır, hem yoktan var etmeyi, hem yaratma 
sürecinin başlama noktasını, hem de "bir çekir- 
deği yarma" anlamıyla içindeki gizli potansiye- 
li açığa çıkarmayı ifade eder. (Lügat anlamı için 
bkz: 30:30, not 8). Zımnen: Hamd, varlık çekir- 
değinin kabuğunu çatlatıp içindeki varlık ağa- 
cını yeşerten Allah'a mahsustur. 

2 Bazı yorumculara göre bu "iki, üç ve dört" ye- 
rine kullanılmıştır (Taberi). Buradaki rakamlar 
aritmetik değerler olarak algılanmamalıdır. Bir 
sınır da ifade etmezler. Devamındaki cümle bu- 
nu ortaya koymaktadır. İbn Mes'ud kanalıyla 
gelen bir haberde Allah Rasulü Cebrail'i altı 
yüz kanatlı olarak tasvir eder (Buhârî ve Müs- 
lim). Bununla, meleğin taşıdığı vahyin manevî 
ağırlığı ifade edilse gerektir (Krş: 73:5). Muhte- 
mel tüm yorumlar, meleklerin manevî varlık- 
lar olduğu gerçeğim esas almak zorundadır. 

3 Krş: "O doğru yola yönelenlerin hidayetini ar- 
tırır ve onlara korunma gücü bahşeder" (47: 1 7) 
Bir önceki cümleyle birlikte düşünüldüğünde, 



melekler de dahil Allah'ın yaratıkları üzerinde- 
ki aktif ve muazzam müdahalesini, dahası bu 
müdahaleyi sayısız yollarla uygulayacağını gös- 
teren bir ibare. 

4 Veya bu ifadenin ilk muhatabı Hz. Peygamber 
özelinde: "Allah rahmetiyle birinin önünü 
açarsa onu kimse kapatamaz; onun önünü ka- 
pattığını ise kimse açamaz." 

5 el-Aziz ismi, genellikle muhataba ilâhi öğüt 
verilip yapılanların zararı beyan edildikten son- 
ra gelir. Söz konusu zarardan etkilenenin Allah 
değil insan olduğu imâsını içerir. Zaten sûrenin 
15. âyeti de bu gerçeği dile getirir. el-Aziz ile 
birlikte kullanılan el-Hakîm ismi insanın Al- 
lah'ı yanlış anlama ihtimali olan bağlamlarda 
gelir ve zımnen şu mesajı taşır: Onun hüküm- 
lerinin neden ve sonuçlarını kavrayamasanız da 
O'na güvenin! 

6 Muzari formu "sürekli" anlamını içerir (Bkz: 
İtkin, II, 317). 

7 Zımnen: Haneye değil hanenin sahibine te- 



CUZ22 



•fs^S^ 



35 / FATffi. SÛRESİ 



•N^S^ 



861 



şekkür edin! Bu teşekkür, Allah söz konusu ol- 
duğunda kulluktan başkası değildir. 

8 Tu'fekûn: "(birine) iftira etti" anlamındaki 
e/eJce'den meçhul fiil: "inançta haktan yola çı- 
kıp batılda karar kılmak, sözde doğrudan yala- 
na kaymak, eylemde güzelden başlayıp kötüye 



ulaşmak" (Râğıb). Kur'an'm iniş sürecinde 
muhtemelen ilk kullanıldığı bu yerde kelime 
zihni bir savruluşu ifade eder, îlk neden ve son 
gaye arasındaki bağı kuramamak işte bu savru- 
luşun sonucudur. 



"*^^3£s^*" 



862 



<#s3$2#» 



35 / FATTR SÛRESİ 



*Ş3^S^4* 



CUZ22 



4 Eğer seni yalanlıyorlarsa, unutma ki 
senden önce de bir çok peygamber yalan- 
lanmıştı: sonunda her iş döner dolaşır, 
Allah'ın (dediğine) varır. 

5 SİZ ey insanlar: îyi bilin ki Allah'ın 
vaadi gerçekleşecektir! Şu halde dünya 
hayatı sizi asla ayartmasın; dahası aldatı- 
cının hiçbir türü sizi Allah (hakkındaki 
asılsız düşünceler) ile aldatmasın! 1 

6 Şeytanın sizin düşmanınız olduğu ke- 
sin; o halde siz de onu düşman olarak bi- 
lin. 2 O kendi yoldaşlarını, çılgın ateşin 
sakinleri olacakları bir akıbete çağırır. 7 
İnkarda direnenleri şiddetli bir ceza bek- 
lemektedir. Ama imanda sebat eden ve 
imanla uyumlu eylem üretenlere gelince: 
işte böylelerini de sınırsız bir bağış ve 
muhteşem bir ödül beklemektedir. 3 

8 Ne yani, şimdi süslü püslü kötülükle- 
rin albenisine kapılıp bir de onları güzel- 
lik gibi görenfin sonu, yukarıdaki) kimse- 
nin sonuyla aynı olur mu? 

Hiç şüphe yok ki Allah (sapmak isteyenin) 
sapmasını diler, (hidayet isteyeni) de doğ- 
ru yola yöneltmeyi diler: 4 Şu halde onların 
(imana ermesi) için duyduğun özlem seni 
yıpratmasın,- 5 çünkü Allah onların neler 
yapmakta olduklarını çok iyi biliyor. 

9 ALLAH, rüzgarları elçi (gibi) gönderip 
peşi sıra bulutları tetikleyenin ta kendisi- 
dir; derken Biz onu çorak bir beldeye 
sevk ederiz; ve bu sayede onunla ölü top- 
rağa can veririz: 6 yeniden diriliş de işte 
böyle olacaktır. 

10 Kim kalıcı şeref ve itibar arıyorsa, iyi 
bilsin ki bütün bir şeref ve itibarın kay- Allah için çok kolaydır. 13 



UJjJI 3^j>Ji^==aJyü *Aâ i j>- <Üİ JLc-^ül ^ytUl I^jİ kî IS? 

<Jİ^ Cil J^"*-"^ C-jIA-vS'İ /y ijp ^Sslj Aj\>- Ijp-b UJİ f^JS' 

Ü . >< f - * >\-< i" > T A **K O 'S, $D>. * P V. • '*> *'.*.* 

* S - ^ , a s '* ' J — ~ & A 

ç-*_£İl^ —iA-ÛJ (w*aJl3 !>U *.ULj ^y ı^J^J^ *UL> "y As^Lj «dil 

fj^j^ *4 ^-i"^*"^ **^y -Aj (Jl ûL^a™ «*İ Gl>t-wj -jıxs 7-Uyi 

Syul *UÜ 3 yJİ Jju ul urs a /y 3 ^! jjJLÜİ -^t-U-İS I4JJ-* Au 

<*2jt 7* — J WaJ l A„Lxlij iw*~liaji tyJzzzsü\ Jİvaj Aİ}\ Lx_*^w>- 

-—i ^ 

şk ^JlJZ} j\ jSLo j JbJ-w tyİJU- *^İ Çili.,, Jl üjl j5^w .jjJUlj 

f i"^ •2m'" 5 * -'! * • H \'& ö °î'"'l< Avı' ^^ > - s -' 
l>- !_5j I /v>Ua^ jv» <Uiaj *y> *ju1jJ /yi a>^aX>- <U i J ^-S j^ş 

j^jua /y» j__^aj La J 4^L»u V t * — sİ2J V % < -.,JL> 1 /y . L*j>0 Lwfl a 



nağı Allah'tır. 7 

O'na sadece güzel sözler yükselir, o söz- 
leri yücelten ise imana uygun eylemler- 
dir. 8 Gizliden gizliye çirkin tuzaklar ta- 
sarlayanlara gelince: 9 onları şiddetli bir 
azap beklemektedir; bu gibilerin tuzakla- 
rı da hiçe 10 çıkacaktır. 

11 Ve Allah sizi topraktan yaratmıştır,- 
sonra bir damlacık hayat suyundan,- sonra 
size (birbirinize) eş olacak cinsel bir kimlik 
vermiştir: hiçbir dişi ne O'ndan habersiz 
hamile kalabilir, ne de doğum yapabilir. 11 

Dahası hiç bir hayat sahibi, O'nun kayıt- 
lı yasası dışında 12 ne ömrünü uzatabilir, 
ne de kısaltabilir: Hiç şüphe yok ki bu, 



1 Aynı ibare ve parantez içiyle ilgili bir açıkla- 2 Yani: Şeytan'm hezimeti insanın azimetine 
ma hakkında bkz: 31:33 not 8. bağlıdır. 



CUZ22 



» yâS^>^!Sf » 



35 / fatir sûresi 



* r~ e3c---~> * 



863 



3 Sınırsız bağış "imanın", muhteşem ödül "sâ- 
lih amelin" karşılığıdır. 

4 Âyetin başı çeviri gerekçemiz için yeterlidir; fa- 
kat ayrıntı için bkz: 10:25 not 9 ve 24:21, not 2. 

5 Benzer bir uyarı için bkz: 26:3 ve daha farklı 
bir metin için krş: 18:6. 

6 Bu âyetin yeniden dirilişe telmih oluşu yanın- 
da bir başka çağrışımı daha var: Risalet rüzgarı 
vahiy rahmetiyle yüklü bulutları Necid çölleri- 
nin göbeğine sürükleyerek küfürle çöle dönmüş 
yürekleri imanla göle çevirdi. 

7 Bu kaynakla ilişkisi oranında kişiler şeref ve 
itibar kazanırlar: "Gerçek şeref ve itibar Al- 
lah'a, O'nun Rasulü'ne ve (O'na) inananlara ait- 
tir" (63:8 Ayrıca krş. 4:139) Rasul ve mü'minler 
şereflerini O'na borçludurlar. İlahi kaynağa nis- 
beti olmayan her tür şeref ve itibar sahtedir. 

8 Veya yeıfauh u'daki zamirin Allah'ı gösterme- 
si halinde: "bütün imana uygun eylem(ler)i de 
O yüceltir". Yani: "sâlih amelleri de o kabul 
eder ve değerlendirmeye alır". Buna göre zım- 
nen: Kelam ve onu üreten bilinç dolaysız, ey- 



lem dolaylı yükselir. Çünkü kelam insanın ala- 
meti farikasıdır, eylem ise her canlıyla paylaştı- 
ğı ortak niteliktir. Tercih ettiğimiz anlama gö- 
re ise söz ancak eylemle yücelir, değerini bulur. 
Bkz: "Yapmadığınız şeyi niçin söylersiniz?" 
(61:3; krş: Ferrâ). 

9 "Çirkin tuzaklar" ile ilgili krş: 43. âyet. 

10 Yebûr tam da "hiç, sıfıra çıkmak" mânasına 

gelir (25:18, not). 

119. âyette büyük kâinat olan kozmosa ilişkin 
deliller, bu âyette de küçük kâinat olan insana 
ilişkin deliller birlikte ele alınarak, söz 41:53'te 
ifadesini bulan çift boyutlu ilâhi inşaya getiril- 
di. 

12 Kitâb'm "yasa" karşılığı ile ilgili bkz: 11:6 
not 2 ve 27:75, not 9. 

13 Zımnen: ölümün ve hayatın yasalarını yal- 
nız O koyar. Bununla beraber O koyduğu yasa- 
ların mahkûmu değil hakimidir. Bu yasalar 
üzerinde tasarruf yapması O'nun için çok ko- 
laydır (Tamamlayıcı bir not için bkz: 20:21). 



* <~-~S&- =: 3* 



864 



•N3£a* 



35 / FATIR SÛRESİ 



•fs^s*» 



CUZ22 



12 Dahası (O'nun benzerler arasında fark- 
lılıklar yaratması da zor değildir): îki bü- 
yük su kütlesi (bile) aynı olmayabilir: şu 
biri tatlı, susuzluğu giderici, içimi kolay,- o 
biri tuzlu, acı. 1 Ne ki her birinden hem ta- 
ze et 2 yersiniz, hem takı olarak kullandığı- 
nız süs eşyaları çıkarırsınız,- ve (Allah'ın) 
lutfundan nasibinizi aramanız ve şükret- 
meniz için, onun bağrında gemilerin dal- 
gaları yararak yol aldıklarını görürsün(üz). 

13 O geceyi uzatarak gündüzü kısaltıyor 
ve gündüzü uzatarak geceyi kısaltıyor,- 
yine O güneşi ve ayı emre âmâde kılmış- 
tır: 3 her biri belirli bir süre için deveranı- 
nı sürdürüyor. 

îşte sizin Rabbiniz, mülkün tamamı ken- 
disine ait olan Allah'tır: O'ndan başka 
yalvarıp yakardıklarmız hurma çekirde- 
ğinin zarı kadar bile bir şeye sahip değil- 
dir. 4 14 Onlara yalvarsanız bile sizin yal- 
varıp yakarışınızı duymazlar; duysalar bi- 
le sizin imdadınıza yetişemezler: kıya- 
met günü de kendilerine yakıştırdığınız 
ortaklığı reddederler. 

(Ey insan!) Sana hiç kimse, her şeyden 
haberdar olan (Allah'ın) verdiği türden bir 
haber veremez! 5 

15 Ey insanlık ailesi! 6 Allah'a muhtaç 
olanlar sizlersiniz; Allah'a gelince: O 
kendi kendine yeten sonsuz zenginlik sa- 
hibidir, 7 (bilakis) her şey O'na hamd ile 
memurdur. 

16 Dilerse sizi ortadan kaldırır ve yerini- 
ze yeni bir topluluk getirir: 8 17 zira bu 



ira«M<ij 



1-iaj 4j i jZi «jU» ^'jS ı-'-Cfr IJja 01 >>t-Jl (_£_^i«j Uj 

V — ■ ^ _ 

o $>-j> ı .~ - J j L^ Loj»J ü^jASu ,J^== jj-«3 ?tW"' ?*b 

, - \ — s 



.lı. 



^JJlj _ilLJI -d fSÖj <Ü1 çv^==ıJi lt*-^* 1 J>-V ıSj^H 

^^ ^_İİS3 Uj © JoJj? jIÂj oIjj IS^Iaİj l£j ûi m 
<lii-£Xİ üjjtSj^l jjjSjjlj jj3 Vj® JO^^Uİ 



Allah'a asla güç gelmez. 

18 Hiç kimse bir başkasının sorumlulu- 
ğunu yüklenecek değildir,- yükü ağır ge- 
len kimse onu taşımak için yardım iste- 
se, yakını da olsa (bir başkası) onun yü- 
künün bir kısmını dahi taşıyamaz. 9 

Şu bir gerçek ki sen, O idraki aşan bir ha- 
kikat olmasına karşın, Rablerine karşı 
derin bir ürperti duyanları ve kulluğun 
hakkını verenleri 10 uyarabilirsin; hem 
kim arınırsa sırf kendisi için arınmış 
olur: zira bütün yollar Allah'a çıkar. 



1 10. âyetteki m ekr görünüşle mahiyet arasın- 
daki fark olarak anlaşılırsa, bu âyet ona bir atıf. 
Fakat bu âyet sûrenin başındaki "O yaratıkların 
kapasitesinde, dilediği artışı gerçekleştirir" ifa- 
desi ışığında da anlaşılabilir. Bu durumda, 12 ve 
13. âyetlerde verilmek istenen varlığın değiş- 



mez yasalarından biri olan "çeşitlilik" ve "çift 
kutupluluktur", iman ve küfrün varlığına da 
muhatabın bu yasalar çerçevesinde yaklaşması 
îmâ edilmektedir. Zira gündüzün farkı geceyle, 
Âdem'in farkı Şeytanla, Musa'nın farkı Fira- 
vun'la, İbrahim'in farkı Nemrut'la, imanın far- 



CUZ22 



*^3S^* 



35 / FATTR SÛRESİ 



•Şs^SSN* 



865 



ki küfürle daha iyi anlaşılmaktadır. Bütün bir 
yaratılmışlar âlemi farklılıkların içtimama ve 
zıtların muhteşem uyumuna dayanmaktadır. 
Âyette tatlı ve acı su kütlelerinin misal veril- 
mesinin hikmeti, vahyin çağrısına karşı insan- 
ların neden farklı tepkiler gösterdiğini açıkla- 
mak içindir. Zımnen: Herşey bu kadar farklı ol- 
sun da insanların hakikate karşı tavrı tek çeşit 
mi olsun? 

2 Zımnen: lezzetsiz suda lezzetli balık... Eşya- 
daki zıtların içtimasma ve farklılıkların muhte- 
şem uyumuna atıf. Bu hakikat, 27. âyette açık- 
ça dile getirilmektedir. 

3 Teshîr için ilk kullanıldığı Sâd 18'e bkz. 

4 Vahyin "hiçbir şeye sahip değildir" demek ye- 
rine böylesi bir edebi üslubu tercih etmesi, vah- 
yin sahibinin insan muhayyilesinin çalışma sti- 
lini çok iyi bilmesiyle açıklanabilir. 

5 Ne deney, ne tecrübe, ne keşif, ne cin, ne me- 
lek; hiç kimse ve hiçbir şey... 

6 Eyyuhâ kalıbı, aileden bir fert çağrışımına sa- 
hiptir (Mân II, 181). 



7 el-Ğanî: muhtemelen Kur'an'm iniş sürecinde 
ilk geçtiği yer burasıdır. Ğma, ihtiyaçtan fazla- 
sına sahip olmayı değil, "kendi kendine yeterli- 
liği" ya da "başkasına muhtaç olmamayı" ifade 
eder. Çölde yeterinden fazla varlık yük addedi- 
lirdi. Ancak Araplar yerleşik hayata geçtikten 
sonra bu kelime "servet biriktirme" anlamını 
kazanmıştır. Allah'ın el-Ğanî olması, O'ndan 
başka hiçbir varlığın kendi kendine yetmediği 
anlamına gelir. 

8 Ya da: "yepyeni bir yaratılışa sahip varlık tü- 
rü getirir". Halk' m. farklı anlamları ve benzer 
bir âyet için bkz: 14:19-20, not 2. 

9 Hz. Aişe, "Ölü ailesinin ağlamasıyla azap çe- 
ker" hadisini bu âyete arzederek, kasıtsız ola- 
rak tahrif edildiği sonucuna varır ve reddeder 
(Buhari, Cenâiz, 32). Bu değerlendirmeye göre 
bunu kabullenmek, bir kimsenin bir başkasının 
sorumluluğunu yüklenmesi anlamına gelir. 

10 "Salatı ikame"yi bu şekilde çevirimiz için 
bkz: 20:14 not 3 ve ilk kullanıldığı 87:15, not. 



Ȕ^3^#s 



866 



»N^ 3 ^ 



35 / FATIR SÛRESİ 



•es3£s4* 



CUZ22 



19 Kaldı ki ne (gerçeği) 1 görenle görme- 
yen bir olur, 20 ne de aydınlıkla karanlık- 
lar; 21 dahası ne serinletici gölgeyle ka- 
vurucu sıcaklıklar, 22 ne de (manen) diri- 
lerle ölüler bir olurlar. 2 

Şu kesin ki Allah, işitmeyi dileyene işit- 
tirir, fakat sen mezardakiler (gibi manen) 
ölmüş olanlara asla işittiremezsin: 23 sen 
sadece bir uyarıcısın, 

24 Şüphe yok ki Biz seni hakikate sadık 3 
bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik: 
zira hiçbir ümmet yoktur ki içlerinden 
bir uyarıcı çıkmamış olsun. 25 Eğer seni 
yalanlıyorlarsa, unutma ki bunlardan ön- 
cekiler de, elçileri kendilerine hakikatin 
apaçık delilleriyle, hikmet yüklü sayfa- 
larla 4 ve aydınlatıcı vahiy ile geldiklerin- 
de yalanlamışlardı. 26 En sonunda inkâr- 
da ısrar edenleri yakaladım: Haydi, inkâr 
nasıl olurmuş görsünler bakalım! 5 

27 GÖRMEDİN mi ki Allah gökten suyu 
indirmiştir; derken onunla farklı renkler- 
deki meyveleri yine Biz çıkarmışızdır. Ve 
dağlardan aşan beyaz-kırmızı rengarenk 
yollar,- ve (zıtların) hayranlık verici (uyu- 
munu simgeleyen) siyahın her tonu... 28 
Dahası insanlar, (vahşi) canlılar ve evcil 
hayvanlar da (uyumlu) bir farklılığın 
renklerini taşıyorlar. 

îşte (kullar da farklılıkta) böyledir 6 ve Al- 
lah'a kulları içinde yalnızca (bunun hik- 
met ve amacını) bilenler hakkıyla saygı 



T 3 i Çivi ı£^J4 Uj® jj^üi T 3 jikjı v 3@ 

qA j* — « — ~*aj i_j 1 U j frl — JL> jy * — «__w <3u i O ı Ol^i 1 1 

#j\ JîuLlji »i» oi^ ^i ^ ^n j^ ^ 

O-lü f*— J |§| > .l-aJ 1 *w-jLji^=ÜIj a j *JL» a oL_L*_Jb 

/y> _a Lfj i ji I L-iIi->t_« o İ y»j <-_j uj>- j>. li *- U #■ L) — wJ î /yj 
^JJ «IS *U 1^3! t_jiü>«^ı j*Uu*V 1 j i>_j! jjJI j ^uuJl -y j |w| 

, ı ^- i ^ o ı . 

-*'<»"% - ( tf > '% i • „ - - \^ ^ . tf 5 

^& ^ i- -r * î< >?, ^ı e r • »^-: „ • > * >\ *>*■** > x 



duyarlar: çünkü Allah çok üstün ve yüce- 
dir, tarifsiz bir bağışlayıcıdır. 

29 Şüphesiz Allah'ın kelamını tilavet 
edenler, 7 namazı istikametle kılanlar, 
verdiğimiz rızıktan gizli ve açık Allah yo- 
luna harcayanlar ancak tüketilemez bir 
kazanç elde edebilirler,- 30 neticede (Al- 
lah) onlara karşılıklarını tam olarak öde- 
yecek, üstelik kendisinden bir bağış ola- 
rak fazlasını da lutfedecektir: zira O tarif- 
siz bir bağışlayıcıdır, şükre hadsiz hesap- 
sız bir karşılık verendir. 



1 Buradaki görme akleden kalple ilgilidir. 

2 Râzî, 19-22. âyetlerde sayılan unsurların söz 
diziminde sesin dikkate alındığı görüşündedir. 

3 Ya da bi'l-hakkın nâ zamirinden hal olduğu- 
nu varsayarak: "gerçek bir amaçla.." 

4 Zubur'un bu anlamı için bkz: 16:44, not 2. 

5 İnkar'm mahiyeti için bkz: 22:44, not. 



6 Kezalike her iki cümleye de dahil olabilir. 

7 Tilavet, "lafızları birbiri ardına dizmek" anla- 
mına gelir. Kıraet gibi entelektüel faaliyet de- 
ğildir. Bu yüzden Kur'an okurken Allah'a sığın- 
mayı emreden âyetlerde tilavet değil kıraet kul- 
lanılır (16:98). Çünkü Şeytan, Kur'an'ı anlama 
çabasına yönelik kıraeti -tilaveti değil- saptırır. 
Kıraet tek kelimede olur, tilâvet olmaz (Furûk). 



CUZ22 



-*N^£33*- 



35 / FATTR SÛRESİ 



*?^3z^=4* 



867 



UJ UjL^lo { jy%i\ >* i_jI"^--=JI -^o _İJlJI U_jj~jl ^JUlj 
LJJjjl f>_5 |S| —^u j— j-^J ojL_1ju «us! 01 *— >-ij ,j j 

~_İ-U j 4İJİ OJU CJİ^IİÜb (Jjl uu jvfl^J Jl— /l-"Jla n. $■'■'» J 

j,J~ ^-fc^ (**-"- Pj Ij-lP J 'r— asi O"* Ji 1 -"* 1 (>" '-^ 
IİJ5 j' öj->^\ &£■ il— »il ı^J !l «i J-ÜJI ljJlij@ 

(_£-ÂJ! JLc- L_>Ju<? /i^-^ Ul>- ,>-1 lljj 1—4^3 0_^™>- JaL^aj 
Jü. <Üİ 1 <fv| j-^-^ ^-j /j--«J^ L-*& I ai «Is ^jJuJI 



31 Sana vahyettiğimiz ilâhi kelam, 1 önceki 
vahiylerden kendisine kadar ulaşmış olan- 
ları doğrulayan hakikatin ta kendisidir. 2 

Elbette Allah kullarının (gidişatından) bi- 
re bir haberdardır, her şeyi görmektedir. 

32 Derken, bu ilâhi kelamı (tebliğ işine) 
kullarımızdan seçtiklerimizi varis kıl- 
dık: 3 fakat onların içerisinden kimisi 
kendisine zulmeder, kimisi ortalama bir 
yol tutar, kimisi de Allah'ın izniyle her 
iyi şeyde öncülük eder: bu, işte budur 
muhteşem zafer! 4 



33 Onlar kalıcı mutluluk ve güzelliğin 
merkezi olan cennetlere 5 girecekler; altın 
künyeleri-bilezikleri, inci takıları orada 
takınacaklar ve elbiseleri orada tarifsiz 
bir özgürlüğün göstergesi olacak. 6 34 Ve 
diyecekler ki: "Hüznü bizden gideren Al- 
lah'a hamdolsun; gerçekten de Rabbimiz, 
tarifsiz bir bağışlayıcıymış, kendisine ya- 
pılan şükre hadsiz hesapsız bir karşılık 
verenmiş; 35 O lütfuyla bizi bu (varlığı ve 
güzelliği) kalıcı diyara yerleştirdi: burada 
semtimize ne yorgunluk ve bezginlik, ne 
de can sıkıntısı ve bıkkınlık uğrayacak!" 7 

36 İnkarda ısrar edenlere gelince: Onlar 
cehennem ateşine mahkûm olacaklar. 
îzin verilmez ki ölsünler; dahası azapları 
kısmen dahi hafifletilmez: işte Biz her bir 
nankörü böyle cezalandırırız. 37 Ve onlar 
orada şöyle feryat figan ederler: "Rabbi- 
miz! Kurtar bizi! (Söz), daha önce yaptık- 
larımızdan daha farklı, daha iyi şeyler ya- 
pacağız!" 

(Şöyle cevap verilecek): "Size aklını başı- 
na almaya gönüllü birine yetecek kadar 
uzun bir ömür vermemiş miydik? 8 Üste- 
lik bir de uyarıcı gelmişti! Şu halde (elini- 
zin ürünlerini) tadın,- ama kendini kaybe- 
denlerin hiçbir yardımcısı olmayacağını 
da unutmayın!" 

38 ŞÜPHE yok ki Allah göklerin ve yerin 
gaybî gerçeklerini bilendir; nitekim O, gö- 
ğüslerde saklı en mahrem sırları da bilendir. 



1 Âyetin başındaki ellezi ilgi zamirinin canlı 
özneler için kullanıldığı göz önüne alınırsa, bu- 
nunla muhatabın Kur'an'a canlı bir özne gibi 
bakmasının, tasavvur ve aklını onun inşasına 
açmasının amaçlandığı sonucu çıkar. 

2 Krş: "..ve onların doğrusunu yanlışından ayırt 
edici olarak gönderdik." (5:48). 



3 Bir önceki âyetten anlıyoruz ki, "ilahi ke- 
lam" a önceki vahiylerden bugüne kalan da da- 
hildir. Bu ilâhi kelamın vârisleri ümmet-i Mu- 
hammed'dir (Hz. Ali ve İbn Abbas'tan Taberi). 
Buna göre Hz. Peygamber'in vahye ilişkin so- 
rumluluğu, onun vefatından sonra ümmetine 
miras kalmıştır. Kur'an'm Hz. Peygamber'in 



868 



•ŞeSS^sf» 



35 / fatir sûresi 



->N3£sH- 



CUZ22 



şahsı için zikrettiği her fazilet ve ödülü ümme- 
ti için de zikretmiş olması bunu pekiştirmekte- 
dir (Kıyaslayıp karşılaştırınız: 21:107-3:110; 
48:2-5:3; 48:3-30:47; 48:1-48:18; 33:46-33:43; 
8:62-58:20; 22:75-35:32). Şu takdirde, Hz. Pey- 
gamberin ardından risalet kesintiye uğrama- 
mış, sadece ferdi risaletten içtimai risalete ge- 
çilmiştir. "İçinizden hayra çağıran meşru ve iyi 
olanı öneren ve kötü ve yanlış olandan da sa- 
kındıran bir topluluk bulunsun" (3:104) âyeti 
bunu ifade eder. 

4 Benzer bir üçlü tasnif ve bu zümrelerin değer- 
lendirilmesi için bkz: 56:8-11, 27, 41 ya da 



56:88-94. Bu sonuncuların sevincini 34. âyet 
yansıtmaktadır 

5 Gerekçesi için bkz: 13:23, not. 

6 Harîfi "özgürlük" olarak çevirimizin dilsel 
gerekçesi için bkz: 76:12, not. 

7 Çünkü: "cennet ehli o gün huzur ve neşe ve- 
ren bir meşguliyet içinde olacaklar" (36:55). 
"Bu kadar güzellik ve huzurun içinde insanın 
canı sıkılmaz mı?" muhtemel sorusuna cevap. 

8 Bu süre, insanın manevî merkezi olan 'kalbin' 
ve Kur'anî mânada 'ruhun' olgunluk yaşından 
söz eden "Olgunluk yaşı olan 40 yaşma geldi- 
ğinde" (46:15) âyeti ışığında düşünülebilir. 



^^ $^ = ^> 



CÜZ 22 



*NS3£^ 



35 / FATIR SÛRESİ 



^3B^- 



869 



^>€^ 



İJJ ü! Jj 4_UC~bJ (J JLp~49 bU^r a a /v*UİJİ j»! OİJA-İJ! 

^iJ İjjUjI J_4^- «UJVj S j^-Jİİİ j 'i Îjjİp G-Ü (j^== 4j! 

^ı^^ı^ı^-lı^ O^vıfiSıju 
ci_i vı oj^L: J4İ Jul vı ^_lıı >==Jı ^: vs 

iıl cJLi) İ>J ,jj} $-jxâ il oİJj o*J jJl ^4'Vl 
Alili ülS' klilS" l_5^Jil^i (j-^V ^ ! j^vJİîjl İ'S %pü 



JJI 



^yA Oj^Ut_J 4Uİ Oli U_J Ojâ (vg^bo -bil İJJO J-^bJ -w» jjj 



39 O'dur sizleri yeryüzünde halifeler kı- 
lan. 1 Şu halde kim O'nu inkâr ederse bu 
inkârın zararı kendisine olur ; zira inkarcı- 
ların küfrü Rableri katında sadece alçalış- 
larım artırır; 2 yine inkarcıların küfrü (ken- 
dileri için) de sadece aldanışlarını artırır. 

40 De ki: "Hiç Allah'ı bırakıp da yalvarıp 
yakardığınız varlıklar olan şu şirk nesne- 
leriniz hakkında kafa yordunuz mu? Gös- 
terin bakayım, yeryüzünde neyi yarat- 
mışlar? Yoksa onların gökler(in yöneti- 
min)de bir payı mı var? Veyahut onlara 
bir vahiy indirdik de, kendileri delil ola- 



rak ona mı dayanıyorlar? 

Asla! Bu haddini bilmezler, birbirlerine 
sadece aldanış vaad ediyorlar. 

41 Şu açık ki, sapmasınlar diye gökleri ve 
yeri (yörüngede) tutan sadece Allah'tır; 
eğer (yörüngeden) sapmalarına (izin verir- 
se), bunun ardından hiçbir güç onları tu- 
tamaz: ne var ki O cezalandırmada hiç 
acele etmeyendir, 3 eşsiz bir bağışla- 
yıcıdır. 

42 Bir de o (inkârcı)lar, kendilerine bir 
uyarıcı geldiği takdirde, doğru yolu bul- 
makta tüm toplumların önünde yer ala- 
caklarına dair Allah adına var güçleriyle 
yemin ettiler; fakat onlara bir uyarıcı gel- 
diğinde ise, bu onların sadece tepkilerini 
artırdı; 43 (bir de) yeryüzündeki böbür- 
lenmelerini ve çirkin entrika çevirme 4 
kapasitelerini... 

Oysa ki her çirkin entrika sadece onu çe- 
vireni çepeçevre kuşatır: bu durumda on- 
lar, öncekilere uygulanan ilâhi uygulama 
dışında başka bir şey mi bekliyorlar? 

Ve sen Allah'ın yasasında bir başkalaş- 
ma 5 göremezsin; evet sen Allah'ın yasa- 
sında bir sapma da göremezsin. 

44 Şimdi onlar hiç yeryüzünde dolaşıp 
da, kendilerinden öncekilerin nasıl bir 
akıbete uğradığını görmediler mi? Oysa 
ki onların gücü bunlardan daha üstündü. 
Nitekim ne göklerde ne de yerde, hiçbir 
şeyin Allah'ı aciz bırakma imkan ve ihti- 
mali yoktur: çünkü O her şeyi bilir, üs- 
tün ve yüce kudret sahibidir. 



1 Neden "yeryüzünde"? Yaratılış amacınıza 
uygun bir hayatı orada inşa edesiniz diye. 

2 Kendilerine davet ulaşmadan önce düşük bir 
hayat yaşıyorlardı. Gelen daveti inkâr etmekle 
bu düşüklük bayağılığa dönüştü. 

3 Halîm'in türetildiği hilm, tepesi attığında şid- 



dete başvuran kimsenin (bedevinin) zıddına, 
böylesi bir durumda soğukkanlı, makul, sakin, 
mütehammil davranan medeniyi ifade eder. Bu 
ismin tecellisini son âyet beyan etmektedir. 

4 10. âyetle karşılaştırınız. 

5 Tebdil kelimesinin tahlili için bkz: 30:30, not 



870 



-N3S5* 



35 / FAITR SÛRESİ 



-*3Ss* 



CÜZ 22 



45 Eğer Allah insanları yapıp ettikleri yü- 
zünden (hemen) hesaba çekecek olsaydı, 
yer üzerinde bir tek canlı (insan) bırak- 
mazdı; 1 ama onları sonu yasayla belirlen- 
miş bir süreye kadar 2 erteliyor; fakat sü- 
releri dolunca artık anlarlar ki, Allah kul- 
larını her daim görüp gözetmektedir, 



MSN 




li> jaJüi İİit i^iji p3 



' J-^" 1 ur- 3 ] f-V'Ji <>^=ü i «->£ Cr-" ^^ 

G-^aŞ »ji-Lu 5ıi= İji 5ti jl^-I *>-? tiLî 



1 Krş: 16:61, not 6. 



ve ecel üzerine bir açıklama için bkz: 11:3 not 7. 



2 İla ecelin musemma'ya. verdiğimiz bu mâna 

^^^ 



iw s-; fV . 



36. YASİN SÛRESİ 



►^^^ 



Sûre, İbn Abbas'a göre "ey insan" anlamına gelen Yasin adını ilk âyetin- 
den alır, Hz. Peygamberdin sûreyi bu adla andığına dair rivayet vardır 
(Ebu Davud). Buhârî ve Tirmizî de bu isimle anar. Mekke'de inmiştir. 
îlk tertiplerde Furkan'm önünde yer alır. 5 veya 6. yıla tarihlendiriiebilir. 

Sûrenin konusu yeniden diriliştir. Hz. Peygamber'in onu hassaten öjmek 
üzere olan insanlara okuma-hatırlatma tavsiyesi, bu ana tema bağlamında 
anlaşılmalıdır (Ebu Davud ve İbn Hibban). Hemen tamamıyla âhireti konu 
edinmiş olması sebebiyle sûre, "Kur'an'ın atan kalbi" olarak nitelenmiştir. 
Çünkü âhirete iman, inanç esaslarının kalbi mesabesindedir. Her âyete bu 
kalpten kan yürüdüğü için, söz döner dolaşır hep âhirete gelir. Bu anlamda 
âhiret inancı sadece doğru bir imanın değil, bizzat Allah'a imanın da olmaz- 
sa olmazıdır. "Eğer bir Allah olsaydı yeryüzünde bunca zulme izin vermez- 
di" diyen bir aklın sorunu, Allah inancına sadece beşeri ve dünyevi çıkar he- 
saplarıyla yaklaşmak, Hesap Günü hakikatini dikkate almamaktır. 

Bir davranışı ahlâkî kılan şey onun ardında yatan sorumluluk bilincidir. So- 
rumlulukla sorumsuzluk arasındaki ayrım hakkaniyetin bir gereğidir. Âhi- 
rete iman bu anlamda hakkaniyetin tecellisine imandır. Çünkü âhiret, bu 
hayatın hesabının görüleceği öbür hayattır. Şu halde Hesap Günü'nü inkârın 
temelinde, hayatı sorumsuzca tüketme arzusu yer alır. Sorumsuzca tüketil- 
miş bir hayatın hesabı verilemez. Böylesi bir hayat yaşayanların sorumlu- 
luktan kaçma arzusu, inkâr olarak kendini dışa vurur. Fakat inkâr, Hesap 
Günü gerçeğini ortadan kaldırmaz: "O gün ağızlarına mühür vuracağız; ve 
elleri Bize konuşacak, ayakları da şahitlik yapacak." (65) 

Tekamül varlığın yasasıdır. Bu yasa sadece varlığın maddî boyutu için değil, 
manevî boyutu için de geçerlidir. Madenler, bitkiler, hayvanlar ve insanları 
kapsayan bu yasa, ruhuyla bir üst âleme ait olan insanda manevî bir nitelik 
kazanır. Âhiret, bu sürecin manevî olan öbür yüzünü temsil eder. Cennet 
aslında insanın tekamülünün son durağıdır. Vahiy, hayat yolcusunu her tür 
sapmaya karşı uyarır. Bu uyarı sorumluluk bilincine sahip olanlara, yani 
"(Kalben) diri olanlara" (70) yarar sağlayacaktır. Sûre Allah'ın azamet ve 
kudretini beyan eden bir pasajla son bulur. İbn Abbas'a bu sûrenin fazileti 
sorulunca, "Bunu bilmiyorum, fakat (galiba) son âyeti içinmiş!" der. 

Sûre, Yasîn kelimesinin müstakil bir âyet olup olmadığı yorumuna binaen, 
Küfe okuluna göre 83 âyet, diğer tüm okullara göre 82 âyettir. 



872 



~*^^^- 



36 / YASİN SÛRESİ 



«f^£5#> 



CÜZ 22 



RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA 

I Ey insan! 1 2 Hikmetle (muhatabını inşa 
eden) 2 bu Kur'an'a andolsun 3 ki sen, el- 
bette gönderilen elçilerden birisin. 3 4 
Dosdoğru bir yol üzeresin. 4 5 (Çünkü bu 
vahiy) her işinde mükemmel olanın, en 
merhametli olanın katından indirilmiş- 
tir: 6 bu sayede ataları uyarılmamış, dola- 
yısıyla haktan gafil kalmış bir topluluğu 
uyarabilesin. 5 

7 Doğrusu, onlardan bir çoğu hakkındaki 
söj| tahakkuk etmiştir: artık asla iman et- 
meyecekler. 6 

8 Zira (sanki) Biz onların boyunlarına, çe- 
nelerine kadar uzanan demir halkalar ge- 
çirimsizdir de, başlarını bir türlü eğeme- 
mektedirler/ 9 yine (adeta) önlerinden ve 
arkalarından birer set çekmiş ve gözlerini 
perdelemişizdir de, artık görememekte- 
dirler. 10 Şu halde sen onları uyarsan da, 
uyarmasan da onlar için fark etmez: 
iman etmezler. 

II Ne ki sen sadece ilâhi uyarıya tabi 
olan ve idraki aşan bir hakikat olmasına 
rağmen O Rahmet Kaynağına derin bir 
ürpertiyle saygı duyan kimseyi 8 uyarabi- 
lirsin: o halde bu gibileri tarifsiz güzellik- 



1 Mukatil, bu yorumu ibarenin tek karşılığı 
olarak verir. Habeş dilinde ve Tayy lehçesinde 
bu kelime "ey insan" anlamına gelir. Bu görüşü 
İkrime, Dahhak, Said b. Cübeyr gibi Küfe ve 
Hasan gibi Basra okulunun önde gelen otorite- 
leri savunmuşlardır. Bu ibarenin mukatta'ât! a 
dahil olduğu görüşü yanında, Allah'ın ya da 
Kur'an'ın bir adı (Malik ve Katâde) olduğu yo- 
rumları da yapılmıştır (Taberi). Tercih ettiği- 
miz yoruma göre, Kur'an'da Hz. Peygamber için 
kullanılan "Ey Rasul" ve "Ey Nebi" dışındaki 
tek form "Ey insan!" ifadesidir. Ki Said b. Cü- 
beyr bu nidadaki "insan"m Hz. Peygamber'in 



*>^^ 



Ar ijitil 



-ı i- > 




_ ' ' ' i 

f^ı ^ ly. tiki 3 'o^d $ ouivı J\ c£ 
@ o ^ v f_4i finıüS ^ f-jii ^3 kj: 

t ' , * \* ' ' ' 



te bir ödülle müjdele! 

12 Elbette Biz, evet ölüyü Biz diriltece- 
ğiz; ve onların önden yolladıklarını da ar- 
kada bıraktıkları eserleri de' Biz yazaca- 
ğız: böylece her şeyi kaydeden tarifsiz ve 
çok gelişmiş bir ana (bellek)te kayıt altı- 
na almış oluruz. 9 



adı olduğu kanaatindedir. Bu ise hem insan ol- 
manın değerine, hem de Hz. Peygamber'in in- 
sanlığına bir göndermedir. 

2 Hakîm kalıbı mübalağa ile ism-i faildir ve do- 
layısıyla canlı ve bilinçli özneler için kullanılır. 
Kur'an'ın muhatabını inşa eden kurucu bir öz- 
ne oluşuna atıftır. Parantez içi açıklamamız ha- 
kîm'in bu niteliğine dayanmaktadır. (35:31 'de- 
ki ellezi ile krş.) 

3 Bir tek bu âyette dört tekit vardır: İsim cüm- 
lesi, yemin, inne ve lâm. Bir cümledeki bu dört 
pekiştirme, Nebi'yi inkârın aslında dört inkâr 
olduğunu gösterir: Peygamberi inkâr Kur'an'ı, 



CÜZ 22 



•N3S^ 



36 / YASÎN SÛRESİ 



•N3£**. 



873 



f (', 



Kur'an'ı inkâr âhireti, âhireti inkâr Allah'ı 
inkâr demektir. 

4 Bir sonraki âyetin delaletiyle: "Rabbimin ba- 
na ilettiği vahiy sayesinde" (34:50). 

5 Veya mâ'nın ilgi zamiri anlamına dayanarak: 
"ve böylece ataları uyarılmış, fakat kendileri 
haktan gafil kalmış bir topluluğu uyarabilesin" 
(Râzî). Tercihimizi hem Kasas 46 hem de nüzul 
ortamının tarihsel gerçekliği doğrulamaktadır. 
Bu âyet görev alanının kapsamım değil başlama 
noktasını gösterir (Krş: 26:214). Elbet görev ev- 
rensel, kapsam tüm insanlıktır (34:28). 

6 Çoğunluğun akletmeyeceği, iman etmeyeceği 
ve şükretmeyeceğine dair ilâhi bilgi (Msl: 
7:187; 25:50; 40:61). 

7 Müteakip âyetlerin de gösterdiği gibi, inkarcı- 
ların dünyadaki halini tasvir eden bu âyet onla- 
rın küstah ve kibirli tavırlarının mecazi bir an- 
latımıdır. Parantez içi açıklama, metnin sem- 



bolik tabiatına dayanmaktadır. Boyun halkaları 
aynı zamanda köleliği temsil eder. Zaten muk- 
mehûn, hem başkaldırı hem de zillet ve utancı 
içeren çift kutuplu bir anlamaya izin verir. 
Zımnen: Allah'a kul olmamak için başkaldırır- 
lar, fakat benliklerinin kölesi olurlar. 

8 Krş: 2:4; 50:33, ilgili notlar. 

9 îmânım mubîniri 'deki her iki kelime de belir- 
sizdir. Buna rağmen mubîn "açık-seçik, apaçık" 
mânasmdadır. İlk bakışta birbiriyle çelişir gibi 
görünen bu unsurlar, derin düşünüldüğünde 
hem Levh-i Mahfuz'un akıl sır ermeyen, hem 
de hiçbir şeyi atlamayan yapısını ifade eder 
(Benzer bir ibare ve tahlil için bkz: 11:6, not 2) 
îmâm kelimesi, türetildiği umm kökünün de 
ele verdiği gibi, bir şeyin kendisinden neş'et 
ettiği "aslı" ve "ana"yı ifade eder. Kelimenin 
etimolojisinde "gelişmiş ve öncü" anlamlan 
mevcuttur (bkz: 15:79, not 8). 



«N=3S^ 



«i 



tt 



H/!t c 



J\3> 



874 



*^^M* 



36 / YASİN SÛRESİ 



«¥s3^4° 



CÜZ 22 



13 ONLARA, kendilerine elçiler 1 gönder- 
diğimiz şehir 2 halkının hikayesini anlat. 3 

14 Bir zamanlar onlara iki elçi gönder- 
miştik; ama ikisini de yalanladılar. Bu- 
nun üzerine (onları) bir üçüncüyle des- 
tekledik; ve onlar dediler ki: "Biz size 
gönderilmiş elçileriz/' 

15 (Şehir halkı) dediler ki: "Siz de sadece 
bizim gibi beşer türüne mensupsunuz. O 
rahmet kaynağı da hiçbir şey indirme- 
miştir: siz sadece yalan söylüyorsunuz!" 

16 (Elçiler) dediler ki: "Rabbimiz biliyor 
ki biz size gönderilmiş elçileriz. 17 Ve biz 
size açıkça tebliğ etmekten başka bir şey- 
le mükellef değiliz." 

18 (Şehir halkı) dediler ki: "Şüphesiz bize 
uğursuzluk getirdiniz. Eğer buna bir son 
vermezseniz, sizi öldüresiye taşa tutar ve 
sizi keyfimizce 4 şiddetli bir biçimde ce- 
zalandırırız," 

19 (Elçiler) dediler ki: "Kaderiniz size 
bağlıdır. Ne yani, size öğüt verildi diye 
mi (böyle oldu)? Hayır, asıl siz haddi aş- 
mış 5 bir toplumsunuz." 

20 Derken, şehrin en uzağından bir 
adam 6 koşarak gelip "Ey kavmim!" dedi, 
"Elçilere uyun! 21 Uyun sizden hiçbir 
karşılık beklemeyen bu kimselere; zira 
bunlar doğru yoldadırlar! 22 Hem ben, 
beni yaratana, dahası hepinizin huzuruna 
varacağı O Zata neden kulluk etmeyecek 
misim? 23 Onu bırakıp da başka ilâhlar 
edineyim, öyle mi? Eğer Rahman bir za- 



H£H 



IİU 






î \ ıLUi U3 fi S J^'Jj f4=4J] u ? ] $& tâj ijJii <© 

il h I ' ' ^i- ' * ^0.3 0.8^3*0,0,. ı ^ O ,- . } O ^ 



<^jP, 



İL 






o >>, 



o' - o' ^ ' ''S." ; . ' ... t , ,,,' 



rar vermeyi dileyecek olsa (-ki dilemediği 
açık-), 7 ne onlar bana zerre kadar şefaat 
edebilir, ne de beni kurtarabilirler. 24 El- 
bet o zaman ben, apaçık bir sapıklığa düş- 
müş olurum. 25 İşte artık ben sizin de 
Rabbiniz olana iman etmiş bulunuyo- 
rum: artık beni dinleyin!.." 8 

26 (En sonunda) ona "Sen cennetliksin!" 9 
denildi. Dedi ki: "Ah, keşke kavmim bir 
bilseydi 27 Rabbimin beni bağışladığını 
ve beni ilâhi ikrama mazhar olan kimse- 
ler arasına kattığını!.." 



1 Ya da: "(elçinin) elçileri" anlamına "davetçi- 
ler". Bu kelime kıssa boyunca hep edilgen bir 
kip olan murselûn kalıbıyla gelmiş, ne isim ne 
de zamir olarak Allah'a isnat ve izafe edilme- 
miştir. Muaz b. Cebel'i Yemen'e gönderen Ra- 
sulullah'm onu "Allah'ın Elçisi'nin elçisi" diye 
nitelemesine benzemektedir. Dolayısıyla mur- 



selûn "Allah'ın elçileri" değil "elçinin elçileri" 
anlamına gelir. Kur'an'a göre aynı anda ve aynı 
topluma Musa ve Harun örneğinde olduğu gibi 
birbirini destekleyen iki elçi gönderildiği istis- 
nai durumlar olmuşsa da, üç elçiden ismen hiç 
söz edilmez (Krş; 14. âyet). Yok eğer tercih etti- 
ğimiz gibi bu kelime "peygamberler" olarak an- 



CÜZ 22 



-*N3£N*- 



36 / YASÎN SÛRESÎ 



-N3^h- 



875 



laşılırsa, bu durumda olaym Antakya'ya nisbeti 
kabul edilemez. 

2 Katade ve Ikrime bu şehri Antakya olarak yo- 
rumlar, îbn Kesir bu tür yorumlara itiraz eder. 
Fakat pasajın devamı (20-32) Antakya merkezli 
okumayı destekler niteliktedir. Bu âyeti bir 
sonraki 14. âyetin ışığında okuyarak bu şehri 
dünya, elçileri de Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Mu- 
hammet! olarak anlamak mümkündür. 

3 Kıssa anlatımının darabe (vurdu) kökünden 
bir kelimeyle karşılanmış olması, anlatılan şe- 
yin muhatabı üzerinde yumruk ve tokat etkisi 
yapacağını, dolayısıyla kafaya vura vura haki- 
kat anlatmayı çağrıştırır. 

4 Lafzen: "bizden, tarafımızdan". Bu bağlamda- 
ki en uygun karşılığı "keyfimizce". Zımnen: 
hiçbir hak ve hukuku gözetmeksizin. 

5 Musrifûn'u bu şekilde çevirimiz için bkz: 
20:127, not 2. 

6 Veya: "Şehrin ileri (gelenlerinden) bir adam". 
Kitab-ı Mukaddes'te elçilerin Antakya'ya gön- 



derilişine ayrıntı verilmeden değinilir (R. İşleri, 
11). Îbn Kesir Antakya olmasına şiddetle itiraz 
eder. Buna ilave bir itiraz da Antakya'nın ilk 
Hıristiyan olan şehir kimliğidir. Fakat bu orada 
ilk anda böyle bir itirazın gerçekleşmediğine 
mesnet teşkil edemez. En doğrusunu Allah bi- 
lir. 

7 Parantez içi açıklamamızın gerekçesi cümle- 
nin şartlı yapısıdır. Zımnen, "ama o kulunun 
zararını dilemez" sonucu çıkmaktadır (Bkz: 
11:34, not). 

8 Eğer "şehrin en uzağından gelen adam" bu sö- 
zü toplum kendisini öldürmek için üzerine yü- 
rüyünce elçilere dönerek söylemişse: "İşte ben 
sizin Rabbiniz olan Allah'a iman ediyorum! Siz 
de benim (şehadetimi) duyun (ve bana şahit 
olun)!" Veya her iki tarafa birden söylemiştir 
(Râzî). Tercihimiz inkarcı kavme söylediği yö- 
nündedir. Sözün sonu "Sözümü dinleyin, şeyta- 
na uymayın!" vurgusu taşır. 

9 Lafzen: "Gir cennete!" 



^8^ 



876 



*^3$^ 



36 / YASİN SÛRESİ 



^s3S^* 



CÜZ 23 



28 Ve onun ardından kavminin üzerine 
gökten bir ordu indirmedik; zaten Biz 
daha önce de asla indirmiş değiliz: 1 29 
eğer bu gerekseydi, tek bir çığlık yeterli 
olurdu; o zaman da onlar sönmüş köz gi- 
bi kararıp küle dönerlerdi. 2 

30 Vay gele şu kulların basma! 3 Ne za- 
man kendilerine bir elçi gelmişse onu 
alaya aldılar! 

31 Onlardan önce nice nesilleri helak et- 
tiğimizi görmezler mi? Ki onlar kendile- 
rine dönüp gelemeyecekler; 4 32 ama el- 
bet hepsi Bizim huzurumuzda toplana- 
caklar. 

33 ÖLÜ toprakta dahi onlar için bir ders 
vardır: Onu Biz dirilttik, beslenmeleri için 
ondan tohumları Biz çıkardık; 34 orada 
hurmalıkları ve üzüm bağlarını Biz var et- 
tik; yine orada su gözelerini Biz çağlattık; 

35 ki onunla yetişenlerin ve elleriyle ek- 
tiklerinin 5 ürünlerinden yiyebilsinler. 

Hâlâ şükretmeyeceksiniz, öyle mi? 

36 Sânı ne yücedir Omun ki, yeryüzünün 
tüm bitkilerini, insanların bizzat kendi- 
lerini ve hakkında henüz hiçbir bilgiye 
sahip olmadıkları şeyleri çifter çifter O 
yarattı. 6 

37 Gecede de onlar için bir ders vardır: 
Biz ondan gündüzün ışığını çekip alırız 
da, onlar aniden karanlıkta kalakalır. 7 



1 Âyetin sonu, bu konudaki dâhi sünneti ifade 
etmektedir. Enfâl 9-12'de Allah'ın bin melekle 
yardımı bu ilâhi sünnet ışığında anlaşılmalıdır. 
Zaten söz konusu âyetlerde ilâhi yardımın "iç 
ferahlatıcı müjde ve moral destek" (8:10), "iç 
sükunetin çepeçevre kuşatması" (8:1 1) ve "ina- 
nanlara direnç ve destek vermek, kâfirlerin yü- 
reklerine korku salmak" (8:12) şeklinde gerçek- 
leştiği beyan edilmiştir. 



msh 



u o *U «J 



cr°_ ^-^ y_ \-^°. Cr-l ^ ur 1 *- ^j ] ^3 



Otj-^j ^a n^yC \S ^ 11x11 LS _ü l'jJU~ Ç lB ı jj_t_ali 

S- f&S il&ı fi= \'£. Ş\ % 'b\£J£ * \Jx 4\ 

L^-i <l^J! ^j^ı çjji *->h%:î; ojj-^J, L^oJ 

' "" ' " > * * ' ' 

it. 3 (U-iîî ^ 3 >> d^Iİ & r^==. £13$ 1 jii 
^ iki 51^1 11. £Llj j£ı <L# £1 3$^ ü>İİ£ V 

jl_i ls -^~ Jjl— ^ oUjJİ ^J-liSij 'v; çv-Jlü I j_j jD t 



38 Güneşte de (bir ders vardır): o kendisi 
için tayin edilen mekân ve zamana bağlı 
olarak hareket eder durur; 8 işte bu, en yü- 
ce olanın, her şeyi bilenin takdiridir. 

39 Aya da sonunda kuru ve eğri bir hur- 
ma dalı haline gelinceye kadar, farklı ev- 
reler takdir ettik: 40 ne güneş aya kavu- 
şup çarpabilir ne de gece gündüzü örtebi- 
lir: zira hepsi 9 bir yörüngede 10 hareket 
edip dururlar. 11 



2 Zımnen: ..ama bu olmadı. Buradaki in kâne 
kalıbının işlevi şu âyettekine benzer: İn kâne 
lirrahmâni veledim ("eğer Rahman bir çocuk 
edinseydi" 43:81 Krş: 21:17; 35:41). Zımnen: 
onları cezalandırmaya gerek yoktu, eğer bunu 
isteseydik bir ordu değil, tek bir çığlık yeterli 
olurdu. Bu okuma klasik tefsir otoritelerinin 
Antakya ile irtibatlı yorumlarına izin verir. Zi- 
ra Antakya'da söz konusu tarihlerde böylesine 



CUZ23 



*fs^3=Ş* 



36 / YASÎN SÛRESÎ 



«^^^^* 



877 



kitlesel bir helake şahit olunmamıştır. 

3 Hem şefkat, hem acıma, hem de hayret ifade 
eden bir kalıp (Bkz: İtkân III, 120) 

4 Zımnen: Size dönerek "Biz kaybettik, siz bi- 
zim gibi yapmayın!" diyemeyecekler. 

5 Veya mâ'nm olumsuz anlamıyla: "ellerini 
vurmadıkları halde". Fakat mâ'ya ilgi zamiri 
anlamı vermek Kur'an'm çift kutuplu üslubuna 
daha uygundur (kendi yetişenler ve ekilenler). 
İbn Mes'ud'un ve mimmâ 'amilethu şeklindeki 
tefsîrî okuyuşu da bunu destekler (Taberi). 

6 Burada asıl dikkat çekilen Allah'ın tekliğidir. 
Tüm bir yaratılmışlar dünyası çift kutupluluk 
yasasına tabidir. Bu yasayı koyan da tek olan ve 
yaratılmışların yasasına bağlı olmayan Al- 
lah'tır. Âyet aynı zamanda insanların bilmediği 
varlıklardan söz etmektedir. 

7 Bu âyet gecenin en güzel tarifidir: Gece kendi 
başına bir varlık değil, ışığın yokluğu halidir. 

8 Mustekarfm mekân ve zamana delalet etme- 
sine dayanarak. Bu hareket, lam'm farklı bir 



vurgusuyla, sadece yörüngesel olanı değil güneş 
sisteminin uzay içindeki hareketini de ifade 
eder. îbn Mes'ud ibareyi lâ mustekarra lehâ 
("bir durakta durmaksızın") şeklinde okumuş- 
tur (Ferrâ). 

9 Hepsi: Burada sözü edilen güneş, ay ve âyette 
"gece gündüz" olarak geçen dünya. 

Burada sözü edilen güneş, ay ve âyette "gece 
gündüz" olarak geçen dünya. 

10 "Yuvarlak cisim, daire" anlamına gelen fe- 
lek, "gezegenlerin yörüngesi" için kullanılmak- 
tadır. Gemilerin seyri sefer rotasına benzediği 
için "gemi" mânasına gelen fulk'ttn türetilmiş- 
tir (Râğıb). 

11 Yesbahûn, akıllılar için kullanılan bir cemi 
kalıbıdır. Aynı zamanda bu cisimler hareketle- 
rinin faili olarak zikredilmiştir. Ibn Sina, bura- 
dan yola çıkarak onları canlı ve akıllı sayar ( JRi- 
sale Ecvihe 'an 'Asri Mesail, Resâil içinde). Fa- 
kat aklı, bu gök cisimlerine değil onların yara- 
tılışındaki anlam ve amaçlılığa atfetmek vah- 
yin ruhuna uygun bir yaklaşım olsa gerektir. 



878 



*f-3S3^ 



36 / YASIN SÛRESİ 



*Ns3Ss^ 



CÜZ 23 



41 Bizim onların nesillerini 1 dolu gemi- 
lerde 2 taşımamızda da onlar için bir ders 
vardır; 3 42 ve onları, benzer nitelikte ta- 
şıma araçları (yapacak kabiliyette) yarat- 
mamızda da..P^43 Dilersek onları suda 
boğabiliriz; bu takdirde imdatlarına kim- 
se yetişemez ve onlar kurtarılamaziar 
da ; 4 44 sadece katımızdan bir rahmet ve 
geçici bir mühlet tanımamız sayesinde 
yaşayabilirler. 

45 Kendilerine "Sizi bekleyen (âhiret) ve 
geride bıraktığınız (hayattan) dolayı 5 so- 
rumluluktan titreyin ki/ ilâhi merhamete 
mazhar olabilesiniz" denildiğinde (yüz 
çevirdiler): 46 zira onlara Rablerinden ne 
zaman bir mesaj ulaşmışsa, her seferinde 
ondan yüz çevirmişlerdir. 

47 Kendilerine "Allah'ın size verdiği ser- 
vetten (Allah yoluna) cömertçe sarf 
edin" 6 denildiğinde, inkârda ısrar edenler 
imanda sebat gösterenlere "Ne yani, Al- 
lah'ın isterse pekala doyuracağı kimseyi 
biz mi doyuralım? Şimdi siz açık bir^ıaş- 
kınlık içinde değil de nesiniz!" derlen^ 
Bir de derler ki: "Eğer sözünüze sadıksa- 
nız söyleyin bakalım şu vaad ettiğiniz 
(Son Saat) ne zaman gerçekleşecek?/' 

49 Onlar Jbunu) tartışırkeny/kendilerini 
enselenecekleri bir tek bela' çığlığından 
başka bir şey beklemeyecek: 50 her şey o 
kadar ânî olacak ki; 7 ne vasiyet edebile- 
cekler, ne de yakınlarına- dönebilecekler. 

5'"'- 

51 Derken sura üflenmiş tir,- 8 ve işte o za- 
man hemen mevzilerinden çıkıp Rableri- 



MSN 



i V 



j\ ıiı£2 j lL İUj Vı v ö ji-ili f-i V} f-İ jLj^ 

Vj j^j ot/ 1 j* <bl ^ f*^ ^i® 0>»i_/ ^Ğ=aüJ 

f4=Jj/ ıL ı^lii ^J JJ iii j # S^^li >-#■ ijtö 

âl il_X; ^' ^ çUJl 1^1 ^iL \_}yk=. j>ti\ JIİ <İil 

ili Jlî o>j^j j^J Jİ-i j vı (lilî ot LüLı 

5 s f o 

o ili V 1 5. fi iki j^iı 1 ^ ^i} 11 5>J^; f^iı 

Uji/i j-; i ~^ ir* ^i5 Ç ' J-^ © <1>_5İ— ~4 f«J er- 1 ] 

•yiciı^=oı öjİ_İ/İji ( jli>3 l yLijjı lijU ııi 



^pUîgS^j-i^Jı^i 



Û^ÜjÖ , 



u v 1 5}j/J ^ sili, JJJ fIL- v 



ne koşacaklar. 

52 "Eyvah! Bizi yattığımız yerden kim 
kaldırdı?" 9 diyecek (ve cevabı kendileri 
verecekjler: "Rahmân'm vaad ettiği bu 
olsa gerek; demek ki gönderilen elçiler 
doğru söylemişler!" 

53 Sadece bir tek bela çığlığı: olan bitenin 
hepsi bu! Ve hemen ardından herkes hu- 
zurumuzda boy gösterecek. 

54 Artık bugün hiçbir kimseye zerre ka- 
dar haksızlık yapılmayacak ve sadece 
yaptıklarınızdan sorumlu tutulacaksınız. 



1 Veya zürtiyye teri in "ata" anlamına daya- 
narak: "onların atalarını". Tercihimizin 
açılımı: Muhatapların nesillerini; genel anlam- 
da "Âdemoğullarını". 

2 eLFulk, geçtiği 23 yer ve felek ile akrabalığı 
göz önüne alındığında, suda veya havadjj^üzen 



hexJM_3a£ita^,nIjnıiEa..geiir. Yalnız üç yerde 
gelen sefine ise sadece suda yüzeni ifade eder. 

3 ŞjıyjJkaJdırma i$uyvejtixçi^ 

4 Mesela su atomlarındaki mikro tavafın dur- 
ması anlamına gelen bir kendi içine çökme 
(füzyon) durumunda... 



CÜZ 23 



*N^4* 



36 / YASÎN SÛRESİ 



*N^s^ 



879 



5 Said b, Cübeyr ve Mücahid yoluyla Ibn Ab- 
bas'ın yorumunun ışığında. 

6 Muhtemelen inhk'm nüzul sürecinde geçtiği 
ilk yer. Nefeka kökü "elden çıktı, bitti" mâna- 
sına gelir. İnfak)- yarar .veren JıİL^eyLDiiâJimh- 
taç olanlarla kargıbksız paylaşmaktır. Geçişli 
olması, "öteki" olmaksızın bu ibadetin gerçek- 
leşmeyeceği anlamına gelir. Faj2Lûlanına zekât, 
rjâûİLOlanma sadaka, Ramazanla . has . .olanına 
İıtl, sırf majdanyj.pilamna hayrderjjj. İnfak ile 
nifak aynı köktendir. İnfak iki dünyahlığı, ni- 
fak iki yüzlülüğü ifade ettiği için kökleri aynı- 
dır. Bununla beraber tek dünyası olanın iki yü- 



zü olur. İşte bu yüzden bu ikisi kavramsal bir 
zıtlık içerirler ve Kur'an'da infak nifakın panze- 
hiri olarak sunulur. Münafikun sûresi bunun 
en çarpıcı örneğidir (Bkz: Sûrenin girişi ve 9-1 1, 
ilgili notlar; infakla korunmak için bkz: 64:16, 
not). Kur'^da sjdeçe^iiç_,_şey '' Allah . yoluna" 
[fî-sebilillah) ijnjt^djJij:_Çih^ / Jnf^Jbiçıej^ 

7 Takibiyye fa'sının açılımı. 

8 Veya Katade'nin sûfu suver okuyuşuna daya- 
narak: "..suretlere (ruh) üflenmiştir." 

9 Veya Hz. Ali ve İbn Abbas'm min ba'sina oku- 
yuşuna dayanarak: "Dirilişimizden dolayı vay 
halimize!" 



^3^ 



kili 



<=U- 



a 4. 



A 



V Lu 



w 



^c 



880 



*^^^^* 



36 / yasîn sûresi 



»fS^N*- 



CUZ23 



'~*ı 






55 Elbet cennet ehli O Gün, keyif veren 
bir meşguliyet içinde olacak; 1 56 onlar ve 
eşleri (bu huzurun) gölgesi altında mü- 
kemmel yataklar 2 üzerinde uzanacaklar; 

57 orada her tür refaha sahip olacaklar ve 
arzuladıkları her şey onlara sunulacak: 3 

58 rahmeti sonsuz Rabhin sözüyle gelen 
tarifsiz bir mutluluktur bu. 4 

59 Ama (suçlulara denilir ki): "Siz ey 
mücrimler, bugün şöyle ayrı durun!" 

60 İmdi, Ben size buyurmadım mı ey 
Âdemoğulları: "Şeytana 5 kulluk etme- 
yin, çünkü o sizin apaçık düşmamnızdır! 

61 Ve yalnız Bana kulluk edin, dosdoğru 
yol budur! 62 Doğrusu (o Şeytan) sizden 
bir çok nesli yoldan çıkarmıştır; o zaman 
aklınız başınızda değil miydi? 63 İşte, si- 
ze vaad edilen cehennem budur. 6 64 Is- 
rarla inkâr etmenizin bir sonucu olarak 
bugün oraya destek verin!" 7 

65 O Gün ağızlarına mühür vururuz,- ve 
Bize onların elleri konuşur, ayaklan yap- 
tıklarına şahitlik eder. 8 

66 EĞER (Ademoğlu'nu iradesiz yarat- 
mak) isteseydik, onların görüp kavrama 
yeteneklerini iyice köreltirdik de (hay- 
vanlar gibi) yoldan (çıkmak için) yarışır- 
lardı: 9 o takdirde (doğruyu) nereden, nasıl 
görebileceklerdi? 

67 Eğer (böyle olmalarını) dikseydik, mut- 
laka onları kendi konumlarına göre başka 
bir hale dönüştürürdük: 10 o takdirde ne sa- gerçekleşsin. 16 



^îj î^ıî i4j l$0 öj-fii -jOîrfvi Ji. â-h j 
t , ■* ^ > *■ ,. £ ,. ^ 

jjJjJ^İ-l ö!j||& ^ri-y" jJİ-.Ii==ıJ & ÖÜaI_Ut Ij-dJu 



.i 



'j- 



Jl* 



çvl>u f JİJ! fJS Öjji£==Ü >*îL==> Uj J_Jİ3I UjJUöl iQ 

l_yü£=j u_j «^i>.jl j^ij j (v^jJjI LuJSo j jvffcl^J! ,Ji 

ıö*3© ^3-^ji * 3 W**** !_^Lkî-~"l I— «i jvjijlĞs*» 
sLJLU- Uo j ig) öj— Li«j bLil JÜJI ^i 4 ,',<r=a-ü eJUu 

€'1 ı>o'^ = *" J^ dj*" "ö-^'i W*- öL£== ji jJiLj 



vuşturabilirler ne de geri dönebilirlerdi. 

68 Ve kimin ömrünü uzatırsak, onun do- 
ğuştan gelen yeteneklerinde eksiltme yapa- 
rız: hala akıllarını kullanmayacaklar mı? 11 

69 BİZ ona şiir öğretmedik; bu onun 
için 12 gerekli de değil: 13 o (vahiy) sadece 
bir uyarı ve öğüttür; 14 dahası açık ve 
açıklayıcı bir hitaptır; 70 ki bu sayede, 
(kalben) diri olanları uyarsın 15 ve bunu 
ısrarla inkâr edenlere karşı verilmiş söz 



1 Usanç ve can sıkıntısına neden olan bir boş- 
luk olmayacak (35:35). Fâkihûn'un (bir okuyuş- 
ta fekihûn) türetildiği fekih, "sevinç, sürür, ne- 
şe, refah" anlamlarına gelir {Mekâyîs). Sonra- 
dan "meyve" anlamım kazanan fâkihe, sofra- 
nın son halkasını, dolayısıyla refahın kemal dü- 
zeyini temsil eder. 



2 Erîke, gelin odasına kurulan görkemli yatak- 
tır. 

3 Yedde'un fiili, "arzu edileni dile getirmeye ee- 
rek I^almak&ızın" anlamını îmâ yollu içerir. 

4 Selâm, "kurtuluş", "rahat" ve "iç barışı" ifa- 
de ettiği için, bunların tümünü ifade eden 
"mutluluk"la karşılanmıştır. 



CUZ23 



♦fS^SSİ* 



36 / YASİN SÛRESİ 



*N3£N* 



881 



5 Şeytan' a dair ayrıntılı bir açıklama için muh- 
temelen ilk geçtiği 81:25'in 21. notuna bkz. 

6 Önceki âyetin sonuyla birlikte düşünüldü- 
ğünde akletmemek cehennem azabının kayna- 
ğı olarak gösterilmektedir. 

7 Islavhâ, "ateşi tutuşturmak için odunların 
önüne dikilen çıra" anlamına gelen es-sılâ'dan 
türetilmiştir. Aslı "dik duran ; destek olan, 
ayakta tutan" mânasmdaki sairdendir ve sa- 
lat/la akrabadır. Bu destek oluş, kendisini baş- 
kasının değil yine kendisinin yaktığı bir yan- 
mayı ifade ediyor: "onlara zulmeden Biz değil- 
dik; fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler" 
(11:101). Eşini ve tüm çocuklarını gözünün 
önünde kaybeden bir ananın ciğerini yakan ate- 
şin acısını düşünün. O Gün Allah'ı kaybettiği- 
ni görmenin acısı ondan sonsuz kat daha harlı 
bir ateşin yüreğe düşmesidir. Yok olmanın, ölü- 
mün cana minnet olduğu bir yürek yangını: 
"bugün yok olmak için bir tek ölümü çağırma- 
yın, yok olmak için bir çok ölümü çağırın!" 
(25:14) 

8 Krş: "Oku sicilini! Bugün kendi hesabını gör- 
mek için sen sana yetersin!" (17:14); "Aslında 
insan kendi kendisinin gözetleyicisidir" 
(75:14); "O Gün., yerin dibine geçmeyi temenni 
ederler,- fakat onlar Allah'tan hiçbir şeyi gizle- 
yemezler" (4:42). 

9 Krş: 47:12. 

10 Zımnen: Hayatı hayvan gibi algılayıp yeme, 



içme, yatma, çiftleşmeden ibaret görenleri su- 
ret olarak da hayvana dönüştürebilirdik, fakat 
istemedik. Bizim "kendi konumlarına göre" 
anlamı verdiğimiz 'ala mekânetihim' 'deki me- 
kân fiziki değil, tıpkı 6:135; 11:93 ve 121'de ol- 
duğu gibi manevîdir. Yani insanın hayata ve 
kendine biçtiği "değer" ve "konum" ile ilgili- 
dir. Zaten kelimenin türetildiği kök olan kevn 
de "oluş" anlamına gelir. 

11 Tam tersine, yeteneklerin artırılması için 
bkz: 35:1, not 3. Zımnen: Ey insan, ahlâkî so- 
rumluluklarını "daha erken" gerekçesiyle asla 
erteleme! Ö mrün en d iri yıllarını gtoaha^en 
dü§^n^ıü^SJ^^âJ^^'-' a ayırmak bir tür Ka- 
bjljsonıpjej^şidir. 

12 Zamir Kur'an'ı da gösterebilir. 

13 Nebi'ye yönelik "şair" (21:5) Kur'an'a yöne- 
lik "şiir" iddialarım red. Bunun gerekçesini an- 
lamak için o günün şairinin kahinle, şiirinin de 

liyye insanı, cinlerin Allah ile nesep bağma sa- 
hip olduğunu düşünür, şiiri şairle cin arasında- 
ki alışverişin ürünü olarak görürdü (37:158). Bu 
yüzden melek-peygamber ilişkisini, cin-şair 
ilişkisiyle özdeş sandılar (Krş: 26:221). 

14 Zımnen: Şiir gibi hisse değil akla hitap eden 
vahiy, "düşünen bir topluma" ithaf edilmiştir. 

15 Yani: Akleden kalbe: "Şüphesiz bunda bir 
kalbi olanlar için uyarı vardır" (50:37). 

16 Bu söz için bkz: 7-12. âyetler. 



»fcs^s^ 



882 



*^3S34» 



36 / YASİN SÛRESİ 



*N^#» 



CÜZ 23 



71 Şimdi onlar, kendileri için kudretimi- 
zin bir nişanesi 1 olarak evcil hayvanlar 
yarattığımızı ve bu sayede onlara sahip 
olabildiklerini de mi görmezler? 72 Da- 
hası onları emirlerine âmâde kıldık ki, 
bir kısmına binsinler, bir kısmım da ye- 
sinler; 73 ve onlardan başkaca da yarar- 
lansınlar ve içecek jsûtj sağsınlar... 

Hâlâ şükretmeyecekler mi? 

74 Ne ki onlar (şükür yerine), kendilerine 
yardım ederler ümidiyle Allah'tan başka 
ilâhlar edindiler. 75 Bunların onlara yar- 
dıma asla güçleri yetmez,- aksine kendile- 
ri bunlar için 2 hazır kıta askerdirler. 

76 r Artık onların sözleri seni üzmesin: 
unutma ki Biz onların gizlediklerini de 

biliriz, açıkladıklarım da. 

77 İNSAN görmez mi ki, Biz kendisini 
bir damlacık hayat suyundan 3 yarattık 
(ve akıl fikir bahşettik), fakat o apaçık bir 
hasım olup çıktı. 

78 Bir yandan Bizim için benzerler uydu- 
rurken, öte yandan kendisinin (bir damla- 
cık sudan) yaratılışını unutarak şöyle der: 
"Çürüyüp toza toprağa karışmış kemik- 
lere kim hayat verecek?" 

79 De ki: "Onları ilk defa kim yoktan var 

ettiyse O hayat verecek. Zira O, her tür 
yaratığın ve yaratmanın akıl sır ermez 
bilgisine 4 bütünüyle vakıftır. 

80 O'dur yeşil ağaçta sizin için ateş var 
eden; bu sayede sizler ondan yakacak el- 
de edersiniz. 



NSM 



ılı dujV 1 jî fj jî @ 5>iUi ıi3 0JJ--İ u ^ ılı 

^Js- jü J^=u y&3 j^° Jî 1 liÜÜI ^JUi 1^=^ J* 
fö lili fjti j^J-1 1 ^_İJ I ^ ^£=J Jii- ^Jüî 

110^^4= İj j^ofılliSiji ı!ıT^iıl!ı@ 

y<>.Jİ <ÜJİJ J^-İ JS' O5SUJJ o_Uj (.£.1)1 jli*~J 



C-J o 



\At l<:t1 






->>" 



81 Değil mi ama ; gökleri ve yeri yaratan 
Allah'ın kudreti, onlar gibisini 5 (yeniden) 
yaratmaya yetmez mi? Elbette yeter! Zira 
O, her şeyi bilen mükemmel bir Yaratıcı- 
dır. 82 O, eşsiz yaratışıyla bir şeyinjDİma- 
sını dilediği zaman, sadece ona "ÖT!" de- 
mesi yeter: o da hemen oluş sürecine girer. 

83 Her şeyin tasarrufunu (kudret) elinde 
bulunduran (Allah), her tür kişileştirme- 
den uzak ve yücedir: nihayet hepiniz 
O'na döndürüleceksiniz. » , t ■ 



1 Lafzen: "ellerimizin bir eseri,." Şu'arâ' ll'e 
göre bu tür lafızlar mecaz olarak anlaşılmalıdır. 

2 Veya zamirlerin aidiyetine göre: "onlar kendi- 
leri için.." Tercihimiz, şirkin yasaklanmasının 
en temel nedenine dayanmaktadır. O da şirkin, 
şirk koşan kimseyi şirk koşulan karşısında nes- 
neleştirmesidir. Allah'a ait bir niteliği bir başka 
varlığa yakıştıran insan, o andan itibaren tanrı- 



lık yakıştırdığı şirk nesnesinin "emre âmâde 
askeri" durumuna düşer. 

3 Nutfe: "zigot", yani döllenmiş yumurtadan. 

4 Halk'm ikili anlamı için bkz: 14:19, not 2. 
Aiîrn'deki belirsizlik çeviriye "akıl sır ermez" 
yan anlamıyla yansımıştır. 

5 78. âyette geçen 'yeniden dirilmeyi reddeden- 
ler gibi daha küçüğünü'. 



^^^ 



37» SÂFFÂT SÛRESİ 



*s3SN« 



" C^ a ^ sa ^ dizenler/dizilenler" anlamındaki Sâffât adını ilk âyetinden alır. 
^S Mekke'de inmiştir. Sûre tüm nüzul tertiplerinde Enâm-Lokman ara- 
şma yerleştirilir. Fakat Bu sûrenin 62. âyetini 44;43 ; e yapılan itiraza 
cevap olarak, yine İsrâ 60. âyeti de bu sûrenin 62. âyetine atıf olarak oku- 
mak mümkündür. Bu takdirde sûreyi Duhân'dan sonra ve İsrâ'dan önceki 
bir yere yerleştirmek gerekir. Fakat bu takdirde Duhân'ı Hâ-Mîm ailesin- 
den koparmak gerekecektir ki bu da doğru gözükmemektedir. Bu noktada 
işin içinden çıkamadığımı itiraf etmeliyim. 

Allah'ın peygamberlerine yardım edeceğine dair vaadinin hatırlatılması bu 
sûrenin çok zor bir zamanda indiğini düşünmemize yol açar (171-172). Bu 
da takriben, henüz Akabe biatieriyle Medine umudunun yeşermediği 10. yıl 
olmalıdır. 

Sûrenin ana fikri âhirettir. 1-11. âyetler muhatabın dikkatini çekmeyi önce- 
leyen Mekkî üslubun çarpıcı örneklerindendir. Kısa, vurucu ve etkilidirler. 

Yasa bellidir: kötüler cezalandırılır, iyiler ödüllendirilir. Kötülerin kendile- 
rine "atalar yolunu" referans göstermelerini boşa çıkarmak için Hz. İbrahim 
örneği verilir. İlle de atalar yolu takip edilecekse imânın büyük atası İbra- 
him'in yolu ne güne durmaktadır? Fakat onlar yanlış tercih yapmışlardır: 
"onlar atalarım eğri bir yol üzere buldular; fakat şimdi o ataların izinden git- 
meye can atıyorlar" (69-70). İyilerin ödülü dokuz peygamber özelinde ele alı- 
nır (74-148). Özellikle Hz. İbrahim ve kurban ederken gördüğü biricik oğlu- 
nun ağır sınavı ayrıntılı olarak bu sûrede verilir (100-105). Amaç, bedelsiz 
ödül olmaz gerçeğidir: "İşte iyi olanları biz böyle ödüllendiririz" (105). 

Tüm sapmaların temelinde Allah tasavvurundaki sapma yer alır. Bu sapma- 
nın başında ise, Allah'la doğrudan iletişimi yok eden şirk gelir. Görünür gö- 
rünmez bir çok masum varlığa Allah'a ait nitelikler yakıştırılır (149-166). 
Oysa ki: "İzzet ve azamet sahibi Rabbin, insanların idrak evrenlerinin çok 
ötesinde aşkın bir yüceliğe sahiptir" (180). 

Sûrenin temasını sûrede en çok kullanılan muhlasîn kelimesi verir. Yani: 
"imanını saf ve temiz tutma çabasını Allah'ın desteklediği kullar". Tüm 
Kur'an'da 8 yerde geçen bu kelime bu sûrede tam 5 kez kullanılmıştır. 

Rabbim! Bizleri ihlaslı olan ve ihlas verilenler .arasına kat! 



884 



*% S E£ "-Ş > - 55 ^» 



37 / SÂFFÂT SÛRESİ 



•fs^^ 



GUZ23 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 

1 ŞAHİT olsun sıra sıra dizenler ve dizi- 
lenler, 1 

2 Vazgeçirip set çekenler, 

3 Uyarmak için peş peşe gelenler... 2 ® 

4 Elbet, ilâhınızın bir tek olduğunda şüp- 
he yoktur; 5 göklerin, yerin ve onların 
arasındaki her şeylerin Rabbi; ve bütün 

doğulann RjbbL^\ 

6 Şüphesiz Bi?, yer^n, en 4 yakın göğünü 
yıldızların 4 güzelliğiyle süsledik; 7 üste- 
lik (onları) her isyankâr 5 şeytanın tasallu- 
tundan koruduk, 8 ki yüce katın sakinle- 
rini 6 dinleme (girişiminde) bulunamasın- 
lar ve her yandan yüz geri edilsinler; 9 
(dünyada) dışlansınlar 7 ve (âhirette de) 
sürekli bir azaba mahkûm olsunlar,- 10 
ancak bir (bilgi) kırıntısı kapanlar olursa, 
onlar da delik deşik eden 8 bir ateş koru- 
nun pençesine düşsünler.' 

11 ONLARDAN şu sorunun cevabını is- 
te: "Kendileri yaratılışça (takdir ettiği- 
mizden) daha üstün ve güçlü müdürler, 
yoksa Bizim yarattığımız (ve çok iyi bil- 
diğimiz Şeytansı) birileri midir?" 9 

Açık gerçek şu ki, onları konsantre bir 
balçık türünden yaratan Biziz. 10 

12 Ama hayır, sen hayranlık ve şaşkın- 
lık 11 duyarken, onlar işin şakasmdalar; 

13 hatırlatıldığı zaman da öğüt almazlar; 

14 ve bir âyet gördüklerinde küçümseme- 
ye kalkarlar,- 15 ve derler ki: "Açıkça bu, 
büyü(leyici söz)den başka bir şey değil: 
16 ne yani, biz ölüp gittikten, toza topra- 



ÂL 



jj 



J. 



I uirf. ül 



*~« Aİ ULl5~ -Lwl *v*l f» g" 3" ■■' 






o jj^li; ti ı jij tir, 5i£- jç ^ ijjgi ıSrj @ 

@ OjjİS^ aj LdS" ^Ul Jjkiil ^ jî 11» @s ^lil ç'jl İl» 
OjJ ,v° |j$ jl-lj I^jo U ^-v#>-i_2Jij Ij^JLIp .vll I jj-^=-l 



ğa karışmış bir iskelet halini aldıktan 
sonra tekrar mı diriltileceğiz? 17 Yani, 
önden giden atalarımız da mı?" 12 

18 "Evet" de, "Hem de rezil rüsva bir hal- 
de!" 19 Nitekim o (gün) bir tek sarsıcı ko- 
mut yankılanır: ve işte o an onlar bön 
bön bakakalır; 20 ve "Eyvah! Bu, işte o 
Hesap Günü'dür!" derler.® 

21 İşte bu, yalanlayıp durduğunuz (iyi ile 
kötünün) arasını ayırma günüdür: 22 
Toplayın bütün o zalimleri, onların tür- 
deşlerini ve kulluk ettikleri her şeyi; 23 
Allah'tan başka her şeyi... Ve hepsini 
gözleri fal taşı gibi açacak bir ateşe 13 yön- 
lendirin,- 24 ve onları orada alıkoyun: 
çünkü onlar sorgulanacaklar! 



1 Sâffât, (t. sâfk), insan, melek ve kuş gibi hare- 
ket yeteneğine sahip varlıklar için kullanılır 
(61:4; 24:41; 67:19). îlk üç âyette her çeşidiyle 



''itaatkar_yarhWann'' kastedildiğini 165. âyet 
teyit etmektedir. Kasıt vahyin kendisi de olabi- 
lir (Râzî). Bu durumda vahiy benzer örneklerde 



CUZ23 



-»Şs^S^Sî»- 



37 / SÂFFÂT SÛRESİ 



•N^Ss^» 



885 



QJ 



olduğu gibi (35:31; 36:2) inşa edici bir özne ola- 
rak öne çıkar. Sâffât hem "sıraya dizenleri", 
hem de "sıraya dizilenleri" ifade eder. Böylece 
şu anlama ulaşılır: "Şahit olsun vahyin sıraya 
dizdiği itaatkar kullar ve/veya kulları hizaya 
sokan sıra sıra âyetler". 

2 Tâliyât: Nasıl ki sâf bir amaca ulaşmak için 
yan yana dizilmekse, tilv ya da tilavet de "bir 
mâna oluşturmak için yan yana gelmek" tir. Ka- 
tade bununla "vahyi okuyup izleyen kimsele- 
rin" kastedildiğini söyler (Taberî). 

3 Meşârık, "güneşin doğum yerleri". Zımnen: 
Vahiy güneşinin kaynağı bir fakat doğum yerle- 
ri, muhatapları, dilleri farklı farklıdır. 

4 Lafzen: "gezegenlerin". Burada kastedilen gök 
cisimlerinin kendileri değil ışıklarıdır. Dolayı- 
sıyla "yakın gök" ifadesi, ışığı dünyaya ulaşan 
yıldızların bulunduğu tüm uzayı kapsar. 

5 Veya: "kontrol dışı". el-Mârid, "kontrol dışı" 
{el-haric 'ani't-ta'ah) anlamını da içerir. Gaybı 
bildiğini iddia eden ve kendi kendini gerçekleş- 
tiren kimi kehanetlerle insan iradesini zaafa 
uğratan şeytanlar ve şeytansılar. el-Mârid'm 
"soyutlayan, yalıtan, soyan" anlamı göz önüne 
alındığında, her tür kehanet teşebbüsünün "bil- 

1,4, ,,. ■ * , •■ L.ı.i....'' I\\ial :<\ 



giyi amacından soyutlamak", bir tür "hakikat 
hırsızlığına soyunmak" olduğu anlaşılır. 

6 Yani: Melekler âlemini ve özellikle vahiy me- 
leğini. 

7Krş: 7:18 ve 17:39. 

8 Sâkıb, "oyan, delik deşik eden, yakan, kalbu- 
ra çeviren bir kor alev" [Lisân). Kelimenin belir- 
siz olması, bu kor alevin gördüğümüzün dışın- 
da, şaşırtıcı mahiyetine delalet eder. 

9 Zımnen: Şeytan ve tüm şeytansılar gibi, yara- 
tılıştan gelen sınırlılıkları çoktan aştıklarım, 
dolayısıyla ilâhi yasalarının kendilerini bağla- 
madığını mı düşünüyorlar? Bu âyet "Allah ya- 
rattığını bilmez mi?" (67:14) âyeti ışığında anla- 
şılmalıdır. Parantez içi açıklamamızın gerekçe- 
si budur. 

10 İnsanın elementer kökeni için 23:12 not 12. 

11 'Acihte fiilinin ikili anlamı gereği zımnen: 
Allah'ın yaratışına hayranlık, buna rağmen in- 
karcıların direnişine şaşkınlık... 

12 18. âyet ışığında bu ibare, alttan alta babalar- 
la yüzleşme korkusunu îmâ eder. 

13 Cahîm'm bu anlamı için bkz: 22:51, not. 



886 



$S^~^P=^£ 



37 / SÂFFÂT SÛRESİ 



•^3^ 



CUZ23 



25 (Denilecek ki): "Ne oldu, neden birbi- 
rinize yardım etmiyorsunuz?" 26 Ama 
hayır, onlar o gün Allah'a ister istemez 
teslim olacaklar. 27 Ve birbirlerine yöne- 
lerek yardım talebinde bulunacaklar. 

28 (Bir kısmı) şöyle diyecek: "Siz bize hep 
sureti haktan görünerek yanaşırdınız." 1 ® 

29 (Diğerleri) "Asla" diyecekler, "Siz za- 
ten hiç inanmamıştınız! 30 Hem bizim si- 
zi zorlayacak bir gücümüz de yoktu: bila- 
kis siz küstah ve azgın bir topluluktunuz! 
31 Fakat şimdi Rabbimizin sözü hepimi- 
zin aleyhine gerçekleşti: hepimiz (yaptık- 
larımızın) acısını elbette tadacağız. 32 Fa- 
kat biz sizi (aldatmadık), açıkça saptırdık; 
çünkü biz zaten sapıtmış kimselerdik. 2 

33 Şu halde onlar o gün azapta da ortak 
olacaklar,- 34 çünkü Biz suçu tabiat hali- 
ne getirenlere işte böyle davranacağız. 

35 Şu bir gerçek ki, ne zaman kendilerine 
"Allah'tan başka ilâh yoktur" denilmiş- 
se, mutlaka küstahça kibirlenmişler 36 
ve "Ne yani, şimdi kalkıp da mecnun bir 
şairin sözüne uyup ilâhlarımızı mı terk 
edelim?" demişlerdir. 3 

37 Hayır! Bilakis o, hakikati getirmiş ve 
(önceki) elçileri tasdik etmiştir. 

38 Şu kesin ki siz, acıklı bir azabı hak et- 
tiniz 39 ve yaptıklarınızın dışında bir 
şeyle cezalandırılmayacaksınız. 

40 Ancak, imanını saf ve temiz tutma ça- 
balarım Allah'ın desteklediği 4 kulları ha- 
riç: 41 işte onlar için (âhirette) belirlen- 
miş bir rızık vardır; 42 lezzet kaynağı her 
tür ürün... 5 Zira onlar (tarifsiz bir) ikra- 



1 Lafzen: "sağdan gelirdiniz". Zaten min yerine 
'an gelmesi "sureti haktan" yan anlamını verir. 

2 Zımnen: "peşimize takılırken bunu hesap et- 
meliydiniz". Bu âyet, 28. âyetteki "aldatma" 



■)*^iii^*<| 



Jls I j %3 üyd^L~* ^_jl! I ^J6 Jj â;.| üjj^b-> V çvĞ=ü U 

,, /, ,>>>.> s ~'_ ,,. - >, —,.. „ *„ ,) > „, 

uİjju rt L;„S ~£=üt İ^IS |W| 0^3aL--jl> <*&-*-> tJ^- p g ■/? *-> 

. ,<,,..>s, , v , ' i' i ,' ,„,»'- .... ' > ~- s J ,.», 

S '»»> E '° ' ' > ~' > -i ,' 

Vj ujıjşo Uj@<vJ"iM ^IJ^ 1 ! >**1JJ f&!@ S^-A^ 1 

H-İ*? cP^ >@ O 3&° Ja£ j^jIS' f||> ^-& tjjkl I o I^jIî 



ma mazhar olacaklar; 43 nimetlerle tıka 
basa dolu olan cennetlerde; 44 muhteşem 
tahtlarda birbirlerini sevgi dolu gözlerle 
süzerek... 45 Aralarında kaynak suların- 
dan doldurulmuş kristal kaseler dolaştırı- 
lacak; 46 içenlere tarifsiz bir lezzet veren 
berraklıkta olacak; 47 ne zahmet verecek 
ne de sarhoş edecek; 48 ve yanlarında gö- 
zü dışarıda olmayan 6 tatlı bakışlı eşler,- 

49 sanki kumda gizlenmiş deve kuşu yu- 
murtaları gibi kusursuz... 

50 İşte onlar da (berikiler gibi) 7 birbirleri- 
ne yönelerek sualler soracaklar. 

51 İçlerinden biri diyecek ki: "Bir zaman- 
lar benim bir arkadaşım vardi; — > 



suçlamasını red içindir {Kış: 14:22). 

3 İlk inkarcı muhataplar şiir-kehanet ve şair- 
cin arasında zorunlu bir ilişki olduğunu düşü- 
nüyorlardı (Bkz: 26:224, not 6). 



CÜZ 23 _^^ 37 / SÂFFÂT SÛRESİ ^^, 887 

4 Muhlasîn'in bu anlamı için bkz: 15:40, not. mayan, gözü ve gönîü eşine dönük eşler. 

5 Fevâkih (t. fâkihe) için bkz: 36:55, not. 7 Zımnen, 27. âyette yer alan: "Cehennemlik- 

6 Bu ibare hakkında bkz: 55:56, not 6. Bir başka lerin kendi aralarında yaptıkları gibi.." 
ifadesiyle: Yüzünde göz izi, gözünde yüz izi ol- 



*fe^54 



*■ 



haki iMaJa ko^ru "f .,,.-., L. 4c> 



888 



*$=^£^4» 



37 / SÂFFÂT SÛRESİ 



«¥^Şt^¥ 



CUZ23 



< — 52 bana, "Sahi, sen gerçekten de onun 
doğruluğunu tasdik mi ediyorsun?" der- 
di; 53 "Ne yani, biz ölüp gittikten, toza 
toprağa karışmış bir iskelet halini aldık- 
tan sonra hesap vereceğiz, öyle mi?" (di- 
ye eklerdi); 54 (Sözüne devamla) sordu: 
"Onun halini görmek ister misin?" 

55 Bunun üzerine bakar ve onu dehşet 
verici bir ateşin göbeğinde görür ; 56 
"Aman Allah'ım!" der, "Az kalsın beni 
de mahvedecektin! 57 Eğer Rabbimin 
yardımı olmasaydı, ben de burada tutu- 
lanlardan olmuştum! 58 (Cennet arka- 
daşlarına yönelerek): "Biz bir daha asla 
ölmeyeceğiz, değil mi? 59 (Ölüm) sadece 
şu ilk ölümümüzdü; ve biz artık asla aza- 
ba uğratılmayacağız (değil mi)? 60 Evet 
bu, işte budur muhteşem zafer!" 

61 Çalışıp çabalayanlar, işte buna benzer 
bir akıbet için çalışmalılar. 

62 Şimdi konuğu böyle ağırlamak 1 mı iyi- 
dir, yoksa zehir zakkumla (ağırlamak) mı? 2 

63 Şüphe yok ki Biz onu zalimler için bir 
imtihan vesilesi kıldık: 3 64 Elbet o cehen- 
nemin ta orta yerinde yetişen bir ağaçtır; 
65 tomurcukları, yeleli yılanların başları 
gibi (albenili)dir; 4 66 ve onlar kesinlikle 
ondan yemeye ve karınlarını onunla tıka 
basa doldurmaya mecburdurlar,- 67 sonra, 
onun üstüne bir de yürek dağlayıp iç kal- 
dıran bir kokteyli 5 yudumlayacaklar; 68 
neticede son durakları, elbet gözleri falta- 
şı gibi açan ateş 6 olacaktır. 

69 Çünkü onlar sapık atalarının başlarına 
sardığı geleneği izlediler,- 7 70 fakat kendileri 



Çtf' 



o^ L * il ® Cj-ij^^ ] Cr-t ^~-^=^ J>j ü~ V^J j 

5ı|| i^j&L ljJ~i U3 u-J jVi H3^ vı @ }j ,si^. 

\ " y " ' l *■ '■* 

illi lidii d t @ f ^ijj ı s^_S f\ -§jj j^L Jjüiî © 

V a ^ ^ ,, £ 

^ <■> ^ ,-0 JSO^^ .-a' o !^ 5 ^> i J » 

V .,--0 »/ y ( / *^ a-~ ^, ^t T 

^J jVt jiS'I ^ili J^> alî} üji-^ ffJ^ 1 cr 1 ^ f4^ 

î-İLc- OlS" <—&;■ != - = ■ jJajlî@ ^jjjj^o jvJ-İ Lİüj! JÜjî® 

£_y IL jU OiJ } @ j^aiÜJ S <îl I StİA V] @ 5j jOİİJ I 

|n| ~-JixJl ujWl ^ <Ia!_5 oLlLİjj® <^>î-~>">-" X— *Ji 



atalarının izinden akılsızca seğirtiyorlar! 8 

71 Doğrusu, onlardan öncekilerin çoğu 
da sapmıştı; 72 ve elbette onların arasına 
da uyarıcılar göndermiştik: 73 dön de bir 
bak şu uyarılmış olanların akıbeti nasıl- 
mış? 74 Bunun tek istisnası var: imanını 
saf ve temiz tutma çabalarını Allah'ın 
desteklediği samimi kullar! 9 

75 DOĞRUSU, (onlardan biri olan) Nûh 
da bizden imdat dilemişti; ve onun imda- 
dına derhal yetişmemiz de güzeldi: 76 zi- 
ra onu ve (inanç) ailesini 10 büyük bir ba- 
direden kurtarmıştık; — > 



1 Nuzulen, misafire verilen mükellef ziyafet ve 
ziyafet sofrasına verilen isim {Lisân). Vahyin 
inişi de nüzul ile ifade edilmiştir. Zira vahiy, 
insanlığın önüne serilmiş bir gök sofrasıdır. O 
sofra, kendisinden beslenen insanın dizine der- 
man, gözüne fer, yüreğine ferman olarak yürür 



ve sonu cennetle noktalanan zorlu yolu insan 
ancak bu takviye/takvâ ile tamamlayabilir. 

2 Lafzen: "zakkum ağacıyla mı". Anlamı için 
muhtemelen Kur'an'da ilk geçtiği 44:43'e bkz. 
Daha önce inan söz konusu âyete inkarcı mu- 



CUZ23 



•f^3S^* 



37 / SÂFFÂT SÛRESİ 



»#s3£st« 



889 



hataplar "Cehennemde ağaç mı bitermiş?" 
gibisinden itiraz etmiş olmalılar ki, özellikle 
63. âyet buna bir cevap olarak inmiştir. Son söz 
edildiği 17:60'ta "cehennem ağacı" olarak ge- 
çer. 

3 Kur'an'da imtihan vesilesi kılman diğer un- 
surlar için bkz: 17:60, not 7. 

4 Lafzen: "şeytanların başlan". Devamı zım- 
nen: "..fakat içinde ölümcül bir zehir barındır- 
maktadır". Araplar bir taç gibi başında taşıdığı 
göz alıcı yelesiyle meşhur olan zehirli bir yılan 
türüne [hayyetun lehâ 'urfun) Şeytan adını ve- 
rirler [Lisân ve Tâc } krş: 36:60, not). Bir hadiste 
son derece tehlikeli olan bu "Şeytan"m görül- 
düğü yerde öldürülmesi emredilir. Bizce zehirli 
cehennem ağacının tomurcuğuyla Şeytan adı 
verilen bu yılanın göreni hayrette bırakan yele- 
li başı arasında bir benzerlik kurulmaktadır 
(Krş: Ferrâ ve Zeccâcj. Göreni büyüleyen bu ze- 



hirli cazibe, arkasında ölümcül bir tehlikeyi 
saklamaktadır. Muhtemelen çiçeklerinin koku- 
su ve görüntüsü güzel fakat zehirli bir bitki tü- 
rü olan Nerium Oleander cinsine de, bu özelli- 
ği dolayısıyla "zakkum" adı verilmiştir (Krş: 
44:43, not). 

5 Sadece burada kullanılan şevhen, "karışım, 
kokteyl" anlamına gelir (Râğıb ve Ferrâ). 

6 el-Cahîm'i bu şekilde çevirimiz için bkz: 
22:51, not. 

7 ElfeVz (leffe'den) ilişkin özgün çevirimizin 
gerekçesi için bkz: 2:170, not 1. 

8 el-Har', "öndekine yetişeyim diye dengesiz ve 
düşüncesizce, yani çılgınca koşmak". 

9 Muhlasîriin bu anlamı için bkz: 15:40, not. 

10 Ehl ile "inanç ailesi" kastedilmiştir. Açıkla- 
yıcı bir not için bkz: 27:57, not. 



^r-~~3ç^--S ' * 



890 



»N^SsJ* 



37 / SÂFFÂT SÛRESİ 



»N3^ 



CUZ23 



< — 77 onun (inanç) soyunu da baki kıl- 
dık: 78 geriden gelenlerin zihninde ona 
dair (örnek) bir hatıra bıraktık: 79 Bütün 
milletler arasında Nuh'a selam olsun! 1 

80 Elbet Biz, iyi olup güzel davrananları 
işte böyle ödüllendiririz; 81 çünkü o, Bi- 
zim gerçek iman sahibi kullanmazdandı; 

82 nihayet (inkârda direnen) diğerlerini 
boğulmaya terk ettik. 

83 VE onun tarafında 2 saf tutanlardan biri 
de elbet İbrahim idi: 84 Hani o Rabbine arı 
duru bir kalp ile 3 yönelmişti; 85 o zaman 
babasına ve kavmine şöyle demişti: "Siz- 
ler nelere tapıyorsunuz böyle? 86 Ne yani! 
Allah'ı bırakıp da uyduruk ilâhlara tap- 
makta ısrar mı ediyorsunuz? 87 Sahi siz, 
âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?" 

88 Ardından yıldızlara bir göz attı 89 ve 
"Ben rahatsızım!" 4 dedi. 90 Bunun üzerine 
etrafındakiler, ondan yüz çevirip gittiler. 

91 Derken o, onların putlarına usulca yak- 
laştı ve "Ne! Yoksa (önünüze konulanlar- 
dan) yemiyor musunuz?" dedi (ve ekledi): 

92 "Size ne oldu böyle, yoksa konuşamı- 
yor musunuz?" 93 Ve onların üzerine aba- 
nıp bütün gücüyle 5 vurmaya başladı. 

94 Derken etraftan koşuşarak başına 
üşüştüler. 

95 O dedi ki: "Elinizle yonttuklarınıza 6 
mı tapıyorsunuz? 96 Oysa sizi de yont- 
tuklarınızı da yaratan Allah'tır." 

97 Onlar "Onu (yakmak) için bir yapı ya- 
pın ve onu çılgınca yanan ateşin ortasına 
atın!" dediler. 

98 Böylece ona zarar vermek istediler, 



M2M 



> > >'S*İ . 






-Jıjıâ 



jlij@5Jİ_l'iJl ^U illimi fol <l_> Ijil^lîflçv^^iJt 



' 5^ l - Jİ S-" <: " İ * l ^ i:, ]l5 jj 



^jsujüı 



ama biz onları rezil ettik. 

99 Ve (İbrahim) "Ben Rabbime (kulluk 
edebileceğim bir yere) gideceğim/ O bana 
yol gösterecektir" diyerek (şöyle yalvardı): 

100 "Rabbim! Bana erdemli bir (evlat) ba- 
ğışla!" 101 Bunun üzerine ona uyumlu ve 
olgun bir oğlan çocuğu müjdeledik. 8 

102 Derken çocuk onun çaba ve tasasına 
ortak olacak olgunluğa eriştiğinde, (İbra- 
him) şöyle dedi: "Yavrucuğum! Kendimi 
rüyada seni kurban ederken görüyorum; 
bir bak bakalım, sen bu işe ne dersin?" 

(Oğul) "Babacığım!" dedi, "Sana emredi- 
leni yap ; inşaallah beni sabredenlerden 
bulacaksın." 



1 Çağları aşarak gelen bu ilâhi selam, bu kıssa- beye bırakılan her hoş seda baki kalır! 
ların amacım muhataba beyan içindir: Kimin 2 Şî'a için bkz: 30:32, not. 
izinden gidiyorsan onu seç! Unutma: gök kub- 3 Kalb-i selîm için krş: 26:89. 



CUZ23 



~»£s3£3#*- 



37 / sâffât sûresi 



*^-~ş£~-S?» 



891 



4 Muhtemelen tevriyeîi bir ifade (Hz. Yusuf'a 
ait benzer bir ifade için krş: 12:23). Etrafındaki- 
ler onun yıldızlara bakarak hastalanacağını 
okuduğunu sandılar. Fakat o, kavmin bu yöne- 
lişinden duyduğu rahatsızlığı dile getiriyordu. 

5 Lafzen: "sağ eliyle", mecazen: "bütün gücüy- 
le". İmanın sahibine kazandırdığı celadet ve ce- 
saret vurgulanıyor. Puta tapan insana değil tapı- 
lan nesneye vurması, suçluyu değil suçu hedef 
alması anlamına gelir. Aynı incelik yine aynı 
kıssanın anlatıldığı 19:42'de de görülür. 

6 Yontulmuş heykellere delalet eder [nehhât: 
"heykeltıraş"). 

7 Krş: "Bana, Rabbime doğru yürüyen bir mu- 



hacir olmak düşer" (29:26). 

8 Bu oğulun İshak mı, İsmail mi olduğu tartışıl- 
mıştır. Yahudiler îshak olduğunu savunur. Oy- 
sa ki Tekvin 22:2'de "biricik/ilk oğuP'dan söz 
edilir. "Biricik/ilk oğul"un İsmail olduğunda it- 
tifak vardır. Bu durumda ilgili Eski Ahid metni- 
ne "İshak" adı sonradan eklenmiş olmalıdır 
(Bkz: İbn Aşur). Her iki oğul da müjdelenmiştir. 
Fakat İsmail İbrahim'in duasına icabet olarak, 
İshak ise mucize olarak. 112. âyette ayrıca İs- 
hak'a yapılan atıf "İsmail'dir" diyenleri destek- 
ler. 102. âyet Kurban edilen oğulun "sabreden- 
lerden" olmayı istediğini söyler. Enbiya 85'te 
"sabredenlerden" olarak nitelenen üç peygam- 
berden biri de İsmail'dir. 



«£=™g~s|* 



892 



*N3£N« 



37 / SÂPFÂT SÛRESİ 



*N3£M« 



CÜZ 23 



103 Sonunda o ikisi Allah'a teslimiyetle- 
rinin bir gereği olarak (vardıkları sonuca) 
uydular ve (babası) onu yüzüstü yatırın- 
ca, 104 Biz kendisine "Ey İbrahim!" diye 
seslendik, 105 "Artık rüyanı gerçekleştir- 
miş bulunuyorsun! 7 ' 1 

Nitekim Biz, iyilik yapanları işte böyle 
ödüllendiririz. 

106 Hiç şüphesiz bu, elbet apaçık bir sınav- 
dı; 107 ve Biz ona fidye olarak muhteşem 
bir kurban verdik; 2 108 geriden gelen her- 
kesin zihninde ona ilişkin (örnek) bir hatı- 
ra bıraktık: 109 Selam olsun İbrahim'e! 

110 İyileri Biz, işte böyle ödüllendiririz; 

111 zira o Bizim gerçek mü'min kulları- 
mızdan biriydi. 

112 Bir de ona kendisi sâlih kullardan bi- 
ri olan bir peygamberi, İshak'ı müjdele- 
dik; 113 dahası onu 3 ve İshak'ı mübarek 
kıldık: ama o ikisinin soyundan dürüst 
ve erdemli olan da var, kendisine açıkça 
zulmeden de. 4 

114 DOĞRUSU Biz Musa'ya ve Harun'a 
da lütufta bulunmuştuk; 115 o ikisini ve 
onların kavmini büyük bir musibetten 
kurtarmıştık; 116 ve kendilerine yardım 
etmiştik de, sonunda galip gelen onlar ol- 
muştu. 

117 Onlara (hakkı batıldan) seçip ayıran 
kitabı vermiş 118 ve o ikisini dosdoğru 
yola yöneltmiştik; 119 nihayet geriden 
gelen herkesin zihninde o ikisine ilişkin 
(örnek) bir hatıra bıraktık: 120 Selam ol- 



1 Rüyasını gerçekleştirmişti, çünkü rüyada 
"kurban etmiş halde" değil "kurban ediyor- 
ken" görmüştü. Amaç oğlunu kurban etmesi 
değil, Allah'a teslimiyetinin smanmasıydı ve 
sınavdan alnının akıyla çıkmıştı. Hz. İbrahim 
bir "trajik kahraman" değil, tam teslim olmuş 



£H-jfe»xfi 



U «_Ja£- £_j.L «LLoij^ ( j_ ! ^«JI İJ_11)I j$5 IJLa il 



ül 



"S? 0*+* <l -~tU çvJLbj ^j—,^.^ U^jjJ ^ j ^^«.^ul ljr U- j 

-- £ > 

J^o U^js^âJ U^U_j»*jj§m|! ÜJ_^A_J ^j-^-uJ^ L5 ic UJU JUUJ 

ia\jCai\ 1_İaILoaj|™| ^.. ; .?_^Ljt vlıLi^=*JI HilllÜlj 

d j^— ^^Jt cSJ^İ _İİİJ^= U]t@ U_5jij <_$-»>« c^ 






sun Musa ve Harun'a! 

121 İyileri Biz işte böyle ödüllendiririz: 

122 zira onlar, Bizim gerçek mü'min kul- 
larımız arasmdaydılar. 

123 ŞÜPHE yok ki İlyas da elçilerden bi- 
riydi; 5 124 Hani kavmine demişti ki: "Ne 
o, sorumluluğunuzu idrak etmemekte di- 
renecek misiniz? 125 Ba'le 6 yalvarıp ya- 
kararak, Sanatkarların Mükemmelini 7 
göz ardı edeceksiniz, öyle mi ; 126 Al- 
lah'ı, hem sizin hem de önden giden ata- 
larınızın Rabbi olanı? 



bir mü'mindi. 

2 Yani bir sonraki âyetle birlikte: Allah-insan 
ilişkisinde mesafe bulunduğu sahte duygusu- 
nun geçersizliğini ifade eden kurban ibadetini 
teşri kılarak, İbrahim ve oğlunun anısını ebedi- 
leştirdik. 



CUZ23 



*5S^S5S#» 



37 / SÂFFÂT SÛRESÎ 



-»?s3£N*- 



893 



3 Buradaki zamir İbrahim'i de kurban olan ogu- 
lu da gösterebilir. Devamında gelen tesniye za- 
mirinde imin zutriyyetihima) kastedilen iki kişi 
İbrahim'in soyunu sürdüren iki oğul olmak du- 
rumundadır. Şu halde ilk zamirin İsmail'i gös- 
termesi daha makuldür. Bütün bunlar kurban 
edilen oğlun İsmail olduğu görüşünü destekler. 

4 Kutsallık kisvesine bürünmüş Yahudi ırkçılı- 
ğını red. Ayrıca krş: "Sözüm (senin soyundan 
bile olsa) zalimler için asla geçerli değildir" 
(2:124). 

5 İsrâiloğulları peygamberlerinden Elijah (I. 
Krallar 17 ve II. Krallar 1-2). MÖ. 9. yüzyılda 
Kral Ahab zamanında Kuzey İsrail krallığına 



gönderildi, ardından Elişa (Elyesa) geldi. 

6 Ba'l, Fenikelilerin en büyük erkek tanrısı. 
Muvahhid olan İsrâiloğullarmm Ba'l putuna 
tapma sürecinin kısa hikayesi şu: Kral Ahab bir 
adamın değerli arazisine el koydu. Hz. İlyas bu 
zulme karşı çıktı. Kral "Sen benden yana değil- 
sen ben de senden yana değilim" diyerek Al- 
lah'ı bırakıp komşu putperest kavmin putu 
Ba'l'e tapmayı emretti. 

7 Halttın "icat" vurgusuyla. Zira bu bağlam 
Ba'l putundan söz edilen bir bağlamdır. Zımnen 
sizi bu sanat eseri olan yontular cezbediyorsa 
eğer, onların hammaddesini de, ustalarını da 
yaratan Sanatkarlar Sanatkarı ne güne duruyor. 



*N=3£s#ı 



894 



*^?^ 



37 / SÂFFÂT SÛRESİ 



•*s3£N» 



CÜZ 23 



127 Derken onu da yalanladılar; bu yüz- 
den onlar elbette yargılanacaklar. 128 
Ancak, Allah'ın inancını saf ve temiz tut- 
ma çabasını desteklediği samimi kullar 1 
hariç. 129 Ve geriden gelen herkesin zih- 
ninde ona ilişkin (örnek) bir hatıra bırak- 
tık: 130 Selam olsun îlyas ve onun takip- 
çilerine! 2 

131 İyileri Biz, işte böyle ödüllendiririz,- 

132 zira onlar, Bizim gerçek mü'min kul- 
larımız arasındaydıiar. 

133 ŞÜPHE yok ki Lût da elçilerden bi- 
riydi. 134 (Kavmi helak) olduğu zaman, 
onu ve (inanç) ailesini toptan kurtarmış- 
tık; 135 geride kalıp toz olmayı 3 tercih 
eden yaşlı bir kadın dışında: 136 en so- 
nunda, diğerlerinin tamamını kahrettik; 
137 ve siz onların mekânlarından gelip 
geçmektesiniz; her sabah 138 ve her ak- 
şam... 

Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? 

139 ŞÜPHE yok ki Yûnus da elçilerden 
biriydi; 140 hani o efendisinden kaçan bir 
köle 4 gibi ağzına kadar dolu bir gemiyle 
kaçmıştı; 141 bunun ardından kur'a çe- 
kilmiş ve hayatı kayıp (denize atılmıştı); 
142 derken o derin bir pişmanlıkla kıvra- 
nır bir haldeyken iri balık tarafından ya- 
kalanmıştı,- 5 143 fakat o eğer Rabbinin 
yüceliğini sürekli hatırda tutan biri ol- 
masaydı, 144 yeniden diriliş gününe ka- 
dar onun karnında kalacaktı. 

145 Sonunda Biz onu bitkin bir halde ıs- 
sız ve çorak bir kıyıya çıkarttık,- 146 ve 
onun başucunda bodur ve bol hevenkli 
bir bitki yeşerttik. 6 

1 Muhhsîn için bkz: 15:40, not. 

2 îlyâsîn okunuşu İiyas'm çoğulu olarak anla- 



5-©^ 



igı ^iAİIİir} iılıŞj İl ^ jJj*'JJ\ jJ û*J hj 






i > 



! > 



^ı İIilJiS 









>U-î~ 



-4 * ' , 



„ , T „ ,, , i,* ', • ' 



147 Yine onu yüz bin, hatta daha fazla ki- 
şiye (yeniden) elçi gönderdik; 148 bu kez 
onlar iman ettiler; bu yüzden Biz de onlara 
bir müddet müreffeh bir hayat yaşattık. 7 

14? İMDİ onlardan şu sorunun cevabını 
iste: "Senin Rabbinin payına yalnızca 
kızlar onlara da oğullar düştü, öyle mi? 

150 Yoksa melekleri dişiler olarak yarat- 
tık da, buna onlar mı tanık oldular? " 

151 Bakın, işte bu tiplerin iftiraya düş- 
künlüklerinden dolayı ısrarla dedikleri 
şudur: 152 "Allah doğurdu!" Onlar var ya 
onlar, kesinlikle yalan söylüyorlar. 

153 Sahi, O kızları oğlanlara tercih mi et- 
miş? — > 



silmiştir. "İfyaslar", yani "îlyas ve onun yolun- 
dan gidenler" anlamına gelir (Ferrâ). Öyle anla- 



CÜZ 23 



»j-3^ 



37 / SÂFFÂT SÛRESİ 



^^^^ 



895 



sumaktadır ki bu selam peygamberler zinciri- 
nin son ve en büyük halkası olan Hz. Muham- 
medi de kapsamaktadır (Elmalık). Tûri sînâ' 
(23:20) ile tûri sînîn (95:2) örneği de bunu andır- 
maktadır. İbn Mes'ud îdris (123. âyet) ve îdrâsîn 
şeklinde okumuştur. Buradan yola çıkarak bazı 
yorurncular ; İdris'le İlyas'm aynı peygamberin 
iki farklı ismi ya da iki farklı makamı olduğu 
sonucuna varmışlardır. İrfan ekolüne mensup 
bazı yorumcular bu iki ismin sahibi için tena- 
sühü çağrıştırır şekilde bir tür ölümsüzlük yo- 
rumları yapmışlarsa da, Kur'an'm "Senden ön- 
ce hiç bir insana ölümsüzlük vermedik" (21 :34) 
ifadesi bu tür yorumları boşa çıkarır. 

3 Ğâbirîn için bkz: 26:171, not. 

4 Ebeka, "köle efendisinden kaçtı" anlamına ge- 
lir {Lisân). Hz. Yûnus 'un görev yerini izinsiz terk 
edişine atıf yapan bu pasaj, peygamberlerin de 
kendi iç dünyalarında büyük bir mücadele ver- 
diklerini ifade eder. Son tahlilde, onlara mükem- 
mellik atfeden her düşünceyi red amacı taşır. 

5 Utekame, "yiyeceği ağzıyla kaptı" anlamına 
gelir [Mekayîs). Krş: "Derken o (düştüğü) zifiri 
karanlığın içerisinde "İbadete lâyık başka tanrı 
yok; sadece yüceler yücesi olan Sen varsın: hiç 
şüphesiz ben (bu tavrımla) zalimlerden biri 



olup çıktım!" diye yakarmıştı" (21:87). 

6 Bu anlam için bkz: Ebu Ubeyde. Zımnen şu 
ilâhi yasayı hatırlatır: "Her zorlukla beraber 
tarifsiz bir kolaylık vardır,- evet, her zorlukla 
beraber tarife sığmaz bir kolaylık vardır" (94:5- 
6). Üstad Mevdûdi, 1891 yılında yaşanmış ben- 
zer bir olay nakleder. Bir İngiliz balıkçı teknesi 
balina avı için açıldığı okyanusta büyük bir ba- 
linayı yakalama mücadelesi verirken James 
Bartley adlı balıkçı denize düşer ve balina onu 
yutar. İki gün sonra başka bir tekne tarafından 
yakalanan balinanın karnından Bartley sağ ola- 
rak çıkar [Tefhim). 

7 Buna göre Hz. Yûnus, görev yeri değiştirilerek 
iki defa gönderildiği açıklanan tek peygamber- 
dir. Eski Ahid'in Yûnus Kitabımdan, onun öfke- 
sinin sebebi anlatılır. Buna göre, Allah Hz. 
Yûnus'u önce İsrâiloğuilarına peygamber olarak 
göndermiş, o ise Yahudi olmayanların hidayeti- 
ni çok istediği için (belki de umut kestiği için) 
İsrâiloğullan dışında bir kavme gönderilmek is- 
tiyordu. Eski Ahid'e göre görev yerini terk et- 
mesinin sebebi buydu. Bu kıssa Enbiya, Yûnus 
ve hassaten ilk sûrelerden Kaiem'de Hz. Pey- 
gamber'e Hz. Yûnus gibi olmaması imasıyla yer 
alır. 



896 



«$S^Ş^5$» 



37 / SÂFFÂT SÛRESİ 



•fe^SN* 



CÜZ 23 



< — 154 Ne oluyor size, nasıl böyle hüküm 
verebiliyorsunuz? 155 Hiç mi düşünmü- 
yorsunuz? 156 Yoksa elinize apaçık bir 
belge mi geçti? 157 Eğer doğru söylüyorsa- 
nız, haydi (varsa) kendi kitabınızı getirin! 

158 Bir de Omunla görünmez ve ruhani 
varlıklar arasında bir soy bağı vehmettiler; 
oysa bu görünmez ve ruhani varlıklar da 
bilirler ki, onlar kesinlikle yargılanacaklar. 

159 Yüceler yücesi olan Allah, onların 
her türlü tasavvur ve tanımlarının çok 
çok ötesindedir. 

160 Ancak, inancını saf ve temiz tutma 
çabasını Allah'ın desteklediği samimi 
kulları böyle yapmazlar: 161 çünkü ne 
siz, ne de taptıklarınız,- 162 hiç biriniz 
O'na karşı kimseyi ayartamazsmız,- 1 163 
ancak (göz göre göre) ateşe koşan kimse- 
ler hariç. 

164 Hem, (samimi kullar derler) 2 ki: 'İçi- 
mizde, (Allah tarafından) kendisine bir yer 
tayin edilmemiş hiç kimse yoktur: 165 
evet biziz (emre âmâde olup) saf saf duran- 
lar, elbette biz ; 166 yine biziz (O'nun) yü- 
celiği dile getirenler, elbet biz!" 

167 AMA bir de ısrarla şöyle diyenler var: 

168 "Eğer geçmiş atalarımızdan bize teva- 
rüs eden ilâhi bir uyarı devralmış olsay- 
dık, 169 elbet biz de imanını saf ve temiz 
tutma çabasını Allah'ın desteklediği halis 
kullarından olurduk!" 170 Fakat (vahiy 
gelince de) onu inkâr ettiler,- ama zamanı 
gelince (ne fena yaptıklarını) bilecekler. 

171 Ama doğrusu, has kullarımız olan elçi- 
lerimize geçmişte verilmiş bir sözümüz 
vardı: 3 172 mutlaka kendileri yardıma 
mazhar olacaklar; 173 elbet sonunda galip 
gelecek olan da Bizim ordumuz 4 olacaktır. 



I "" ti 1 M ' • ' #% • ' < ° * t • >?ı - S İl ' I ' * '\- \* " 
1 , > s s ' ı * î 

@ü>i^l2j^U|^ 1 j_-- < al>«^JI<Î5l jile- Vls0Uji-rf4 

VjlL» U j^^jj^şji JLİ> ^a ji Vl 1^^,-jJUj «ûift lül U 
^v| üjj_j-aLJI çvgJ çv^jlH ^JUl^Ji UjIIjÜ üjuİS" o-âli 



AA IjİUI 






İ^SU 



174 Bu yüzden artık onlardan bir süreliği- 
ne uzak dur ; 175 ve sen onları(n zavallı 
halini) gör, zamanı gelince onlar da (ken- 
di perişan hallerini) görecekler. 

176 Sahiden de, onlar azabımızın bir an 
önce gelmesini (gerçekten) istiyorlar mı? 

177 Fakat o aniden kendi mekânlarında 
başlarına indiğinde, uyarılanlar berbat bir 
sabaha uyanmış olacaklar. 

178 Yine de sen onlardan bir süreliğine 
uzak dur ; 179 ve sen gözetle,- onlar da ya- 
kında (günlerini) görecekler. 

180 İZZET VE AZAMET sahibi Rabbin, 
insanların idrak evrenlerinin çok ötesin- 
de aşkın bir yüceliğe sahiptir. 

181 O'nun bütün elçilerine selam olsun! 

182 Ve âlemlerin Rabbine hamdolsun! 5 



1 Ya da zamirin mâ tâ'budûrixx göstermesinden yola çıkarak: "Görünmez varlıkları". Eğer mâ 



CUZ23 



•N^^N. 



37 / SÂFFÂT SÛRESÎ 



-*^^^^*- 



897 



entum 'aleyhi'yi bir kalıp olarak alırsak (Krş: 
3:179) "Üzerinde bulunduğunuz halin (görüntü- 
deki cazibesi) sebebiyle ayartamazsınız" anla- 
mına gelir S Krş: Ferrâ). 

2 Âyet 160'taki "samimi kullara" atıf. Buna, 
161 'de atıf yapılan melekler ve görünmez ruha- 
ni güçleri, hatta 166. âyetteki musebbihûn' dan 
yola çıkarak bütün varlıkları dahil edebiliriz: 
"onun ululuğunu övgüyle dile getirmeyen bir 
tek nesne dahi bulunmamaktadır" (17:44; krş: 
16:48 ve 34:10). 



3 "Geçmişte verilmiş bir söz" sünnetullahtır; 
yani bu konudaki ilâhi yasalardır. 

4 Bu orduya, eşyayı harekete geçiren muharrik 
güçler de dahildir. Nuh'a yardım eden su, İbra- 
him'e yardım eden ateş, Musa ve Harun'a yar- 
dım eden deniz, Yûnus'a yardım eden hayvan 
ve bitki bu orduya dahildir. 

5 İbn Ebi Hatim'in Şabi'den naklettiği bir habe- 
re göre, Hz. Peygamber son üç âyeti toplantıla- 
rın sonunda okumayı tavsiye etmiştir. 



-*k=™3£5=^#- 



A 



38. SÂD SÛRESİ 



►^^^ 



dini girişindeki sâd harfinden alır. Davud peygamberi konu alan kıs- 
sadan dolayı (21-26 ve 30-40) Davud sûresi diye de anılmış, fakat bu 
isim yaygınlaşmamıştır. 



Mekke'de nazil olmuştur. Tüm ilk tertiplerde Kamer- A'raf arasına yerleşti- 
rilirse de bu sıra iniş yılıyla uyuşmamaktadır. İbn Abbas'tan nakledilen bir 
rivayete göre sûrenin 5-7. âyetleri, Mekke ileri gelenlerinin Ebu Talib'in ya- 
nında Rasulullah/m tevhid davetine itirazlarına açıktan atıf içermektedir 
(Tirmizî, Ahmed ve İbn Sa'd). İbn Hişam'm naklettiği bir rivayetten, sûre- 
nin Ebu Talib'in ölümüyle sonuçlanan hastalığı sırasında nazil olduğunu öğ- 
reniyoruz. Ebu Talib Peygamberliğin 9. yılında (m. 619) vefat etmiştir. Şu 
durumda sûreyi 9. yıla yerleştirebiliriz. 

Bu dönem sûrelerinin özelliği, kısa ve özet halde naklettiği kıssalar üzerin- 
den hitap etmektir. Helak olan kavimlerin şahsında müşrikleri uyarırken, 
kendilerine güç ve iktidar verilen peygamberlerin şahsında da Hz. Peygam- 
ber ve mü'minler teselli edilir. Bu aynı zamanda Hz. Peygamber'e gaybi bir 
ihbardır. Tabi ki bu Hz. Eyyub sabrıyla gerçekleşecektir (41-44). Eyyub kıs- 
sası üzerinden Hz. Peygambere sabır telkin edilir. Kıssa anlatımındaki bu 
çift boyutlu süreç, bu sûrenin hemen ardından indirilen A ; raf süresiyle ay- 
rıntı kazanacak, Sebe, Kehf ve Yusuf sûresi ile sürecektir. 

Sûrenin ana teması hatadan dönmekle hatada ısrar etmek arasındaki farktır. 

İlahi bir inşa projesi olan vahye atıfla başlayan ve biten sûrenin girişi bir ön- 
ceki Sâffât'm sonundaki geçersiz mazerete (168-169) bir cevap niteliğinde- 
dir. Haddini bilmezlik ve ataları körü körüne taklide saplanan müşrik mu- 
hataplara hatada ısrar etmemeleri öğütlenir (1-12). Çünkü hatada ısrar eden- 
lerin akıbeti feci olmuştur (13-16). Hz. Davud hatada ısrar etmemenin, Hz. 
Süleyman servet ve iktidarla şımarmamanm güzel birer örneğidir (17-40). Bu 
iki kıssa bağlamında güç ve güç ahlâkı sorgulanır. İktidar ve refahın baştan 
çıkarıcı boyutu dile getirilerek, buna direnenlerle direnmeyenlerin Allah ka- 
tında bir tutulmayacağı vurgulanır (28). Ve ardından sıralanan peygamber- 
lerle hassaten Hz. Peygamber'in tasavvuru inşa edilir (41-48). İyilerin ve kö- 
tülerin âhiretteki ödül ve cezaları ele alınır (49-64). İblis kıssası özelinde, ha- 
tada ısrarın sahibini ne hallere düşürdüğü vurgulanır. Vahyin amacı insanı 
îblisleşmeye karşı uyarmaktır. Bu uyarıya karşı kör ve sağır davrananlar, son 
âyette şöyle uyarılır: "Onun verdiği haberin (gerçek olduğunu) bir zaman 
sonra mutlaka öğreneceksiniz" (88). 

Sûre, Basra taksimine göre 85, Hicaz taksimine göre 86, Küfe taksimine gö- 
re 88 âyettir. 



CÜZ 23 



*^^ 



38 / SÂD SÛRESt 



^^^ 



899 



H2M 



ap^L 



@ 4-iii îj^ii ili Sı fjı>-ı j ı^ı <4JVt Jiiı Q Z>ix 
•Jı ili °b\ \y£\ âjüi ^ 1I4, hl_^ u @ jt^ i^' 

j* SJj ^j) La Jj liiJj ^r» j^==JJI <ûlc- JjJl* <£<£ t3!>b>.| 

-^j y^j cyfy^ f*-^ fi ® v'-^ s ^ >Ç & J5 lS,/ \ 
vijivı 5^ f j>: Jjuulİ u ili @ v^ ( c4 '^^ 



RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA 

1 Sadî 1 

Şeref ve itibar kaynağı olan 2 Kur'an şahit 
olsun! 3 

2 Ama nerde! İnkarda direnenler (aklet- 
mek yerine) yersiz bir gurura ve tarifsiz 
bir nefrete gömülmüşlerdir. 

3 Kendilerinden önce nice kuşakları 
helak ettik; tam bu sırada imdat diledi- 
ler, fakat kurtuluşun vakti çoktan geç- 
mişti. 4 

4 Ve onlar aralarından birinin kendilerine 
uyarıcı olarak gelmesine şaştılar; işte bu 



kâfirler şöyle dediler: "Bu, göz boyamak is- 
teyen yalancının biri. 5 Bütün bu ilâhları 
tek bir ilâha indirgiyor ha? 5 Bunun çok tu- 
haf bir görüş olduğunda hiç şüphe yok." 

6 Onların liderleri öne atılarak (der ki): 
"Devam edin, ilâhlarınıza dirençle sahip 
çıkın; yapmanız gereken tek şey budur! 7 
Biz çağdaş inanç sistemlerinin hiç birin- 
de bunu duymadık; 6 bu desteksiz bir uy- 
durmadan başkası değildir; 8 ne yani, ara- 
mızdan ilâhi mesajın indirileceği bir o 
mu kaldı? " 

Ama hayır, onlar asıl Benim uyarıma kar- 
şı şüpheyle yaklaşıyorlar; dahası, belli ki 
onlar henüz azabımı tatmamışlar. 

9 Yoksa, mutlak kudret ve lütuf sahibi 
Rabbinin rahmet hazinelerinin tasarrufu 
onların elinde mi? 10 Yoksa göklerin, ye- 
rin ve bu ikisi arasmdakilerin mülkiyeti 
onlara mı ait? Haydi o zaman, tüm araç- 
lara sarılsınlar da, (göklerin tahtına) çıkıp 
kurulsunlar bakalım! 

11 Onlar, bozguna uğramış müttefiklerin 
döküntülerinden oluşmuş (başıbozuklar) 
ordusu... 7 

12 Onlardan önce Nûh ve 'Ad kavmi ve 
yüksek sütunlar 8 sahibi Firavun da gerçeği 
yalanlamıştı,- 13 Semud ve Lût kavmi, Ey- 
ke ahalisi de öyle... Adı geçenler de (inkâr- 
da) müttefiktiler. 9 14 Hepsi de elçileri ya- 
lanladılar: Bu yüzden cezamızı hak ettiler. 

15 Ve şu berikiler var ya ; işte bunları bir 
tek bela çığlığı beklemektedir: ilave bir 
nefes bile alamazlar. 

16 İşte onlar, "Rabbimiz! Bizim hesabı- 
mızı Hesap Günü'nden önce, hemen şim- 
di kes!" 10 diye (alay ederler). 



1 Anlamı her ne olursa olsun, Hz. Peygamber'in 2 Veya: "öğüt veren ve uyaran"; ya da "yüce ve 
vahyin bir tek harfini dahi zayi etmeden ulaş- anlamaya açık". Zikr, vahyin insan diline dö- 
tırdığının açık delilidir (Bkz: 68:1, not 1). nüşümünü ifade eder. Mesela, Kur'an vahyi 



900 



•^s^ 3 !» 



38 / SÂD StTRESÎ 



•N3£N* 



CÜZ 23 



Arapça zikredilmiştir. Fakat asıl zikr "şeref ve 
itibar" anlamına gelir. Son vahyin "okumanın 
tüm olumlu anlamlarıyla sürekli okunan" 
mânasına gelen Kur'an adım alması da şeref ve 
itibarmdandır. Zira şerefli ve itibarlı olan sık 
sık anılır ve dillerden, akıllardan, gönüllerden 
düşmez (Bkz: 43:44). 

3 Yemin vaVı ile başlayan 1 6 sûrenin ilki olan 
96:1 'in ilk notuna bkz. 

4 Sadece burada gelen ve lâte hîne menâs deyi- 
mi, Türkçe'deki "geçti Bor'un pazarı" deyimini 
andırır. 

5 Şirki doğuran tasavvurun yapısına dayanarak: 
"Tanrısal nitelikleri bir tek varlıkta mı toplu- 
yor?" 

6 O günün dünyasında muasır uygarlığı (el-mil- 



letu'l-âhirah] Bizans ve Pers temsil ediyordu. 
Türleri farklı olsa da ikisi de şirke ve zulme 
sapmış uygarlıklardı. 

7 "Savaş döküntüsü" tüm zamanlarda Allah'a 
karşı savaş açanların bu savaşı kaybettiklerini 
îmâ eder. 15. âyet bu âyetin devamı mahiyetin- 
dedir. Aradaki âyetler bir tür parantez içi açık- 
lama sayılmalıdır. Zira bu âyetler geçmişte 
kendileri gibi inananların akıbetini ele almak- 
tadır. 

8 Veya: "dikili taş anıtlar". 

9 Hz. Peygamber'in "küfür tek millettir" tesbi- 
tinin Kur'an'daki dayanağı. 

10 el-Kıtta'ya verdiğimiz mâna Ebu Ubeyde'nin 
tercihine dayanmaktadır {Mecaz). 



•^s^ 52 ^ 



CUZ23 



*N3$5s|* 



38 / SÂD SÛRESİ 



»|s^^=f* 



901 



> < 






17 Sen onların bu tür laflarına karşı di- 
rençli ol ve güçlü bir kişiliğe sahip olan 
has kulumuz Davud'u hatırla! Çünkü o 
her daim Allah'a yönelirdi. 1 18 İşte bu 
yüzden, her sabah ve her akşam, onunla 
birlikte emrimize âmâde kıldığımız 2 dağ- 
lar da kudret ve ihtişamımızı dillendirir- 
di; 3 19 katar katar dizilmiş kuşlar da: 4 
bunların hepsi her daim O'na yönelmiş- 
lerdi! 5 20 Biz de onun iktidarını sağlama 
aldık; zira ona adaletle hükmedecek mu- 
hakeme ve anlaşmazlıkları sona erdire- 
cek ikna yeteneği vermiştik. 6 

21 SEN davacıların kıssasından haberdar 



oldun mu? Hani onlar mabedin inziva 
hücresinin 7 (duvarına) tırmanmışlardı. 8 
22 Yanma aniden girdiklerini görünce 
Davud onlardan dolayı telaşa kapıldı. 9 
Onlar "Korkma!" dediler, "Biz (sadece) 
iki davalıyız,- birimiz diğerinin hakkına 
tecavüz etti: Şimdi sen aramızda hakka- 
niyetle karar ver ve doğrudan ayrılma; bi- 
ze de doğru yolu göster! 23 İşte bu benim 
kardeşim; onun doksan dokuz koyunu 
var, 10 benimse yalnızca bir tek koyunum,- 
buna rağmen o, "Onu da bana ver" dedi 
ve dediğini zorla yaptırdı. 11 

24 (Davud) dedi ki: "Doğrusu bu kişi, se- 
nin koyununu alıp kendininkine kat- 
makla sana zulmetmiş. Zaten toplumsal 
hayatı paylaşan insanlar (genellikle) bir- 
birlerinin hakkına tecavüz ederler,- iman 
edip dürüst ve erdemli davrananlar hariç: 
ama böyleleri, ne kadar da az. 

Derken Davud, bizim kendisini sınadığı- 
mızı 12 fark etti; hemen Rabbinden af di- 
ledi ve baş eğip iki büklüm bir halde tev- 
be ederek O'na yöneldi. 

25 Ve Biz de bu (hatasını) bağışladık: el- 
bet onu, Bizim katımıza yakınlık ve gü- 
zel bir son beklemektedir. 13 

26 (Ve nida ettik): "Ey Davud! Elbet sana 
yeryüzünde iktidarı Biz verdik: 14 O halde 
insanlar arasında adaletle hükmet, (kim- 
senin) heva ve arzusuna kapılma ki, son- 
ra seni Allah yolundan saptırırlar. Şu ke- 
sin ki Allah yolundan sapan kimseler, 
Hesap Günü'nü unutmalarından dolayı 
şiddetli bir cezaya çarptırılırlar. 



1 Davud'un sabır ve güçlü kişiliği servet ve ik- 
tidarın ayartıcılığına karşı direnmesini sağla- 
mıştı. Varlığa sabretmek yokluğa sabretmekten 
çok daha zordu. Güç ve serveti Allah'ın desteği, 
bunlardan mahrumiyeti Allah'ın desteğinden 



mahrumiyet olarak algılayan (8. âyet) Mekke 
aristokrasisine Davud hatırlatılarak, Hz. Pey- 
gamber'e de tıpkı Davud'a verildiği gibi güç ve 
iktidar bahşedileceği îmâ edilmektedir. Bilindi- 
ği gibi sıradan bir nefer olan Hz. Davud'a, ata- 



902 



™*^^^^*- 



38 / SÂD SÛRESÎ 



- »^3 ^^*- 



CUZ23 



dan kalan bir mirasla değil ilâhi bir yardımla 
hem iktidar hem de peygamberlik verilmişti. 
İktidar ve nübüvvet, hem dünya hem âhiret sa- 
adetini temsil ediyordu. 

2 Sâhhâmâ: "boyun eğdirdik, emre âmâde kıl- 
dık". Sufunun sevahir, "uysal ve söz dinleyen 
ata denir {Mekâyîs). Muhtemelen teshir 1 in iniş 
sürecinde ilk geçtiği yer burasıdır. Teshir, hem 
yaratılıştaki anlam ve amaçlılığı, hem de ilâhi 
hiyerarşiyi ifade eder (Bkz: 22:37, not). 

3 Yani: O Rabbine yüksek sesle ibadet ederken, 
yankılanan dağlar da sesine ses katardı. 

4 Benzer bir ibare: "saf saf olmuş kuşlar" 
(24:41). 

5 Krş: 21:79 ve 34:10-11, ilgili notlar. 

6 Bu âyet meşru iktidarın zorbalık ve güç te- 
merküzüne değil hikmet ve adalete dayandığını 
ifade eder. Zira devletin imam adalettir. Kay- 
nak dilde deyimsel bir ibare olan îasle'l-hıtâh,- 
Türkçe'deki "ağacı kesip takırtıyı tüketmek" 
deyimine yakın bir anlam taşır. Zımnen, Da- 
vud'un iktidarının bu iki yetenek sayesinde 
sağlamlaştırıldığını ifade eder. Bunlardan ilki- 
nin "en isabetli hükmü verme, düşüncede ve 
eylemde bir şeyi yerli yerine koyma" anlamına 
gelen hikmet olması manidardır. 

7 Mihrâb için bkz: 19:11, not. 

8 Zemahşerî, bu kıssadaki diyalogların tama- 
men "temsili" olduğunu, temsili anlatımın et- 
kili bir tarz olduğunu, kıssanın ahlâkî öğüdü 
üstü örtülü bir biçimde aktardığını dile getirir 
{Keşşaf, krş: Ebussuud). 

9 Fezi'a için bkz: 21:103, not. 

10 Na'ce, "dişi koyun" ya da "dişi sülün". Bu 
"kadm"dan kinaye olarak değerlendirilebilir. 
Hasan Basri'nin de dediği gibi 99 rakamı çok- 
luktan kinaye. Yani: "sahip olabileceğinin en 
fazlasına.." Hz. Nuh'un davet ömrüyle ilgili 
benzer bir örnek için bkz: 29:14, not. 

11 Hz. Ömer'in müslüman oluşuna müşrikle- 
rin itirazı, bunun üzerine kıssada şu öykünün 



anlatılması: "Sizin yüz koyununuz varken, 
bendeki tek koyuna da göz dikiyorsunuz." (23). 

12 "Bu dava münasebetiyle" ya da "Uriah'm 
dul karısıyla". Bu dava ile sınanması, davacıyı 
dinleyip daha davalıyı dinlemeden birincinin 
lehine karar vermesidir (Krş: 21:78-79). Bu, sa- 
nığın savunması alınmadığı için âdil bir yargı- 
lama değildir ve Hz. Davud adaletin tam tecel- 
li etmesini engelleyen bu acele kararından dola- 
yı Allah'a tevbe etmiş olmalıdır. 26. âyetteki 
"insanlar arasında adaletle hükmet" emri, bu 
sonucu doğrulamaktadır. Bu kıssa ile sûrenin 
sonunda anlatılan İblis kıssası arasında bir kar- 
şıtlık ilişkisi vardır. Hatada ısrar etmeyenle ha- 
tada ısrar eden arasındaki fark Davud ve İblis 
kıssalarıyla verilmektedir. 

13 Bu pasajda anlatılan kıssa sonraki müfessir- 
ler tarafından peygamberleri masum kılan ka- 
rakter temizliğinin doğuştan mı, yoksa ahlâkî 
bir gayret ve mücahede sonucunda mı gerçek- 
leştiği tartışmaları ekseninde ele alınmıştır. İlk 
tefsir otoritelerinin kelami polemikten uzak 
tavrı bu konuda 20:121-122 ve 28:15-16'da be- 
lirginleşen Kur'anî prensibe daha uygun düş- 
mektedir. Bu pasajın arka planım Mukatil ve 
Taberi gibi müfessirler şöyle naklederler: Hz. 
Davud'un gönlü evinin damından zaman za- 
man gördüğü güzel bir hanıma meyleder. Araş- 
tırınca hanımın Uriyah adlı bir askerin eşi ol- 
duğunu öğrenir. Uriyah Hz. Davud'un gönder- 
diği bir savaşta ölür. Hz. Davud dul eş ile evle- 
nir ve bu evlilikten Hz. Süleyman olur. Eski 
Ahid'deki anlatım kesinlikle Hz. Davud'a iftira 
niteliğindedir. Bir peygambere zina isnat eden 
bu versiyon kesinlikle reddedilmelidir (II Samu- 
ei, 11:4-5). Hz. Ali bu iftirayı taşıyana iki kat if- 
tira cezası tatbik edeceğini söylemiştir (Keşşaf). 
Kur'an burada hikayenin iftiradan arındırılmış 
şeklini îmâ ederek, Hz. Davud'a gelen iki dava- 
cı üzerinden ahlâkî bir öğüt verir. Zımnen: 
Doksan dokuzu elinde tutanlar, başkalarının 
elindeki bire göz dikmesinler! 

14 Lafzen: "halife yaptık". 



CÜZ 23 



•£s3£s#» 



38 / SÂD SÛRESİ 



-*N^^a$«- 



903 



•M *\- 






27 VE Biz gökleri, yeri ve bunlar arasm- 
dakiieri bir amaç ve anlamdan yoksun 
yaratmadık; 1 bu, inkârda direnenlerin ba- 
kış açısıdır: yazıklar olsun (kendilerini 
mahkûm ettikleri) ateşten dolayı inkârda 
direnen o kimselere! 2 

28 Yoksa iman eden ve ıslaha hizmet 
edenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlarla bir 
mi tutsaydık? Yoksa sorumlu davrananla- 
rı, sorumsuz sapıklarla 3 bir mi tutsaydık? 

29 Sana mübarek bir kitab olan bu 
(Kur'an'ı) Biz indirdik ki, herkes onun 
mesajları üzerinde iyice düşünsün de akıl 
izan sahipleri ders alsın diye. 4 

30 DAVUD'A bir de Süleyman'ı bahşet- 



tik: o ne güzel kuldu; çünkü o sürekli Bi- 
ze yönelirdi. 5 

31 Hani, gün batınıma doğru kendisine 
soylu ve favori atlar 6 sunulmuştu da, 32 
"Elbet ben güzel olan her şeyi severim" 
demişti, "çünkü bana Rabbimi hatırla- 
tır!" 7 Ta ki (bunu) atlar 8 gözden kaybo- 
luncaya kadar tekrarladı. 33 (Ardından) 
"Onları bana getirin!" (diyerek) başladı 
bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya. 

34 Doğrusu Biz Süleyman'ı, vaktiyle tah- 
tının üzerine bir ceset koymakla sına- 
mıştık,- 9 bunun ardından o da Bize yönel- 
miş (ve) 35 "Rabbim!" demişti, "Bana, 
benden sonra hiç kimsenin üstlenmeye 
lâyık olmadığı bir iktidar ver: 10 çünkü 
Sen, evet sensin cömertçe bahşeden!" 

36 Bunun ardından rüzgarı ona âmâde 
kıldık ki, onun emriyle (çalışan gemileri) 
istediği yöne doğru kolayca yüzdürebil- 
sin,- 11 37 yine şeytanlar (gibi dik başlı) 
güçlerden, her biri birer yapı ustası ve 
dalgıç olan kimseleri de 12 (ona âmâde kıl- 
dık); 38 ve zincirlerle birbirine bağlanmış 
daha başkalarını da... 

39 (Ve ona şöyle dedik): "İşte bu bizim ikra- 
rmmızdır; artık onu ister hiçbir hesap yap- 
madan karşılıksız ver, 13 istersen elinde tut!" 

40 Elbet onu da, Bizim katımıza yakınlık 
ve güzel bir son beklemektedir. 

41 VE KULUMUZ Eyyub'u da hatırla: 14 
Hani o Rabbine "(Rabbim!) Şeytan bana 
tarifsiz bir bezginlik ve terkedilmişlik 
hissi 15 vermektedir!" diye yakarmıştı. 42 
(Biz de) "Ayağını yere vur,- 16 bak işte (şu- 
rada) hem yıkanılacak hem de içilecek 
soğuk bir su var!" (demiştik). 



1 Burada "amaçsızlık ve anlamsızlık" mânasın- sı, varlığın belki de istisnası ve göreceliği olma- 
daki bâtıl, hakkın karşıtı olarak kullanılmıştır yan tek yasasıdır. Zımnen: Göğün yerin bir 
(Krş: 14:19, not). Anlamlılık ve amaçlılık yasa- amacı olsun da, insanın bir amacı olmasın mı? 



904 



"^^^N* 



38 / sâd sûresi 



»N^^Sst* 



K*t\Jd~ı JjO 



2 Kur'an'da dünya ve maddî varlık âlemi hem 
yerilir (oyun ve eğlence, tadımlık zevk, zinet, 
zuhruf: sahte cazibe 24:39; 25:23), hem de övü- 
lür (23:115; 38:27 bu âyet, 44:38-39; 30:8, 95:6; 
16:97). Birinciler dünyacıları dengeye çekmek, 
ikinciler çilecileri dengeye çekmek içindir. 
Hırs, tama, dünyevileşme ne kadar kötü ise 
miskinlik, tembellik, çilecilikle başkalarına 
yük olmak da o kadar çirkindir. 

3 "Salih amel" nasıl "ifsad"m karşısına konul- 
muşsa, muttakûn'un karşısına da fuccâr konul- 
muştur. Buna göre fuccâr sorumluluğun zıddı 
bir anlam taşımaktadır. "Yarıp çıkmak", "yırt- 
mak" anlamına gelen fecr'den türetilen el-fu- 
cûr, "sorumsuz davranışlar sonucunda inanç ve 
erdem perdesinin tamamen yırtılması" olarak 
nitelendirilmiştir (Râğıb). 

4 Vahye göre ancak düşünenler akıl izan sahip- 
leridir ve yalnız akıl izan sahipleri ders alır. 

5 Zımnen: İktidar, ihtişam ve servet onu Al- 
lah'tan koparamazdı. 

6 Veya: "Poz veren atlar". Atın tek ayağını öne 
atıp üç ayağı üzerinde duruşuna sufun, bu duru- 
şun sahibi ata da safin (ç. sâfinât) denir. Ciyâd 
"cins ve favori" anlamım vermektedir. 

7 Her güzellik, bilinçli bir tasarımın eseridir. 
Güzele bakıp da o güzelliği yaratanı görmeyen, 
camdan bakacağı yerde cama bakıyor demektir. 

8 Tevârat'm dişillik ta'sı "güneşi" de gösterebi- 
lir (Tercihimiz için krş: Râzî). 

9 Hz. Süleyman'ın tahtının üzerine konulan ce- 
sedin nasıl yorumlanacağı tartışmalıdır. Bu ko- 
nuda klasik tefsirlerde İsrâiliyyat kaynaklı ol- 
dukça hacimli bir menkıbe oluşturulmuştur. 
Bunlar bir mesnetten yoksundur. Bu sembolik 
anlatımda taht Hz. Süleyman'ın siyasi otorite- 
sine, cesetse kendi bedenine tekabül eder. Bir 
otorite ilâhi kılavuzluk ve ahlâkî değerlerden 
yoksun kalırsa, ruhsuz bir cesede dönüşür. Hz. 
Süleyman'ın müteakip âyetteki "Bana, benden 
sonra hiç kimsenin üstlenmeye lâyık olmadığı 
bir iktidar ver" duası da gösteriyor ki, bu ceset 
onun tahtına vâris olan oğlu Rehoboam'dı. 
Duada da belirtildiği gibi, babasının tahtına 
lâyık olmayan bu oğul döneminde Hz. Süley- 
man'ın bıraktığı görkemli devlet parçalandı. 



10 Dünya mülkünün geçiciliğini hiç aklından 
çıkarmayıp, âhiret mutluluğunu ve saadetini is- 
tedi (Elmalılı). Elmalık böyle yorumlasa da, biz- 
ce Hz. Süleyman kendi duasıyla devletinin so- 
nunu hazırlamıştı. Duası tuttu ve tahtına ehli- 
yet ve liyakatten yoksun ve bir "ceset" kadar 
manen ölü olan oğlu geçti. 

11 Bkz: 21:81, not. 

12 Lafzen "şeytanları". Bu şeytanlar 6:112'de 
geçen türden "insan şeytanları" olsa gerektir. 

13 el-Mennu için bkz: 74:6, not. 

14 Krş: 21:83-84. Hz. Eyyub kıssası "sabretmek 
hak etmektir"in kıssasıdır. 

15 Şeytanın verdiği 'azab'ı, "senin Benim kulla- 
rım üzerinde hiçbir etkili gücün yoktur" ( 1 7:65; 
ayrıca: 15:42) âyeti ışığında anlamak durumun- 
dayız. Buna ilaveten, 'azab'm "terk edilmek, 
yalnız bırakmak" anlamındaki etimolojik kökü 
için bkz: 22:25;. 25:69, not. Şeytanın verdiği be- 
lirtilen bu yanıltıcı his "Allah tarafından terke- 
dilmişlik" hissi olmalıdır. Bu elbette vehimdir 
çünkü Allah mü'min kulunu asla terk etmez. 
Bkz: "Allah kuluna yetmez mi?" (39:36). Kul 
Allah'ı terk etmeden Allah kulu terk etmez. 
Eğer musibet sonucunda kul Allah'ı terk etmiş- 
se, musibet asıl o zaman felaket olur, Allah'a 
yaklaştırmışsa saadet olur. Burada bir edep 
vardır. "Yetti gayrı" demiyor. Bezginlik var, 
bunu itiraf ediyor, fakat bu bezginliği Şeytan'a 
nisbet ediyor. Yani içine üflenmiş olumsuz bir 
his olduğunu biliyor. Onu kabullenmemesi, 
onunla mücadele edebilmesi için böyle bakmak 
şart. Âyet tüm muhataplarım böylesi durum- 
lara karşı inşa ediyor. 

16 Buradaki urkud, 20:77'deki ıdnb gibi deyim- 
sel bir kullanıma sahiptir. Bu ibare gayretin 
mümkün olan her türüne teşvikle "ha gayret", 
"çaba göster biraz", "şifa ara", "düş yola" anla- 
mına gelen bir tabir olarak anlaşılmalıdır. 
Kıssanın görünen tarihsel kahramanı Hz. 
Eyyub ise de, gerçek ve zamanlar üstü kahra- 
manı "sabır"dır. Sabrın bu bağlamdaki karşılığı 
hem direniş, hem göğüs geriş, hem de çare 
arayıştır. Eski Ahid'deki nakilden Hz. Eyyub'un 
ağır bir cilt hastalığına yakaladığı çıkarılabilir 
{Eyyub, 2:7). 



CÜZ 23 



»^^^ 



38 / SÂD SÛRESİ 



»¥^=4» 



905 



IjJ J Jj_ (_S_^-£=» J.J ^ <*»-J ç**" ^Uj J 4İAİ 4_J L^Jbjj 

ılı LS^â T 3 *_, û^ıS GL> İî-uj jJ-3 v Lpv ı 

JUlüUÎ l!i jLİÎV 13 ^ j# I J jl ^ jL:j ^13 

© il2 ^ iî U Hîjj ili S] v^'i f P OjÜ^ U 

£1331 *İSLİ ^ ji 13 İLİİ3 f^i »^JIIî l jj» (0 

jlLl I jJLİ $\ \u O-'J. V ^ çUJOİ £> r İÜ 
-"ı'-îı ' l -A-'\ ' >*°K >>< i i. 1* , o, .-ri'j;' •., , '.' 

@ jilji ^ ûL> Cıü ojS iÜ û ^ İs ^ 1IÎ5 ijJis@ 



43 Ona katımızdan bir rahmet ve akıl sa- 
hipleri için bir ibret olmak üzere, (kendi- 
sini terk eden) yakın çevresini ve onlarla 
beraber bir kat daha fazlasını bahşettik. 1 

44 (Ve dedik ki): "Eline bir deste al ve onun- 
la vur! Böylece yemininden dönmemiş 
olursun!" Hakikaten Biz onu pek sabırlı bi- 
ri olarak bulduk: ne güzel kuldu o, gerçek- 
ten o (da) 2 her daim Allah'a yönelirdi. 

45 HAS kullarımız İbrahim, İshak ve Ya- 
kub'u da hatırla; hepsi de güçlü bir kişi- 
lik ve keskin bir idrak sahibiydiler. 46 
Biz onların şahsiyetlerini arı duru bir ta- 
savvurla saflaştırdık (ki, ebedi) yurdu hep 
hatırda tutsunlar; 47 ve elbet onlar, bi- 
zim indimizde pek seçkin, hayırda öne 
geçenler arasmdaydılar. 



48 Yine İsmail, Elyesa ve yükümlülük 
alan kişiyi 3 de hatırla: onların hepsi de 
hayırda öncülük yaptılar. 

49 BU (mesaj) bir hatırlatma ve uyarıdır: 
elbet sorumluluğunun bilincinde olanları 
en güzel bir menzil beklemektedir: 50 
kalıcı güzelliğin üretildiği merkez olan 
cennetlerin 4 kapıları onlar için ardına ka- 
dar dayalı olacaktır. 51 Orada huzurla 
uzanacaklar; ve meyvesine (dek) her çeşit 
lezzetli (yiyecek) 5 ve içeceği talep edebi- 
lecekler,- 52 yanlarında kendilerine denk, 
gözü dışarıda olmayan 6 (eşler) bulunacak. 

53 İşte bu, Hesap Günü için size verilen 
sözdür: 54 Elbet Bizim verdiğimiz bu rı- 
zık, asla tükenme riski taşımamaktadır. 

55 Bu böyledir! Ama elbet bir de haddini 
bilmez azgınlar var ki, onları da en kötü 
bir menzil beklemektedir: 56 cehennem... 
(Onlar da) ona yaslanacaklar: 7 ama o ne 
berbat bir döşektir. 57 Bu (da) böyledir! O 
halde bırak da, (yürek) dağlayıcı ve zift gi- 
bi iç karartıcı zehirli bir azabı sonuna ka- 
dar tatsınlar; 8 58 ve aynı türden ona eşde- 
ğer daha başka azap çeşitlerini de... 

59 (Küfrün rehberlerine denilecek ki): 9 
"İşte şu güruh, körü körüne arkanıza ta- 
kılan yandaşlarınız!" 

(Onlar şöyle cevap verecek): "Rahat yüzü 
görmesin onlar! Elbet onların da ateşe 
girmesi gerek!" 

60 (Körü körüne izleyenler ise): "Hayır, 
(sorumlu) sizsiniz! Asıl siz rahat yüzü 
görmeyin! Bunu başımıza siz sardınız ve 
gele gele en berbat yeri (buldunuz)!" diye- 
rek 61 şöyle yalvaracaklar: "Rabbimiz! 
Bunu başımıza kim sardıysa, onun ateş 
içerisindeki azabını kat be kat artır!" 10 



1 Halkın terk etmesinin önemi yoktu. Asıl ki- 
şiyi Hak terk etmemeliydi. Çünkü Hak, halk 



nezdinde kaybolan itibarı daha fazlasıyla iade 
etmeye kadirdi. 



906 



«fs^$p3#» 



38 / SÂD SÛRESÎ 



•N=3£N« 



CUZ23 



2 "O (da)", yani sınava çekilen "Davud gibi" 
(Krş: 17. âyetin sonu). 

3 Ze'1-kifl hakkında ayrıntı için bkz: 21:85, not. 

4 Cennâtu 'adn için bkz: 13:23, not. 

5 Fâkihe'nin anlamı için bkz: 36:55, not. 

6 Etrâb, nitelediği kimsenin dengini ifade eder. 
Dişi için de erkek için de aynı formda kullanı- 
lır. "Gözü dışarıda olmayan" mânası verdiği- 
miz kâsıratu't-tatf ile bi-hûrin 'îyn arasında bir 
mâna yakınlığı vardır (Krş: 55:72, not; bkz: 
37:48, not). 



7 Cehennemliklerin "yaslanmaları", cennetlik- 
lerin "uzanmaları" ile bir karşıtlık oluşturmak- 
tadır (Krş: 51. âyet). 

8 Ğassâk için bkz: 113:3, not. 

9 Benzer bir diyalogun yaşandığı 37:25-32'deki- 
ne benzer bilinçli bir müphemlik. Muhatabın 
dikkati "kimin" dediğine değil, "kime, neyin" 
denildiğine çekiliyor. Sözün sahibi, 43:77'deki 
bekçi melek olabilir. 

10 Krş: 33:67-68. 



^ f~-CS >---~s^ 



CUZ23 



*^™Ş<^^* 



38 / SÂD SÛRESİ 



»N^ssf* 



907 



aaUJLsU^^ J(j^i\ ly l*Joü \!$ 9l>-j isj İ ili U I^Jli} 

® ji|iİı i>-9i iiıi V] 4J1 ^ U3 jilibı illi ji@ jiljı 

_5* J^tgf jl—üJI jjjül U^ljj l_« $tj!pj jtjotjA_»J! i_jj 
^yijjiîlîl ili I Vl^JI ^^0l|j^0>wil»u j! ( _ 5 _ic.*i , l 

«> ^ '° ' '- v . 1 , T '>.'.>*' 

o--^ ^o s*' s \o S ' ' ° ^ e J ^ 

' .'- ; 5 ' S- . , - ' . 

•—iJ-li-î- 0]j |g| r—t~rj ~jJZ\i 14i» r j->-li Jli @ j-^ 5-* 



62 Bir de diyecekler ki: "Ne oldu da, bir 
zamanlar kendilerini yaramaz adam say- 
dıklarımızdan hiçbirini burada göremez 
olduk? 63 Bir de onları alaya almıştık, de- 
ğil mi? Yoksa (buradalar da), gözden kay- 
bolup saklandılar mı?" 

64 Elbet ateş ehlinin birbiriyle çekişmesi, 
işte böyle gerçekleşecektir. 

65 (EY Peygamber!) De ki: "Ben sadece 
bir uyarıcıyım! Mutlak otorite olan tek 
Allah'tan başka ilâh yoktur: 66 göklerin, 
yerin ve o ikisi arasmdakilerin Rabbi, 
mutlak yücelik, sürekli bağış sahibi!.." 

67 (Yine) de ki: "Bu, muazzam bir haber- 
dir,- 68 sizse ondan yüz çeviriyorsunuz." 



69 (De ki:) "(İnsanın yaratılışını) tartış- 
tıkları zaman, o yüce toplulukta (olup bi- 
tenler) hakkında bir bilgiye sahip deği- 
lim; 70 ne ki bana sadece apaçık bir uya- 
rıcı olduğum bildirilmektedir." 

71 Hani o zaman Rabbin meleklere de- 
mişti ki: "Ben balçıktan bir beşer 1 yarata- 
cağım,- 72 izleyin; ne zaman ki onu şekil- 
lendirmeyi tamamlar da kendisine ru- 
humdan üflersem, derhal yere kapanıp 
onun (hizmetine) âmâde olun!" 2 

73 Bunun üzerine bütün melekler emre 
âmâde oldular; 74 İblis hariç: O büyüklük 
tasladı ve hakkı inkâr edenlerden oldu. 

75 (Allah) "Ey İblis!" dedi, "Ellerimle ya- 
rattığım (beşerin) önünde yere kapan- 
maktan seni alıkoyan şey neydi? (Başka- 
sına boyun eğmeyecek kadar) kibirli mi- 
sin, yoksa kendini (herkesten) üstün gö- 
renlerden biri misin?" 

76 (İblis) dedi ki: "Ben ondan üstünüm: 
(zira) beni ateşten yarattın, onu ise ça- 
murdan yarattın!" 77 (Allah) "Öyleyse, 
çık git bu (yüce) makamdan" dedi, "çün- 
kü sen kendi kendini aşağıladın! 78 Ve 
unutma ki, Hesap Günü/ne kadar lane- 
tim senin üzerine olacaktır!" 3 

79 (İblis): "Rabbim!" dedi, "Madem öyle, 
bana tekrar diriliş gününe kadar süre tam!" 

80 (Allah) buyurdu ki: "Peki, sen artık 
kendisine süre tanınanlardan birisin,- 81 
(tabi ki, sadece tarafımdan) bilinen za- 
man dolup günü gelinceye kadar." 

82 (İblis) bunun üzerine dedi ki: "Senin 
yüceliğine yemin olsun ki, kesinlikle on- 
ların tümünü yoldan çıkaracağım ! 83 Bu- 
nun tek istisnası, onlar arasındaki, ima- 
nını saf ve temiz tutma çabasını destek- 
lediğin samimi kulların olacak!" 4 



1 Beşeran, görünmeyen varlığın karşıtı olan 
"görünen varlık" anlamına (Bkz: 15:28, not). 

2 Aynı metin ve detaylı açıklamalar için bkz: 
15:29. 



3 Benzer bir metin ve bir önceki âyetin sonun- 
daki racîm'le ilgili not için bkz: 15:34-35. 

4 Muhlasîn'e verdiğimiz bu anlam için bkz: 
15:40, not. 



908 



♦n^s^* 



38 / SÂD SÛRESİ 



*M3Ss#» 



CÜZ 23 



84 (Allah) bunun üzerine şöyle buyurdu: 
"İşte gerçek budur ve Ben de bu gerçeği 
dile getiriyorum: 85 Andolsun ki cehen- 
nemi senin (gibiler)le ve sana uyanların 
tümüyle dolduracağım!" 1 

86 (EY Peygamber!) De ki: "Ben bu mesa- 
jı (iletmemden) dolayı sizden hiçbir kar- 
şılık istemiyorum; ben kendi kendini 
zorla yükümlülük altına sokanlardan da 
değilim. 87 Ne ki bu (vahiy), bütün âlem- 
ler için som bir uyarıdır: 88 ama onun 
verdiği haberin (gerçek olduğunu) bir za- 
man sonra mutlaka öğreneceksiniz!" 2 



MSN 



ç4^> dUj ^ j dk* ^44- û^ ^ © Ji* I "ö^> I J j>Jl* JV5 




1 Bakara'da (2:30-39) Âdem'in şahsında adam 
olacakların akıbeti, burada ise İblis'in şahsında 
sapanların akıbeti ele alınıyor. 



2 Zımnen: Ey insan! Öldükten sonra ne olmayı 
düşünüyorsun? İblis mi, Âdem mi? 



^N3^ 



39. ZÜMER SÛRESİ 



A 



_^==3^ 

dmı sadece bu sûrede geçen (71-73) zumer ("zümreler/guruplar") keli- 
mesinden alır. Hz. Aişe'den nakledilen bir rivayetten, sûrenin daha 
ilk nesil zamanında bu adla anıldığını söyleyebiliriz (Tirmizî). 



Mekke'de inmiştir. Bazı âyetlerinin Medine'de indiği iddiası delilden yok- 
sundur. 6. sûrenin girişindeki kriterler de bu iddiayı doğrulamamaktadır. 
"Allah'ın arzı geniştir" (10) ifadesi, hicrete atıf yapar. Sûrenin uzun âyetler- 
den oluşan üslubunun genel karakteri, bunun Habeş hicretinden daha çok 
Medine hicreti olduğunu gösterir. Dolayısıyla sûre muhtemelen boykot son- 
rasında inmiş olmalıdır. Tüm ilk tertiplerde Sebe-Mu'min arasına yerleşti- 
rilmesi bunu teyit eder. Peygamberliğin 1 1 . yılma tarihi endirilebilir. 

Sûrenin ana teması İslâm akidesinin odağı olan tevhittir. Tevhidi zıddı olan 
şirkle birlikte ele alır. Zümer sûresi, vahyin çift kutuplu üslubunun en çok 
göründüğü sûredir. Onun için de Kur'an'ın çift kutuplu/zıt kutuplu üslubu- 
na âlem olan âyet bu sûrede yer alır: 

"Allah, öğretilerin en güzelini, biri diğerine atıf yaparak tekrarlanan, çift ku- 
tuplu bir hitap olarak indirmiştir: (öyle bir hitap ki), Rablerine karşı derin 
bir saygıyla titreyenlerin ondan dolayı tenleri ürperir: ardından Allah'ın 
sonsuz rahmetini) hatırlayınca kalpleri ve tenleri yatışır" (23). 

Tevhid, "inancı saf ve samimi, arı duru kılarak ibadeti yalnız Allah'a has- 
retmek" şeklinde defalarca formüle edilir (2, 3, 11, 14). "Kendini kaybet- 
mek" insanın en büyük hüsranıdır (15). Tevhit binasını tahrip eden şirk ta- 
savvurları ayrıca ele alınır (33, 38, 43-46, 62-67). Her tür şirk "Allah'ın ye- 
tersizliği" sapık fikrine dayanır. "Allah kuluna yetmez mi?" diyen 36. âyet 
bu düşünceyi reddeder. 

Sûrenin 53. âyeti Kur'an'ın en müjdeli âyetlerinden biridir: "De ki: Ey haya- 
tını israf eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Al- 
lah günahların tamamını affedebilir,- zira O çok bağışlayandır, merhamet 
kaynağıdır" (53). Âhiret hayatı bu tema çerçevesinde ele alınır. 

Kûf elilerin 75 âyete taksim ettiği sûreyi Mekke, Medine ve Basra ekolleri 72 
âyete taksim ederler. 



910 



■^ faffTjV ^g^ş»-. 



39 / ZÜMER SÛRESİ 



-»N^^N*- 



CUZ23 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 

1 BU ilâhi mesaj, her işinde mükemmel 
olan, her hükmünde tam isabet kaydeden 
Allah katından indirilmedir: 1 2 bu ilâhi 
mesajı gerçek bir amaçla 2 elbette Biz in- 
dirdik; şu halde, sadece zatına hasredil- 
miş saf ve samimi bir borçluluk bilinciy- 
le Allah'a kulluk et! 3 

3 Değil mi ki böyle bir borçluluk bilinci- 
nin en saf ve samimi olanı, sadece Al- 
lah'a has kılınanıdır! 

O'ndan başkalarını sığınacak otorite edi- 
nenler "Biz bunlara sadece bizi Allah'a 
yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz!" 
(derler). 4 

Şu kesin ki, tartıştıkları her hususta Allah 
onlar arasındaki hükmü verecektir: çünkü 
Allah yalanı tabiat haline getiren hiçbir 
nankörü asla doğru yola yöneltmez. 

4 Şayet Allah bir çocuk edinmek istesey- 
di, yarattıkları arasından elbet dilediğini 
seçerdi; (ama) O yüceler yücesi bundan 
münezzehtir: O mutlak otorite sahibi bir 
tek Allah'tır. 5 

5 O gökleri ve yeri gerçek bir amaçla ya- 
ratmıştır; o geceyi gündüzün başına sa- 



i>*av 






^Mh- 



' es 



^.In il C2IÂİ İi\ jl^İİ jiJu ûl£ğ=Ji Jiln 

îll! jl "t-Jjj j-o l_$JL>Jt ^İJIj ^^isJliJl ^3-jİİI <JJ Vt 
*i==*jj <Uİ o] (_5-Jt)j 5İ t (jJI Lj_j/pL) Vl X— »J-J>î l_i 

_J* j^ ti;- 1 —^ J *ül Ot ÜJ— 4İİ>u 4_j «_ft U (J _S /v^JUJ 

jt_4i3t j_^ijJI -asi ^_» <ül>*l— " *l— İj L2 j-UJ l_Ls 
(_^ J-4 11 j>-^=*i ^W J^j^tj ol^_lJl ^U @ 

@ jLiül j_.jl)l 3-* Vl Lr »— li J-^"^ c£j-^> J^= 



rar, gündüzü de gecenin başına sarar; 6 yi- 
ne O, her biri kendi mecrasında belirli bir 
süreye kadar akıp gidecek olan güneşi ve 
ayı da bir yasaya bağlamıştır. 7 

Değil mi ki, sadece O mutlak üstün ve 
yüce olandır, tekrar tekrar bağışlayandır. 8 



1 Burada Allah için kullanılan 'Azîz ve Hakîm, 
Kur'an için de kullanılır. Dahası burada bu iki 
sıfat el-kitâb'ı da niteleyebilir. Bu da Kur'an'ın 
şuurlu bir özne oluşuna delalet eder. Zımnen: 
Vahiy kendisine özne muamelesi yapanın özne- 
si olur ve onu inşa eder. 

2 Bu ve 5. âyette geçen bi'l-hak, "amaçsızlık" 
anlamına gelen bâtıl' m zıddıdır (Bkz: 14:19, 
not). Ba edatının sebebiyye vurgusuyla mâna 
şöyle olur: "hakikati beyan nedeniyle.." 

3 Dîn, köküne nisbetle "Allah'a borçluluk bi- 
lincini" ifade eder (Bkz: 107:1, not). 

4 Bu âyet tarih boyunca tüm şirklerin sahte ma- 



zeretini ortaya koyar. Esasen şirk Allah'ın ye- 
tersizliği düşüncesinden neşet eder. Buradan 
anlaşılan şirke bulanmış inanç sahiplerinin şirk 
nesnelerini Allah yerine koymadıkları gerçeği- 
dir. Şirk koşulanların sadece "aracı" olduğunu 
onlar da itiraf etmektedirler. Bu da "uzak" Al- 
lah tasavvurunun bir sonucudur. 

5 Allah'a oğul isnadına dayalı tüm şirkler de yi- 
ne aynı sapmaya varıp dayanır: Yetersizlik. Zi- 
ra çocuk edinme, ölümlü olan insanın neslini 
sürdürme ve destek arama ihtiyacından kay- 
naklanır. 

6 Kur'an' da gece-gündüz örneğinin geçtiği her 



CUZ23 



-»N3£M*- 



39 / ZÜMER SÛRESİ 



•fs£3S5#» 



911 



yerde olduğu gibi, burada da hak-batıl, iman- her türü kapsadığına delalet eder. Fakat el-Ğaf- 



küfür mücadelesinin tabiatı dile getirilmekte- 
dir. Tıpkı karanlığı güneş ve ayla etkisizleştir- 
diği gibi küfür ve batılı da vahiyle etkisizleştir- 
meyi dilemiştir. 

7 "Belirli bir süreye kadar"; Evrenin mutlak ve 
sonsuz olduğu düşüncesini red içindir. Teshir 
sırrı için bkz: 22:37, not. 

8 Ğâfir, bağışlayıcılık niteliğine sahip olandır. 
Ğafûr bağışlayıcılık niteliğinin bir türü değil 



far tüm günahları bir seferliğine bağışlama nite- 
liği olana değil, tüm günahları tekrar tekrar sı- 
nırsız kez bağışlama niteliği olana denir. Bu 
isimlerin üçü de Kur'an'da Allah için kullanılır. 
Bu durumda bu isimlerin üçü de Allah'ın gü- 
nahkar kullarındaki üç ayrı duruma mukabil ol- 
malıdır. Birincisi olan Ğâfir zâlim'in zulmüne, 
ikincisi olan Ğafûr zalûm'ün zulmüne ve Ğaffâr 
da zallâm'm zulmüne karşılık olsa gerektir. 



912 



*N3£3#» 



39 / ZÜMER SÛRESÎ 



-*£s^$Ş==|»- 



CÜZ23 



6 O sizi de bir tek canlı varlıktan yarat- 
mış, ondan da eşini meydana getirmiş- 
tir; 1 yine O her iki cinsten dört tür hay- 
vanı 2 sizin yararlanmanız için emre 
âmâde kılmıştır; 3 O sizi (de) annelerini- 
zin karınlarında üç kat karanlığın göbe- 
ğinde birbirini izleyen yaratma aşamala- 
rından geçirerek halk etmektedir. 4 

İşte Rabbiniz olan Allah budur: mutlak 
hakimiyet O'na aittir: O'ndan başka hiç- 
bir ilâh yoktur: böyleyken, nasıl (gerçeğe) 
bunca mesafeli durabiliyorsunuz? 

7 Eğer nankörlük ederseniz, unutmayın 
ki Allah size asla muhtaç değildir; ama O 
kullarının nankörlüğünden hoşnut ol- 
maz; fakat şükredecek olursanız, işte O 
sizin bu tavrınızdan hoşnut olur. 

Hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu 

taşımaz. 5 

En sonunda dönüşünüz Rabbinizedir: o 
zaman size yaptıklarınızın (gerçek anla- 
mım) bir bir haber verecektir: çünkü O 
gönüllerde gizleneni hakkıyla bilir. 6 

8 Hem ne zaman insanoğlunun başına bir 
iş gelse, Rabbine yönelerek O'ndan yalvar 
yakar yardım ister ; ama O'mın sayesinde 
bir nimete kavuşunca da, O'na önceden 
yalvardığını unutur ve başka varlıkları 
O'na eş ve denk saymaya başlar: böylece 
başkalarını da O'nun yolundan saptırır. 

(Bu gibisine) de ki: "Nankörlüğünle az bir 
süre keyif sür ; ama şunu da iyi bil ki, sen 
ateşe lâyık birisin." 

9 Yoksa (böyle biri), gece vakitlerinde 



1 Buradaki nefs'in "Âdem" olduğunu söylemek 
yoruma açıktır. Dolayısıyla ondan yaratılan 
"eş "in Havva olduğunu söylemek de öyledir. 
Arapça'da zevç her iki cins için de kullanılır. 
Nefs ise manevî dişil bir kelimedir. Yahudi kül- 



y fi ' ' 

çS^J> ç-S^-ja ç£=u^j ^J\ çS ^j>-\ jjj Vyj\ j jjj ^3 

4J_« 4_«j 4j_p- til ~_J <_İH L_^U 4_jj Lti^s Ot-İjVl 

»j 3 ^ 1 j-J-^4 Ljüj fo^-UL JİJI îtil cJli 5-i ^1 

^ji j İl^>. ujjı o i», ^ ı_jjLİs.ı jjiiJ Is35 1>^ ! ij^»i 

I i_jL_1^- ^^j **_/»- 1 üjij— jUaJl (_s-i3i ^— *"' *-*— -"'3 ^l 






secde ve kıyamda durup kendisini ibade- 
te adayan, Âhiret kaygısı taşıyan ve Rab- 
binin rahmetini dilenen kimseyle hiç ay- 
nı tutulur mu? 

De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir 
olur mu?" 7 Ne var ki, sadece akleden kal- 
be sahip olanlar bunu kavrayabilir." 

10 (Ey Peygamber!) De ki: "(Allah şöyle bu- 
yurur): Ey iman eden kullarım! Rabbinize 
karşı sorumluluğunuzun bilincinde oiun ; 
akıbet, bu dünyada iyilik yapanları (öte 
dünyada) güzellikler beklemektedir; iyi bi- 
lin ki Allah'ın arzı geniştir: şüphesiz sabre- 
denlere, karşılıkları hesapsız verilecektir." 



türünden Araplara geçen "Kadın kaburga kemi- 
ği gibidir, zorlarsan çabuk kırılır" anlayışı nü- 
zul ortamında yaygın kabul görmüş, Efendimiz 
de "Kadın kaburga/kürek kemiği gibidir.." bu- 
yurmuştur (Buhârî ve Müslim). Tabi ki bölgede 



CUZ23 



»fssSSSs 3 ?» 



39 / ZÜMER SÛRESİ 



-*^3$^4*"" 



913 



atasözü haline gelmiş bu sözün aslının Yahudi 
kültürüne ait olması sözün yanlış olduğu anla- 
mına gelmez. Zira bu söz kadının hassas, nazik 
ve nazenin yaratılışına bir atıftır. Bu hadis ön- 
cekinin girdiği kaynaklara "Kadın kaburga/kü- 
rek kemiğinden yaratılmıştır" (Buhari 64:2, 
3153) şeklinde de girmiştir ki, bu aynen "İnsa- 
noğlu aceleci bir yaratılışa sahiptir" (21:37) ve- 
ya "Allah sizi güçsüzlükten yaratmıştır" 
(30:54) âyetine benzer bir kullanımdır ve elbet- 
te mecazdır. 

2 Lafzen: "..çiftlerin sekizi.." Deve, inek, ko- 
yun, keçi türlerinin erkek-dişi çiftleri kastedil- 
mektedir. 

3 Buradaki enzele (Krş: 7:26), bir üst âyetteki 
sahhara ile benzer bir anlama sahiptir. 

4 Embriyolojik açıdan "üç kat karanlık", rahim 
içinde olup cenini saran ve "amniyon, koriyon, 
decidua" denilen üç koruyucu zarı ifade eder. 

5 Vj'zriçin bkz: 6:164, not. 

6 Zatu's-sudûr için bkz: 8:43, not. 

7 "Bilgi neyi bilmektir?" sorusunun cevabı. Bu 
âyet vahye göre bilmenin yönünün ahlâktan 
bilgiye doğru olduğunu gösterir. Zira âyetin ba- 
şı eyleme işaret eder ve ahlâk eylemden ayrı dü- 



şünülemez. Bu durumda âyetin açılımı şudur: 
"Hiç haddini bilenlerle bilmeyenler bir olur 
mu?" İlim, "veri ve data" anlamındaki malu- 
mattan farklıdır, ilim, türetildiği alamet masta- 
rının da gösterdiği gibi bir "işaret"tir. Bir bilgi- 
nin mutlak hakikate hangi açıdan referans ol- 
duğu bilindiğinde o "ilme" dönüşmüş olur. 
Kur'an alimi bilgisi üzerinden değil, bilginin 
ahlâkî değeri üzerinden tanımlamış ve değer- 
lendirmiştir "Allah'a kulları içinde yalnızca bi- 
lenler/alimler hakkıyla saygı duyarlar" (35:28). 
Kur'an'm altın neslinden seçkin sahabi İbn 
Mes'ud'un şu sözü, bu âyetin bir tefsiri gibidir: 
"ilim çok rivayet/malumat sahibi olmak değil- 
dir, ilim Allah'a olan saygıdan tir tir titremek- 
tir (haşyet)". Allah Rasulü, sahibinde ahlâkî bir 
değere dönüşmeyen bilgiyi "faydasız bilgi" ola- 
rak nitelendirmiş ve bundan Allah'a sığınmış- 
tır. Bu âyet de bütün bu verileri desteklemekte- 
dir. "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" 
sorusuna "Neyi bilenlerle bilmeyenler?" diye 
karşı bir soruyla mukabele edenin alacağı cevap 
âyetin başıdır: Bu bilgi sahibinin vicdanını ha- 
rekete geçirip onun iç dünyasını imar edecek, 
İnsanı gece yarısı sıcak yatağından kaldırıp 
Rabbinin huzurunda secdeye kapandıracak bir 
bilgi... 



<#p^3S^s* 



914 



•£S^$53#» 



39 / ZÜMER SÛRESİ 



•ŞsS3£s#» 



CUZ23 



11 De ki: "Elbet ben, akideyi Allah'a has 
kılarak yalnız O'na kulluk etmekle em- 
rolündüm; 12 bir de, Allah'a teslim olan- 
ların önderi olmakla emrolundum." 

13 Duyur: "Eğer ben Rabbime isyan et- 
miş olsaydım, korkunç bir günün azabın- 
dan dehşete düşmem gerekirdi." 

14 ilan et: "Ben, akidemi yalnız Allah'a 
has kılarak sadece O'na kulluk ederim. 

15 Artık siz de, O'nu bıraktıktan (sonra) 
neyi dilerseniz ona kulluk edin!" 

Uyar: "Gerçek şu ki, asıl hüsrana uğrayan- 
lar Kıyamet Günü hem kendilerini hem de 
yakınlarını hüsrana uğratanlardır: 1 Bakın 
bu, işte bu değil midir açık kayıp? 16 On- 
ları, üstlerinden ateş tabakaları kuşatacak, 
altlarından da (ateş) tabakaları..." 

İşte bu yolla Allah kullarının kalbine 
korku salıyor. 2 

Ey Kullarım! Bana karşı sorumluluğunu- 
zun şuurunda olun! 17 Allah'a isyanı sis- 
temleştiren güç odaklarına 3 kulluğa ya- 
naşmayan ve Allah'a yönelen kimseler 
var ya: işte asıl müjdeyi onlar hak ediyor; 
şu halde bu kullarımı müjdele! 18 O kul- 
lar ki, sözün tamamını dinlerler ve en gü- 
zeline uyarlar: 4 İşte Allah'ın kendilerine 
doğru yolu gösterdiği kimseler bunlardır,- 
ve işte onlar, akletme yetilerini kamil 
mânada kullananlardır. 5 

19 Ne o, hakkında azap vaadi gerçekleş- 
miş olan kimseyle (böyle olmayan) bir 
olabilir mi? Şimdi, ateşin göbeğine düş- 
müş birini sen kurtarabilir misin? 



ME3H 



ûV o^fj@ ^-jJÜI 4) tlvaiü «Sil oiil 0! 0^-*t Ji\ JJ 

_. ; i, / _j ^ l* fi e % f i a' ■'i * * a 

U I jöle-U ı^ğ) iS -İJ? Ü l_y2İ3^o_L_&l <Uİ J_S @ »_Jaft j»jj 

' fi ' * 

' > - if S , ~> '. ' \U- I < î, î l "l - '' . > • °>[ . 

! ^ •- .-I 

ıı I ^* - < > , İt. |tt'° *«* ^ I * ti ^ ılı. « -»C» 

•U ■U)tı_S_pt;-_İAJJ Jüa.v£ixj J^J jUJI ^ JJJo (VfrSjS ^yt 
UjwUJu jl Oji-ÜaJI l_J-JLS 
Ü JJWsJU»j ^J-U I |Ş| jUt j, 






f«W. 



! tjilîl j 



I* ^iiı! _jI j <İı! ~4jji ^jJJ! «_tli!_$! <u_ÜI oy^JCs J^âll 

üJCoUlvÜ2li26= «^ Jİ^İI|5|._>ÜVl '^i' 

İ-jjIIj 4^=lLİİ *U *U^J! ^ Jjjl "UJ I jl^Jf»J !fj?t jU~»J! 



20 Öte yandan Rablerine karşı sorumlu 
davrananlar, altından ırmakların geçtiği 
üst üste inşa edilmiş yüce cennet köşkle- 
rine sahip olacaklar. Bu Allah'ın vaadidir: 
Allah vadinden asla dönmez. 6 

21 (EY İNSAN!) Görmez misin ki Allah 
yağmuru gökten indirdi; ve onu yeryü- 
zünde kaynaklar halinde akitti; sonra da 
onunla farklı renklerde bitkiler çıkardı; 
ve nihayet onları kuruttu: artık sen onla- 
rı sararmış görürsün; en sonunda onu da 
çer çöpe çevirecektir: İşte bütün bunlarda 
akletme yetisini tam kullananlar için alı- 
nacak bir ders mutlaka vardır. 7 



1 Allah insanı insana zimmetlemiştir. Bu yüz- 
den insanın en büyük emaneti kendisidir. Hasi- 
rû enfusehum, "kendini kaybetmeyi" ifade 
eder. Kendini kaybedenin kazanacağı hiçbir şey 
yoktur. 



2 Neden "korku salıyor"? Zira Allah insanın has- 
mı değil dostudur. İnsanın korkusunu istismar 
etmeyen yegâne mercidir. Korkusunu yine insa- 
nın kendi lehine kullanır; zira O'nun insanın 
korkusundan elde edeceği hiç bir çıkar yoktur. 



CUZ23 



♦&£^$533» 



39 / ZÜMER SÛRESİ 



l ^SS^g ^ ™S^ '* 1 



915 



3 Tağut, "tuğyanı otorite kılan" anlamına gelir. 
Bir sonraki âyetin zıddı olduğu düşünülürse 
"gücün sözünü, sözün gücüne hakim kılan oto- 
riteler" demektir. Tekili ve çoğulu bir olan tâ- 
ğûr'un burada çoğul kullanıldığı ya'buduhâ 'da- 
ki zamirden anlaşılmaktadır. 

4 Sözün gücünün ve düşünceye saygının bun- 
dan daha iyi bir ifadesi olamaz. 

5 el-Elbâb'daki belirlilik metne "kamil mâna- 
da" olarak yansımıştır. Her ne kadar tekili zor 
söylendiği için çoğul kullanıldığı söylense de 
[îtkân II, 301), bizce bu kelimenin hep çoğul 
gelmesi tasavvur da dahil tüm akletme süreçle- 
rini kapsadığı içindir. Tasavvur terimlerle olu- 
şur, terim ve kavramların anlamları da uylaşım 
yoluyla oluşur. Lebbe hem "gerekli ve sabit ola- 



na", hem de "bir şeyin en kaliteli haline ve en 
değerli yanma" delalet eder. Akla bu yüzden 
lubb denilir. Burada çoğul geldiğine göre sadece 
akla değil, başta akletme yeteneğinin çıkış nok- 
tası olan tasavur olmak üzere akletme süreci- 
nin tamamım ve bu sürece dahil olan yetileri 
ifade etse gerektir. 

6 Allah sözünden dönmez; ya insan? Zımnen: 
Şirk koşarsan fıtrat sözleşmesine ihanet etmiş 
olursun ey insan? 

7 O ders şudur: Vahiy yağmurdur. Yağmur her 
daim ve her yerde yeşertir. Fakat, yağmur da 
toprak da mevsimlerin yasasına tabidir. Haki- 
kat solmaz ve eskimez, fakat onun canlandırdı- 
ğı insan bilinci solar ve unutur. İşte o anlarda 
zikr olan vahiy hakikati tekrar hatırlatır. 



»f==^3=^ 



916 



*N3S^ 



39 / ZÜMER SÛRESİ 



*^^^* 



CÜZ 23 



22 Ne o! Yoksa Allah'ın gönlünü İslâm'a 
açtığı ve böylece Rabbinden bir ışık 1 üze- 
re olan kimse, Allah'ı hatırlamaktan 
uzaklaşıp kalpleri katılaştığı için kendi- 
sine yazık eden kimseyle bir tutulur 
mu? 2 Böyleleri apaçık 3 bir sapıklığa 
mahkûm olacaklardır. 

23 Allah, öğretilerin en güzelini, biri diğe- 
rine atıf yaparak 4 tekrarlanan, çift kutup- 
lu bir hitap olarak indirmiştir: 5 (öyle bir 
hitap ki), Rablerine karşı derin bir saygıy- 
la titreyenlerin ondan dolayı tenleri ürpe- 
rir: ardından Allah'ı(n sonsuz rahmetim) 
hatırlayınca kalpleri ve tenleri yatışır. 

İşte bu Allah'ın hidayetidir: isteyeni bu- 
nunla doğru yola ulaştırmayı diler. 6 Al- 
lah'ın saptırdığı kimse ise, 7 artık asla yol 
gösterici bulamaz. 

24 Ne o! Yoksa Kıyamet Günü azabın en 
beterinden kendisini yüzüyle 8 korumaya 
çalışan kimse, (güven içindeki) kimseyle 
aynı olur mu? 

Zalimlere (o gün) "Daha önce kazandık- 
larınızı şimdi tadın bakalım!" denilecek. 

25 Onlardan öncekiler de hakikati yalan- 
lamışlardı,- bunun üzerine, nereden geldi- 
ğini anlayamadıkları azap onları bulmuş- 
tu,- 26 sonunda Allah onlara bu dünyada 
onursuzluğu 9 tattırdı: ama âhiret azabı 
elbet daha beterdi; keşke bunu olsun bil- 
selerdi. 

27 DOĞRUSU Biz bu ilâhi mesajda 10 (ha- 
kikati), belki düşünüp ibret alırlar diye 
insanlara her türlü dolaylı anlatım tarzı- 



1 Vahyin sıfatı olan nûr, kaynağı görünmeyip 
eşyayı görünür kılan ışıktır. 

2 îbn Mes'ud aktarıyor: Bu âyeti Nebi okudu- 
ğunda "Allah kişinin gönlünü İslâm'a nasıl 
açar?" diye sordum. Şöyle cevap verdi: "Nûr 



•>*Ö^ 



İL. j-ilî *5& l^ÜÜ C\h== ijjıiîl jli."\ jj; & I 



Cü' 



H^Lf^dr-^H 



ili 



ö°' 



" ' -"- ^ v İ4i ^ 4, ila* ı ^ ^_jp ^ İi-JJi 






' - E .1 



ili» j> ^iİls n;^. âij'j® DjiİLi 1^1^= 'j'^kJi 






nı kullanarak aktardık; 11 28 (ve onu) hiç- 
bir çarpıklığa 12 meydan bırakmadan 
Arapça bir hitap olarak (indirdik): belki 
sorumluluklarını idrak ederler. 13 

29 (Bu bapta) Allah size hepsi birbirine 
rakip bir çok ortağın emri altında bulu- 
nan bir adamla, sadece bir kişiye bağlı bir 
adamın durumunu misal gösterir: bu iki- 
sinin durumu eşit midir? Allah'a hamd 
olsun ki hayır, ama 14 onların çoğu bunu 
kavramaktan bile acizdirler. 

30 Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da öle- 
cekler: 31 En sonunda sizler Kıyamet Günü 
Rabbinizin huzurunda yargılanacaksınız. 



(akleden) kalbe girer, kalp aydınlanır ve arınır" 
(Râzî). 

3 Mubîn, "açık ve açıklayıcı" (Bkz: 12:1, not). 
Yani: örtülemeyecek kadar açık ve başka izaha 
ihtiyaç duyurmayacak kadar da açıklayıcı. 



CÜZ 23 



*N^^* 



_39_/ZÜMERSÜk;ISİ 



*N^sf* 



917 



4 Âl-i îmran 7'de bir kısmı müteşabih olarak 
adlandırılan Kur'an burada tümüyle müteşabih 
olarak adlandırılmakta. Bu, iki müteşabihlik 
arasında fark olduğu sonucunu verir. İbn Abbas 
buradaki müteşabihliği "ayetlerin birbirine 
benzemesi" olarak tanımlar. Buradaki müteşa- 
bihliğin biri lafza diğeri mânaya ilişkin iki bo- 
yutu vardır. Lafza ilişkin boyutu vahyin çift-zıt 
kutupluluğudur. Mesânî'nin de delalet ettiği gi- 
bi Kur'an baştan sona çift-zıt kutuplu bir siste- 
me sahiptir. Esasen bu mahlukatm yasasıdır. 
Kur'an varlığı tefsir ederken varlığın yasasına 
uymuştur, o kadar. Mânaya ilişkin boyutu ise 
vahyin kaynağına nisbetiyie ilgilidir. Bunu iki 
şey teyit eder. Birincisi âyette vahyin kaynağı- 
na nisbetini ifade eden tenzii'in kullanılmış ol- 
ması (Bkz: 12:2, not). İkincisi âyetin bağlamı ve 
özellikle 21. âyetteki sebep-sonuç bağlantısı. 
Mutlak hakikat olan Allah'a ilişkin ifadeler na- 
sıl zorunlu olarak müteşabihse, beşerin konuş- 
tuğu bir dilin içerisine yerleştirilen vahyî 
mânaların Allah'a nisbeti de öyledir. Çünkü bu 
beşer idrakini aşan gaybi bir hakikattir. 

5 Veya eğer musennâ'mn çoğulu olarak oku- 
nursa: "övgü kaynağı müstesna bir hitap ola- 
rak". Mesâni'yi (t: mesnâ) bu şekildeki çeviri- 
miz için bkz: 15:87, not. Burada tüm Kur'an 



için kullanılan mesânî özelliği, Hicr 87'de daha 
özel bir anlamda kullanılmıştır. 

6 Çevirimizin gerekçesi için bkz: 24:21, not. Bu 
tür her ibare /'O, doğru yola yönelenlerin hida- 
yetini artırır" (47:17) âyeti ışığında anlaşılmalı- 
dır. 

7 Bu ve buna benzer tüm ibareler Bakara 26 ışı- 
ğında anlaşılmalıdır. 

8 Zımnen: "ellerini kullanamadığı için". Bu- 
nun nedeni ise, ya azabın gözleri yuvalarından 
fırlatan ve sahibini panikleten dehşetinden elin 
kolun tutmaması (21: 97,103), ya da kelepçelen- 
miş olmasıdır (14:49 ve 38:38). 

9 Hizyin bu anlamı için muhtemelen ilk kulla- 
nıldığı yer olan 20:134'ün ilgili notuna bkz. 

10 Kur'an'ı bu şekilde çevirimiz için bkz: 10:15, 
not. 

11 Krş: 17:89 ve 18:54, not. 

12 'Ivec için krş: 18:1, not. 

13 Vahyin Arapça indirilmesi "açık ve anlaşılır 
bir dille indirilmesi anlamına gelmektedir (Bkz: 
43:3 ve 16:105) 

14 Buradaki bel edatı "..hayır, ama.." vurgusu- 
na sahiptir. 



►N3S^« 



918 



*N3£s#«- 



39 / ZÜMER SÛRESİ 



*^^ 



CÜZ 23 



32 Allah hakkında yalan söyleyen ve aya- 
ğına kadar geldiği halde gerçeği yalanla- 
yandan daha zalim kim olabilir? Hiç in- 
kârda ısrar edenler için cehennemde yer 
bulunmaz mı? 1 

33 Ama doğruluğun tarafında yer alan ve 
hakikati tüm kalbiyle tasdik eden kimse- 
lere gelince: işte sorumluluklarını idrak 
eden onlardır; 34 arzuladıkları her şey 
Rableri katında onları beklemektedir: Bu 
da iyi davrananların ödülüdür. 35 Şöyle 
ki: Allah onların yaptıklarının en kötüle- 
rini örter ve onları yapageldiklerinin en 
iyisiyle ödüllendirir. 2 

36 HİÇ Allah kuluna yetmez mi ki, onlar 
seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar? 3 

Ve Allah kimi yoldan saptmrsa, artık' 
onu doğru yola getiren olmaz; 37 ama Al- 
lah kimi de doğru yola yöneltirse, artık 
onu doğru yoldan kimse çıkaramaz. 4 

Değil mi ki Allah er işinde tek mükem- 
mel olandır, kimsenin yaptığını yanma 
kâr bırakmayandır. 5 

38 Ve eğer onlara "Gökleri ve yeri kim 
yarattı?" diye sorsan, kesinlikle "Allah" 
derler. 

Sor onlara: "Allah dışında yalvarıp yakar- 
dığmız varlıklara hiç baktınız mı? Eğer Al- 
lah benim için bir zarar murad etse, 
O'ndan gelecek zararı onlar def edebilirler 
mi? Veya bana bir rahmet dilese, onlar 



1 Krş: 29:68. 

2 Bu muhteşem müjde, hep daha iyisini yapma- 
yı teşvik eder. (Krş: 6:160; 9:121; 46:16; 53:31). 

3 Zımnen: Allah yetmezse kim yeter? Tüm şir- 
ke dayalı sapmalar, Allah'ın yetersizliği sapık 
fikrine dayalıdır. Bu nedenle şirk, özünde Al- 
lah'ın yetersiz olduğunu iddia etmek demektir. 



HE2M 



i] J-UaJL V J^= j <Uİ Ju- ^1^= ^ Uül JİS 

\}yJ- Siii L&J İÜ 'o)Ck U 14! 






İJ Ui 



# ' ' -* >- 

a** <>* f4^^ ^i@ ^L^Ji cP Jöi> & 1 J—P 1 



-J ^ 



\&S=L. 






Ji. 



' •» - > ' 

@ 6_^Jjü <_i^_li J_*tt ^yt f*$jül^=ıi ^jü l_jiltl 

Jİ-İ-C- 4İİC. L^Jj OJ>u ulii <UjU -,_£ 



O'nun rahmetine engel olabilirler mi?" 

İlan et: "Allah bana yeter! Artık O'nun 
(kuluna yeteceğine) güvenen herkes, sa- 
dece O'na dayansın!" 

39 Uyar: "Ey kavmim! Siz kendinize ya- 
kışanı 6 yapınız; şunu iyi biliniz ki ben de 
(kendime yakışanı) yapmaktayım. Unut- 
mayın ki, zamanı gelince onlar bilecekler 

40 muhatabını alçaltan (dünyevi) azabın 
gelip kimi bulacağını ve (âhiretteki) kalı- 
cı cezanın kimin başına çökeceğini... 



4 Bu iki âyet, 23. âyet ışığında anlaşılmalıdır. 

5 Nekame, "bir şeyi ve ondan sadır olan ayıbı 
inkâr etti" demektir. İntikam, "birinin yaptığı 
kötülüğün acısını ona tattırmak"tır. 

6 Ya da: "konumunuza uygun olanı". 'Ala me- 
kânetikum, kâne kökünün de işaret ettiği gibi 
mekânî değil, makâmî bir konumu ifade eder. 



*J£S3f^#*- 



CÜZ 24 



»NSSS^ 



39 / ZÜMER SÛRESİ 



*NS3S^ 



919 



H5N 



çvflic- o~Jl LJj Iflü- J—a; L_wU J— î= 5-^3 <>— -ÎİU 

fj'^13 l^ ^ j^Üv 1 J^ &ı # j^= * 
opl L4± Uâ ^Jı Jjl^IİS L4-IÜ ^ Ut 

4î] JJ ^.jVı j oi^LİJi Jiİİ lj ıL^i İ2.1İİJI 



:>ü>*i-_y 









41 Hiç şüphe yok ki, bu ilâhi kelamı in- 
sanlık için (gerçek) bir amaca mebni ola- 
rak 1 sana Biz indirdik: Artık kim doğru 
yolu seçerse bu kendi lehinedir; ama kim 
de saparsa sadece kendi aleyhine sapmış 
olur: zira sen onların tercihinden sorum- 
lu değilsin. 

42 Allah insanların canlarım ölümleri 
sırasında alır, henüz ölmemiş olanları da 
uykusunda alır: Derken 2 ölümüne hük- 



mettiklerini (katında) tutar, geri kalanları 
sonu yasayla belirlenmiş bir süre dolunca- 
ya kadar (geriye) salar. 3 

Kuşkusuz bunda, düşünen bir toplumun 
alacağı bir ders mutlaka vardır. 

43 Yoksa onlar, Allah'ı bir tarafa bırakıp 
da (hayali) şefaatçiler mi buldular? 

De ki: "Ne yani! Hiçbir şeye güçleri yet- 
mese, akılları ermese de mi?" 4 

44 De ki: "Şefaate (izin verme) yetkisi ta- 
mamıyla ve sadece Allah'a aittir: 5 Gökler 
ve yerin mutlak otoritesi (de) O'na aittir: 
sonunda sadece O'na döndürüleceksiniz, 

45 Ve ne zaman Allah tek başına anılsa, 
âhirete inanmayanların kalpleri tiksinti 
duyar,- ne zaman da O'nun dışında başka 
varlıklar anılsa, bu kez aynı kimseler se- 
vinçten uçar. 

46 De ki: "Allah'ım! Ey göklerin ve yerin 
yaratıcısı! Ey idraki aşan hakikatleri de, 
idrak edilenleri de bilen! Kullarının tar- 
tıştıkları konularda, aralarında son sözü 
söyleyecek olan yalnızca Sensin, Sen! 

47 Ve eğer yeryüzünün tüm serveti, hat- 
ta onun bir kat fazlası zulümde ısrar 
edenlerin olsaydı, Kıyamet Günü çarptı- 
rılacakları cezadan kurtulmak için onu 
fidye olarak verirlerdi; zira (o gün) daha 
önceden hiç hesaba katmadıkları şeyler, 
Allah tarafından ortaya çıkarılacak 6 — > 



1 Bi'l-hakk'ı çevirimizin gerekçesi için bkz: 
14:19, not. 

2 Fâ, musahabe vurgusuyla çeviriye yansımış- 
tır. 

3 Kur'an'daki insanın beşeri ölümüne ilişkin 
tüm atıflar bu âyet ışığında anlaşılmalıdır. 
Âyette kullanılan teveffi ruha, mevt ise bedene 
nisbet edilir. Birincisi insanın aşkın tarafını, 
ikincisi içkin tarafını ifade eder. İnsanın ölümü 



anında ruhlar Allah'ın emrine vefa göstererek 
teveffi eder. Secde 11 'de ölüm meleğine, Enam 
61'de elçilere isnat edilen "ölüm" burada Al- 
lah'a isnat ediliyor. Bu üçünü şöyle telif edebi- 
liriz: Allah'ın yasalarına göre insanı hayata bağ- 
layan bağların kopması mevt anlamında 
"ölüm"dür. İşte bu an geldiğinde Allah emane- 
ti olan ruhu teveffi ettirmektedir. Âyetteki 
"..uykuda tutar", zımnen "canı bedende, ruhu 
ise serbest tutar" mânasına gelebilir. Hz. Ali'ye 



920 



-HS3S34* 



39 / ZÜMER SÛRESİ 



*^3S^ 



CÜZ 24 



göre bazı rüyalar uykuda serbest bırakılan ru- 
hun seyahati sonucunda gördükleridir. Beden 
ruhun evidir. Uykuda evinden çıkar, uyanma 
sırasında tekrar gelir. Ölüm, evin yıkılmasıdır. 
Yeniden yaratılış gerçekleşinceye kadar ruh ar- 
tık evine dönemez. İlâ ecelin musemmâ için 
bkz: 11:3 ve 16:61, ilgili notlar. Buradaki hayat 
ve ölürn, mecazen iman ve küfre işaret eder. 
Zaten 41. âyetle bu âyet arasındaki bağlantı bu- 
nu göstermektedir. Âyetin düşünen topluma 
hitap eden sonu da, buradaki hayat ve ölüm ör- 
neğinin lafzi anlamanın ötesinde, tıpkı "sen 
ölülere işittiremezsin" (27:80) âyetindekine 
benzer mecazi imalar taşıdığına işarettir (Râzîj. 

4Krş: 43:79; 39:43; 2:170. 

5 Krş: 34:23 ve 43:26 notlar. Tüm şefaat âyetle- 
ri bu âyet ışığında anlaşılmalıdır. Bu âyet açık 
ve net olarak şefaati yalnızca Allah'a tahsis et- 
mektedir. Bu durumda illâ istisna edatıyla ge- 
len ve "ancak onun izin verdikleri müstesna" 
gibi bir karşılığı olan ibareler bu âyetle çelişme- 
yecek bir biçimde anlaşılmak zorundadır (izahı 
için bkz: 74:48, not). Burada şöyle bir soru akla 
gelebilir: İstisna cümleciğiyle gelen âyetleri bi 
âyet ışığında anlamak yerine, bu âyeti onlar ışı- 
ğında anlayamaz mıyız? Mesela bu âyete, âyet- 
te olmayan bir parantez içi takdir kullanarak 
âyeti "Şefaate (izin verme) yetkisi tamamıyla 
ve sadece Allah'a aittir" şeklinde anlayamaz 
mıyız? Bunun biri "asla, hayır" olan, diğeri de 
"evet" olan iki cevabı vardır: 

1) Kur'an'da içinde "şefaat" geçen âyet sayısı 
25'tir (2:48; 2:123; 2:254; 2:255; 4:85; 6:51; 6:70 
6:94; 7:53; 10:3; 10:18; 19:87; 20:109; 21:28 
26:100; 30:13; 32:4; 34:23; 36:23; 39:43; 39:44 
40:18; 43:86; 53:26; 74:48). Bunlardan 23 tanesi- 
nin belagat çatısı "olumsuzlama" (nefy) üzerine 
kuruludur. Bu olumsuzlama lâ, mâ, men, leyse, 
lem, em ile yapılır. Geriye kalan ikisinden biri 
müşriklerin ağzından nakil (10:18), diğeri de şe- 
faati tamamıyla Allah'a hasreden bu âyettir. Bu 
durumda 25'ten geriye kalan 2 âyet de delaleten 
menfi çatıya dahil olurlar. Bu olumsuz çatı ga- 
rip değildir. Zira Kur'an şefaatten, şefaati isbat 



için söz etmez. Muhatapları inkâr ediyormuş 
da, Kur'an onları şefaate imana çağırıyor değil- 
dir. Durum tam aksinedir. İlk muhatapların, 
Allah'ın astları olarak daha başkalarına kulluk 
etme gerekçeleri, onların kendilerine şefaat 
edeceğine olan inançlarıdır. Bu hakikat, tam da 
bu sûrenin 3. âyetinde dile gelen hakikattir: 
"O'ndan başkalarım sığınacak otorite edinen- 
ler, "Biz bunlara sadece bizi Allah'a yaklaştır- 
sınlar diye kulluk ediyoruz" (derler)". Kur'an 
şefaat konusundaki âyetleri menfi çatı üzerine 
kurarken, işte muhatapların bu sapık şefaat 
inançlarını hedef alıyordu. Bütün bunlardan do- 
layı, istisna cümleleriyle gelen âyetler bu âyet 
ışığında anlaşılmak zorundadır. 

2) Tam bu noktada zorunlu olarak şu soru soru- 
lacaktır: Peki, şu halde şefaati reddeden âyetle- 
rin tümü de buradaki gibi mutlak red ve Allah'a 
tahsis ile gelmek yerine, bir kısmı neden istis- 
na cümlesiyle geldi? Evet, 25'ten 8 tanesi istis- 
na cümlesiyle gelmiştir. Üstelik bunlar stan- 
dart kalıpta da değildirler. Özellikle Necm 26, 
Meryem 87 ve Zuhruf 86'da kullanılan üslûp, 
istisnayı dikkate almamızı gerektirir. Son bir 
soru: Hem tüm şefaatle ilgili âyetleri şefaati 
yalnız Allah'a has kılan bu âyet ışığında anlaya- 
cağız, hem de istisnayı dikkate alacağız: bu çe- 
lişki olmaz mı? Çelişki insanın zihnindedir, 
Kur'an'da çelişki olmaz. Bunun açıklaması şu- 
dur: İstisna cümlelerinde izin verilecek şey "şe- 
faat" değil, "Allah'ın şefaatini takdim etme, 
bildirme" iznidir. Tıpkı peygamberlerin Al- 
lah'ın insanlığa gerçek şefaati olan vahyi ilet- 
meleri gibi. Âhirette Allah'ın şefaati en büyük 
ödüldür. O ödülü takdim ve tevdi etme izni ve- 
rilenler de ödülendirilmiş olurlar. Ödülün elin- 
den alındığı kimse ödülün sahibi değildir, ödü- 
lün sahibi Allah'tır. Allah birine ödül vererek, 
diğerine ödül verdirerek, ikisini de ödüllendir- 
mektedir (Bkz: 74:48'in ilgili notu). 

6 Yani orada içler dışa dönecek, herkes gerçek 
kişiliği ve maskesiz yüzüyle arz-ı endam ede- 
cek (Krş: 6:28). 



*^~Z§Ç^®" 



CÜZ 24 



^^^ 



39 / ZÜMER SÛRESİ 



•£^£=4» 



921 



N£H 



,^\Z; 3 






Uoll 



t^CK 



^üü 5,1313 lj 



'°"<Ûi5İ l^Siîpj! 






jj-ujj fj-âJ oIjV «jJJi ^ jl jJ-3jj *LiJ j^ (3j^3t 

jjÜJI jA <LJİ t L . .» .-*- tŞjjJJİ j— Üj 2i I jl «İl **>-j }y 

I .- > . - v - 

v ' ' jı . * ' i . t ' '- 

^j^L-JI j_J ojj£=» Jİ35Uİ ı_u^ ^ cJ=>^i U 



U 



-I I 



jIJuJI 



< — 48 ve önceden yaptıkları her kötülük 
önlerine konacaktır; sonuçta alay ede gel- 
dikleri gerçek, kendilerini çepeçevre ku- 
şatmış olacaktır, 

49 ÎŞBU nedenle, ne zaman insanın başı- 
na bir zarar gelse Bize yalvarır; daha son- 
ra kendisi katımızdan bir nimete kavuşsa 
"Bu servete ben sadece ve sadece kendi 
bilgim ve becerim sayesinde ulaştım" 
der,- 1 ama hayır, aksine o bir sınav aracı- 



dır: ne var ki onların çoğu bunu dahi kav- 
rayamamaktadır. 

50 Doğrusu onlardan öncekiler de böyle 
demiştiler: fakat kazana geldikleri şeyler 
kendilerine hiçbir yarar sağlamamıştı. 51 
En sonunda kazandıklarının kötü sonuç- 
ları gelip onları bulmuştu; işte şu zulme- 
den kimseleri de, kazandıklarının kötü 
sonuçları gelip bulacaktır: ve onlar asla 
(Allah'ı) atlatamayacaktır. 

52 Şimdi onlar bilmezler mi ki, Allah di- 
lediğinin rızık alanını genişletir, dilediği- 
ninkini sınırlandırır. 2 

Elbet bunda, inanan bir toplumun mutla- 
ka alması gereken dersler vardır. 

53 (ALLAH'IN şu müjdesini) ilet: "Ey 
hadlerini aşıp kendilerini israf eden kul- 
larım! Allah'ın rahmetinden asla umut 
kesmeyiniz! 3 Allah bütün günahları affe- 
debilir: 4 çünkü O, evet O'dur mutlak ba- 
ğışlayıcı, sonsuz rahmet kaynağı olan!" 

54 îmdi, azap gelip sizi bulmazdan önce 
Rabbinize yönelin ve O'na teslim olun; 
sonra kimse size yardım edemez. 55 Ve 
bu azap siz farkında değilken ansızın ge- 
lip çatmadan önce, 5 Rabbiniz tarafından 
siz (insanlara) indirilmiş olan en müteka- 
mil vahye uyun 56 ki, hiç kimse, "Al- 
lah'a karşı yabancılaştığım ve gerçeği 
alay konusu yaptığım için vay benim ha- 
lime" demesin! — > 



1 Krş: Âyet 8. Karun örneği için bkz: 28:76-82. 

2 Allah'ın rızık dağıtımı, insanın yetenek ve ça- 
basının da dahil olduğu ilâhi bir değerlendirme- 
nin akıl sır ermez sonucudur. Dünyevileşmiş 
akıl "açlık evrensel, ihtiyaçlar sınırsızdır" der- 
ken, vahyin inşa ettiği akıl "rızık evrensel, pay- 
laşmak sorumluluktur" der. 

3 Allah'ın rahmetinden umut kesmek rahmete 



sırt dönmektir. Zira umut kalbin duasıdır. 

4 Yani, 'af dileyip tevbe eden herkesin günahım 
affeder' (Krş: 4:110 ve ayrıca 48, ilgili not). Ab- 
dullah b. Mes'ud bu âyeti "dilediği kimsenin bü- 
tün günahlarını.." şeklinde anlamıştır (Ferrâ). 

5 Azabı görünce yapılan "Firavun imanı", öz- 
gür iradeye dayalı serbest bir seçimin ürünü de- 
ğildir. (Krş: 40:85). 



922 



*^3^* 



39 / ZÜMER SÛRESİ 



*=$&* 



CÜZ 24 



<— 57 Veya "Eğer Allah beni doğru yola 
iletseydi, elbet ben de sorumlu davranan- 
lar arasında olurdum" demesin! 58 Ya da 
azabı gördüğü zaman, "Keşke bana bir 
fırsat daha tanınsa da iyiler arasına gir- 
sem" demesin! 

59 (Allah onlara şöyle diyecek): "Tam ak- 
sine sana âyetlerim gelmişti de, sen onla- 
rı yalanlamış, küstahça büyüklenmiş ve 
hakkı inkâr edenlerden olmuştun. 

60 Ve Kıyamet Günü Allah hakkında ya- 
lan söyleyenlerin suratlarının kapkara 
kesildiğini göreceksin: Hiç küstahça bö- 
bürlenenler için cehennemde yer bulun- 
maz mı? 

61 Allah sorumluluklarını yerine getiren- 
leri, bu alandaki başarıları sebebiyle kur- 
taracak; 1 kötülük de hüzün de onların 
semtine asla uğramayacak. 

62 ALLAH her şeyi yaratandır ve O her 
şeyin üzerindeki tek otoritedir; 2 63 Gök- 
lerin ve yerin anahtarları ona aittir. Ve 
Allah'ın âyetlerini ısrarla inkâr edenlere 
gelince: asıl kaybedenler işte onlardır. 

64 De ki: "Ey kendini bilmezler güruhu! 3 
Allah'tan başkasına kulluk etmemi mi 
öneriyorsunuz?" 4 

65 Doğrusu sana ve senden öncekilere 
(insanoğluna iletilmek üzere) şöyle vah- 
yedilmişti: "(Ey insan!) Eğer Allah'a ait 



MSN 



otelin İjuîİi j^3 *^ j£ Ji ^3 *j_L 



0>lftUJl 14,51 



TT/I; i 



l^Jj* 



\j «JOİ 



J-î 



*■ " ' -. ' ' y 















«jj 



l> 



J Uİ- JUj J 4j 



.- X, ^ • > 



OLj^lîLO 



nitelikleri başkalarına yakıştırırsan, ke- 
sinlikle yapıp ettiklerin boşa gidecek, üs- 
telik büsbütün kaybedenlerden olacak- 
sın! 66 Asla böyle yapma; 5 sen yalnız Al- 
lah'a kulluk et ve şükredenierden ol!" 

67 Nitekim onlar Allah'ı hakkıyla takdir 
edemediler,- oysa ki bütün yeryüzü Kıya- 
met Günü O'nun tasarruf undadır,- 6 gökler 
ise O'nun kudret eliyle durulmuştur: 7 Yü- 
celer yücesi olan O, onların şirk koştukla- 
rı her şeyin ötesinde aşkın bir varlıktır. 8 



1 Ya da mefâze'nin mekân ismi oluşuna ve me- 
fâzâtihim okuyuşuna dayanarak: "kurtuluş 
mekânlarına ulaştıracak" (Râzî ve İbn Aşur). 

2 Vekîl'in bu bağlamdaki anlamı için bkz: 17:2, 
not. 

3 Eyyu edatının hâ dişil zamiriyle birlikte "ai- 
le, gurup" ya da olumsuz anlamıyla "güruh"a 
delalet eder [îtkân II, 181; krş: 33:1, not). 



4 Zımnen: "Kula kul olmamı mı öneriyorsu- 
nuz?" 

5 Bel edatının bu bağlamdaki en uygun karşılı- 
ğı. 

6 Yeryüzünün tasarrufunun sadece Allah'a has 
kılınması, büyük bozuluş günü (kıyamet) yer- 
yüzünün sistemin diğer unsurlarından ayrı tu- 
tulacağına delalet eder gibidir. Bu da, dünyamı- 



CÜZ 24 



*^^^* 



39 / ZÜMER SÛRESİ 



-4s3S^t* 



923 



zın müstesnalığını ve biricikliğini teyit eder 
mahiyettedir. Bu âyetten, dünyanın kitap sayfa- 
ları gibi dürülüp katlanacak olan kâinattan ayrı 
tutulacağı sonucuna varılabilir (21:104). Aîlahu 
a'lem. 

7 Lafzen: "sağ eliyle,." Bu âyet mecaza ya da ha- 
kikate hamlederek yapılan tüm yorumların 



ötesinde, yaratıcı kudretin azamet ve heybeti 
karşısında yaratılmışlar âleminin ne kadar cı- 
lız, aciz ve yetersiz kaldığının edebi ve ebedi bir 
ifadesidir (Krş: 21:104 ve ilgili not). 

8 Krş: 30:40 ve ayrıca suhhâneh hakkında bkz: 
17:1, not. 



■*l s s3^#»' 



924 



^^^ 



39 / ZÜMER SÛRESİ 



*^^^* 



CÜZ 24 



68 Ve sura üflenecek: 1 derken Allah'ın 
diledikleri dışında 2 göklerde ve yerde bu- 
lunan herkes dehşetten çarpılmışçasına 
düşüp bayılacaktır. 3 Sonra sura bir daha 
üflenecek: işte o zaman onlar yerlerinden 
doğrulup (gerçeği) görecekler. 

69 Ve yer 4 Rabbinin nuruyla aydınlana- 
cak, tutulan kayıtlar ortaya konulacak, 
peygamberler ve (diğer) tüm şahitler hu- 
zura getirilecek; onlar arasında adaletle 
hükmedilecek ve kendileri asla zulme 
uğramayacaklar. 70 Zira herkese tüm 
yaptıklarının karşılığı eksiksiz verilecek- 
tir: nasıl olsa O onların yaptığı her şeyi 
bilmektedir. 

71 İnkarda direnenler de, guruplar halin- 
de cehenneme yollanacaklar. Oraya var- 
dıklarında, (cehennemin) kapıları açıla- 
cak; ve oranın muhafızları onlara "Size 
aranızdan Rabbinizin âyetlerini ulaştıran 
ve sizi (hesap vereceğiniz) bu güne karşı 
uyaran elçiler gelmemiş miydi?" diye so- 
racaklar. 

Onlar: "Hayır, elbette geldi!" diyecekler; 
ne var ki inkâr edenler hakkındaki azap 
hükmü kesinleşmiş olacak. 72 Onlara de- 
nilecek ki: "İçinde yerleşip kalmak üzere 
cehennemin kapılarından girin!" 

Sahi, küstahça böbürlenenler için ne ber- 
bat bir meskendir orası! 

73 Rablerine karşı sorumluluklarının bi- 
lincinde olanlar ise guruplar halinde cen- 
nete yollanacaklar. Kapıları zaten açılmış 



1 Ya da Katade'nin suver okuyuşuna dayanarak: 
"suretlere (ruh) üflenecek" (Ferrâ). 

2 Son Saat'in dehşetinden korunanların daha 
ayrıntılı bir tasviri için bkz: 21:101-103. 

3 Benzer bir âyet için bkz: 27:87. "Büyük bir 
tehdit karşısında dehşetten yere yığılma" anla- 
mına gelen sa'ika A'râf sûresinin 143. âyetinde 



s>*g$$-<i 






filimi İİU ^y. I ^ £jS p Jİıl îtl^ Vj^jVl 



LijU- lil 






J 



Jİp v ıiiJt ia^= cii 5^Jj Jç tjjıs ti» j&*# 



14J j-i-^^ 



r«-> 



öi 



Jü! 



13J1 ı^ujı j^ x-x 5j>iğ=üi 
„ ... , „' , j» *>,,'' 



jîkjl^l 



^ s ' 

S, ~-, i . 



.-^ j-UUÜ 



(»— *Jİ 



o-! 



bulunan cennete vardıklarında, 5 oranın 
muhafızları kendilerine şöyle diyecek: 
"Selam olsun size! Safa başınıza! Ebedi 
kalmak üzere buyursunlar!.." 

74 Onlar da şöyle mukabele edecekler: 
"Bize olan vaadini gerçekleştiren, bizi bu 
uçsuz bucaksız 6 mekâna vâris kılan ve 
bizi cennette dilediğimiz yere yerleştire- 
cek olan Allah'a hamd olsun!" 

İşte, çalışıp çabalayanların ödülü böylesi- 
ne muhteşemdir. 



de "bayıldı" anlamına kullanılmaktadır. 

4 Râzî bu "yer"in dünya olmadığım söyler ve 
delil olarak da İbrahim sûresinin 48. âyetini 
gösterir. 

5 Va^m hâliye manasıyla. 

6 'Ard'm kök anlamına dayanarak bu anlama 
ulaşılmıştır. 



CÜZ 24 



»N3£N* 



39 / ZÜMER SÛRESİ 



-«N^S^N 



925 



»>«İ2N 








75 Ve sen, meleklerin Allah'ın hüküm- 
ranlık makamı çevresinde halkalanıp 
hamd ile Rablerinin sonsuz yüceliğini di- 
le getirdiklerini görürsün. 1 Ki (o gün) her- 
kes hakkında adaletle hüküm verilmekte 
ve şöyle denilmektedir: "Hamd olsun 
âlemlerin Rabbi olan Allah'a!" 2 



1 Secde ederek emrine âmâde oldukları insan 
oğluna verilen ödül meleklerin dahi gözünü ka- 
maştıracak ve bu manzara karşısında cuşuhu- 
ruşa gelecekler. Zımnen: İnsanın aldığı büyük 
ödülde paylarının olmasına sevinecekler ve 



Şeytan gibi insana düşman olmadıkları için 
hamd edecekler. 

2 Zımnen: Ey insan! Hamdlerin tümüne neden 
sadece Allah lâyıkmış, şimdi anladın mı? 



*s3£a* 



40. MÜ'MtN SÜRESİ 



^5^ 



*0 ur e, İslâm coğrafyasının batısında 28-45 arasındaki kıssaya istinaden 
ı ^Mü'min, doğusunda 3. âyetine istinaden Ğâfir adıyla şöhret bulmuş- 
tur. Tirmizî, Hz. Peygamberin sûreyi Hâ-Mîm el-Mu'min olarak andı- 
ğı bir hadise yer verir. 

Mekkî olan sûre, Ebu Talib'in vefatının ardından inmiş olmalıdır. Çünkü 
"Şimdi siz, Rabbim Allah'tır dediği için bir insanı öldürecek misiniz" (28) 
ifadesini Hz. Ebubekir Ukbe b. Ebi Muayt'ın Rasuhıllah'a saldırısını engel- 
lerken kullanmıştır (Buhârî). Bu tür fiziki saldırılar Ebu Talib'in vefatından 
sonra ve hicretten önce gerçekleşmiştir. Yani sûre ; ailenin diğer üyeleriyle 
birlikte, Rasulullah'm varlığına kastedilen bir dönemde inmiştir. Muhte- 
melen 11. yılın sonu veya 12. yılın basma denk gelir. Mushaf ta da iniş sıra- 
sına göre dizilen yedi sürelik Hâ-Mîm ailesinin ilkidir. Tüm ilk tertiplerde 
Zümer-Fussılet arasında yer alır. 

Sûrenin konusu insandır. Sûrede insan, Yaratıcı karşısında haddini, yaratıl- 
mışlar karşısında değerini bilmeye çağırılır. Küstahça büyüklenenlerin kal- 
binin mühürlenmesi (35), İlahi mesajları bile bile reddedenlerin zihni sav- 
ruluşu (63) bunun ifadesidir. Sûrede bir dip akıntısı gibi sahte değerlere yas- 
lanan insanın nasıl hakikate ve kendisine yabancılaştığı vurgulanır. Servet, 
güç tutkusu, ilerleme miti, gösteriş, iktidar ve büyüklük hırsının insanoğ- 
lunun ayaklarını nasıl yerden kestiği şöyle vurgulanır: "Onların içinde hiç- 
bir zaman erişip tatmin olamayacakları bir büyüklenme tutkusu vardır, 
başkası değil." (56) Haddini bilmezliğin, sahibini Allah'ın âyetlerini pole- 
mik konusu yapmaya götürdüğü dile getirilir (4, 35, 69). Allah'a kulluktan 
insanı uzak tutan şeyin bu küstahça tavır olduğu ifade edilir (60). Ve kullar 
duaya davet edilir: "Bana dua edin ki ben de kabul edeyim" (60). 

En çürümüş ortamlarda dahi diri vicdanların bulunabileceğine, Firavunun 
ailesi arasında kendini gizleyen mü'min örneğiyle vurgu yapılır (28). 

Son âyet, azabı gördükten sonra iman etmenin kişiye hiçbir yararı olmaya- 
cağını dile getirir. Bu sayede, imanın her tür dayatma dışında özgür iradeye 
dayalı bir tercih olduğuna dikkat çekilir (85). Sünnetuilah budur: Firavun- 
laşmış her akıl er geç sahibini imha eder. 

Küfe okuluna göre 85, Mekke ve Medine okullarına göre 84, Basra okuluna 
göre 82 âyettir. 



CÜZ 24 



^^ 



40 / MÜMİN SÛRESİ 



«fcs^e^ 



927 



N3M 



Aû Igj'ijl 






' , - 



Si Vl 5J] V 5^-kJ! ^i v^Ji ^.^ vî^ ! J^J s-^ 1 



^1 ljjife= 



^ 



j _j <u 0_ji^Jj_5 ~_ ^J j J-<u>tj j 



J 3=~u-*J 



Jüü CJL&3 ; 



•J^' 



u_j ujj !_jj_«l ^jjİJü 



s-, -vj^Ivlij.^jJjÜL^I^I^IjJlS^iîj 



RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA 

1 Hâ-Mîm! 

2 BU ilâhi kelamın indirilişi her işinde 
mükemmel olan, her şeyi bilen Allah ka- 
lındandır. 3 (O) günahları bağışlayan, 
kendine yönelenin yönelişini kabul 
eden, 1 cezalandırması çetin, 2 keremi de 



sınırsız olandır: O'ndan başka ilâh yoktur 
ve tüm yolların sonu O'na çıkar. 

4 ALLAH'IN âyetleri konusunda, sadece 
inkârda direnenler ileri geri konuşurlar. 3 
Fakat onların gözde mekânlarda 4 keyif 
çatmaları seni yanıltmasın: 5 Onlardan 
önce Nûh kavmi ve peşlerinden gelen 
tüm kafadarlar da yalanlamıştı; her top- 
lum kendi elçisini yakalayıp ondan kur- 
tulmanın planlarını yapmıştı,- 5 batıl uğru- 
na hakikâti kendi kendisiyle alt etmeye 
çalışmak gibi yanlış ve yanıltıcı bir müca- 
dele yöntemini benimsediler. Fakat, so- 
nuçta Ben onları yakaladım: cezalandır- 
ma nasıl olurmuş görsünler bakalım! 

6 İşte Rabbinin inkârda direnen kimseler 
hakkındaki sözü böyle gerçekleşmiştir; 

elbet onlar ateş yoldaşıdırlar. 

7 (ALLAH'IN) hükümranlık makamına 
(lâyık bir) sorumluluk taşıyanlar 6 ve O'na 
yakın olanlar; hamd ile Rablerinin son- 
suz yüceliğini dile getirirler, O'na güve- 
nirler ve iman eden (diğer) kimseler için 
bağışlanma dilerler: "Rabbimiz! Sen her 
şeyi rahmet ve bilginle kuşatmışsın! Ar- 
tık tevbe edip Senin yoluna uyanları ba- 
ğışla ve onları gözleri yuvalarından fırla- 
tan dehşetli ateşin azabından koru!" 7 



1 Günahların affı ile tevbelerin kabulü ayrı ayrı 
şeylerdir. Tevbe ilâhi af yollarından sadece biri- 
dir. Acılar, sıkıntılar, musibetler, yokluklar, 
dertler, iyilikler, dualar, kazanılan sevaplar, 
vazgeçilen kötülükler af vesilesi olabilir. 

2 Allah'ın cezası iki rahmet arasına alınmıştır. 

3 İnkarım savunurken ilâhi kelamı polemik ko- 
nusu yapanlar kastedilir. Bu tür polemiğik 5. 
âyette "batıl uğruna hakikati kendisiyle alt et- 
meye çalışmak" şeklinde tanımlanmıştır. 

4 Lafzen: "Beldelerde, ülkelerde". (Krş: 3:196). 



5 Hz. Musa'ya yapılan gibi (28:20). Nebi'ye, 
suikast planları imâen haber verilmektedir. 

6 "Bir şeyi üstlendi" anlamına gelen bu fiil 
maddî olmaktan daha çok manevî sorumluluk 
için kullanılır (Bkz: 20:100; 29:13 ; 62:5). 

7 Tefsirlere göre bu kimseler "melekler"dir. Fa- 
kat bunlar "iman eden" varlıklardır. İman ise 
iradeye dayalı bir tercihtir. Dolayısıyla âyette 
vasfedilenler kulluk sorumluluğunu sırtlanan 
mü'minlerdir. İlahi iradeyi yeryüzünde gerçek- 
leştirmek, Allah'ın arşım omuzda taşımaktır. 



928 



*fs£^3=t* 



40 / MÜ'MÎN SÛRESÎ 



*^3^ 



CÜZ 24 



8 "Rabbimiz! Onları ve onların ataların- 
dan, eşlerinden ve nesillerinden iyi ve 
dürüst olanları güzelliğin merkezi olan 
cennetlere yerleştir: 1 çünkü Sen, evet 
Sensin her işinde tek mükemmel olan, 
her hükmünde tam isabet sahibi! 9 Ve on- 
ları tüm kötülüklerden koru! Ki Sen O Gün 
birini kötü duruma düşmekten korursan, 
bu ona rahmet ettiğin anlamına gelir: bu, 
evet, en büyük başarı işte budur!" 2 

10 İnkarda ısrar edenlere (O Gün) şöyle 
nida edilecektir: "İman etmeye çağırıldı- 
ğınız halde inkâr etmeyi sürdürdüğünüz 
zaman Allah'ın size olan kahır ve sitemi, 
sizin (şu an) kendi kendinize olan kahır 
ve siteminizden daha büyüktür!" 3 

11 Şöyle karşılık verecekler: "Rabbimiz! 
Sen bizi iki kez öldürdün, iki kez de di- 
rilttin. 4 İşte artık günahlarımızı itiraf et- 
tik: şimdi bizim için bir çıkış yolu yok 
mudur?" 

12 (Onlara şöyle denilecek): "Durum işte 
böyle(sine vahim)dir: çünkü sadece Al- 
lah'a (kulluğa) çağrıldığınız her seferinde 
inkârı tercih ettiniz; O'na ortak koşuldu- 
ğunda ise inanıver diniz. Fakat şimdi hü- 
küm yüceler yücesi, mutlak büyük olan 
Allah'a aittir. 

13 O'DUR size (varlık) delillerini göste- 
ren ve size semadan rızık indiren: Yönü- 
nü O'na çevirenlerden başkası bundan 
ders almaz. 5 

14 Hakikati inkâr edenleri ne denli kız- 



^0»<* 



tJ^ 1 j~a j a^j-ic- j Lr jü! OvL_£- olL>- *~-4l>ol j Ll/ 



j\ ' 



.fi'!- 
tuh o 



IV>I' 



(»-^-^jç^-fr'jj'Jçv-^uı ö~t 



iZ\ ' 



&'£ oil^jı g ^3 i^ 1 rtJ'®> î^ 1 



~â=L~oİji 



<^=^ u^. 



.I<İ1 



ujui Lji_jj ı^Jü igı o jy 






J] j# ^>.A ^İ'JZÜ j-^İI L. 



(J>'ı <JJİ 



i Üt 4 ;U ,»i==Jj 



^Cr4^l 












dırsa da, siz akideyi yalnız O'na has kıla- 
rak saf ve samimi bir inançla sadece Al- 
lah'a yalvarın! 15 Zira O, bütün varlık hi- 
yerarşisinin en yücesi olarak hükümran- 
lık makamına kurulmuştur. 

O Duruşma Günü hakkında uyarmak 
için kullarından dilediğine kendi katın- 
dan vahiy indirir. 6 16 O Gün onlardan hiç 
kimse Allah'tan hiçbir şeyi saklayama- 
dan (gerçek yüzleriyle) ortaya çıkarlar. 7 

- Bugün mutlak iktidar kime aittir? 

- Elbet mutlak otorite olan tek Allah'a! 8 



1 Gerçek mü'minlerin yakınlarıyla cennette 
buluşacaklarına dair müjde (Bkz: 52:21). 

2 Dua etmek, tek basma kabul olmuş bir dua- 
dır. 

3 Makt bu bağlamda insan için "zarar verecek 
şeye karşı tedbirsizlik" anlamına istiare olarak 



kullanılmıştır (İbn Aşur). Bizce buradaki en uy- 
gun karşılığı "sitem"dir. Sitemin muhtemel üç 
nedeni: 1 ) Arkalarına düştüklerinin hiçbir yara- 
rım göremedikleri için. 2) Şeytan bile gerçeği 
itiraf ettiği için. 3) Dünyada hor gördükleri kar- 
şısında rezil oldukları için. 



CÜZ 24 



*N3S^* 



40 / MÜ'MİN SÛRESİ 



*^£N« 



929 



4 Krş: 2:28. Kur'an dilinde canlı varlıkların can 
verilmeden önceki inorganik durumuna da 
"ölüm" denilmektedir (Krş: 22:28 ve 164). "İki 
kez" teksir olarak yorumlandığında anlam "de- 
falarca öldürüp, defalarca dirilttin" olur. Birin- 
cisi maddî, ikincisi manevî bir ölümdür ki, bin 
ölümden beterdir. Bunu "ruhun ölümü" olarak 
adlandırmak mümkün {Elmalık). 

5 Ra'd sûresinin 27. âyetiyle karşılaştırınız. 

6 Rûh vahiy mânasında kullanılmıştır (Krş: 



16:2 ve 42:52). 

7 Zira O Gün maskeler düşer, içler dışa döner, 
insanın peşine düştüğü hayvani güdüler sahibi- 
ne suret olur. 

8 Sorunun başında "Allah der ki..", sonunda 
"onlar dediler ki.." ibaresi bulunmaz. Çünkü 
muhatap kalmamıştır. Allah'tan başka her şe- 
yin yok olduğu bir ortamda "Kim sordu?" ve 
"Ne cevap verdiler?" soruları gereksizdir. 



"^^ 



930 



^5^ 



40 / MÜ'MİN SÛRESİ 



*^$s^ 



CÜZ 24 



17 O Gün herkes kazandığının karşılığını 
buiur ; haksızlığın olmadığı gündür o: 
çünkü Allah hesabı seri görendir. 

18 Ve onları yüreklerin sahibini boğarca- 
sına 1 gırtlağa dayanacağı dehşet gününe 
karşı uyar: O Gün zalimler ne samimi bir 
dost, ne de sözü geçen bir şefaatçi bula- 
caktır. 

19 O, bakışlarda (saklı) ihaneti ve yürek- 
lerin gizlediği şeyleri bilir,- 20 ama Allah 
hükmünde hakkaniyeti gözetir, O'nu bı- 
rakıp da yalvarıp yakardıklarıysa hiçbir 
şey hakkında hüküm veremezler: çünkü 
sadece Allah her şeyi işitendir, her şeyi 
görendir. 

21 Onlar hiç yeryüzünde dolaşmazlar mı 
ve görmezler mi kendilerinden önce ge- 
çip gitmiş olanların (feci) akıbetini? On- 
lar kendilerinden daha güçlüydüler ve 
yeryüzünde daha derin izler bırakmıştı- 
lar. Buna rağmen Allah günahları sebe- 
biyle onları cezalandırdı ve kendilerini 
Allah'a karşı koruyacak kimse olmadı. 

22 Böyle oldu, çünkü elçileri kendilerine 
hakikatin apaçık belgeleriyle geldiği hal- 
de, onlar inkârda direndiler; bunun üzeri- 
ne Allah da onları cezalandırdı: Zira O 
güçlüdür, cezası pek çetindir. 

23 DOĞRUSU Biz Musa'yı, mesajları- 
mızla ve (sahibinin doğruluğuna şahit 



MSN 



^ ü^s-Sj ^JJIj i-^W ur-^t ^ ] 3 jJ~Ukil 



f |î,' ? ; - ••<• 



i 



l«5l£=> 



^^IjİK^iJl 



v udı jüjlİ, ^ji i!j iiı çÜİ^ÎS ı jjI^=J 



JUJ'a 









olan) apaçık bir belgeyle 2 elçi göndermiş- 
tik; 24 Firavun'a, Hâmân'a ve Karun'a... 3 
Fakat onlar "Yalancı sihirbazın teki" de- 
mişlerdi. 

25 (Musa) kendilerine tarafımızdan gön- 
derilmiş malum hakikatle gelince, 4 
"Onun yanında yer alan mü'minlerin ka- 
dınlarını sağ bırakıp oğullarını öldürün!" 
dediler. Kâfirlerin entrikası asla hedefine 
ulaşamayacaktır. 



1 Kâzımın için bkz: 16:58, not (Krş: Ferrâ). Bkz: 
"Zor bir gün" (54:8). 

2 Sultân için bkz: 17:65, not. 

8 Bu üçünün birlikte anılması anlamlıdır. Zira 
bu üçü iktidarın üçayağını temsil eder: Firavun 
siyasal ayağı, Hâmân bürokrasi ayağını, Karun 
ekonomik ayağı. 

4 Arapça'da geçişsiz bir fiili geçişli yapmanın 
birden çok yolu vardır. Fakat bir fiili tef'il veya 



if'al babmataşıyarak geçişli yapmakla bâ edatıy- 
ia geçişli yapmak arasında fark vardır. Diğerle- 
rinde öznenin aynı anda ve aynı yerde nesneyle 
birlikte olması şart değilken, sonuncusunda 
şarttır [Furûk). Burada câe bi şeklinde geldiği 
için, "hakikati getirince" değil "hakikatle ge- 
lince" mânası verdik. Çeviri boyunca buna uy- 
maya çalıştık. Aksi durumlar ya istisnalar ya da 
gözümüzden kaçanlardır. 



^^ 



CÜZ 24 



*¥^^» 



40 / MÜ'MİN SÛRESİ 



^^^ 



931 



MSN 



ou-ı ^3^-jj l^r>3 i^-^r lF 51 l^İ^ j ü^ji jLsj 
jlil,!! SUJİı ^jVi yi^L; 5ı jı f4«İ!J J^ il 

çv£=*li oi j -tül q/j Jj£ jl ^^-j ü_j_l£âjl <uJll>l 
_Lİj üjj İj-İS - <ûüi Ğ31S" dU jlj lîajj ^ olllli'o 

^ıi -ipi Jilü! ^k=J f ^ çgD 4>ıîir o^ ^ 

J^I, V] çL^^jûî il} ^ji iJ VI ^4=4 j I Üİ ^ 

f ^ Çj@ jl^JJ IİÜ İJ İîıi \S' 3 \x£> ı* ^jjı} 
fgı jli ^ İS Ui İül Jljj J>3 ;wli lyı&\J> °^=^ 



26 Firavun "Bana bırakın, Musa'yı ben öl- 
düreyim!" dedi ve ekledi: "O Rabbine yal- 
vara dursun; ama ben asıl onun sizin ha- 
yat tarzınızı 1 değiştirmesinden ve ülkede 
düzenin bozulmasından korkuyorum!" 2 

27 Musa dedi ki: "Ben kibre kapılıp He- 
sap Günü'ne inanmayan herkesten be- 
nim de sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sı- 
ğınırım," 

28 Firavun'un yakın çevresinden olup da 
imanım gizleyen mü'min bir adam şöyle 
çıkıştı: 3 "Bir adamı sırf "Rabbim Al- 



lah'tır" dediği için, üstelik size Rabbiniz- 
den hakikatin apaçık delillerini getirdiği 
halde öldürecek misiniz? Kaldı ki, eğer 
yalancıysa yalanının zararı yalnızca ken- 
disinedk; yok eğer gerçeği söylüyorsa, 
tehdit ettiklerinin hiç değilse bir kısmı 
gelip sizi bulacaktır: çünkü Allah yalan 
dolanla kendini araya veren birini 4 asla 
hedefe ulaştırmaz. 

29 "Ey kavmim! Bugün iktidar sizin teke- 
linizde, yeryüzünde ezici güçsünüz,- ta- 
mam ama, eğer Allah'ın cezasına maruz 
kalırsak bizi kim kurtaracak?" 

Firavun dedi ki: "Ben size sadece kendi gö- 
rüşümü bildiriyorum,- ve sizi doğru olan 
alternatifsiz bir yola 5 yöneltiyorum." 

30 Yine iman eden kimse söze girerek de- 
di ki: "Ey kavmim! İnanın ki ben, şu 
(inkârda) ittifak etmiş toplulukların 
helakine benzer bir günün sizin de başı- 
nıza gelmesinden korkuyorum; 31 yani 
Müh kavminin, 'Ad ve Semud'un ve on- 
lardan sonrakilerin uğradığı türden bir 
helakin... Bir de (unutmayın) ki Allah, 
kullarına haksızlık etmeyi asla istemez. 

32 "Ey Kavmim! Ben, herkesin birbirin- 
den imdat dilediği o günün aleyhinize so- 
nuçlanmasından korkuyorum. 33 O Gün 
arkanızı dönüp kaçmayı kuracaksınız, fa- 
kat Allah'ın (adaletinden) sizi kurtaracak 
kimse bulamayacaksınız: zira Allah kimi 
saptırırsa 6 artık ona yol gösteren kimse 
bulunmaz. 



i Dîn' in anlamı için ilk geçtiği 107:1 'in ilgili 
notuna bkz. 

2 Fesad Kur'an'da hep insan davranışlarının ne- 
den olduğu ferdi, içtimai ve tabii çözülme sü- 
reçleri için kullanılır (Bkz: 30:41, not). 

3 Saraydaki gizli mü'minin kimliği yoruma 
açıktır. Süddi'ye göre Firavun'un amca oğludur. 



Asiye diyenler vardır. Bizce bir ihtimal daha 
var: hanedanlar tarihinde istisnai bir kırılma 
olan muvahhid kral Ahneton. Ahneton iktidara 
gelince putperest Amon dinini yasakladı, sarayı 
halka açtı, Ahataton (Tanrı'ya adanmış şehir) 
adlı yeni bir başkent kurdu. Nihai tahlilde bu 
âyet imanın gücünü temsil eden bir örnektir. 



?32 _^ ^ 40 /MÜ'MİN SÛRESİ ^^ CÜZ 24 

Zımnen: Allah dilerse küfrün ve zulmün kal- 6 Zımnen: "Kim Allah'ın desteğini reddeder- 

binde dahi yiğit mü'minler var eder. se ". Bkz: "Allah sapıklardan başkasını yoldan 

4 Müsrifin açılımıdır (Bkz: 39:53). çıkarmaz." (2:26). Aynı mânayı 34. âyetin son 

c */f -n« ili, u u "i a ı • cümlesi de içermektedir. 

5 Ma... ula... kalıbının bu bağlamdaki en uygun y 

karşılığı. 



CUZ24 



•fcs3£s=f« 



40 / mü'mîn sûresi 



4ö3Ss4> 



933 






fv^jj t — *£ Oİ — Ç-Jü J — İS ", — « ujâ w W (V 

.'»>"■'' ', ' T, * , > — s 



* ı î • .1 . • .< 



jv^-j ! öliaJL-*. 






j>I iLl ^yliü L^-j-js ^yJ ^j! jLJîU Ij jj_ty 
_U<3j <dXc- *_j_uj Oji^iJ ^j ^iJJa^= j LjilS" <ubV 



Jüjlu 



u^j^Jji^ 



i "C - ılı • *' °. * ° 

c < S ' „ .-» .' . .» s .;,,,' 

3_^->-Vl 01 j î-Uu LIijJl 5 j_l>JI »J—a L*il f>i L-j 

(>?> >-*J ur^ 1 Jİ ^~Ğ=.İ J^ tkJLİ J*i Ja'ş LjAÎ. 



34 "Ve doğrusu daha önce Yusuf da size 
hakikatin apaçık belgeleriyle gelmişti; 
ama onun size getirdiklerine karşı sürek- 
li bir şüphe taşıdınız; en sonunda Yusuf 
ölünce, kalkıp "Allah ondan sonra bir da- 
ha elçi göndermeyecek" 1 dediniz!" 

İşte Allah düştükleri kuşku bataklığında 
debelenerek kendilerini harcayanları 



böyle yoldan çıkarır. 35 Bu gibiler kendi- 
lerine ulaşmış hiçbir belge ve yetki olma- 
dan Allah'ın âyetleri hakkında ileri geri 
konuşurlar: (bu) hem Allah katında, hem 
de iman edenler nezdinde büyük bir ba- 
yağılaşmadır: İşte Allah her kibirli zorba- 
nın kalbini böyle mühürler. 2 

36 Ve Firavun "Ey Hâmân!" 3 diye emret- 
ti, "Bana görkemli bir kule yap! Belki 
böylece (amacımı gerçekleştirecek) araç- 
lara ulaşırım,- 37 gökleri aşacağım araçla- 
ra... Böylece Musa'nın ilâhına erişebili- 
rim (!); 4 hoş, ben onun bir yalancı oldu- 
ğundan kesinlikle eminim ya!" 

İşte kötü davranışı Firavun'a böylesine gü- 
zel göründü ve doğru 5 yoldan alıkonuldu: 6 
neticede Firavun'un düzeni, çöküşü (hız- 
landırmaktan) başka hiçbir işe yaramadı. 

38 Derken iman eden o kimse, "Ey kav- 
mim!" dedi, "Bana uyun ki ben sizi akl-ı 
selim yoluna yönelteyim. 39 Ey kavmim! 
Bu dünya hayatı sadece kısa vadeli bir haz- 
dır ; bir de öteki (hayat) var: kalıcı diyar işte 
orasıdır. 40 Kim bir kötülük işlerse, sadece 
yaptığı kadarıyla cezalandırılır; ama kim de 
imanlı olarak güzel davranış sergilerse, -er- 
kek ya da kadın fark etmez- işte bu gibiler 
cennete girecek ve orada haddi hesabı ol- 
mayan nimetler ikram edilecektir. 



1 Bu iki anlama gelir: Birincisi, Hz. Yusuf'tan 
sonra peygamberlik kurumunu toptan inkâr et- 
mek. İkincisi, "Yusuf'tan sonra Yusuf gibi bir 
peygamber asla gelmeyecek" demek. Her iki 
anlamda da bir ikiyüzlülük, bir samimiyetsiz- 
lik görülmektedir. Yaşarken peygamberliğine 
kuşkuyla bakılan Hz. Yusuf, vefatından sonra 
geriden gelen peygamberleri inkâra malzeme 
yapılmaktadır. Bu küfür, onu över gibi yaparak 
icra edilmektedir. Bu da, 5. âyette dile getirilen 
"batıl uğruna hakikati kendisiyle alt etmeye 
çalışma"mn bir başka yöntemidir. 

2 Bu paragrafın içeriği de, kendisinden önceki 



pasajda olduğu gibi "mü'min adam"a nisbet 
edilebilir. Fakat 35. âyetteki "polemik yapan- 
lar" ifadesi, bu pasajı sûrenin başındaki 4. âyete 
bağlamaktadır. Dolayısıyla bu paragrafın içeriği 
Allah'a nisbet edilmelidir. 

3 Hâmân için bkz: 28:38, not. 

4 Ünlem, Firavun'un alayına dikkat çekmek 
içindir. 

5 es-Sefofi'deki belirlilik çeviriye "doğru" keli- 
mesiyle yansımıştır. 

6 Ya da sadde okuyuşuna istinaden: "doğru yol- 
dan döndü". 



934 



•^3^* 



40 / MÜ'MİN SÛRESİ 



*^^^* 



CÜZ 24 



41 "Ey kavmim! Nasıl oluyor da ben sizi 
kurtuluşa çağırırken siz beni ateşe çağırı- 
yorsunuz? 42 Siz beni hem Allah'ı inkâr 
etmeye, hem de (tanrısal bir nitelik taşı- 
dığı) hakkında hiçbir bilgim olmayan 
şeyleri 1 O'na ortak koşmaya çağırırken, 
bense sizleri mutlak üstün ve yüce olup 
tekrar tekrar bağışlayana çağırıyorum. 43 
Kesinlikle, sizin beni çağırdığınız şey ne 
dünyada ne de âhirette kendisine çağırıl- 
maya lâyık bir şey değildir; zaten dönü- 
şümüz de Allah'adır; ve elbet kendini 
harcayanlar ateşin yoldaşlarıdır. 

44 Ve bir gün gelecek, bu sözlerimi bir bir 
hatırlayacaksınız. Bense sorumluluğuma 
ilişkin (hükmü) Allah'a havale ediyorum: 
çünkü Allah kulların her şeyini görmek- 
tedir." 

45 Derken Allah onu kavminin çirkin tu- 
zaklarından korudu,- 2 Firavun ailesinin 
helaki ise azabın en kötüsüyle oldu: 46 
Ateş... Onlar o (ateşe) sabah ve akşam su- 
nulacaklar; 3 ve Son Saat gelip çattığında 
(Allah şöyle buyuracak): "Firavun ailesi- 
ne en şiddetli cezayı verin!" 

47 HANİ ateşin bağrında karşılıklı tartı- 
şırken onları (bir görmelisin): Nitekim 
zayıflar büyüklük taslayanlara: "Bizim 
sizin peşinize takıldığımız kesin,- şu hal- 
de ateşin üzerimizdeki etkisini bir parça 



MEN 






^ S^^JI 01 j İM J\ K>' IV 3 î^Vl ^ T 3 



İİıi İ-J3SI 



2b 1 0} <î> t <_*-?] cS^'î 



JLd I * y* ü şC-jİ J U c3^~J ' _ş^y==w L> O LLj—j 



4^ i US r'^j ?3i$ W — , * £ '^ Ij-İp ^b-^ O $^> t*-i jLJJI 



_>-1>cJü i I 3 ' 



iJlIjj^ 



^aİ) IjkjaJI J_j5^ jlİJ! J> 



JÛ15--C 



wOJ L-lc- ü j-jJ>jo j»_lji L. 44 LjLİj «iSssaJ 



_ S; 



oS 2)1 û] L^J J£= lîl !_5_^ğ=iU,I ^Jül JU 



0» ^\İ2>\ ^a C'% \Ji- JaJUJ °(^=ûj !/jI ^4^- 



olsun hafifletemez misiniz?" diye yalva- 
racaklar. 48 Büyüklük taslayanlar ise: 
"İşte hepimiz onun içindeyiz; kesin olan 
şu ki, Allah kulları arasındaki hükmünü 
çoktan vermiştir" diyecekler. 

49 Ve ateşin içindekiler, cehennemin 
bekçilerine şu ricada bulunacaklar: "Rab- 
binize yalvarm da, azabı üzerimizden bir 
gün olsun hafifletsin!" 



1 Kur'an'da sık geçen bu kalıbın açıklaması için 
bkz: 29:8, not. 

2 Hicrete adını adını yaklaşıldığı bir zarnan di- 
liminde bu pasajın ilk muhatabına mesajı açık- 
tır: Sana karşı kurulan tuzaklara ve suikast 



planlarına karşı Allah seni de koruyacaktır. Bu 
ilâhi müjdenin gerçekleştiğine tarih tanıktır. 

3 Zımnen: "sürekli". 55. âyetteki akşam sabah 
Allah'ı anmak bunun mukabilidir. 



CÜZ 24 



*^£=^ 



40 / MÜ'MİN SÛRESİ 



»N^S^ 



935 



^|£|^ 



İ^JIS oLİ^JU ^k=d 



0J r 



^=^ 



-- 



-JlS _iAS ^J}l ı_jJU 






;JÜIj HL 



-J j- 



ü LİI 






jlJjl i * 



İVIİ 









j^ı ^ &y 3 V 3 ^ı ^-^ £5 i ÜJj m 

J_*^J £_1_^J _U_^jJ ^A*İ_^İJ ,J_>. <ül J_tJ ui 






crr 



ı^@ ü^İil; v ^Hii ^&=ı 5^J5 ^Hji jü 



50 (Bekçiler) şöyle cevap verecek: "Elçileri- 
niz size hakikatin apaçık belgeleriyle gel- 
memiş miydi?" (Berikiler) "Elbette (gel- 
mişti)" diyecekler, (Bekçiler) diyecek ki: 
"O halde yalvarmaya devam edin! Ama 
inkârı tabiat edinenlerin yalvarması alda- 
nışı (artırmaktan) başka bir sonuç ver- 
mez." 

51 ŞÜPHE yok ki Biz rasullerimize ve 
iman eden kimselere, hem bu dünya ha- 



1 Haberin inne edatıyla pekiştirilmesinin met- 
ne kattığı yan anlam (İbn Aşur). 

2 Rûm sûresinin 57, âyetiyle karşılaştırınız. 

3 Vahiy yol kılavuzudur; yoldan çıkanlarsa kı- 
lavuz istemezler. Ama yolun yokuşuz kalması 
değildir felaket, asıl felaket yolcunun yolsuz 
kalmasıdır. 

4 Ulu'l-elbâb'ı çevirimizin gerekçesi için bkz: 
39:18, not. 



yatında hem de şahitlerin dinleneceği 
günde (hasımlarına karşı) 1 elbette yardım 
edeceğiz. 52 O Gün zalimlere mazeretle- 
rinin hiçbir yararı olmayacak; 2 onların pa- 
yına düşen Allah'ın rahmetinden dışlan- 
mak ve en berbat yurda konmak olacak. 

53 (Vaadimiz gereği) vaktiyle Biz Musa'ya 
rehberliğimizi iletmiş ve Isrâiloğullarım 
ilâhi kelama vâris kılmıştık: 3 54 akdetme 
yetilerini kamil mânada kullananlar için 4 
bir hidayet ve bir uyarı olarak... 

55 Şu halde dirençli ol! Zira Allah'ın vaa- 
di mutlaka gerçekleşecektir. Hatan için 
af dile 5 ve akşam sabah 6 hamd ile Rabbi- 
nin yüceliğini dile getir! 

56 Allah'ın âyetleri hakkında kendilerine 
ulaşmış hiçbir belge ve yetki olmadan tar- 
tışanlara gelince: onların içinde hiçbir za- 
man erişip (tatmin) olamayacakları bir bü- 
yüklenme tutkusu vardır, başkası değil. 7 

Artık sen sadece Allah'a sığın: çünkü O, 
evet O'dur her şeyi işiten, her şeyi görüp 
gözeten. 

57 Göklerin ve yerin yaratılması elbette 
insan cinsinin yaratılmasından daha kap- 
samlı bir hadisedir; lakin insanların çoğu 
bunun (anlamım) dahi bilmez,- 8 58 ve gö- 
renle görmeyen bir olmaz; tıpkı iman 
edip o imana uygun iyilik yapan ile kötü- 
lük yapanın bir olmadığı (gibi): Ne kadar 
da azınız öğüt alıyor! 



5 Zenb, "bir şeyin kuyruğunu kısalttı" anlamı- 
na zeri e£>e' den. Sadece kasıtlı günahı ifade eden 
ism'den farklı olarak kasıtlı-kasıtsız hata, nok- 
sanlık, dikkatsizlik ve kusurları da kapsar. Yine 
zenb ile cunâh arasında da fark vardır. Zenb in- 
sanın hem Allah'a hem insanlara karşı işlediği 
suç ve hataları ifade eder. Cunâh ise insanın sa- 
dece insanlara karşı işlediklerini ifade eder 
{Külliyyât ve Müfredat). Istiğfâfm buradaki 



936 



-*NS3£s4»- 



40 / MÜ'MİN SÛRESİ 



•#s3£sf* 



CUZ24 



karşılığı "kirlenmeden korunma talebi"dir (Râ- 
ğıb). Bu takdirde günahkarın istiğfarı af talebi, 
takva sahibinin istiğfarı korunma talebidir. Bu- 
rada ve 47:19'da geçen "Günahın için af dile" 
ifadesi, Hz. Peygamber'in üzerinden mü'min 
muhatapların peygamber tasavvurunu inşayı 
amaçlar. Peygamberler risalet görevlerinden do- 
layı Allah'ın korumasıyla masumdur. Bu ve bu- 
nun gibi âyetler, bu masumiyetin nasıl anlaşıl- 
ması gerektiğini beyan eder. Peygamber tasav- 
vurunda ifratı temsil eden Hıristiyan ve tefriti 
temsil eden Yahudi anlayışları böylece redde- 
dilmiş olur. Kur'an'da beş yerde Hz. Peygambe- 
rin insanların arınmasına katkıda bulunması 
emredilir (2:129, 151; 9:103; 62:2). Hz. Peygam- 
ber'in bu emri yerine getirdiğine ilişkin haber- 
den, buradaki "hata"yı nasıl anladığım da öğ- 
renmiş oluyoruz: "Ara ara içimde anlık bir gaf- 
let hissettiğim için, günde yüz kez Allah'tan 



mağfiret dilerim" (Buhârî ve Müslim). 

6 Yani: "her daim". 46. âyettin mukabili: sabah 
akşam cehenneme sunulmamak için. . . 

7 Yani: Büyüklük tasladıkça küçülüyorlar ve 
aradaki fark hiçbir şeyle kapatılamayacak kadar 
çift taraflı açılıyor. Bu da tatminsizliği besleyip 
büyütüyor. 

8 Çeviride "kapsamlı" karşılığını verdiğimiz 
ekber nicelik ifade eder. Bu nedenle "Göklerde 
ve yerde ne varsa hepsini katından bir lütuf ola- 
rak sizin emrinize âmâde kıldı" (45:13), "Biz in- 
sanoğlunu en güzel kıvamda yarattık" (95:4) gi- 
bi âyetlerin bu âyetle çelişmesi söz konusu de- 
ğildir. Nicelik olarak kâinata nisbetle bir nokta 
kadar bile cirmi olmayan insan, değer açısından 
kâinatın gözbebeği mesabesindedir (Krş: Elma- 
lılı, 45:13'ün tefsirinde). 



CUZ24 



-*N^$^*- 



40 / MÜ'MİN SÛRESİ 



oŞsğSSS 3 ** 



937 



( _ r u uJ I j?^-sa I j^~=aJ j l^j C*jj V «ujV if-LJ ! I 






,>i 



,i,, T \ > •, - .-,, » ^ -T J ° - », , .* 

\yk=Lİsi JlSl ^LJ jj£ ^jJI 'isi® Jh-j^'^ 
(j->ll!l Lj-ü J-2** j-i-J ■tul 01 fj-*a_wo jL^jJIj «u. -i 

^5 idil ^süi@ 5jj4=^L: i ^ılıı ^"i ofJ3 

m cj£=iijj j>\i ja vt ij] v *^~i j^== jj^- 

|H ü 9wiüj <U I oUb I i3 L^= ,v JL1I dli kj ^iJÜ İS' 

ı y m jjj\ <_J jj ^,„va,,L>B^ ûj__£-JsU j—A VI *UJ S V /V-jİbJ İ 

^^ /> ,*.^.,3 iki t O ü «J — uj i O 1 O v— ^ ı J) ( -_ J j /*— « 



59 İmdi, Son Saat mutlaka gelecektir,- 
bunda kuşku yok: Ama insanların çoğu 
buna (dahi) inanmaz. 

60 Ve Rabbiniz şöyle buyurur: "Bana du- 
a edin ki ben de kabul edeyim! 1 Bana kul- 
luk yapmayı kendisine yediremeyenler, 
rezil rüsva olarak cehenneme girecekler. 

61 GECEYİ sükunet bulaşınız diye, gün- 



düzü ise (işlerinizi) göresiniz diye yaratan 
Allah'tır: 2 çünkü Allah insanlara karşı sı- 
nırsız lütuf sahibidir; ama insanların ço- 
ğu yine de şükretmezler. 

62 Rabbiniz olan Allah işte böyledir: her 
şeyi yaratan, kendisinden başka ilâh olma- 
yan O'dur: şu halde, nasıl oluyor da böyle- 
sine savruluyorsunuz? 63 İşte, vaktiyle 
Allah'ın âyetlerini göz göre göre inkâr 
edenler de tıpkı böyle savrulmuştular. 3 

64 Yeryüzünü sizin için bir yerleşim ala- 
nı yapan ve gök kubbeyi inşa eden, size 
şekil verip üstelik şeklinizi de en güzel 
kılan, dahası sizi temiz ve güzel nimet- 
lerle rızıklandıran Allah'tır. Rabbiniz 
olan Allah işte böyledir: nitekim âlemle- 
rin rabbi olan Allah ne yüce bir bereket 
kaynağıdır! 4 

65 Mutlak diri O, kendisinden başka ilâh 
olmayan O'dur: Artık siz de O'na adan- 
mış samimi ve saf bir inançla 5 sadece 
O'na yalvarm! Hamd tümüyle âlemlerin 
Rabbi Allah'a mahsustur. 6 

66 De ki: "Elbet ben, hele de Rabbimden 
bana hakikatin apaçık delilleri ulaşmış- 
ken, Allah'tan başka yalvarıp yakardıkla- 
rmıza kulluk etmekten nehyolundum,- ve 
ben kendimi Âlemlerin Rabbine teslim 
etmekle emrolundum." 



1 Veya: "Bana kulluğunuzla davetiye gönderin 
ki, ben de rahmet ve ödülümle davetinize ica- 
bet edeyim". Ya da Elmalılı'mn ifadesiyle: 
"Benden beni isteyin size icabet ederim, beni 
bulursunuz; beni bulansa her şeyi bulmuş 
olur". Dua kulun Allah karşısındaki esas duru- 
şudur. Dua etmek ilâhi bir lütuftur, duanın ka- 
bulü fazladan bir lütuftur. Dua etmek, bizzat 
kabul olmuş bir duadır. Allah'tan isteyene iste- 
ği verilse de verilmese de onuru ve hatırı artar. 
Allah'tan başkasından isteyene isteği verilse de 



verilmese de onuru azalır. 

2 Krş: 10:67; 27:86. Bu pasajı oluşturan âyetle- 
rin sıralaması dikkat çekicidir: Önce zaman 
(61), sonra mekân (64), sonra insan (67) geliyor. 

3 Tu'fekûn'vi çevirimiz için bkz: 35:3, not. 

4 Tebâreke'yi çevirimiz için bkz: 7:54, not. 

5 Çevirimiz için bkz: 39:2, not. 

6 el-Hamdu lillahi t abbi'l-' âlemin için bkz: 1:2, 
not. 



"*^^^^*" 



938 



*#s3£s> 



40 / MÜ'MÎN SÛRESİ 



67 Sizi önce toprak türünden, 1 sonra bir 
damlacık hayat suyundan, sonra da döl- 
lenmiş yumurta hücresinden 2 yaratan 
O ; dur ; sonra bebek olarak meydana gel- 
menizi (dilemiştir); sonra olgunluk çağı- 
na erişmeniz ve ardından da yaşlanmanız 
için (yasa koymuştur): Ne ki kiminize 
ölüm daha erken tattırılır, (kiminize) de 
sonu yasayla belirlenmiş bir süreye 3 ulaş- 
manız için (zaman tanınır) ki, belki aklı- 
nızı başınıza alırsınız. 

68 Hayatı ve ölümü 4 yaratan O'dur: ve O 
bir işin olmasına hükmettiğinde ona sa- 
dece "Ol!" der, o da hemen oluşum 
sürecine giriverir. 

69 BAKSANA Allah'ın âyetleri hakkında 
ileri geri konuşan şu tiplere: (tasavvurları) 
kendilerini hakikatten nasıl da uzaklaştı- 
rıyor. 70 Onlar, bu ilâhi kelamı ve elçile- 
rimize daha önce gönderdiğimiz mesajları 
yalanlayan tipler; fakat bu gibiler zamanı 
gelince (gerçeği) öğrenecekler. 71 İşte o 
zaman, kendi boyunlarına (geçirdikleri) 
tasmalar ve (ellerindeki) kelepçelerle sü- 
rüklenecekler; 72 yürek dağlayan bir 
(umutsuzluğun) gayyasına... En sonunda 
ateşi azdıran bir yakıta dönecekler. 

73 Ve onlara sorulacak: "Hani, nerede 
ilâhlık yakıştırdığınız varlıklar; 74 (İlah- 
lar hiyerarşisinde) Allah'ın astlarından 
saydığınız?" 

Onlar şöyle cevap verecekler: "Bizi terk 
ettiler. İşin doğrusu, daha önceden biz san- 
ki hiçbir şeye yalvarıp yakarmamışız." 



1 Bkz: 18:37, not. 

2 Yani "zigof'tan. (Bkz: 16:4 ve 23:13, not). 

3 Ecelen musemmâ için bkz: 11:3; 16:61, not. 

4 Kur'an'a göre mevt hayatın "görünmeyen yü- 



»N^N* 



CÜZ 24 



MSN 



p «ul£ j_, p ilki ^ p ^\'j -y. ^=3âi- ^İJ! y* 






T>. 



%-\ \yji3ij Jİ5 ^ Jt'çâ °y, '(&L>J 



IİU 



-s-*ii 






' * 'ti ' ' v-fe ' I- ' 

S > > .- > > 



iKjL \y'jk=. ^jll dj^4 JV<İİ\ od 



J 



t^f- 5 (V-j^Ji ^J 









U! 






lSs^ ıj—M L-§^ 



ö-i 



oJU. 



jIVjI I 



Jksî 



Ş^: UtS j_i <ûı li.j ot 



UO^ 



LİJI 



-T i ^ «i 



5^U jl <^J»Jjy (5J. 



İşte Allah gerçeği inkâr edenleri böyle şa- 
şırtır. 75 Bunun nedeni, yeryüzünde hak 
etmediğiniz halde azıp şımarmanız ve 
kasmtılık yapmanızdır: 76 Haydi, içinde 
yerleşip kalmak üzere cehennemin kapı- 
larından girin,- doğrusu, küstahça böbür- 
lenenler için orası dehşet bir mekândır. 

77 ŞU HALDE dirençli ol; zira Allah'ın 
vaadi mutlaka gerçekleşecektir. İmdi, on- 
lara yönelttiğimiz tehditlerin bir kısmı- 
nın gerçekleştiğini ister sana gösterelim, 
isterse senin için ölümü takdir edelim; er 
geç, onlar Bize döndürülecekler. 5 



zü"dür (30:7). Çevirideki "ölüm" mevti tam 
karşılamadığı için, tüm mevt (ölüm) kelimeleri 
30:7 ile 39:42 ışığında anlaşılmak zorundadır. 

7 Tarih şahittir ki bunu tüm dünya gördü. 



»N^N* 



CÜZ 24 



*N3SS^* 



40 / MÜ'MtN SÛRESf 



^3^ 



939 



MSN 






<jbı od ^lI Wı ^k^jjfi Sjkü -üiüı ^j 






t,; 



uj-. 



j L$xaj£\ 1^1^= I4İİİ ^« ^JUl îlili. ül? 
• jı «•* - -*'' f <. .. i s,' ~ '. - ,\ 

j^j-La 4j U5 Uj \jji^ssa'_j »Jl»- J «Û)lj ULal I_jJ15 U G 

<İı i ili, tLiÇ s}ij UJ ^fl^ı jLiiiL: Jxi (LÖ V. 



78 Doğrusu Biz, senden önce de sayısı be- 
lirsiz 1 elçiler göndermiştik; onların kimi- 
sinden sana söz ettik, kimisinden sana 
hiç söz etmedik. 2 Ama şu kesin ki, hiçbir 
elçi Allah'ın izni olmadan mucizevi bir 
mesaj getiremez. Nitekim Allah'ın emri 
geldiği zaman, hak tecelli etmiş olacak; 
işte o anda ve orada, hayatı anlam ve 
amacından yoksun bırakanlar 3 hüsrana 
uğramış bulunacaklar. 

79 Bir kısmına binmeniz, bir kısmıyla da 



beslenmeniz için evcil hayvanları emri- 
nize âmâde kılan (da) Allah'tır. 4 80 On- 
lardan daha başka alanlarda da yararlanır- 
sınız; onlar aracılığıyla yürekten özlemi- 
ni çektiğiniz bir ihtiyaca da ulaşırsınız,- 
hem onlarla hem de gemilerle (hayatın) 
yükünü taşırsınız. 

81 İşte O size (varlık) âyetlerini böyle 
gösterir; o halde Allah'ın âyetlerinden 
hangisini inkâr edebilirsiniz? 

82 ŞİMDÎ onlar yeryüzünde dolaşıp ken- 
dilerinden öncekilerin sonunun nasıl ol- 
duğunu görmezler mi? Onlar berikiler- 
den daha kalabalık, daha güçlü ve yeryü- 
zünde daha derin izler bırakmışlardı: fa- 
kat birikimleri onlara hiçbir yarar sağla- 
madı. 83 Çünkü onlara elçileri hakikatin 
apaçık delilleriyle geldiğinde, elde tut- 
tukları bir parça bilgiye güvenip küstah- 
ça şımardılar: sonunda alay ede geldikle- 
ri gerçek kendilerini çepeçevre kuşattı. 5 

84 Ve kahredici cezamızı gördükleri za- 
man "Tek olan Allah'a iman ettik ve 
O'na ortak koştuğumuz şeylere olan 
inancımızı reddettik!" dediler. 85 Fakat 
kahredici cezamızı gördükten sonra iman 
etmeleri, onlara hiçbir yarar sağlamadı. 

Kulları hakkında geçmişten bugüne Al- 
lah'ın uygulaması budur: Nitekim inkârı 
tabiat edinenler orada ve o anda hüsrana 
uğradılar. 



1 Rusulen' deki belirsizliğin teksir özelliğine is- 
tinaden. 

2 Kıssası hiç anlatılmayan bir çok peygamber 
olduğuna göre, Kur'an'da anlatılanların seçimi 
çok özel mesajlar taşısa gerektir. Mesela 
Adem'in mesajı: "Adam olmanın yolu hatasız- 
lıktan değil hatayı itiraftan geçer". Nuh'un me- 
sajı: "Sen karada gemini yap, deniz lazım olur- 
sa Rabbin onu ayağına getirir". İbrahim'in me- 



sajı: "Hiçbir Nemrud'un ateşi imanı yakamaz". 
İsmail'in mesajı: "Sen Allah'a kurban olursan 
varlık sana kurban olur". Yakub'un mesajı: 
"Saf sevgiye iki göz verirsen, bin gözün görme- 
diği bir burun kazanırsın". Yusuf'un mesajı: 
"Bir kişi sabır, sebat, ilim, hikmet, gayret, iffet 
ve hizmetle koca bir ülkenin kaderini değişti- 
rir". Musa'nın mesajı: "Firavun'un zulmü ana- 
ların rahmine kadar uzanmışsa Musa'nızı onun 



940 



*£s^Şg5ss« 



40 / mü'mîn sûresi 



•N3SN» 



CUZ24 



sarayında arayınız"... 

3 el-Mubtılûn, "anlamsızlık ve amaçsızlık" de- 
meye gelen bâtıl'ı hayat tarzı edinenler {Bâtıl 
için bkz: 21:18, not). Bu sıfatın kapsamına ha- 
yatın "anlamdan ve amaçtan" yoksun olduğu- 
nu düşünen her nihilist girer. Hayat bütünüyle 
mucizedir; ancak bunu hayatın anlam ve ama- 
cını kavrayanlar görebilir: "Göklerde ve yerde 
ne mucizeler var ki, (insanoğlu) yanından geçip 



gider de onlara dönüp bakmaz bile" (12:105). 

4 Zımnen: Allah, Rab oluşunun gereği insanı 
yaratmakla kalmayıp onun ihtiyaç duyduğu her 
şeyi de yarattı. Zımnen: Hayvanlar dahi Al- 
lah'ın okunacak âyetiyse, gerisini siz düşü- 
nün... 

5 Zımnen: Bütünün parçaları hakkında elde et- 
tikleri bilgiyi bütünün amacına aykırı kullan- 
dıkları için sonuç hüsran oldu. 



-«N^s**- 



41. FUSSÎLET SÛRESİ 



**$&+ 



Adım 3. âyetinde geçen "ayrıntılı olarak açıklandı" anlamındaki fussı- 
ierten alır. Buhârî ve Tirmizî'de ilk âyetine nisbetle Hâ-mîm es-sec- 
de adıyla yer almıştır. Sûreye Akvât (10) ve Mesabih (12) adım veren- 
ler de olmuştur. 

Yedi sürelik Hâ-Mîm ailesinin ikinci süresidir. Ailenin diğer sûreleri gibi 
Mekke'de indirilmiştir. Bir önceki Mü'min süresiyle eş ya da art zamanlı 
indirildiğine göre, bu sûreyi de aynı döneme yerleştirmek gerekir (Bkz. 
Mü'min sûresinin girişi). Hz. Peygamber, Kureyş adına kendisine ahlâksız 
tekliflerle gelen Utbe b. Rebia'yı sonuna kadar dinlemiş, daha sonra "Şim- 
di de sen beni dinle" diyerek bu sûreyi okumuş, 13. âyeti okurken Utbe 
"Allah hatırına kavmine merhamet et!" diyerek Rasuluilah'ın ağzım kapat- 
maya yeltenmiş, sonunda beti benzi atmış bir halde kavmine dönüp bu ha- 
reketinin izahını da "Siz de biliyorsunuz ki onun her dediği gerçekleşiyor" 
diyerek izah etmiştir (îbn Kesir). 

Sûrenin ana teması iman ve inkârın tabiatıdır. Sûre indiği kritik ve zor za- 
manın gündemine uygun olarak inkârda direnenlere karşı uyarı ve tehditler 
içerir. Önyargı, akim atıldığı kör kuyudur. Gören göz görmez, işiten kulak 
duymaz olur (4-5). İnsandan kozmik ilâhi korosuna kendi iradesiyle katıl- 
ması istenir. Zira gökler ve yer bu koroya dahil olduklarını hal diliyle ifade 
ederler: "Her ikiniz isteyerek ya da istemeyerek (varlık sahnesine) gelin!' 
dedi: İkisi birden 'Bizler boyun eğerek geldik!' dediler" (11). Onların her bi- 
ri kendi işlevini üstlendi (12). Ancak irade gibi bir nimetle imtihan edilen 
insan buna ayak diredi. Bunun asıl nedeni, şeytani güdülerin insan bilinci- 
ni esir alarak insanın ikinci kişiliği haline gelmesiydi (25). Böyleler! gerçe- 
ği aramak yerine, gerçeğin sesini gürültüye getirerek bastırmak isterler (26). 
Onlar "yapa geldiklerinin en kötüsü üzerinden" cezalandırılacaklardır (27). 
Mü'min muhataplara, küfre dönüşmüş önyargının çelik duvarını iyi davra- 
nışla parçalama telkin edilir: "(o halde) sen tezini en güzel biçimde savun; 
bak gör o zaman, seninle arasında düşmanlık olan biri bile sanki sımsıcak 
bir dost kesiliverir" (34). 

İnkarcı insanın tutarsız ruh hali çarpıcı bir biçimde tasvir edildikten sonra, 
söz şu berceste âyete getirilir: "Onlara dış dünyalarında ve iç dünyalarında 
âyetlerimizi göstereceğiz; ta ki onun gerçeğin ta kendisi olduğu kendileri 
için de ayan beyan ortaya çıksın" (53). 

Küfe okuluna göre 54, Medine ve Mekke okullarına göre 53, Basra ve Şam 
okullarına göre 52 âyettir. 

'*« — ->x-- — »** 



942 



*£sSS^N« 



41 / FUSSÎLET SÛRESİ 



-»fssSS^s*- 



CÜZ 24 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 

1 Hâ-Mîml 1 

2 MUHTEŞEM 2 bir indiriliş; O Rahman, 
O Rahîm'den... 3 

3 Öyle bir kitap ki, onun âyetleri, kavra- 
yabilen bir topluluk için Arapça 4 bir hi- 
tap 5 olarak ayrıntılı biçimde açıklanmış- 
tır; 6 4 bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak: 
ama (uyarılanlar var ya), onların çoğu yüz 
çevirmiştir; artık onlar işitmezler. 7 5 Bir 
de dönüp derler ki: "Kalplerimiz bizi ça- 
ğırdığın şeye kapalıdır, kulaklarımızda 
kurşun 8 vardır,- dahası aramızda aşılmaz 
bir engel vardır: Şu halde sen (elinden ge- 
leni) yap, unutma ki biz de (elimizden ne 
geliyorsa onu) yapacağız! 

6 (Ey Peygamber!) De ki: "Ben de yalnızca 
sizin gibi ölümlü bir insanım. Bana ilâhı- 
nızın tek bir ilâh olduğu vahyediliyor: Öy- 
leyse O'na yönelin ve ondan af dileyin! 

Yazıklar olsun Allah'tan başkasına ilâh- 
lık yakıştıranlara! 7 Onlar ki, arınmak 
için ödenmesi gereken bedeli gönüllü 
olarak ödemezler; 9 işte onlar, evet onlar- 
dır âhireti inkâr edenler. 

8 Ama iman eden, imanına uygun davra- 
nanlara gelince: onları kesintisiz bir ödül 
beklemektedir. 

9 DE Ki: "Şimdi siz, arzı iki evrede 10 ya- 
ratan Allah'ı inkâr edip, O'na -ki işte 
O'dur âlemlerin Rabbi- eşdeğer rakip güç- 



MKN 



o i Ljilji 









ywy-_ 



Lijl A_ic.li ı_jl_>o- ^^Luj j 1*^1? (j— *j j— i 3 1—lilil /«-J_j 

^ ^ a ^-- a,-a^ -- a'"' ^""^ .'" ^ î -* ° S o* $ ' 

,ys /j_^ljj l^_J A*>-_9İ^ /j—jaJIjJI ı_>j«jJL3i bljjl 4 I 



ler 11 mi peydahlıyorsunuz? 

10 O arz üzerine sarsılmaz dağlar yerleş- 
tirdi ve ona bereket bahşetti; dahası ora- 
nın besinlerini, ora sakinlerinden talep 
edenler arasında dengeli 12 bir biçimde 
takdir etti: (bütün bunlar) dört evrede 
gerçekleşti. 13 

11 Dahası, 14 O duman 15 halindeki göğü 16 
şekillendirdi; ona ve arza "Her ikiniz, iste- 
yerek ya da istemeyerek (varlık sahnesine) 
gelin!" dedi. ikisi birden "Bizler boyun eğe- 
rek (varlık sahnesine) geldik!" dediler. 17 



1 Bu harflerin mahiyetiyle ilgili bir açıklama 
için ilk geçtiği 68:1 'in ilk notuna bkz. 

2 Tenzfİun'deki tazim ifade eden belirsizliğin 
çeviriye yansıması. 

3 Zımnen: Vahiy, sonsuz rahmet sahibinin in- 
sanlığın önüne açtığı bir gök sofrasıdır {Rah- 



man ve Rahîm için bkz: 1:2, not). 

4 Veya: "açık ve anlaşılır.." Arabiyyeriin türe- 
tildiği 'arab kökü üç asli mâna taşır. Bunlardan 
ilki olan "açık ve anlaşılır" olmaktır. Hatta 
Arab kavmi bu ismi dilleri açık ve anlaşılır ol- 
duğu için almıştır (Bkz: Mekâyîs). Kur'an'm 



CUZ24 



»Şr^^ ^Bj» 



41 / FUSSILET SÛRESİ 



•N3$5#>. 



943 



Arapça oluşuna yapılan her atıf, hem lafzen 
hem zımnen "Allah insana, insanın konuştuğu 
dille hitap etmiştir" vurgusunu içerir. Bununla 
amaçlanan vahyin anlaşılabilir niteliğidir. Mu- 
hataplardan gelecek tüm "anlaşılamaz" ya da 
"zor anlaşılır" mazeretlerini geçersiz kılar. Be- 
şeri dil ve ilâhi mâna ilişkisi için bkz: 13:37, 
not. 

5 Hitap karşılığı için bkz: 10:15, not. 

6 Krş: 10:37, ilgili not. Fussılet, "açık ve anlaşı- 
lır kılındı". Tafsil, anlam karışıklığına ve kav- 
ram kargaşasına set çekmek. Bunu temin için 
ayrıntılı ve çok boyutlu açıklamalarla meramı 
anlaşılır kılmak. Vahiy, insanın tüm sorularına 
değil ama, varoluşsal soru ve sorunlarının ta- 
mamına açık ve net cevaplar ve çözümler sun- 
muştur. 

7 Yani: işitmedikleri için yüz çevirmediler, yüz 
çevirdikleri için işitmediler. Önyargıya dayalı 
bir inkâr bu. 

8 Lafzen: "ağırlık.." Kalbin "akıl" anlamına 
kullanıldığı hatırlanırsa, bu ibare aklın kapalı 
olma halini ifade etmektedir (Bkz. İbn Aşur). Bu 
durum şöyle de özetlenebilir: küfür önyargıdır. 
Önyargıya dayalı küfür, en zararlı akıl örtücü- 
dür. 

9 Zımnen: Bedel ödemeye yanaşmazlar, ama 
bedel ödemişlerin arınmışlığına da konmak is- 
terler. Âyetteki zekât hakkında farklı yorumlar 
yapılmıştır. Mali yükümlülük olarak anlayan- 
ların yanında İbn Abbas, Mücahid gibi otorite- 
ler, "Lailahe illallah diyerek kalbi şirkten arın- 
dırmak" olarak yorumlamışlardır (Taberî ve 
ibn Atıyyej. Bütün yorumlara mesnet olan met- 
ni, terimin kök anlamım esas alan bu çevirinin 
yansıttığı kanaatindeyiz. Kur'an'm 23 yıllık 
iniş sürecinde bazı terimler anlam yolculuğuna 
çıkmıştır. Zekât da bunlardan biridir ve müş- 
rikler için geçtiği bu bağlamda Medenî âyetler- 
deki gibi "nisabı olan mali bir vecibe" değil 



"helâl kazanç ve paylaşma" mânasına gelir (tik 
geçtiği A'râf 156'nın notuna bkz). 

10 Lafzen: "iki günde.." Gerekçe için, kelime- 
nin ilk kullanıldığı Kâf sûresinin 38. âyetinin 
ilgili notuna bkz. 

11 Nidd "eş, ortak, denk" mânasına gelse de bu 
eş ve ortaklık "dostluğa" değil, rekabet ve düş- 
manlığa dayalı bir zıtlık üzerine kumludur. 
Nidd'i misl'den ayıran da budur. Kelimenin as- 
lının "dağıtmak" (teşrid) olduğu hatırlandığın- 
da bu sapmanın temelinde "Allah'ın gücünü 
dağıtma arzusu "nun yattığı anlaşılır {Furûk ve 
Kitabu'l-'Ayn). Kur'an'm iç bağlamından yola 
çıkılarak da aynı sonuca ulaşılabilir (Bkz: 14:30, 
not). Çevirimizin gerekçesi budur. 

12 Zımnen: Keyfi ihtiyaç tanımına ve beşeri 
oran eşitliğine göre değil. 

13 Bu rakam 9. âyette geçen iki evreyi de kap- 
sar. 12. âyetteki iki evreyle birlikte toplam altı 
evre eder ki, A'râf 54'te sözü edilen "altı aşa- 
ma" budur. Âyetin "yeryüzünde bitkilerin dört 
mevsimde yetişmesini takdir etti" şeklinde 
okunması mümkünse de, bağlamla uyuşmak- 
maktadır. 

14 Bu bağlamda summe edatı, zamansal bir 
sonralığı değil, semanın yaratılışının arzın yara- 
tılmasından daha büyük bir olay olduğunu ifa- 
de eder (îbn Aşur). 

15 Yani: "gaz bulutu". Bugünkü bilgilerimiz 
bunun evrenin temel elementi olan hidrojen ga- 
zı olduğunu söylemektedir. 

16 Veya: "evreni.." 

17 Evrendeki muhteşem uyumun ve bunun te- 
sadüf eseri olmadığının sembolik dille ifadesi. 
Bir başka ifadeyle, anlamsızlığın ve amaçsızlı- 
ğın reddi. Varlığın kozmik korosundaki her şey, 
kendi diliyle bir özge ilâhi icra etmektedir. 
Zımnen: Ey insan! Uyumu bozma, bilinçli bir 
varlık olarak sen de katıl bu koroya! 



944 



•fs^gŞs^* 



417 FUSSÎLET SÛRESİ 



* £--^3 £^^* 



CUZ24 



12 Üstelik onları iki aşamada yedi gök 1 
olarak var etti, her bir göğe kendi görev 
yasasını yükledi. 2 Nihayet Biz en yakın 
göğü ışıklarla süsledik 3 ve bir güvenlik 
sistemi oluşturduk: 4 îşte bu her şeyi bi- 
len, her işi mükemmel olan Allah'ın tak- 
diridir. 

13 Bu (cömertliğimize) rağmen yüz çevi- 
rirlerse, de ki: "Sizi 'Ad ve Semud'u çar- 
pan yıldırıma benzer bir (bela) yıldırımıy- 
la uyarıyorum!" 

14 Hani Elçiler onlara önlerinden ve ar- 
kalarından 5 gelerek "Allah'tan başkasına 
kulluk etmeyin!" demişlerdi. Onlar, 
"Rabbimiz (böyle bir şey) isteseydi, kesin 
melekleri indirirdi; şu halde biz, sizinle 
gönderildiğini (söylediğiniz) şeyleri ısrar- 
la reddediyoruz" dediler. 

15 Ad kavmine gelince... 6 Nitekim onlar 
da yeryüzünde haksız yere büyüklendiler 7 
ve "Bizden daha güçlü kim var? " dediler. 

Ne yani, onları yaratan Allah'ın kendile- 
rinden daha güçlü olduğunu da mı düşü- 
nemediler? Bir de kalkmışlar, âyetlerimi- 
zi bile bile inkâr ediyorlar. 16 Nihayet bu 
dünya hayatında alçaklığın azabını ken- 
dilerine tattırmak için kara günler bo- 
yunca üzerlerine iliklere işleyen 8 bir rüz- 
gar gönderdik: ama âhiretin azabı kesin- 
likle daha alçaltıcıdır ve onlar yardım da 
göremeyecekler. 

17 Semud kavmine gelince... Nitekim Biz 
onlara da yol göstermiştik, fakat onlar 



jj-İûj ^tİJİ Uâjb»-j 7*-~z2>} '^ı .' I -yjJ 1 fr Lt İl Ujj a Lja ysi 

'• İ". - ' ' >»".»"' *- > ,»' • - „« -" ,° 

, } t . i , 

1jj3XjU jI& Uli f|| ojj\£=> 4j «iL^jl Lİj Uli îSÜî 

'T, '--ti, & * ' **■:<>>,">'*■:} ><>'&'.' -s^p, < i -* ö > *"» 
S =^ , » , • ;, ..'_'.. ı • 

_ , t ,, IS, 

s- \Js*\ j — *~2>o j*^J ş^ş O^a^j ı ojo fl ) 9-Lûi -V-UI ujşüj î|w)§ 



doğru yolu görmektense körlüğü tercih et- 
tiler: 9 Sonuçta yapa geldikleri şeylere kar- 
şılık, onları onur kırıcı azabın yıldırımı 
çarptı. 18 Ama Biz, iman eden ve sorum- 
luluk bilinciyle kuşananları kurtardık. 

19 VE Allah düşmanlarının 10 ateşe doğru 
sevk edilecekleri o gün, baştan sona zap- 
turapt altına alınırlar; 11 20 hatta ateşe 
vardıklarında, kulakları, gözleri ve derile- 
ri yapa geldikleri şeyler sebebiyle onlar 
aleyhine şahitlik eder. 12 



1 "Yedi gök", bilinen ve bilinmeyen birbirin- 
den farklı tüm kozmik sistemleri kapsayan bir 
ifade. Yedi rakamı çeşitlilik ve çok katmanlı- 
lıktan kinayedir (Krş: 15:44, not). "Yedi kat 
gökler ve yer" ibaresi "bütün kâinat" mânasına 
gelir. 

2 Burada olduğu gibi mutlak mânada öznesi Al- 



lah nesnesi eşya olan (burada gökler) emr teri- 
mi, Allah'ın eşyaya yüklediği kanuna delalet 
eder. Bu vurgusuyla emr eşyadaki nedensellik 
yasasına (causalityj tekabül eder. Allah'ın eşya- 
ya emfini vahyetmesi, onu yaratılış amacı olan 
mâ hulikâ leh' ini yüklemesidir. Arıya vahyet- 
mesi de bu cümledendir (16:68). Bu nedensellik 



CUZ24 



4==3$23Ş* 



41 / FUSSÎLET SÛRESİ 



»^3^ 



945 



elbet Allah'ı koyduğu yasanın -hâşâ- mahkû- 
mu eden bir nedensellik değildi. Zira O koydu- 
ğu yasanın hakimi olarak her an eşyaya müda- 
hil ve her an yaratmadaydı. Dolayısıyla ilâhi 
emri yüklenen eşya O'ndan bağımsız bir varlığa 
değil, O'nun iznine ve emrine tabi mümkün bir 
varlığa sahipti. 

3 Gökyüzünün çıplak gözle görüntüsünün tas- 
viri. 

4 Kur'an kozmolojisini üç başlıkta tasnif etmek 
mümkündür: 1) "Dünya seması" veya "en 
yakın gök" (67:5) adım verdiği kuşların da 
boşluğunda uçtuğu gök (16:79). Bu atmosfer içi 
göktür. Belirlilik takısıyîa es-semâ' biçiminde 
geldiği yerlerde de çoğunlukla "çıplak gözle 
görülen" göğe delalet eder. 2) Seb'a semâvât 
(yedi kat gökler) formuyla ifade edilen gök. Bu 
bağlamına göre ya güneş sistemini, ya da birini 
kendi âlemimizin/uzayımızın oluşturduğu son- 
suz âlemleri/uzayları ifade eder. 3) Semâun for- 
munda belirsiz olarak geldiği yerler. Bu "uzay" 
anlamındadır. Bağlamına göre bazen kâinatın 
tümünü, bazen arzdan arşa kadar bütün bir 
varlık mertebelerini ifade eder. Âyetteki "gü- 
venlik" (hıfzan) yeryüzünün zehirli güneş 
ışınlarından, meteor serpintilerinden ve çekim 
dengesini saptırıcı unsurlardan korunması 
anlamına gelebilir. Saffat 7'de sözü edilen 
vahyin görünmez varlıklara karşı korunması 
anlamına da gelebilir (Krş: 67:5; 15:17). Bu 
sonuncu ihtimal Kur'an'm geneliyle daha bir 
uyumludur {Hıfzan'ı çevirimiz için bkz: İbn 



Aşur). 

5 "Önlerinden ve arkalarından" şu iki vurguyu 
da taşır: "söz anlatmak için her yolu deneye- 
rek" veya "helak olan geçmiş kavimleri ve 
âhirette kendilerini bekleyecek olan azabı anla- 
tarak.." 

6 'Âd ve Semud'un birbirine bağlı helak süreci 
için bkz: 7:73, not. 

7 Büyük değillerdi fakat büyük görünmek isti- 
yorlardı. Bu, kendini ve haddini bilmemektir. 
Haddini bilmemek kendine zulümdür. Kendine 
zulmedenin eline güç ve iktidar geçerse, gücü- 
nün yettiği herkese zulmeder. 

8 Veya: "homurtulu, uğultulu" (Râzî). 

9 Görmek için göz yetmez, görme iradesi şart. 
İradeyi görmeme yönünde kullanmak, hem gör- 
me yeteneğine hem iradeye ihanettir. 

10 Özellikle Hz. Peygamber ve mü'minleri 
yurtlarından çıkaran Mekke müşrikleri (Krş: 
60:1). 

11 Yûze'ûn ile ilgili bkz: 27:17, not. 

12 Burada sayılmayan koklama ve tatma duyu- 
ları, günah maksadıyla en az kullanılan duyu- 
lardır. Kulak ve göz, duyup gördüğü hakkın şa- 
hididir. Deri de öyle; sinir uçları yanma tehlike- 
sini haber veren birer elçidir. Bu üç organ da sa- 
hibine gerçeği ilettiği halde, sahibi bu araçları 
amaç dışı, hatta amaca aykırı kullanmıştır. Du- 
yuların dilinin çözüldüğü O Gün, dillerin duyu- 
racağı hiç bir şey yoktur. 



"*c^38^5*" 



946 



*N3£s|* 



41 / FUSSÎLET SÛRESÎ 



«N^S^sf* 



CUZ24 



21 Derilerine "Niçin aleyhimize şahitlik 
ettiniz?" diye sorarlar. Onlar da "Her şe- 
ye (kendi dilince) konuşma yeteneği ve- 
ren Allah bize de verdi: Sizi yoktan var 
eden O'dur, dönüşünüz de yine O'nadır. 

22 Bir zamanlar siz kulaklarınızın, gözle- 
rinizin ve derilerinizin size karşı şahitlik 
yapmasından sakınmazdınız; üstelik Al- 
lah'ın yaptıklarınız hakkında fazla bir 
şey bilmediği zannına kapılırdınız. 1 23 
Bakın işte, Rabbiniz hakkındaki bu zan- 
mnız sizi helake sürükledi de, böylece 
hüsrana uğrayanlardan olup çıktınız. 

24 Eğer dayanabilirlerse, bu durumda 
ateş onlar için bir çeşit mesken olacaktır,- 
geri dönüp af için başvurmak isteyecek- 
ler, asla başvuruları kabul edilmeyecek- 
tir. 25 Zira onların başına güdümüne gi- 
recekleri yoldaşlar 2 musallat ettik; bun- 
lar, önlerinde olanı da arkalarında kalanı 
da 3 kendilerine süslü gösterdiler,- işte 
böylece, kendilerinden önce gelip geçmiş 
olan görünür görünmez 4 varlıklardan ni- 
ce topluluklar hakkındaki vaad onlar için 
de gerçekleşmiş oldu: şüphe yok ki onlar, 
daima kaybeden taraf oldular. 

26 HAKKI inkârda direnen kimseler "Bu 
Kur'an'ı dinlemeyin, onu karalayıp şama- 
ta yapın ki 5 bastırabilesiniz!" dediler. 

27 Ve elbet inkârda direnen bu kimselere 
şiddetli bir terkedilmişlik acısı tattıraca- 
ğız, 6 ve onları kesinlikle yapa geldikleri- zin en alçağı olsunlar!' 



i_j.i_H «tül t-LÜsül IjJli lllie- lî J4_2, p I—aojiij IjJUj 
^yı ~i>4-^li ~^==tpjl -vâsa^j «İlifc (_g_Ü1 jvSCLt /vSüij 

-Ü /|4İ ^j-S J_^Âİ! -_glle. (3—=- J (V^Ü>- 1 «J^jJbl jj-— -; U» 

t' , , .- .;Î E »°,,°, o „' „ • ', 

üj-Uju ^j^ Ijj^ t«j *'j4- -İ^-JI jb L^-i «4J jllll .(il 
__r>" ,j— o 0*>Col ( j_j JJi Lîjl u_jj i jjk£= ^İJI JÜj® 



nin en kötüsüyle cezalandıracağız! 7 28 İş- 
te budur Allah düşmanlarının cezası: 
Ateş. Onların sürekli kalacakları yer, 
âyetlerimizi bile bile inkâr etmelerine 
karşılık olmak üzere orası olacaktır. 

29 Ve (oraya girince) inkârda direnen 
kimseler diyecek 8 ki: "Rabbimiz! Görü- 
nen görünmeyen 9 tüm varlıklardan bizi 
saptıranları bize göster: Hepsini de ayak- 
larımız altına alıp çiğneyelim ki, hepimi- 



1 Lafzen: "gizlemezdiniz". Zımnen: Gizlemek 
isteseydiniz bile nasıl gizleyecektiniz ki? 

2 Bu şeytani "yoldaşlar", insanın ayartıcı benli- 
ği ve içgüdüleri olabileceği gibi, şeytanın göre- 
vini üstlenen insanlar da olabilir (îbn Aşur). Bi- 
rinci tür, "insanın öteki kişiliği haline gelen 
şeytani dürtüler" olarak da yorumlanmıştır 
(Esed). Bu âyet, benzer bir durumu daha ayrıntı- 



lı resmeden Zuhruf sûresinin 36. âyeti ışığında 
anlaşılmalıdır. 

3 Önlerinde olan tecrübi âlem, arkalarında olan 
gaybi âlemdir. Veya: geçmişi ve geleceği... Zım- 
nen: 'Dünyanız kıyaktı, âhiretiniz de kıyak ola- 
cak' diye telkinde bulundular. 

4 Lafzen: "cin ve insan.." Sadece görünen varlık 
olan insanın değil, cahiliyye tasavvurunda tan- 



CUZ24 



»^3^N* 



41 / FUSSÎLET SÛRESÎ 



--eŞs^3$^*- 



947 



rısal güç vehmedilen görünmeyen türlerin de 
ilâhi denetim altında olduğunun ifadesi. 

5 Zımnen: Her tür kara propaganda yöntemiyle 
Kur'an'ın sesini boğun! [Lağv için bkz: 23:3, 
not) Önyargıya dayalı inkarcı aklın bu gargara- 
cı tavrı, 4 ve 5. âyetlerle birlikte okunmalıdır. 
Bu tavrın karşı tarafında "Tezini en güzel şekil- 
de savun" diyen bu sûrenin 34. âyeti yer alır. 

6 Bu âyet Furkân sûresinin 69. âyetiyle birlikte 
anlaşılmalıdır. 'Azâb'ı kök anlamına uygun ola- 



rak çevirimiz için bkz: 25:69, not. Âyetin sonu 
çevirimizi destekler. 

7 "Onları kesinlikle yapa geldiklerinin en iyi- 
siyle ödüllendireceğiz" (29:7) ibaresinin tam 
karşıtı. İmanın ve inkârın insan eyleminin yö- 
nünü tayindeki başat rolüne atıf. 

8 Lafzen: "dedi.." 



9 Veya: "iç ve dış", "soyut ve somut", "yakın 
ve uzak.." 



948 



»fe=3$33Ş* 



41 / FUSSÎLET SÛRESİ 



*¥^£^> 



CUZ24 



30 Öte yandan, "Rabbimiz Allah'tır" di- 
yen, sonra 1 da dosdoğru çizgide yaşama 
kararlılığı gösterenlere gelince: onlara 
melekler sürekli inerler 2 (ve derler ki): 
"Gelecekten dolayı kaygı duymayın, geç- 
mişten dolayı da mahzun olmayın! 3 Hay- 
di sevinin size vaad edilmiş olan cennet- 
le! 31 Biz bu dünya hayatında sizin dos- 
tunuzuz, âhirette de öyle. Orada size ca- 
nınız ne çekiyorsa o var, orada siz ne ar- 
zu ediyorsanız o sizin; 32 tarifsiz bir ba- 
ğış ve eşsiz rahmet kaynağı olan (Allah) 
tarafından bir ikram olarak..." 

33 Allah'a davet eden, 4 dürüst ve erdem- 
li davranan ve "Elbette ben kayıtsız şart- 
sız Allah'a teslim olanlardanım" diyen- 
den daha güzel sözlü kim olabilir? 

34 Madem ki iyilik de bir olmaz, kötülük 
de ; 5 (o halde) sen tezini en güzel biçimde 
savun,- bak gör o zaman, seninle arasında 
düşmanlık olan biri bile sanki sımsıcak 
bir dost kesiliverir. 

35 Ne ki bu (meziyete) sadece sabırda di- 
renenler ulaşabilir; yine buna, ancak ken- 
disine büyük bir pay ayrılanlar ulaşabi- 
lir. 6 

36 Ve eğer Şeytan tarafından ısrarlı bir 
ayartmaya maruz kalırsan, 7 hemen Al- 
lah'a sığın: 8 Çünkü O her şeyi işitendir, 
her şeyi bilendir. 






2_J^İ u-i ^=}Oj\ 0*^0 üjJİy ^ilk= ^1 



i^30f^- 



, ' ' ' "" " ' 

|S| ~_Jül »-^ Ul ^_aı <0l <Û1 j -L>a_^lİ ç-jj uUst-_ iJI 



Jlİ* 



37 VE gece ile gündüz, güneş ile ay O'nun 
âyetlerindendir: (Şu halde) ne güneşe sec- 
de edin, ne de aya! Eğer özellikle O'na 
kulluk ettiğinizi (düşünüyorsanız), onları 
da yaratan Allah'a secde edin! 9 

38 Fakat küstahça büyüklük taslarlarsa, 
iyi bilsinler ki Rabbinin huzurundakiler 10 
gece gündüz O'nun yüceliğini anmakta- 
dır,- 11 hem de hiç bıkıp usanmadan... 



1 Sunime, ancak sahih akide temelinde yükse- 
lirse değer kazanan bir hayata delalet eder. 

2 Nasıl ki, kâfirlerin dostu şeytanlarsa (25. 
âyet), mü'minlerin dostu da meleklerdir. Muza- 
ri fiilin bu kalıbı hem tekrarı, hem sürekliliği 
ifade eder. İnsanın cismani potansiyelinin ruha- 
ni boyutuna bağlı olduğu hatırlanmalıdır. 

3 Çevirimizin lugavi gerekçesi için bkz: 2:38, 
not. Bir sonraki âyet de havf ve hüznün zıt za- 
manlı anlamlarım teyit etmektedir. 



4 Yalnız imana değil, sâlih amele ve saf iyiye de 
davet (Elmalılı). İslâm'la insan arasına gerilen 
somut ve soyut her tür engeli kaldırmak da da- 
vetin bir parçasıdır. 

5 Yani "ne iyilik kötülükle, ne de kötülük iyi- 
likle" bir olabilir. Kötülüğe karşı kötülük ile 
iyiliğe karşı kötülük, iyiliğe karşı iyilik ile kö- 
tülüğe karşı iyilik de bir olmaz. Zımnen: Al- 
lah'a karşı küfür, En Büyüğün en büyük iyiliği- 
ne karşı, kötülüğün en fenasıdır. 



CUZ24 



♦ " r^^lS^-fo 



41 / FUSSlLET SÛRESİ 



^^^CjS^fe 



949 



6 Sabır kazanılanı, pay bahşedileni ifade eder: 
ilki iradenin şükrü, ikincisi şükrün ödülüdür. 

7 Yani: "Kötülüğe iyilikle mukabele etme ko- 
nusunda.." 

8 Şeytan saldırgan bir köpektir: Köpeğe karşı 
kendini savunmanın en iyi yolu onu sahibine 
bağlatmaktır. Zımnen, Şeytanı "kötülük ilâhı" 
gibi gören tasavvurları red. Kur'an'da negatif 
benliğin ve iç güdülerin ayartısı da "şeytani 
ayartı" kapsamında ele alınır. Bununla amaçla- 
nan, günahkardan günahı soyutlamak, işlediği 
günahla aynılaşmasınm önüne geçmektir. Bu 
takdirde günahla mücadele daha kolay yapılır. 
Zira kimse, kendisine karşı savaşamaz (Bkz: 
14:22, not). 



9 Zımnen: Sadece Yaratana kulluk varken yara- 
tılana da kulluk etmek, yaratana kullukta sa- 



mimi olmamaktır. Zımnen: Mesaja kulluk 
edilmez, mesajın sahibine kulluk edilir. Sûre- 
nin 9-12. âyetlerinde kâinatın bizzat kendisin- 
den, 37-39. âyetlerdeyse niteliklerinden söz 
edilmektedir. İlki O'nun zatına, ikincisi sıfatla- 
rına istidlal içindir. Güneşe ve aya secde etme- 
me emri, özünde insanın kendisini tabiat ve eş- 
ya karşısında nesneleştirmeme gayesini taşır. 
İnsanı eşya karşısında nesneleştiren her güç ve 
kutsallık atfı, üç kez zulümdür: 1 } Özneleştiri- 
len nesneye, 2) Nesneleştirilen insana, 3) Haki- 
katin kendisine. 

10 Görünür görünmez varlıklardan Allah'a tes- 
lim olan herkes. Krş: "Ey insanlık ailesi! Al- 
lah'a muhtaç olan sizlersiniz; Allah'a gelince: 
O kendi kendine yeten sonsuz zenginlik 
sahibidir" (35:15). 

11 Tesbih'in bu anlamı için bkz: 21:79. 



«^^ss^?* 



950 



*$z=3£^* 



41 / FUSSİLET SÛRESİ 



*N^sf« 



CÜZ 24 



39 O'nun âyetlerinden biri de şudur: Sen 
toprağı tüm iddialarından soyunmuş ola- 
rak 1 görürsün; ama onun üzerine (yağ- 
mur) suyunu indirdiğimiz zaman hareke- 
te geçer ve uyamverir. 2 Ona hayat veren, 
elbet ölü (kalp)lere de hayat verecek olan- 
dır: Çünkü O her şeye güç yetirendir. 

40 GERÇEK şu ki, âyetlerimizi anlam ve 
amacından saptıranlar 3 asla bizden gizle- 
nemezler: şimdi, ateşe atılan mı, yoksa 
Kıyamet Günü (huzura) güven içinde ge- 
len mi daha değerlidir? 

İstediğinizi yapın, nasıl olsa O yaptığınız 
her şeyi görmektedir. 

41 Şüphesiz onlar, kendilerine ulaştığı 
halde bu ilâhi uyarıyı inkâr edenlerdir: 4 
çünkü o, elbette pek yüce bir Kitaptır. 42 
Hiçbir anlam ve amacından saptırma ça- 
bası ona ne önünden açıkça, ne de ardın- 
dan gizlice ilişemez: 5 o, her tür övgüye 
lâyık, her şeyden haberdar olan tarafın- 
dan indirilmiştir. 

43 (Ey Nebi!) Sana söylenenler, senden 
önceki elçilere söylenenlerden başka bir 
şey değildir. 6 

Şüphe yok ki senin Rabbinin bağışlayıcı- 
lığı kesindir, ama (aynı zamanda) can ya- 
kıcı bir cezanın da sahibidir. 

44 Eğer Biz bu (vahyi) yabancı dille oku- 
nan bir hitap kılsaydık, kesinlikle "Ne- 
den onun âyetleri açık ve anlaşılır değil,- 7 
ne yani, bir Arab'a dili yabancı bir (hitap) 
mı?" derlerdi. 

De ki: "Bu (vahiy), iman edenler için bir 
yol gösterici ve bir şifa kaynağıdır. İman 
etmeyenlere gelince: Onların kulakların- 
da bir çeşit kurşun vardır; dahası o (vah- 



^§^ 



£12. Llîjjl illi İLili Ji'Vl ^J ^İÎÖÇI '^j 

Jy}\ L ^jJj Liı^-Î ^IJı Sı İL;j3 oj^iı ;ûji 

D] j^J o j_UJu \1> £\ ^Ui_i U I_jİIâ 1 5XliJ 1 İ^J 

î i , "'",", 'î ' '' ' ' 
0] Jjp ^ JJL jlj JJ âi u V i Jjj j il' U fi -u^i 

y 3 ^ii! ^ o^Lji v 5,-iJi 3 îılij ^li ı_ji:ı ^juj 

j* JLalJL las' i°^' 3 <uj vüîiıS ûiKji ^ji ıi!5ı 
J^ ıy ^ ^Y" *^ ~r^ <-*? c^i- 5 r^ ^f 8 ^ ; J 



yin ışığından dolayı) onlara bir tür körlük 
arız olmuştur,- şimdi onlar, çok uzak bir 
yerden seslenilen kişi (gibi)dirler. 8 

45 Doğrusu Biz Musa'ya da kitap vermiş- 
tik ve onun hakkında da ihtilaf edilmiş- 
ti. 9 Ve eğer Rabbin tarafından daha önce 
konulmuş kesin bir yasa olmasaydı, hak- 
larındaki hüküm hemen infaz edilirdi: 
Yine de onlar, bundan dolayı tereddütlü 
bir şüphe içindedirler. 10 

46 KİM Allah'ı razı edecek iş işlerse ken- 
di lehine olur ; kim de kötülük işlerse 
kendi aleyhine olur: Rabbinin kullarına 
zulmetme ihtimali asla bulunmamakta- 
dır. 11 



1 Hâşi'aten'e bu bağlamda verilebilecek en uy- 
gun karşılık. 

2 Ayetin devamından da anlaşılacağı gibi su 



vahyi, kıraç toprak da vahiyden mahrum yüre- 
ği temsil eder. Vahiy, tıpkı ölü toprağı dirilten 
su gibi ölü ruhları diriltir: "Size hayat bahşeden 



CÜZ 24 



4s3£^- 



41 / FUSSİLET SÛRESİ 



*N^£N« 



951 



bir (diriljişe çağırdıklarında, Allah'ın ve O'nun 
Elçisi'nin davetine icabet edin!" (8:24) 

3 îlhad, hem insanı müşrik eden akidedeki şir- 
ki, hem de insanı günahkar eden sebeplerdeki 
şirki kapsar (Râğıb). Kök anlamı, "bir şeyi an- 
lam ve amacından yoksun bırakmaya çalışmak 
ya da saptırmak"tır. Vahye yönelik tebdil, tah- 
vil, tağyir ve tahrif çabalarının hepsini içerir. 

4 Veya inne'nin mahzuf haberini gözeterek: 
"..bu ilâhi uyarıyı inkâr edenler (hüsrana uğra- 
yacaklardır)". Ya da: "..inkâr edenler (O'nu 
inkâr etmiş sayılırlar)." (İbn Aşur). 

5 "Önünden" olanı iyi niyetle yapılan yanlış yo- 
rumları, "arkadan" olanı da kötü niyetle yapılan 
tahrif ve saptırma çabalarını ifade eder. Zımnen: 
Vahiy kendisine ait olmayan mânaların dışarı- 
dan idhaline karşı kendini o muhteşem iç örgü- 
süyîe korur; üstüne yapışmış da olsa, bünyesine 
uymayan yorumları farklı zaman ve zeminlerde 
hakikati ifşa ettiği hizmetkarları eliyle temizle- 
yip atar (GİRİŞ'in ilgili bölümüne bkz). 



6 Gizli öznenin kimliğine bağlı olarak iki şekilde 
de anlaşılabilir. Birincisi: Sana inkarcıların söyle- 
dikleri senden önceki nebilere söylenenlerin ben- 
zeridir. İkincisi: Sana indirilenler senden önceki 
nebilere indirilenlerin benzeridir (İbn Aşur). 

7 Zımnen: Eğer anlaşılır olsaydı belki de inanır- 
dık. Yani, inkarcı aklın ardı arkası gelmez ma- 
zeretlerine biri daha eklenirdi. 

8 Zımnen: Kulağını gerçeğin sesine kapatanın 
gözü hakikati görmez olur. 

9 Zımnen: Ey Peygamber! Bütün bunlar yalnız 
senin başına gelmiyor! 

10 "Ya doğruysa", "ya gerçek buysa" tedirginli- 
ği (Şekkin.. murib için bkz: 14:9, not). 

11 Zımnen: Kötülük yapan kendisine ne kadar 
büyük bir zulmü reva görse de... Ma..bi ile ku- 
rulan yapılara dair bkz: 6:107, not (Ayrıca krş: 
50:29, not). 



*N3£s*. 



952 



*£s^34« 



4i / rjssîlet sûresi 



*N3£N« 



CÜZ 24 



47 Son Saat'in bilgisi yalnız O'na havale 
edilir. 1 Hem O'nun bilgisi olmadan ne 
meyve çekirdekleri kabuklarını çatlata- 
bilecek, ne de herhangi bir dişi gebe kala- 
bilecektir; dahası, doğuramaz bile. 2 

Ve O Gün onlara "Hani, nerede ortakla- 
rın^ !)?" diye seslenen biri çıkar; onlar 
"Sana itiraf ederiz ki, bizden hiç kimse 
(buna) asla tanık olmamıştır" diye cevap 
verirler. 48 Artık onların daha önceden 
yalvarıp yakardıkları şeyler kendilerini 
yalnız bırakmıştır: kendileri için kaçacak 
bir yer olmadığına iyice kanaat getirirler. 

49 İnsan özgül ağırlığı olan karşılıklar 3 iste- 
mekten asla bıkıp usanmaz; ama basma kö- 
tülük bildiği 4 (bir şey) gelecek olsa, bu kez 
de umudunu yitirip karamsarlığa kapılır. 

50 Ama uğradığı bu musibetin ardından 
eğer katımızdan bir rahmet tattıracak ol- 
sak tutar der ki: "Bu zaten benim hak- 
kımdı; hem Son Saat'in kopacağını da 
sanmam ya! Bir ihtimal Rabbime döndü- 
rülürsem, beni O'nun katında malum gü- 
zelliklerin beklediğinden kesinlikle emi- 
nim." 

Sonuçta, inkârda ısrar edenlere elbet yap- 
tıklarım bir bir haber vereceğiz ve onları 
kesinlikle altında ezilecekleri bir azaba 
mahkûm edeceğiz. 5 

51 Ne zaman insana nimetlerimizi bah- 
şetsek yüz çevirir ve yan çizer,- ne zaman 
da başına bir musibet gelse, başlar yalvar 
yakar uzun uzadıya dualar okumaya. 

52 DE Kİ: "Ya bu vahiy Allah katından 



1 Allah Rasulü, kıyametin ne zaman kopacağı- 
nı soran birine şöyle cevap verir: "Sen onun için 
ne hazırladın?" (Buhârî) 

2 Ayette Son Saat'in zamanını bilmek yalnız 
Allah'a hasredilirken, diğerleri O'na hasredil- 



oi' ç^Ü-'^-i ?3i3 <*1*j VI * — *İîj Vj u*J\ (V ıV*^ L°J 

U_« i — **-j oL-USJI jiljffijŞ İ5j_U3 



\j^= 



Jüu 



Ot 









İJ 



4^Jl>tJ l_J 



j^/ 1 ^ 



VI 



4j çjjiS çv-J <U I JSS- Ja jl^=a j j çvJU I j I JS @ J^iJ- 
@ Ja-j>^o J(^-i J^=V *!] V! jtfJj *L_â! j_^ Âj^o ^yj 



gelmiş de, buna rağmen siz onu inkâr et- 
mişseniz, (neler olacağını) hiç düşündü- 
nüz mü? Kim derin bir yabancılaşma içi- 
ne düşen birinden daha sapık olabilir?" 6 

53 Vakti geldikçe insana, 7 kâinatın uçsuz 
bucaksız ufuklarında ve bizzat kendi iç 
dünyasında mesajlarımızı göstereceğiz. 8 Ta 
ki bu vahyin tartışmasız bir gerçek olduğu 
herkes için 9 ortaya çıksın. Her şeye şahit 
olan senin Rabbin (insana) yetmedi mi? 10 

54 Bakın, belli ki onlar Rablerinin huzu- 
runa çıkacaklarına ilişkin tereddüt için- 
deler! 11 Bakın, şüphe yok ki O her şeyi 
çepeçevre kuşatmıştır. 12 



memiş, böylece insanoğlunun bilgisine de açık 
olduğu îmâ edilmiştir. "Kabuk çatlatma" ve 
"gebe kalmayı" bilme mâ ile "doğurmayı" bil- 
me lâ ile olumsuzlanmıştır. Muzari fiili mâ hal- 
den lâ istikbalden arındırır. Bu kuralı çeviriye 



CUZ25 



*N^s4« 



41 / FUSSİLET SÛRESİ 



*^^ 



953 



mümkün olduğunca yansıtmaya çalıştık. 

3 Hayr, bu tür bağlamlarda genellikle somut, 
gözle görünür elle tutulur karşılıklara tekabül 
eder. Krş: "Hem, sizin hoşlanmadığınız bir şey 
sizin için hayırlı, sizin hoşlandığınız bir şey de 
sizin için şerli olabilir" (2:216). 

4 eş-Şerfdeki belirlilik çeviriye böyle yansımış- 
tır. 

5 Bu âyet bağlamında nakledilen şu olay mani- 
dardır: Mü'minlerden Habbab b. Eret'e 'Âsî b. 
Vâil bir kılıç yaptırmış, "İnkar etmezsen ücre- 
tini ödemem" demişti. Habbab "Âhirette alı- 
rım" diyerek hesabı ebedi âleme bırakmıştır. 
Görür gibi inanmak bu olsa gerektir. 

6 Fî şikâkin ba'id'i bu şekilde çevirimiz için 
bkz: 22:53, not. 



7 Âyet 51 'deki "insana" atfen. 

8 fi'1-Âfâki ve fî enfusihim: âlem-i kübra (mak- 
ro kozmos) olan evrende ve âlem-i suğra (mikro 
kozmos) olan insanda. Râzî'nin de dikkat çekti- 
ği gibi âfâkta ve enfüste gösterilecek bu şeyler 
"fetihler" olmaktan çok, insan ve kâinatın ba- 
rındırdığı muhteşem sırlardır. 

9 Lafzen: "onlar için". 

10 Zımnen: Sen onların yalanlamalarına aldır- 
ma, Rabbinin şahitliği sana yeter. 

11 Tüm çevirimiz boyunca mirye'yi "tered- 
düt", şekk'i "şüphe" -.ayb'i "kuşku" ile karşı- 
ladık (Gerekçeleri için bkz: 9:10; 11:17; 34:50, 
ilgili notlar). 

12 Zımnen: Ey insan! O'ndan kaçamazsın,- en 
iyisi O'na kaç! (Krş: 51:50) 



-»NsSS^ 52 ?*- 



42. ŞÛRA SÛRESİ 



^$^ 



"T s \ anı § ara k ortak aklı harekete geçirme, istişare'' anlamına gelen adını 
I ^ 38. âyetinden alır. Şûra kelimesinin etimolojisi bal arısının bal yap- 
ma sürecine kadar uzanır, ilk neslin dilinde sûrenin bu adla anıldı- 
ğına dair bir rivayet bulunmamaktadır. Bazı tefsirler mukatta'ât harfleriyle, 
bazıları ise "Mü'min" adıyla anar. 

Mekke'de inmiştir. Bazı âyetleri bundan istisna tutulmuşsa da, 6. sûrenin 
girişinde saydığımız kriterler bunu doğrulamamaktadır. Ait olduğu yedi 
sürelik hâ-mîm ailesinin diğer üyeleri gibi hicrete yakın bir zamanda inmiş- 
tir. Bunu teyit eden bir delil de, Medinelilerle yapılan Akabe biatine muhte- 
mel bir atıf içeren 38. âyettir. İlk üç tertipte Fussılet-Zuhruf arasında yer 
alan sûre Ca'berî'nin naklettiği İbn Abbas'a isnat edilen Cabir b. Zeyd terti- 
binde Kehf-İbrahim arasında yer alır. 

Sûrenin konusu ilâhi bir inşa projesi olarak vahiy ve vahyin Hz. Peygam- 
berin şahsında insanı kısasıdır. Sûre vahye ve onun kaynağına atıfla başlar 
ve biter. Sûrede meydan okuyucu bir üslûp hakimdir. Allah'ın benzersizli- 
ğinin en beliğ ifadesi olan âyet burada yer alır: "Hiçbir şey O'na benzemez" 
(11) Hangi zaman ve mekânda yaşamış olurlarsa olsunlar tüm peygamberler 
ve onlara inanan mü'minlerin tek bir topluluk gibi algılanmasını ister (IS- 
IS). Allah ve kıyamet hakkında tartışmanın saptırıcı etkisine vurgu yapar 
(16-18). Bu cüretli tavrın temelinde dünyevileşme ve tek dünyalılık yatmak- 
tadır (19-23). Tek dünyalı bu güruha karşı Hz. Peygamber'in şahsiyeti şöyle 
takviye edilir: 

"Bu davete karşılık sizden bir ücret istemiyorum,- sadece (Allah'a) yakınlık 
hususunda tam bir ilgi ve sevgi (uyandırmak) istiyorum!" (23) 

Dünyeviieşmeye karşı dengeli bir tasavvur inşası sûrenin sonuna kadar de- 
vam eder. Mü'miniere toplumsal işlerde ortak aklı harekete geçirmelerini 
tavsiye eden âyet (38), onlara kolektif akim kurumlaşmasını ifade eden "şu- 
ra" hedefini gösterir. Allah'ın mü'miniere olan nimeti dile getirilir. Allah'ın 
insana tenezzülü olan vahyin geliş şekilleri üzerine en ayrıntılı bilgi bu 
sûrede verilir: "Hiçbir ölümlüyle Allah'ın (yüz yüze) konuşması olacak şey 
değildir,- ancak O ânî ve içe işleyen ilâhi bir ilham yoluyla, veya bir perde ar- 
kasından, ya da O'nun dilediği şeyi yine O'nun izniyle bildirsin diye bir el- 
çi göndermek suretiyle konuşur: Şüphesiz O aşkın ve yücedir, her hükmün- 
de tam isabet sahibidir." (51) 



CÜZ 25 



*N3^ 



42 / şûra sûresi 



*^£N« 



955 



^IgN 



orLjîU 






i& 




^9 k cf4 ' ^ ^ ^r-* ^ ^ ^ ~' ' r 



1 '• .. . . .. ,, T » 

f İ ^^j ^ ^3 ^ $ ii 5>JjiLi3 L-u: ^ 
4-îi <lî]3 cJs'^S -de. J5 &ı çtsüi İiı JyiikJS 



RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA 

1 Hâ-Mîm 2 'Ayn-Sîn-Kâfl 1 

3 HER işinde tek mükemmel olan, her 
hükmünde tam isabet bulunan Allah, sa- 
na ve senden öncekilere hakikati işte 
böyle 2 vahyediyor. 4 Göklerde ve yerde 
ne varsa ; hepsi onundur; O aşkın yüceli- 
ğiyle görünmeyen varlıkların da, azamet 
ve heybetiyle görünen varlıkların da öte- 
sindedir. 3 



5 Neredeyse gökler en tepesinden parça- 
lamrcasma sarsılır,- 4 melekler ise Rableri- 
nin sonsuz yüceliğini hamd ile dile geti- 
rir ve yeryüzünde yaşayan herkes için af 
dilenir. 5 

Bakın, şüphesiz Allah, evet yalnız O'dur 
mutlak bağış, sonsuz rahmet kaynağı. 

6 Zatından başkalarını sığınılacak dost 
edinenleri Allah sürekli gözetim altında 
tutmaktadır; sen onların tercihinden asla 
sorumlu değilsin! 6 

7 îşte Biz sana, hem Şehirlerin Anası'm 
ve onun çevresindekileri 7 uyarman, hem 
de kendisinde asla kuşku bulunmayan 
Toplanma Günüme karşı (insanlığı) ikaz 
etmen için Arapça bir Kur'an vahyettik: 
(Sonuçta) bir kısmı cennete girecek, bir 
kısmı da ateşe... 

8 Ama eğer Allah dileseydi onları tek bir 
ümmet yapardı: 8 Ne var ki O, (isteyeni) 
rahmetine kavuşturmayı diler; 9 zalimler 
ise ne candan bir dost, ne de bir yardımcı 
bulabilecekler. 

9 Yoksa onlar Omun dışında hâmîler mi 
edinmeye kalkıyorlar? Oysa ki asıl hima- 
ye edici Allah'tır,- zira ölüye can veren sa- 
dece O'dur, her şeye kadir olan da O'dur. 

10 BU ALANDA 10 ayrılığa düştüğünüz 
her hususta hüküm Allah'a aittir. 

(De ki): "Bakın, işte benim Rabbim olan 
Allah budur: yalnız O'na güvendim ve 
her daim O'na yönelirim." 11 



1 Hâ-mîm Aiiesi'nderı olmasına rağmen, giri- 
şinde fazladan üç harf taşıyor olması, bu sûre- 
nin inişi sırasında vahye yönelen şiddetli saldı- 
rıya, aynı şiddette meydan okuma ile yorum- 
lanmıştır (İbn Aşur). Küfe okulunun bu harfleri 
iki âyet sayması, bu sûrenin Hâ-Mîm ailesin- 
den olduğunu göstermek içindir. Fazladan olan 
'Ayn-Sîn -Kâf harflerinin, harf değil bir mânanın 



sembolü olduğu söylenmiştir. Bu harflerin, 
Kur'an'da sadece bu sûrede yer alan vahyin ge- 
liş şekilleriyle ilgili 51. âyetteki üç hali sembo- 
lize ettiği yorumu yapılmıştır. Buna göre 'ayrı 
görmeyi, sîn [sem) işitmeyi, kâf {Kalb} kalbe 
nakşedilmeyi ifade eder (Elmalıh, âyet 51 'in 
tefsirinde). 'Ayn "su kaynağı", sîn "insan", kâf 
"kalb" anlamına alınırsa, vahyin kaynağından 



956 



»N3S34«- 



42 / ŞÛRA SÛRESİ 



-e|s=3^3î*- 



CUZ25 



Peygamber'in kalbine iniş sürecine işaret edebi- 
lir. Allah en doğrusunu bilir [Mukatta'ât için 
bkz: 68:1, not 1). 

2 Yani: "..muhatapların konuştuğu dil aracılı- 
ğıyla". Veya "..birbirine benzer biçim ve içerik- 
te". Önceki vahiylerle Kur'an vahyi arasındaki 
benzerlik yönü 51. âyette açıklanan vahyin iniş 
şekilleriyle de açıklanabilir. 

3 'Aliyy, Allah'ın fizikötesi varlıklardan aşkın- 
lığmı, 'Azîm Allah'ın fiziki varlıklardan aşkın- 
lığmı ifade eder. 

4 Öncesiyle bağlantılı olarak "Allah'ın azamet 
ve heybetinden", sonrasıyla bağlantılı olarak " 
Allah hakkındaki iftiralarından" gibi bir açıkla- 
mayla da okunabilir. (Benzer bir ibare için krş: 
19:90). Yetefatterne ve fevkıhinne kullanımları 
akıllılar için olup istisnai bir kullanımdır. Ba- 
ğımsız bir cümle olarak okunduğunda, açık ve 
genişleyen evren modeline işaret eder. 

5 Bazı müfessirler bu âyeti, Mü'min sûresinin 
7. âyetine istinaden meleklerin mü'minlerin 
bağışlanmasına dua ettiği şeklinde açıklamış- 



tır. Zımnen: Şeytanlar insanın can düşmamysa, 
melekler de can dostudur. 

6 Son cümle için bkz: 39:41, not. 

7 Özelde Mekke ve onun manevî merkezi olan 
yer küre (Râzî). Zımnen: uygarlıkların merkezi- 
ni.. 

8 Varlığın çift kutupluluğu yasasını ele alan 1 1 . 
âyetle birlikte okunursa, zımnen şu anlama ge- 
lir: iman-inkâr, mü'min-kâfir kutupları bu yasa 
gereği hep var olacaktır. 

9 Men yeşâ'ı çevirimizin gerekçesi için bkz: 
14:4 ve 24:21, notlar. Zımnen: O isteseydi in- 
sanları bir tek inanç ve düşünce etrafında bir- 
leştirirdi, fakat bunu istemedi ve onları sınayıp 
tercihlerine göre ödül ve ceza vermek için irade 
verdi. Dolayısıyla iman ve küfür, iradenin doğal 
ve mecburi bir sonucudur. 

10 Yani: Allah ve din alanında. Bir sonraki 
âyetin başındaki "de ki" ibaresini bu âyetin ba- 
şına taşımak da mümkündür (Zemahşerî). 

11 Allah hayata her an müdahildir. Krş: "O her 
an iş başındadır" (55:29). 



«Şs^~~£* 



CÜZ 25 



-*fS^Ş^3İ«- 



42 / şûra sûresi 



«£s3£s|» 



957 



(ji>M LS *—~~° J-^-l i^-"^iJ-;j y ^~i*—*J> <ul£==> VjJj 

J.U-V Oylj ı_>liS" ^yı 4Uİ JjJl Uj c,.;.«l Jij IaÎIjÂI 



I j.,, 1^7,^.11 <»_1J1j ' 



* A^*J <« I ^ 



11 O, gökleri ve yeri yoktan var edendir. 
Nasıl ki hayvanları çiftler halinde yarat- 
mışsa, size de kendi türünüzden eşler 1 
vermiştir; ve sizi bu sayede çoğaltmakta- 
dır. (Ama) hiçbir şey O'na benzemez; 2 ve 
O her şeyi işiten, her şeyi görendir. 

12 Göklerin ve yerin anahtarları O'na ait- 
tir: O dilediğine rızkı bol verir, dilediğine 
sınırlandırır: çünkü O her şeyi her yö- 
nüyle bilendir. 3 

13 O, dinin (esasa ilişkin) kısmından 4 



1 Zevç, "eş, çiftlerden her biri" anlamında kul- 
lanılır. Kelime eril yapıdadır. Fakat tıpkı neh 
gibi delaleti itibarıyla ne eril ne dişildir. 
Kur'an'da aynı kelime dişiler (4:20, 2:102), er- 
kekler (2:230; 58:1), bitkiler (55:52) ve hayvan- 
lar (11:40) için kullanılmıştır. Kur'an her şeyin 
zevce yn (çifter çifter) yaratıldığını, yani çift ku- 
tupluluğun yaratılışın asli niteliği olduğunu di- 
le getirerek bunun üzerinde insanları düşünme- 



Nûh'a bildirdiğini -ki o sana vahyettiği- 
miz, dahası İbrahim, Musa ve İsa'ya da 
bildirdiğimizdir- size de yol kıldı ki, dini 
çığırından çıkarmayın 5 ve bu konuda tef- 
rikaya düşmeyin! 

Şirk koşanlara ağır gelen, işte onları ken- 
disine çağırdığın bu ilkedir: Allah diledi- 
ğini seçip kendisine yaklaştırır, 6 kendisi- 
ne yöneleni de doğru yola yöneltir. 

14 Onlar, 7 hakikatin bilgisi kendilerine 
ulaştıktan sonra, sırf aralarındaki kıs- 
kançlık yüzünden birbirlerine düştüler: 8 
Ve eğer Rabbin tarafından daha önceden 
belirli bir vâdeye kadar ertelendiğine dair 
bir yasa konmasaydı, haklarındaki hü- 
küm hemen infaz edilirdi. îşte onların ar- 
dından gelen (eski) vahyin (son) vârisleri 
de, bu (vahiy)den dolayı tereddütle karı- 
şık bir şüphe içindedirler. 9 

15 İşte bu yüzden sen (durup dinlenme- 
den hakikate) çağır ve emrolunduğun gi- 
bi dosdoğru ol! 10 Onların keyfi talepleri- 
ne uyma ve de ki: "Ben Allah tarafından 
indirilen her tür vahye 11 inandım,- ben 
aranızda dengeyi 12 sağlamakla emrolun- 
dum; Allah bizim de Rabbimiz, sizin de 
Rabbinizdir,- bizim yaptıklarımızın sonu- 
cu bizi bulacak, sizin yaptıklarınızın so- 
nucu da sizi bulacaktır; bizimle sizin ara- 
nızda tartışmanın bir yararı yok: 13 Allah 
hepimizi bir araya getirecektir: zira varış 
sadece O'nadır." 



ye davet eder (51:49). Buna göre çiftin her bir 
üyesi, semantik olarak diğerini önceden var sa- 
yar ve ontolojik olarak varoluşunu diğerinin va- 
roluşu üzerine temellendirir. Kur'ani anlamda 
"eş" ve "eşliliğin" anlamı budur: "erkek ve dişi 
çiftleri (zevceyn) yaratan da O'dur" (53:45). 
Hayvanların anılması, eşlilik yasasının insanın 
hayvani boyutuna ilişkin bir yasa olduğuna 
imadır. Zımnen: Daha insan hayvanlarla müş- 



958 



•yE^N* 



42 / ŞÛRA SÛRESİ 



*£e^s4* 



CUZ25 



terek olduğu bu alanda bile kendi kendine yet- 
mezken, Allah'a nasıl olup da başkaldırır ve 
şirk koşmaya cüret eder? 

2 Lafzen: "Hiçbir şey O'nun misli gibi değil- 
dir". Kâf teşbih edatı ve mislihî nin çarpan etk- 
isiyle "O'un gibi birinin asla hiçbir benzeri ola- 
maz" vurgusu kazanır. Âyet, tevhidin şartı olan 
Allah tasavvurunu inşa eder. Zat, sıfat ve eylem 
itibarıyla hiçbir yaratılmış O'nunla kıyaslana- 
maz. Yaratanla yaratılanlar arasındaki mahiyet 
farkına işaret eder. Eşlilik ve çift/zıt kutuplu- 
luk, yaratılmış olmanın yasasıdır. Bu yasayı ko- 
yan Allah bundan beridir. Tek olmak O'na 
mahsustur. Yaratılışın eşliliğini vurgulayan bir 
âyet içerisinde yer almasına rağmen, bu cümle- 
de zevç kelimesi kullanılmaz. Zımnen: O'nun 
benzeri ve O'nun gibisi yoktur ki, O'nun "eşi" 
olsun jKrş: 112:3). 

3 Zımnen: İnsan O'nun mülkünde misafirdir. 
Kullanımına verilenler emanettir. O sadece ki- 
min neye lâyık olduğunu değil, özünde kimin 
neye ihtiyacı olduğunu ve neyin kim için iyi ol- 
duğunu da bilir. 

4 Bütün içindeki parçaya delalet eden min'in 
çeviriye yansıması. Tüm peygamberler islâmın 
aynı ortak değerlerini tebliğ etmişlerdir. 

5 Lafzen: "Dini dosdoğru tutun". 



6 Yani: Vahyin tebliğine memur eder, kendine 
yöneleni de o vahiyle doğru yola yöneltir. 

7 Yani: Önceki kitapların eski kuşak muhatap- 
ları. 

8 Lafzen: "hakikatin bilgisi kendilerine ulaşın- 
caya kadar birbirlerine düşmediler". Yani va- 
hiy, turnusol kağıdı işlevi gördü. İradenin imti- 
hanı vahiyle tamamlandı. 

9 Şekkin..murîb hakkında bkz: 14:9, not. Rayb 
ve şekk farkı için bkz: 34:54, not. 

10 Yani: Duygularını işe karıştırma! İstikâmet, 
dış ve iç tahriklere kapılmadan, gösterilen yol- 
da sabır ve sebatla yürümektir (Krş: 11:112, 
4l':30). 

11 Kitâb' daki belirsizlik anlama "tür" olarak 
yansımıştır. Vahyin iniş türlerinden söz eden 
5 1 . âyetin ışığında anlamak mümkündür. 

12 Lafzen: "adaleti". Yahudilik ve Hıristiyan- 
lık, ilâhi öğretinin dengesini bozan iki uçtur. 
Bu denge, "İşte sizi böylece dengeli bir ümmet 
kıldı" (2:143) ışığında anlaşılmalıdır. 

13 Veya: "ortak bir delil yok". Tercihimiz iki 
anlamı da içerir. Zımnen: Müşterek deliller ve 
ortak bir dil kullanmıyoruz; dolayısıyla tartış- 
manın da bir yararı yok. 



CÜZ 25 



^38^ 



42 / şûra sûresi 



*fs^N« 



959 



MSN 



^ 5İLİÎI ^ ûjjLi' 5^Jül Si ^i J.İJ1 LJÎÎ 
İlJj ^J ^3İj4 ^l^*> i~AJ İüÎ ra, u_J JtLi 

Û^Vİ <^->j->- J-JjJ 0^=» O-*"®' J-O*^ l£>-â^ İ-^J 

çCj i v 1 -*-*• f-4^ o-^-JUü 1 5 ]5 f-fö (>-^ j~Üs 1 

E s » > \ i 



16 Bir de O'nun çağrısını kabul ettikten 
sonra hâlâ Allah hakkında tartışanlar var: 
Onların itirazları Rableri katında tümden 
geçersizdir; başlarına (O'ndan) bir gazap 
çökecektir ve onları şiddetli bir azap bek- 
lemektedir. 17 O Allah ki, indirdiği va- 
hiylerle 1 hem hakikati ortaya sermiş, 
hem de (adil ve mutedil) ölçüp tartacak 
(bir tasavvur) inşa etmiştir; 2 hem sen (ey 
muhatab); 3 nerden bileceksin, belki de 
Son Saat çok yakındır! 4 

18 Ona inanmayan kimseler, onun çabuk 



1 el-Kitab' daki belirliliğin, bütün vahiyleri kap- 
sadığına delalet eder (Krş: 57:25). 

2 el-Mîzân: tartı aleti. İstiare yoluyla vahyin 
muhatabında doğru ölçüp tartan bir tasavvur ve 
akıl inşasına atıf. Tersi bir tasavvur için krş: 
"Kahrolası, nasıl da ölçüp biçti" (74:19-20). 

3 Belli bir şahsı değil, her bir muhatabı ifade 



gelmesini isteyenlerdir; iman edenlerinse 
ondan dolayı yürekleri titrer ve bilirler ki 
o hakikatin ta kendisidir. 

Bakın! Son Saat hakkında kuşku yayan 
kimseler, derin bir sapıklığa gömülmüş- 
lerdir. 

19 ALLAH kullarına karşı sonsuz lütuf 
sahibidir,- dilediğine (dilediği) rızkı verir: 5 
zira O mutlak güç, sınırsız yücelik sahi- 
bidir. 

20 Kim âhiret kazancını elde etmek ister- 
se, onun bu alandaki yatırım (şevkini) ar- 
tırırız; 6 kim de bu dünya kazancını elde 
etmek isterse, ona da onu veririz: ama 
onun âhirette bir payı olmaz. 7 

21 Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği 
şeyleri kendileri için dinin koyduğu şer'î 
bir kural haline getiren (Allah'a) ortak 
yaptıkları güçler mi var? 8 

Eğer konulmuş kesin bir yasa olmasaydı, 
haklarındaki hüküm hemen infaz edilir- 
di: şu kesin ki, zalimleri (âhirette) can ya- 
kıcı bir azap beklemektedir. 

22 (O gün) kazandıkları yüzünden zalim- 
lerin korkudan titrediklerini görürsün,- 
ama korktukları başlarına gelmiştir bir 
kere. Ne ki iman eden ve Allah'ın razı ol- 
duğu eylem üretenler, cennetlerin (kişiyi) 
mest eden köşelerinde 9 olacaklar; onlar 
Rablerinin katında dilediklerine nail ola- 
caklar: Bu, işte budur muhteşem lütuf !—> 



eder (İbn Aşur). 

4 Zımnen: Bu dünyada âdil ölçünün öznesi ol- 
mazsanız, âhirette îlahi ölçünün nesnesi olaca- 
ğınızı unutmayın! 

5 Rızık, sadece boğazdan geçenleri kapsamaz. 
Hz. Aişe "Rızık deyince aklına boğazından ge- 
çenler gelenin aklına şaşarım" der. Her varlık 



960 



<#£^s#» 



42 / ŞÛRA SÛRESİ 



-»Şs^SS^^* 



CUZ25 



tüm rızkını Allah'a borçlu olduğu halde burada 
özellikle ilâhi iradeye nisbeti, bu rızkın özel ni- 
teliğini gösterir. Burada akla ilk gelen Allah'ın 
peygamberlik vermesidir. Men yeşâ'ibaresinde- 
ki çift özneyi gören yapı, "dilediğine (dilediği- 
ni)" şeklindeki çevirimizin gerekçesidir (Bkz: 
14:4, 10:25 ve 24:21, ilgili notlar). 

6 Veya: "onun kazancını artırırız". Hars "ekim 
yapmak" anlamına gelse de, ekilen yeri, yetişen 
ekini ve elde edilen hasılat ve kazancı da kapsar 
(Râğıb). 

7 Âhiret kazancını önceleyenlere dünya da ve- 



rilebilir (Bkz: 3:145, 148). İnsan için gerçekte 
neyin ihtiyaç ve iyi olduğunu Allah bilir. O'nun 
kime, neyi, ne kadar vereceği bilgisine sığına- 
rak istemek, iyiyi istemektir. Tıpkı şu âyette 
talim ettirildiği gibi: "Rabbimiz bize dünyada 
da iyilik ver, âhirette de". îyi olan istediğimizin 
verilmesi değil, ihtiyacımızın verilmesidir. 

8 Böyle bir şey yaptıktan sonra hâlâ Allah'a 
inandığım iddia etme çelişkisi... Zira bu tanrı- 
sının amiri olmak anlamına gelir. 

9 Ravda: Akar suların ve mis kokulu-çiçekli 
bitkilerin insanı mest eden göz alıcı armonisi. 



*^3^ 



CÜZ 25 



*fs^3#t 



42 / ŞÛRA SÛRESİ 



«f£^3#» 



961 



M0N 



*> s f 1 * 1 "' 

oUJLİJi Iji^j ^1 5^ ^^ ^ j-^h t£*^ -^ 

'. ''x>^ Sı" '5 * * - ' ' •" ' ^ ~ •/ 

üjJ>«j flffl j_j^=Lİ j^ii <u!ül Hl>- tJ_J il jjj aİ1>. 

||| j joJkJi oüj ^Ji- iîl «aUJSÜ jAJl jsj} Jİ»Ü! İü l 
/vİLjoLlIIJI ^c. IjâJjo^Çc- ^i ÂÎjsJI Jlâj (_$!!! j^j 

s»», 't' - • i ^ . » ' ' ,„ E ." 



< — 23 îşte bu 7 Allah'ın iman eden ve o 
imana uygun eylem üreten kullarına ver- 
diği müjdedir. 

De ki (ey Peygamber): "Bu davete karşılık 
sizden bir ücret istemiyorum; sadece (Al- 
lah'a) yakınlık hususunda tam bir ilgi ve 
sevgi (uyandırmak) istiyorum!" 1 

Her kim bir güzelliği bedel ödeyerek ger- 
çekleştirirse, 2 biz ona daha fazla güzellik- 
ler bahşederiz: şüphesiz Allah emsalsiz 
bir bağışlayıcıdır, şükre hadsiz hesapsız 
bir karşılık veren tek otoritedir. 3 

24 YOKSA, "Uydurduğu yalanı Allah'a 



1 Veya: "(Allah'a) yakın olmayı sevip arzuluyo- 
rum". Veyahut da müşriklere hitaben: "tüm is- 
teğim, yakın akrabalık bağlarının gözetilmesi- 
dir" İbn Abbas bu alternatif mânayı tercih et- 
miştir (İbn Aşur). İbare, mü'minlere hitaben 



isnat etmek suretiyle iftira etti" mi di- 
yorlar? 4 Fakat Allah dilerse senin kalbini 
de mühürleyebilir, 5 

Evet, Allah batılı siler hakkı kendi sözle- 
riyle ortaya koyar: Şüphesiz O göğüslerin 
en mahrem sırlarını bilendir. 25 Ne var 
ki O kullarının tevbelerini kabul eder, 
günahlarını affeder ve yaptıklarınızı 6 bi- 
lir; 26 iman edip o imana uygun davranış- 
ta bulunanların (dualarını) kabul eder ve 
kendi lutf undan onların payını artırır,- 
ama hakkı inkâr edenleri çetin bir azap 
beklemektedir. 

27 Ve eğer Allah kullarına rızkı bol bol 
verseydi/ elbet yeryüzünde azıp saparlar- 
dı,- lakin O dilediğine akıl sır ermez bir 
ölçüyle 8 indirmektedir: çünkü O kulları- 
nın her halinden haberdardır, her şeyi ta- 
rifsiz bir görüşle görmektedir. 

28 Ve O, (insanlar) tüm umutlarını yitir- 
dikten sonra yağmuru indirir ve rahmeti- 
ni yayar: 9 zira O'dur (insanların) gerçek 
velisi, hamd O'na mahsustur. 

29 Gökleri ve yeri yaratması, bunlarda 
yaşayan her türden yürüyen canlılar üret- 
mesi O'nun delillerindendir: 10 Ve O, dile- 
diği zaman onları kendi katında toplama 
gücüne de sahiptir. 

30 Başınıza gelen her musibet, kendi elle- 
rinizle yaptıklarınızın sonucudur,- üstelik 
O bir çoğunu da affetmektedir. 11 31 Siz 
O'nu daha yeryüzünde atlatmaktan aciz- 
siniz,- (âhirette) ise Allah dışında ne can- 
dan bir dost, ne de işe yarar bir yardımcı 
bulacaksınız. 



"yakın akrabalarımı gözetin" şeklinde de anla- 
şılmıştır (Taberî). Âyetteki el-kurbâ, bbazı Sün- 
ni müfessir ve Ehl-i Beyt okulunun ekseriyeti 
tarafından "Ehl-i Beyt" olarak yorumlanmıştır. 
Sûre Mekkî'dir. Âyetin bulunduğu pasajın ilk 



962 



*fs3£^ 



42 / ŞÛRA SÛRESİ 



*N^sN* 



CÜZ 25 



muhatapları Mekkelilerdir. Âyet içi muhatap 
mü'minler gibi görünmektedir. Her iki hitap 
çevresi için de, Hz. Peygamber'in davetine kar- 
şılık mücerret olarak akrabalarının gözetilme- 
sini istemesi, cümlenin ilk yarısı olan "sizden 
bir bedel istemiyorum" ifadesiyle çelişir. Terci- 
himiz Hasan el-Basrî'nin ibareye getirdiği açılı- 
ma dayanır (Âlûsî). 

2 îkterafe: "Sahibini zora koşan suç, günah" gi- 
bi olumsuz anlamıyla sık kullanılsa da (Krş: 
6:113) kelime "zor elde etme, ağır bedel ödeten 
gelir" gibi nötr bir mânaya sahiptir. Aslen ağaç 
kabuğu soymaya denir. Türkçe'de de zor işler 
için "Kabuğumu kavlattı" denilir. 

3 Şekûr kalıbına verdiğimiz bu anlam için bkz: 
64:17, not. Ğafûr da aynı kalıptadır ve bu kalıp 
fiil üzerinde otorite ve güç sahibi olmayı ifade 
eder. 

4 Sahte dindarlığın yaman çelişkisi. Zira her tür 
Allah'ı koruma iddiasının altında, kendini dahi 
korumaktan aciz bir tanrı tasavvuru yatar. 

5 Hatm, ne alır ne verir, mutlak yalıtkanlık ha- 
li. Hatmu-1-kalb'm. mukabili fekku'l-kalb. Yani 
kalbin kilidinin çözülmesi {Lisân). Peygamber 
seçilen kimselerin manevî alıcılarının açılması 
ve adeta şifrenin girilmesi. İddianın imkan dışı- 
lığma atıftır. Zımnen: O iddiada bulunanlar bu 
gerçeği nedense göz ardı ediyorlar. Yani Allah'ı 
savunur gibi yapıyorlar, fakat aslında güçsüz, 
insana ve hayata müdahil olmayan bir tanrı ta- 
savvuruyia kendilerim ele veriyorlar. Bu ibare 
"o takdirde senin kalbini vahye kapatırdı" ya 



da "senin kalbini mühürlerdi de Allah'a isnat 
edemezdin" (Taberî) şeklinde anlaşıldığı gibi 
"onların iftiralarına karşı Allah kalbine sabrı ve 
sebatı koyup kilitlerdi" şeklinde de anlaşılmış- 
tır (Zeccâc). 

6 Bir kıraatta: "yaptıklarım.." 

7 Yani: Limitsiz ve zahmetsizce. 

8 Yani: "kontrollü olarak". Bi-kaderin' deki be- 
lirsizliğin tercümeye yansıması. İmtihan sırrıdır 
bu, ilâhi hikmettir. Krş: "Ve eğer bütün insanlar 
(küfürde ittifak etmiş) tek tip bir bir toplum ha- 
lini almayacak olsaydı, Rahmân'ı inkâr eden şu 
kimselerin konaklarını gümüşten damlarla ve 
üzerinde gösteriş yapacakları seyir teraslarıyla 
donatıldık" (43:33). 

9 Kur'an vahyi gelmeden de umutlar tükenmiş 
ve ardından vahiy yağmuru çöle dönmüş yürek- 
leri göle döndürmüştü. 

10 Acele etmeksizin ağır ağır yürümek anlamı- 
na gelen bir kökten türetilen dâbbe'nin insan 
için kullanımıyla ilgili bkz: 8:22, 55. Müca- 
hid'in de vurguladığı gibi, âyet açıkça göklerde 
canlılar olduğunu ifade etmektedir (Krş: Âlûsî). 
Cem 'ihim' deki znim'in akıllı varlıklara delalet 
ettiği göz önüne alınırsa, bu canlılar arasında 
akıllı varlıkların da bulunduğu söylenebilir. 
Dünya dışı akıllı varlıklar olup olmadığı tartış- 
malarında bu ibareler yol gösterici olabilir. 

11 Krş: "Eğer Allah insanları yapıp ettikleri yü- 
zünden (hemen) hesaba çekecek olsaydı, yer 
üzerinde bir tek canlı (insan) bırakmazdı" 
(35:45). 



*s=3$3* 



CÜZ 25 



•N3£**> 



42 / ŞÛRA SÛRESİ 



-*N=3£^ 



963 



HE£M 



•> pes @^= ^ ^:3 ^ ti h&j 'm 



32 Denizde süzülerek giden dağlar gibi ge- 
miler de O'nun delillerindendir; 1 33 diler- 
se rüzgarı kesiverir de, o zaman denizin 
üzerinde hareketsiz kala kalırlar: 2 şüphe- 
siz bunda da her daim sabreden ve şükrü 
eda etmek için çaba harcayan herkes için 
ibretler vardır. 34 Bir ihtimal onları ka- 
zançlarıyla birlikte helak da edebilir; 3 ne 
ki bir çoğunu affetmektedir. 

35 Ve âyetlerimiz hakkında polemik ya- 
panlar, asla sığınacak bir yer bulamaya- 
caklarını iyi bilmelidirler. 

36 SÎZE verdiğimiz her şey, şu dünya ha- 
yatının kısa vadeli bir hazzıdır; 4 ama Al- 



1 Zira O suya kaldırma yasasını koymasaydı, 
gemileri denizde kimse yüzdüremezdi. 

2 Zımnen: Allah'ın desteğini arkasına alan kişi, 
hayat denizindeki kulluk gemisini kolayca yüz- 
dürüp sahil-i selamete çıkar. 



lah katında bulunan daha değerli, daha 

kalıcıdır. 5 

Bu, iman eden ve Rablerine güvenen 6 
kimseler için böyledir: 37 İşte onlar, bü- 
yük günahlardan ve hayasızca davranış- 
lardan kaçınırlar, 7 dahası öfkeli zamanla- 
rında bile affetme (erdemini) gösterirler. 8 
38 Yine onlar Rablerinin (davetine) ko- 
şarlar, namazı hakkını vererek eda eder- 
ler, toplumsal işlerini aralarında danışma 
yoluyla görürler 9 ve kendilerine rızık ola- 
rak verdiklerimizden harcarlar; 39 yine 
onlar, haksız bir saldırıya muhatap ol- 
duklarında meşru müdafaa için dayanış- 
ma sergilerler. 

40 Ama kötülüğün cezası, ancak ona 
denk bir karşılık 10 olabilir,- ne var ki kim 
affeder ve barış yaparsa, işte onun müka- 
fatı Allah'a aittir: Şüphe yok ki O, zalim- 
leri asla sevmez. 

41 Haksız bir saldırıya karşı meşru mü- 
dafaa dayanışması sergileyenlere gelince: 
onlar hiçbir yolla sorumlu tutulamazlar. 

42 Sorumlu olanlar, sadece insanlara zul- 
meden ve yeryüzünde haksız yere güç 
kullanıp saldırganlık yapan kimselerdir: 
Onları acıklı bir azap beklemektedir. 

43 Yine de kim sabreder ve affederse, iyi 
bilsin ki bu kararlılık ve direnç isteyen 
(büyük) bir davranıştır. 

44 n ALLAH kimin sapmasına (izin) ve- 
rirse, 12 artık onun için candan bir dost 
bulunmaz,- ve sen bu zalimlerin azabı 
gördüklerinde, "Geri dönüşün bir yolu 
yok mu?" dediklerini bir görmelisin. 



3 Allah'a rağmen yol almaya çalışmak şiddetli 
rüzgara karşı yol almak gibidir ki sonu batıştır. 

4 Na'îm'in karşıtı olan meta' daim, sabit ve ka- 
mil olmayan nimettir (13:26). 



964 



•Ns^^s^ 



42 / ŞÛRA SÛRESİ 



*^=3S^* 



CUZ25 



5 Hz. Ali'ye göre bu âyet, malının tamamını in- 
fak eden Hz. Ebubekir'i kınayanlara bir cevap 
olarak inmiştir. 

6 Burada tevekkül, "sâlih ameP'in yerini almış- 
tır. Nasıl ki "sâlih amel" imanın dış gösterge- 
siyse, "Rabbe güven" de imanın iç göstergesi- 
dir. 

7 Kötülüğü ortadan kaldırmanın iyilikten önce 
geldiğinin delili. 

8 Krş: "öfkelerini yutarlar" (3:134). İbaredeki 
mâ edatının mânaya kattığı yan anlamla birlik- 
te: O kızgın ve sinirli durumda dahi hemen 
affederler... 

9 Şûra kelimesi arının bal yapma süreciyle ilgi- 
lidir. Şevru'l-'asel, "bal toplamak", el-meşar, 
"petek" anlamındadır. Arıların işbirliği ve da- 



yanışmasını ifade eder [Lisân ve Tâc). Şûra, ko- 
lektif bir çabayla akıl çiçeklerinden toplanan 
özün bir petekte bala dönüşmesidir. "Toplum- 
sal iş" bağlamında "danışma" prensibine yapıcı 
muhalefeti de ilave eden bir âyet için bkz: 
24:62, ilgili not. Namazla yan yana anılan şûra, 
akılların saf tutması, bir bakıma akılların ce- 
maatle namaz kılmasıdır. Ortak akla Allah ce- 
maat sevabı verir. Sonuçta mevcudun kat kat 
üstünde bir bereket hasıl olur. 

10 Lafzen: "Kötülük". 

11 Bir çok kez olduğu gibi burada bulunan vav, 
çeviriye anlam olarak değil, ibtidaiyye işlevin- 
den dolayı parantez başı olarak yansımıştır. 

12 Lafzen: "kimi saptırırsa". Bu ibare Bakara 
sûresinin 26. âyeti ışığında anlaşılmalıdır. 



»N^£3t* 



CUZ25 



•£s3£s4» 



42 / ŞÛRA SÛRESİ 



*^3^ 



965 



*t 



Ü Jj fa .:,,,; U-*— Jl (j-^ 1 j„;„" -','l>- l g , ; ,U- ÜJ — 0J*İ ÇV-^JjJ_3 

jjjJJl jjj-*"l>J! üt I j — x-« i (j-jJJI Jlij es—* 3 "" "-J^» j-» 

^—--«JUİJI jl Vi 4— <4jt)l Ç>J-J p„,„g„;„U>l j (vj— «-» i \ Şj~~>- 

^ ^ ' il 

i^~. >u_^.l|j| J-^JL j^ «d Lls «İl Jlk> ^j -dil üjj 

— , i *•' \ ' &, - • »'' ' .-- . .-., , ".- » 

4-„ ; jvf^-«aj üt j 1— $j fj-* *— «^j L-î* ül— wV I Llsi! 

-^ ^ '@ J>- J * i == : ' ötJJlM üü (L^Jbl c~_ iaS Li 

*•! — Cİj ı y-jeJ (w, — ^j «. l — jLt L_* ,J_L>cj jJ^j V 1 j Oİ j^_~wJi 

U \^ss=» 5 «^-jjj jl ||| j^= JJl *Uîo j^ü ^-45 j S Lj 1 
*"^ ' " " ' " * ' 

s=i>- jjy^ <*! #-UUj U 4j3U /^>-j-^ jf j™*^.j A** jj 



-■fS^fs. 



45 Yine sen onları, zilletten iki büklüm 
vaziyette, etrafı feri kaçmış gözlerle ve 
kaçamak bakışlarla 1 süzerek (ateşe) atı- 
lırlarken bir izlemelisin! 

Zaten iman edenler de: "Kıyamet Günü 
kaybedenler, hem kendilerini hem de ta- 
kipçilerini mahvedenlerdir" demişlerdi. 
Bakın, işte bu zalimler kalıcı bir azaba 
mahkûm olacaklar; 46 ve Allah'a karşı 2 
onlara yardım eden candan bir dost olma- 
yacak: zira Allah kimin sapmasına izin ve- her hükmünde tam isabet sahibidir. 



rirse, onun için hiçbir çıkış yolu kalmaz. 

47 (Ey insanlar!) Allah'ın fermamyla geri 
dönüşün mümkün olmadığı gün gelmez- 
den önce Rabbinizin davetine uyun! O 
Gün ne sığınacağınız bir yer bulabilirsi- 
niz, ne de delilleri karartabilirsiniz. 

48 NE Kî eğer onlar yüz çevirirlerse, 
unutma ki seni onların muhafızı olarak 
göndermedik: sana düşen sadece mesajı 
ulaştırmaktır. 

Ve Biz ne zaman insana katımızdan bir 
ikramda bulunsak onunla gurur duyar, ne 
zaman da yaptıkları yüzünden başına bir 
musibet gelse, bu kez de insan kıymet 
bilmez bir nankör olup çıkar. 3 

49 Göklerin ve yerin hükümranlığı Al- 
lah'a aittir, O dilediğini yaratır: Dilediği- 
ne kız çocukları bağışlar ve dilediğine de 
erkek çocukları bağışlar,- 50 veya (diledi- 
ğine) kızlar ve erkekleri birlikte bağışlar,- 
dilediğini de çocuktan mahrum eder: 
çünkü O her şeyi bilendir, 4 her şeye güç 
yetirendir. 

51 Hiçbir ölümlüyle Allah'ın (yüz yüze) 
konuşması olacak şey değildir,- 5 ancak O 
ânî ve içe tesir eden ilâhi bir ilham yoluy- 
la, 6 veya bir perde arkasından, 7 ya da 8 
O'nun dilediği şeyi yine O'nun izniyle bil- 
dirsin 9 diye bir elçi göndermek suretiyle 
konuşur: 10 Şüphesiz O aşkın ve yücedir, 



1 Yani: O kadar bitkinlik ve yılgınlık ki, etrafa 
bakacak mecalleri bile kalmamış. 

2 Veya: "Allah'tan başka.." 

3 Yani: Varlıkla sınandığında hak ettiğini düşü- 
nür, darlıkla sınandığında isyan eder. Her ikisi- 
nin temelinde de tek dünyacı bir bakış ve serve- 
tin emanet olduğunu unutan bir akıl yatar. 

4 Zımnen: Bütünü bilen sadece O'dur. Sizin bil- 



mediğinizi O biliyor. Kime ne vereceğini, ne 
kadar vereceğini de O biliyor. Parçada kötü gibi 
duran bütünde mükemmel durabilir. Zımnen: 
Ey insan! "O'nun bir bildiği vardır" de, O'na 
teslim ol, kurtul! 

5 Veya ınâ'nın soru anlamıyla: "Ölümlü insa- 
nın nesi var da, Allah kendisine (doğrudan) ko- 
nuşsun? "Fakat istisna varsa soru olmaması 
esastır. 



966 



*$sz3£s4* 



42 / ŞÛRA SÛRESİ 



•N^S^s?* 



CUZ25 



6 Vayh, konulusu- itibarıyla "işaret dili, söz dışı 
bir yöntemle hızlı iletişim" anlamına gelir 
(19:11). İşaret, simge, sembolik dil, yalınkat ses, 
yazı vahyin araçlarmdandır. Vahiy, kaçınılmaz 
olarak iki özelliğe sahip olmalıdır: süratlilik ve 
gizemli bir gizlilik. 'Konuşmamın bu türü uy- 
ku, uyanıklık ya da ikisinin ortasında aracısız 
kalbe ilka edilen saf ilâhi ilhamı ifade eder 
(Râğıb). Vahyin bu şekli Musa'nın annesine va- 
hiy gibi ilham ile, arıya vahiy gibi fıtrata nakş 
ile de gerçekleşebilir. Vahiyde lafız-mana ilişki- 
si ve bunların mahiyetleri etrafında farklı gö- 
rüşler ileri sürülmüştür (Bunların derli toplu bir 
özeti için bkz: îbn Aşurj. Mâna ve lafzı birbirin- 
den ayrı düşünmek, başı gövdeden ayrı düşün- 
mek gibidir. Vahiy, mâna tohumunun kalp top- 
rağına vasıtalı ya da vasıtasız ekilmesidir. Bu 
tohum orada lafız halinde yeşerir ve oradan da 
dile dökülür. Bu anlamda vahiy, başı gökte 
ayakları yerde ilâhi bir hitaptır. Ama her şey- 



den öte vahiy, kaynağı ve mahiyeti itibarıyla 
gaybî bir hakikat, hedefi itibarıyla akli bir ger- 
çektir. Kaynağını mâna hedefini lafız temsil 
eder. 

7 Hz. Musa'ya Tur'da geldiği gibi. Bu, ses ve ku- 
lak aracılığıyla alman vahiy olsa gerektir. 

8 Buradaki bağlacın tahyir değil tefsir olması 
durumunda, sonraki cümle bir öncekini açık- 
lar. Bu durumda âyette Allah'ın insanla konuş- 
ması üç değil iki şıkla açıklanmış olur. 

9 Birinci maddedeki vahyden ayırmak için 
üçüncüye îhâ denilmiştir. 

10 Vahiy meleği Cebrail vasıtasıyla. Allah Ra- 
sulü'ne bu üç surette de vahiy gelmiş olmalıdır. 
Allah'ın konuşmasıyla ilgili bkz: 2:253; 4:164; 
7:143. Birincisi görüntü ve ses olmaksızın doğ- 
rudan kalbe ilham ve ilka yoluyla, ikincisi gö- 
rüntüsüz olarak ses yoluyla, üçüncüsü görüntü- 
lü ve sesli bir bildirim şeklinde anlaşılabilir. 



^ = S^ X> ^^yfr 



CUZ25 



^r^CjS^—fo 



42 / ŞÛRA SÛRESİ 



•^3^ 



967 



UjU* jj-o »LLi ;y> Aj j^JLgj İjjj «LJU>- vĞ=aJj üUjV I Vj 



52 Ve (ey Nebi,) işte sana da kendi emri- 
mizden hayat bahşeden bir mesaj vahyet- 
tik; 1 sen daha önce kitap nedir iman ne- 
dir bilmezdin: 2 Fakat şimdi onu bir nur 
kıldık ki, kullarımızdan dilediklerimizi 
onunla doğru yola yöneltelim. 

Ve şüphe yok ki sen de insanları dosdoğ- 
ru bir yola yöneltmektesin; 53 göklerde 
ve yerdeki her şeyin asli sahibi olan Al- 
lah'ın yoluna... 

Bakın: Her iş döner dolaşır sonunda mut- 
laka Allah'a varır! 



1 Rûh'un "vahiy" anlamı için bkz: 16:2. 

2 "Bildi" anlamına gelen dem fiili sıradan bir 
bilmeyi değil, özüne vakıf olup hakikatine er- 



meyi ifade eder (Râğıb). Kast edilen, iman ve ki- 
tap hakkında dirayet sahibi olmaktır (îbn Aşur). 



s 



43» ZUHRUF SÛRESİ 



^^ 



üs" anlamına gelen ve en yaygın süs aracı olarak kullanıldığı için bir 
anlamı da "altın" olan adını 35. âyetinden alır. Kelime, Kur'an'da sa- 
dece burada geçer. 



Sûre Mekke'de inmiştir. 79-80. âyetleri, Ebu Talib'in ölümünden sonraki bir 
olaya atıf kabul edersek, bir önceki sûrenin ardından (tahminen 12. yılda) in- 
dirilmiş olmalıdır. Yedi sürelik Hâ-Mîm ailesinin dördüncü üyesi olarak Şu- 
ra-Duhân arasında yer alır. 

Konu açısından sûre bir iç bütünlüğe sahiptir. Hâ-Mîm ailesinin diğer üye- 
leri gibi bu sûre de ilâhi bir inşa projesi olarak vahiyden söz eder. Vahyin di- 
riltici soluğunu ölü toprağın dirilişiyle kıyaslamamızı ister (11). İman ve 
inkârın, tevhid ve şirkin tabiatına ilişkin belgeler verir. Hepsinden öte, in- 
sanı varlıktaki ilâhi dengenin adı olan sırat-ı müstakim'e çağırır (61, 64). 

Sapmış akim Allah'a iftira demeye gelen kader inancı, kendi ağızlarından 
şöyle dile getirilir: "Eğer O sonsuz rahmet sahibi dikseydi biz onlara asla 
tapmazdık!" (20) Bu akim ne kadar dünyevileşmiş bir akıl olduğunu şu âyet- 
ten anlıyoruz: "Yine dönüp dediler ki: "Bu ilâhi mesaj, şu iki şehrin en bü- 
yük adam(larmdan) birine inmeli değil miydi?" (31). 

Peki, onları böylesine saptıran nedir? Buna cevap olarak körü körüne atala- 
rı taklidi gösterir (22, 23). Bu tür kör taklidin insanın değer üreten yanını na- 
sıl körelttiği dile getirilir ve ardından yolu izlenecek atalara babasının yolu- 
nu açıkça reddeden Hz. İbrahim örnek gösterilir (26-29). Söz konusu körelt- 
me en güzel ifadesini şu âyette bulur: "Kim O Rahmân'm uyarı dolu mesa- 
jına kusurlu bir gözle bakarsa, ona bir tür şeytani (öteki kişilik) musallat 
ederiz de, kendisi onun uydusu haline gelir" (36). Bu hastalıklı tavır sahip- 
lerinin önceki vahiylere karşı davranışları dile getirilir (46-56, 63-65). Ve 
bunların feci akıbeti ele alınır. Şu âyet âhirete ilişkin farklı bir müjdeyi vur- 
gular: "Can dostlar o gün birbirlerine düşman olacaklar; sadece sorumluluk 
bilincini kuşananlar hariç" {67). 

Vahyin inkarcı muhatapları onlar gibi olmamak için uyarılır ve vahyin ilk 
muhatabına sabır ve metanet telkin edilir (89). 



CUZ25 



»N3$5£Î» 



43 / ZUHRUP SÛRESİ 



lM**(i 



A^ I4:L1 



• ' '■ " 1 1 



! J>" 



«S~â 



S-jSîâi. 



j 1x^=0 1 



r 






^İ»J L_L-Ü ı_Jİ_i^=ül »( ^i *JİJ'^ üjiiü ,»£==»1*J 






.1)1 



ı_-> hsiaJLS I 









RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 



1 Hâ-Mîml 1 



2 ÖZÜNDE açık ve hakikati açıklayıcı 



•fs^Ş^Sî* 



969 



olan bu kitabın değerini bilin! 2 3 Ki zaten 
Biz, onu anlayabilesiniz diye Arapça bir 
hitap 3 kıldık. 

4 Şüphe yok ki o, katımızda bulunan ana 
kitapta kayıtlıdır; elbet pek değerlidir o, 
sonuç itibarıyla tam isabet kaydeden hü- 
kümlerle doludur. 

5 Siz değerleri hoyratça harcayan bir top- 
lumsunuz 4 diye bu uyarıcı vahyi sizden 
geri mi çekelim? 

6 Hem öncekilere de çok sayıda peygam- 
ber göndermiştik. 7 Ama kendilerine 
gönderilen her peygamberle alay etmişti- 
ler. 5 8 Sonunda, şunlardan daha güçlü 
kuvvetli oldukları (halde) onları da helak 
ettik; öncekilerin meselleri daha önce 
geçmişti. 6 

9 Eğer onlara sormuş olsaydın "Gökleri 
ve yeri kim yarattı?" diye, elbet onlar da 7 
"Mutlak üstün ve yüce olan, eşsiz bilgi 
sahibi yarattı!" derlerdi. 

10 (İşte) yeri sizin için beşik yapan da, yo- 
lunuzu bulaşınız diye orada sizin için 
yollar var eden de O'dur. 8 



1 Mukatta'ât harfleri için nüzul sürecinde ilk 
geçtiği 68: Tin 1. notuna bakınız. 

2 Veya: "düşünün". Hâ-Mîm'de zaten yemin 
mânası bulunduğu için, âyetin başındaki vaVa 
"değerini bilin" anlamı vermek daha uygun gö- 
rünmektedir (Bkz: Elmalılı). 

3 Veya: "açık ve anlaşılır bir hitab.." ' Arabiy- 
yen'in türetildiği 'atab "açık ve anlaşılır lisanla 
konuşan" mânasına gelir. Kur'an'm Arapça olu- 
şu hem lafzen hem zımnen anlaşılabilirliği ifa- 
de eder (Bkz: 41:3, not). 

4 İsraf m anlamı için bkz: 20:127, not. Burada 
harcanan değerin vahiy olduğu açık. 

5 Hemen her peygamberin inkarcı muhatapları, 
nebilerine karşı şu dört taktiği uygulamışlardır: 



1) Suskunluğa mahkûm etme, 2) alaya alma, 3) 
iftira etme, 4) fiili saldırı. 

6 Veya: "geçmişten geriye kalan ibretlik bir anı 
oldular". Tercihimiz, söz dizimiyle daha uyum- 
ludur. Daha önce geçmesinden maksat, bundan 
önce indirilen Fussılet 13-18. ve daha başka 
sûrelerde söz konusu kavimlerin helak süreci- 
nin anlatılmasıdır. 

7 Zımnen: "..aynen şu müşrik muhataplar gi- 
bi.." Helak oldukları için artık kendilerine soru 
sorulamayan bu muhataplar, bir üstteki âyette 
helak edildiği bildirilen toplumlar olmalıdır. 

8 Zımnen: Düşünsenize bir ; şu geçici dünyada 
yürüyeceğiniz yolu ihmal etmeyen Allah, sizi 
ebedi mutluluğa götüren yolu ihmal eder mi? 



970 



-*N^$33!*- 



43 / ZUHRUF SÛRESİ 



»N^SS^t* 



CUZ25 



11 Gökten suyu bir ölçüye göre 1 sürekli 
indiren de O'dur: Bunun sonunda Biz (na- 
sıl) ölü toprağı yeniden diriltiyorsak, işte 
siz de (öldükten sonra) böyle çıkarılacak- 
sınız. 

12 Ve bütün (varlığı) çift kutuplu ve zıd- 
dıyla yaratan O'dur; gemileri ve hayvan- 
ları, bindiğiniz her şeyi var eden O'dur: 2 

13 Bu sayede sırtlarına kurulup hükme- 
desiniz; ve onlara hükmettiğiniz her za- 
man da, Rabbinizin nimetini anıp şöyle 
diyesiniz: "Bütün bunları bizim yararı- 
mıza bir yasaya bağlayan 3 Allah'ın şanı 
ne yücedir; aksi halde bizim gücümüz 
buna asla yetmezdi. 14 Nihayet şu kesin 
ki biz, elbet Rabbimize döneceğiz!" 

15 AMA kalkarlar, kullarından birini 
O'ndan bir parçaymış gibi telakki eder- 
ler: 4 Şu bir gerçek ki, (bunu yapan) insan 
katmerli bir nankörlük içindedir. 5 

16 Yoksa O, yarattıklarından kız olanları 
kendisine ayırdı da, erkekleri size mi bı- 
raktı? 6 

17 Ama onlardan birine Rahmân'a lâyık 
gördüğü (kız çocuğu) müjdelenince, sura- 
tı kapkara kesilir ve içini öfkeyle karışık 
bir hüzün kaplar: 7 18 "Ne! Süs püs içinde 
yetiştirilmekten (başka işe yaramayan) 
biri daha mı?" 8 (der) ve kendini belli be- 
lirsiz bir çatışmanın içinde bulur. 

19 Onlar, Rahman tarafından yaratılmış 
varlıklar olan melekleri dişi olarak tasav- 
vur ettiler: Yoksa onların yaratılışına ta- 
nık mı oldular? Onların bu (yalancı) şa- 












t i 






l — > y > / ? > <JJ a— A 



iijS© 



u ;r 






.yj 1 ^^ 



*"! " 1. ' ' '"' ' > 

> 1 - S,, .-, ~ •T I 11-' -5"% ' \", ' >- •■»_'!'< > '°s > - 

^ys^-jj] »l — _u _jj ı_jjı-9j|gş Oy£-~*i$ fvjjJl^i <_^2_sss-UU-ı 






hitlikleri kaydedilecek ve (bu yüzden) 
sorgulanacaklar. 

20 Bir de onlar "Eğer Rahman dikseydi 
asla biz onlara tapmazdık" 9 dediler; ne ki 
onlar, buna dair bir bilgiye sahip değiller: 
onlar sadece sürü güdüsüyle hareket edi- 
yorlar. 10 

21 Yoksa Biz bundan önce onlara bir ki- 
tap göndermişiz de, bu tavırlarıyla ona 
sımsıkı sarıldıklarını mı iddia ediyorlar? 

22 Ama hayır! Onlar, "Atalarımızı gele- 
neksel bir inanç üzerinde bulduk; 11 ke- 
sinlikle biz de onların izinden giderek 
doğru yolu bulabiliriz" diyorlar. 12 



1 Bir kader ile, yani: "bir yasa dahilinde". Zım- 
nen: Tesadüfen ve gelişigüzel değil. 

2 Gerek yaratılma, gerekse insan tarafından 
icat ve inşa edilme suretiyle olsun, her taşıt 
Kur'an'm inşa ettiği tasavvura göre Allah'a iza- 



fe edilir. Allah'ın verdiği ile yapma, gerçekte 
Allah'a ait bir "yapma"dır. 

3 Veya Mm' a. sıla işlevi yükleyerek: "bizim em- 
rimize veren" (Açıklama için bkz: 14:32, not). 



CUZ25 



*^3^4» 



43 / ZUHRUF SÛRESİ 



•*s^£s#» 



971 



4 Veya söz diziminin izin verdiği gibi: "O'nun 
uluhiyetinden bir parçayı, O'nun yarattığı bazı 
varlıklara yakıştırırlar" (Râzî). Birincisi Kilise- 
nin şirk türünü, ikincisi Mekke'nin şirk türünü 
çağrıştırmaktadır. Tercihimiz bağlamla uyum- 
ludur. Zımnen: Yaratılışın çift/zıt kutupluluğu 
yasasını anlamazlar, ontolojik olarak birinin 
varlığı diğeri üzerinde yükselen bu kutuplardan 
her birini bağımsız varlıklar gibi algılarlar. Par- 
ça-bütün ilişkisini doğru kuramazlar. 

5 Lafzen: "açık seçik bir nankörlük". Sûrenin 
girişindeki kitabu'l-mubin inkârın karşılığıdır. 
Nankörlüğün mubîn olması, "katmerli" oluşu- 
na delalet eder. 

6 Kur'an burada cinsiyete ilişkin bir hükümde 
bulunmuyor, sadece cinsiyet ayrımcılığı yapan 
müşriklerin Allah inancındaki temel çelişkiye 
dikkat çekiyor. 

7 Benzer bir ibare ve açıklaması için bkz: 16:58, 
not. Kabil kompleksiyle, kendi beğenmediğini 
Allah'a lâyık görür. 

8 Veya: "Ne! Süs püs içinde yetiştirilmekten 



(başka işe yaramayan) ve kendini savunacağı 
hayli kuşkulu biri daha mı?" Çıkarcı akim 
maddî yararı önceleyen çarpık insan tasavvuru. 
Kur'an'm kınadığı bu aklın güzelliğe hiçbir de- 
ğer biçmemesi, bedevi niteliğinden kaynakla- 
nır. 



9 Veya: "Eğer Allah dileseydi bizim onlara tap- 
mamıza mani olurdu". Savrulmuş akim Allah'a 
iftira anlamına gelen kader inancı. 

10 Yahrusûn tam da bu anlama gelir (Bkz: 
6:116, not). 22-23. âyetlerde dile getirilen atalar 
yolunu taklit, onların sürü güdüsüyle hareket 
etmelerinin bir sonucudur. 

11 Ümmetin türetildiği umm, hepsi de birbiri- 
ne yakın olan dört kök anlama nisbet edilir: 
"Asıl, kaynak, toplum ve din". Daha sonra 
"soy, zaman ve maksat" anlamlarını da kaza- 
nan kelime, hem olumlu hem olumsuz olarak 
kullanılır. Ümmet, başta "din" olmak üzere 
"tür, nesil, çağ, asır" anlamlarına kullanılmış- 
tır {Mekâyîs). 

12 Lafzen: "dediler." 



972 



«^3^* 



43 / ZUHRUF SÛRESİ 



♦NSŞŞSsî* 



CÜZ 25 



23 İşte böyle: Biz senden önce hangi bel- 
deye bir uyarıcı göndermişsek, oranın re- 
fah içinde şımarmış seçkinleri hep şunu 
söylediler: "Biz atalarımızı geleneksel bir 
inanç üzerinde bulduk; şu halde bize dü- 
şen onların izini takip etmektir." 

24 (O peygamberler de): "Ne yani, ben si- 
ze atalarınızı üzerinde bulduğunuz yol- 
dan daha doğrusunu göstersem de mi?" 
dedi(ler). 1 

Cevapları şu oldu: "Sizinle gönderildiğini 
(iddia ettiğiniz) şeylerin gerçekliğini ka- 
bul etmiyoruz." 

25 Bunun üzerine, Biz de onlara yaptıkla- 
rının acısını tattırdık: Bak(m) işte, haki- 
kati yalanlayanların sonu nasılmış, 

gör(ün)! 

26 HANİ İbrahim babasına ve kavmine 
demişti ki: "Bakın, sizin taptıklarınıza 
tapmak benden fersah fersah uzak olsun; 2 

27 yalnız beni Yaratan hariç: 3 zaten bana 
kılavuzluk edecek olan da O 'dur." 

28 Bunu, ardından gelenler arasında baki 
kalacak bir söz olarak söyledi; belki (bu 
hak söze) dönerler diye; 29 Ama nerde! 
Ben, işte şunlarm ve atalarının, hakikat 
ve (o hakikati) apaçık ortaya koyan bir el- 
çi gelinceye kadar safa sürmelerine izin 
verdim. 30 Ama hakikat ayaklarına kadar 
geldiği zaman da, "Bu bir sihirdir, biz bu- 
nu kesinlikle reddediyoruz" dediler. 

31 Yine dönüp dediler ki: "Bu ilâhi me- 
saj, şu iki şehrin en büyük (adam)larm 
birine inmeli değil miydi?" 4 



1 Âyetin başındaki kale, Hz. Peygamber'e hita- 
ben "de ki" anlamına gelen kul olarak da okun- 
muştur. Müşrik akıl "hakikat sabık olanındır" 
der. Kur'an ise "Hayır, sadık olanındır" der. 

2 Kur'an "ille de atalar" diye tutturan inkarcı 



Jj>t-Lj OLj^jJ ^j^UU c3>-5 rt g ■/? y ^*5jJ t-Ju-Üİ Sj-^jsejl 



Û_4*-*S*5J I 



.«Jjr 



* \ — *2ju 



ç > î^ v 



jâü==u t y<d üüyj öO^-ljiul ^ÜJI ü 






32 Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştı- 
rıyorlar? Asıl onlar arasında, bu dünya 
hayatındaki geçimlerini paylaştıran ve 
bir kısmı diğer bir kısmını istihdam etsin 
diye 5 birbirlerine farklı oran ve alanlarda 6 
üstün kılan Biziz: 7 rabbinin rahmeti var 
ya: onların biriktirdiği her şeyden daha 
değerlidir. 

33 Ve eğer bütün insanlar (küfür ve 
nankörlükte ittifak etmiş) tek tip bir top- 
lum halini almayacak olsaydı, Rahmân'ı 
inkâr eden şu kimselerin konaklarını gü- 
müşten damlarla ve üzerinde gösteriş ya- 
pacakları seyir teraslarıyla donatırdık. — > 



muhataplarım suçüstü yapıyor. Zımnen diyor 
ki: İbrahim sizin en büyük atanız, neden onun 
yolunu bıraktınız? Eğer iddianızda samimi ol- 
saydınız, büyük atanız İbrahim'i örnek alır, 
onun gibi babanızın gittiği yolu sorgulardınız! 



CUZ25 



*^3^#» 



43 / ZUHRUF SÛRESİ 



» j=c3 S >^s« 



973 



3 Bu ifade, ibrahim'in pagan kavminin "tanrılar yü dayatmaya kalkışmak. 



tanrısı" sapık anlayışıyla da olsa, mutlak bir ya- 
ratıcıya inandıklarım gösterir. 

4 Yani: Mekke ve Taif'in. Bu ifade çağın iki bü- 
yük gücü olan Bizans ve Pers olarak da anlaşıla- 
bilir. Parantez içi açıklamanın gerekçesi 33-34. 
âyettir. Ayrıca Kasas 68, bu âyete atıf olarak 
okunabilir (Bkz: 28:68, not). Müşrik akim pasif 
tanrı tasavvurunun bir tezahürü. Zımnen Al- 
lah'ın statüsünü reddederek, ona dünyevi statü- 



5 Zımnen: Farklılıkları övünme ya da yerinme 
gerekçesi değil, hayatı paylaşma ve inşa etme 
vesilesi bilsinler diye. Suhhyyen, "kendi fonk- 
siyonunu oynamaya mecbur olarak" mânasm- 
dadır. 

6 Lafzen: "derecelerle". 

7 Dolayısıyla bunu, kerameti kendinden men- 
kul bir statü aracı değil, bir sınav vesilesi say- 
malılar. 



^ r~-~0^^~V* 



974 



*^3^» 



43 / zuhruf sûresi 



4<^=#» 



CUZ25 



< — 34 Dahası evlerini (gümüş) kapılarla, 
üzerinde yayıla yayıla oturacakları kol- 
tuklarla (donatır) 35 ve altına (boğardık). 
Ne ki bütün bunlar, şu dünya hayatının 
geçici zevklerinden başka bir şey değildir: 
Rabbinin katında (daha değerli) olan âhiret 
ise, sorumluluğunu kuşananlar içindir. 

36 Kim Rahmân'm uyarı dolu mesajına 
kusurlu bir gözle bakarsa, ona bir tür şey- 
tani (öteki kişilik) musallat ederiz de, 
kendisi onun uydusu haline gelir; 1 37 ar- 
tık o onları doğru yoldan çıkarır; beriki- 
ler de zanneder ki, kendileri doğru yolda- 
dırlar. 

38 En sonunda çıkıp huzurumuza geldiği 
zaman, (şeytani kişiliğine) der ki: 
"N'olaydı, keşke benimle senin aranda 
doğuyla batı kadar bir mesafe olaydı. Me- 
ğer (uydusu olduğum) yoldaş, ne kadar da 
berbatmış. 

39 Ama o gün bunun size hiçbir faydası 
olmaz; madem (birbirinize) zulmettiniz, 
şimdi de azabı paylaşın! 

40 ŞÎMDİ sen (ey Nebi), sağıra işittirebilir, 
ya da köre(lmiş bir kalbe) doğru yolu gös- 
terebilir misin; yani, açıkça derin bir sa- 
pıklığa gömülüp orada karar kılan birine? 

41 Biz ister seni çekip (katımıza) alır da- 
ha sonra onlardan öcümüzü alırız,- 42 is- 
tersek, onları tehdit ettiğimiz (azabı) sana 
da gösteririz: 2 Her durumda Biz, elbette 
onları alt edecek bir güce sahibiz. 

43 Şu halde sana vahyedilene sımsıkı sa- 
rıl: çünkü sen dosdoğru bir yol üzeresin. 

44 Kuşkusuz bu (vahiy), senin ve kavmin başladılar. 6 — > 



HgjH 



y - < •" - 

t t f ° - ^ „„ tj '• __ 1 ^,i \ ,' > ,* i' ' » 

t", ' >< A{\ '<>'<'. ''-i I • S n * . » ^ >. », » ,,- çr 

.- i t . t .i ■■ ş.ş. .o» ' ' - . / •;,• . .' şr 

S ^ ^ - i , 

^İUjjJj^iJj j^=»JJ 4j!jîg| «_^_™o JaljV ,«İC- ~-tl>! 

- . ' -*,»,^= . > ' ~ J , > , ~ f' , ' ,* 



için bir şeref ve itibar kaynağıdır: 3 fakat 
zamanı gelince hepiniz (ona karşı aldığı- 
nız tutuma göre) hesaba çekileceksiniz. 4 

45 Senden önce gönderdiğimiz elçilerimi- 
zin (hayatlarını) soruştur,- 5 bak bakalım, 
hiç Rahmân'dan başka tapınılacak ilâhlar 
tayin etmiş miyiz? 

46 DOĞRUSU, Musa'yı mucizevi mesaj- 
larımızla Firavun ve kadrosuna da böyle 
göndermiştik ve demişti ki: "Bakın, ben 
âlemlerin Rabbinin elçisiyim." 47 Fakat 
ardından, onların önüne mucizevi âyetle- 
rimizi sürünce, onlar hemen alay etmeye 



1 Veya: "kör davranırsa" (Ferrâ). 'Aşk, dilimizde 
"tavuk karası" adı verilen gece görüş bozuklu- 
ğudur. Vahye gece gibi karanlık bir akılla baka- 
nın, vahyin gösterdiği hakikati göremeyeceği 



imasını taşır. Zımnen: Baktığı ne kadar doğru 
olursa olsun, yamuk bakan doğru göremez. Ku- 
surlu bakış bakılan üzerinde hiçbir kalıcı etki- 
ye sahip değildir, sadece sahibini aldatır. Vah- 



CUZ25 



•Iss^Ss^» 



43 / ZUHRUF SÛRESÎ 



•^3^^* 



975 



yin mesaimi bulandırmak, muhkemine müte- 
şabih müteşabihine esrarlı bir şifre ve bulmaca 
muamelesi yapmak da bu çerçevede değerlendi- 
rilmelidir. Tavuk karası bakışın çağrıştırdığı bir 
başka nükte de, âyetlere darı muamelesi yapıp 
onu anlamak yerine didiklemektir. Vahye ya- 
muk bakan, şeytani bir öteki kişiliğin uydusu 
olmakla cezalandırılır. Manevî şizofreni adını 
verebileceğimiz bu inançsızlık hastalığı, sahibi- 
ni güdülerinin ve bilinçaltının nesnesi haline 
getirecektir (Krş: 41:25). Bu âyet insanın nasıl 
Şeytan'ın yörüngesine girip onun uydusu 
haline geldiğini ifade etmektedir. 

2 Krş: 10:46; 13:40; 40:77. 



3 Zikr, "uyarı" anlamının yanında "kişinin 
kendisiyle anıldığı, hatırlandığı şey", yani "şe- 
ref, şan, onur, itibar" anlamına da gelir [Lisân). 
Nitekim Hz. Ali ve İbn Abbas, âyetteki zikfi 
böyle anlamışlardır (Taberî). Mukatil ve Ferrâ 
da bu anlamı vermişlerdir. 

4 Parantez içi açıklama 7:6'ya dayanmaktadır. 
Bu âyet, âhirette insanın vahye gösterdiği tavır- 
dan dolayı hesaba çekileceğini ifade eder (Krş: 
25:30). 

5 Ves'el "sor" anlamının yanında "soruştur" 
anlamını da içerir. 

6 Lafzen: "güldüler". 



■#^™ş|pi^*' 



976 



*^3S^* 



43 / ZUHRUF SÛRESİ 



*N^£34* 



CUZ25 



< — 48 Oysa ki onlara gösterdiğimiz her 
mucizevi âyet bir öncekinden daha bü- 
yüktü: Bir de onları, belki dönerler diye 
ceza(lar)la kuşattık. 1 

49 Ve "Sen ey sihirbaz! Seninle yaptığı 
sözleşme hatırına, Rabbine bizim için 
yalvar: kesinlikle biz artık doğru yola yö- 
neleceğiz!" diye yalvardılar. 

50 Ama cezayı kaldırır kaldırmaz derhal 
sözlerinden caydılar. 

51 Derken Firavun, kavminin arasınday- 
ken "Ey ulusum!" diye seslendi; "Mı- 
sır'ın hakimiyeti bana ait değil mi? Bü- 
tün bu akarsular (ayağımın) altından ak- 
mıyor mu? 2 Ne yani, bunu da mı görmü- 
yorsunuz? 52 Yoksa, ne demek istediğini 
bile açık seçik anlatamayan şu değersiz 
adamdan daha iyi değil miyim? 53 Hem, 
neden ona altın künyeler bahşedilmemiş 
ya da beraberinde saf saf dizili melekler 
gelmemiş?" 3 

54 İşte böylece Firavun kavmini tahrik 
etti,- 4 onlar da bu tahrike kapıldılar: Za- 
ten onlar öteden beri yoldan çıkmış bir 
kavimdiler. 

55 Bizim gazabımızı davet ettikleri za- 
man, onlara yaptıklarının acısını tattırdık 
ve topunu boğulmaya terk ettik. 56 Niha- 
yet onları sonraki nesiller için, geçmişin 
(acı) hatırası ve ibret vesikası kıldık. 5 

57 NE ZAMAN Meryem'in oğlu örneği 
gündeme getirilse, senin kavmin bu yüz- 



bJı—iS UJi m Oj-i— !$*! ili t _±]julp -iği Lİj — İİjj Iİ3 

Mit* ' a °° ' \ ' \ ° { t@-^ "• * s> , f , asa 

öj_5_wl <Ü_U- ^_ «Jl i_^_ U |S| /V-rt .>1£==»j J j /^-fr- >* 

^L-^lî |§| ,VJ >İJU İ_£==*İÜJI 4Ü ili- o 






U^ÂWİ ÜUİ |«| ( j ^ ı^ij t* 45 l^jl ^TT^l 

XL* r»— i^ 4 Cj—! ' Vj-*'' ' ^ 3 İSİ ılr^j 5 "^ ^Â_JU_j Ui 

jA r*i j— *>• lu_$ji* l_j_Jlij|g| j jO_*x> 4_JLs »_iJUjİ İÜ 

$*> öj%$ üj-wz>- a_js 1* J_Ş VJİ "5/ 1 ~_ÜJ "jj^ ^ 

i. , 

|K| , Lıl'Lürl _i_2 ^A_iJo obliC'a 4_Jİ LjLİijt jl_Ü Vl 



den başlar şamata yapmaya,- 6 58 ve "Bi- 
zim ilâhlarımız mı daha değerli, yoksa o 
mu?" derler. 

Onlar bu karşılaştırmayı, seninle sadece 
polemiğe girmek için yaparlar: Kesinlikle 
evet; gerçekte onlar, müzmin muhalif bir 
kavimdirler. 

59 (İsa'ya gelince): O sadece kendisine ih- 
san ettiğimiz ve îsrâiloğullarma model 
kıldığımız bir kuldur. 7 60 Ve eğer istesey- 
dik, elbet sizi de birbiri ardınca gelen me- 
lekler yapabilirdik. 8 



1 Adı geçen belâlarla ilgili bkz: 7:94-96. 

2 Nil ve onun etrafındaki sulama kanallarına 
atıf. 

3 Firavun ulusa sesleniyor ve kara propaganda 
yapıyor. Bir önceki âyette Hz. Musa'nın konuş- 
ma güçlüğüyle alay ediyor. 

4 Veya: "aptallaştırdı". tstehalfe'nin "ahmak- 



laştırdı, aptallaştırdı" anlamı olmakla birlikte, 
burada 30:60'a benzer bir biçimde "tahrik etti" 
vurgusu daha baskın gibi görünüyor. Ferrâ keli- 
meyi, "tahrik etti, korkuttu" anlamındaki iste- 
iezze ile karşılar. 

5 Çağları aşıp gelen tehdit tüm zamanların ya- 
nağında tokat gibi patlıyor. 



CUZ25 



* r = ^$C~ := % * 



43 / zuhruf sûresi 



«^^^^» 



977 



6 Zımnen: Musa'ya da İsa'ya da itiraz eden bir 
inkarcı muhatap kitle bu. Fakat Firavun'a hiç 
sesleri çıkmıyor. İbn îshak'm İbn Abbas'tan 
nakline göre bu kişi ibn Ziba'râ adlı müşrik şa- 
irdir. İbn Abbas bu âyetle Enbiya 98'de "siz de" 
denilerek gönderme yapılanın aynı kişi olduğu- 
nu söyler. 

7 İsa, ruhundan uzaklaşmış ve dünyevileşmiş 



gösterişçi Yahudi dindarlığına ruh ve sevgi taşı- 
yarak dengelemeye çalışan bir modeldi. 

8 Zımnen: Böyle yapmış olsaydık dahi, yine de 
yaratılmış birer kul olmaktan öte bir seçeneği- 
niz olmazdı. Nerde kaldı ilâh olmak ya da Han- 
lıktan bir nitelik taşımak? Yani: İsa'ya ilâhlık 
atfedenlerle, müşrikler gibi meleğe ilâhlık atfe- 
denlerin yaptığı şey temelde aynıdır. 



*KŞ£N« 



978 



*e3£a* 



43 / ZUHRUF SÛRESİ 



•Şs^S^* 



CUZ25 



61 İYİ BİLİN ki o (Kur'an) 1 Son Saat'in 
(geleceğine) ilişkin tarifsiz bir bilgi kay- 
nağıdır; şu halde bu konuda asla şüpheye 
düşmeyin ve Bana uyun: İşte bu dosdoğru 
yoldur! 

62 Şeytanın sizi saptırmasına izin verme- 
yin: çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır! 

63 İSA hakikatin apaçık belgeleriyle geldi- 
ğinde dedi ki: "Ben size hikmetle, hakkın- 
da tartıştığınız bazı konuları açıklamak 
için geldim: Artık Allah'a karşı sorumlu- 
luk bilinciyle davranın ve bana uyun! 64 
Elbet Allah benim Rabbimdir, sizin de 
Rabbiniz yalnızca O'dur; artık sadece 
O'na kulluk edin: Bu, dosdoğru bir yoldur. 

65 Fakat onlar arasından çıkan hizipler 
birbirleriyle anlaşmazlığa düştüler: 2 Ar- 
tık, acı bir günün azabından dolayı yazık- 
lar olsun zulme gömülüp giden o kimse- 
lere! 66 Şimdi onlar, kendileri farkında 
değilken, ansızın başlarına gelecek olan 
Son Saat dışında bir şey mi gözlüyorlar? 

67 Can dostlar o gün birbirlerine düşman 
olacak; sadece sorumluluk bilincini ku- 
şananlar hariç. 68 (Allah onlara diyecek 
ki): "Ey kullarım! Bu gün ne gelecekten 
korkmanıza gerek var, ne de geçmiş için 
üzülmenize! 3 69 (Ey) âyetlerimize iman 
eden ve kayıtsız şartsız teslim olanlar: 70 
Siz ve eşleriniz, ruha safa veren bir mü- 



*' \' > s \> ?. ? .T • ?ıı > s «'J'vî'A'-' " 



•" îti 4^ ' ^ * İ * ^!| .)' ^» ""t ı -* 



*-Ü£- ÜjJ- 



~ijl 4_Lş«JI I_J_İ>-Jİ î|S| ^.w»JL.»< !_yt£==» J UJ^lj I J^at 
ı_~Aİ j^ı oU^yOJ /»_§1İp OUSLı|g| öjj*s>%3 n-Ss?\jj\j 
~İJİJ ı y i £-'$\ jjj J 1 _j-^âj"i/ ! <-, g,' ,*"i U I4-JJ u-ll J^— »t j 

^ ^y I ^ ^' *- I 



zik eşliğinde 4 girin cennete!" 

71 Orada, huzurlarında, altın tepsilerle 
kupalar dolaştırılacak; orada canlarının 
çektiği her şeyi ve gözleri kamaştıran (ta- 
nımsız) hazzı bulacaklar. 5 

İşte siz, orada kalıcı biçimde yerleşecek- 
siniz. 72 İşte, yapa geldikleriniz sayesin- 
de maliki olduğunuz cennet böyledir: 73 
Orada (amellerinizin) meyvelerini 6 bol 
bol derecek, onlardan yiyeceksiniz. 



1 înneh u'daki zamirin öznesi Hasan, Katade ve 
Said b. Cübeyr'e göre Kur'an, İbn Abbas ve öğ- 
rencisi Mücahid'e göre Hz. İsa'dır (Taberî). Fa- 
kat bu ikinci görüş için, takdiri bir muzaf (nü- 
zul) ilavesi şarttır. Böylesine bir takdirin delili 
yoktur. Dolayısıyla bu "uzak bir tevil"dir (îbn 
Aşur). Kaldı ki ilk muhataplar yaşarken gerçek- 
leşmeyen bir şey, onlar için Son Saat'in bilgisi 
olamaz. Oysa ki âyette vuku bulan bir şeyden 
söz edilmektedir. O da Kur'an ya da Nebi'dir. 



Buna, "Vuku bulan şey babasız doğmuş olan 
İsa'nın kendisidir" şeklinde bir itiraz ileri sürü- 
lebilirse de, baştan beri sûrenin ekseni Kur'an 
vahyidir. Bir çok peygambere ve olaya atıf ya- 
pılmakta, fakat her seferinde söz vahye getiril- 
mektedir. Buraya kadar bu ver-kaç yöntemi 8 
kez kullanılmıştır. Son olarak âyetin "işte bu 
dosdoğru yoldur" şeklindeki son cümlesi, 
âyetin başı hakkında yeterli delil sayılmalıdır. 
İkinci yoruma bazı hadisler delil gösterilmişse 



CUZ25 



" »r^^S SSs^»- 



43 / ZUHRUF SÛRESİ 



♦N^Şst» 



979 



de âyet asıl olandır. Dolayısıyla âyet uyan değil 
kendisine uyulan olmalıdır. Bu konuda Buhârî, 
Müslim, İbn Hanbel, Ebu Davud ve daha başka- 
larının naklettiği sahih senetli haberlerden, Hz. 
İsa'nın yemden döneceği meselesinin, ilk ku- 
şakların gündemini meşgul eden konulardan 
biri olduğu anlaşılır, başkası değil. 

2 Bu anlaşmazlık, Hıristiyanlık içi hizipleşme- 
den daha çok, 59. âyetin de delalet ettiği gibi 



Yahudi-Hıristiyan çekişmesini ifade eder. 

3 Hav/ ve huzn için bkz: 2:38, not (Ayrıca bkz: 
10:62, not). 

4 Tuhberûn'u bu şekilde çevirimizin gerekçele- 
ri için bkz: 30:15, not. 

5 Krş: "onları ne türden göz kamaştırıcı sürpriz- 
lerin beklediğini kimse hayal dahi edemez" 
(32:17). 

6 Fâkihe için bkz: 36:55, not. 



* > r~-^3£-^~3* 



980 



*¥£^4* 



43 / ZUHRUF SÛRESİ 



•NSŞŞ^st* 



CUZ25 



74 Ne var ki günahı hayat tarzı haline ge- 
tirenler, 1 cehennem azabı içinde yerleşip 
kalacaklar. 75 Onlardan (azap) hiç hafifle- 
tilmeyecek ve onlar derin bir umutsuzlu- 
ğa 2 kapılacaklar; -76 Ne ki, onlara hak- 
sızlık eden Biz değiliz, fakat asıl onlar 
kendi kendilerine haksızlık ediyorlar- 3 

77 ve şöyle yalvaracaklar: "Ey cehenne- 
min bekçisi! Rabbine söyle de bizim işi- 
mizi bitirsin!" 4 O şöyle cevap verecek: 
"Şunu kafanıza sokun: siz, kalıcısınız!" 5 

78 DOĞRUSU Biz, hakikati ayağınıza 
kadar getirmiştik: Fakat bir çoğunuz ha- 
kikatten hiç hoşlanmadınız. 6 

79 Yoksa, işin (gerçeği) hakkında kararı 
onlar mı verecekler? 7 Hayır, asıl karar ve- 
rici Biziz; 80 Yoksa onlar, içlerinde sakla- 
dıklarını ve gizli kapaklı konuşmalarını 
duymadığımızı mı sanıyorlar? 

Aksine, duyarız! Üstelik, elçilerimiz kay- 
da (bile) geçirirler. 

81 De ki (ey peygamber): "Eğer Rahman 
bir erkek çocuk sahibi olsaydı, ona ilk 
ben ibadet ederdim. 8 82 Göklerin ve ye- 
rin Rabbi -yüce hükümranlık makamı- 
nın Rabbi- onların yakıştırdığı her şeyden 
münezzeh ve beridir." 

83 Artık onları bırak, geleceği vaad olu- 
nan günlerine kavuşuncaya kadar lafa- 
zanlıkla oyalansınlar ve (kelimelerle) oy- 
namayı sürdürsünler. 9 84 Zira gökte de 
ilâh olan yerde de ilâh olan yalnızca 
O 'dur,- 10 ve O her hükmünde tam isabet 
sahibidir, her şeyi bilendir. 

85 Göklerin, yerin ve bu ikisi arasındaki - 
lerin mülkü kendisine ait olan Allah ne 
yüce bir bereket kaynağıdır: Son Saat'in 



i, 

f|| j^iiTU ~SÖ I JLS ıiL j lillc- (jİMİI ~ii!U tj i jSlJj ||| 



<ljij ^£-L— ül /»İs- û*l_1aj u.^.L^ L_a^ J.ÖJİİJ ol^< — *J1 
f-fr^*" u— ° ç»-^-^-~ " dr' J @ ü_^Jju (*-* J (3^W J 4— -" dr* 



bilgisi sadece O'nun katındadır ve dönüş 
yalnızca O'nadır. 

86 O'ndan başka, yalvarıp yakardıkları 
varlıklar hiç kimseye şefaat edemezler,- 
ne ki, hakikate şahit olanlar var ya: işte 
sadece onlar bunu bilir. 

87 Ve eğer onlara 11 kendilerini kimin ya- 
rattığını sorsan, hiç tereddütsüz "Allah" 
derler: Şu halde, nasıl da savruluyorlar! 12 

88 Ve (O, Elçisinin) şöyle diyeceğini de 
(bilir): 13 "Ey Rabbim! îşte bunlar, inan- 
mamakta direnen bir kavimdi." 

89 Fakat sen (verdikleri selamı) güzel bir 
karşılıkla al; yani "(Size de) selam ol- 
sun!" 14 de. Nasıl olsa zamanı geldiğinde 
(gerçeği) öğrenecekler. 



1 Mucrimîn'i bu şekilde çevirimiz için bkz: 8:8, 
not. 



2 Yani: İblisleşecekler {Mublisîn için bkz: 6:44, 
not). 



CUZ25 



»ŞsSjSS 5 ^* 



43 / ZUHRUF SÛRESİ 



*r = c3£----fo 



981 



3 Krş: "fakat asıl haksızlığı onlar kendi benlik- 
lerine yaptılar" (16:118). 

4 "Rabbine" yani, "efendine/sahibine". Liyakdı 
'aleynâ, 28:15'teki kadâ 'aleyhi ile anlamdaştır. 

5 Bu ibare, şu âyet ışığında anlaşılmalıdır: "Yo- 
o, bugün yok olmak için bir tek ölümü çağırma- 
yın, yok olmak için tüm ölümleri çağırın!" 
(25:14) 

6 57-60 ve 63-65. âyetlerde işlenen İsa'nın tan- 
rılaştırılması konusuna yeniden dönüldüğü bu 
pasajın ilerleyen âyetlerinden (özellikle 81. 
âyet) anlaşılmaktadır. 

7 Ya da: "işi bitirecek kararı.." Mukatil bu 
âyetin, Ebu Talib'in vefatından sonra müşrik 
reislerin Allah Rasulü'nü Daru'n-Nedve'de or- 
taklaşa katletme planı üzerine indiğini savunur 
(Tefsir). Fakat âyetin bağlamı (81 vd.) Hz. İsa ile 
ilgilidir. Esed bu âyetleri Muvahhid İseviliği ya- 
sadışı ilan eden İznik Konsili'nin (MS. 325) laf 
cambazlıkları ve muvahhidleri ortadan kaldır- 
mak için kurdukları sinsice planlarla irtibatlı 
olarak okur. 



8 Teslis şirkini red. Krş: "Şayet Allah bir çocuk 
edinmek isteseydi, yarattıkları arasından elbet 
dilediğini seçerdi; (ama) O yüceler yücesi bun- 
dan münezzehtir" (39:4). 

9 Havd, "yürüyerek suya dalmak" anlamına 
gelse de, mecazen "laf ebeliği, çenebazlık" an- 
lamına gelir. 

10 Zımnen: Allah gökte, İsa ya da bir başkası 
yerde ilâh değildir. 

11 Yani: Hem Hıristiyanlar ve müşrikler gibi 
tanrılık yakıştıranlara, hem de İsa veya melek- 
ler gibi tanrılık yakıştırılanlara.. 

12 Yu'fekûn'un açıklaması için bkz: 35:3, not. 

13 Bu âyet, Son Saat'in bilgisinin sadece O'nun 
katında olduğunu söyleyen 85. âyete atıf olarak 
okunabilir. Krş: "Yâ Rabbi! Benim kavmim bu 
Kur'an'a devri geçmiş, terk edilmiş bir kitap 
muamelesi yaptı" (25:30). 

14 Yani: Parantez içi açıklamaların gerekçesi 
selamen yerine selâmım gelmesidir (Krş: 1 1:69). 



-«fc^ŞS^*- 



44, DUHÂN SÛRESİ 



^^^ 



Duman" anlamına gelen adını 10. âyetinden alır. 
Hâ-Mîm ailesinin beşincisi olan sûre, ailenin diğer üyeleri gibi Mek- 
ke'de, hicrete yakın bir zaman diliminde inmiştir. Konu olarak bir 
iç bütünlüğe sahiptir. 15. âyetin Medine'de indiği iddia edilmişse de, bu hiç- 
bir mukni delile dayanmaz. 

Tüm ilk tertiplerde Zuhruf-Casiye arasında yer alır. İbn Abbas tertibinde 
61, ondan Cabir b. Zeyd kanalıyla gelen tertipte 63, Osman tertibinde 64. sı- 
rada yer alır. İniş zamanı tahminen peygamberliğin 12. yılma denk gelir. 
37:62'nin bu sûrenin 43. âyetine gelen itiraza cevap olduğu göz önüne alınır- 
sa, bu sûrenin Sâffât'tan önce indirilmiş olması neredeyse kesindir. Küfe 
taksimine göre 59, Hicaz taksimine göre 60 âyettir. Farklılık, baştaki Hâ- 
Mîm harflerinin bağımsız bir âyet sayılıp sayılmayacağı ihtilafına dayanır. 

Sûrenin mesajı açıktır: Her Firavun'u boğacak bir deniz bulunur. 

Konusu, ilâhi bir inşa projesi olan vahye teslim olmaktır. Bu inşaya teslim 
olmayanları bekleyen tek şey kıyamettir: bireysel, toplumsal ya da kozmik. 
Kendilerini vazgeçilmez zanneden inkarcıların arkasından ağlayan olmaya- 
caktır: "Ne gök ağladı onlara, ne yer ; ne de cezaları ertelendi!" (29) Buna ta- 
rihten bir demet örnek sunulur. Onlar bu dünyada karşılaştıkları felaket dı- 
şında âhirette de cezalandırılacaklardır. 

Buna karşın, vahyin inşasına teslim olanları âhirette bekleyen ödül dile ge- 
tirilir. En büyük zaferin ebedi kurtuluş olduğu ifade edilir (57). Duhân, cen- 
net ve cehenneme dair ayrıntılı tasvirlere yer veren sûrelerden biridir. 

Bütün bu vaad ve tehditlerle onları hak edenler arasında tek şey vardır: Za- 
man. O halde, herkes bekleyip görecektir: "Şu halde sen bekle ; unutma, on- 
lar da bekliyorlar!" (59). 

Bu sûre aynı zamanda Kur'an vahyinin sözlü tabiatının tipik örneklerinden 
biridir. Hepsi de bir konuşmada hitabı güzelleştiren ve etkili kılan vurgulu 
devrik ve bölünmüş cümleler, hazf, tekrar ve atıflar muhatabın hafızasında 
iz bırakmayı ve vicdanını harekete geçirmeyi amaçlar. Bu özellikleriyle 
sûre, hakikatin ebedi değeriyle belagatın edebi değerini kendinde birleştirir. 



CUZ25 



-#==3£N<- 



44 / duhan sûresi 



' v— 3 S^^* 



983 



Hg|H° 



m ipa 



■ı'.İu!' > 

0*>"-UI OjJ~a 



i*M$&- 



>te=A\ 



t *l <!H6. ^" ' "l I £ " '•-" 1' • *SK& ' \'> \"f \'\ 

,*, . 4, a ^ ^ ^ , a.» 

û^ **j t l_-j j 






ılı lîjtic- 



- . > » "i î , 
■ - ^ '» . ^ — ı i 

"^ • " ' { ' AZŞ*. *" t * O I '^ at x t v ' ' 

^ <^ f* J-; © <>| j* ' <f=»y> vjj 

„*; * ' ' > " ' - 

* ^ ( I 1 ** ^ * . . /^ l I "^ ' 1Ö^ ** ti * I " ^ I * ^ 

~J gp (j-^ <-Jj-" , J f***^>- -^J tSjtesa-U! -vjj ^yl @) 

l''H I ^ ili- lîl J5K6 • J * ' 't'' 1 I İl"' f °' i°"\'- 

ı_j|jjüi ijâ ..ıifeg» u) (jM j_ji>wo j«jjw ı_jJ^j <}•£■ 'yy 

*. .> ^ a > ,- ) ~.- -T a ,- a, ^ aC a.*?*' .*^? °-^ Kffi?, *T > .'* S 

y-*"j jv*#.l>- j j^a j a^s rt gJ ;^ uj<5 - ijl 'J &2Ş ^^-»J 1 --*- 8 
@ ^yıl Jy*j X^s=t! jyl 4Î1İ Sile ^11 IjJİ 01 ® fvij^ 



U-jI-j 1—^j (j^j^'j o 



^ ı v S I ~ 

çvĞ=»JJ CU^ajJ ^5**^ J* "5?! ÎJI "j/ 






RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA 

1 Ha-Mfm! 1 

2 Özünde açık ve hakikati açıklayıcı olan 
bu kitabın değerini bilin! 2 

3 Evet ; onu mübarek bir gecede Biz in- 
dir(meye başlajdık; 3 zaten, baştan beri 
(vahiyle) uyaran da Bizdik. 4 

4 O gece, (iyi ve kötü) her iş ayrıştırılarak 
hikmetli bir hükme bağlanır, 5 5 tarafı- 
mızdan verilmiş bir emirle: Elbet Biz, 
evet peygamberleri gönderen de Bizdik, 6 
Rabbinin rahmeti sayesinde. Şüphesiz 
yalnızca O'dur her şeyi işiten, her şeyi bi- 



len O'dur. 7 Eğer inandığınız değerlerden 
mutmain olsaydınız, (yakinen bilirdiniz) 
ki O göklerin, yerin ve bunlar arasmdaki- 
lerin yegâne Rabbidir. 6 

8 O'ndan başka İlah yoktur; hayatı ve ölü- 
mü yaratan (Allah) sizin de Rabbinizdir, 
önden giden atalarınızın 7 da Rabbidir. 

9 Ama nerde! Onlar, şüphe bataklığında 
oyalanıp duruyorlar. 

10 ŞU halde, göğün (felaket) taşıyan bir 
dumanla kaplanacağı günü bekle! 8 11 (O 
duman) bütün insanları bürüyecek (ve 
inkarcılar haykıracak): "Acıklı azap işte 
bu! 9 12 Rabbimiz! Bu azabı bizden kaldır, 
çünkü biz artık inanmış bulunuyoruz!" 

13 Şimdi bu hatırlama, onlara nasıl bir 
yarar sağlar ki? Zira kendilerine hakikati 
apaçık ortaya koyan bir elçi gelmişti de, 

14 sonra onlar yüz çevirmiş ve demişler- 
di ki: "O (başkalarınca) doldurulmuş 10 
delinin teki." 

15 Elbet Biz cezayı bir süreliğine askıya 
alacağız, fakat siz yine (eski halinize) dö- 
neceksiniz. 11 16 Kapana kıstırıp enseledi- 
ğimiz büyük gün gelip çatınca da, 12 her 
halükarda yaptıklarınızın acısını size tat- 
tıracağız. 

17 DOĞRUSU Biz, onlardan önce de Fi- 
ravun kavmini sınamıştık. Onlara seç- 
kin 13 bir elçi gelmiş 18 ve (demişti) ki: 
"Bana gelin ey Allah'ın kulları! 14 Ben si- 
ze gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. — > 



1 Mânası hakkında sözün tükenmeyeceği bu 
harfler Hz. Peygamber'in vahyi tek bir harfini 
dahi zayi etmeden ilettiğinin canlı şahididirler. 
Ünlem, mukatta'âtfm. dikkat çekme işlevini 
göstermek içindir. 



2 Veya: "şahit olsun". Benzer bir metin ve çevi- 
rimizin gerekçesi için bkz: 43:2. Zımnen: Değe- 
rini bilin, size de indiği geceye yüklediği kadar 
değer yüklesin (Bkz: 97:3, not). 

3 Yani: "kadir gecesinde" (Krş: 97:1, not). 



984 



»Ns3^* 



44 / DUHAN SÛRESİ 



»N^N* 



CUZ25 



4 Eğer Kadr sûresi ışığında arılarsak: "zaten baş- 
tan beri (meleklerin beraberindeki vahiyle) uya- 
ran da Bizdik". 



5 Bu "ayrıştırma" 2:256'da söylenen iyinin kö- 
tüden, doğru yolun sapıklıktan vahiy ile ayrıl- 
masıdır (Krş: 97:4, not 3). İbn İshak'tan naklen 
İmam Bakır, buradaki yufraku ile 8:41'deki yev- 
me'1-furkan (ayrışma günü) arasında bağ kura- 
rak âyeti gelecekten ihbar olarak yorumlamış, 
dolayısıyla Bedir Zaf eri'nin gerçekleştiği Rama- 
zan'ın 17'sini vahyin ilk inmeye başladığı Ra- 
mazan gecesine işaret saymıştır (Nkl: İbn 
Aşur). Bu yorum, Bedir savaşının gece değil bir 
sabah yani gündüz olması bir yana, 89:1-4 ile 
mutabakat arz eden "onu son on günde arayın" 
sahih rivayetleriyle de uyuşmamaktadır. 

6 imanla bilgi arasında sebep-sonuç ilişkisi ku- 
ran bu âyet, imanın bir "önyargı" değil "önbil- 
gi" olduğunun delilidir [îman ve îkân için bkz: 
2:4, not). 

7 "Öncü atalar" için bkz: 23:24, not. 

8 Âyetteki tehdidin o dönemde mi gerçekleşti- 
ği yoksa Son Saat öncesi mi gerçekleşeceği ko- 
nusunda ilk nesiller arasında polemiğe kadar 
varan hararetli tartışmalar yaşanmıştır. Bu 
âyetleri, İbn Mes'ud ve onu izleyenler Rasulul- 
lah'm bedduası üzerine Mekke'de 7. hicrî yılda 
ortaya çıkan kısa süreli kıtlığa, "duman"ı ise 
"açlıktan gözlerin kararmasına" yormuşlardır. 
Bu kıtlık Mekkelileri leş yemek zorunda bırak- 
mıştı. Ebu Süfyan bu kıtlıkla başa çıkamayınca 
Medine'ye gelip durumu şikayet etmiş, Rasu- 
lullah da Hayber ganimetleri arasında bulunan 
külçe gümüşü Mekke yoksullarına dağıtılmak 
üzere yollamıştı. Mekke'nin tahıl tedarik ettiği 
Necran'm reislerinden Sümame b, Usal'in 
Müslüman olması, Mekke'deki gıda sıkıntısını 
daha da artırmış, bu durum Fethin önünü aç- 



mıştı. Hz. Ali, İbn Abbas ve İbn Ömer'e göre bu 
âyetler kıyameti haber vermektedir (Taberî). 
Her iki yorumu da destekleyen rivayetler mev- 
cuttur (Rivayetlerin farklı açılardan eleştirisi 
için bkz: Taberî ve İbn Kesir). Bizce pasaj, hem 
toplumsal hem kozmik kıyamet öncesiyle yo- 
rumlanmaya müsait bir açık uçluluğu bünye- 
sinde barındırır. Bu azap manevî de olabilir. 
Şöyle ki: Bir önceki sûrede geçtiği üzre (43:36) 
Rahman 'm uyarısına tavuk karası bir gözle ba- 
kanlar, bulanık görmeye mahkûm olacaklar. 
Tıpkı dumandan gözün gözü görmediği ve güç 
belâ nefes alman bir ortama mahkûm olduğu 
gibi. 

9 Son cümle Allah'tan bir haber olarak da oku- 
nabilirse de, huve zamiri yerine hazâ işaret ismi 
kullanılması tercihimizi güçlendirmektedir. 

10 Lafzen: "Öğretilmiş". "Başkalarını" îmâ, if- 
tiradaki tutarsızlığı örtme telaşının bir ürünü 
(Bkz: 16:103 ve 25:4, not). 

11 Krş: "Fakat eğer siz (günaha) dönerseniz, biz 
de (cezaya) döneriz" (17:8). 

12 Bir yoruma göre el-batşetu'1-kubrâ Bedir za- 
feridir. Fakat sonraki örneklerden de anlaşılaca- 
ğı gibi, burada insanlık yürüyüşünün genel ka- 
rakterine ilişkin bir tesbit yapılmaktadır. 

13 Kerîm, "kendi sınıfının üstün ve seçkinleri" 
için kullanılan sıfat. Rasul insanlar arasından 
seçilen, rasulun kerim peygamberler arasından 
seçilendir. 

14 Veya: "Allah'ın kullarını bana teslim edin" 
(Krş: 26:17). Yani, Mısır'ın köleleştirdiği îsrâilo- 
ğullarım. 'İbâde, hem nidanın muhatabı, hem 
de cümlenin nesnesi olarak okunabilir. Hz. 
Musa'nın davetinin sadece İsrâiloğullarmı de- 
ğil, Firavun ve kavmini de kapsadığı gerçeğine 
dayanmaktadır. 



CÜZ 25 



*N^N« 



44 / DUHAN SÛRESİ 



*^3^ 



985 



H*3"<= 



^ 



JüliJ 



J\J\%Jİ.\^â^l}\'3 



> si. • . ' ,s .-"s 

^Oyjii 114- f-£| G^jS^ 1 -4$ i j0 üjİI^ f&! 

* * \ * ' J , 

JU tJ _U IİIjJIİ! J_â3j0 ^Jj-lİJI ^_» O 1 * ol^= 



< — 19 Allah'a karşı küstahlaşmaym! Be- 
nim size hakikatin açık delilleriyle geldi- 
ğimi aklınızdan çıkarmayın! 1 20 İyi bilin 
ki ben, sizin bana yönelik saldırınızdan 2 
benim de sizin de Rabbiniz olan (Allah'a) 
sığmıyorum. 21 Ama eğer bana inanmı- 
yorsanız, bari yolumdan çekilin!" 

22 Olan oldu, o (da) Rabbine şöyle şika- 
yet etti: "İşte bunların günaha batmış bir 
toplum olduğu kesinleşmiştir." 

23 (Rabbi ona) "Kullarımla birlikte gecele- 
yin yola düş!" 3 (dedi), "Ama unutmayın 
ki, takip edileceksiniz. 24 Ziyanı yok, sen 
denizi rahat bir biçimde terk et: onlar hak- 
kındaki karar kesin, o ordu mutlaka boğu- 



lacak!" 4 

25 Geriye nice nice has bahçeler ve su 
kaynakları bıraktılar; 26 ve bir nice ekili 
alan ve görkemli eyvan... 5 27 Dahası, 
orada mevcut keyif ve sürür verici daha 
bir nice nimet 28 işte böylece (geride kal- 
mış) oldu. 

Sonuçta Biz, onların bıraktıklarına başka 
toplulukları mirasçı kıldık. 29 Ne gök ağ- 
ladı onlara, ne de yer ; 6 ve ne de cezaları 
ertelendi. 

30 Böylece Biz Isrâiioğullarmı aşağılayıcı 
bir belâdan 7 kurtarmış olduk; 31 Fira- 
vun'dan... Çünkü o, haddini bilmez küs- 
tahlardan biriydi. 

32 Doğrusu onları, akıl sır ermez ilâhi bir 
bilgiye istinaden 8 çağdaşları olan tüm 
toplumlar içerisinden böyle seçmiştik; 

33 ve onlara sınav olduğu ayan açık belli 
olan mucizevi işaretler ver(miş)tik. 

34 BÜTÜN bunlara rağmen şu berikiler 9 
yine de şöyle diyecekler: 35 "(Ölüm) şu 
bizi bekleyen ilk (ve tek) ölümümüzdür 
ve biz asla bir daha hayata dönmeyeceğiz; 

36 ama eğer (bu) iddianızda ısrarlıysanız, 
haydi (geri) getirin atalarımızı!" 10 

37 Ne yani, onlar günaha gömülüp gittik- 
leri için kendilerini helak ettiğimiz Tub- 
ba' kavminden ve onlardan öncekilerden 
daha mı değerliler? 11 

38 Bakın Biz gökleri, yeri ve bu ikisi ara- 
sındakiler! oyun olsun diye yaratmadık; 

39 lakin bunları, başka değil sadece ger- 
çek bir amaç uğruna yarattık; 12 ne var ki 
onların çoğu bunu kavramıyor. 



1 Sultân, muhatabını boyun eğmek zorunda bı- 
rakan delil: âsâ ve yed-i beyzâ. Birincisi "Fira- 
vun'un kamçısını çoban sopası yendi", ikincisi 
"Musa'nın dili zorlanınca Allah eline dil verip 
konuşturdu" mesajı taşır. Zımnen tüm çağlara 



verilen mesaj şudur: Allah kendisine dayananı 
yan yolda bırakmaz. 

2 Lafzen: "taşlamanız". 28:33'ün de delaletiyle, 
suikast hazırlığım îmâ olabilir (Krş; Ferrâ). 



986 



-ȣs=3$sN*- 



44 / DUHAN SÛRESİ 



«»ŞS^SSH- 



CÜZ25 



3 Krş: 20:77. 

4 Tüm zamanlara mesaj: Her Firavun 'un boğu- 
lacağı bir deniz vardır (Krş: 26:63-66). 

5 Veya: "saygın konumlarından (mahrum kal- 
dılar)". Tercihimizin gerekçesi ve açıklaması 
için bkz: 26:58, not. 

6 Zımnen: Firavunlaşan her zorba, kendisini 
yerin göğün vazgeçemeyeceği biri zanneder. 

7 Yani: Firavun'un onları köleleştirmesinden 
(Bkz: 31:6). 

8 'Ala 'ilmin'deki belirsiz çeviriye böyle yansı- 
mıştır. Bunun, "Bizler Allah'ın çocukları ve can 
dostlarıyız" (5:18) âyetine istinaden "İstismar 
edeceklerini bile bile" şeklinde anlaşılması 
mümkündür. Bu pasajda hem inkarcı muhatap- 
lara "firavunlaşmaym" uyarısı, hem de imanlı 
muhataplara "yahudileşmeyin" uyarısı yapılı- 
yor. 

9 Burada âhireti inkâr eden Sadukiyen Yahudili- 
ğe bir îmâ varsa da, doğrudan kastedilen müşrik- 
ler olsa gerektir. Bu âyetle, 16. âyetin ardından 
ara verilen ana konuya geri dönülmüş oldu. 18- 
33. âyetlerde dile getirilen tarihi kıssa, ilk muha- 
taplara ibret almaları amacıyla sunulmuştu. 



10 iki anlama da gelebilir: ya "onları diriltin de 
dirilişe inanalım"; ya da "babalarımızı geri ge- 
tirin de onlardan iman edilecek bir âhiret olup 
olmadığım öğrenelim" ('Atalar yolu' için bkz: 

43:22). 

11 Tubba', Güney Arabistan'da güçlü ve gör- 
kemli bir uygarlık kurmuş olan Himyer kralla- 
rına verilen isimdir. Etraftaki tüm devletçikleri 
kendilerine 'bağladıkları' için Tubba' adını al- 
mışlardır. Başlangıcı Milat öncesine kadar gi- 
den Tubba' devletine, MS. 4. yüzyılda Habeşli- 
ler son vermiştir. Kur'an, muhataplarının hafı- 
zasında hatırası canlı olan Tubba' uygarlığını 
bir "ibret" olarak sunmaktadır. Taberî gibi kay- 
naklarımız Tubba' halkının sonradan müslü- 
man olduğunu zikrederler. 

12 Zımnen: Âhireti inkâr, bu kâinat misafirha- 
nesinin ve onun şerefli konuğu insanın yaratılı- 
şının anlamsız ve amaçsız olduğunu iddia et- 
mek demektir. Böyle bir akıl, hayatı oyun, dün- 
yayı lunapark olarak algılar. Böyle bir algı ken- 
disine "oyun çocuğu" rolü biçer. Oysa hayat bir 
sınav, dünya bir sınav alanıdır (Bkz: 67:2). Krş: 
15:85. Bu âyet , 35-36'daki inkarcı akla cevap- 
tır. 



gj O sı la ~ct ne ,ne le M-sr /teda yesJe Lu./9cn ktr ct<j 



O 4S"HWx vetf.O^o' kenckkM^'-^o^ feUjlK 






.ı^-fir 



^■v^ıAs; ı f^j- 



>. <^VCJUC 



CÜZ 25 



»fs3$5N* 



44 / DUHAN SÛRESİ 



*N3S^f* 



987 



M3*^ 






Jit 






S 5_^! ^U^ J_ÜJI f ^J 01 



çvjjud 



1 ı_jllc 



^ 



(3î> Ijli» fj 



)jjl^ 4_^ ^SS IS !ii> 0] fi ^=*JI J.JİJI 



'-'i^J 9^ L5- 8 



0t , r.-> . ... 



. -- > o > • -r ■ -*- 



«ipi vı o^Jİı ifci ijji: v@^ui 4^= il 
Jj^ ^ ÜS l^Jı 4,1li 14J33 ^JjVi 

f4üJ 



>.i»^ • •>; 




40 UNUTMAYIN ki, hepinizin buluşma 
zamanı (iyi ile kötünün) birbirinden ay- 
rıldığı gündür. 41 Ogün ne bir dostun di- 
ğer bir dosta yararı dokunacak, ne de ken- 
dilerine yardım ulaşacak; 42 Allah'ın rah- 
met ettiği kimseler müstesna: Zira yal- 
nızca O'dur her işinde mükemmel olan, 
sonsuz merhamet sahibi O'dur, 1 

43 Şüphesiz o zakkum ağacı, 2 44 günah- 
karların besini olacaktır; 45 tıpkı yanık 
yağ tortusu gibi karında kaynar, 46 fokur- 
dayarak yakıp kavuran su misali... 



47 (Derken emir gelir): "Tutun onu, yaka 
paça sürükleyin kışkırtılmış alevlerin or- 
tasına! 48 Sonra baştan ayağa boca edin 
yürek dağlayan bir (umutsuzluğu ve de- 
yin ki): 3 49 "Tat bakalım; çünkü sen, 
evet sen hatırlı, saygın biri olmalısın (!) 

50 îşin gerçeği bu, sizin baştan beri 'aca- 
ba' dediğiniz şeyin ta kendisidir." 

51 ÖTE yandan, Allah'a karşı sorumlu- 
luk bilinci taşıyanlar güvenli bir konum- 
da bulunacaklar: 52 cennetlerde ve pınar 
başlarında... 53 Tarifsiz 4 güzellikte ipek 
ve altın sırmalı elbiseler giyip göz göze 
bakışacaklar. 

54 İşte böyle olacak. Ve biz onları şimdi- 
si güzellikte bir bakış, pırıl pırıl (bir kalp) 
taşıyan eşlerle birleştireceğiz. 5 55 Orada 
canlarının arzu ettiği her türlü lezzeti 6 
güven içinde isteyip tadacaklar. 56 Orada 
ilk ölümlerinden başka bir ölüm tatma- 
yacaklar. 7 

Böylece Allah onları dehşet verici bir azap- 
tan korumuş olacak. 57 Rabbinin bir lutfu- 
dur bu: Bu, işte budur muhteşem başarı! 

58 ÎŞTE böylece Biz, bu (vahyi) senin di- 
linle kolaylaştırdık 8 ki düşünüp de ders 
alabilsinler. 

59 Artık sen de (yukarıda tanıtılan cen- 
netini) bekle; çünkü onlar (yukarıda tanı- 
tılan cehennemlerini) bekliyorlar! 



1 Âhiretteki şefaat anlayışının sınırlarını çizen 
âyetlerden biri (Konuyla ilgili tüm âyetlerin 
ayrıntılı bir tahlili için bkz: 39:44, not). 

2 Muhtemelen Kur'an'da ilk geçtiği yer burası- 
dır. Buna inkarcı muhataplardan itiraz gelmiş 
olmalı ki, cevap 37:62'te verilmiştir. Zakkum, 
Arap dilinde bir şeyi "nahoş bir şey yemek" ve- 
ya "nahoş bir şekilde yemek" anlamına kulla- 



nılır. Bölgede yetişen zehirli bir bitki olan zak- 
kum şöyle tanımlanır: "Toz renginde, küçük ve 
oval yapraklarının kenar kısımları dikensiz, 
keskin kokulu ve acı, gövdesi çok boğumlu, arı- 
ların yararlandığı çok ince damarları bulunan 
bir ağaçtır" {Lisân). Son kullanıldığı yerde 
"lânetli ağaç" olarak nitelenen bu bitkinin sı- 
nav aracı kılındığı bilgisine rastlıyoruz (Bkz: 



988 



*N3$s#» 



44 / DUHAN SÛRESİ 



•şs53Ş5=#» 



CÜZ 25 



17:60, not). Kullanıldığı üç sûrenin iniş zaman- 
ları birbirine yakındır. Daha sonra kendisinden 
hiç bahis açılmayan bu "lânetli ağaç", 37:62'de 
de görüldüğü gibi geleni kötü ağırlamayı temsil 
eder. Türkçe'de zakkum adı verilen bitki (neri- 
um oleander) kokusu ve rengine aldanıp yiyeni 
zehirleyen yapısıyla günaha benzer: hazzı cez- 
beder, fakat sonu azaptır. 

3 Krş: 37:67, not. 

4 Belirsiz formun çevirideki karşılığı. Yani: gü- 
zelliğin üretildiği merkezler olan cennette, hep- 
si de sıra dışı güzellikler. 

5 Lafzen: "güzel gözlü". Bi-hûrin 'ıyn'in terkip 
olarak ilk geçtiği 55:72 ve 52:20'nin notlarına 
bkz. Bir üstteki âyetle birlikte buradaki "güzel 
göz" güzel bir bakışı ifade eder. Cennetlik eşle- 



rin yüzünde göz, gözünde yüz izi olmayacak ka- 
dar gözlerinin ve gönüllerinin birbirine dönük 
olduğunun ifadesidir. Dahası, eşlerin birbirleri- 
ne gözlerinden mutluluk aktardıklarına da 
delalet eder. 

6 Fâkihe için bkz: 36:55, not. Yukarıda dile ge- 
tirilen kötülerin gıdası zakkûm'un (43) karşı- 
sında iyilerin gıdası fâkihe yer almaktadır. 

7 Yani: Dünyadan ölümle âhirete intikal ettik- 
leri gibi, oradan da bir başka hayata intikal et- 
meyecek, orada kalacaklar. 

8 Yani: Biz onda yer alan yüce hakikatleri ve 
cennet-cehennem gibi gaybi gerçekleri beşer di- 
linin dünyasına indirdik ki, insan bu sayede id- 
raki aşan hakikatler hakkında bilgi sahibi ol- 



sun. 



»fs=^|Ş^==*« 



c 



45. CÂStYE SÛRESt 



*^^ 



asiye sûresi adını 28. âyetinden alır. İnsanoğlunun nihai yargılama sı- 
rasında sergileyeceği bitmişliği ifade eder. Sûre Şeriat ve Dehr adla- 
rıyla da anılmıştır. 

Hâ-Mîm ailesinin altıncısıdır. Ailenin diğer üyeleri gibi Mekke'de inmiştir. 
Sıra, zaman ve muhteva olarak bir önceki Duhân sûresini takip eder. Tüm 
ilk tertipler bu sûreyi Ahkaf'ın önüne yerleştirir. Dolayısıyla serinin diğer 
üyeleri gibi peygamberliğin 12. yılma tarihlendirilebilir. İbn Abbas'a nisbet 
edilen 14. âyetin Medine'de indiği rivayetini iç ve dış bağlam desteklemez. 
Bu rivayet yine İbn Abbas'tan gelen daha sahih bir rivayetle de çelişir. Sûre 
konu olarak bir iç bütünlüğe sahiptir. 

>Sûre nihai yargıya imanı, yani kişide eylemlerinin sorumluluğunu üstlene- 
cek bir bilinç inşasını hedefler. 

İlahi bir inşa projesi olan vahye, onun ilâhi kaynağına ve taşıdığı mesajlara 
atıfla başlar (1-11). Vahye sırt dönenler, varlığı bir emanet olarak göreme- 
yen nankörlerdir. Dolayısıyla nihai bir yargı gününün olmadığını düşün- 
mektedirler (12-15). İsrâiloğulları kıssası bir önceki sûrede kaldığı yerden 
devam eder (16-17) ve yahudileşme süreciyle âhirete iman arasındaki ters 
orantıya dikkat çekilir. Söz Kur'an vahyinin amacına getirilir: "Bu (vahiy) 
insanlık için bir bilinç kaynağıdır" (20). Bu kaynaktan uzak duranı bekle- 
yen tehlike dile getirilir (23-15). Son Saat'in ve nihai yargının, dolayısıyla 
ilâhi hakkaniyetin gereği olan ödül ve cezanın kaçınılmazlığı ifade edilir 
(24-35). 

Sonsöz: İnsan tüm varlığını azamet sahibi Rabbine borçlu olduğunu aklın- 
dan çıkarmamalıdır (36-37). 

Küfe sayımına göre 37, diğerlerine göre 36 âyettir. İhtilaf Hâ-Mîm harfleri- 
nin bağımsız bir âyet sayılıp sayılmamasıyla alâkalıdır. 



990 



*£S^3=|* 



45 / CASÎYE SÛRESİ 



s, r = ^3 i^- = i* 



CUZ25 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 

1 Hâ-Mîml 1 

2 BU kitabın indirilişi her işinde tek 
mükemmel olan, her hükmünde tam isa- 
bet sahibi Allah katmdandır. 2 

3 Elbet göklerde ve yerde inan maya gön - 
ıki 



1ü olanlar için sayısız mesajlar vardır. 3 

4 Hem sizin yaratılışınızda, hem de 
O'nun yeryüzüne yaydığı diğer tüm yürü- 
yen canlı türlerinde gönülden inanacak- 
lar için tarifsiz mesajlar vardır. 4 

5 Aklım kullanan bir topluluk için gece 
ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, Al- 
lah'ın semadan indirerek kendisiyle ölü 
toprağı dirilttiği rızık vasıtalarında ve 
rüzgarları çeşitli kılmasında da sayısız 
mesajlar vardır. 

6 îşte bunlar, Allah'ın hakikati sana ken- 
disiyle aktardığı âyetlerdir: Peki, Allah ve 
O'nun âyetleri de değilse, kimden (gelen) 
hangi habere inanacaklar? 5 ^^- 

7 Kendini aldatarak 6 günaha gömülenle- 
rin topuna birden yazıklar olsun! 8 (Bu 
tip) Allah'ın kendisine okunan âyetlerini 
işitir de, sonra onu hiç işitmemiş gibi 
küstahça bir direnişi sürdürür: Artık böy- 
lesini acıklı bir azap ile müjdele! 9 Üste- 
lik bu tipler, âyetlerimizden bazılarının 
farkına vardığı zaman da başlarlar onunla 
alay etmeye. 7 

îşte böylelerini aşağılayıcı bir azap bekle- 
mektedir: 10 cehennem hemen peşlerin- 
dedir; ne kazandıkları şeylerin, ne de Al- 
lah'tan başka edindikleri dostların onlara 
en ufak bir yararı dokunur: zira onları 



Ç^M 



^ i ! o o İv vo 

1'.'— s s ' . '/ .'■.,' 

L-^v, V '> fi ^ .' ' 

JjLi {y*}\j dilli- U_jiîj <ül oljl düj @ ü>İİju j»_ji) oUI 

^ ' '' ' *' ^ t fi > ' \ 

fvJI j>-j j^s l_j!İp çv^J (v_gjj oLU SjjiS' (jj-ÜSjı.5- 1 ^ '•** 

\ pisisi j t yılı <uidIUJI {çy^ı} j*Zl\ *&} jZılnjM <ül1@ 



korkunç bir azap beklemektedir. 

11 (Allah'ın âyetlerini izlemek...) 8 İşte hi- 
dayet budur,- bir de Rablerinin (kevni ve 
vahyi) âyetlerini yok sayanlar var: işte on- 
ları, (bu) akıl almaz bayağılaşmadan dola- 
yı 9 acmılası bir azap beklemektedir. 10 

12 O'NUN kanunu sayesinde orada ge- 
miler yol alabilsin diye, yine O'nun lut- 
f undan payınıza düşeni elde edip 11 de 
şükredebilesiniz diye denizi sizin için bir 
yasaya bağlayan 12 Allah'tır. ^ue^-o J«4<„v k 

13 Yine O, göklerde ve yerde ne varsa 
hepsini kendi katından (bir bağış olarak) 
emrinize âmâde kılmıştır. 13 

Elbet bütün bunlarda da düşünen bir top- 
lum için sayısız mesajlar vardır. 



ocV.W. 



1 Mukatta'ât harfleri hakkında detaylı bir not l'e bakınız. 
açıklama için, nüzul sürecinde ilk geçtiği 68:1, 2 Krş: 40:2 not. 



CÜZ 25 



♦N3$s#. 



45 / CAstYE sûresi 



•çS^g^Sf* 



991 



3 Öncesi ve sonrasıyla birlikte zımnen: İnsan 
vahyin mesajlarını kâinat ve varlık kitabını 
okuyarak da alabilir. Yeter ki inanmaya gönlü 
olsun. 

4 Bu âyet "Canlılar içerisinden insanı seçkin 
kılan sebep nedir ki Allah insanla konuştu?" 
zımni sorusunun cevabını teşkil eder. Vahiy ki- 
tabmmki iman âyetleri, varlık kitabmmki îkân 
âyetleridir. İman âyetleri marifete îkân âyetleri 
ilme dayanır. Ancak, 5. âyetin ifade ettiği gibi 
varlığı bir kitap gibi okumak için aktif bir aklın 
varlığı şarttır. 

5 Zımnen: Allah'a da inanmıyorsa, kişinin ne- 
ye inandığının ne onemı var? c s,vr^<*AV e v^ısc, 

6 Effâk, "yalanda sınır tanımayan "dır. Yalan sı- 
nırı aşınca bizzat sahibini aldatır. 

7 Yani: ya âyetlerimizi işitmezler, ya da işittik- 
lerini alay konusu ederler. 



8 8 ve 9. âyetlere dayanarak. 

9 Krş: "O aklını kullanmayanları pisliğe 
mahkûm eder" [10:100; ayrıca bkz: 5. âyetin so- 
nu ve 7:71, not). Jüczin'deki belirsizlik metne 
"akıl almaz" şeklinde yansımıştır. 

10 Zımnen: Allah'a kul olmamak, kula ve eşya- 
ya kul olmakla sonuçlanan bir bayağılaşmaya 
yol açar. Zira insanın bedenini omurga, şerefini 
akıl, aklını iman ayakta tutar. 

11 Ibteğâ için bkz: 17:42, not. 

12 Veya İam'm sıla anlamıyla: "..emrinize ama- 
de kılan.." Allah'ın, akıl ve iradeye özel ikramı 
olan teshîr için ilk kullanıldığı 35:13'ün notuna 
bkz. 

13 Bunu hem eşyaya yasalar koyarak, hem de 
insanı eşyanın yasalarını keşfedecek üstün bir 
kabiliyetle donatarak yapmıştır. 



« £c3 S^#» 



vİ# VoM<Aç îorvOKMtv ^eAcrU OVc*ce.£y<\\ ", J 4»» h4oa\q,^" ,\ «j c,.- jjoi\J f\ vJ«KvV3 O İ<S^- J , 



/\\\o.V-^ inı^c\ ^e\t\'enıY. Ar.»or> -«^ i (U'N 






t'4^2 



992 



«#^3S^* 



45 / CASÎYE SÛRESÎ 



-»N^ŞSs^»- 



CUZ25 



14 Söyle iman edenlere: Allah'ın Günle- 
ri'nin 1 geleceğini ımımay anları (şimdi- 
lik) 2 bağışlasınlar; çünkü O bir toplumu 
(ancak) ısrarla yaptıklarından dolayı ce- 
zalandırır. 3 

15 Kim bir iyilik yaparsa o kendi lehine yap- 
mış olur, kim de bir kötülük yaparsa kendi 
aleyhine yapmış olur: 4 en sonunda dönüp 
geleceğiniz yer Rabbinizin huzurudur. 

16 DOĞRUSU Biz İsrâiloğullarma da 
vahyi, yönetimi ve peygamberliği vermiş, 
onlara iyi ve temiz rızıklar bahşetmiş ve 
onları (kendi zamanlarının) tüm toplum- 
larından üstün tutmuştuk. 17 Dahası on- 
lara (tevdi edilen) görevden dolayı 5 açık 
işaretler vermiştik. 

Ne ki onlar durdular durdular da, kendi- 
lerine bilgi geldikten sonra -sırf araların- 
daki kıskançlık yüzünden- ayrılığa düş- 
tüler: 6 Şu kesin ki, Rabbin Kıyamet Gü- 
nü ayrılığa düştükleri her konuda onlar 
arasında hüküm verecektir. 

18 Son olarak, seni de bu görevi (hakkıy- 
la îfâ edeceğin) bir yol ve yönteme 7 ka- 
vuşturduk: o yolu izle, sakın ha (kendini) 
bilmezlerin keyfi yargılarına uyma! 19 
Çünkü onlar, Allah'tan gelecek hiçbir şe- 
yi senden savamazlar! Unutma ki zalim- 
ler 8 hep birbirlerinin dostudurlar; Allah 
ise muttakilerin dostudur. 

20 Bu (vahiy) insanlık için bir bilinç kay- 



İSy^-s^ *^\ '?\\ û$-3r_y_ V jj-İU Ijjüj \j-i*\ ,j;.İJd Ji 
oL-Jsül •*# Ijkuijjj S^JUij ,*SöxJ!j "—'uSül jJjI^uj! 

$ i. ^ a 1 o o o 5 ~P-- ^' 

İLİ, & ı -^ JiÜ ı jUJ jî $\ @ û jJÎ^ V 5_i jîı 

( vJtl<J! cj-'j "lîllj ıj^H *L-Pj' c^ 3 -*- 1 . j— ^UÜl üjj 



-i^uı. 



r 






nağıdır; gönülden inananlar için de bir 
rehber ve bir rahmet membaıdır. 

21 Yoksa kötülüğün peşinde seğirten tip- 
ler, kendilerim -hayatlarında olsun ölüm- 
lerinde olsun- iman edip erdemli davra- 
nanlarla aynı kefeye koyacağımızı mı 
sandılar? Ne berbat akıl yürütüyorlar! 9 

22 Ama Allah gökleri ve yeri gerçek bir 
amaç uğruna yarattı ki, her insan kendi 
kazandığının karşılığını görebilsin ve hiç 
kimseye haksızlık yapılmasın. 



1 Yani: "Bu günün bir de yarını var" anlamında. 
Bu ibare "işte bu (iyi ve kötü) günleri, biz insan- 
lar arasında döndürür dururuz" (3:140) âyeti ışı- 
ğında anlaşılmalıdır (Krş: 14:5, not). 

2 Daha sonra gelen meşru savunma ve savaş iz- 
ni veren âyetlere dayanarak. 

3 Zımnen: Sırf mutlak bilgisine dayanarak de- 
ğil, suç işlendikten ve suçta ısrar edildikten 



sonra cezalandırır. Bu ifade 23. âyeti açıklar. 
İbn Abbas'm âyeti mü'minlere uygulanan iş- 
kence ve baskı bağlamında yorumlaması, döne- 
min tabiatına uygundur (Taberî ve Kurtubî). 

4 Bir önceki âyete ve açıklamasına bkz. 

5 İlk akla gelen anlamları "iş, dünyevi iktidar, 
yasa, buyruk, öneri" olan ei-emr'in bu bağlam- 
daki en uygun karşılığı, verilen "görev", yani 



CÜZ 25 



*N^35« 



45 / CASIYE SÛRESİ 



* £^3 S^» 



993 



"misyon" olmalıdır (Bkz: 28:44). 

6 Tevrat gelinceye kadar tek millet idiler, Tev- 
rat gelince daha bir bütünleşeceklerine param- 
parça oldular. 

7 Şeri'atfm türetildiği şiı'a, kişiyi suyun kayna- 
ğına ya da kaynağa giden ana yola götüren tali 
yol demektir. Yani insanı hayata (suya) bağla- 
yan yola çıkaran tali yol. Kelime burada tüm 
peygamberlerin ortak kaynağına kendi zaman 



ve zeminlerinden açılan özgün yol ve yöntem- 
leri ifade eder. Sonradan, dinin kaynağı olan va- 
hiylerden elde edilen pratik kurallar bütününe 
isim olmuştur. 

8 Bir öncesiyle bağlantılı olarak: Kendini bilme- 
yen değerini bilmez, değer bilmeyen kendine 
kıyar, kendine kıyan zalimdir (Krş: 21:97, not). 

9 Krş: 29:4, not. 



994 



*&^$z3$* 



45 / CASÎYE SÛRESİ 



•§£=3£3Sİ« 



CUZ25 



23 KEYFÎ kanaatini tanrısı yerine koyan 
ve Allah'ın kişiyi (kendi tercihine ilişkin) 
bir bilgiye dayalı olarak 1 saptırdığı, ku- 
laklarını ve kalbini mühürlediği, gözleri- 
nin üzerine de tarifsiz bir perde çektiği 
malum tipleri gözünde canlandırabilir 
misin? 2 Artık onu Allah'tan başka kim 
doğru yola ulaştırabilir? Hâlâ düşünüp 
ders almayacak mısınız? 

24 Bir de kalkıp dediler ki: "Hayat sadece 
dünya hayatımızdan ibarettir; ölürüz, zi- 
ra (bir kez) hayata gelmiş bulunuruz; 3 ve 
bizi sadece zaman yok eder. 4 

Ama onlar bu hususta hiçbir bilgiye sahip 
değiller, onlar sadece (önyargıya dayalı bir) 
zanna sahiptirler, 5 25 Ve ne zaman âyetle- 
rimiz bütün açıklığıyla önlerine konulsa, 
tek cevapları şöyle olur: "Eğer doğru söy- 
lüyorsanız atalarımızı getirin!" 6 

26 De ki: "Hayatınızı bahşeden, ardından 
ölümünüzü takdir eden Allah'tır: en so- 
nunda sizi geleceğinde kuşku olmayan Kı- 
yamet Günü bir araya getirecektir; fakat 
insanların çoğu bunun (kaçınılmaz bir so- 
nuç olduğunun) bilincinde değildir." 7 

27 Ama göklerin ve yerin mülkü Allah'a 
aittir. Ve kıyamet gerçekleştiği gün, işte 
o gün, varlığı anlam ve amacından soyut- 
layanlar kaybedecekler. 8 

28 Ve o gün her toplumu zillet içinde diz 
çökmüş bir halde göreceksin; her toplum 
kendi hesabım (görmeye) çağrılacak: "Bu- 
gün yapa geldiğiniz her şeyin karşılığını 
bulacaksınız. 29 İşte bunlar Bizdeki ka- 
yıtlar,- aleyhinize (de) olsa tüm gerçeği si- 
ze o anlatır: Çünkü Biz, yaptığınız her şe- 
yi vaktiyle kayda geçirmiştik." 



CS 



fi 

V 1 jwilJi^i?ı 1 ^_^J3'*^4*i3 "^ ^«-^'fi-iu^'t*^*^!^ 

1 ' T. i '- 1 l>~* -» s > '>..,',. 

• Sl'S ti ' £ - •'l f^ -"'»I ^ " rf l l^* ' -^ *&& • l t * ' II ' ^ * ^ 

IjJuaj I_jİ«!/^iJl!I UIİ ^i 0_jİ»jij /»ÜS u « — ~ü~J IİS U! 

<o&> 'ti -Î*'m •"' Tlt' '*' ••■'''"l.Vî.l'll*!! 

. , . , ., .îi,. «„, 3 ^ î:.ı '• ' ? 1 1 - ı'ı' is»». ' »>,*•; 



30 Öte yandan, iman eden ve erdemli 
davrananlara gelince: Rableri onları rah- 
metine nail edecektir: Bu, işte budur göz 
kamaştırıcı zafer! 

31 İnkarda direnenler var ya! (Onlara şöy- 
le denilecek): "Mesajlarım size tebliğ 
edilmemiş miydi? Aksine (edilmişti), 
ama siz küstahça böbürlenmiş ve günah- 
kar bir toplum olmayı yeğlemiştiniz. 32 
Size ne zaman "Bakın, Allah'ın vaadi ger- 
çekleşecektir ve Son Saat asla kuşku kal- 
dırmaz!" denilmişse, siz şu cevabı ver- 
miştiniz: "Bilmiyoruz, 'Son Saat' nedir? 
Ne ki biz onun bir zandan ibaret olduğu- 
nu sanıyoruz ve biz (bu konuda) ikna ol- 
muş değiliz." 9 



1 'Alâ 'ilmin, öznesi insan olarak okunursa: 
"kişinin bile bile (yaptıklarından) dolayı" anla- 
mına gelir. Çevirimiz, bilen öznenin Allah ol- 



duğuna dayanmaktadır. Bu ibare 14. âyetle bir- 
likte okunmalıdır. Sözdiziminde bu ibarenin 
rolü, öznesi birden fazla olan men yeşâ'ibarele- 



CUZ25 



*s3£N* 



45 / CAStYE SÛRESİ 



-4s=3£s**- 



995 



rine benzemektedir (Bkz: 24:21). Her iki ibare 
ve ait oldukları metin şu âyet ışığında anlaşıl- 
malıdır: "(Allah) yoldan çıkmışlardan başkasını 
kesinlikle saptırmaz" (2:26). 

2 Âyette çizilen tipin nüzul ortamındaki karşı- 
lığına ilişkin Mukatil (Bu rivayeti Mukatil'in 
bu âyete yaptığı kendi tefsirinde göremedim) şu 
olayı nakleder: Ebu Cehil bir gün Velid b. Mu- 
ğire ile tavaf etmektedir. Söz Hz. Peygamber'e 
gelir ve Ebu Cehil şöyle der: "Vallahi ben onun 
sözünde sadık olduğunu biliyorum!" Muğire 
"Peh!" der, "Bunu neye dayanarak söylüyor- 
sun?" Ebu Cehil: "Onu daha yeni yetme bir de- 
likanlıyken "sadık" ve "el-emin" diye adlandı- 
ran bizdik; fakat aklı kemale erip olgunluk ya- 
şma geldiğinde tuttuk onu "Yalancı, hain" diye 
adlandırdık." Mugire "O zaman ona iman et- 
mene mani olan nedir?" deyince, Ebu Cehil: 
"Kureyş dilberlerinin benden Ebu Talib'in yeti- 
mine tabi olmuş biri olarak söz etmeleridir. Bu 
yüzden sonsuza kadar Lat ve Uzza'ya tabi ola- 
cağım!" (îbn Aşur) Eğer sahihse, bu rivayet âye- 
te verdiğimiz alternatif anlamı destekler. 

3 Takdim-tehire gerek yoktur. Konuşan özne- 
nin ilkel nihilizmi dikkate alındığında vaVm. 
tefsiriyye vurgusu taşıdığı anlaşılır. Yani: Bir 
kez doğmuş bulununca, ister istemez zamana 
maruz kalarak ölüp gideriz. 

4 Zamanı özne gören bir mantık, zamanın nes- 
nesi olmaya kendini mahkûm etmiştir. Yani: 
Hayatın ölümle sonuçlanması sadece zamanın 
doğası gereğidir, dolayısıyla dirilmek için öl- 
mek gibi bir ilâhi müdahale söz konusu değil- 
dir. Zamana taptığına dair bir bilgiye sahip ol- 
madığımız bir kısım Mekkelilerin tasavvurun- 
da zaman, varoluşun tek makul açıklamasıdır. 
Materyalistin maddeye yüklediği anlamı, bu 
akıl zamana yükler. Bu söylemin temelinde ya- 



ratılışın tesadüf olduğu düşüncesi yatar. Bu akıl 
Allah'ın varlığını değil ama O'nun zamana mü- 
dahil oluşunu ifade eden Rububiyyetini inkâr 
etmiş, onun yerine 'mutlak' zamanı [dehr] ika- 
me etmiş görünmektedir. 

5 Bu âyet inkârın içi boş önyargılara dayandığı- 
nın delilidir. 

6 "Âhiret varsa babamı getir" diyen akıl, âhire- 
ti dünyada arayan şaşkın akıldır. 

7 Âhiret kaçınılmazdır: zira seçim iradenin, 
ödül ve ceza seçimin kaçınılmaz bir sonucudur. 

8 Böyleleri zaten kaybetmiştir,- zira anlamsız 
olarak gördüp hayat için ödül beklemesi abes 
kaçardı. 

9 Hepsi de müşrik olmakla birlikte, 24-25. 
âyetlerde ele alman "malum tipler" ile bu âyet- 
te ele alman tiplerin âhirete bakışları aynı ol- 
masa gerektir. Zaten bu farka Kur'an'da dikkat 
çekilir: "Ki onlar o (haber) hakkında farklı dü- 
şünüyorlar" (78:3). İşte müşrikler arasında âhi- 
retin varlığına ilişkin yaklaşımdaki farkı bura- 
da görüyoruz. 24-25. âyetlerde sözü edilenler, 
sayıları bir düzine civarında olan, kaynağı ka- 
ranlık ve karışık ilkel bir materyalizm olarak 
yorumlayabileceğimiz, Allah'ı kabul eden fakat 
Allah'ın hayata müdahalesini reddeden, âhireti 
ise tümden inkâr eden nihilist ve "dehri" ko- 
damandı. Bunlar "zamana" (dehr) tanrı rolü 
yüklüyorlar,tüm kevn ve fesad (oluş ve bozu- 
luş) yasalarını "dehr" adını verdikleri bu mev- 
hum ilâhın (!) eline veriyorlardı (24. âyete bkz). 
24-25. âyetlerde sözkonusu olanlar âhireti tüm- 
den inkâr eden ve her şeyi "kör zamanın kısır 
döngüsüne" [dehr] bağlayan Mekkeli seçkinler, 
burada sözkonusu olanlar ise âhiret konusunda 
bilinemezci bir tereddüde sahip olan geniş kit- 
lelerdir (10:18 ve 78:3'ün notuna bkz). 



• » şs-3 S >-- j» 



996 



«Şs^ŞSssî* 



45 / CASÎYE SÛRESİ 



— »f2^3g5=5» 



CÜZ 26 



33 Onların yaptığı kötülükler (O Gün ge- 
lince) ayan açık ortaya serilecek ve alay 
edip durdukları gerçek kendilerini peri- 
şan edecektir. 1 

34 Ve onlara denilecek ki: "Siz yüzleşe- 
ceğiniz bu günü (dünyada) nasıl unuttu- 
nuzsa, biz de sizi (âhirette) öyle unutul- 
maya terk edeceğiz: nihayet varış yeriniz 
ateştir, size yardım eden hiç kimse de ol- 
mayacaktır. 35 Durum işte böyle vahim- 
dir; çünkü siz Allah'ın mesajlarım alay 
konusu ettiniz, zira dünya hayatı sizi fe- 
na halde aldatmıştı." 2 

İşte bu yüzden O Gün ne oradan çıkarıla- 
caklar ve ne de bir şey istemeye izin veri- 
lecek. 

36 HAMD göklerin ve yerin Rabbi olan 
Allah'a mahsustur; âlemlerin Rabbine... 

37 Göklerde ve yerde erişilmez büyüklük 
Ona mahsustur: zira O'dur mutlak üstün 
ve yüce olan, her hükmünde tam isabet 
kaydeden sadece O'dur. 3 






1 İlahi talimatların görünen sebeplerinin altın- 
da yatan gerçek sebepler bu talimatların 
"âhireti"dirler. Talimatların âhiretlerini, ancak 
âhirette göreceğiz. O zaman Allah'ın bize olan 
rahmetinin büyüklüğüne ve bizi korumadaki 



titizliğinin hikmetine şahit olacağız. 

2 Dünya sizi değil, siz kendinizi aldattınız; so- 
nuçta peşin yalanı vadeli gerçeğe tercih ettiniz. 

3 îman ve tasdik ettik ya Rab! İnsana şeref ola- 
rak Sana kul olmak yeter! 



-*f=^3S^4«- 



46. AHKÂF SÛRESİ 



>N3£M« 



A 



hkâf sûresi, "kum tepeleri" anlamına gelen adını 21. âyetinden alır. 
Kelime, Kur'an'da sadece bu sûrede geçer. Sûrenin, tüm hadis ve 
Kur'an edebiyatında anıldığı ilk ve tek ismi budur. 



Mekke'de nazil olmuştur. Bazı âyetlerinin Medine'de nazil olduğu tezini 6. 
sûrenin girişinde uyguladığımız kriterler doğrulamaz. Mushaf'taki sırala- 
ması nüzul sıralamasıyla aynı olan yedi sürelik Hâ-Mîm ailesinin sonuncu- 
sudur. İlk tertiplerde Câsiye-Zâriyât arasında yer alır. Sûrenin 29-32. âyet- 
lerinde cinlerden söz edilir. Bu olay Taif dönüşü vuku bulmuştur. Rasuiul- 
lah'ın Taife gidişi ilgili kaynaklarda hicretten önceki üçüncü yıla tarihlen- 
dirilir. Yine sûrenin 15. âyeti, 17:23-24 ve 31:14-15'te işlenen ebeveyn-evlat 
ilişkisinin bir devamı niteliğindedir. Ferrâ, 9. âyeti Kureyş'in suikast plan- 
ları bağlamında ele alır. Bütün bunlar sûrenin, ailenin diğer üyeleri gibi 12. 
yıla tarihlendirilmesini teyit eder. 

Sûre konu itibarıyla kardeşleriyle benzerlik arzeder. Yine onlar gibi içerik 
bütünlüğüne sahiptir. İlahi bir inşa projesi olan vahyin kaynağı, değeri ve 
ona iman üzerinde durur. Onu inkâr eden akim açmaz ve sefaletinden ör- 
nekler verir. Bunların en anlaşılmaz olanı, kendisine iman telkin eden ana 
babanın evlat tarafından terslenmesidir (15-20). Zımnen,- insanlığı bin baba 
şefkatiyle imana davet eden Allah Rasulü'nü reddetmenin en büyük nan- 
körlük olduğu dile getirilir. 40 yaşın insanın olgunluk yaşı olduğunu ifade 
eden âyet bu sûrede yer alır (15). 

Haddini aşmanın kendi kendini nasıl yıkıma götürdüğünün örnekleri, 
helake uğrayan geçmiş toplumlar üzerinden sunulur. Bir tek Allah'a kul- 
luktan kaçınanların, birçok sahte tanrı icat edecek bir zaafa nasıl duçar ol- 
dukları anlatılır (21-28). Söz dinleyen ve söz dinlemeyenlerin farklı tavır ve 
akıbetleri dile getirilir (29-34). Söz dinlemeyip hayatım harcayanlar, kendi 
ömürlerini kendi elleriyle manen nasıl kısalttıklarını âhirette anlayacaklar- 
dır. Elleriyle anlamsızlaştırdıkları hayatları bereketsiz bir hayattır. Öyle ki, 
âhirette bütün bir ömrü "sadece gündüzün tek bir saati kadar" kısa yaşamış 
gibi hissedeceklerdir (35). 

Küfe sayımına göre 35, diğerlerine göre 34 âyettir. Farklılık Hâ-Mîm harfle- 
rinin ayrı bir âyet olup olmadığıyla ilişkilidir. 



998 



*N3£s4» 



46 / AHKÂF SÛRESÎ 



»N^Ss?* 



CÜZ 26 



RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA 

1 Hâ-Mîml 1 

2 BU kitabın indirilişi, her işinde 
mükemmel olan, her hükmünde tam isa- 
bet sahibi Allah katmdandır. 2 

3 Biz gökleri, yeri ve o ikisi arasmdakile- 
ri, ancak gerçek bir anlam ve amaç 3 uğru- 
na -ama sınırlı bir süreliğine 4 yarattık; ne 
ki inkâr eden kimseler uyarıldıkları haki- 
katten yüz çeviriyorlar. 5 

4 De ki: "Allah'ın astlarından kabul edip 
de 6 dua ettiğiniz kimselere hiç göz attı- 
nız mı? Gösterin bana, onlar yeryüzünün 
neresinde neyi yaratmışlar? Yoksa onla- 
rın göklerde ortakları mı var? Hadi, bun- 
dan önce (inmiş) ilâhi bir kelam veya bir 
bilgi notu 7 getirin bana, eğer iddianızda 
samimiyseniz! 

5 Allah'ı bırakıp da, Kıyamet Günü'ne 
kadar (duaya) karşılık veremeyecek kim- 
selere, dahası kendisine dua edildiğinin 



N0N 




ro LjİLİ ıJüi-Viîj^ 



?&&Â 



Üjİ-Jj U »SjIjI Jİ © ö_J-^>j*« I JJ Jüt Uİ ! JjJD ^jJUl J 
i s a ^ ^ *- > 



rıp yakarandan daha şaşkın ve sapkın bi- 
ri olabilir mi? 



dahi farkında olmayan kimselere yalva- 

4*MG?r<lWpoH««A -s^utî-v^-i^fn^ *+W wt ^^ a \4 J ^r-c <^^^\»r.^ Wva *tw W.v«Uı\rçi A ! ( V -' ; " U W - r,™,oTx;î'w*_ 



lMukatta'ât hakkında ayrıntılı bir tahlil için 
iniş sürecinde ilk geçtiği 68:1, not l'e bakınız. 

2 Krş: 40:2, not. 

3 Bi'1-hakk'm bu anlamı için bkz: 21:18, not. 
Bir önceki sûreye atıf: "..yaşarız ve ölürüz,- bizi 
sadece zaman yok eder." (45:24) 

4 Ecelin musemmen lafzen sınırlı bir süreyi ifa- 
de etse de belirsiz gelmesi hasebiyle bu süreyi 
kimsenin bilemeyeceğine delalet eder (Bkz: 
11:3, not). Zımnen: Yaratılmış olan sonludur, 
sonsuzluk Allah'a mahsustur. 



5 Şirkin temelinde yatan Allah'ın müdahil ol- 
madığı alan fikri, hayatın anlamlı ve amaçlılığı- 
nı zımni inkâr anlamına gelmektedir. Bu da 
maddeyi tanrılaştırıp onu sonsuz ilan eden bir 
sapmaya yol açmaktadır. 

6 Dûn, hem "aşağı" hem de "yakın" anlamına 
gelir. Allah'a izafetle kullanıldığı her yerde, şirk 
koşan akim, Allah ile şirk koştuğu kişi ve nes- 
neler arasında "ast-üst" hiyerarşisi olduğu yö- 
nündeki saplantısını ifşa eder. 

7 Veya: "Bir bilgi kırıntısı" (Ferrâ). 



«Şz-^sŞ* 



CUZ26 



*£S^3#> 



46 / AHKÂF SÛRESİ 



•N^^ 8 * 1 



999 



( _ s iS <us j_j^uju Uu -iti ^a U_**i 4İi\ j* J UjSJUj W 

jlj <u)l lijâ^.,Mi U r^jjt OlS' _ji l_^_«l jVİJU ljj-o ^jJJI 

i. 

■Uil lL5 IjJU 5i-^' 01 © j^-ju-Aaİ! (^j-İjj Ij^JLt ^Jül 
-^-CJjı ag) U_y_)=>«J (v* J( j çHr!-" 1 - <-*j>- J^ 5 \y\ j i : . . 1 -w 



6 Bütün insanlar toplandıkları zaman, 
(tapınılan kimseler) berikilere can düş- 
man olacaklar ve onların tapınmalarını 
ısrarla reddedecekler. 

7 Evet ne zaman âyetlerimiz onlara bütün 
açıklığıyla tebliğ edildiyse, inkâr eden 
kimseler ayaklarına kadar gelen hakikat 
için "Bu etkili bir sihirdir! " dediler .i- 

8 Yoksa "Onu kendisi uydurdu" mu di- 
yorlar? 

De ki: "Eğer onu ben uydurmuş olsay- 
dım, Allah'tan bana gelecek hiçbir (ceza- 
yı) başımdan savamazdmız. (Allah) ökse- 
sine düştüğünüz bu iftiranın nedenini 



bilmektedir; benimle sizin aranızda şahit 
olarak O yeter: iyi ki O mutlak bağış 
sahibidir, sonsuz merhamet kaynağıdır. 2 

9 De ki: "Ben peygamberlerin ilki deği- 
lim; 3 kendime de size de ne yapılacağını 
asla bilmiyorum; 4 ben sadece bana vah- 
yedileni izlerim ve ben sadece (vahyi) ol- 
duğu gibi beyan eden bir uyarıcıyım." 5 

10 De ki: "Düşünsenize bir; ya bu (mesaj) 
Allah katından gelmiş de buna rağmen siz 
onu inkâr ediyorsanız; üstelik îsrâiloğulla- 
rı'ndan bir şahit kendi gibi birisinin 6 (gön- 
derileceğine) şahitlik yapmış ve ona inan- 
mışken, siz kalkıp küstahça başkaldırmış- 
sanız? Unutmayın ki Allah haddini aşan 7 
bir topluma rehberliğini bahşetmez." 

11 Bir de, inkârda direnenler imanda se- 
bat edenler için şöyle derler: "Eğer o (me- 
sajda) bir hayır olsaydı, şunlar 8 ona biz- 
den önce koşmazlardı." Bu söylemle 
amaçlarına ulaşamayınca da, 9 ister iste- 
mez şöyle diyecekler: "Bu kadim bir sah- 
tekarlık türüdür. "AO- 

12 Ne ki bundan önce de (izleyeni inşa 
eden) önder bir özne 11 ve ilâhi bir rahmet 
olan Musa'nın kitabı vardı,- ve bu (Kur'an) 
da kendine kıyanları uyarmak ve iyilere 12 
müjde vermek için (önceki vahiyleri) tas- 
dik etmek üzere Arapça olarak indirilmiş 
ilâhi bir kelamdır. 13 Elbet "Rabbimiz Al- 
lah'tır" diyenler ve sonra da tahriklere al- 
dırmadan emredilen yolda sabır ve sebat- 
la yürüyenler 13 için, ne gelecek endişesi 
vardır, ne geçmiş korkusu; 14 14 işte onlar 
cennetliktirler; yaptıklarının bir ödülü 
olarak orada daimi kalıcıdırlar. 



1 "Etkili", mubîn'in bu bağlamdaki en uygun 
karşılığıdır. Âyetleri sihir saymakla ilgili bkz: 
43:30. Bu âyette sîhr ile hakk birbirinin karşıtı 
olarak kullanılıyor. Şu halde sihfin mânaların- 
dan biri de "gerçek oimayan"dır. Bu âyet, ilk in- 



karcı muhatapların .vah yin g ücünü tersinden 
itiraf et tiklerini gös terir. Zira, eğer etkilenme- 
selerdi "sihir" demezlerdi. 

2 Bir yandan Peygamber'e yapılan büyük iftira- 
yı -ki bu Allah'a da iftiradır- dile getirirken, öte 



1000 



*f£^$5^ 



46 / AHKÂF SÛRESİ 



*fs^£N* 



CÜZ 26 



yandan Allah'ın sonsuz merhametini hatırlat- 
mak. "Ya Rab! Rahmetinin büyüklüğüne akıl 
sır ermez" demekten başka ne denir ki! 

3 Veya: "Ben türedi bir peygamber değilim". 
Yani: peygamberlik benimle başlamadı, ben bir 
zincirin halkasıyım,- dolayısıyla söylediklerim 
de ilginç ya da hiç duyulmamış şeyler değil. İbn 
Abbas, Mücahid, Katade âyeti böyle anlamışlar 
(Taberî). Sözün özü: Hakikat ne eskidir ne yeni- 
dir; eskimezdir. 

4 Bu âyetin Rasuluiiah'ın şahsiyetini inşa edici 
rolünü şu rivayet güzel açıklar: Seçkin bir saha- 
bi Medine'ye hicretinin ardından yakalandığı 
hastalıktan kurtulamayarak konuk olduğu evde 
vefat eder. Evin sahibesi Ümmü'l-'Alâ "Allah 
sana rahmet etsin ey Ebu Sâib! Ben şahidim ki 
Allah sana kesinlikle ikram edecektir!" der. O 
sırada orada bulunan Rasulullah şu tepkiyi ve- 
rir: "Ben Allah'ın elçisi olduğum halde vallahi 
yarın ne muamele edileceğini ben bile bilmiyo- 
rum" (Buhârî ve îbn Hanbel). Ferrâ bu âyeti, Ku- 
reyş'in Allah Rasulü'ne karşı suikast hazırlıkla- 
rı bağlamında ele alır. 

5 "Uyarıcı"mn sıfatı olan mubîn, şu âyet ışığın- 
da anlaşılmalıdır: "İşte sana bu uyarıcı vahyi 
indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara 
açıklayasm" (16:44). Ayrıca beyyene fiilinin 
"eksiksiz iletme, duyurma" anlamında kulla- 
nıldığı yerler için bkz: 2:159; 3:187; 5:15. 

6 Eğer zamirin Hz. Peygamber'i gösterdiğini dü- 
şünürsek çeviri "onun gibi bir (peygamber)" 
olur, yok eğer vahyi gösterdiğini kabul edersek 
"onun gibi bir (mesaj)" olur. Zamirin üç muh- 



temel mercii içerisinden Hz. Musa'yı tercih 
edişimiz âyetin iç bağlamıyla uyumludur. Eski 
Ahid'deki kimi metinler de bunu tasdik eder: 
"Rabbiniz Allah aranızdan bir peygamber çıka- 
racaktır; sizin kardeşiniz, bana benzeyen.." ve 
"Ben onlar için senin kardeşlerin arasından sa- 
na benzeyen bir peygamber çıkaracağım ve söz- 
lerimi onun ağzına koyacağım" (Tesniye 18:15, 
18). İnkarcı muhataplar bu tür meydan okuma- 
lara karşı çareyi toptan inkârda bulmuş olmalı- 
lar: "Allah hiç kimseye hiçbir şey indirmemiş- 
tir" (6:91). Bazı sahabilerin bu âyetle yıllar son- 
ra Medine'de Müslüman olacak olan Abdullah 
b. Selam arasında ilişki kurmaları, âyeti bir 
"önceden haber verme" olarak gördükleri şek- 
linde anlaşılabilir. 

7 Zalimîriz verdiğimiz bu anlam için bkz: 
21:29, not. 

8 Yani: Soylulara mensup olmayan sıradan in- 
sanlar. 

9 Veya: "Onunla hidayete ulaşamayınca da". 

10 Âyetin verdiği ders açıktır: Bir hakikatin is- 
tismarcılarım b^hane^ ederek hakikate tavır 

11 İmâm' m bu anlamı için bkz: 17:71, not. 

12 Allah Rasulü'nün beyanıyla: "Allah'ı görür 
gibi davrananlara" (Krş: 2:58). 

13 Yani: "Bilginin zirvesi olan tevhid ile eyle- 
min zirvesi olan istikamet'i birleştirenler". İsti- 
kamet için bkz: 42:15. 

14 Havfve huzn için bkz: 2:38 ve 10:62, notlar. 



•N3£=s^ 



CÜZ 26 



*N3$3^ 



46 / AHKÂF SÛRESİ 



»^S^ 



1001 



?»4grj^ 



WjZ <clL>jj WJİ 1*1 İİJui. iSlÜt <ûiil^j uUİİVI lll^jj 
/^^»jjİ A-b j o-Uİİ âJj ISI ljİ^- tj^-" 1 <Jj^ <SUâij <üu>-j 

- s İ * > s ,s , -,'İ 

<*!£- o-Jul ^^jüİ dJJujü^==uil 01 ( _ r Lpj^l vIjj Jli ÎİIL 



cr^i u^ <^J ^J-^İJ V>/ £*K? Jlil ülj ^aJlj ^üj 

jî& 5,il ı Jiil ji @ s^-i-^ ı S: 4i ^'j ^ J\ 

ajjJI^J J13 <^Jül j.0 Oj-û-^ l_yl£ JİJI ö-CaJI d*} iiiJI 
Llftj L5 ili^ Oj^l cJU- Jij^-j^-l 01 j^Jl-UJl UiÜ d>\ 
VI II» U Jyli&-4X>\ jJ-^OI^İ^jJİ'j^IOüuJcLİÎ 

*5oUp- ^ ISolIlt lilail jLül ^jJi- Ijji^ ^jIII ,j>5*i 
5>i_Ü3 fiİ5 U^ j^Jl Jş^ ^ jV I ^ S _$jj£i_lS 



15 BİZ insana anne babasına karşı iyi dav- 
ranması talimatını ilettik: annesi onu 
zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. 
Onun taşınması ve sütten kesilmesi otuz 
ayı buldu. 1 Nihayet tam olgunluğa erişip 
kırk yaşına ulaştığında 2 "Rabbim!" der, 
"Bana ve ana babama sevk ettiğin nimet- 
ler için şükretmemi ve rızanı kazanacak 
iyi ve yararlı işler yapmamı nasip eyle; ve 
bana bağışladığın neslimi de iyilikte daim 
eyle: işte ben yüzümü sana döndüm ve ar- 
tık ben sana teslim olanlardan biriyim!" 3 

16 îşte bunlar, yaptıklarının en iyilerini 



kabul edip kötülüklerinin de üstünü çi- 
zeceğimiz kimselerdir: Verilmiş olan sö- 
ze sadâkatin bir gereği olarak, cennet eh- 
li arasındaki yerlerini alacaklar. 

17 Ne ki, (kendisine imanı telkin eden) 
ana babasına "İkinize de yuh olsun! Ne 
yani, benden önce bunca nesil gelip geçti- 
ği halde (hiç biri dirilmemişken) bana di- 
riltileceğim! mi söylüyorsunuz?" diye çı- 
kışan da var. 4 Ana baba da Allah'ın yardı- 
mına sığınarak (şöyle der): "Yazıklar ol- 
sun sana! Şuna kesinlikle inan ki, Al- 
lah'ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir." 
Bunun üzerine şöyle der: "Bunlar eskile- 
rin masallarından başka bir şey değildir." 5 

18 İşte onlar, haklarında ilâhi yasanın 
gerçekleştiği kimselerdir; 6 kendilerinden 
önce geçip gitmiş görünür görünmez-bili- 
nir bilinmez iradeli varlıklara 7 dahil ol- 
muşlardır: Şüphesiz kaybeden de onlar 
olacaktır; 19 Her birinin yaptıklarıyla 
uyumlu bir derecesi bulunacaktır: sonuç- 
ta 8 onlar yaptıklarının karşılığını eksik- 
siz alacaklar ve kendilerine asla haksızlık 
edilmeyecektir. 

20 İşte inkârda ısrar edenlerin ateşe tak- 
dim edilecekleri o gün (denilecek ki): 
"Siz sahip olduğunuz tüm güzellikleri bu 
dünya hayatında tükettiniz ve onları kısa 
vadeli bir hazza dönüştürdünüz. Artık bu 
gün yeryüzünde haksız yere küstahça bö- 
bürlendiğiniz 9 ve yoldan çıktığınız için 
onur kırıcı bir cezaya çarptırılacaksınız. 



1 Anneliğin Allah katındaki değerine atıf. Krş: 
17:23-24, 31:14-15, not. Emzirme süresini 24 ay 
olarak bildiren 31:14 ile birlikte düşünüldüğün- 
de, vahiy gebeliğin son altı ayında cenine nefs 
adım vermektedir. 77:23 'te de belirtildiği gibi 
belirlenen kesin süre olan 266 günden altı ay 
çıktığında 86 gün kalmaktadır. Gebeliğin ilk 86 



gününe vahiy daha başka isimler vermektedir 
(Bkz: 22:5 ve 23:14). 

2 Bu âyet, kendisinden önce inmiş şu âyetin tef- 
siri gibi okunabilir: "Size, aklını başına almaya 
gönüllü birine yetecek kadar uzun bir ömür 
vermemiş miydik?" (35:37) Hz. Musa ve Hz. 



1002 



•fS^S^st» 



46 / AHKÂF SÛRESÎ 



•N=3£s#» 



CUZ26 



Peygamber'e vahyin 40 yaşında gelmiş olması 
da bir tesadüf olmasa gerek. Nasıl ki bedenin 
olgunluk yaşı 23 ise, aklın olgunluk yaşı 33, 
kalbin olgunluk yaşı da 40 sayılmıştır. 

3 Duanın üç unsuru veriliyor: 1) Nimete şükre- 
decek bir bilinç, 2) bu bilince uygun eylemler, 
3) kişinin öldükten sonra yaşayan ameli sayılan 
iyi nesiller. 

4 Bu âyetin Hz. Ebubekir'in henüz Müslüman 
olmamış olan oğlu Abdurrahmân hakkında in- 
diği görüşü doğru değildir. Âyet cins içindir [bil- 
lezi kale) ve bir sonraki âyetin girişindeki "işte 
onlar" çoğul ibaresi âyetin bir şahsa atfedileme- 
yeceğinin delilidir (Krş. Ebu Hayyan). 



5 Zımnen: Engin şefkat ve merhametiyle insan- 
ların mânevi babası olan Peygamber'in davetini 
reddetmek, anne babaya nankörlükten bin kat 
daha beter bir cürümdür. 

6 "Onlar", yani inkarcı aklın "benden önce 
bunca nesil gelip geçti" sözüyle kastettikleri, 
"îlahi yasa" diye çevirdiğimiz "malum söz", 
ölüm yasası olarak anlaşılabilir (Krş: Ferrâ). 

7 el-Cinn ve el-ins'i çevirimiz için bkz: 6:112 
not. 

8 Lâm'm "akıbet" vurgusuna dayanarak. 

9 Zımnen: Kendi kendisine dahi yetmeyen in- 
sanın, başkalarına da yettiğini sanma yanılgısı. 



, *r^3S S5 5* 



CUZ26 



♦y^S^S^s* 



46 / AHKÂF SÛRESİ 



* ^ç3 ^^^* 



Î003 



^ jJuJl ol»- Jiîj "-sU^VU <2 jS jij! il j(i tit jS'ilj 
IfCJi- <jl£) l _j\ <ü)l Vl Ij-L-Ju "}M <ül>- ,y>3 4-^ D^5 
üJti Lif) t j* IİSju) Uii>-! !jJ15 fj|i **lic- r>_j; CjVSs- 

puit uJı jıi fi ,y jL^ji ^ cJ4= di İJ-u5 & 



jj^- 



Ji>jl£. !İa Ijjli çv^İjjjI J-iL-^ u>jli- ojlj Uii f|| 

|n| ~_Jt ı_JİJi tf-j f— Jj 4j ,»iA>«ÂS— «*1 U _jA A; Üjiaj^ 

J. 1 ~— s s s $ > 

Dİ U-3 fVfcu5Lo J~ Jü j iv| *^« ^>c_xjl >^_ûjî l5J-^ lIİJ J5 

1_JJ0 Ji »^«ı (j* (vgjALSI J!_3 *»JWUİ > _J çfc$Jl**« çvfi£- 

13? Dj V&-— -~ i *■> I_jjIS" U ^j 3^*- j *^l >— *kW Dj-i— >^>j 



21 VE 'Âd kavminin soydaşı 1 (Hûd'u) ha- 
tırla! Hani o, şu kum tepeleri arasında ya- 
şamış olan kavmi -ki ondan önce de son- 
ra da nice uyarıcılar gelip geçmişti- 2 şöyle 
uyarmıştı: "Allah'tan başkasına kulluk et- 
meyin! Aksi halde ben dehşet verici bir 
günün azabına uğramanızdan korkarım!" 

22 Onlar da: "Sen bizi ilâhlarımızdan so- 
ğutmak için mi geldin? Eğer sözüne sa- 
dıksan, haydi tehdit ettiğin şeyi getir!" 
dediler. 

23 O, "Kesin bilgi Allah katmdadır; ve ben 



sadece bana verilen mesajı size iletiyo- 
rum; şu da var ki ben, sizi kendini bilmez 3 
bir toplum olarak görüyorum" dedi. 4 

24 Derken, yüklü bir bulutun vadilerine 
doğru yaklaştığını gördüler ve "Bu bize 
yağmur getiren bir buluttur" dediler; ak- 
sine o gelmesini acele istedikleri şeydi: 
içinde acıklı bir azabı barındıran bir belâ 
rüzgarı. 25 Rabbinin emriyle her şeyi yer- 
le bir etti: nihayet, (harap olmuş ) hanele- 
ri dışında göze görünen hiçbir şey kalma- 
dı. Biz, günaha gömülen bir toplumu işte 
böyle cezalandırırız. 

26 Doğrusu onlara orada, size burada ver- 
mediğimiz kadar güç ve kudret vermiş- 
tik. Onları da işitme, görme ve akletme 
yetileriyle donatmıştık. Ne var ki işitme, 
görme ve akletme yetileri başlarından 
belâyı savmaya yetmedi; çünkü onlar Al- 
lah'ın mesajlarını bile bile inkâr etmişti- 
ler: nihayet alay ettikleri şey onları çepe- 
çevre kuşatıp 5 yok etti. 

27 Doğrusu, çevrenizdeki ülkelerden bir 
çoğunu da (işte böyle) yok ettik; ama (on- 
dan önce) belki vazgeçerler diye mesajla- 
rımızı çok boyutlu olarak açıklamıştık. 

28 Bari Allah dışında ilâhlık yakıştırdık- 
ları, kendilerini O'na yaklaştırsınlar diye 
yardım etselerdi ya! Ne gezer! Onları ta- 
nımadılar bile: Bu onların kendi uydur- 
dukları şeylerle kendilerini kandırmala- 
rının sonucuydu. 6 



1 Krş: 89:6, not. 

2 Veya: "mazi ve istikballerine dair gelip geç- 
miş uyarıları görerek". 

3 Veya: "kendine yabancılaşmış". Gerekçesi 
için bkz: 3:154 ve 7:199, not. 

4 Kendi batıl inancı için delile ihtiyaç duyma- 



yanın, hakka inanandan delil istemesi kendini 
bilmezliğin daniskasıdır. 

5 Hâka bihim için bkz: 11:8, not. 

6 Casiye (45) sûresinin 7. âyetindeki eflâk'e 
düştüğümüz nota bkz. 



1004 



*N3£N* 



46 / AHKÂF SÛRESİ 



^^^ 



CÜZ 26 



29 BİR ZAMANLAR, cinlerden 1 bir guru- 
bu Kur'an dinlesinler diye sana yönlendir- 
miştik. Nihayet o (vahye) kavuşur kavuş- 
maz "Sükunetle dinleyin!" demişler, 
(okuma) biter bitmez de kendi toplumları- 
nın yanma uyarıcılar olarak dönmüşlerdi. 2 

30 Onlar "Ey kavmimiz!" dediler, "Biz 
Musa ; dan sonra indirilen ve kendisinden 
önceki vahyi tasdik eden bir ilâhi mesaj 
dinledik: o vahiy (kendisine uyanı) haki- 
kate ve dosdoğru bir yola yöneltiyor. 31 
Ey kavmimiz! Allah'ın davetine icabet 
edin ve ona iman edin (ki), günahlarını- 
zın üzerini çizip sizi bağışlasın ve sizi 
elim bir azaptan korusun! 32 Ama kim 
Allah'ın davetine icabet etmezse, asla 
O'nu yeryüzünde atlatmış olmaz; ve ona 
(Allah)tan başka hiçbir dostun yararı do- 
kunmaz: böyleleri fark edilir bir sapıklı- 
ğın göbeğine düşerler. 

33 ONLAR 3 Allah'ın gökleri ve yeri ya- 
rattığım görmezler ve bütün bunları yara- 
tanın, kudretiyle ölüye hayat vermekte 
asla zorlanmayacağını anlamazlar mı? 
Yoo! Elbet O her şeye güç yetirendir. 4 

34 Ve hakikati inkâr eden kimselere ate- 
şe takdim olunurken "Ne yani, bu da mı 
gerçek değil?" (denileceği) gün, onlar şöy- 
le cevap verecekler: "Rabbimize andol- 
sun ki öyle!" 

(Allah) buyuracak: "Haydi, hakikati 
inkârınıza karşılık tadın malum azabı!" 



1 Krş: 18. âyet. Karşıtı olan ins'le birlikte gel- 
mediği bu gibi yerlerde "uzak, tanınıp bilinme- 
yen varlıklar" anlamına gelir. Cin hakkında 
bkz: 7: 1 79, not; nüzul ortamının cin tasavvuru 
hakkında bkz: 34:12, not. 

2 Olay kaynaklarda çok farklı ve yer yer çeliş- 
kili rivayetlerle yer almıştır. Kimi kaynaklara 



MSN 



• . > " ' ' ' — 

-^ l>-> cPj J O^ \J\l£^X>. ±>A S-45 ^ 



tîS 



Uj ûüül l>İ j-ü JU Ujjj l^Jj !_j3U ,^-AJÇ il» J-İH 

— e ^ i. o 



Sü^ 



rA l^bl 






35 BUNDAN böyle (ey muhatap), elçiler- 
den kararlılık ve direnç sahibi olanların 
yaptığı gibi sen de dirençle göğüs ger! 
Acele ile onların işinin bitirilmesini iste- 
me! (Nasıl olsa) onlar vaad edilen O Gü- 
nü görünce, kendilerini gündüzün tek bir 
saati dışında sanki dünyada hiç yaşama- 
mış (sayacaklar). 5 

Duyurumuz işte budur: Şu halde, hiç so- 
rumsuzca davranan 6 bir toplumdan baş- 
kası helak edilir mi? 



göre, Rasululiah'm Taif dönüşü Nahle vadisin- 
de, gecenin bir vaktinde namazda Kur'an okur- 
ken gerçekleşmiştir jlbn Kesir). Bazı rivayetler- 
de Rasululiah'm bu "görünmez" veya "uzak" 
varlıkların oradaki varlığından vahiy gelinceye 
kadar haberdar olmadığı, onları görmediği kay- 
dedilir (Buhârî ve Tirmizî). Aynı kaynaklarda 
bunların Yahudi dinine mensup Yemen tarafla- 



CUZ26 



-*K3^3**- 



46 / AHKÂF SÛRESİ 



»ys^sf* 



1005 



rında bir şehir olan Nasîbeyn cinleri olduğu ifa- 
de edilir. Bu âyetler, insan ve cinlere kendile- 
rinden elçi gönderildiğini ifade eden 6:130 ve 
ilk inkarcı muhatapların cin tasavvurunu akta- 
ran 34:41 ışığında anlaşılmalıdır (34:41 ; in notu- 
na bkz). 72. sûrede daha ayrıntılı yer alan bu sı- 
ra dışı olay, bir teselli armağanı olarak görülme- 
lidir. Mesajı açıktır: Eğer sana inen vahyi yakın- 
ların dinlemezse, Rabbin onu dinleyecek birile- 
rini ta uzaklardan da olsa bulup sana yönlendi- 



rir. 



3 Yani 1 7. âyetteki yeniden dirilişe inanmayan- 
lar. Böylece konu 20. âyetten sonra ara verilen 



asli mecrasına yeniden döndü. 

4 Zımnen: Bu nasıl bir çelişkidir ki bir yandan 
Allah'ın yaratıcı olduğuna inanacak, öte yan- 
dan O'nun yarattıklarının hayatına müdahil ol- 
ma hakkını reddedeceksiniz? 

5 Hayatı ulvi anlam ve amacından soyutlayan- 
lar, ömürlerini kendi elleriyle kısalttıklarını 
ancak âhirette fark edecekler. Bu, işte böylesine 
kısa ve bereketi kaçmış bir ömürdür. Hayatı Al- 
lahlı ve anlamlı yaşamakla tersi arasındaki 
farktır bu! (Krş: 97:3, not). 

6 Fâsikûn'a verdiğimiz bu anlam için bkz: 9:24, 
not. 



^^3^4^ 



47. MUHAMMED SÛRESİ 



»^3^ 



Sûre Hz. Peygamberle aynı olan adını ikinci âyetinden alır. Dört sûre- 
nin içinde Muhammed ismi geçer. Bu onlardan ilk nazil olanıdır. Sava- 
şa izin veren ilk sûre olduğu için (4 ve 20) "Kıtal Sûresi" adıyla da anıl- 
mıştır. 

Medine'de inmiştir. Hicretin ardından nazil olan sûrelerden biri, belki de 
birincisidir. Âyet 13'te Rasulullah'ın Mekke'den zorla çıkarılmış 'olmasına 
yapılan atıf, aynı zamanda bir dönemin kapanışının da îmâsı niteliğindedir. 
Sûrenin daha önce ya da daha sonra indiğine dair görüşler mesnetsizdir. 
Enfâl 67 -69' da sözü edilen "Allah'ın önceki yazısı"ndan kasıt, bu sûrenin 
savaşa izin veren âyetleri olsa gerektir. İbn Abbas tertibinde Hadid-İnsan, 
diğerlerinde Hadid-Ra'd arasında yer alır. Her iki sıralama da problemli gö- 
rünmektedir. Zira İnsan Mekkîdir, Hadid'in nüzul tarihi ise hicrî 5. yıldan 
önce değildir. Sûrenin Bedir'den, hatta Uhud'dan sonra indiğini söyleyenler 
olmuştur. Sûreler arasındaki yerini bire bir tesbit zor görünmektedir. 

Sûre söze, ilâhi bir inşa projesi olan vahye uyan kimseleri müjdeleyerek gi- 
rer: "Allah onların günahlarını silecek ve tasavvurlarını ıslah ve inşa ede- 
cektir" (2). Sûrede Allah-insan ilişkileri insanın hak ve ödevleri bağlamın- 
da ele alınır. Hakikate yönelik her tür fiili saldırıyı püskürtmek işte bu 
ödevlerden biridir. 

Hayatı anlam ve amacından soyutlayanlar, yani ulvi bir gayesi ve davası ol- 
mayanlar, hayvana benzer (12). İnsan olanın davası olur, davası olan o yol- 
da mücadele verir (20). Vahye inanmayanlar düelloya değil düşünceye davet 
edilirler: "Onlar hiç Kur'an üzerinde derin derin düşünmezler mi, yoksa 
kilit vurulmuş kalplere mi sahipler?" (24) 

Vahyin yoluna uyanların önünde sonunda galip geleceğini müjdeleyen âyet- 
lerin ardından, sûre şu anlamlı uyarıyla son bulur: "Allah kendi kendine ye- 
tendir, siz ise (O'na) muhtaçsınız. Sözün özü: eğer (Allah'tan) yüz çevirirse- 
niz, sizin yerinize başka bir topluluk getirir de, onlar sizin gibi yapmazlar!" (38) 
Yani hiçbir varlık Allah için vazgeçilmez değildir, fakat Allah tüm varlık 
için vazgeçilmezdir. 

Sûreyi Küreliler 38, Basralılar 40, diğer ekoller 39 âyet saymışlardır. 



CUZ26 



•pS^SN* 



47 / MUHAMMED SÛRESİ 



•N^Ss#» 



1007 



HEN 



*g$&& 



-J4> 



^yi^-t-jliJJlı-jjvai l_^aS' ı jjaJI~i :f Ü tiU^j^JLLöl^LiJJ 

1-* O ^ '* ı '/ .' '' ' l' ' ' 

>, b' '. ' " s ' > ' s ' i i' ' - 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 

1 İNKARDA direnen ve (insanları) Allah 
yolundan alıkoyanların 1 yaptıklarını, 2 O 
boşa çıkaracaktır. 

2 Bir de imanda sebat eden, iyilik yapan 
ve Rableri tarafından Muhammed'e 3 in- 
dirilen hakikate inananlar var: Allah on- 
ların günahlarını silecek, tasavvur ve 
akıllarını (vahiyle) ıslah ve inşa edecek- 
tir. 4 

3 Bu böyle olacaktır; çünkü inkârda ısrar 
edenler anlamsız ve amaçsızlığın peşine 
takılmıştır, 5 imanda sebat edenlerse, 
Rablerinden gelen hakikate tabi olmuş- 
lardır. 



İşte Allah insanlara kendi durumlarım 
böyle açıklamaktadır. 

4 ARTIK inkârda direnip (onu dayatanlar- 
la) 6 savaşta karşılaştığınızda, hemen bo- 
yunlarına vurun; nihayet kızışmış bir sa- 
vaşın sonuna dayandığınızda durmayın, 
(kalanların) ipini sıkı bağlayın,- 7 fakat da- 
ha sonra ya bir lütuf olarak karşılıksız, ya 
da bir fidye karşılığı serbest bırakın ki, 
savaş tüm ağır sonuçlarıyla ortadan kalk- 
sın: böyle yapın! 8 

Ve eğer Allah dikseydi, onların hakkın- 
dan bizzat gelirdi; fakat bunu (yapmadı) 
ki, sizi birbirinizle sınayabilsin. 9 

Allah yolunda öldürülenlere gelince: 
Evet (Allah) onların yaptıklarım asla zayi 
etmeyecektir: 5 Onlara (cennetin) yolunu 
gösterecek ve kalplerini huzura kavuştu- 
racaktır. 10 6 Nihayet onları kendilerine 
tarif ettiği cennete koyacaktır. 

7 Ey imanda sebat edenler! Siz Allah'ın 
(davasına) yardım ederseniz, o da size 
yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar. 8 
Küfürde ısrar edenlere gelince: Artık on- 
ları helak edici bir yıkım beklemektedir,- 
dahası O, onların yaptıklarını boşa çıka- 
racaktır. 9 Bunun nedeni, onların Al- 
lah'ın indirdiğinden nefret etmeleridir,- 
işte bu yüzden yaptıkları heba olacaktır. 

10 Onlar yeryüzünde hiç dolaşmadılar 
mi; görmediler mi kendilerinden önceki 
günahkarların sonunun ne olduğunu? Al- 
lah onları yerle bir etti; bu kâfirleri de bu- 
nun bir benzeri beklemektedir. 

11 Bu böyledir: çünkü Allah imanda se- 
bat edenlerin dostudur, 11 kâfirlerin ise 
dostu bulunmamaktadır. 



1 Veya sudûd'tan türetildiğini varsayarak: "yüz 
çevirenlerin". Tercihimiz kelimeye geçişli an- 
lam yükleyen sadd mastarından türetildiği gö- 
rüşüne dayanmaktadır (Zemahşerî). İlginç bir 
alıkoyma yöntemi için bkz: 34:31. 



2 Yani: Tüm iyilikleri dünyevi karşılık gözete- 
rek yaptıkları için, burada tüketmiş olacaklar. 
Krş: "Siz sahip olduğunuz tüm güzellikleri bu 
dünya hayatında tükettiniz ve onları kısa vade- 
li bir hazza dönüştürdünüz" (46:20). 



1008 



*N3^*> 



47 / MUHAMMED SÛRESİ 



*^3£^ 



CÜZ 26 



3 Muhammed "övülmüş, övgüye mahzar ol- 
muş" anlamına gelir. Geldiği dört yerde de 
cümle içindeki konumu haberdir. Kur'an'da 
"Ey!" nidasıyla Rasulullah'a tek hitap "Yâ 
Sîn", yani "Ey insan"dır. Geçmiş vahiylerde ve 
Doğu kutsal metinlerinde gelecekte bu isimde 
bir peygamberin zuhur edeceğinden doğrudan 
veya dolaylı olarak söz edilmiştir (Bkz: 26:196, 
not). Araplarda daha önce bu isme rastlanmaz- 
ken, tam da o dönemde bu isimde bir peygam- 
ber geleceği olaya ilgi duyanların bilgisi dahili- 
ne girmiş olmalı ki, efendimiz dışında eş za- 
manlı olarak bölgede 6 (veya 8 ya da 12) kişiye 
daha bu ismin verildiği bilinmektedir. 

4 Düz anlamıyla: "İşlerini rast getirecektir". 
İlahi bir inşa projesi olan vahyin gönderiliş 
amacına atıf. Bal, o düzelince insanın eylemle- 
rinin düzeldiği, bozulunca da bozulduğu mer- 
kez, yani insanın eylemlerine istikamet veren 
akıl ve ona da istikamet veren tasavvur. Kelime 
daha sonra, bütün bunların ürünü olan "işler, 
hal ve gidişat" anlamını kazanmıştır (Krş: İbn 
Aşur). 

5 Bâtıl' a. verdiğimiz bu anlam için bkz: 21:18, 
not. 

6 Yani 1. âyete dayanarak: küfrü dayatarak in- 
sanları Allah yolundan alıkoyan iman ve özgür- 
lük düşmanı saldırganlarla... Meşru savaşın sı- 
nırları 60:8-9'da çizilerek savaşa ahlâkî standart 
getirilmiştir. 

7 Eshane'yi çevirimiz ve benzer mahiyette bir 
âyet için bkz: 8:67, not. 8:67-69, bu âyetten son- 
ra inmiş olmalı. Dolayısıyla Enfâl süresindeki 
âyetler bu âyetin ışığında anlaşılmalıdır. Meşru 
savaş güç ahlâkına dayanır, ahlâktan yoksun 
güce değil. Adı barış olan bir dinin savaşı meş- 
ru kılması, İslâm'ın hayatın doğasını doğru 
okuduğunun delilidir. İslâm şiddetin varlığını 
toptan inkâr yerine, getirdiği ahlâkî standartlar- 
la onu kontrol altına almayı amaçlar. Vahyin 
savaşa izin vermesinin baş nedeni saldırganlığı 
önlemektir. Bu yolla insanın hem kendisine, 
hem diğerlerine, hem de değerlerine zarar ver- 
mesinin önüne geçmeyi hedefler. 

8 İslâm'da savaş esiri konusundaki çerçeveyi bu 



âyet çizmektedir. Âyet açıkça esir almayı, fakat 
alman esirleri köleleştirmek yerine bedelli-be- 
delsiz bırakmayı emretmektedir. Ayette ve im- 
mâ istirkâkan/esran diye üçüncü bir şık bulun- 
mamaktadır. Hz. Peygamber savaş esirlerini kö- 
leleştirmemiştir. Ya Bedir esirlerinde olduğu gi- 
bi fidye karşılığında, ya da 100 ailelik Beni 
Mustalık esirleri ve 600 kişilik Hevazin esirle- 
rinde olduğu gibi karşılıksız serbest bırakmış- 
tır. Çok ender olarak da koruyucu aile yanında 
muhafaza edilmelerine izin vermiştir [Mâ me- 
leket eymanukum için bkz: 4:24). Nüzul orta- 
mında köle kaynakları dörttü: 1) Haramilik yo- 
luyla hürleri köleleştirmek. 2) Faiz borcu gibi 
maddî gerekçelerle borçluyu köleleştirmek. 3) 
Savaşlar. 4) Köle ailelerin miras ya da satın al- 
ma yoluyla ele geçen çocukları. Vahiy ilk ikisi- 
ni yasakladı. Üçüncü kalemi bu ve benzeri 
âyetlerle geçersizleş tirdi. Dördüncü kalemi ise 
azat etme yoluyla eritti. Kur'an, mevcut köle 
stokunu eritmek için şu üç hususta köle azadı- 
nı emretti: Bozulan yeminlerde (5:89), hata ile 
öldürmede (4:92), zıhar yemininde (58:4). Ayrı- 
ca zekâttan köle azadı için pay ayrılmasını 
(9:60), azatlık sözleşmesi yapılmasını (24:33), 
evlilik yoluyla köle/cariye kadınların özgürlü- 
ğüne kavuşturulmasını (24:32) özendirdi. Bir 
boynu kölelikten kurtarma çabası içinde olma- 
yanı vahiy daha ilk yıllarda kınadı (90:11:12). 
Bu tedbirler bir iki nesil içerisinde köleliğin 
tamamen ortadan kaldırılmasını sağlayabilirdi. 
Buna rağmen müslümanlar yüzyıllar boyunca 
köle sahibi olmaya devanı ettiler. Bu durumun 
tarihî, sosyal, ekonomik izahları yapılabilir,- 
fakat Kur'ani ve insanî izahı asla yapılamaz. Bu 
konuda köle sahiplerine getirilmiş bir dizi 
ahlâkî yükümlülük Ahmet Cevdet Paşa'ya 
"İslâm'da köle sahibi olmak, aslında köle 
olmaktır" dedirtse de, bu, müslümanlarm 
vahyin hedefini ıskalamasını açıklamaz. 

9 Hac 39 bu âyete atıf olsa gerektir. Meşru bir 
savaşın çerçevesi için bkz: 2:190. 

10 Krş: "Bizden hüznü gideren Allah'a hamd ol- 
sun!" (35:34). 

11 Krş: "Allah kuluna yetmez mi?" (39:36). 



>^=$^ 



CÜZ 26 



«î-3^ 



47 / MUHAMMED SÛRESİ 



•N3£s4» 



1009 



MSN 



-%/ ^ %S ili ^ j* cŞ'3 ®$ıS& j& I j 

31^: Ji ok ^ @ fiJ>ıî & çUlİs^i IıL^i ı jiî ı 

d^ b* J&3 IhJ^ iüjll. ey. j$V 3 İlli £j£ $ 
îj^l ^İJJ IjJU İİJiL, î, I^^L ıSı k Jjdı İ^L' 

%Q$& ^ilj ^Ü ^İSıj ıjilâı ^öji^IIî^i^İi 
JS 14i £ii ;ı? la %k>°<>!&k> oî Uılii ^i Ojjk; J4J 



12 Şüphesiz Allah, imanda sebat edip de 
o imana uygun ıslah edici işler işleyenle- 
ri tabanından ırmakların çağladığı cen- 
netlere koyacaktır; ama küfürde direnen- 
ler geçici zevklerin peşine takılarak hay- 
vanların yiyip içtiği gibi yiyip içseler de, 1 
sonunda ateş onların meskeni olacaktır. 2 

13 (Ey Nebi!) Seni yurdundan çıkaran 
toplumundan çok daha güçlü ve kuvvetli 
olan nice yurtları helak etmişizdir de, as- 
la onlara yardım eden olmamıştır. 3 

14 HİÇ Rabbinden (gelen) açık bir delile 
dayanan kimseyle, kötü eylemleri kendi- 
sine güzel görünen ve keyfine göre davra- 



1 Yani, 7. âyette ifade edilenin zıddı. Zımnen: 
Davası ve iddiası olmayanın biyolojik canlı ol- 
maktan öte bir değeri kalmaz. Bu insanı insan 
kılan fonksiyonların yitirilmesi halidir. 

2 Krş: "İnkara saplananların, yeryüzünde keyif- 



nan kimse bir olur mu? 

15 Sorumluluk bilinciyle davrananlara 
vaad edilen, içerisinde zamanla bozulma- 
yan sudan ırmaklar, tadı hiç değişmeyen 
sütten ırmaklar, içene doyumsuz bir lez- 
zet veren tarifsiz bir meşrubatın çağladı- 
ğı ırmaklar, saf süzme baldan ırmaklar 
akan, 4 yine içerisinde tadacakları güzel 
(davranışlarının) tüm meyveleri ve Rab- 
lerinden sınırsız bir bağış bulunan cenne- 
tin örneği gibi 5 (bir has bahçeye kavuşan 
kimse), ateşi mesken tutan ve yakıcı bir 
(umutsuzluk) içirilip de bağırsakları pa- 
ramparça olan kimse gibi olur mu? 6 

16 Onların arasından sana kulak verir (gi- 
bi) yapanlar var: nihayet senin yanından 
çıktıklarında, mesajı kavramış olanlara 7 
"Sahi, o demin ne dedi(!)" 8 diye sorarlar. 

İşte, Allah'ın kalplerini mühürlediği ve ke- 
yiflerine göre davranan kimseler onlardır. 9 

17 O doğru yola yönelenlerin hidayetini 
artırır 10 ve onlara korunma gücü bahşeder. 

18 Şimdi onlar, Son Saat ; in ansızın gelip 
kendilerini bulmasından başka bir şey mi 
bekliyorlar? Doğrusu, işte onun tüm 
alametleri gelmiş bulunuyor: Hal böyley- 
ken, o geldikten sonra (gerçeği) hatırla- 
mak onlara nasıl bir yarar sağlar? 

19 Ve (sen ey Nebi): unutma ki Allah'tan 
başka ilâh yoktur! İmdi sen, hem kendi 
hatan için, hem de mü'min erkekler ve 
mü'min kadınların (hataları) için af di- 
le! 11 Zira Allah gezip dolaştığınız yeri de, 
gelip durduğunuz yeri de bilir. 12 



lerinin peşinde gezip tozmaları seni yanıltma- 
sın. O geçici ve uçucu bir tatmin aracıdır; so- 
nunda varacakları yer cehennemdir" (3:196- 
197). 

3 Hicrete atıf. (Krş: 8:30 ve 16:41, not). "Onlar 



1010 



-*N3$s#>- 



47 / MUHAMMED SÛRESİ 



•Ns3^> 



CUZ26 



yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı?" diye başla- 
yan 10. âyete atfen. 

4 Krş: "..ne zahmet verecek ne de sarhoş ede- 
cek" (37:47). "Irmaklar" kelimesinin dört kez 
tekrarı, her birinin hakikatinin farklı farklı ol- 
duğunu ifade eder. 

5 "Kalıcı güzelliğin merkezi olan cennet" ile, 
geçici dünyevi güzellikler arasındaki benzerlik 
için bkz: 13:35, not. İnsanın bu güzelliği bil- 
mekten aciz olduğuyla ilgili bkz: 32:17, not. 

6 Zımnen: Sonu farklı olan insanların yaşadık- 
ları hayatlar da elbette farklı olmalıdır. 

7 Lafzen: "ilim sahibi olanlara" {'îlm'in tarifi 
için bkz: 21:74, not). 



8 Ünlem işareti, üslûptaki alayı göstermek 
içindir (Krş: 6:25 ve 10:42). 

9 Yani: 14. âyetteki "kötü eylemleri kendisine 
güzel görünenler". 

10 Yani: "O yolda yürüme kapasitesini". Krş: 
35:1: "O yaratıkların kapasitesinde, dilediği ar- 
tışı gerçekleştirir". Kur'an'daki tüm "Allah 
dileyeni/dilediğini doğru yola yöneltir" for- 
mundaki âyetler bu âyet ışığında anlaşılmalı- 
dır. 

11 Krş: "Kendi hatan için af dile" (40:55, not). 

12 Veya zımnen: "Akıl yürütmelerinizi de, so- 
nuçta varmak istediğiniz noktayı da bilir." Krş: 
"O, her canlının konup eğleşeceği yeri de, gö- 
çüp yerleşeceği yeri de iyi bilir" (11:6). 



■*^3S^*' 



CÜZ 26 



«^3^4* 



47 / MUHAMMED SÛRESİ 



-»^3^ 



1011 



°j>" ^Jjj' !i 9 Oj— * ^.y "^P 'j-^' o^ 1 J>?j 

^_jÜ ^ ^jjjl cJi5 J&UI L^i j^==ij Ü^=cîJ 
ç>İ13>i U] çv4^«- J4« @ çl«J (jli üL^=ü «İl I^İİİs 

cS-A^Ji çw-f) jj-j-j i— « -bu l ^ ç,_»,jLjj1 ^^ip l_jj_jjl 

iyi f4% ^JÎ f# Jtfj f_JJ üS-^ İIÎ4-İJI 

-üJlj^Vl ^j^Ş ^ ^SUJaJLl İl) I Jjj U l_ji^S" jjlii 
Ja^L-^l U Ijaİİİ ^-4<U -_iJJi f§) XijlŞîlj ı_4*34-j 

V— ^ f ' €jl ^Lic-I Ja_lili 2i^î>j \jA J k=>j «İl 






20 İMAN edenler "(Artık savaşa değinen) 
bir sûre indirilmesi gerekmez mi?" der- 
ler. Fakat içinde savaştan söz edilen hü- 
küm koyucu bir sûre indirilmiş olsa, 
kalplerinde hastalık olanların sana ölüm 
korkusundan baygınlık gelmiş kimsenin 
bakışı gibi baktıklarını görürsün. 1 Ne ki 
onlar için en hayırlısı, 21 (vahyi) izlemek 
ve (emir verilince) de olumlu bir söz söy- 
lemektir,- ve iş ciddiye bindiği zaman da 
Allah'a verdikleri söze sadık kalırlarsa, 



kendileri için elbet çok iyi olur. 

22 Şimdi siz, eğer sırtınızı dönerseniz, 2 
yeryüzünde bozgunculuk çıkarmış ve ak- 
rabalık bağlarınızı koparmış ve dolayısıy- 
la (Allah'a) isyan etmiş olmaz mısınız? 3 

23 îşte böyleleri Allah'ın rahmetinden 
dışladığı, ardından sağırlaştırdığı ve göz- 
lerini körelttiği kimsedirler. 4 

24 Onlar hiç Kur'an üzerinde derin derin 
düşünmezler mi? 5 Yoksa kilit vurulmuş 
kalplere mi sahipler. 

25 ELBET doğru yol kendilerine açıklan- 
dıktan sonra ona sırtlarını dönenler olur: 
şeytan onların tasavvurlarını yamultmuş 6 
ve onlara boş umutlar vaad etmiştir. 

26 Böyle olmuştur, çünkü onlar Allah'ın in- 
dirdiklerinden hoşlanmayanlara "Bazı ko- 
nularda sizin talimatınıza uyacağız" dedi- 
ler. Ama Allah onların gizlediklerini bilir. 

27 İyi de, melekler onların suratlarına ve 
sırtlarına vurarak canlarını alacakları za- 
man halleri ne olacak? 7 

28 Böyle olacak, çünkü onlar Allah'ın 
lanetlediği her şeye sarıldılar ve O'nun 
hoşnutluğundan nefret ettiler: ve böylece 
kendi emeklerini boşa çıkardılar. 8 

29 Yoksa kalplerinde bir tür hastalık bulu- 
nanlar, 9 (içlerindeki) derin nefreti Allah'ın 
açığa çıkarmayacağını mı sandılar? 10 



1 Krş: 8:6: "..sanki sen onları göz göre göre ölü- 
me sürüyormuş sun gibi.." 

2 Veya, tevellâ'yı velayet köküne nisbet ederek: 
"Yönetimi ele alırsanız". Ne ki bu okuma bağ- 
lamla uyumlu değildir (Bkz: Ferrâ). Tercihimiz, 
bu belagatı yüksek âyetin söz dizimine en uy- 
gun çeviridir. 

3 Saldırganın cezalandırılmaması zulme prim 
vermektir. Saldırganı durdurma ve caydırma 



amacı taşıyan savaş, bir ödev ve ibadet olur. 

4 Âyet saldırganı cesaretlendirecek davranışı 

yasaklar (Krş: 2:7). 

5 Yani: "Kur'an'ın satır aralarından satır arkala- 
rına geçip derin bir okumayla geleceğe ilişkin 
tedbir üretmezler mi?" Tedebbur, "arka taraf" 
anlamındaki dubufden türetilmiştir. "Bir şeyin 
görünen yüzüyle yetinmeyip ardına geçmeyi" 
ya da "bir işin önünü ardını düşünerek geleceğe 



1012 47 / MUHAMMED SÛRESİ _ CÜZ 26 

*^ • « <^3^ 



ilişkin tedbir üretmeyi" ifade eder. nefretin arka planından söz ediyor. 

, i • • ıı nıo *. 9 Bu zümre için bkz: 74:31. not. 

6 Sevvele ıçm bkz: 12:18, not. v ' 

7 Benzer bir ifade için bkz: 8:50. 



10 Dağa, "meyil, eğilim" kök mânasından yola 
çıkarak "Derin husumet, içte saklanan kör nef- 
8 Bu âyet, bir sonraki âyette dile gelen derin re t" anlamına ulaşmış [Mekâyîs). 



«fc=s3^* 



CUZ26 



~Hs=^£s=t«- 



47 / MUHAMMED SÛRESİ 



•Şs^ŞgpS?* 



1013 



■}*«<>• i 



r* — ^Sj^CJ J yv g .A.ı-» — «o « — g-*3^sU3 rt — g*^ — a Ujj 2 *\ — Uo ^— J_J 

' s ^ -r, i i ,' * s 



^Ujjj^i^' 



.».>,- s^; 



L-« -üu 



j>^=lm <u!j j^is-Vl/viJİjfJ— UijjJt I^pAjj t>- i -&3 *>Lj 
öl_j _^Jj Ç~*J UîJÜt ö^^jiJ! lil|^ -^=üua! (£jZ-> J_jJj 
o' I^J; ^SJl j^îI *5sii — «*j ^ j ^S jy>-\ çS3y± 1^-^lj j î^U) jj 

o .la' — . , o' , ^ a " , oı, - 1 -.»,»'' ,.- J •" °- a , 

~X>t IA r|rv| ,>i==sajlju^>! 5-^psJJ l^I>c_-J ^SLi^t-i t&^*SÜİ-*w 

, '-...■'«^El ^ a I .- • ı ~ı T 

J",~Cit. -> ->V j> 'îı-'^c- •< • 'I <»'ı'?ı' *ı < •' 

„->',,,' — ' , ' J.) î •» ,a' s= .' ° a S ,~ • 



30 Eğer isteseydik, onları sana kesin gös- 
terirdik ve elbet sen de onları kendi (ger- 
çek) yüzleriyle tanımış olurdun; 1 yine de 
sen onları, sözün eda ve üslubundan 
mutlaka çıkarırsın; ama Allah bütün yap- 
tıklarınızı bilir. 

31 İçinizden (Allah yolunda) üstün çaba 
gösteren ve zorluklara karşı direnenleri 
ortaya koyuncaya kadar 2 sizi mutlaka sı- 
nayacağız: zira Biz, sizin bütün iddiaları- 
nızı sınarız. 

32 Şüphesiz inkârda direnen, Allah yo- 
lundan alıkoyan ve doğru yol kendilerine 
açıklandıktan sonra Elçi'yle yollarını ayı- 



1 Sîmâ, "yüzleri birbirinden ayıran alamet-i fa- 
rika". Sözgeliminden: "..ama istemedik". Yani, 
kimseye insanın kalbini okuma yetkisi verme- 
dik. Hz. Peygamber'in Üsame'yi "kalbini yarıp 
baktın mı?" [es-Sîra, VI, 34) diye azarlaması ve 



ran 3 kimseler, Allah'a hiçbir zarar vermiş 
olmayacaklar; ne ki, kendi emeklerini 
boşa çıkarmış olacaklar. 

33 Siz ey iman edenler! Allah'a itaat 
edin, Elçi'ye itaat edin 4 ve asla emekleri- 
nizi boşa çıkarmayın! 

34 Evet, inkârda direnen ve Allah yolun- 
dan alıkoyan sonra da bu inkâr üzere ölen 
kimselere gelince: 5 Allah onları asla ba- 
ğışlamayacaktır. 

35 ARTIK gevşemeyin, ama siz üstün du- 
rumday sanız barışa davet edin, 6 çünkü 
Allah sizinle beraberdir; 7 ve O sizin 
emeklerinizi asla zayi etmeyecektir. 

36 Bu dünya hayatı, 8 (eğer anlam ve ama- 
cından soyutlarsamz) bir oyun ve eğlen- 
ceden ibaret hale gelir; 9 ama eğer iman 
eder ve sorumluluk bilinciyle yaşarsanız, 
karşılığınız size tastamam verilir,- üstelik 
O sizden mallarınızın tümünü de iste- 
mez. 37 O sizden her şeyinizi istese ve si- 
zi köşeye kıstırsaydı, cimrilik ederdiniz 
de böylece gizli eğiliminizi ortaya sermiş 
olurdu. 10 

38 Bakın, sizler Allah yolunda infak et- 
meye çağrıla(rak ödüllendirile)n kimse- 
lersiniz. 11 Fakat yine de sizden cimrilik 
edenler var: Ama kim cimrilik ederse, 
bilsin ki kendine cimrilik eder: zira Allah 
kendi kendisine yetendir, ama sizler 
O'na muhtaçsınız. 

Sözün özü: eğer (Allah'tan) yüz çevirirse- 
niz, sizin yerinize başka bir topluluk ge- 
tirir de, onlar sizin gibi yapmazlar. 12 



"Ben insanların kalbim açıp bakmak için gön- 
derilmedim" buyurması hep bu ilâhi inşanın 
sonucudur. 

2 Lafzen: "bilinceye kadar". Tercihimizin ge- 
rekçesi için bkz: 29:3 ve 2:143, ilgili notlar. 



1014 



'r^^Ş Ş^* 



47 / MUHAMMED SÛRESİ 



*F^3£^t* 



CUZ26 



3Bkz: 11:89, not. 

4 Yani: Vahiyle inşa olmuş modeli izleyin! 
jEtf'u'nun ikinci kez tekrarı itaatin birbirinden 
farklı iki makam ve gerekçesine delalet eder. 

5 Krş: 2:161; 3:91. 

6 Ve ted'u'yu bir M takdiriyle vela ted'u oku- 
mak âyetin mânasını tersine çevireceği için tas- 
vip edilemez (Krş: 3:139). Barış için bkz: "eğer 
onlar barışa yönelirlerse sen de bu yönelişe uy" 
(8:611. 



8 Ya da: "Hayat katmanlarının bu en aşağı ola- 
nı". 



7 Zımnen: Eğer Allah'ın desteğini hak ederse- 
niz, üstün gelen siz olursunuz (Krş: 3:139). 



9 Parantez içi açıklama için bkz: 14:19: "Allah, 
gökleri ve yeri mutlak hakikate (bir atıf olsun 
diye) amaçlı ve anlamlı olarak yarattı." (Ayrıca 
bkz: 21:18, not). 

10 Edğân için bkz: 29. âyet, not. 

11 Tüm infak çağrıları ödüllendirme vesilesi- 
dir. Zira Allah her ne ki istedi, almak için değil 
vermek için ister. Ve Allah yolunda vermek, 
vermek değil gerçekte almaktır (61:10). 

12 Krş: 5:54. 

«^ — 



I 



48. FETtH SÛRESİ 



-*N3£s*- 



slâm'la insan arasındaki özellikle psikolojik engelleri kaldırıp gönüllere 
giden yolu açmayı ifade eden adını ilk âyetinden alır. Buhârî'de geçen bir 
rivayet, ilk neslin sûreyi bu adla andığını ortaya koyar. 



Sûre Medenîdir. Hudeybiye barış antlaşmasının ardından dönüş yolunda in- 
miştir. Bu durumda sûrenin hicrî 6. yılın sonunda indiği kesindir. İniş tari- 
hi ne kadar kesinse ilk tertiplerdeki sıralaması da o kadar ihtilaflıdır. Osman 
tertibinde Cuma-Maide, İbn Abbas tertibinde Mumtehane-Nisâ, Cabir terti- 
binde Saf-Tevbe, Cafer tertibinde Teğâbun-Tevbe araşma yerleştirilir. 

Sûrenin dış bağlamı şöyle özetlenebilir: Başta Hz. Peygamber olmak üzere 
özellikle muhacirler yıllardır ayrı kaldıkları öz yurtlarını çok özlemişlerdir. 
Allah Rasulü rüyasında ihramiı ve yanlarında kurbanlıklar olduğu halde 
kendilerini Mekke yolunda görür (27). Rasuluilah, umre ziyareti için genel 
bir çağrı yapar. Mazeret ileri süren müttefik bedevi kabileler dışında (1 1) da- 
vete Medine'den 1400-1500 kişi icabet eder. Kafile, Arap geleneğinde sava- 
şın yasak olduğu aylardan Hicrî 6. yılın Zilkade başında (Mart, 628 m.) yan- 
larına tek bir kılıçtan başka silah almadan ihramiı olarak yola çıkar. 

Fakat Mekkeliler Müslümanların bu talebine olumsuz cevap verirler. Bu- 
nunla da yetinmeyen Mekkeliler, Haram ay geleneğini çiğneyerek Halid b. 
Veiid komutasında 200 kişilik bir süvari birliği çıkarırlar. Mekke'ye iki gün- 
lük mesafede bu haberi alan Hz. Peygamber, kafileyi hızla Cidde-Mekke yo- 
lu üzerinde Kabe'ye 20 kilometre mesafedeki Hudeybiye'ye intikal ettirir. 
Çünkü burası savunmak için elverişli bir koyaktı. Allah Rasulü Uhud'da da 
aynı taktiği uygulamıştı. Düşman sayıca kendisinden üstün olduğunda 
meydan savaşı vermek yerine, arkasını korunaklı bir sipere vererek dar alan- 
da düşmana denk bir kuvvetle savaşmayı tercih etmiştir. Ailesi öteden beri 
elçilik vazifesini deruhte etmiş bulunan Ömer b. Hattab kendisine tevcih 
edilen görevden affını isteyerek Osman'ın gönderilmesinin daha isabetli 
olacağını söyler. Bunun üzerine Allah Rasulü Osman b. Affan'ı amaçlarını 
açıklamak için Mekke'ye gönderir. Hz. Osman'ın Mekke'de öldürüldüğü şa- 
yiası yayılır. Bunun üzerine Hz. Peygamber orada bulunan herkesten kanla- 
rının son damlasına kadar savaşacaklarına dair Biat alır (10 ve 18). Şayia asıl- 
sız çıkar. Mekkeliler Huleys b. Alkame'yi Müslümanları Medine'ye dönme- 
ye ikna için yollarlar. Bu adam gelip Müslümanları ihramiı ve kurbanlı ola- 
rak görünce tek söz söylemeden geri döner. Bu arada Mekkelilerin tacizleri 
de devam eder. Yaklaşık 40 kişilik bir müşrik müfrezesi gece baskını vere- 



*N^£N* • • *^ 

yim derken kıskıvrak yakalanır. Hz, Peygamber onları cezalandırmayın 
Mekkelilere iade eder. Aynı şey yaklaşık 80 kişilik bir başka saldırı gurubu- 
nun başına da gelir. 

En sonunda Mekkeliler makul davranmak zorunda kalırlar ve Süheyl b. 
Amr başkanlığında üç kişilik bir heyet yollarlar. Bu heyetle Allah Rasulü 
arasında dört maddelik bir barış anlaşması akdedilir. Buna göre: 1 ) îki taraf 
arasında on yıl savaş yapılmayacaktır. 2) Mü'minlerin tarafına geçen iade 
edilecek, mü'minlerden Mekke saflarına geçen olursa iade edilmeyecektir. 
3) Arap kabileleri istedikleri tarafla ittifak kurmakta serbest olacaklardır. 4) 
O yıl umre ziyareti yapılmayacak, bir yıl sonra Mekkeliler şehri üç gün bo- 
şaltacak, Müslümanlar ziyaretlerini gerçekleştireceklerdir. 

İlk bakışta Mekkelilerin lehine gibi görülen bu anlaşma, gerçekte Medine 
îslâm Devletimin tanınması anlamına geliyordu. Her şeyden öte bu anlaşma 
ile oluşacak sükunet ortamı ve normalleşme süreci, ilâhi mesajın yürekleri 
fethetmesi için şarttı. Bu, insanla îslâm arasındaki duygusal engellerin açıl- 
ması, yani bir "fetih" idi. Bu anlaşmaya evet diyen Allah Rasulü, sözün gü- 
cünün gücün sözünü bastıracağına inanıyordu. Zaten bu sûre de olayın adını 
koymuştu: Fetih. 

Antlaşma yüreklerin önündeki barikatları kaldırdığı için Fetih adını almış- 
tı. Peygamberliğin başlangıcından o ana kadar geçen 20 yıllık sürede gerçek- 
leşen insan kazanımınm kat kat fazlası bu antlaşmadan sonraki iki yıl için- 
de gerçekleşecekti. Barış antlaşmasından üç ay sonra bölgedeki en büyük 
Yahudi site devleti Hayber fethedildi. Rasulullah davete kanal açmak için 
"umre"yi gerekçe yaptı. Asıl hedef Mekke'nin fethiydi; fakat ona giden yol 
Kuzeydeki Hayber'i güvenli hale getirmekten geçiyordu. Zor olanı seçti: 
Önce Hudeybiye'de barışı kazanmak, sonra Hayber zaferi ve nihayet büyük 
fetih. İki yıl geçmeden Mekkeliler anlaşmayı bozdular ve müşriklerin kale- 
si Mekke fethedildi. Her ikisi de mubîn, yani "tartışmasız" bir fetihti; çün- 
kü kansız gerçekleşti. Bunun bir tek adı vardı: yürek fethi. 

Sûrenin girişinde açıkça ortaya konulan hakikat, fethin askeri alana 
hapsedilemeyecek kadar geniş ve kuşatıcı bir kavram olduğu gerçeğidir. 
Kur'an, gönüllerin ezeli ve biricik hakikatin öbür adı olan İslâm'a açılma 
sürecini "apaçık ve tartışmasız fetih" olarak nitelendirmiştir. Bu sûrenin 
kazandırdığı bakışaçısıyla okursak, vahiy Allah'tan insana olan fetihtir. 
İbadet, insandan Allah'a olan fetihtir. Cihad, insandan insana olan fetihtir. 
Keşif, insandan doğaya ve eşyaya olan fetihtir. 



CUZ26 



*N=^s#» 



48 / FEIÎH SÛRESİ 



*N3$3=|* 



1017 



T 1 lj;U 



:'iı-' J 



^aM 



^y> ij_i3 U ^l-^Jii^@r„:, J ,..»CjJb,jJÜll>JuLjl 

1 ' ' - ' -•- - 

ı* -; • •* fi e <i' ı*" ii°ı-''"''°. s -'-''"!ı;ı-" >ı t' 

/ v . jr = ^ _ ^ „ ^„!lj oLââlLsJlj ı vislL«JI ı_jJi_âuj^Ş I ojit 

a^-U! S jb a_^*-Ip & yJ*J^\ /Jp 4jüo j~JÜâJ! ol^=j-L«Jlj 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 



4 İmanlarına iman katsınlar diye 
mü'minierin kalplerine güven ve süku- 
net 6 bahşeden O'dur; 7 zira göklerin ve ye- 
rin bütün orduları Allah'ın emrine ama- 
dedir: 8 ve zaten Allah her şeyi bilmekte- 
dir, her hükmünde tam isabet sahibidir. 9 

5 Böyle yapmıştır ki mü'min erkek ve 
mü'min kadınları tabanından ırmaklar 
çağlayan cennetlere alsın da, orada yerle- 
şip kalsınlar; ve onların günahlarının üs- 
tünü çizsin: ve zaten bu Allah katında 
büyük bir başarıdır. 

6 Yine O (diler) ki, Allah hakkında çirkin 
tasavvurlara sahip 10 münafık erkekler ve 
münafık kadınları, müşrik erkekler ve 
müşrik kadınları cezalandırsın; onlar fe- 
nalığın girdabını boylasın: zira Allah onla- 
ra gazap etmiş ve rahmetinden dışlamış- 
tır. İşte onlar için hazırlamıştır cehenne- 
mi; ve orası ne kötü bir son duraktır. 

7 Evet, göklerin ve yerin bütün orduları 
Allah'a aittir: ama zaten Allah mutlak iz- 
zet, her hükmünde tam isabet sahibidir. 



1 ELBET sana, tartışmasız 1 bir fethin 
önünü açan Biziz,- 2 2 bu sayede Allah, 3 se- 
nin geçmiş ve gelecek tüm hatalarını ba- 
ğışlayacak,- 4 ve sana olan nimetini tama- 
ma erdirecek ve seni dosdoğru bir yola 
yöneltecektir; 3 nihayet Allah seni, say- 
gın ve müstesna bir zafere ulaştıracaktır. 5 



8 (EY PEYGAMBER!) Elbet Biz seni bir 
şahit, 11 bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak 
gönderdik. 9 Şu nedenle ki (ey insanlar); 
Allah'a ve Elçisine manasınız, 0'nu(n da- 
vasını) destekleyip 12 O'na saygıda kusur 
etmeyesiniz ve sabah akşam O'nun yüce- 
liğini dillendiresiniz. 



1 Lafzen: "apaçık". Zımnen: fetih olduğu ayan 
beyan ortada olan, hiç kimsenin "Böyle fetih 
olur mu?" diye tartışamayacağı bir zafer. 
Ortada askeri bir operasyon yokken ihsan olun- 
duğu ifade edilen bu "apaçık fetih" nedir? Hiç 
şüphe yok ki bu fetih "yürek fethi "dir. 

2 Anlaşmayla müşriklerin avantaj sağladığı yo- 
rumunu yapanlardan biri de Hz. Ömer idi. O as- 
lında Mekkelilerin hiçbir işine yaramayacak 
olan, hatta çok geçmeden kendi aleyhlerine ol- 
duğunu anlayıp anlaşmayı bozacakları 2. mad- 
deye takılmıştı. Ebu Cendel'in işkence altında 



tutulduğu Mekke'den kaçıp kan revan içinde 
anlaşma mahalline gelmesi ve Rasulullah'm ri- 
casına rağmen ilgili maddenin işletilmesini sa- 
vunan Mekke heyetine teslim edilmesi, duygu- 
sallığı daha da artırdı. Hz. Ömer, ömür boyu 
pişman olacağını söylediği itirazını işte bu şart- 
lar altında Rasulullah'a yöneltti. Allah Rasu- 
lü'nün "Bana öyle âyetler indi ki, benim naza- 
rımda tüm dünyadan ve onun içindeki her şey- 
den daha değerlidir" dediği bu âyetler böylesi 
bir ortamda indi. Rasulullah Hz. Ömer'i çağırıp 
bu âyetleri okuduğunda "Şimdi bu fetih mi ya 



1018 



*NS3£^» 



48 / FETİH SÛRESİ 



*N3£s^ 



CÜZ 26 



Rasulailah!" dedi. Allah Rasulü: "Evet, nefsim 
kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, bu 
fethin ta kendisi!" dedi (Taberî). 

3 Bir önceki âyette "Biz" olarak geçen öznenin 
burada "Allah" olarak yer alması şöyle açıklan- 
mıştır: Allah zaferi sebeplerle icra eder, bağışı 
ise doğrudan yapar (Âlûsî). Zaferin sebeplerin- 
den biri de 4. âyette zikredilen kalp sükuneti- 
dir. 

4 Zımnen: Eksiklerini tamam edecek, azım 
çoğa sayacak. Ayrıca ümmetin peygamber 
tasavvuru inşa ediliyor: Yönetim ve 
içtihatlarında kusurlara ve hatalara açık; 
Allah'tan aldığı vahyi iletme konusunda sadık, 
masum ve masun. (Bkz: 47:19 ve 40:55, not). Bu 
"hatalar" ile, Tevbe sûresinin 43 ve 108. âyet- 
lerinde örnekleri görüldüğü gibi, liderliğe iliş- 
kin içtihat hataları kastedilmiş olsa gerektir. 

5 Zaferi zorbalar da elde eder. Asıl olan zehir- 
lenmemiş saygın bir zafer elde etmektir. 

6 Sekînet için bkz: 9:40, not. İç savrulma ihti- 
malini ortadan kaldıran bir dinginlik halini ifa- 
de eder. İnsanın direnç ve kararlılığını yok eden 
kasırgaları "bıçakla" kesmiş gibi dindirdiği için 
sikkîn (bıçak) kökünden türetilmiştir. 



7 Bkz: 1. âyetin notu. 

8 Göğün ve yerin orduları: Hz. Nuh'un yardımı- 
na koşan bulutlar, Hz. Hûd'un yardımına koşan 
rüzgar, Hz. ibrahim'e yardım eden ateş, Hz. 
Musa'ya yardım eden su... Hepsi Allah'ın ordu- 
larıdır. 

9 Bir sonraki âyet, bu ilâhi bilgi ve hikmetin ne 
olduğunu ifade eder. 

10 Lafzen: "Allah hakkında suizanna kapılan". 

11 Yani: "bir örnek, bir model" (Krş: 33:45). Sa- 
dece Nebi değil, her insan şahittir. Yaratılmak, 
tanık olmaktır. İnsan bu âleme sahip olmak 
için değil, şahit olmak için gelmiştir. 

12 Veya kelimenin iki kök anlamından diğerine 
nisbetle: "O'nu yüceltesiniz" [Mekâyîs). Krş: 
"Siz Allah'ı(n davasını) desteklerseniz Allah da 
sizi destekler" (47:7). Bu ve bir sonraki zamirin 
Allah Rasulü'nü gösteriyor olması da müm- 
kündür. Bu durumda, "Allah ve O'nun melek- 
leri Peygamber'i desteklerler,- ey iman edenler, 
siz de onu destekleyin ve tam bir teslimiyyele 
(onun örnekliğine) teslim olun" (33:56) emriyle 
bu emir arasında bağ kurulabilir. Tercihimiz 
âyetin iç bütünlüğüne dayanmaktadır. 



*^^^ 



CÜZ 26 



*¥^3^* 



48 / FETtH SÛRESİ 



-*3£3* 



1019 



ı . >,v* , -. 






LU >İl_llî ls^Â\j LİII^l Hili. 



^'.J^l 



> 1 JU 



İ- „,, > ' " ' $ ' * ' o s ' <* ^ 

lil ü_jii>»^J! Jjil_IL |û|f Cs_o»-j Oj^ ^ ul^=» j *Lîj 



uıu< 



^ .S o - o ■-''1'' /.,'' •- S ['|-'.lC-- >,° -'-lifi 



•M ^i ü^ "^ ı>^ ji îiîjiJLiS jî öjJçjZ 



10 Sana biat edenler gerçekte yalnız Al- 
lah'a biat etmişlerdir: Allah'ın (yardım) 
eli, onların (biat için kenetlenen) elleri 
üzerindedir: 1 Bundan böyle kim ahdin- 
den dönerse, iyi bilsin ki o sadece kendi 
aleyhine dönmüş olur; kim de Allah'a 
verdiği ahde sadık kalırsa, O ona muhte- 
şem bir ödül ihsan edecektir, 

11 Geride kalan bedeviler, "Mallarımız 
ve çocuklarımız bizi (sana katılmaktan) 
alıkoydu; artık Allah'tan bizim için af di- 
le!" diyecekler. Onlar kalplerinde olma- 



yan şeyi dile getiriyorlar. 2 

De ki: "Peki, şayet Allah size bir zarar 
vermeyi veya bir yarar sağlamayı dilemiş 
olsa, O'nun sizin için takdir ettiği şeye 
kim engel olabilir? 3 Elbette hiç kimse! Ki 
zaten Allah yaptıklarınızdan ayrıntısıyla 
haberdardır. 

12 Aksine sizler, Rasul'ün ve mü'minlerin 
bir daha asla ailelerine kavuşamayacakla- 
rım zannetmiştiniz; ve böyle düşünmek 
size pek cazip görünmüştü. İşte böyle ber- 
bat bir zanna kapıldınız da, sonunda kredi- 
si tükenmiş 4 bir toplum olup çıktınız. 

13 Ama kim Allah ve Rasulüne inanmaz- 
sa, iyi bilsin ki Biz inkarcılar için kışkır- 
tılmış bir ateş hazırlamışızdır. 

14 Göklerin ve yerin hükümranlığı Al- 
lah'a aittir,- O dilediğini bağışlar, dilediği- 
ni de cezalandırır: 5 Ama Allah zaten tar- 
ifsiz bir bağış, eşsiz bir merhamet 
kaynağıdır. 

15 Yakın gelecekte, ganimet vaad eden 
bir savaşa çıktığınızda, 6 (şimdi) geride ka- 
lanlar "Bırakın bizi de arkanızdan gele- 
lim!" diyecekler; Allah'ın sözünü (böyle- 
ce) değiştirmek isteyecekler. 7 

De ki: "(Bu kez) asla bizimle gelmeyecek- 
siniz; böyle olacak, (zira) Allah daha önce 
(ganimet hakkında) konuşmuştu." 8 

Bunun üzerine onlar "Asla, aksine siz bi- 
zi çekemiyorsunuz" diyecekler. Yoo, bi- 
lakis onlar kıt anlayışlı kimselerdir. 9 



1 Zımnen: Onlar Allah davasına yardım için 
söz verdiklerinde bilsinler ki, Allah da onlara 
yardım edeceğine söz vermiştir (Krş: 47:7 ve 
22:38). Bu büyük müjdeye sebep olan biate 
"Rıdvan Biati" adı verildi. Hz. Osman'ın öldü- 
rüldüğü haberi gelince Rasulullah kanlarının 
son damlasına kadar çarpışacaklarına dair biat 
istedi. Vehb b. Muhsan adlı sahabi "Uzat elini 



biat edeyim ya Rasulallah!" dedi. "Ne üzerine 
edeceksin?" diye sordu Allah Rasulü. Sahabinin 
cevabı kısa ve netti: "Kalbinde ne varsa onun 
üzerine!" O gün devesinin altına saklanan bir 
kişi dışında herkes biat etti. Allah da onların 
dostluklarını kabul etti (Taberî ve îbn Kesir). 

2 Tevbe ve istiğfar kalbin yönelişidir. Burada 
sözü geçen bedeviler, işledikleri hatadan dolayı 



1020 



»N^N* 



48 / FETİH SÛRESİ 



*¥^3$^4* 



CUZ26 



yürekten pişmanlık duyup Allah'a yönelmedi- 
ler. Tevbede kalbin Allah'a karşı duruşunu 
önemsemediler. Onun yerine imajı öncelediler. 
Rasulullah'tan kendileri için Allah'tan af dile- 
mesini istmelerinin altında yatan gerçek sebep 
buydu. Dilleriyle Rasulullah'tün istedikleri is- 
tiğfarın kalplerinde bir karşılığı yoktu. Bu âyet 
her çağda imaya yatırım yapanları imana yatı- 
rım yapmaya davet etmektedir. 

3 Burada, Medine-Mekke arasındaki bir müca- 
deleden Mekke'nin galip çıkacağını varsayan 
Bedevi kabilelere Hz. Peygamber'in ağzıyla 
zımnen şu söyleniyor: Hadi beni ikna ettiniz ve 
sizin için af dilendim, fakat Allah'ı nasıl ikna 
edeceksiniz? Allah'ın sizin için takdirini benim 
sizin için af dilenmem belirlemez, sizin davra- 
nışlarınız belirler. 

4 Bur için bkz: 25:18, not. 

5 Affının ve azabının bir sebebi ve ilkesi yok 
mudur? Elbette vardır ve bu ibarenin bağlamın- 
da yer alan tüm insan eylemleri onun dileyece- 
ği affın ya da azabın sebebidirler. 

6 Lafzen: "Ganimet almak için yola koyulduğu- 
nuz zaman". Hudeybiye'den üç ay sonra ger- 
çekleşen Hayber seferi ve alman başarılı sonuç 



mucizevi bir ihbar olarak duyurulmaktadır. 

7 Veya: "Allah'ın emrine muhalefet edecekler". 
Tebdil'in böyle fiili bir karşılığı vardır (Bkz. 
2:59'a ilişkin Râzî'nin naklettiği Ebu Müs- 
lim'in yorumu). Buradaki "Allah'ın sözü" ile 
savaş ganimetlerinin Allah'a ve Rasulü'ne ait 
olduğunu ifade eden Enfâl 1 ve onu detaylandı- 
ran 41. âyet kastedilse gerektir. Düşman ordu- 
sundan geriye kalan serveti ele geçirenin kişisel 
malı sayan geleneksel ganimet anlayışı, savaş 
ahlâkım yok ediyor, gözünü ganimet hırsı bü- 
rümüş kural tanımaz savaşçıları ölüm makine- 
si haline getiriyordu. Vahiy, ganimet için savaş 
yerine iman, adalet ve özgürlük için savaşı yer- 
leştirdi (Bkz: 2:193). 

8 Parantez içi açıklama, zımnen yasağın sadece 
Hayber'le sınırlı olduğunu ifade eden 16. âyete 
dayanmaktadır. Vahyin bu konuda söyledikle- 
riyle ilgili bkz: bir önceki not. 

9 Âyet insanlıkla yaşıt iki tavrı ele alıyor: Arı- 
lar ve sinekler; yani üretenler ve tüketenler. Bi- 
rinci tavrı Rıdvan biatine katılanlar, ikinci tav- 
rı savaştan kaçıp ganimete koşanlar temsil edi- 
yor. 



"*^3S^* 



CUZ26 



»N^ss* 



48 / FETİH SÛRESİ 



*£s3£sf 



1021 



MEN 



ıT 1 ? Ji 1 fi-* J^O^te-l» vlj-^^l S" S^^ lP 

ljş-l <ül ~£=jjJj I_ja-Ju OU O jı.l .,.; jl <vf>_jIıUj «UJ_A 

# '*'.,.* .*.,, ' ,-. . ,>,',, ,' .*,,, » „ I „ , 

^ J £j-^- ^J*^ 1 c»- 1 * ^ J ^H*- <jr-^ 1 cA* J-4J ©< 
3j^«_-İJI Cjü ~_iAj_JJ<JUJ il ^-J-oj^dl ,j— S- 4İSİ ^— *5j XJL1 

-■ -- ^ ^ - " t? 



ûjjfc , 



j*SoJ^;J J^JU^aJJ Âj! j j , !f T< jjj „JxIfr .fU-ll (_£«bl tlöSj 

* ., ı' s , ' - - 5 ' .o.-* ı 



16 Geride kalan şu bedevilere de ki: "Ge- 
lecekte ezici gücü olan topium(lar)la mü- 
cadeleye çağrılacaksınız; 1 onlarla (sonu- 
na dek) savaşacaksınız ya da onlar teslim 
olacaklar. îşte siz eğer bu çağrıya uyarsa- 
nız, Allah size güzel bir karşılık verecek; 
yok eğer şimdi 2 yaptığınız gibi geri durur- 
sanız, O sizi umduğunuzdan mahrum bı- 
rakarak terkedilmişliğin şiddetli acısını 
tattıracaktır. 3 

17 Gözleri görmeyene, ayağı sakat olana 
ve hastaya (Allah yolunda savaşamadığı 



için) bir sorumluluk yoktur,- ama kim Al- 
lah'a ve Rasulü'ne itaat ederse, onu taba- 
nından ırmaklar çağlayan cennetlere ko- 
yacağız, kim de yüz çevirirse elim bir 
azab ile cezalandıracağız. 4 

18 DOĞRUSU Allah, o ağacın altında sa- 
na biat edenlerden razı olmuştur; üstelik 
O onların kalbinden geçenleri de bilmek- 
teydi; işte bu yüzden onlara iç huzuru in- 
dirdi ve kendilerini yaklaşan bir fetihle 
ödüllendirdi; 19 bir de elde edecekleri sa- 
yısız ganimetle... 5 Ve zaten Allah her 
işini mükemmel yapar, her hükmünde 
tam isabet kaydeder. 

20 Allah size elde edeceğiniz daha bir çok 
ganimet vaad etti: nitekim O size olan bu 
ikramını öne almış ve insanların elini 
üzerinizden çekmiştir ki, hem mü'min- 
ler için bir belge olsun, hem de sizi dos- 
doğru bir yola yöneltsin. 

21 Ama bir diğer (ikramı) daha var ki, 
onu sizin havsalanız almasa da, 6 Allah 
onu (sonsuz ilmiyle) kuşatmıştır: ve za- 
ten Allah'ın kudreti her şeyin üstünde- 
dir. 

22 Eğer inkârda direnenler size karşı sa- 
vaşırlarsa, arkalarını dönüp kaçacaklar, 
ardından da ne samimi bir dost, ne de 
sağlam bir destekçi bulacaklardır. 23 Al- 
lah'ın sünneti geçmişten bu güne hep 
böyledir: ve sen Allah'ın sünnetinde bir 
değişme bulamazsın. 7 



1 Daha sonra Bizanslılar ve Farslarla, yani döne- 
min süper güçleri ile yapılan savaşlara dair mu- 
cizevi bir ihbar. Benzer bir ihbar Rûm sûresinin 
girişinde de yapılmaktadır (Bkz: 30:1-5). 

2 Lafzen: "daha önce". 

3 Lafzen: "elim bir azaba çarptıracaktır". Çevi- 
rimizin gerekçesi için bkz: 22:25 ve 25:69, not- 



lar. 

4 Zımnen: Meşru mazeret sadece yükümlülüğü 
kaldırmaz, o şeyin sevabından mahrumiyeti de 
kaldırır. 

5 Bu müjde listesinin ilk sırasını Hayber'in fet- 
hi oluşturuyordu ve arkası çorap söküğü gibi 
geldi. Allah Rasulü vefat ettiğinde Kur'an'm 



1022 



-«^^^^*- 



48 / FETİH SÛRESİ 



*fs=3£N* 



CUZ26 



hükmetiği topraklar Batı Avrupa büyüklüğüne 
ulaşmıştı. Sonraki bir kaç on yıl içinde sınırlar 
doğuda Asya steplerine ve Hind-Çin sınırına, 
kuzeyde Kafkaslar'a ve Anadolu'ya, Batı'da 
Akdeniz'e, güneyde okyanusa dayanmıştı. Bu 
fetih Endülüs eliyle Fransa'nın Prenelerine, 
Osmanlı eliyle Viyana'ya, Babürşahlar eliyle 
Hind altkı tasma, müslüman tüccarlar eliyle 
Malay, Endonezya ve Java adalarına kadar 
götürülecektir. 

6 Bu yukarıdaki "öne alınmış" dünyevi ikra- 



mın habercisi olduğu uhrevi ikram olsa gerek- 
tir: "İşte, yapageldiklerinden dolayı bir mükafat 
olarak, onları cennette ne türden göz 
kamaştırıcı sürprizlerin beklediğini kimse 
hayal dahi edemez" (32:17). 

7 Allah'ın sünneti: "Mutlu son sorumlu davra- 
nanlarındır" (7:128). "Bir toplumun bireyleri 
kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah da o 
toplumun gidişatım değiştirmez" (13:11). Ve 
"İnanıyorsanız, mutlaka en üstün olan siz olur- 
sunuz" (3:139). 



*fZ^~4« 



CÜZ 26 



*N^4* 



48 / FETİH SÛRESİ 



*fs^Ss^ 



1023 



•>«GN 



O jJ-«j-» J !—=-_> *^>!j Aİ^ jUlo üt Û_j£=um> ^j^JIj 

^jJü'ı jii i] ıİJİÇıiS.^ ijjiS' jiJüi UîliJ 
İı j/ıl iluUJı U*i al^üt i^^ü ^s \/Jk=> 

^ J* ^ -j ^ 



24 Sizi onlara galip getirdikten sonra, 
Mekke vadisinde onların ellerini sizden 
ve sizin ellerinizi de onlardan çeken 
O'dur: 1 ve zaten Allah yaptığınız her şeyi 
görmektedir, 

25 (Doğrudur), inkârda direnenler, sizi 
Mescid-i Haram'a girmekten alıkoyanlar 
ve kurbanlarınızın yerine ulaşmasını en- 
gelleyenler hep onlardır; ama keşke şu is- 
temeden (haklarını) çiğneme ve bilmeden 



kendileri yüzünden büyük bir yanlışa düş- 
me ihtimaliniz bulunan, üstelik henüz ta- 
nımadığınız mü'min erkekler ve kadınlar 
(Mekke'de) olmasalardı; 2 Allah dilediğini 
rahmetiyle kuşatmak için böyle yapti; 3 
eğer onlar seçilip ayrılsaİardı, elbet onlar 
içerisinden küfürde direnenleri (sizin eli- 
nizle) şiddetli bir cezaya çarptırırdık. 4 

26 Hani, inkârda direnenlerin kalbini 
malum gurur -cahiliyye gururu- doldu- 
rurken, 5 Allah, Elçisine ve mü'minlere iç 
huzuru bahşetmiş ve onların sorumlu 
davranma sözüne sadık kalmalarını sağ- 
lamıştı: zira onlar buna fazlasıyla lâyık 
ve ehil idiler; ve zaten Allah da her şeyi 
hakkıyla bilendi. 

27 DOĞRUSU Allah, gördüğü rüyayı ger- 
çekleştirmek suretiyle Elçisini tasdik et- 
miştir: 6 Elbet Allah dilerse Mescid-i Ha- 
ram'a güven içerisinde, başlarınız tıraşlı 
veya kısa kesilmiş olarak ve asla korkuya 
kapılmadan gireceksiniz: 7 çünkü O sizin 
bilmediğinizi bilmektedir ve bundan ayrı 
olarak yakında gerçekleşecek bir fetih 
takdir etmiştir. 

28 O Elçisini doğru yol rehberliği ve hak 
din ile göndermiştir ki, bu dini diğer tüm 
(batıl) dinlere üstün kılsın: işte (buna) şa- 
hit olarak Allah yeter. 



1 Yani: savaşı önleyen. Burada şöyle bir soru ak- 
la gelebilir: Allah kâfirlerin elini mü'minlerin 
üzerinden çekti. Peki, mü'minlerin elini kâfir- 
lerden niçin çekti? Cevabını bir sonraki âyet 
veriyor. 

2 Zımnen: O zaman Allah sizin elinizi onlar 
üzerinden çekmezdi (Bkz: bir önceki not; ayrıca 
krş: Zemahşerî ve Râzî). 

3 Yani bu mevcut durum da hikmetsiz değildi. 
Hem Mekke'de yerleşik mü'minleri korumak 



için, hem de günü gelince Mekkelilerin gönlü- 
nü İslâm'a açmak için. Bu âyet, Medine'deki 
Müslümanların hicret etmeyen mü'minlerden 
sorumlu olmadıklarını söyleyen Tevbe 
sûresinin 72. âyetini dengeler. Orada hicret 
özendirilirken burada henüz hicret etmemiş 
mü'minlerin can güvenliği korunmaktadır. 

4 Mekke'deki bu kişiler Velid b. Muğire'nin oğ- 
lu Velid, Seleme b. Hişam, Ayaş b. Ebi Rebia, 
Ebu Cendei, Ebu Basîr, Ümmülfadl, Kulsum bt. 



1024 



•İ3S3S 35 !* 



48 / FETİH SÛRESİ 



»i^est^fo 1 



CUZ26 



Ukbe b. Ebi Muayt gibi müminlerdi (Ibn Aşur). 
"Henüz tanımadığınız" buyuruluyor, çünkü 
her an yeni ihtidalar oluyordu. Bunlar kendile- 
rini gizliyorlardı. Bunların sayısının hayli ye- 
kun tuttuğunu Ebu Cendel ve Ebu Basir'in sahil 
yolundaki karargahlarının bir yıl dolmadan 
Mekkelileri dehşete düşürecek sayıyı bulmala- 
rından çıkarabiliriz. 

5 Cahiliyye gururunun arkasında ird adıyla bili- 
nen ünlü "cahiliyye şeref sistemi" yatıyordu. 
İslâm'dan önce tüm düzen bu sisteme göre işli- 
yordu. Efendi-köle, kadm-erkek, eşraf-avam 



arasındaki ilişkiler hep bu sisteme göre tanzim 
ediliyordu. Bu sistemde bir ferdin (adi, efdal, 
'ayn ve a'yân gibi şeref mertebeleri geçerek 
yükselmesi mümkündü. Bu sistemin en teme- 
linde yatan değer ise murûet (mürüvvet) idi. 

6 Rasulullah'ı Hudeybiye antlaşmasıyla sonuç- 
lanan sefere çıkaran rüya buraya kadar gerçek- 
leşmiştir. Gerisinin gerçekleşmesi bir yıl sonra- 
ya ertelenerek mü'minlerin kalbi sulanmıştır. 

7 İnşaallah, Allah yokmuş gibi konuşmamanın 
anahtarıdır. Hayatı, Allah'ı akılda tutarak plan- 
lamanın ifadesi. 



♦f ^O^-j ^ 



CUZ26 



-*^3S^*~ 



48 / fetih sûresi 



*N£^M* 



1025 






u!^v?jj <«! /ya ;>W23 l)_JaX-*j IJj>t_-*u U ±Bi'. ı sa j (vgJjJ f*4^-u 

Jil Jlpj jUSü! ^vfJ iâ-JuJ HjJJl t »-^- 3 H <5j-w« ^1p (^^w*l* 
* ^ * s- f s *• 

|«| Uı-JaP (r^-9 ûyâJuı j^A-a oL^W2Jİ i jJLfc£-J ^ J-*-*^ (ji"-^ 



19 Muhammed Allah'ın Elçisi'dir 1 ve 2 
onun safında olanlar, hakkı inkâr edenle- 
re karşı kararlı ve ödünsüz, birbirlerine 
karşı ise çok merhametlidirler. Onları 
hep rüku ve secde halinde Allah'ın ke- 
rem ve rızasını ararken görürsün,- 3 onla- 
rın nişanları yüzlerindeki secde izleridir. 4 
Bu onların Tevrat'taki temsilidir. 5 Bir de 
onların İncil'deki temsili var: Onlar filiz 
vermiş tohum gibidir,- derken (Allah) o fi- 
lizi güçlendirir ve kalmlaştırır ki kökü 
üzerine dimdik dursun da üreticiyi sevin- 
dirsin. 6 Böylece O, hakkı inkâr edenleri 
de kinlerine mahkûm etmiş olur. (Ne ki) 
Allah onlardan 7 iman eden ve ıslah edici 
eylemler ortaya koyanlara limitsiz bir ba- 
ğış 8 ve büyük bir ödül vaad etmiştir. 



1 Hudeybiye'de akdedilen antlaşmanın "Bu Al- 
lah'ın Rasulü Muhammed'in Mekkelilerle ak- 
dettiği antlaşmadır" [haza mâ saleha 'aleyhi Ra- 
sulullah ehle Mekke) başlığındaki "Allah'ın Ra- 
sulü" ifadesini sildiıen Mekke elçisi Süheyl b. 
Amr'm şahsında tüm inkarcılara verilmiş za- 
manlar ve mekânlar üstü ilâhi cevap. 

2 Vay başlangıç değil de atıf olarak alındığında 
anlam şöyle olur: "Muhammed Allah'ın Elçi- 
si'dir, onun safında olanlar da.." İbn Aşur 
"onun safında olanların" elçiliğini Yâsîn 14'te 
geçtiği gibi "elçinin elçileri" olarak yorumlar. 
Musa Camllah ise bu okuyuştan yola çıkarak 
Muhammedi risaletin bütün bir ümmete miras 
kaldığı, İslâm ümmetinin diğer ümmetlerin hi- 
dayet 'elçisi' olduğu sonucuna ulaşır. Âyetin 
devamında eşiddâ've ruhamâ' kelimelerini hal 
olarak mansup okuyan kıraattan yola çıkarak, 
bu meziyetlerin ümmetin tümüne şamil oldu- 
ğu yorumunu yapar [Kitabu's-Sünne, s. 69). 

3 Yani: "namazda"; veya: "Allah'a karşı boyun 



eğmiş ve O'na tam teslim olmuş bir halde". Rü- 
ku ve secdenin temsil ettiği hali içe sindirmiş 
olarak... 

4 "Secde izinden" kasıt Mücahid'in Ibn Ab- 
bas'tan naklettiği gibi, alında oluşan "nasır" de- 
ğil, "kişiliği, tavrı, duruşu, ahlâkı ve seciye- 
si "dir (Taberî). 

5 Mevcut haliyle Eski Ahid'de buna en yakm 
ifade Tesniye 33:l-3'tür. 

6 Bkz: İncil, Matta, 13:3. İmam Malik'in ilginç 
bir anekdotu vardır: Fetih için Suriye'ye giren 
sahabeyi gören bölge Hıristiyanları, "Bu insan- 
larda, İsa'nın havarilerinden ve onlara ilişkin 
haberlerden daha değerli bir şeyler var" derler 
ve teslim olurlar (İbn kesir). 

7 Buradaki minhum ile mü'minlerin kastedildi- 
ği söylenmiştir (Taberî). Fakat hakkı inkâr 
edenlerin içinden iman edenlerin kast edilmiş 
olması bağlama daha uygundur. 

8 Çevirimiz için bkz: 22:50, not. 



■«■C^SS^T*"- 



49. HUCURÂT SÜRESİ 



►^38^ 



H 



aneler, odalar" anlamına gelen adını 4. âyetinden alır. Baştan beri 
bu isimle anılmıştır. 



Sûre Medine'de inmiştir. 4. âyet Temimoğulları heyetinin ziyaretine atıftır. 
Bu olay ''elçiler yılı" adı verilen 9. yılda gerçekleşmiştir. 6. âyetin inişine 
neden olan olayın kahramanı ise Fetih/ten sonra Müslüman olan bir isim- 
dir. Bu veriler sûrenin en erken 8. yılda indiğini gösterir. Sondan üçüncü 
sûredir. 

Sûrenin ana konusu, İslâm cemaatinde insan ilişkileridir. "Ey iman eden- 
ler!" hitabının beş kez yer aldığı sûre, baştan sona insan ilişkilerinin üze- 
rinde yükseldiği etik ve estetik değerlerden, ahlâk ve edebe dair ilkelerden 
söz eder. Önce Allah Rasulü ile sahabe arasındaki ilişkileri ele alır. Hz. Pey- 
gamberin şahsında hayatın değişik alanlarında onun mirasım üstlenen oto- 
ritelere karşı saygıyı öğütler (1-5). Ardından İslâm cemaatinin kendi birey- 
leri arasındaki ilişkileri ele alır. Yalan haber üreten ve taşıyanları, İslâm ce- 
maatinin güvene dayalı yapısını tehdit eden tehlikeli unsurlar olarak 
işaretler. 

Bu tür problemlere karşı en büyük tedbir iman kardeşliğidir: "Mü'minler 
kardeştir!" (6-10). Kardeşin kardeşi küçük görmesi, alaya alması, aşağılama- 
sı ve küçük düşürmesi bizzat kendine haksızlıktır (11). Bütün bu ahlâkî za- 
afların arkasında yatan neden ise suizandır. Kötü zannm sonucu olan arka- 
dan çekiştirme hastalığı manevî bir yamyamlık olarak takdim edilir (12). 
İman kardeşliği' ilkesinden yola çıkılarak söz, en geniş kardeşlik zemini 
olan 'insan kardeşliğine' getirilir. İşte o evrensel ilke burada yer alır: "Elbet 
Allah katında en üstün olanınız, en sorumlu davrananmızdır" (13). 

İddia halindeki imanla isbat edilmiş iman arasındaki farka tarihsel bir ör- 
nek gösterildikten sonra, söz pazarlıklı imanın tezahürü olan "Allah'a din 
öğretmeye" getirilir (14-16). Kur'an'a göre iman ve teslimiyet, kişinin Al- 
lah'a değil kendisine yaptığı en büyük iyiliktir: "Onlar Müslüman oldular 
diye seni minnet altına almaya kalkıyorlar. De ki: Müslüman olduğunuz 
için bana lütuf ta bulunduğunuzu sanmayın; bilakis, eğer sadâkat gibi bir er- 
deme sahipseniz, sizi doğru yola yönelttiği için asıl siz Allah'a minnet borç- 
lusunuz!" (17) Kıraat okullarının hepsi sûreyi 18 âyet olarak sayar. 



CUZ26 



*^^N* 



49 / HUCURÂT SÛRESÎ 



-*^3^^~- 



1027 



> A Lj;L1 



ol jAjxİS 



>j3^ 



9val 



ı -ti'' t >-■.«' •* , ' s * Os , -* -S fcl t •' •* ı "' Mil -"*| I' 

ijajIj 4J^™*-uj_5 «Uiı ^Jj j j-*-j l^aJUij jy Ij^-"* .yJUİ L_&j! u 
\y3>J> 1 \^Xa\ ( 2j-jJÜ1 tgjl Lj Çj) />_JIp s_;_<ı — »ı <Ut öl 4İ1İ 

. , X 0H&, * t.-'' 1 * .'"-'',.'' /( "İt ''' l" ıı t ** ''l 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 

1 SÎZ ey iman edenler! Asla Allah'ın ve 
Elçisinin önüne geçmeyin 1 ve sorumlu 
davranın: çünkü Allah her şeyi işitir, her 
şeyi bilir! 

2 Siz ey iman edenler! Sesleriniz Peygam- 
ber'in sesini bastırmasın! Birbirinizle ba- 
ğıra çağıra konuştuğunuz gibi onunla da 
bağıra çağıra konuşmayın ki, siz farkında 
olmadan iyilikleriniz boşa gitmesin! 2 

3 Hani şu Allah Rasulü'nün yanında ses- 
lerini kısanlar var ya; işte onlar Allah'ın 
kalplerini sorumluluk bilinciyle (donata- 
rak) sınadığı kimselerdir: 3 onlar için sı- 
nırsız bir bağış ve büyük bir ödül vardır. 

4 Ne var ki sana hanelerin berisinden 4 
seslenenler de var,- onların çoğu kafaları- 
nı kullanmazlar. 5 -— > 



1 Veya ikinci bir tümleç takdiriyle: "Allah'ın 
ve Elçisinin görüşlerinin önüne (kendi görüşle- 
rinizi) geçirmeyin" (Krş: 33:36). Yani, konumu- 
nuzu bilin. Elçi ile birlikte Allah'ın zikredilme- 
sini Elçi'ye itaatin Allah'a itaat olduğunu söyle- 
yen âyetin ışığında anlamak gerekir. Fakat Al- 
lah ile Elçi'nin vavile bağlanmasındaki incelik 
de unutulmamalıdır: İki isim vav ile bağlanırsa 
bu ikisi arasındaki mahiyet ve cevher farkına, 
fâ ile bağlanırsa cevher birliğine rağmen nitelik 
ve araz farkına delalet eder. Katade'ye göre âyet 
"Keşke falanca konuda şöyle bir âyet inseydi" 
diyenleri uyarmaktadır (Taberî). 

2 Ağır işittiği için yüksek sesle konuşan Sabit 
ibn Kays bu âyetle kendisinin kastedildiği ka- 
naatiyle "ben cehennemliğim" diye kendisini 
evine hapsetmiş, fakat durumu öğrenen Hz. 
Peygamber, "Hayır, o cennetliktir" diyerek Sa- 



bit'in âyete getirdiği lafzi yorumu reddetmiştir 
(Buhârî ve Müslim). Bu âyet, 1. âyetin devamı 
mahiyetindedir. 

3 Takva ile donatarak sınamak, "sınavı geçecek 
donanıma kavuşturmak" demektir; tıpkı aklı 
bilgiyle donatıp sınava sokmak gibi. Zımnen: 
Allah size olan lutfunu, imtihandan muaf tut- 
mak yerine imtihanı verebilecek bir donanıma 
kavuşturarak gösterdi. 

4 Min sanıldığı gibi zait değildir. Yer a' zarfına 
"her yönün ötesinden" mânası katar (Krş. 
59:14). 

5 Tüm zamanlardaki 'bedevi' aklın atıl ve pasif 
niteliğine dair bir ifade. Kur'an örnek bir olay 
üzerinden muhataplarını bedevilikten medeni- 
liğe çağırıyor. Bu, aynı zamanda nezaket ve gör- 
gü kurallarının insan ilişkilerindeki önemine 
bir atıftır. 



^^^ 



1028 



*fS3£34* 



49 / hucurât sûresi 



•N^Ss* 



CUZ26 



< — 5 Ama eğer sen kendilerine çıkıp ge- 
linceye kadar sabretselerdi, elbet bu ken- 
dileri için daha hayırlı olurdu: 1 ne ki Al- 
lah tarifsiz bağışlayandır, eşsiz merhamet 
kaynağıdır. 

6 SÎZ ey iman edenler! Sorumsuzun 2 bi- 
ri size (önemli) bir haberle geldiğinde 3 
durup gerçeği araştırın; değilse, isteme- 
den birilerini rencide eder, ardından da 
yaptığınızdan pişmanlık duyarsınız. 4 

7 Ve aklınızdan çıkarmayın ki aranızda 
Allah Rasulü var ; eğer o her işte size uy- 
saydı, kesinlikle haliniz harap olurdu. 5 

Lakin Allah size imanı sevdirdi ve onu yü- 
reklerinizde güzeli eştirdi; 6 yine O size ha- 
kikati inkârı, sorumsuz davranmayı ve (iyi 
olana) karşı çıkmayı çirkin gösterdi. 

İşte onlar doğru tarafa yönelenlerdir 8 Al- 
lah'ın lutfu ve nimeti sayesinde: zaten Al- 
lah her şeyi bilir, her hükmünde tam isa- 
bet kaydeder. 

9 Şu halde mü'minlerden iki gurup çarpı- 
şırsa, aralarını bulun,- fakat bir taraf diğeri- 
nin hakkına saldırırsa, siz de o haksız taraf 
ile Allah'ın emrine dönünceye kadar siz de 
onunla çarpışın; ama eğer (saldırganlıktan) 
vazgeçerse, tarafların arasını adaletle ayı- 
rın ve (bunun için gerekirse) fedakârlıkta 
bulunun: çünkü Allah (barış için) fedakâr- 
lık edenleri sever. 7 

10 Sadece mü'minler kardeştirler; 8 öyley- 
se kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Al- 
lah'a karşı sorumlu davranın ki, O'nun 
merhametine mazhar olasınız! 9 



H£5H 



jyıs- <üllj-*gJ \j^ o^i (H^l ÇJ** t-^ 'A*-* N Jİ -rJ 

oJS_5j^J_Jİİ ^ "^-ijj ÜUJİİ çS^\ ı_~-^>- *ii\ /jSÜ_J/»î_L«J 
V ^ ,, T , J* «^ a } a f * 

,„ - , , ,, , .,1 ,İ,. , i , * . - 

^ ülülb ülj@fv^=ı>- (vjü- <ÜSİJ i«-«Jj <iii ^yı ">Ua3 

^ylfr Ls^j^>-1 c~Ju jlî l«^,:,.,; l^jsü-rf'U IjJujüI /^u^J! 

oîls 0U <İS\y>\ Jj î^-iS ^ ^^ ^ S^bUs cS^İVl 

jJa — JLJi cl^uÜI o\ lj),İa gl^ J-UJb U^llŞ İ^JLİ»U 

' * Mı ^ * 



® 






11 SİZ ey iman edenler! Hiçbir kişi ve 
zümre bir diğer kişi ve zümreyi alaya alıp 
hor görmesin: belki diğerleri berikilerden 
daha değerli olabilirler. Yine bir kısım 
kadınlar da diğerlerini (böyle) görmesin- 
ler: ötekiler onlardan daha değerli olabi- 
lir. Asla birbirinizi 10 itibardan düşürmek 
için karalamayın ve (kötü) lakaplar taka- 
rak yaralamayın: iman ettikten sonra sa- 
pıklıkla anmak-anılmak ne berbat bir 
şey! 11 Ve kim (bu tür davranışlardan) piş- 
manlık duyup vazgeçmezse, işte zalim 
olanlar onlardır. 



1 Zımnen: Ey ümmet-i Muhammed! Önderleri- 
nize (imam) gösterdiğiniz saygı, aslında kendi- 
nize gösterdiğiniz saygıdır! Hayatlarını size 
vakfeden ulema ve ümera gibi önderlerin za- 
man yönetimini ifsat etmeyin! 



2 Fasık, benzer bağlamlarda muttaid'nin zıddı 
olarak "sorumsuz" anlamına kullanılmıştır 
(Krş: 9:24, not). Bu tür bir hareket, 1. âyetteki 
"sorumlu davranın" emrinin karşısında yer al- 
maktadır. 



CUZ26 



*^3S^* 



49 / HUCURÂT SÛRESİ 



«f 5 ^^* 



1029 



3 Âyette bi-haberin denilmiyor, bi-nebein 
deniliyor. Haber önemli önemsiz her şeydir. 
Fakat nebe' sadece önemli olan haber için kul- 
lanılır; sahibi için değerli olan, sonuçlarıyla 
sahibim sevindiren veya üzen haber... 

4 Örnek olaydan yola çıkarak zımnen: İslâm ce- 
maatinin şeref ve itibarını örseleyecek haberle- 
re karşı uyanık olun! Olumsuz haberlere inan- 
maya yatkın hastalıklı tavırlar göstermeyin! 
Günümüze mesaj: Medyalar tarafından 
kolaylıkla gözü boyanabilen ahmak bir güruh 
olmayın! 

5 'Anittum için bkz: 9:128, not. 

6 Dinin temeli sevgidir, çatısı da öyle. iman 
ağacının kökü sevgidir, meyvesi de öyle. Bura- 
daki türden, bir tohum gibi gelişip büyüyen 
sevgiye hubb, muhabbetin ürünü olan iman ve 
amele karşılık olarak Allah'ın verdiği sevgiye 
vudd diyor Kur'an: "İmanda sebat eden ve o 
imanla uyumlu bir hayat yaşayan kimseler var 
ya: o sonsuz rahmet kaynağı onlar için sonsuz 
bir sevgi var edecek" (19:96; ayrıca: 19:96, not). 

7 Kist: Binası tek olup birbirine zıt iki anlama 
gelen kelimelerdendir. Kist, "hakkı tahsil et- 
mek", kast "haktan yüz çevirmek" tir (el-'udûl 
'ani'l-hak). Kıstın anlam alanına kendi hakkın- 
dan yüz çevirmek, yani "hakkından feragat et- 
mek" de dahildir. Burada tam da bu mânaya ge- 



lir. Aynı kelime Allah için kullanıldığında hak 
ettiğinden fazlasını vermek veya kulu üzerinde- 
ki hakkından feragat etmek mânasına gelir 
(Bkz: 10:4). 

8 Baştaki edat, mü'minlerin kardeşliği dışında- 
ki her tür ihtimali kategorik olarak dışlar. Bu 
kardeşliğin tek çimentosu vardır: İman. Şu hal- 
de iman çözülmeden bu kardeşlik çözülemez. 
Bu kardeşliğe sadece hayatta olanlar değil, 
âhirete göçenler de girer: "Derler ki: "Rabbi- 
miz! Bizi ve bizden önce imanla göçüp gitmiş 
olanları bağışla!" (59:10) 

9 Zımnen: Zedelenen kardeşlik ilişkilerini dü- 
zeltmek her mü'minin imani görevidir. 

10 Lafzen: "kendinizi". Bu, hem "mü'minler 
bir bedenin organları gibidir, bedene ait bir or- 
ganı karalayan kendisini karalamış olur" anla- 
mına, hem de "birini karalamak gibi kötü bir 
şey yapan, aslında kendini karalamış olur" an- 
lamına gelir. 

1 1 Zımnen: "iman sabıka bırakmaz" anlamına 
gelir. "İslâm kendisinden öncesini kesip atar" 
hadisi bu ilâhi tavsiye ışığında söylenmiştir. 
Hem birini imanından sonra önceki hayatında 
yaptığı kötülükle anmayı, hem de âyetin kına- 
dığı şeyleri yapanların kötü anılacaklarım ifade 
eder. 



ȣ=^3^ 



1030 



*ys^£s4» 



49 / HUCURÂT SÛRESİ 



•c^ŞS^ 3 ?* 



CUZ26 



12 Siz ey iman edenler! (Birbiriniz hak- 
kında kötü) zandan şiddetle kaçının! 1 
Unutmayın ki zannm bir kısmı ağır bir 
vebaldir! 2 Birbirinizin gizliliklerini de as- 
la araştırmayın 3 ve arkanızdan birbirinizi 
çekiştirmeyin! İçinizde ölü kardeşinin 
etini yemekten hoşlanan biri var mı? Ba- 
kın, tiksindiniz işte! 4 

Sözün özü: Allah'a karşı sorumluluğunu- 
zun bilincine varın! Kuşkusuz Allah tev- 
beleri kabul eden sınırsız bir rahmet kay- 
nağıdır. 

13 Ey insanlık ailesi! 5 Elbet sizi bir er- 
kekle bir dişiden yaratan Biziz; derken si- 
zi kavimler ve kabileler haline getirdik ki 
tamşabilesiniz. 6 Elbet Allah katında en 
üstününüz, O'na karşı sorumluluk bilin- 
ci en güçlü olanınızdır; 7 şüphe yok ki Al- 
lah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır. 

14 BEDEVİLER8 "İman ettik" dediler. De 
ki "Henüz 9 iman etmiş sayılmazsınız, la- 
kin 'teslim olduk' diyebilirsiniz, 10 zira 
iman kalplerinize girmiş değil. Ama eğer 
Allah ve Rasulü'ne uyarsanız, Allah 
amellerinizin zerresini eksiltmez: çünkü 
Allah tarifsiz bir bağış, eşsiz bir mer- 
hamet kaynağıdır." 

15 Gerçek mü'minler sadece Allah'a ve 
Rasulü'ne iman edenler, ondan sonra da 
kuşkunun semtine uğramayanlar ve Al- 
lah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad 
edenlerdir: İşte bunlar sadık olanların ta 
kendileridir. 11 

16 De ki: "Allah'a dininizi siz mi öğrete- 



ı»*5 



JU*j Uİ (j-JÜI 5—" :-**"=» !>:-^>-! \yS\ j^jJJI 1-4;! t-J 

-' ,* ss° " S i >s ,' ' ~", O >> e' s' s s s 'o- 8 , 

p js IİİI <^>\j^\ cjâ @ *j^J. ^J£ <İıl 01 ^Lîi <jbl 

^^s=aj_^b ,j üI^jVi A>~^i wJ_5 u^l^s ^^3 /S^j ^^^y* 

\ s ^ ) s } s s \ 

İııl jl İlli ISÜ Ui- 1 ^İSuİj "^ 4jj_^5i<ül lj**iû ol} 

4İ^_*^jj <ÛJu ljXal tV^Jİ j^_U>J^Jl LJwl Cl|f r^H^J J_Ş— *£■ 

<Ut J-— -( ^jİ fi g ,.. « '' I J/yfrlI^lj ljJwftl>-J !j_JUjJ ,»_) {»J 

Aij 4İi\j jvSUjJj -tül üj-UİjI Ji @ D_jSjWaJI jv» dix!jl 

al E •* ^ ^ ■* ^ O ^ s s o -- ^ s s > 

-0)1 Jj l££%Jİ*\ ^ü I^LJ V Ji !_j*JL_ll jl dille- ü_jLJ 
«tul jl||| i jJbUö jv-iî^OI uUj^AJ jvSo-la jl (v-SUİc- ^«j 

'ŞğfŞ ü_jUjj LJ>_j jjvi; <WİJ (j^J^'j Oİ j^> — Jl v__wj- rvlîu 



çeksiniz? 12 Ama Allah göklerde ve yerde 
ne varsa hepsini bilir: zira Allah her şeyi 
ayrıntısıyla bilendir." 

17 Onlar Müslüman oldular diye seni 
minnet altına almaya kalkıyorlar. De ki: 
"Müslüman olmanızdan dolayı beni 
minnet altına alıp bana lütfettiğinizi san- 
mayın; eğer (hakikate) sadıksanız, sizi 
doğru yola yönelttiği için asıl siz Allah'a 
minnet borçlusunuz. 13 

18 Şu kesin ki Allah, göklerin ve yerin 
sırlarını bilir; dahası Allah yaptığınız her 
şeyi görür. 



1 Min'in beyaniyye anlamıyla. Zann' daki belir- 
lilik çeviriye "kötü" karşılığıyla yansımıştır. 
Kötü zan (suizan) kalbin bedduasıdır. Suizanna 
ayarlı olanlar, başkalarında kendilerini görür- 
ler. Birine suizanla yaklaşmak, aslında "Ben 



onun yerinde olsam böyle yapardım" itirafıdır. 
Bilginin hakikate nisbeti dörttür: Vehm, şekk, 
zann, yakın. Vehm: Hakikatten hiç bir payı 
yoktur, serapa asılsızdır. Fakat olmayan şey 
varmış gibi vehmedildiği için, sahte bir nisbet- 



CUZ26 



•N3£s#» 



49 / HUCimÂT SÛRESİ 



**s=3^=H. 



1031 



ten, yani kurgusal bir nisbetten söz edilebilir. 
Fakat bu en küçük bir gerçeğe tekabül etmez. 
Şekk: Hakikate ve yalana nisbeti eşittir. Tam 
ortada durur. Zan: Hakikate nisbeti yakın 
yalana nisbeti uzaktır. Fakat zan bilginin 
hakikate nisbetini ifade eden kavramlar 
arasında en muğlak ve esnek olandır. İmandan 
kaynaklanan zan hakikate tam isabet edebilir, 
yakinen bilinmesi mümkün olmayan gaybi 
konulardaki itikad Kur'an'da bu kelimeyle 
ifade edilir (Bkz: 69:20; 2:46, 249). Yakın bir 
bilgi olmadan konuşulması hukuk ihlali olan 
durumlar vardır ki, âyette kaçınılması istenen 
"zannın bir kısmı" budur. Yakin: Hakikate nis- 
beti yüzde yüzdür. Üç kısımdır: îlme'l-yakin, 
ayne'l-yakin, hakka'l-yakin. îlki bilgiyle, ikin- 
cisi gözlemle, sonuncusu yaşayarak elde edilir. 

2 "Geri bırakmak, hız kesmek" anlamına gelen 
ism, müeyyide gerektiren günah için kullanılır 
(25:68). Bir hadiste "saf iyiliğin" zıddı "kökten 
kötülük" olarak yer almıştır (İbn Hanbel). Su-i 
zandan hesap sorulur. Zira su-i zan yamuk ba- 
kıştır. Yamuk bakan, baktığını doğru göremez. 

3 Ve: Açık aramayın! Başkalarının ayıplarını or- 
taya serenin ayıplarını da Allah ortaya serer. 

4 Zımnen: Gıybet ahlâkî yamyamlıktır. Bu 
yamyamlık türü, eti yenilenden daha çok baş- 
kalarının etini yiyen gıybet hastalarına zarar 
verir, frisanın kendisiyle ve başkalarıyla ilişki- 
sini çürütür. 

5 Eyyuhâ kalıbı "aile" vurgusunu içerir (Bkz: 
İtkânll, 181). 

6 Sûrenin 10. âyetinde imanda kardeşlik vurgu- 
lanmıştı. Burada ise insanlıkta eşlik vurgulanı- 
yor ve insanlık ortak paydasına dikkat çekili- 
yor. Farklılıkların insanlık ailesini oluşturan 
unsurların birbirine tahakküm ve üstünlük ge- 
rekçesi değil "tanışma" gerekçesi olmalıdır. 

7 İslâm'ın evrenselliğini tüm zamanlarda hay- 
kıran bir âyet. Zımnen: Kimse doğuştan imti- 
yazlı/doğuştan mahrum değildir. Kişinin kendi 
seçmediği şeylerle övünmesi anlamsızdır. Tak- 
va, kişilerin kendi akıl ve iradeleriyle yaptıkla- 
rı bilinçli tercihi ifade eder. Bu şu mânayı içerir: 
Ne kadar sorumlu davranırsanız, o kadar üstün 
olursunuz! {Ekramekum için krş: 17:70, not). 



8 Zımnen: "medenileşmemiş, sığ akıllar". 

9 Lemma edatı, yan anlam olarak bu kimselerin 
ileride istenilen anlamda mü'min ve medeni 
olacaklarına delalet eder (Krş: Zemahşerî). 

10 Anlamı belirlemede, eslemnâ fiilinin akide- 
yi mi lugavi mi, teslimiyet merciinin Allah mı 
yoksa Müslümanlar mı olduğu önemlidir. Mü- 
cahid, Said b. Cübeyr ve İbn Zeyd'in buradaki 
fiili lügat anlamıyla "öldürülme ve esir edilme 
korkusundan Müslümanlara teslim olma" [is- 
tislam) şeklinde yorumladığını nakleden 

, Taberî'nin kendisi de, buradaki teslim oluşu, 
"İslâm toplumuna politik ve sosyal katılım" 
anlamında alır. Özetle söylenen şudur: Birinin 
İslâm cemaatine aidiyeti, onun gerçek bir 
mü'min olduğu anlamına gelmez. Mü'minin 
mü'minlik kriteri cemaat aidiyeti ve sosyal 
konumu değil, kalbinin Allah'a karşı duru- 
şudur. 

11 Âyetin el-mu'minûn ile gelmesinin anlamı 
şudur: Önemli olan sizin kendi imanınız hak- 
kında ne dediğiniz değil, Allah'ın sizin imanı- 
nız hakkında ne dediğidir {ellezîne âmenû ile 
el-mu'minûn farkı için bkz: 4:136, not). 

12 Zımnen: Kitab'a değil de, kitabına uydurma- 
yı mı düşünüyorsunuz? Bu âyet iki mânaya da 
gelir: 1) Allah hangi inanç sisteminin sizi mut- 
lu edeceğini bilir. 2) Allah sizin keyfinize göre 
uydurup da adını "din" koyduğunuz şeylerin 
gerçeğini bilir. 

13 el-Mennu, "ölçülebilen ve değerlendirilebi- 
len şey" mânasına gelir. Değer ifade ettiği için 
"nimete" de minnet denilmiştir. 'Ala ile kulla- 
nıldığında, "karşıdakini kul etmek için iyilik 
yapmak, minnet altına almak" mânasına gelir. 
Bu anlamda minnet sadece Allah'ın hakkıdır, 
zira nimetin gerçek sahibi O'dur (Râğıb). Zaten 
kelimenin Kur'an'daki tüm kullanımları da bu- 
na işaret eder {et-Tefsiru'1-Beyani II, 48-49). 
Zımnen: Siz iman ettiniz diye Allah'ın hiçbir 
şeyi artmaz. Dolayısıyla imanınızı Allah'a bir 
lütuf gibi sunmaya kalkmayın! Aksine sizi 
imanla şereflendirdiği için Allah'a sonsuz min- 
net borçlusunuz! Bilinç ters dönerse, minnet 
etmesi gerekirken minnet altına almaya kalkar. 
Bu, nimete ihanetin bir göstergesidir. 



h^ŞŞ^sI*. 



J\ 



50. KÂF SÛRESİ 



-^^ 



dini girişindeki kâf harfinden alır. İçinde kâf harfi bulunan kelimele- 
rin çokluğuyla dikkat çeker. Bize kadar gelen rivayetlerden anlıyoruz 
ki, daha sahabe döneminde bu isimle anılmaya başlamıştır. 

Ümmü Hişam, Rasulullah'm bu sûreyi sık sık mü'minlere 'hutbe' olarak 
okuduğunu, kendisinin de bu sûreyi Rasulullah'tan dinleye dinleye ezber- 
lediğini söyler (Müslim). Yine Hz. Ömer, Rasulullah'ın bu sûreyi bayram 
namazlarında sürekli okuduğunu nakleder [Muvatta ve Müslim). 

Mekke'de inmiştir. İçeriğinden, peygamberliğin 5. yılma ait olduğu sonucu- 
na varılabilir. Tüm iniş tertiplerinde Murselât-Beled arasında yer alır. Yine 
tüm kıraat okullarına göre 45 âyettir. 

Kalem, Fecr ve Şems sûrelerinin ardından nüzul sürecinde içeriğinde kıssa 
anlatılan 4. sûredir. Öncekilerden farklı olarak Nûh, Ress, Lût ve Tübba' 
kıssaları anlatılır. 

Sûrenin ana teması âhirettir. Kâf sûresi, konu açısından iç bütünlüğe sahip- 
tir. Vahye atıfla başlayan sûre, baştan sona yeniden dirilişi ve Hesap Gü- 
nü'nü konu edinir. Yer ve göklere ilişkin jeolojik ve kozmolojik deliller, 

hep bu kaçınılmaz sonu ifade için sıralanır (1-15). 

Yeniden dirilişi inkâr etmenin, "uzak tanrı" tasavvurundan kaynaklandığı- 
nı ifade eden o ünlü âyet, bu sûrede yer alır: "Biz insana şahdamarmdan da- 
ha yakınız" (16). Ardından yeniden dirilişi inkâr edeni bekleyen âhiret aza- 
bı tasvir edilir (19-30). Buna iman edip hesabı verilecek bir hayat yaşayan- 
ları bekleyen ödülün niteliği dile getirilir (31-35). 

Sözün özü: İnsanoğlu, ölümden kaçamaz. O halde akıbetine hazırlıklı ol- 
mak zorundadır. Er geç "her yol Allah'a çıkar" (41). Zira: "yer ayaklarının 
altından kayıp paramparça olduğu gün (her şey) son sürattir: işte bu akıl sır 
ermez bir toplanıştır" (44). 



CUZ26 



~»f£^pN*- 



50 / kâp sûresi 



-*tss3£==|*. 



1033 



4iv**^i 



ı o i^a 



(_Ş "J^Af 



$£ML 



■" ' * ^ fi ' ' x 

^_j« çvfUİ c-JiS" f|f r-jjAJI ^iJJİiT illi îoJŞ <u llllilj 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 

1 Kâû 1 

BU şanlı şerefli 2 Kur'an'ın değerini bilin! 3 

2 Ama nerde! Onlar içlerinden bir uyarı- 
cının kendilerine gelmesine şaştılar 4 ve 
işte bu kâfirler dediler ki: "Bu ne acayip 
bir iş! 3 Ölümümüzün ve toza toprağa 
karışmamızın ardından (diriliş) ha? Bu 
dönüşü imkansız bir son." 5 

4 Doğrusu Biz, yerin onları nasıl çürütüp 
toprak edeceğini daha baştan bilmekte- 
yiz; zira katımızda korunmuş bir yasa 



mevcuttur. 6 5 Dahasmı da yaptılar; 7 
ayaklarına kadar geldiği halde hakikati 
yalanladılar: hasılı onlar derin bir iç kar- 
maşası yaşıyorlar. 8 

6 Onlar üzerlerindeki göğe dönüp de bak- 
madılar mı? Onu nasıl inşa ettik ve ışıl 
ışıl bezedik; üstelik hiçbir eksik gedik bı- 
rakmadık! 9 

7 Yeryüzünü ise (engebeli arazi yapısıyla) 
uzatıp genişlettik; zira oraya kalkmaz kı- 
mıldamaz dağlar yerleştirdik; 10 üstelik 
orada her tür çiftten güzel bitkiler yeşert- 
tik ki, 8 gönüllü olarak O'na yönelen her 
kul için bir bilinç kaynağı ve bir uyarı ve- 
silesi olsun. 11 

9 Yine Biz, gökten bereketli bir su indir- 
dik ve onunla has bahçeleri yeşerttik; da- 
hası hasat edilen tahılı 10 ve sıra salkım- 
lı meyveleriyle boylu poslu hurma ağaç- 
larını, 11 bütün kullara bir rızık olarak 
(verdik): Evet, Biz ölü bir beldeye o (su) 
ile can verdik; işte (insanın) yeniden diri- 
lişi de böyle olacaktır. u 

12 Onlardan önce Nûh Kavmi, Ress sa- 
kinleri 13 ve Semud da yalanladı; 13 yine 
'Ad, Firavun 14 ve Lût'un kardeşleri... 14 
Yine Ormanlık vadinin sakinleri ve Tüb- 
ba' kavmi... 15 Bunların hepsi de elçileri 
yalanladılar: sonunda vaad ettiğim ceza 
gerçekleşti. 

15 Şimdi Biz, ilk yaratış sırasında bitkin 
düşmüşüz, öyle mi? 16 Asla! Ama onlar, 
yeniden yaratmanın (imkanından) kuşku 
duymaktalar. 



1 Mukatta'ât hakkında ayrıntılı bir tahlil için 
nüzul sürecinde ilk geçtiği 68:1 'in 1. notuna ba- 
kınız. 

2 Hem özünde şerefli olan ve hem de hayatını 
onunla inşa edene şeref ve onur katan... 



3 Mukatta'âttan sonra gelen ve cevabı olmayan 
vav'ları bu şekildeki çevirimizin gerekçesi için 
bkz: 43:2, not. Bu sûre ile Sâd sûresi, iniş yılla- 
rı farklı olsa da giriş ve konu itibarıyla benzer- 
lik ve tamamlayıcılığa sahiptir. Sâd sûresi tev- 



1034 



•ys^Sî» 



50 / kâf sûresi 



*£s£3$^s* 



CUZ26 



hide, bu sûre âhirete ilişkindir. 

4 Kendi içlerinden insan bir elçi gelmesine mu- 
hatapların şaşkınlığından söz eden ilk âyet. Şaş- 
tılar, zira kendileri umutsuz vaka oldukları için 
insan soyundan da umut kesmiştiler. 

5 Lafzen: "Bu uzak bir dönüş". 

6 Kitab'm "yasa" anlamı için bkz: 11:6, not. 

7 Bel edatı bu vurguyu içerir (Bkz: Ebüssuud). 

8 Çevirimizin gerekçesi, meric'in asli anlamı- 
dır. Zımnen: ne diyeceklerini, ne yapacaklarını 
bilemiyorlar. Kah sihirbaz, kah şair, kah deli 
veya kahin iftirasında bulunuyorlar. 

9 Mâ'nm kem vurgusuyla,- "ona nice geçit nok- 
taları yerleştirdik" anlamına da ulaşılabilir. 

10 Bkz: 13:3, not. Zımnen: Nasıl ki engebeli ya- 
pısı yeryüzünün alanını büyütüyorsa, insan ha- 
yatının iniş-çıkışları da hayata zenginlik katı- 
yor: tekdüze olsa hayat çekilmez olurdu. 

11 Tebsıraten için krş: 7:203, not ve 45:20. Teb- 
sıra deneysel bilgiye, zikri ise akleden kalbi ay- 
dınlatan "ilme" delalet eder. 

12 Bitkinin çıkışı ihya ile, insanın yeniden diri- 
lişi ihraç ile ifade ediliyor. Oysa tersi olması la- 
zım. Bununla, bitkinin insanın gördüğü kadar 
basit olmadığı, insanın yeniden yaratılışının da 
Allah için sanıldığı kadar zor olmadığı ifade 
edilmektedir. Ölü toprağa suyla can verme me- 
taforunun geçtiği her yerde, zımnen vahyin ölü 
yüreklere hayat vermesi hatırlatılır. 

13 Krş: 25:38. Bir çok dilcinin "kuyu" anlamı 
verdiği er-ress, bölge insanlarının bildiği, cahi- 



liyye şiirinde de geçen bir vadinin adıdır {Mekâ- 
yîs). Bu vadinin yeri ve helak edilen sakinleri- 
nin kimliği müfessirlerimizi hayli yormuştur. 
Bunlardan birine göre, Güney Arabistan'da yer 
alan Ress sakinleri peygamber olarak gönderi- 
len Hanzala b. Saffan'ı katletmişler ve belâya 
uğramışlardır (Krş: Râzî). Bu Ress'in Duhân 37 
ve Kâf 14'de geçen Tuhba' kavmiyle ardışık ol- 
ması mümkündür. İbn Abbas'm Ka'b'dan yaptı- 
ğı bir nakle, muhtemelen buna dayanan Süd- 
di'ye göre Ress Antakya'dadır. Bu isimler, bu- 
nunla "Yasin Sahibi" diye bilinen marangoz 
Habib'in kastedildiği görüşündedirler. Ress'in, 
Azerbaycan taraflarında, üzerinde çok gelişmiş 
bir uygarlığın kurulduğu bir vadi olduğu da söy- 
lenmiştir. Diğerinin âyetle çelişir gözükmesi 
bu ihtimali daha da güçlendirmektedir. 

14 Başka yerlerde kavmuhu denilirken bu bağ- 
lamda kavmu fir'avn veya kavmuhu yerine sa- 
dece fir'avn gelmiş. Zira bu bağlamdaki vurgu- 
su Firavun'un tek merkezden koca bir toplumu 
şahsiyetsizleştirerek sürüleştirmesine yapıl- 
mıştır. Artık ortada kavim değil, sadece Fira- 
vun kalmıştır. "Nuh kavmi" gibi diğer kavim- 
ler, kendini tanrı ilan eden bir zorbanın zoruyla 
değil, kendi hevalarıyla inkâr etmiştiler. 

15 Bkz: 44:37, not. 

16 Sûrenin 38. âyetiyle karşılaştırınız. Burada 
müşriklerin "uzak tanrı" tasavvurlarıyla Yahu- 
dilerin "yorulan tanrı" tasavvurları arasındaki 
ortak nokta olan "yetersiz tanrı" sapmasına 
dikkat çekiliyor. 



*" c~-~~$ &^^l* 



CUZ26 



Ȕ^sSS^s* 



50 / KÂF SÛRESİ 



*^3^^- 



1035 



S^SLİj o * li j ;Q J_-i£- ı_wj 5 <ull V I J ji ^y Jüt U @ j__*i 

siU i jj*ÜI ,_/ ?^-âJ j@ j_j>o <s_u cJo U liUi j^JLı o_jaJ! 
'•■'•"'..•' ^, .> — •- '■' • ,—,,. ^* >•-■ 

JjOİi^lJI_i]^ıİJ jj*lia& ^_iilfr llilö \İA jji illi. ^ 
LgJS <Uİ % 2 Aii (^JJI ||f <-~jy a_£Lo jlÂil ç-lli |H> J_ui 

t » s, __, _ „ ,- > a -. > t ° , J ,' 

.uJlli >*iUij Ul Uj ^jü JjiM Jju. 12.0 -u*^)l> -£1)1 

jâ--^ u_jÎjİ (J^-S üJ-^-jj to İ-L* i&| X;ju j^ff- ^-JiLöJJ 4İJ>Jİ 

^. > js „^ ^ , °' ^ — ,. «'*,.>.« -,,.,„ 

U^jliOİ |g} ı_^_U ı Oİ *l>-_$ ı_JLjülj J^J-jJ! ^_İ>. ^a 'Ql 



16 Doğrusu insanı yaratan Biziz ve iç beni- 
nin ona neler fısıldadığını 1 iyi biliriz: zira 
Biz insana şahdamarından daha yakınız. 2 

17 (Zıt kutuplarda) konuşlanmış olan o iki 
(unsur), 3 sağdan ve soldan karşı karşıya 
geldiği zaman 18 insandan herhangi bir söz 
çıkmaya görsün; illa ki, kendi içinde bile 
onu gözetleyip kaydeden Biri vardır. 4 

19 Derken ölüm kâbusu tüm gerçekliğiy- 
le çıkagelir,- (ki) işte bu (ey insan), senin 
köşe bucak kaçtığın şeydir! 20 Nihayet 
(diriliş için) sura üflenir: 5 işte bu da (ey in- 
san), kendisine karşı uyarıldığın ) gündür. 

21 Ve her can kendisini yönlendiren un- 
surlar ve tanıklarla 6 (huzura) gelir; 22 
"Doğrusu sen" (denilir), "buna karşı gaf- 
let içindeydin; işte, artık senin perdeni 7 



önünden kaldırdık: şimdi gözün daha bir 
keskindir." 8 

23 Güdümüne girdiği (şeytani öteki kişi- 
liği) der ki: "İşte, bir uydu gibi emrime 
pervane olan budur!" 9 

24 (Allah emreder): "İnkarda ısrar eden 
her inatçı kâfiri (uydusu olduğu odakla) 
birlikte cehenneme fırlatın: 25 her hayra 
engel olanları, 10 her haddini bilmez sal- 
dırganı, her kuşku ve fesat yayanı, 26 Al- 
lah dışında başka ilâhlar peydahlayanı... 
Haydi, (özne ve nesnesiyle birlikte) hep- 
sini şiddetli azabın bağrına fırlatın! 

27 Güdümüne girdiği (şeytani öteki kişi- 
lik): "Rabbimiz!" der, "Onu azdırıp saptı- 
ran ben değildim; kaldı ki o zaten derin 
bir sapıklığın içindeydi." 11 

28 (Allah) buyuracak: "Benim huzurum- 
da hesaplaşmayın,- 12 zira ben sizi azabım- 
la uyarmıştım; 29 benim katımda verilen 
söz değişmez,- ve benim kullarıma zul- 
metme ihtimalim yoktur. 13 

30 O Gün cehenneme "(Doldun mu?" di- 
ye soracağız,- o "Daha var mı?" diyecek. 14 

31 Ve cennet muttakilerin ayağına getiri- 
lecek ve asla uzaklaşmayacak: 15 32 "İşte, 
size vaad edilen budur; O'na dönük bir gö- 
nülle hatırdan O'nu hiç çıkarmayan her- 
kese; 16 33 idraki aşan bir hakikat olduğu 
halde, O sonsuz rahmet sahibi karşısında 
içi titreyen 17 ve O'nun huzuruna adanmış 
bir yürekle gelen herkese: 34 Oraya tarif- 
siz bir huzur içinde girin! İşte bu ebedi 
ikamet günüdür" (denilecek). 

35 Onlar orada arzu ettikleri her şeye kavu- 
şacaklar; ama katımızda daha fazlası da var. 



1 Vesvese doğal kelimedir ve iç benin "fısıltıla- 
rım" ifade eder. İrade ve vesvese ters orantılıdır: 
biri büyürse, diğeri küçülür. 



2 Zımnen: İnsan Allah için kendi başına bırakıl- 
mayacak kadar önemlidir. Zira dışarıdan hiç mü- 
dahale olmasa dahi, içindeki imkanı zaafa dönüş- 



1036 



•N^SSsş* 



50 / KÂP SÛRESİ 



•£ss3SSs=f« 



CUZ26 



türerek ya kula kul olur ya da kulu kendine kul 
eder. Sonuçta vesveseden vicdanının sesini duya- 
maz olur. O sesi duyması için şahdamarma, yani 
kendisine yaklaşması şarttır. Krş: "Yaratan bil- 
mez mi hiç?" (67:14). Şeytani fısıltının fiil ile ifa- 
desi iç benin ayartmalarının sürekli değişken ve 
kestirilemeyen yapısına delalet eder. Âyet, Al- 
lah'ın Yaratıcısına yabancılaşmayan insana ken- 
di benliğinden de yakın olduğunu beyan eder. 

3 Yani: bir önceki âyette yer alan "insan" ve "iç 
beni". Bizim "konuşlanmış" karşılığım verdiği- 
miz, "oturmuş güdülere" ve insanı yönlendiren 
"köklü saiklere" (Bkz. 21. âyetteki saik) delalet 
eden ka'îd, hem özne hem nesne anlamına sa- 
hiptir. Burada işteşli eylem bağlamında her iki- 
sine de ihtimal vardır (îbn Aşur). Bu iki "un- 
sur", çoğunluk tarafından bazı rivayetlere daya- 
narak insanın iyilik ve kötülüklerini yazan iki 
melek olarak yorumlanmıştır. Hz. Peygam- 
berin, dili bu meleklerin kalemi tükürüğü ise 
mürekkebi olarak nitelemesi, bu âyetteki yo- 
ğun sembolizme işaret eder (Zemahşerî). Sağ 
iyiliği, sol kötülüğü sembolize eder. Bunların 
insanda meleke haline gelen iyilikler-kötülük- 
ler olarak yorumlanması mümkün olduğu gibi, 
insandaki akl-ı selim ve onun zıddı olan içgü- 
düler olarak da yorumlanabilir. Bu ibareyi Esed 
"insanın tabiatında mevcut iki eğilim" olarak 
anlamış ve bunu da içgüdüsel arzu ve dürtüler- 
sezgisel ve düşünsel akıl zıtlarıyla açıklamıştır. 
Ka'îd formunun aktif ve pasif ikili yapısı göz 
önüne alındığında, âyeti her iki yorumu da kap- 
sayıcı şekilde anlamak mümkündür {Ayrıca 
23'ün notuna bkz). 

4 Söz, tasavvurla eylemin orta noktasında bulu- 
nur. Düşüncenin meyvesi, eylemin tohumu- 
dur. Zımnen: Eğer söz kaydediliyorsa eylem 
haydi haydi kaydediliyor demektir. Gözetleye- 
nin "Allah" olduğunu, 16. âyetten çıkarabiliriz. 

5 Veya: "Suretlere (ruh) üflenir" (Bkz: 20:102 ve 
39:68, notlar). 

6 Hem etkileyen dış/aktif/özne unsurlar hem 
de etkilenen iç/pasif /nesne unsurlar. (Bkz: 17. 
âyet ve notlar). 

7 Yani: vicdanının ve sağduyunun üzerine ört- 
tüğün küfür perdesini; seni kör, sağır ve dilsiz 
eden perdeyi. 

8 Bu dünya hakikatin yansıdığı perdedir. Zira 



hakikati mutlak niteliğiyle göremeyiz. Görsek 
ölürdük, o yüzden ölünce göreceğiz. İman bu 
açıdan da bir nimettir, yakin âhirettir. Tıpkı 
Hz. Ali'nin söylediği gibi: "insanlar bir tür uy- 
kudadır, ölünce uyanırlar". 

9 Krş: 41:25 ve 43:36. Bütün bu âyetlerde yer 
alan karîri'm tefsiri bu âyettir. Karîn'i "şeytani 
öteki kişilik" olarak alışımızın gerekçesi, 16. 
âyette yer alan "iç beninin ona neler fısıldadı- 
ğı" ifadesidir. Bu âyetten, pasaj boyunca karşı 
karşıya gelen iki kişiliğin tek bir şahsa ait oldu- 
ğu sonucuna varıyoruz. 

10 Veya: "değer yıkıcılık yapanları". 

11 îbn Abbas, Mücahid ve Katade bu konuşanı 
"O kişi için görevlendirilen şeytan" olarak yo- 
rumlar (İbn Kesir). 

12 Veya zımnen: "Özeleştiriyi Benim huzu- 
rumda yapmayın, bunun bir yararı yok". 

13 Nefyin haberi bâ ile gelirse imkan ve/veya 
ihtimal yokluğuna delalet eder (Krş: 6:107; 
41:46, notlar). Mübalağa kipi, zulmün olumsuz- 
lanmasma ilave bir vurgudur (İbn Aşur). Bkz: 
"Onlara Biz zulmetmedik, onlar kendi kendile- 
rine zulmettiler" (11:102; krş: 16:118). 

14 Zımnen: Her varlık gibi cehennem de yaratı- 
lış amacı uğrunda çaba gösterecek. Tıpkı şahit 
olan organlar gibi, cehennemin konuşan bir öz- 
ne olarak tasvir edilmesi dikkat çekicidir. Ce- 
hennemin özne olarak tasviri Kur'an'm tama- 
mında yer alan bir özelliktir. Bu, hem kul ken- 
di eylemleriyle kendisini yakar mesajı içerir, 
hem de aktif bir özne olan cehennemin elinden 
cehennemliğin kaçıp kurtulamayacağım ifade 
eder. Zira cehenneme lâyık olan, kendini güdü- 
lerinin eline vererek nesneleştirmenin cezasını 
çekmektedir. 

15 Cennetten cehennemin aksine edilgen bir 
"nesne" olarak söz ediliyor. Bu cennetin amelle- 
rin bedeli değil, Allah'ın ödülü olduğunu göste- 
rir. Cennet Allah tarafından hak edenin ayağına 
getirilir. Burada zaman ve mekân kavramları ta- 
nıdık-bildik anlamlarının dışında kullanılıyor. 

16 Veya: "kendini koruyan" ya da "korunan 

herkese". 

17 Burada Allah yerine Rahman isminin gelme- 
si, "O'nun Rahman olduğunu bilmesine rağ- 
men içi titrer" yan anlamını da verir. Zımnen: 
O'nun sevgisini kaybetme korkusuyla titrer. 



■*r=S3$5S#l 



CUZ26 



*İ~^S ç!^* 



50 / KÂF SÛRESİ 



*^^ ^=j» 



1037 



(J-H 9 — ~^J -A*»^ f ... ; ■■ ■ " j ö_j3^% U ^yls- j^s>İ3 £g| ı-r 1 ^^ 

U3İJ <a« . . h Jjj' ^aj f£g ı_J_Jyd! (LİJ (j"-"-^ I p>^ s ' 

SO i ^ t, s 

(*■$■** ıJ""J^ ' ı>*—J ? y. 8gŞ ^i-vXoJ 1 U.JİJ C~~^jj (_5i^*" 

' "* J ^ >'•' > ,' '«' • ' « İ 

'IH -u*j öIAj 4>* ûlj— ÜIj £•& J^py. <*&^ c~_>i Uj 



j 



36 BİZ, onlardan önce nice nesilleri helak 
etmişiz; onlar güç ve kudret olarak bunlar- 
dan çok daha ileriydiler; fakat "Bir sığmak 
yok mu? "diye sığınacak delik aradılar. 1 

37 Elbet bunda, (akleden) bir kalbe sahip 
olanlar için 2 ibretlik bir uyarı vardır; 
veya pür dikkat bir şahit olarak kulak ve- 



renler için... 3 38 Dahası gökleri, yeri ve 
bunlar arasmdakileri altı aşamada 4 yarat- 
tığımızı, fakat bize asla bir yorgunluk 
arız olmadığını (bilenler için)... 5 

39 ÖYLEYSE artık onların söyleyecekle- 
rine karşı sabırlı ol! 6 Bir de güneşin doğu- 
şundan ve batıştan önce Rabbinin aşkın 
olan yüce zatını (namaz kılarak) hamd ile 
an ; 7 40 yine geceleri ve secdelerin ardın- 
dan O'nun aşkın olan zatını an! 

41 İmdi sen (ey insanoğlu); sana çok çok 
yakın bir yerden 8 O Gün'e ilişkin çağrı 
yapan Allah'ın nidasına kulak ver! 42 
Tüm gerçekliğiyle o malum çığlığı (her- 
kesin) işiteceği güne... 9 İşte bu, bir (başka 
hayata) çıkış günüdür. 

43 Kesin olan şu ki, ölümü ve hayatı ya- 
ratan Biziz ve her yol sonunda Bize çıkar. 

44 Yer ayaklarının altından kayıp param- 
parça olduğu gün (her şey) son sürattir: iş- 
te bu akıl sır ermez bir toparlanıştır, bi- 
zim için çok kolay olacaktır. 

45 Biz onların neler söylediği çok iyi bili- 
yoruz; ne ki sen onları zorla (inandıracak) 
bir zorba değilsin: 10 şu halde sen, benim 
tehditlerimden korkanları bu Kur'an ara- 
cılığıyla uyarmaya devam et! 



1 Zımnen: Allah'tan kaçmaya çalıştılar, fakat 
başaramadılar (Krş: 75:10 ve 51:50). 

2 Bu ibare gösteriyor ki, Kur'an kalb derken fi- 
ziki bir organı değil, akletme ve inanma yetisi- 
ni kastetmektedir. Kalb'in iki asli mânası var- 
dır: 1 ) Bir şeyin en şerefli ve en saf kısmi; 2) sü- 
rekli dönen, yerinde durmayan. Kur'an'da ge- 
nellikle "akıl" anlamında kullanılır. Kur'an'da 
bağırsak dahi geçerken hassaten "beynin" geç- 
memiş olmasının gerekçesi budur. Akleden 
kalp beyin, fıkheden kalp yürektir, denilebilir. 

3 Yani, selim bir akla veya sağlıklı bir gözlem 
ve bilgiye sahip olanlar için. İkili bilgi kaynağı- 



na dair benzer bir kullanım için bkz: 67:10. Şa- 
hit ile ğaib birbirlerinin karşıtıdır. Vahye kulak 
verip onu anlayanlar, onun naklettiği ğaybi ha- 
kikatleri görür gibi olurlar. Bu da onları şahit 
kılar. Akleden bir kalbe sahip olmayanlar şahit 
olamazlar. Mücahid, "Akleden kalbin "tanık 
olması" onu anlamasıdır; bunu yapmayana 
Kur'an'm söyleyeceği hiçbir şey yoktur" der. 

4 Lafzen: "altı günde". Yaratılışın aşamahlığmı 
ifade eder. Nüzul sürecinde âlemin altı evrede 
yaratıldığını ifade eden ilk âyet budur. Yevm 
(gün) kelimesi Kur'an'da bağlamına göre deği- 
şen vurgulara sahiptir (Bkz: 70:4, not). Burada 



1038 



•N3£s#» 



50 / kâf sûresi 



•fs^sst» 



CUZ26 



bildiğimiz güne işaret etmediği açıktır. Çünkü 
henüz yer ve göğün oluşumu tamlanmamıştır. 

5 Eski Ahid'de (Tekvin 2:2) yer alan Allah'ın 
uluhiyyetine aykırı Yahudi itikadını red için. 

6 Zımnen, 17. âyetle bağlantılı olarak: "zira Al- 
lah, onların ağzından çıkanı kaydetmektedir." 

7 Bu âyetten sonra inen ve belirgin bir biçimde 
beş vakte delalet eden âyet, benzer formdaki 



Tâhâ sûresinin 130. âyetidir. Teşbih zamanla 
kayıtlı olarak geldiğinde namaza delalet eder 
(Krş:20:130, not). 

816. âyete zımni bir atıfla: "Şah damarından bi- 
le yakın bir yerden". 

9 Ya da: "Hakka çağıran o çığlığı". 

10 İman kişinin bilinçli ve özgür olarak yaptığı 
bir tercihtir,- dayatılan iman, iman değildir. 



-*^^3c^*"' 



A 



51. ZÂRÎYAT SÛRESİ 



^3S^ 



dini ilk âyetindeki zâriyât sıfatından alır. Kelime bu formla Kur'an'da 
sadece burada yer alır. Tirmizî Camiinde zâriyât olarak, Buhârî ise 
ve'z-zâriyât olarak anar. 



Sûre Mekke'de inmiştir. Tüm tertiplerde hâ-mîm serisinin sonuncusu olan 
Ahkaf'ın peşinden geldiğine göre, sûreyi Hicret'in hemen öncesine, 12. yıla 
yerleştirebiliriz. 

Sûrenin ana fikri, insanın ve onu kuşatan tabiat ve eko sistemin anlam ve 
amaçtan yoksun olmadığı gerçeğidir. Bu ana fikir, sûrenin giriş kısmında (1- 
4, 7, 20-22) ve hassaten 56 ve 57. âyetlerinde açıkça kendini gösterir. Bu ana 
fikrin de eksenini yeniden diriliş ve ilâhi yargı oluşturur (5-6, 8-14). Yeni- 
den dirilişin gerçekliği çarpıcı bir örnekle vurgulanır: "konuşma yeteneği- 
ne sahip olmanız kadar gerçektir" (23). 

Her peygamber gibi Allah Rasulü de insanları ahirete imana çağırmıştır. Bu 
çağrının sahibine yönelik itirazlara cevabı vahiy vermiştir. Sûre, bu hakika- 
ti geçmişte inkâr eden toplumların helakini gündeme taşınır. Lût Kav- 
mi'nin helaki bağlamında ele alman Hz. İbrahim'in kıssası ve Firavun ordu- 
sunun helaki bağlamında ele alman Musa kıssası bu cümledendir. Yine 'Âd, 
Semud ve Nûh kavimleri söz konusu helak bağlamında aktarılır. 

Kendi gerçeğinden kaçmaya çalışan herkese gösterilen tek açık adres vardır: 
"Allah'a kaçınız!" (50) İnsanoğlu bu kaçınılmaz kaçışı bir sığınışa çevirmek 
istiyorsa yalnız O'na kul olmalı ve kulluğu bütün bir hayatın ekseni bilme- 
lidir: "Ben cinleri ve insanları, yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım" 
(56). Yani görünür görünmez hiçbir iradeli varlık, bir anlam ve amaçtan 
yoksun yaratılmamıştır. Dışımızdaki dünyanın yaratılış amacını işleyen 
sûrenin sonu girişle çarpıcı bir uyum içindedir. İlk âyetlerdeki dramatik 
üslûpsa, akıllara kazınmış bir belgesel tadmdadır. 

Sûrenin hayranlık verici belagatı, Kur'an'm kitaplara sığmayacak hakikat- 
leri satırlara nasıl sığdırdığının olağanüstü bir örneğini teşkil eder. Tek bir 
pasajda bir çok unsuru bir arada görürüz: Tümdengelim, tümevarım ve kı- 
yas. Teklif, teşvik, tahrik, temsil, tehdit, tekdir, tebşir, takdir, taziz, telmih, 
tasrih, tavzih, teşrih, tafsil, tamik, tevil ve tefsir yöntemlerinin hepsini kul- 
lanır. Sadece ilk pasaj buna örnek olarak yeter. 



1040 



-*N^==|*- 



51 / ZÂRtYAT SÛRESİ 



•ps^ŞS^* 



CUZ26 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 

1 İNDÎĞÎ yerden toz kaldırarak (hidayeti 
gönüllere) saçan,- 1 

2 bir o kadar da ağır mı ağır bir (mana) yü- 
kü taşıyan; 2 

3 buna karşın, kolayca aktığı (kalpleri) 
fetheden; 

4 ve emr(-i ilâhiyi hayata) paylaştıran (va- 
hiy) şahit olsun! 3 

5 Hiç tartışmasız, size vaad edilmiş olan 
elbet doğrudur; 6 ve hesap (günü) mutla- 
ka gelecektir. 



IjujİJJİ «J3*w 



fm^m 



& 






1 Zâriyât; "toplu bir şeyi yere düşmesi için ha- 
vaya atmak" anlamındaki zeıVden. Bu ve mü- 
teakip üç âyetteki sıfatların nitelediği isim 
veya isimler belirtilmemiştir. Âyetlerin birbiri- 
ne fâ ile bağlanması, nitelenen isimlerin mahi- 
yetinin aynı olduğunu gösterir. Hz. Ali'ye atfe- 
dilen zâriyât sıfatının "rüzgar "ı nitelediği yoru- 
mu sonrakiler tarafından da kabul görmüştür. 
Nitelenen ismin "melekler" veya "silahlar" ol- 
duğu yorumu da yapılmıştır (Krş: Elmalılı). Biz- 
ce hepsi de mevsufsuz sıfatlarla başlayan Saffat, 
Murselat, Adiyat ve Nazi'at sûreleri gibi bu 
sûrenin girişi de vahiyle ilişkilidir. "Yere saçı- 
lan" (zerv) vahiydir. 2. âyetteki "ağır yük" âyet- 
lerin taşıdığı "mana"dır. 3. âyet vahyin ağırlığı- 
na rağmen yürekleri kolayca teslim almasına 
delalet eder. Yeminin cevabı olan 5 ve 6. âyet- 



lerde konu Hesap Günü'ne getirip bağlanmak- 
tadır. Rüzgar ile Hesap Günü arasında doğrudan 
bir bağlantı yoktur. Oysa ki âyetler birbirine fâ 
ile bağlandığı için pasajın konusu tek olmak 
durumundadır. Dolayısıyla ilk dört âyetteki sı- 
fatların vahyi nitelediği kanaatindeyiz. 

2 Vahiy Kur'an tarafından "ağır söz"den (73:5) 
olarak nitelendirilmiştir. 

3 Bu sûredeki emi ile Kadr süresindeki emi ara- 
sında bir ilişki vardır. Bu emr ile insan idrakini 
aşan "emir âlemi" kastediliyorsa, vahyin kay- 
nağını, "yönetim, iş" kastediliyorsa vahyin he- 
defi olan "hayatın farklı alanlarım" ifade eder. 
Her iki halde de vahiy "taksim edilmiş"tir. 
Emr'in eşyadaki nedensellik yasasına tekabül 
eden kullanımı için bkz: 41:12, not. 



♦js==3 ^^» 



CUZ26 



•N^3=t* 



51 / ZÂRtYAT SÛRESİ 



•Ş=e3£=4* 



1041 



^ cP L^ f*lf« J f*? 3 ' ^ ılrt-^T ' @ 9^" 3 9^ es* 
°3j—5~>3<~ö>^ y I_j3l5 üj>. «4i» jj-ş- jlî @ o jAS'Ij Vt J15 

CJİİJ lff>-J C^Uâi j£İ> ,_/ <>^l CU-iliU |5|~-1£ *}Uj 



7 ŞAHİT OLSUN hareketli ve çok kat- 
manlı yollarla donatılmış (olarak görü- 
nen) 1 gök: 8 Elbet siz, (inanç hususunda) 
gerçekten de farklı görüşlerdesiniz; 2 9 
savrulanlar, kendi aleyhine savrulurlar! 3 

10 Kahrolsun keyfi yargılarım kesin ger- 
çek gibi pazarlayanlar; 4 11 ki onlar, gö- 
müldükleri bataklıkta debelenen gafil- 
ler,- 5 12 "Hesap Günü ne zamanmış baka- 
yım?" diye söylenenlerdir. 

13 Onlar o gün ateşte azap görecekler; 6 

14 (ve) onlara "Azabınızı tadın!" denile- 
cek; "İşte bu, sizin acele gelmesini istedi- 
ğiniz şeydir." 

15 Ne var ki sorumlu davrananlar, 7 akıl sır 
ermez cennetlerde ve pınar başlarında bu- 
lunacaklar,- 16 Rablerinin kendileri için 
takdir ettiğini (derin bir şükranla) alarak; 8 



çünkü onlar, zaten daha önce de iyilerden- 
di: 17 gecenin az bir kısmında uyurlardı, 9 
18 ve seher vakitlerinde ta yürekten Al- 
lah'a yalvarırlardı, 10 19 servetlerinde, iste- 
yebildi ve isteyemeyen muhtaçların 11 da 
bir payı vardı. 

20 YERYÜZÜNDE, gönülden inanmış 
olanların (şahit olduğu) ilâhi işaretler var- 
dır,- 21 tıpkı sizin kendi varlığınızda oldu- 
ğu (gibi): 12 bunları görmüyor musunuz? 22 
Gökyüzünde ise (maddî manevî) rızkınızın 
ve size vaad edilen şeylerin (kaynağı) var- 
dır: 13 23 Göğün ve yerin Rabbine andolsun 
ki, bu (yeniden diriliş) en az(ından) sizin 
konuşma yeteneğiniz kadar gerçektir. 14 

24 İBRAHİM'İN, ilâhi ikrama mazhar ol- 
muş konukları hakkındaki kıssa sana 
ulaştı mı? 

25 Hani, (elçiler) İbrahim'in huzuruna 
girmişler ve "(Sana) selam olsun!" 15 de- 
mişlerdi de, o da "(Size de) selam olsun!" 
demiş ve (içinden) "Bunlar tanımadık 
kimseler" diye geçirmişti 16 

26 Sonra, usulca ailesine yönelerek (kı- 
zartılmış) semiz bir buzağı getirmiş, 27 
derhal 17 önlerine sunarak "Buyurmaz mı- 
sınız?" demişti. 

28 Derken, onlardan yana içini bir korku 
ve endişe kapladı. "Endişeye mahal yok!" 
dediler ve ona sıra dışı bir bilgi ile 18 dona- 
tılmış bir oğlan çocuğu müjdelediler. 

29 Bunun üzerine karısı ileri atıldı ve yü- 
züne vurarak "Kısır bir kocakarıdan 
ha!" 19 diye feryadı bastı. 

30 "Öyle!.." dediler, "Rabbin buyurdu: 
şüphesiz O var ya, hikmet sahibi, her şe- 
yi bilen O işte! 



1 insanların yol gibi tasavvur ettiği yıldız ve gö- kadalarm oluşturduğu görüntü [Müfredat). 



1042 



•N3S3* 



51 / ZÂRÎYAT SÛRESİ 



•^£^34* 



CUZ26 



2 Zımnen: Eğer Allah'ın yol göstermesi olma- 
saydı, insan sayısınca din olması mukadderdi. 
Özellikle de ahiret inancı konusunda, reenkar- 
nasyon, ruh göçü, inkâr, yarı inkâr vs. gibi. 

3 Veya: "istikametten sapan yalana sürükle- 
nir". Zımnen: Ahiretin varlığı zorunlu mantıki 
sonuçtur,- çünkü hayatın amaçlılığı ve anlamlı- 
lığı böyle bir sonucu gerekli kılar. Her savrul- 
manın nasılsa bir mazereti vardır. Fakat bunla- 
rın hiçbiri savrulmayı mazur kılmaz. Burada di- 
le gelen savrulmanın temel sebebi, akidedeki 
köksüzlüktür. 

4 Yani: "spekülasy oncular". Zımnen: Keyfi yar- 
gılarım vahyin yerine koyanlar. 

5 Sâhûn, "kendini unutanlar", "kendini kaybe- 
denler". 

6 Veya: "Onlar o gün ateşte saflaştırılacaklar" 
ya da "terbiye edilecekler" yahut "sınanacak- 
lar" (Tercihimiz için bkz: 5:41, not). 

7 Muttaki, aklı en gelişmiş kimsedir. Çünkü 
takva, dikkatin sürekli Allah üzerinde yoğun- 
laşma halidir. Kişinin aklının ölçüsü, dikkati- 
nin süresiyle orantılıdır. Takvâ'mn birine isim 
olması, onun dikkatini bir ömür Allah'ta yo- 
ğunlaştırmasıdır. 

8 Yani: "Rablerinden razı olarak". Krş: "Rabbi- 
ne, O'ndan razı olmuş ve O'nu razı etmiş olarak 
dön" (89:28) 

9 Veya iki ayrı cümle ve mâ'nın olumsuzluk 
manasıyla: "çok azınlıktılar, gece uykusundan 
geçmişlerdi". Zımnen: Uykunun denetimine 
girmek yerine, uykuyu denetim altına alırlardı. 

10 Eshâr, (t. sehar, sehr, suhr) şafakla gündoğu- 
mu arasındaki vakit. Sehar ve suhr, lubb'e ya- 
kın anlamda "kalp" ya da "kalbin özü, içi" an- 
lamına gelir {Lisân}. Kelimenin sihr ile aynı 
kökten gelmesi tesadüf değil. Çünkü seher vak- 
ti, uykunun insanı teslim aldığı, en çok büyüle- 
diği vakittir. Uykunun büyüsünü bozanlar müj- 
delenmektedir. 

11 İnsan olması şart değil; ihtiyacını dile getire- 
meyen bütün canlıları kapsar (Râzî). 

12 Yeryüzü kitap, insan kitaptır. Şu halde 



Kur'an, fiili vahiy olan insana inmiş sözlü va- 
hiydir. 

13 Yani: "Rızık veya belanız", ya da "saadet ve- 
ya felaket haberleriniz gökten geliyor". Sondaki 
"size vaad edilen şeyler" ile, ahiret ve daha 
özelde cennet ve cehennem anlaşılmıştır. Vaad 
hem tehdit hem ödüle delalet eder. Maddî rızkı- 
nız sudan, manevî rızkınız vahiyden. Bu bağ- 
lamda tehdide delalet ettiğini, 24-46 arasındaki 
helak kıssalarından yola çıkarak söyleyebiliriz. 

14 20. âyetteki "yeryüzü" 22. âyetteki "gökyü- 
zü" ile birlikte bir karşıtlık oluşturur. 23. âyet- 
le birlikte bu karşıtlıktan yola çıkarak, muhata- 
bın, dünya-ahiret çiftine zihni intikali isten- 
mektedir. Konuşma yeteneği ile yeniden diriliş 
arasında benzerlik kurulması zımnen "ahiretin 
gerçekliğini adınız gibi biliniz" mânasmdadır. 
Bu benzetmenin iki unsuru (ahiret ve konuşma 
yetisi) arasında farklı benzerlikler de kurulabi- 
lir: Nasıl ki, konuşma düşünme sürecinin kaçı- 
nılmaz sonucuysa, ahiret de yaşama sürecinin 
doğal sonucudur. Nasıl ki, kişisel düşünceleri- 
miz ve yargılarımız ifade kalıplarına dökülünce 
gerçek değerimizi ele veriyorsa; yaşama süreç- 
lerinin son aşaması olan ahiret de, her birimi- 
zin gerçek değerini ortaya koyacaktır. Konuşma 
nasıl düşünmenin ahiriyse, yeniden diriliş de 
yaşamanın ahiridir. Nasıl ki, nesnelerin zihin- 
deki tasavvurlarının aslı o nesnelerin fiziki var- 
lıklarıysa, bu fiziki varlıkların aslı da öte âlem- 
deki hakikatlerdir. Pasajın başından itibaren 
alınırsa: Yer nasıl göksüz düşünülemezse, dün- 
ya da ahiretsiz düşünülemez. Yer içkin olanı 
gök aşkın olanı, yer maddî olanı gök manevî 
olanı temsil eder. İnen yağmur nasıl bu hayat 
için kaçmılmazsa, inen vahiy de öbür hayat 
için kaçınılmaz. 

15 Krş: 15:52 ve 11:69, not. 

16 Bkz: 11:69. 

17 İkramda sürat, cömertliğin kemalindendir. 

18 Yani: "Peygamberlik bilgisiyle.." ('llm'in ta- 
nımı için bkz: 21:74, not). 

19 Daha ayrıntılı bir ifade için bkz: 11:71-72. 



«|£E^5#. 



CUZ27 



•şs^S^» 



51 / ZÂRÎYAT SÛRESİ 



•N^Ss^î* 



1043 



~» y~7 f *- ^ > 



"ûit c-jI *^_ i jy» jij U|n|.wLJül tcj^JI (vfJi Ui_ ^(jl il 
^ © ö J^ef*i ÂÂc-UkJI ^45öili ^5^' ö* \'£& @ 

# * ' " 

O yKuj $a>j UİJ Jju UiuJLIj *LLIj!j^^/j- : _d--«U UjS ijJO ,v§JÎ 



© t>^ jif "^;fSÜ J^' ^l^ 1 £° x £*^ "^iHS^ 



31 (îbrahim): "Peki ey Elçiler!" dedi, 
"Nedir bu olağandışı 1 ziyaretinizin (ger- 
çek) sebebi?" 

32 Onlar "Biz" dediler, "günaha gömülüp 
gitmiş bir topluma gönderildik ki, 33 on- 
ların üzerine (gökten) taşlaşmış balçık 2 
yağdıralım; 34 kendini harcayanlara, se- 
nin Rabbinin katında hedefi belirlenmiş 3 
(taşlar). 

35 Derken mü'minlerden orada bulunan- 
ları çıkardık; 36 zaten orada bir hane dı- 
şında hiçbir müslüman bulamadık. 

37 Ve elem verici azaptan korkacak olan 
kimseler için orada bir işaret, bir mesaj 
bıraktık. 



1 Hatb'm "büyük, önemli, esrarengiz" gibi yan 
anlamlarına dayanarak. 

2Krş: 11:82, not 2. 



38 Aynı (mesaj) Musa kıssasında da var: 
Hani Biz onu açık ara muktedir kılan bir 
güçle 4 Firavun'a göndermiştik. 39 Fakat o 
iktidarına güvenerek (Musa'ya) karşı çık- 
mış, üstelik "O, ya bir büyücü ya da bir de- 
lidir" demişti. 40 Derken, Biz de onu ve or- 
dusunu enseledik, hepsini denize döktük: 
o hâlâ kendi kendisini kmayadursun. 5 

41 Aynı (mesaj) 'Âd kıssasında da var: 
Hani onlara da köklerini kurutan bir fır- 
tına göndermiştik. 42 (Bu fırtına) geçtiği 
yerde hiçbir şey bırakmadı, hepsini kül 
edip göğe savurdu. 

43 Aynı (mesaj) Semud kıssasında da var: 
Hani onlara da "Bir süreliğine siz de safa 
sürün bakalım!" denilmişti. 44 Nitekim 
onlar Rablerinin emrine karşı gelmişler- 
di: Ve onlar bön bön bakarken, bir (bela) 
yıldırımı kendilerini enseleyiverdi; 45 ne 
yerlerinden doğrulmaya, ne de kendileri- 
ni savunmaya mecal bulabildiler. 

46 Daha önce de Nûh kavmi (helak ol- 
muştu): Çünkü onlar da yoldan çıkmış 
bir kavimdiler. 6 

47 BÜTÜN bir göğü 7 kendi güç ve kudre- 
timizle 8 Biz inşa ettik ve onu sürekli ge- 
nişleten de Biziz. 9 48 Yeri de Biz yayıp 
döşedik: Biz, ne muhteşem döşeyiciyiz. 10 

49 Her şeyi çift-zıt kutuplu 11 yarattık ki, 
öğüt ve ibret alabilesiniz. 12 

50 Şu halde (de ki): "Allah'a kaçınız! Şüp- 
he yok ki ben O'nun katından size gönde- 
rilmiş apaçık bir uyarıcıyım. 51 Allah'la 
beraber, başka hiçbir şeye ilâhlık yakış- 
tırmayınız! Elbette ben O'nun katından 
size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım. 



3 Yani: "Hedefe kilitlenmiş, güdümlü, adrese 
teslim taşlar" (Krş: 11:83). Bu taşlar, bölgede 
bolca bulunan ve bir bomba gibi yanan sülfür 



1044 



-"♦ş^^lSsss*- 



51 / ZÂRİYAT SÛRESİ 



•£e^$34» 



CUZ27 



taşları olmalıdır. Allahu a'lem. 

4 Sultân için bkz: 17:65, not. 

5 Veya: "Kınanacak işler yapan biriydi". Terci- 
himiz Firavun'un boğulurken sergilediği tavra 
dayanmaktadır (Bkz: 10:90). Muîîm, me- 
iûm'dan farklı olarak "kimse kendisini kma- 
masa da kınanmayı hak eden" vurgusu taşır 
(Taberî). 

6 Lût kavmi pişirilmiş toprak ile, Nûh kavmi 
ve Firavun su ile, 'Âd kavmi rüzgar-hava ile, Se- 
mud kavmi ateş ile helak edilmiştir. Toprak, 
su, hava ve ateş kadim hikmette maddî varlığın 
dört ana unsuru kabul edilir. Allah zulmü, her 
zaman görüp de mucize oluşunu fark etmediği- 
miz bu unsurlarla ortadan kaldırdı. 

7 Bu bağlamda "gök" bütün uzayı ifade eder. 

8 "El" anlamına gelen yecfiıı çoğulu olabilirse 
de dâvûde ze'1-eycf'de (38:17) olduğu gibi 
te'yid'in aslı olan "güç- kuvvet" anlamına da ge- 
lir. Aslında birbiriyle ilgili. Te'yid: el vermek, 
el atmak, yani desteklemek, elini güçlendir- 
mek. 

9 Veya: "Buna güç yetiren de Biziz". Modern 
kozmolojinin "genişleyen evren" modelini te- 
yit eden bir âyet. Tabiinden İbn Zeyd, müfessir- 



lerden Râzî ve îbn Kesir âyeti böyle anlamışlar- 
dır (Taberî). Bu genişlemenin bir noktada bü- 
züşme ve dürülmeye döneceği ile ilgili bkz: 
21:104. (Ayrıca ilk patlama için bkz: 21:30 ve 
ilk yoğunlaşma için bkz: 41:11.) 

10 Veya: "Daha da güzelini döşeriz". Şimdi ve- 
ya gelecekte daha güzel dünyalar var etme imâ- 
sı olarak da okunabilir. Yani, Âlemlerin Rabbi 
olan Allah âlemler var etmeyi sürdürecek ve 
onun yaratıcılığı sonsuzca sürecektir. 

11 Zevceyn: 1) Zıtlara, 2) çiftlere-eşlere, 3) çe- 
şitliliğe delalet eder. Zımnen: "Allah dışındaki 
her şey". Bkz: "hiçbir şey O'na benzemez" 
(42:11). 

12 Zımnen: "Düşünme faaliyeti mümkün ola- 
bilsin". Tıpkı dış dünyamız gibi iç dünyamız da 
çift-zıt kutupluluğa tabidir. Âfâk (dış dünyamı- 
zın uçsuz bucaksız ufukları) ve enfus (iç dünya- 
mızın karanlık dehlizleri) karşıtlığı da buna da- 
hildir (41:53). insan tasavvuruna daha baştan bu 
çift-zıt kutupluluk yerleştirilmiştir. Eşya idrak 
alanımıza bu sayede girer ve mahiyeti kavranır. 
İlahi varlık bu kuralın dışında olduğu için, hiç- 
bir zihin onu mahiyet olarak kavrayamaz. Al- 
lah çift-zıt kutuplardan oluşmuş bütün bir 
mahrukatın ötesinde tek aşkın hakikattir. 



CUZ27 



-»N^ 3 **- 



51 / ZÂRİYAT SÛRESİ 



«fs^Sf* 



1045 



§>*»cn& J ^ 



^vfirf j_jjİ U ifgŞ) jjj_JLJ VI J~jVIj ,3_j>J1 oili- Uj 









">U -vjjl»w>t ^jjjİ J—^ v.y^ lj-»-U= (jd-J-U üUÖ v^-«JI 



52 İşte böyle! Onlardan öncekiler, kendi- 
lerine gelen her peygambere mutlaka "si- 
hirbaz" ya da "mecnun" 1 dediler; 53 yok- 



sa onlar bunu birbirlerine bulaştırdılar? 
Ama hayır, belli ki onlar (da bunlar da 
bizzat kendileri) Allah'a başkaldırmış az- 
gın bir topluluktular. 2 

54 Artık onları kendi hallerine bırak (sen 
kendi işine bak); 3 böyle yaptığın takdirde 
kınanacak değilsin; 55 ama uyarmayı 
sürdür, en azından bu uyarının mü'min- 
lere yararı olur! 

56 Ben görünür-görünmez, bilinir-bilin- 
mez tüm iradeli varlıkları sadece Bana 
kulluk etsinler diye yarattım. 4 57 onlar- 
dan ne bir rızık bekliyorum ne de beni 
beslemelerini: 58 çünkü Allah, evet, bü- 
tün rızıkları veren mutlak ve sınırsız güç 
ve kudret sahibi O'dur. 5 

59 Bakın, elbette kendilerine kıyanların 
payına düşen, (seleflerinin.) payına düşe- 
nin aynısı olacaktır: 6 şu halde, (bu payı) 
acele istemelerine gerek yoktur. 

60 İmdi, inkârda direnenlerin tehdit edil- 
dikleri o gün başlarına geleceklerden do- 
layı vay haline! 



1 Mecnun: "Deli" veya "cinlerin etkisi altına 
girmiş kişi". Cahiliyye insanı cinlerin insanı 
delirtecek güce sahip olduğunu düşünürlerdi. 

2 Muhtemelen birbirlerinden haberdar değildi- 
ler. Fakat aynı tasavvurdan yola çıkarak benzer 
açılardan bakmaları, onların "akıllarını da bir- 
birine benzetti" (2:118) ve benzer sonuçlara 
ulaştılar. Tutum ve tepkileri öylesine tıpatıp 
örtüşüyor ki, dışarıdan bakan anlaştılar sanır. 
Bütün zamanlara mesaj: Bu kıssalarda anlatılan 
tipler sizin karşınıza dikileceklerdir. 

3 Zımnen: Gündemini düşmanın belirlemesin, 
kendi gündemini takip et! Çevirimizin gerekçe- 
si bir sonraki âyettir (Krş: 53:29, not). 

4 Çevirimiz için bkz: 6:1 12, not. (Krş: Zemahşe- 
rî). Sadece cinler ve insanlar değil, bütün varlık- 
lar O'na boyun eğmişlerdir (Krş: 41:11 ve 55:6). 
Fakat insan "sınava" tabidir (67:2). İradesiz var- 



lıkların kulluğu ityan ve secde ile ifade edilir- 
ken, insanmki ubudiyet ile ifade edilmiştir. 
Çünkü bu sonuncusu bilinç ister (İmanın insa- 
nın iradesine bırakılması için bkz: 18:29; 73:19; 
10:99). Cinlerin anılmasının nedeni ilk muha- 
tapların "cinler Allah'a bile boyun eğmez" şek- 
lindeki tasavvurlarını red içindir. Onlar putları- 
nı melek ve cinlerin suretleri sayıyorlardı. Vah- 
yin insana değil de meleğe inmesini istiyorlar- 
dı. Allah cinlerin de insanlar gibi mükellef ol- 
duğunu beyan ile bu tasavvuru reddetti. 

5 Bu âyetler şu muhtemel sorunun cevabıdır: 
Peki, bu kulluktan kimin çıkarı vardır? Cevabı 
açık: sadece insanın (Bkz: 35:15). 

6 Sakaların su dağıttığı kap. Bu kabın içini ney- 
le dolduracağı insanın tercihine kalmış: Kevser 
ya da zakkum. Birini içenin içi ferahlar, diğeri- 
ni içenin hayatı yanar. 



-#l^3$^s«~ 



s 



52. TÛR SÛRESİ 



^s3S^ 



înâ dağına atfen "ulu dağ" anlamına gelen adını ilk âyetinden alır. İlk 
nesilden bugüne Tûr ismiyle anılmıştır. 



Sûre Mekke'de inmiştir. Sûrede Hz. Peygambere yönelik suikast planlarına 
atıf bulunmaktadır (42). Sûrenin 44. âyeti ile İsrâ sûresinin 90-92. âyetleri 
arasında bir irtibat var gibi görünmektedir. Osman tertibinde Secde-Mülk, 
İbn Abbas tertibinde Ra'd-Müik, Cabir b. Zeyd'in İbn Abbas'a isnat ettiği 
tertipte (Ca'berî) ise Nûh-Mü'minûn arasında yer alır. Bütün bu veriler ışı- 
ğında sûrenin en erken peygamberliğin 9. yılının sonlarında indiğini söyle- 
yebiliriz. Zira Kureyş, Allah Rasulü'ne suikastı ancak Ebu Talib'in vefatın- 
dan sonra ciddi olarak düşünebilmiştir. 

Her şeyin bir ruhu vardır. Hayatın cesedi bu dünya ise ruhu da ahirettir. 
Sûrenin ana konusu da işte bu ruhtur: Ahiret. 

Kaynaklarımız, Cübeyr b. Mut'im'in bu sûreyle ilgili ilginç bir anısını nakle- 
derler: Bedir esirleri hakkında Mekke'yi temsilen müzakerelerde bulunmak 
üzere Medine'ye geldim. Müslümanlar mescitte namaz kılıyorlardı. Allah 
Rasulü Tûr sûresini okuyordu. "Şüphe yok ki, Rabbinin azabı kesinlikle vu- 
ku bulur; insan kendisini ona karşı asla savunamaz!" (7-8) âyetlerine geldi- 
ğinde, kalbim yerinden fırlayacakmış gibi oldum (Buhârî ve îbn Hanbel). 

Sûrede insan davranışının sonuçlarından söz edilerek, bu sonuçların iradeli 
bir seçimin eseri olduğu dile getirilir. İnsana acziyet ve kuvveti, zaaf ve me- 
ziyeti gösterilir. Bu açıdan sûreye ödül ve ceza sûresi de denilebilir. Birbirle- 
rine çok bağlı aile fertlerinin "Hepimiz imanlıyız, fakat amellerimiz birbiri- 
mize eşit değil; dolayısıyla biz ahirette de dünyada olduğu gibi birlikte ola- 
bilecek miyiz?" sualine cevap olabilecek tek âyet bu sûrede gelir: 

"Kendileri iman eden ve soyları da bu muhteşem imanı takip edenlere ge- 
lince: Biz onları soyiarıyla buluşturacağız ve kendi yaptıklarının (karşılığın- 
dan) da hiçbir şey eksiltmeyeceğiz; (ne ki) herkesin (akıbeti) kendi kazandık- 
larına bağlıdır" (21). 

İnkarcı muhatapların tavrı eleştirilirken, kullanılan iğneleyici üslûp hayli 
dikkat çekicidir: 

"Şimdi onları bu tavra, savruk akılları mı sevk ediyor? Yoksa onlar, isyanda 
sınır tanımayan azgın bir topluluk mudur?" (32) 



CÜZ 27 



*^£^* 



52 / TÛR SÛRESİ 



-^3$^ 



1047 



MSN 



i 1 Ijîti 



jjîaJU^ji, 




-^ 



5/ı: ^;@ öji± jf£ j> fi ^jjîe IJ^i 



RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA 

1 ULU Sînâ dağı şahit olsun! 1 

2 Satırlarda kayıtlı ilâhi mesaj (şahit ol- 
sun), 3 açılmış deri tomarlarda! 2 

4 el-Beytu'1-Ma'mûr 3 şahit olsun, 5 yü- 
celtilmiş gök kubbe şahit olsun! 

6 Kükreyen taşkın deniz şahit olsun! 4 

7 ŞÜPHE yok ki, Rabbinin azabı kesin- 
likle vuku bulacaktır; 8 insan kendisini 
ona karşı asla savunamaz. 

9 Gün gelir, gök büyük bir çöküşle çö- 
ker. 5 10 Dağlar dehşet bir yürüyüşle yü- 
rür. 6 11 İşte o gün yalanlayanların vay ha- 
line! 7 12 Onlar ki daldıkları oyunda oynu- 
yor olacaklar. 13 onlar O Gün karşı ko- 
nulmaz bir güçle cehennem ateşine itile- 
cekler (ve şöyle denilecek): 14 "Bu sizin 
vaktiyle yalanlamış olduğunuz ateştir. — > 



1 Veya tûfun "uçma" anlamına dayanarak: 
"uçarak gelenler". Yemin vavı, varlığın şahit 
olduğunun delilidir (Bkz: 77:1, not). Zımnen: Ey 
insan! Sen de şahit ol! Zira sen bu âleme sahip 
olmak için değil şahit olmak için geldin (Bkz: 
70:40, not). 

2 Menşur, tomarın dürülü değil açık hali. Bu- 
nunla derinin inceltilmesi de kastedilmiş olabi- 
lir (Kır tas için bkz: 6:7, 91). Öncelikle Tûr-ı Si- 
na'da Hz. Musa'ya inen ilâhi vahye atıf. İbn Ab- 
bas bu âyetin yorumunda, Tevrat'ın tahrifinin 
yazıda değil yorumda olduğunu söyler (îbn 
Aşur). 

3 Yani: "Ziyaretçilerle şenlenen Beytullah". Bu 
ifade benzer içerikteki Tîn sûresinin ilk âyetle- 
ri ışığında "Kabe" olarak anlaşılabilir. Hz. Ali 
bunun Kabe'nin semadaki aslı olduğu yorumu- 
nu yapmıştır (Taberî). Mü'min kalbinin mecazi 
ifadesi olarak da yorumlanmıştır (Beydavî). Hz. 
Ali'nin yorumu, farklı yorumlara konu olmuş- 
tur. Bu hoş yorumlardan birine göre, Hz. Âdem 



'cennette' meleklerin el-Beytu'1-Ma'mur'u. ta- 
vaf ederken yaptıkları tesbihatı işitiyordu. Cen- 
netten kovulunca buna hasret kaldı. Bu hasreti 
dayanılmaz bir noktaya ulaşınca dua etti ve Al- 
lah ona semadaki Kabe'yi yeryüzünde temsil 
eden bir "ev" yapmasını emretti. Bu evin yeri 
ise "yeryüzünün göbeği", yani insan soyunun 
ilk konuk edildiği yerdi. Hz. Âdemin hasreti 
dindi. Bu yüzdendir ki hac ibadeti, bir gurbete 
çıkış değil sılaya dönüş olarak anlaşılmalıdır. 
Kabe'yi ziyaret, insan için bir tür baba ocağını, 
ana kucağım ziyaret anlamı taşır (Bkz: 3:97). 

4 Mescûr, "alev almış" (krş. 81:6), "dolup taş- 
mış" ya da "karışmış" gibi üç anlama da yorul- 
muştur (Taberî). Bu deniz Firavun ve ordusu- 
nun boğulduğu deniz olmalıdır. İlk anlam âye- 
tin devamındaki kıyametle, son iki anlam âye- 
tin öncesindeki Hz. Musa ile alâkalıdır. Zım- 
nen: "Gerçeğe karşı savaş açanlar er geç zulüm- 
lerinde boğulurlar". Râzî "deniz" ile Yûnus 
peygamber arasında bağ kurar. Âyetin kıyame- 



1048 



»N^N* 



52 / TÛR SÛRESİ 



•N=3$3*> 



CÜZ 27 



te ilişkin bir haber olması durumunda, denizle- 
rin bile tutuşacağı korkunç bir duruma işaret 
sayılabilir (Krş: 81:6). Tûr sûresinin yemin-şe- 
hadet vaVı ile başlayan ilk 6 âyetinin, birbiri 
arasında bir irtibata sahip olduğunu düşünmek 
gerekir. Biz bu âyetlerle Tîn sûresinin yine ye- 
min vaVı ile başlayan ilk dört âyeti arasında 
çok yakın bir anlam bağı olduğu kanaatindeyiz. 
1-3. âyetler Hz. Musa'nın vahiy aldığı mekâna 
ve Tevrat vahyine delalet ederler. 3-4. âyetler 
Kur'an'a ve Kur'an'm 'tavanına' yükselttiği in- 
sanlığın ortak aklına delalet ederler. Bu iki gu- 
rup arasında, ilâhi vahiylerin birbirinden kopuk 
değil birbirinin devamı olduğuna dair bir bağ- 



lantı vardır. 6. âyet vahye sırt dönerek tuğyan 
edenleri boğacak bir tufanın mutlaka kendileri- 
ni bekleyeceğine delalet eder. Allahu a'lem. 

5 4. âyete atıfla zımnen: her şey yıkılır, o gör- 
kemli gök kubbe bile çöker. 

6 Fiillerin mastarla pekiştirilmesi (..çöküşle çö- 
ker, ..yürüyüşle yürür) mecazı red içindir. O fi- 
illerin mecazen değil hakikaten gerçekleşeceği- 
ni ifade eder. 

7 Zarfın takdimi, cümleye "eğer öldüklerinde 
hâlâ aynı hal üzereyseler" yananlamı katar (İbn 
Aşur). 



*S-3£3* 



CÜZ 27 



«#s3^ 



52 / TÛR SÛRESİ 



«S^* 



1049 



$»%&* 



j\ Ij^U Iİ&> 1 1| bxr-fâ İ ^Jî\ f illi *jL 






J-~" 'İJ^-^ 



5V 






V s s o •** 

L^ ILI* l^j^lj l^= 0^^JI lŞ)ü ^5 ffe^jj 
llsiUi DUjU Ij^İ IjÜjI} t^îl ^Dl j0^c j_jAj 



î -"i 



^ ıli= ılı ri ÜJi ûiii ili jj Çİ2. İİji ^_il @ 

*J s jAlJlj j£-\—Z) ü_jJjij r>l .^üjişt* 2 ^ ^jOX^=Ll —İİ->J 



< — 15 Bu kara büyü (nün kâbusu) mu, 
yoksa görmek istemediğiniz bir (hakikat) 
mi? 16 Orayı boyiaym! 1 Artık ister sabre- 
din, ister sabretmeyin; size ilişkin (hü- 
küm) değişmez: çünkü siz, sadece yaptık- 
larınızın cezasını çekmektesiniz/' 

17 Sorumluluk bilinciyle yaşayanlar, ta- 
nımsız cennetlerde ve tarifsiz nimetler 
içinde olacaklar, 18 Rablerinin kendileri- 
ne verdiği nimetlerle sevinip mutlu ola- 
caklar 2 ve Rableri onları gözleri yuvasın- 
dan fırlatan azaptan koruyacak 19 (ve on- 
lara diyecek ki): "Vaktiyle yapmış oldu- 
ğunuz şeylere bir karşılık olarak yiyin, 
için, afiyet olsun. 20 Sıra sıra dizilmiş 
koltuklara yaslanarak..." 

Bir de cennette onları kusursuz bakışlı 



temiz eşlerle 3 denkleştirip eşleştireceğiz. 

21 Kendileri iman eden, ve soyları da bu 
muhteşem 4 imanı izleyenlere gelince: Biz 
onları soytarıyla buluşturacağız ve kendi 
yaptıklarının (karşılığından) da hiçbir şey 
eksiltmeyeceğiz,- 5 (ne ki) herkesin (akıbeti) 
kendi kazandıklarına bağlıdır. 6 

22 Ve Biz onlara meyve ve etin her türü- 
nü, canlarının çektiği her şeyi sunacağız,- 

23 orada birbirlerine içeni boşboğaz et- 
meyen ve günaha sokmayan dolu kadeh- 
ler sunacaklar. 

24 Ve kendileri için hazırlanmış ebedi bir 
gençlik ve tazelik onları hiç terk etmeye- 
cek; 7 tıpkı kabuklarının içinde saklanmış 
inciler gibi olacaklar. 8 

25 Derken, birbirlerine dönüp sorular so- 
racaklar... 

26 Diyecekler ki: "Vaktiyle bizler, aile- 
miz hakkında endişeye kapılıp tir tir tit- 
rerdik; 9 27 fakat Allah bize kerem etti de, 
bizi zehir gibi içe işleyen yakıcı bir ateşin 
azabından korudu. 10 28 Şüphesiz biz bun- 
dan önce de hep O'na dua ederdik; çünkü 
O, evet O'dur mutlak iyi olan sonsuz rah- 
met sahibi. 

29 (EY NEBİ!) Öğüt vermeyi (sürdür); 
şüphesiz, -Rabbinin nimeti sayesinde- se- 
nin bir kahin ve bir mecnun olrna ihti- 
malin asla bulunmamaktadır. 11 

30 Yoksa 12 (şimdi de) "O bir şairdir; (bıra- 
kın da) feleğin sillesini yiyeceği zamanı 
bekleyip görelim" mi diyorlar? 13 

31 De ki: "Bekleyin bakalım! Ama unut- 
mayın ki, ben de sizinle beraber bekle- 
yenlerdenim." 



1 Bkz: 36:64, not. 

2 Bkz: 36:55, not. 

3 Hûr hakkında ayrıntılı bir açıklama için keli- 



menin ilk geçtiği Rahman sûresinin 72. âyeti- 
nin notuna bakınız. Kelime göze nisbet edildi- 
ğinde "kusursuzluk, güzellik ve çekicilik" ifade 



1050 



-*N^3S«- 



52 / TÛR SÛRESİ 



•SsSŞSSsf* 



CUZ27 



eder. Eril ve dişil iki köke de nisbeti mümkün 
olan hûr, ödül ve cezada cinsiyet ayrımı yapıl- 
mayacağını ifade eden âyetler (3:19, 25, 161; 
4:110-112; 10:30; 14:51; 16:1 11) ışığında anlaşıl- 
malıdır. "Temiz eşler" ifadesi, 21, 24 ve 26 
âyetlerdeki soylar ve aile ile irtibatlı olarak 
okunmalıdır. Ayrıca insanın ruhunu yansıtan 
bir ayna olduğu için 'îyn, "ruhu temiz" anlamı- 
na da alınabilir (Krş: Râzî). 

4 îmânin'deki belirsizliğin azamet vurgusuyla 
çeviriye yansıması. 

5 Yani, çocuklar ebeveynlerinin (Ferrâ'ya göre 
ebeveynler de çocuklarının) iman yolunu izler- 
se, Allah aile fertleri arasındaki derece farkına 
bakmaksızın aşağı makamda olanları yüksek 
makamda olanın yanında buluşturacak. 26. 
âyette ifadesini bulan anne babaların çocukları- 
nın mânevi istikbali hakkındaki kaygısı, kabul 
olmuş bir dua yerine geçecek (Krş: 66:6). 
Mü'min atalarla onların yolunu izleyen çocuk- 
lar arasındaki 'imâni sinerjiye' atıf. 

6 Lafzen: rehin. Zımnen: Allah, insanı kendisi- 
ne borç vermiştir. İnsan bu borç karşılığı rehin- 
dir; ancak kulluk için yaptıklarını vererek ken- 
dini kurtaracaktır. îşte bu yüzden, izlenecek bir 
ışık bırakan atalar ve o ışığı izleyen çocukların 
ataların yüksek makamında buluşacak olmala- 
rı, "kimse kimsenin sorumluluğunu yüklen- 
mez" ilkesine aykırı anlaşılamaz. Gerekçesini 
26. âyetin teşkil ettiği bu 'terfi' ile, "hesabı öl- 
dükten sonra kapanmayacak üç kişi" hadisi 
arasında yakın bir ilişki vardır. "Geride sâlih 
bir evlat bırakmak", yaşayan bir amel bırak- 
maktır. Ebeveynler bunun getirisiyle daha yük- 
sek makamı elde ediyorsa, bu durumun, onlara 



bu makamı kazandıran iman sahibi çocuklara 
da mânevi bir getiri sağlaması doğaldır. 

7 Veya: "Kendileri için (hizmete âmâde) gençler 
etraflarında dönüp duracak". Tercihimiz tâfe 
^İâ'nın "dönüp dönüp geldi, başından ayrılma- 
dı" genel anlamına dayanmaktadır. Belki ce- 
hennemliklerin derilerinin yenilenmesi gibi, 
onların da gençlikleri yenilenecek. Âyette ğıl- 
manuhum değil ğılmanun lehum gelmiş olma- 
sı tercihimizi güçlendirmektedir. 

8 Vakı'a 23'te de geçen lu'luun meknûnun/el- 
lu'lui'l-meknûn benzetmesi, tek taraflı bir cin- 
si ve cinsiyyeti değil, bakir bir gönlü ve muhab- 
beti temil etse gerektir. Zira cennette mü'mi- 
ne vaad edilen nimetler dünyadaki gönüllü fe- 
ragatin bir karşılığıdır. 

9 21. âyette dile getirilen "buluşturmanın" ge- 
rekçesi. Krş: "Siz ey iman edenler! Kendinizi ve 
yakınlarınızı yakıtı insanlar ve taşlar olan tarif- 
siz bir ateşten koruyunuz!" (66:6) Zımnen: Ço- 
cuklarının manevî istikbali hakkında titreyen 
ana babaların bu kaygısı boşa gitmeyecek. 

10 Semûm için bkz: 15:27§, not. 

1 1 Zımnen: Elinde sihirli değnek yok, öğüt alan 
alır, almayan sonucuna katlanır. [Mâ..bî.. kalıbı 
için bkz: 6:107, not). 

12 Bu pasajda 15 kez kullanılan em edatı, hem 
soru hem de hakikati muhatabın zihnine kazı- 
ma vurgusuna sahiptir (îbn Aşur). 

13 Kur'an'da tek başına "kuşku" anlamında kul- 
lanılan rayb, deyimsel kullanımı olan raybe'l- 
menûri 'da "feleğin sillesini yemek" anlamım ka- 
zanır, inkarcı muhataplar helak ile tehdit edil- 
diklerinde kendilerini böyle avutuyorlardı. 



CÜZ 27 



-*^3£N*- 



52 / TÛR SÛRESİ 



*^3tM« 



1051 



H2M 



fi £§ ^ş jU, i^üt 5 \ zıL c^ j^ ı/dî # 5^>' v j? 

. »_E , __ S ' - İ 



f4iLJL5 f 1 Oji^l ç&j oHpl İJ f I fg. ^J ^ 
fİ> f 1 1© AfXJl ^ li^i= oeJJlî f-4* Sjij f\® 
|J%' JU fijii® f/^ 4>li_^ l/yb öaiLl *IÜ!I 
^Üj^lUiojjÇlJi- l_jiit ^jJüUıİjjj ^jj-iIJl«s^j 

i_1^3 ^-4*-^ >-^ ^?J r»^J j^ 3 1 J @ ; ö J^«? V (v*j^l 



w 



3 i«. 



II şyZl I jlŞj I j İA4Ii Jİ) I ^ j Igj £ ji5 ^ di^5 -uAj 




■Ljîy 



• Ş..İ- ; 



<&; 




32 Yoksa onları bu tavra savruk akılları 
mı sevk ediyor? 1 Sakın onlar isyanda sınır 
tanımayan azgın bir topluluk olmasın?! 

33 Ya yoksa onlar "Kendi söylediğini Al- 
lah'a isnat etti" mi diyorlar? 2 Ama yoo! 
(Dediklerine) kendileri de inanmıyorlar. 

34 Öyleyse, haydi onun benzeri bir başka 
söz 3 üretsinler bakalım; sözlerinin arka- 
sında duruyorlarsa tabi ki. 

35 Ne yani, onlar sebepsiz mi yaratıldı- 
lar? Yoksa kendilerini yaratan yine ken- 
dileri mi? 4 

36 Ya yoksa gökleri ve yeri yaratan ken- 
dileri mi? 

Hayır! Asıl onlar inanmaya gönüllü değiller. 

37 Yoksa Rabbinin hazineleri onların 
elinde mi? Ya yoksa onu zorla ele geçirip 



üstüne mi oturmuşlar? 

38 Ne yani, onlara özel (göklere uzanan 
bir) merdiveni var da orada olup-biteni 
mi dinliyorlar? Öyleyse, haydi açık ve 
inandırıcı delillerle birlikte dinledikleri- 
ni getirsinler de görelim! 

39 Ne yani, oğullar O'na da kızlar kendi- 
lerine mi? 40 Yoksa onlar senin, kendile- 
rine, onları ağır bir ekonomik yükümlü- 
lük altına sokacak bir bedel ödetmenden 
mi (çekiniyorlar)? 5 

41 Ne yani, idraki aşan hakikatlere vâkıflar 
da, onu kendileri mi kayıt altına alıyorlar? 6 

42 Onlar, bir tuzak tasarlıyor olmasınlar 
sakın? Fakat kurdukları tuzağa düşecek 
olan o kâfirlerin ta kendileridir! 7 

43 En nihayet, onların Allah'tan başka 
bir ilâhı mı var? 

Allah onların şirk koştuğu her şeyden aş- 
kın ve yücedir. 

44 EĞER onlar gökten bir parçanın düş- 
tüğünü görselerdi, 8 o bir bulut yığınından 
ibarettir derlerdi. 9 

45 Artık onları, dehşetten kendilerini kay- 
bedecekleri günle karşılaşıncaya kadar 
kendi hallerine bırak! 46 O Gün tuzakları 
kendilerine hiçbir yarar sağlamayacak ve 
kendilerine asla bir yardım ulaşmayacak. 

47 Ve elbet kendilerine yazık edenler, bu 
(ahiret) azabından daha yakın bir (dünya) 
azabına da mahkûm olmuşlardır: fakat 
onların çoğu bunu kavrayamamaktalar. 

48 Sözün özü: Rabbinin hükmünü sabır- 
la bekle! Unutma ki sen Bizim gözetimi- 
miz altındasın: kalktığın zaman, Rabbi- 
nin yüceliğini hamd ile an! 49 Bir de ge- 
ce vakti ve yıldızların çekildiği (gündüz) 
vakti O'nun yüceliğim dillendir! 10 



1 Veya ahlâm'm hilm'e nisbetiyie: "o engin 
hoşgörüleri mi sevk ediyor?" (Râğıb). 30. âyet- 



teki "bekleyip görelim" diyenlerin sahte hoşgö- 
rülerinin maskesini sıyırıyor. Alternatif bir an- 



1052 



-*N^N*- 



52 / TÛR SÛRESİ 



»N3£3#» 



CUZ27 



lam da "uçuk hayalleri" olabilir. 30. âyetteki 
tavır kastediliyor. Bu meal, Râğıb'm hulm keli- 
mesinin kök anlamına dair açıklamasına daya- 
nır. 

2 Hesapta küfürlerini, Allah'ı peygamberine 
karşı savunma perdesi ardına saklıyorlar. 

3 Hadîs, "olayları/hadiseleri haber veren söz" 
(Bkz: 66:3, not; krş: 77:50). 

4 Bu âyet, hem insan yaratılışının amaçsız ve 
anlamsızlığı iddiasını, hem de yaratıcı bir ilk 
özne olmaksızın kendi kendine yaratılma iddi- 
asını reddeder (Krş: 14:19 ve 21:18, not). 

5 Zımnen: Oğullara sahip olmak istemelerinin 
altında bu borcu ödeme telaşı mı yatıyor? Ser- 
veti ve gücü yücelten tasavvur suçüstü yapıla- 
rak teşhir ve tenkit ediliyor. 



6 Zımnen: İnsan iradesinin geçmediği alanları 
ele geçirdiler de, kimin ne zaman öleceğine on- 
lar mı karar veriyor? 

7 9. yılın başında suikast ihtimal dahilinde ol- 
malı. Bu Kur'an'da sık görülen gaybi haberler- 
den biridir. Zaten bu haber bir zaman sonra ger- 
çekleşecektir (Krş: 35:43). 

8 Krş: 17:92. 

9 Tıpkı 'Âd kavminin helak bulutunu görünce 
"Bu bize yağmur taşıyan bir buluttur" (46:24) 
dedikleri gibi. 

10 Muhammedi davetin şafağı yaklaşıyor: Ge- 
ceni dirilt ki gündüzün dirilsin! Gününü dirilt 
ki yarının dirilsin! Bugün uykusunu denetim 
altına alan, yarın yedi iklim dört köşeyi dene- 
tim altına alır. Tarih buna şahit olmuştur. 

«^ — , 



53* NECM SÛRESİ 



*Ns3^ 



Adını ilk âyetinden alır. Daha sahabe döneminde bu adla anılmıştır. 
Mekke'de inmiştir. Muhammedi davetin Mekke dönemi dört merha- 
leye ayrılabilir. Kureyş putlarının isim zikredilerek açıkça yerildiği 
ilk sûre olan Necm, bireysel davetten toplumsal davete geçişte yepyeni bir 
merhaleyi temsil eder. Tamamen ya da kısmen Medenî olduğuna dair riva- 
yetler mesnetsizdir. İlk tertiplerin tümü İhlas-Abese arasına yerleştirirler. 
Buna göre üçüncü veya dördüncü yılda tek celsede veya peyderpey indiril- 
miş olmalıdır. 

İbn Abbas'a göre Necm sûresi, Hz. Peygamber'in Mekkelilere vahiyle 'mey- 
dan okuduğu 7 ilk sûredir (Buhârîj. Mekke müşrikleri daha önce vahyin çağ- 
rısını duymazdan gelmişlerdi. Katılmamışlarsa da ; açıkça saldırıya da geç- 
memişlerdi. Tanrılarının eleştirilmesi üzerine, tavır değiştirerek vahye ve 
onun büyük davetçisine karşı saldırgan bir tavır takındılar. 

Bu sûre, Fecr'den sonra nüzul sürecinde kıssaların silsile halinde yer aldığı 
ikinci sûredir. Fecr'de yer alanlara, bu sûrede Hz. Musa, Hz. Nûh ve Mu'te- 
fike kıssaları ilave edilir. 

Sûre ilk bölümünde vahiy ve onun ilâhi kaynağına atıf yapar. Hz. Peygam- 
berin vahiy meleğiyle iki ayrı buluşmasını dile getirir (1-18). Bu hem Hz. 
Peygamber ve mü'minleri teyit ve teşvik, hem de inkarcıları tenkit ve tek- 
dir amacı taşır. Vahye yönelik iftiralara cevap vermeye ve'n-necm diye baş- 
lar. Bu, "gök" ve onun hayranlık verici haşmetinden yola çıkarak vahyin 
aşkın ve yüce kaynağına zihnî intikali sağlamak içindir. Bu girişte, makro 
kozmos olan evrenle mikro kozmos olan insan arasında ilginç bir bağ kuru- 
lur. Buradan yola çıkarak, insanın bozuluşuyla evrenin bozuluşu arasında- 
ki bağlantıya zımni bir atıf yapılır. Bunun ardından Kureyş 'in bozulmuş 
tanrı tasavvurunu ve bu tasavvurun ürünü olan sahte ilâhları ele alır (19- 
32). Sûre, insanın ebedi istikbali ve bu istikbalde kendisini bekleyen ödül 
ve ceza konusuyla son bulur (33-62). Sûrede, tüm zamanlar ve mekânlarda 
geçerli olan ilâhi ilkeler şöyle dile getirilir: 

"Hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu taşımaz,- ve insan başkasının de- 
ğil, sadece kendi çabasının karşılığını görecektir" (38-39). 

Küfe sayımına göre 62, diğer okullara göre 61 âyettir. 



1054 



»rg^S^fo 



53 / NECM SÛRESİ 



*fse^N« 



CUZ27 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 

1 VAHYİN aşama aşama inişi şahit olsun! 1 

2 Arkadaşınız ne sapmıştır, ne kanmıştır; 

3 ne de kendi keyfinden konuşmaktadır,- 

4 bu (Kur'an), kendisine indirilen bir va- 
hiyden ibarettir. 2 

5 Onu, melekeleri son derece güçlü bir 
(melek) öğretti; 6 etkileyici ve tam dona- 
nımlı: 3 Derken o kendini olanca haşme- 
tiyle gösterdi; 4 7 (önce) en uzak ufukta 
belirmişti; 8 daha sonra yaklaştı, derken 
iyice sokuldu; 9 öyle ki, iki yay aralığı, 
hatta daha az bir mesafe kaldı: 5 10 İşte 
(Allah) 'm kuluna vahy ettiğini böylece 
iletmiş oldu. 

11 Gördüğünü gönül yalanlamadı: 6 12 ne 
yani, şimdi siz ne gördüğü hususunda 
onunla tartışacak mısınız? 

13 Doğrusu onu bir başka iniş sırasında 
yine görmüştü; 7 14 en sonuncu sidra ağa- 
cının yanında, 8 15 vaad edilen cennetin 9 
(görüntüsü) eşliğinde, 16 kaplayan o şey 10 
sidreyi çepeçevre kuşattığında... 

17 Göz ne şaştı ve kamaştı, ne de haddi 
aştı: 11 18 hakikaten de o, Rabbinin en bü- 
yük âyetlerinden birini görmüştü. 12 

19 PEKİ hiç düşündünüz mü Lat, Uzza 13 

20 ve sonuncusuna, (hani) şu üçüncüleri 
olan Menat'a 14 (neden dişi adlar verdiği- 
nizi)? 15 21 Erkekler size kızlar O'na, öyle 
mi? 16 22 O halde bu ne berbat bir payla- 
şım böyle! 



NE3H 



^Bfh- 



cs^J 1 ^ »^ Jj ı>»- J^ €1 u^ 1 i 1 ö^i 5 V 15 ^ @ 

-^j^^^ o>a'"~ 4>oix- y*?'o*' t ° ••• 1 * -* o 

ı ^ * > " ' ' ' J ' ' 1 

Jl a ^ i , a , „ , ss 

&&\ * ""2, { ' ' \ ** **t ! t * t ^*i 'ti'* *"* * O ? *■ % s ° „*s 



durduğu isimlerden ibarettir,- Allah bun- 
lara hiçbir yetki ve otorite devretmemiş- 
tir. Bunu söyleyenler sadece kuruntu ve 
nefsani arzularının peşinden gidiyorlar; 
oysa ki Rablerinden kendilerine, ilâhi 
rehberlik gelmiş bulunuyor. 

24 Yoksa insan, 17 (hakikatin) kendi arzu 
ve isteğine tabi olduğunu mu sanıyor? 18 

25 Fakat ahiret de dünya da Allah'a aittir. 

26 Her ne kadar göklerdeki melek sayısı 
çoksa da, Allah'ın dilediği ve razı olduğu 
kimseler için verdiği şefaat izni olmadık- 
ça, onların şefaati hiçbir fayda sağlama- 



23 Bunlar, sadece sizin ve atalarınızın uy- yacaktır. 19 



1 Veya: "Yücelerden inen vahyin gözler önüne 
serdiği (hakikat) şahit olsun!" ya da "Göründü- 
ğü zaman yıldız şahit olsun!" Bağlamla uyum 
halindeki tercihimiz, Mücahid'in İbn Abbas'tan 
nakline dayanır (Taberî). Yemin vavı için bkz: 



93:1, not. 

2 Muhtemelen vahy teriminin ilk geçtiği yer. 
îslâm öncesinde dikili taş anıtlar için kullanıl- 
maktaydı. Kök olarak "açığa çıkarmak, ifşa et- 



CUZ27 



•t^^N» 



53 / NECM SÛRESİ 



*^^ ^=4» 



1055 



mek, imâda bulunmak, kafa sallamak, işaret- 
leşmek, birisinin aklına düşürmek, ilham et- 
mek" anlamlarına gelir. Kelimenin iki temel 
vasfı "hızlılık" ve "gizlilik"tir. Bir mesajı dil 
dışı bir yolla muhataba iletmeyi ifade eder. "İl- 
ham, işaret, îmâ, ilka, ihsas" vahyin anlam ala- 
nına dahildir. Terim olarak "İlahi mânaların 
vasıtalı veya vasıtasız peygamberin kalbine ilka 
edilmesi" olarak tarif edilir. Vahyin inişi, bir 
ucu gayba dayalı mucizevi bir süreçtir. Aşkınla 
içkin arasındaki ilişki ve iletişimin ifadesi olan 
vahyin inişine dair tüm açıklamalar, son tahlil- 
de, işin mahiyeti gereği gaybm akıl sır ermez 
duvarına toslamağa mahkûmdur (Vahye dair 
bkz: 99:5; 42:51, not). 

3 Zû-mirra, murûfdan mastardır. "Öd, akıl, 
kuvvet, yetenek, donanım, sağlamlık" demek- 
tir. 

4 Veya: "Tüm varlığıyla doğruldu". Öznesi Ne- 
bi de olabilir. Tercihimizin Cebrail olması 
81:23'e dayanmaktadır: "Doğrusu onu ufukta 
bütün açıklığıyla gördü". 

5 Bu bir deyimdir. İki taraf arasındaki yakınlığı 
ifade eder. iki yayı birleştirip onlarla tek bir ok 
atmak, güç birliğini simgelerdi. Bu deyim Türk- 
çe'de "aralarından su sızmıyordu" ile karşıla- 
nır. Dostluğa ve yakınlığa delalet eder. 

6 Veya 17. âyete dayanarak: "Gözün gördüğünü 
gönül yalanlamadı". 

7 Bu âyet Enbiyâ 28 ve Tekvîr 23 'e atıf olarak 
okunmalıdır. 

8 Veya: "hayranlığın sınırında". Sidre'nin "göz 
kamaşmak, hayran olmak" anlamındaki seder 
(ç. sederât) kök anlamına dayanarak. Arapça'da 
Nebk da denilen bu iğneli ağaç türü için üç 
özellik sayılır: Gölgesi geniş, meyvesi leziz, ko- 
kukusu hoş (İbn Aşur). Allah Rasulü'nün vahiy 
meleğiyle özel buluşmasını tasvir eden bu pasaj 
içinde ağacın merkezi bir yer işgal etmesi, Hz. 
Musa'nın Tuvâ vadisinde vahyi ilk alışını hatır- 
latmaktadır. Ona da ilâhi kelam bir ağaç üze- 
rinden tecelli etmişti (...). elce melek ile elçi in- 
sanın buluşması yoluyla vahyin alındığı du- 
rumlarda (Krş: 42:51) ağaçla vahiy arasında izah 
edemediğimiz ve sırrını kavrayamadığımız bir 
ilişki var gibi görünmektedir. 



9 "Kendisine sığındı" mânasındaki evâ'nın 
mastarı olan me'vâ, "sığmak, barınak, korunak, 
son durak" mânalarına gelir. Kelimenin yapısı 
gereği sığınma zamanım, hem sığınma mekânı- 
nı, hem de sığınmayı ifade eder. Bu âyette ger- 
çekleşen olağanüstü buluşmanın adresi, Mek- 
ke'deki "Me'vâ Bahçesi" adı verilen bir yer ola- 
bilir mi? Evet dememiz için me'va'nm 
Kur'an'da dünyaya ilişkin kullanıldığı bir önek 
bulmamız gerekir. Oysa ki farklı formlarla 22 
yerde gelen kelimenin tamamı da ahirete iliş- 
kindir. Bu sonuç ışığında âyetin açılımı şudur: 
dünyadaki has bahçelerin değil, arka planda, 
ahiret cennetinin görüntüsü eşliğinde... Âyet, 
Hz. Peygamberin, vahiy meleğiyle ikinci rande- 
vusundaki iç içe geçmiş çok özel müşahedeye 
atıftır. Zımnen: Beşeri bilginin ve insanın algı- 
lama kapasitesinin sınırını ifade eder. 

10 Olağanüstünün akılla kavranamayan yapısı- 
nı ifade eden bilinçli bir müphemlik (Zemahşe- 

rî). 

11 Yani: görmesi gerekeni gördü, görmemesi 
gerekeni görmek istemedi. Burada Hz. Mu- 
sa'nın "bana kendini göster" talebine kinaye 
yollu bir îmâ var gibidir (Krş: 7:143). 

12 Veya: "bazılarını". Eğer "birini" şeklinde 
okursak, o vahiy meleği Hz. Cebrail olmalıdır, 
îbare "bazılarını" şeklinde anlamaya da açıktır. 
Bu sıra dışı müşahedenin bir benzerini (veya ay- 
nısını) anlatan 17:l'de de, Rabbinin tüm muci- 
zevi sembollerini değil bazılarını gördüğü ifade 
edilir. Bu âyet, Rasuluîlah'm bu özel müşahede- 
de Allah'ı değil "Allah'ın âyetlerini" gördüğüne 
delalet eder. Râzî, "Rabbinin âyetleri" ifadesi- 
nin "Rabbini gördü" şeklindeki bir anlamaya 
meydan vermediğini, eğer öyle olsaydı bu mu- 
cizevi müşahedenin tek amacının Rabbi gör- 
mek olacağını, oysa ki burada raâ rabbehu değil 
min âyâti rabbihi denildiğini ifade eder. Allah 
Rasulü bu müşahedesini anlatırken "Öyle bir 
makama yükseldim ki, kalemlerin cızırtısı işi- 
tiliyordu" buyuracaktır (Buhari). Bu müşahede 
sırasında Rasuluîlah'm Burak'a binip yüksel- 
mesini Şah Veliyyullah "Nefs-i hayvaniye galip 
gelip nefs-i ruhani ile yücelme" şeklinde anlar 
[H. Bâliğa). Bu âyetle îsra 1 arasında bağ olduğu- 
nu düşünürsek, 12-18 arasının îsra 'yi anlattığı 



1056 



-*?£^3î*- 



53 / NECM SÛRESÎ 



*^3£3#» 



CUZ27 



sonucuna varırız. Bu durumda iki sûre arasın- 
daki zaman farkı, şu üç ihtimalden biriyle açık- 
lanır: 1 ) Bu müşahede birden fazla gerçekleşmiş 
olabilir. 2) 12-18. âyetler, îsrâ l'den sonra gel- 
miş olabilir. 3) İsrâ 1, daha erken bir zamanda 
inmiş olabilir. Burada 13. âyetin de açıkça ifade 
ettiği gibi iki görüşme anlatılmaktadır: Biri 6- 

12 arasında, diğeri 13-18 arasında. Bu müşahe- 
deleri İsra (veya Miraç) adıyla anacak olursak, 
birden fazla müşahede olduğuna hükmetmemiz 
gerekecektir. Eğer İsrâ 1 bunlar gibi bir olay ise, 
ya İsrâ'mn iniş zamanım öne, veya bu sûrenin 
iniş zamanım çok daha sonraya ait saymak ge- 
rekir. 

13 Lât [el-Lât, el-Lâhe): Taif'te dikili bir puttu. 
Kelimenin üretildiği leviyye, hayranlık verici 
parlaklıkta, sokunca öldüren dişi bir yılan. 
"Dövüp ezmek" anlamındaki ier/e de nisbet 
edilmiştir. Uzza: "en yüce" anlamındaki 
e'azzfm. dişili. Tapmağı Mekke-Taif arasındaki 
Hurad'daydı. 

14 Menat: "kader, ölüm" anlamındaki me- 
nâ'dzn. Tapmağı Medine yolu üzerindeydi. 

15 Tarihçilerin çoğu bu âyetlerle ilgili şöyle bir 
olay naklederler: Kureyş'in şiddetli baskı ve zu- 
lümlerine maruz kalan bir kısım Müslüman 
önce Habeşistan'a hicret etti, iki ay sonra Mek- 
ke'ye döndü. Bu dönüşün sebebi şöyle açıklan- 
dı: Hz. Peygamber, Mekke soylularının kendisi- 
ne tavır koymasından müteessir oldu. İçinden 
Allah'ın onları kendisine yaklaştıracak bir şey 
yapmasını temenni etti. Bunun üzerine 
Necm'in buraya kadarki âyetleri nazil oldu. 20. 
âyete gelince, şeytan onun diline "Bunlar yüce 
kuğulardır, elbet şefaatleri umulur" cümleleri- 
ni söyletti. Bunu duyan Kureyş sevindi ve secde 
eden Peygamberle birlikte secde etti. Bunun 
haberi Habeşistan'a gidince, oradakilerin bir bö- 
lümü "Kureyş teslim oldu" gerekçesiyle döndü 
(İbn İshak, Sîra ; Taberî, Tarih-, İbnu'1-Esir, Tarih 
vd.) Bu olayı, Hac 52 ile açıklayanlar da olmuş- 
tur. Bazı yorumlara göre, güya bunları Hz. Pey- 
gamber'in diline şeytan koymuştur. Şeytan bu 
sözleri Hz. Peygamber'e değil, bu (yalanı uydu- 
ran) zındıkların diline koymuş olmalıdır. Zira: 



"Ve şeytanlar kendi dostlarına, sizi (iyi ve kötü- 
yü belirleme konusunda) tartışmaya çekmeyi 
telkin ederler" (6:121). İbn İshak b. Huzey- 
me'nin dediği gibi "Bu zındıkların uydurması- 
dır". Bu haber dış ve iç bağlam açısından izahı 
mümkün olmayan iki çelişki içermektedir: 1) 
Bu rivayet, Necm sûresinin Habeş hicretinden 
sonra indiği yorumuna bina edilir. Bu kesinlik- 
le yanlıştır. Necm sûresi Kureyş tanrılarım 
açıkça eleştiren ilk sûredir,- ve Kureyş baskı po- 
litikasını putlarına yönelik yoğun eleştirilerin 
ardından başlatmıştır. Zira bu eleştiri olmadan 
baskı, şiddetli bir baskı olmadan da hicret ola- 
mazdı. 2) Hz. Peygamber'in secdesi söz konu- 
suysa, bunu sûredeki secde âyetine geldiğinde 
yapmış olmalıdır. Secde âyetiyse sûrenin son 
âyetidir. Bu durumda bu putları ve onlara tapan 
Kureyş'i yerden yere vuran 21-32. âyetleri de 
okumuştur. Şu halde: Bunları duyduktan sonra 
şeytanın attığı iddia edilen sözlerin hükmü ta- 
mamen geçersiz kalır, bu bir. Söz konusu âyet- 
lerdeki ağır eleştiriyi duyan müşriklerin secde- 
sinden söz etmek abestir, bu da iki. 

16 Müşrikler meleklerin sureti saydıkları hey- 
kellere tapıyorlardı. Bunların tümü de dişi yon- 
tulardı. Onlara "Allah'ın haremi" anlamına 
"Allah'ın kızları" diyorlardı. Kışı biriyle yazı 
diğeriyle geçirdiğine inanıyorlardı. Dolayısıyla 
onları razı edince Allah'ın onların hatırım kıra- 
mayacağı gibi batıl bir inanca sahip idiler (Krş: 
39:3). Meleklere dişilik atfeden, Allah'a da zım- 
nen erkeklik atfetmektedir. İlahi mükemmelli- 
ğe yakışmayan her tür inanç ve düşüncenin red- 
di. 

17 Bazıları bununla Hz. Peygamber'in kastedil- 
diği, ona verilen ve gösterilenin kendi arzusuna 
bağlı olmayıp ilâhi bir lütuf olduğunun dile ge- 
tirildiği yorumunu yapar (Taberî). 

18 Zımnen: hakikat insanın arzu ve isteğine gö- 
re şekillenmez. Farklı bir ifadeyle: sizin yamuk 
bakışınız, gerçeğin üzerinde hiçbir kalıcı iz bı- 
rakmaz. 

19 Tüm şefaat âyetleri Zümer 40 ve Zuhruf 26 
ışığında anlaşılmalıdır (Bkz: 34:23 ve 74:48, 
notlar). 



«p^^S^* 



CÜZ 27 



^^SN* 



53 / NECM SÛRESİ 



*f^Ss#» 



1057 



MSN 



1? 

ol^İJI L5 9lİ4İj@i l _ 5 JİİI t> ^^.| 'Jf 3 iL^'^^U 

"' , > t * 1 " 

Cf.^ İ}>H3 'j 1 ^ ^ U 1 -^ Ûİ^' ^j^ (J^J^ 1 L5* ^J 

^ ^SLJü I ij ~SL> Jji I ja ;£iiXJ I *_~, !j -dijj u I X-UJ I V t 

>Iİ!İİPJISÎ3f0^^^f%;ü 



Sili! 



.ur 






»L5^=^ l > 






27 Elbet ahirete inanmayan kimseler, 
melekleri dişi isimlerle adlandırırlar; 1 28 
ama onların bu konuda hiçbir bilgisi bu- 
lunmamakta, sadece zanmn peşine düş- 
mekteler: şu da bir gerçek ki, zan asla 
gerçeğin yerini tutamaz. 

29 Şu halde, artık sen de vahyimizden 
yüz çevirerek Bize sırt dönen ve tek arzu- 
su bu dünya hayatıfmn geçici zevkleri) 
olan kimseleri ciddiye alma! 2 30 Onların 
bilgi ufku da işte bu (dünya ile) sınırlı- 
dır. 3 Elbet senin Rabbin kendi yolundan 
kimin saptığını en iyi bilendir, kimin 
doğru yola yöneldiğini de en iyi bilendir. 



31 Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Al- 
lah'a aittir: en sonunda O, kötülük ya- 
panları yaptıklarıyla cezalandıracak, iyi- 
lik yapanları ise çok daha güzeliyle ödül- 
lendirecektir. 

32 Büyük günahlardan ve ahlâksızca fiil- 
lerden 4 kaçınanlara gelince; ufak tefek 
kusurlar işleseler de, kesin olarak bilsin- 
ler ki senin Rabbin engin bağış sahibidir. 

O, yeryüzü (toprağından) sizi var ederken 
de, annelerinizin karınlarında cenin ha- 
lindeyken de sizinle ilgili her şeyi bilir; 
şu halde kendinizi yunmuş yıkanmış gör- 
meyin: 5 kimin takvaya uygun davrandı- 
ğını en iyi bilen O 'dur. 

33 GÖRMEZ misin (Bize) sırt çevireni? 

34 Azıcık verip ardından koklatmayanı? 6 

35 Şimdi o, gaybm bilgisine sahip olduğu- 
nu, onu gözlemlediğini mi iddia ediyor? 

36 Yoksa ona bildirilmedi mi Musa'ya 
gelen vahiyde nelerin yer aldığı? 37 Da- 
hası (aynı şeylerin) vefa sahibi İbrahim'e 
de (geldiği): 38 Kesinlikle, hiç kimse bir 
başkasının sorumluluğunu taşımaz; 7 39 
ve insan başkasının değil, sadece kendi 
çabasının karşılığını görecektir. 40 Ve el- 
bet onun çabası, günü geldiğinde kesin- 
likle gözler önüne serilecektir. 41 Sonun- 
da, (yaptıklarının) karşılığı eksiksiz ver- 
ilecektir. 42 En nihayet (varlık bilgisinin) 
son, en son sınırı Rabbine aittir. 8 

43 Ve elbet ağlatan da O'dur, güldüren de O. 

44 Dahası elbette öldüren de O'dur, ha- 
yat veren de O. 



1 Müşrik Mekke toplumunda meleklerin şefaa- 
tine inanan bu kesimin, ikircikli de olsa ahire- 
te de inandıkları söylenebilir. 38. âyetin nüzul 
sebebi rivayeti de bunu destekler. Buna rağmen 
onlar, ahireti inkâr eden "dehri" reislerle aynı 
gözede buluştular: yaptıklarının sorumluluğu- 



nu üstlenmemek ve hesap vermekten kaçmak 
(Krş: 45:25, 32, ilgili notlar). 

2 İ'rad kötü veya kötü sanılanla mesafeyi sınır- 
lamayı ifade eder. Tevelli ise hem iyiden yüz 
çevirmeyi, hem iyiye sırt dönenden yüz çevir- 
meyi ifade eder (Krş: 74:23 ve 4:63, not). 



1058 



-»ts^S^ 



53 / NECM SÛRESİ 



•£s^3^#» 



CUZ27 



3 Yani dünya hayatının/aşağı hayatın, bilgi hi- 
yerarşisinde en altta yer alan bilgisi kadar. 

4 Fevâhiş: Hem günah, hem ayıp, hem suç olan 
davranışlar. 

5 Ümmü'l-'Alâ muttaki misafirinin cenazesine 
yönelerek "Ey Ebu Saib, senin adma şahidim ki 
Allah sana ikram edecektir!" deyince Hz. Pey- 
gamber "Allah'ın ona ikram edeceğini sen nere- 
den bileceksin ki? Vallahi Allah'ın peygamberi 
olduğum halde, yarın bana ne yapılacağını ben 
bile bilmiyorum!" buyurur (Buhârî, Cenâiz 3, 



Tabir 13, 27). 

6 Kokmayan miske miskun kediyyun denme- 
sinden yola çıkarak. Hedef dildeki karşılığı "ka- 
şığıyla verip sapıyla gözünü çıkarmak" deyimi- 
dir. 

7 Velid b. Muğire'nin önce ahiretteki azap kor- 
kusuyla iman ettiği, arkadaşlarından birinin 
ahiretteki cezasını üstlenmesi üzerine geri küf- 
re döndüğü nakledilir. 

8 30 ve 32. âyetlerde atıf yapılan "ilahi bilgi"ye 
istinaden. 



«f^ŞS^» 



CÜZ 27 



-*N3$5^* 



53 / NECM SÛRESİ 



*£=3£N* 



1059 



MSN 






fi\zSü£İLJ\ji 









45 Yine erkek ve dişi çiftleri yaratan da 
kesinlikle O'dur,- 46 (rahme) atıldığı za- 
man, bir meni damlasından... 1 

47 Ve elbet öteki (hayatı) yaratmak da 
O'na düşer. 2 



48 Yine elbet zengin eden de O'dur, sınır- 
layan da O. 3 

49 Ve Şi'ra 4 yıldızının Rabbi de kesinlik- 
le O'dur. 

50 Ve elbet O helak etmiştir kadim 'Âd'ı, 

51 ve Semud'u; 5 geriye onlardan hiçbir iz 
bırakmadı; 52 tıpkı daha önceki Nûh 
kavmi (gibi): Çünkü onlar zulümde ve az- 
gınlıkta ileri gitmiştiler; 53 tıpkı altı üs- 
tüne getirilen diğer topluluklar (gibi). 54 
Derken, kuşatan o şey onları (tarihe) 
gömdü. 55 Şu halde (ey insan)! Rabbinin 
hangi nimetinden dolayı (hesaba çekil- 
mekten) tereddüt edersin? 

56 ÎŞTE bu, önceki uyarı türlerinden bir 
uyarıdır: 57 Dehşet (ânı) yaklaştıkça yak- 
laşıyor; 6 58 Allah'tan başka kimse onun 
perdesini aralayamaz,- 59 ne yani, siz bu 
(kaçınılmaz) olayın haberini tuhaf mı bu- 
luyorsunuz? 60 Ve dahi ağlanacak halini- 
ze gülüyorsunuz? 61 Üstelik bir de kafa 
tutuyorsunuz? 7 

62 Artık (bırakın bu tavrı da), Allah'ın 
huzurunda yerlere kapanın ve yalnız 
O'na kulluk edin! 



1 Yani: Üremede cinsiyeti Allah takdir eder. 

2 Çift-zıt kutupluluk yaratılışın ortak niteliği- 
dir. Hayat dahil her şey çift yaratılmıştır. Ahi- 
ret dünya hayatının öteki yüzüdür. O olmazsa 
dünya hayatının anlam ve amacı kalmaz. Allah 

ise anlamsız ve amaçsız iş yapmaz. 

3 Veya: "mal-mülk sahibi eden de O". Bağlam- 
da yer alan gülme-ağlama, ölüm-hayat, erkek- 
dişi gibi bunun da bir kavram çifti/zıddı olması 
iktiza eder (İbn Aşur ve Şevkâni). Kelime farklı 
köklere nisbet edilmiş olsa da bu mülahazayla 
suyu kontrol altına almayı ifade eden ve "ka- 
nal" anlamına gelen el-kanâ köküne nisbeti da- 
ha uygun görünmektedir [Mekâyîs). Bu iki keli- 
me, rızıktaki genişleme ve daralmayı ifade eden 
yebsut-yakdir karşıt fiillerini çağrıştırmaktadır 



(Msl: 13:26; 17:30; 28:82). 

4 Cahiliyye Araplarmm şans ve uğur kaynağı 
sayıp bahtlarını kendisine bağlı gördükleri par- 
lak yıldız. Bir yoruma göre, Büyük köpek takım 
yıldızının en parlak üyesi olan Sirius (Akyıldız). 
Zımnen: Yaratılana değil Yaratana kulluk edin! 
Allah sizi kâinatın 'starı/yıldızı' yaptı, siz ise 
göğün starlarına kulluk etmeye kalkıyorsunuz. 
İnsan hangi şeye şans ve uğur atfederse, onun 
karşısında kendisini nesneleştirmiş olur. 

5 Bkz: Kur'an'da ilk geçtiği 89:6-9 ve not. 

6 Yani: Son Saat (Bkz: 40:18, not). 40:14 ve 
16'ya dayalı bir yoruma göre bu, insanın ölüm 
vaktidir (Ebu Müslim'den Râzî). 

7 Veya: "Gülüp eğleniyorsunuz?" ya da "şaşırı- 
yorsunuz". Tercihimiz Râğıb'a dayanır. 



«#£=3^. 



s 



54. KAMER SÛRESİ 



*^^ 



ûre avm evrelerine değil de zati varlığına delalet eden "ay" anlamında- 
ki adını ilk âyetinden alır. Sahabe'nin dilinde ilk kelimeleri olan ikter- 
abeti's-sâ'ah ile anılmıştır (Buharı). 



Sûrenin tamamı Mekkîdir. Hz. Aişe'den şöyle bir rivayet nakledilir: "Bu 
sûre Muhammed'e indiği sırada ben oyun oynayan yeni yetme bir kız çocu- 
ğuydum" (Buhârî). İlk tertipler sûreyi Tarık-Sâd arasına yerleştirir. Bu sûre- 
yi, 5. yılda inen Tarık'ın arkasına yerleştirmek isabetli değildir. Zira sûre 
boykot döneminin açtığı yaraları saran bir üsluba sahiptir. Bu yaraların he- 
nüz taze olduğu 9. yılda inmiş olmalıdır. 

Bu sûrede kıssalar birer kurşun gibi söz kalıbına dökülerek sözün gücüne 
karşı gücün sözcülüğünü yapan inkarcı muhataplara yöneltilir. Tam dört 
kez şöyle denir: "Fakat; uyarımın (dinlenilmemesi) halinde azabım nasıl 
olurmuş, (gördüler)! Doğrusu Biz bu Kur'an'ı ders alınsın diye kolaylaştır- 
dık; öyleyse, yok mudur ders alan?" 

Zira Kur'an, sahibi Allah olan hayat okulunun yine Allah'a ait olan müfre- 
datıdır. Kur'an'dan ders almayan Allah'tan ders almıyor demektir. Vahiy 
kendisini "düşünen bir topluma" ithaf eder. Dersi ise hayatına vahiyle isti- 
kamet vermek isteyenler alır. Hz. Ömer şöyle der: Lâ yağrurkum men kara- 
e'1-Kurân! înnemâ huve kelâmun netekellemu bih. Velâkin unzurû men 
ya'mel bihl" (Birinin Kur'an okuması sizi aldatmasın! O dilimizdeki bir söz- 
dür. Asıl siz onu kim hayatına koyuyor, ona itibar edin!) Fudayl b. Tyaz öy- 
le der: "înnemâ nezele'l-Km'anu li-yu'mele bih; ittehaze'n-nâsu kıraetehu 
'amelen" (Kur'an sadece kendisiyle amel olunmak için indirildi; insanlarsa 
onu okumayı amel edindiler). 

Sûre konu itibarıyla üç bölüme ayrılabilir. 1. bölümü oluşturan 1-8. âyetler 
yaklaşan kıyametten söz eder. 2. bölümde helak kıssaları yer alır (9-421. Hz. 
Nuh'un "bittim noktası" dile getirilerek (10) zımnen Allah Rasulü'ne, "Ku- 
lun gücünün bittiği yerde Allah'ın yardımı başlar" müjdesi verilir. 3. bölüm 
mucizevi bir ihbar ile, vahye karşı direnenlerin hezimete uğrayacakları ha- 
beriyle başlar (145). Varlığın ilâhi bir plan üzere yaratıldığı vurgulanır (49). 

Son pasajında Allah'a karşı küstahlaşan herkese şu ilâhi uyarı yapılır: "Ni- 
tekim, geçmişte sizinle aynı kafaca sahip toplumları yok ettik: hâlâ yok mu- 
dur ders alan?" (51) 



CÜZ 27 



-N3£^ 



54 / KAMER SÛRESİ 



-^=3^ 



1061 



H£H 



»14İW 



- : îı-' > 



^y?ML 



— M 



l_^>2rj Ij^^ îîl !j^ü]j@j^i5^Jİj^-LİJI'-^j^l 



i> 






RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA 

1 SON Saat yaklaşacak ve ay yarılacak. 1 

2 Ama eğer onlar bir mucize görseler, 
(hem hakikatten) yüz çevirirler (hem de 
onun cazibesinden kendilerini alamayış- 
larını) "Bu sürekli gerçekleşen bir sihir- 
dir" 2 diye izah ederler; 3 3 zaten hep ya- 
lanlıyorlar ve önyargılarının peşine düşü- 
yorlar. 

Sonuçta, her hakikatin 4 ortaya çıkmak 
(gibi bir huyu) var. 

4 Doğrusu onlara, içerisinde (gerçeği) göz- 
lere zorla sokan haberler bulunan bir me- 
saj gelmiştir: 5 hedefe tam ulaştıracak 
çapta bir hikmet; fakat uyarının hiçbir 
yararı olmadı. 

6 Artık sen de onlardan yüz çevir! 5 

Bir davetçinin, asla (kimsenin) tasavvur 
edemeyeceği o şeye çağıracağı gün, — > 



1 Veya: "Son Saat yaklaştı ve ay yarıldı". 
Kur'an'da Son Saat haberleri, kesinliği ifade 
için geçmiş zaman kipiyle yer alır. Tercihimiz 
bu genel Kur'ani üsluba dayanmaktadır. Alter- 
natif anlam ise, bir çok müfessirin tercihi olan 
ve sahabeden gelen rivayetlerde yer alan "ayın 
yarılması mucizesi"ne dayanmaktadır. Söz ko- 
nusu rivayetler Ankebût 50-51 ve İsra 59 ışığın- 
da anlaşılmalıdır. Hasan ve Ata, bu âyeti Kıya- 
me 7-8'deki "ay tutulması" ile tefsir ederler. 
Olağandışı bir ay tutulması yaşanmış olması ve 
bunu görenlerin ayı ikiye yarılmış sanması da 
mümkündür. Buna göre olay kıyamet öncesine 
bir atıftır (İbn Aşur). Âyet, kozmik sistemin 
oluşumu sırasında ayın yeryüzünden kopuşuna 
da yorulabilir. 

2 Veya kelimeyi merra yerine mina köküne is- 
nat ederek: "Güçlü bir sihirdir" (İbn Aşur). 



Müşriklerin vahiy mucizesini sihir saydıkları- 
na dair bkz: 43:30; 46:7. 

3 Bağlamdan da anlaşılacağı gibi burada inkarcı 
muhatapların vahyin çağrısına sırt çevirmekle 
vahyin cazibesinden kurtulamamak arasındaki 
çelişkili durumları dile getirilmektedir. Zaten 
bir şeyi "sihirdir" diyerek reddetmek, onun 
kendi üzerindeki gücünü ve etkisi itiraf etmek- 
tir. Dolayısıyla buradaki i'rad da mesajından 
yüz çevirmekle birlikte etkisinden kaçıp kurtu- 
lamamayı ifade eder [î'ıad ve Tevelli için bkz: 
53:29 ve 4:81, notlar) Parantez içi açıklamaları- 
mız bu mülahazalara dayanmaktadır. 

4 Lafzen: "emrin". 



5 Zımnen: Gündemini düşmanların belirleme- 
sin! Tevelli için 2. âyetin notuna ve atıflarına 
bkz. 



1062 



-*£s^s4»- 



54 / KAMER SÛRESİ 



*N^N* 



CUZ27 



<— 7 onlar yılgın ve bitkin gözlerle, sav- 
rulmuş çekirge sürüleri gibi mevzilerin- 
den 1 çıkacaklar; 8 davetçiye doğru panik 
içinde seğirtecekler... ve o inkâr edenler 
"Bu zor bir gün!" diye çığlık atacaklar. 2 

9 ONLARDAN önce, Nuh kavmi de ya- 
lanlamıştı: hem kulumuzu 3 yalanlamış- 
lar, hem de dönüp "O bir delidir" demiş- 
lerdi: ama engellendiler. 4 

10 Derken, o Rabbine şöyle yalvardı: 
"Ben artık bittim, şimdi Sen yardım et!" 5 

11 Biz de bardaktan boşanırcasma dökü- 
len bir su ile semanın kapılarını açtık; 12 
ve toprağı fışkıran pınarlara çevirdik; ve 
kararlaştırılmış bir görevi gerçekleştir- 
mek üzere su(lar) birleşti. 6 13 Ama onu 
(malzemesi) ahşap ve çiviler olan bir (ge- 
mi ile) taşıdık: 7 14 o (gemi) gözetimimiz 
altında yol aldı,- (bu), nankörlüğe maruz 
kalan (Nuh'a) verilmiş bir ödüldü. 

15 Doğrusu Biz, bu (kıssayı) bir (ibret) 
belgesi olarak bıraktık: 8 öyleyse yok mu- 
dur ders alan? 

16 Nitekim, uyarımın (dinlenilmemesi) 
halinde azabım nasıl olurmuş (görün)! 9 

17 Ve doğrusu Biz bu Kur'an'ı ders alın- 
sın 10 diye kolaylaştırdık: öyleyse yok 
mudur ders alan? 

18 'ÂD (kavmi) de yalanlamıştı: fakat 
uyarımın (dinlenilmemesi) halinde aza- 
bım nasıl olurmuş, (gördüler). 

19 Elbet Biz de onların üzerine kapkara 
bir günde gürültülü bir kasırga gönder- 
dik: 20 insanları öyle savuruyordu ki, 
sanki onlar kökünden sökülmüş hurma 
kütükleri gibi (yere serildiler). 21 Fakat 
uyarımın (dinlenilmemesi) halinde aza- 



arA #*5 



Qj jjj XJja\ L? ic- *UJ! ^jjüJli Ljj-^ ^aj*$\ !—>_>>>j j©? 
" fi 

" ' \ * \' ' \' * a \ ö - &*& > *' i^!t i* ,*>,',''' 

' \ ' fi' fi 

- </ * *' > '.i f >' • ,*' L S, , • ,, • - 

Î^—îj! Ijjüi^ jiIJb j>_j^S c^>SS ^^ ^ Jua ^ja A, . ,g^ jS'Jül) 

c-JİjSjlj^ Uİ OjjdJLwu|S|^İl u-ılJS'^ b I :,:!,„; v^a Aİİp 



bım nasıl olurmuş, (gördüler). 

22 Ve doğrusu Biz bu Kur'an'ı ders alın- 
sın diye kolaylaştırdık: öyleyse yok mu- 
dur ders alan? 

23 SEMUD da bütün uyarıları yalanladı,- 

24 ve dediler ki: "Ne! İçimizden (bula bu- 
la) bir ölümlüye mi uyacağız? 11 Bu tak- 
dirde biz sapıklığa ve çılgınlığa gömül- 
müş oluruz. 25 Aramızdan bir tek ona mı 
indirildi vahiy? Hayır, aksine o yalanda 
sınır tanımayan mağrurun biri." 

26 (Allah dedi ki): "Onlar yarın 'yalanda sı- 
nır tammayan mağrur' kimmiş bilecekler: 

27 Unutma ki (Ey Salih); Biz bu dişi deveyi 
onları sınamak için göndermiş bulunuyo- 
ruz,- 12 artık onları gözetle ve sabırlı ol! — > 



1 Ecdâs geldiği üç yerde de kıyamet bağlamında gelir. Bu yüzden daha genel bir kullanıma sahip 



CUZ27 



*N3^4* 



54 / KAMER SÛRESİ 



*^3c^* 



1063 



olan "kabirler" ile karşılanması yerinde değil- 
dir. 

2 O kadar ki; "yüreklerin sahibini boğarcasma 
gırtlağa dayanacağı dehşet günü" (40:18). 

3 "Kulumuz"un zımni çağrışımı: "Biz'e kulluk 
edenin mevlası biz oluruz". 

4 Şu'arâ'116'ya dayanarak. 

5 Lafzen: "yenildim". Kul "Bittim ya Rab!" der- 
se, Allah "Yettim kulum!" der. (Krş: 71:26-27). 
Bu âyetlerin Allah Rasulü'nün "bittim noktası" 
olan Taif seferine yakın bir zamanda indiği ha- 
tırlanmalıdır. 

însan ne ki? İnsan biter. Gerçekten Allah yo- 
lunda bitmek ve bittim demek kusur değil bila- 
kis meziyettir, bir hak ediştir. "Ben bittim" di- 
yecek kadar koşan ve bunu söylemeyi hak eden 
kaç fâni var şu dâr-ı dünyada? Onların hepsi de 
bittiklerinde "Dayan kulum, Ben de yettim!" 
diyen bir Allah'ı yanlarında bulmuşlardır. 

6 Hz. Nûh karada gemi yaparken zalim kavim 
"Hani bunun denizi" gibisinden dalga geçiyor- 
lardı. Zımnen, tüm zamanların Nuh'larına: Gü- 
nah okyanusunda sevap adası olmak karada ge- 



mi yapmaktır. Sen karada gemini yap! Deniz la- 
zım olursa, suların Rabbi onu ayağına getirir. 

7 Geminin nitelikleriyle anılmasının öyle bir 
vurgusu olabilir: Nuh'u ve iman edenleri taşı- 
yan, öyle olağanüstü gökten inmiş bir gemi de- 
ğildi. Bildiğiniz türden ve sıradan malzemeyle 
yapılmış bir gemiydi. Dolayısıyla kerameti ge- 
mide değil, mü'minlerin istikametinde arayı- 
nız. 

8 Hâ dişil zamiri kıssayı gösterebileceği gibi ge- 
miyi de gösterebilir. Bu ikincisi olma durumun- 
da mâna şu olur: "Biz bu gemiyi geridekilere bir 
ibret olarak bıraktık", 

9 Yay'ın "hal" anlamını tercih ederek. 

10 Zikr, hem anlamayı ve hatırlamayı, hem de 
öğüt almayı ifade eder (Bkz: 7:3; 21:10, not). 

11 Tabiatın gizli güçlerinin sembolleri olarak ni- 
teledikleri totem ve putlarım meşrulaştırmak 
için "melek peygamber" talebi. Ama bu talebin 
özünde insan soyundan umut kesme yatar. Bu, 
onların kendilerinden umut kestiklerini gösterir. 

12 Sınama aracı kılman diğer örnekler için krş: 
74:31; 17:60; 37:63; 2:102. 



»?£^sH 



1064 



•psSŞSSN* 



54 / KAMER SÛRESİ 



*Şs=3$=sH. 



CÜZ 27 



< — 28 Ve onlara suyun aralarında 1 taksim 
edildiğini haber ver: her sulama nöbetle- 
şe yapılacaktır." 

29 Derken onlar, (çete başı olan) arkadaş- 
larım çağırdılar. Kafa kafaya verdiler... ve 
nihayet o, (deveyi) gaddarca boğazladı. 2 

30 Fakat, uyarımın (dinlenilmemesi) ha- 
linde azabımın nasıl olduğunu (hiç hesa- 
ba katmadı). 

31 Elbet Biz de onlara tek bir bela sayha- 
sı gönderdik: sonunda çürüyüp un-ufak 
olmuş odun talaşına döndüler. 

32 Ve doğrusu Biz bu Kur'an'ı ders alın- 
sın diye kolaylaştırdık: öyleyse yok mu- 
dur ders alan? 

33 LÛT 'kavmi de bütün uyarıları yalan- 
ladı. 34 Elbet Biz de onları bir bela fırtına- 
sına maruz bıraktık 3 ve seher vakti sade- 
ce Lût'un (iman) ailesini 4 kurtardık, 35 
katımızdan bir nimet olarak: şükredenle- 
ri Biz işte böyle ödüllendiririz. 

36 Doğrusu (Lût) Bizim enseleme gücü- 
müze karşı onları uyarmıştı; fakat onlar 
bu uyanlara hep kuşkuyla yaklaştılar; 37 
dahası arzularını onun misafirlerinden 
tatmin etmek için onunla çekiştiler; 5 bu- 
nun üzerine Biz de gözlerini kör ettik; 6 
"Madem uyarımı (göz ardı ettiniz), o hal- 
de azabımı tadın!" (dedik). 

38 Mamafih, sabahleyin erkenden kalıcı 
izler bırakan bir azap onları kuşattı: 39 
sonunda, uyarımın (dinlenilmemesi) ha- 
linde azabım nasıl olurmuş (gördüler). 

40 İşte Biz bu Kur'an'ı ders alınsın diye 
kolaylaştırdık: öyleyse yok mudur ders 
alan! 

41 Doğrusu, Firavun yandaşlarına da bu 
uyarılar gelmişti. 42 Bütün âyetlerimizi 
yalanladılar: bunun üzerine Biz de, her 
şeye gücü yeten yüce bir güç sahibi nasıl 
çekip alırsa, işte öyle çekip aldık. 



üi 



H-Lr-" 1 J' fr"*^ 3 Mr^ri *-*— â *U-H OIçv^Ujj 

© J- 1 -^ -^jJ f i* ^4-^H!^-^ C/> J4* j^-ÜJ o\yi\ lîjw 
<uju {g|_p«^j j»aU4şxj bjl Jl 'ili Çv»Ü fv^ii UJLILjl L>! 
UiliaŞ ^3-ül -^JİH j^=>i. 'J* (^J^-— i-JJ-ÂS" li-lic- ^ 

«_*UA>.li I^İS Iİ3İJİJ l_jji£"|g| jJuJl j_jc- i Jl îLi- jjüj|3s 

5* Ijj çv-SÜ % \ *£d jl j* j-j». ,*£==> juS" I |S| jJİio jjjc. JL>. I 
^ . „° ,,., , ™ „ ,., , , f , r c ; i,.'. ^ Si,. . 

ls^ J 1 ^ 1 ı_s^ ^-J^—i f iî@ ^-"J J^ 3 <j* Si- -^*-^' 



üi 



> > k . 



^^ jJ-«j «UÂİ>> ^^—j; Jj^sra lîlgy^j^ S ^5 jS ^_f*^>- J 



43 İMDİ, sizin kâfirleriniz şu bahsi ge- 
çenlerden daha mı değerlidir; yoksa silin- 
mez sayfalarda 7 dokunulmaz olduğunuz 
mu kayıtlı? 

44 Yoksa "Biz örgütlü gücüz, galip geli- 
riz" mi diyorlar? 

45 Gün gelecek, birlikleri yenilip dağıla- 
cak ve arkalarını dönüp (kaçacak)lar. 8 

46 Ne var ki onların asıl randevuları Son 
Saat'tir; işte o Son Saat en dehşetli, en acı 
olanıdır,- 47 çünkü günahı hayat tarzı edi- 
nenler, sapıklığa ve çılgınlığa mahkûm 
olmuşlardır. 48 O Gün yüzükoyun ateşe 
sürüklenecekler (ve denilecek ki): "Tadın 
bakalım, değdiğinin fiyakasını bozan ce- 
hennemin okşayışını!" 9 

49 ŞÜPHE yok ki, her şeyi bir kaderle ya- 
ratan Biz'iz. 10 — > 



CUZ27 



ȣs^S5=t* 



54 / KAMER SÛRESİ 



•N3& 3 * 



1065 



1 Yani kendi hayvanlarıyla Allah'ın suyunu da- 
hi esirgedikleri dişi deve arasında (26:155). 

2 'Akara için bkz: 7:77, not. 

3 Krş: 29:28-35. 

4 Karısı bu aileye dahil olmadığı için kurtula- 
madı (Bkz: 11:81 ve 27:57, not). 

5 Tercih ettiğimiz bu anlam için krş: 12:23, not. 

6 Zımnen: Şehvet güdüleri bilinçlerini öyle ku- 
şattı ki, gözleri hiçbir şeyi görmez oldu. 



7 Zubur için bkz: 16:44 ve 26; 196, notlar. 

8 Allah Rasulü'nü teselli için mucizevi bir bi- 
çimde geleceğin önceden haber verilmesi. Tarih 
bu mucizevi haberin aynen gerçekleştiğine şa- 
hit olmuştur. 

9 Kısa vadeli hazları hayatın eksenine yerleşti- 
renlere kinayeli bir hatırlatma. 

10 Yani: "ölçüyle". İradeye bağlı eylemlerin 
gerçekleşmesinde irade de kaderdir. 



•^S^S^s* 



1066 



■"*^^3S^*~ 



54 / KAMER SÛRESİ 



< — 50 Bizim emrimiz ise, sadece göz açıp 
kapamak gibi bir anlık iştir. 

51 Nitekim, geçmişte sizinle aynı kafaya 
sahip toplumları yok ettik: hâlâ yok mu- 
dur ders alan? 

52 Ve yaptıkları her şey korunaklı sayfa- 
larda kayıt altına alınmıştır,- 53 küçük ol- 
sun büyük olsun, her ne yapmışlarsa sa- 
tırlara geçmiştir. 

54 Ne var ki, sorumluluğunun bilincinde 
olanlar cennetlerde ve ırmaklar arasında 1 
(mest) olacaklar: 55 sadâkat tahtında... 
sonsuz hükümranlık ve iktidar sahibinin 
yüce huzurunda... 2 



•N^ss* 



CUZ27 



^r^ 



ll£=lİA\ Jjüj^gj 



pu^-iı 



t) 



jîj>\ c^ '£** î^ cH^J € 



c^c 



» ° "^ 



^aÜJiüH 



Jas_ 



1 Veya mecazen: "Hayranlık verici, akıl almaz 
bir ışık tayfı içinde" (Krş: Zemahşerî). Tercihi- 
miz, Kur'an'daki cennet tasvirlerinin genel bir 



okumasına dayanmaktadır. 

2 Allah'ım! Bizi mahrum eyleme! 



-•»^S^ C^—j* " 



55. RAHMAN SÛRESİ 



A 



»N^N* 



llah'm isimlerinden biriyle başlayan tek sûredir. Allah'ın "merhame- 
tin sonsuz kaynağı ;/ oluşunu ifade eden adını ilk âyetinden alır. Daha 
Rasulullah hayattayken bu adla anılmıştır. 



Rahman sûresi, inkarcı muhatapların Furkan 60'taki "Rahman da neymiş?" 
sorusuna cevap olarak inmiş olmalıdır. Sûrenin üslûp ve muhtevası baştan 
sona böyle zımni bir cevabı içerir. İki sûre arasındaki bir başka irtibat da, bu 
sûrenin 19-20. âyetleriyle Furkan 53 arasındaki muhteva benzerliğidir. Hz. 
Esma'dan gelen ve 15:94'e atıf yapan Ahmed b. Hanbel rivayetine göre, bu 
sûrenin Hicr'den önce indiğini varsaymak gerekir. İbn Abbas tertibinde 
Şerh-Asr arasında 13. sırada yer alan sûre, Osman tertibinde Ra'd-İnsan ara- 
sında 97. sırada yer alır. Birincisi çok erken ikincisi çok geçtir. Cabir terti- 
binde Furkan'dan sonra yer alır ki, en isabetlisi budur. 

İbn Hişam'ın nakline göre, İbn Mes'ud sûreyi Kabe'de açıktan okumuş ve bu 
yüzden uğradığı saldırıyı; "Allah düşmanlarını daha önce hiç bu kadar zaval- 
lı halde görmemiştim" şeklinde değerlendirmiştir (Sîra). Necm sûresi şirki 
eleştiri çığırı açmıştı. Bu saldırı, açılan bu çığırda ilerleyen Muhammedi da- 
vete yönelik bir göz dağı olarak okunmalıdır. Bütün bu verilere göre sûre 
peygamberliğin 5 veya 6. yılma yerleştirilebilir. 

Hayranlık verici bir belagata sahip olan sûre, bir dip akıntısı gibi muhatabın 
ruhuna işleyen bir iç musikiye sahiptir. Konu itibarıyla Allah'ın insana olan 
rahmet, sevgi ve şefkatini beyan eder. Bu rahmetin tezahürlerini sıralarken, 
en başa vahiy nimetini yerleştirir. Zımnen bu, "Hidayet Allah'ın insana 
sunduğu nimetlerin başında gelir" vurgusunu taşır. Sûre varlığın çift kutup- 
luluğu yasasını baştan sona muhataba hissettirir. Allah'ın hayata her an mü- 
dahil olduğu hakikatinin en veciz ifadesi bu sûrede dile gelir: "O her an, ha- 
yata ve varlığa dair her işe müdahildir" (29). 

Sûrede "O halde Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?" sorusu 31 
kez tekrar edilir. Fakat bunların hiç biri diğerinin tıpkısı anlamında bir tek- 
rar değildir. Her biri, hemen öncesinde anılan nimete vurgu yapar. 

Rahman ismiyle başlayan sûre Celal ve İkram gibi birbirini dengeleyen iki 
ilâhi isimle son bulur. 



1068 



^c-^, , 55 / RAHMAN SÛRESİ 



°#s3S^ 



CÜZ 27 



RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA 

1 RAHMAN ?.. 1 

2 Kur'an'ı O öğretti, 3 insanı O yarattı, 2 4 
insana kendini ifade etmeyi O öğretti. 3 

5 Güneşi ve ayı mükemmel bir hesapla 
yörüngelerinde hareket ettiren de (O). 4 

6 Gövdesiz ve gövdeli bitkiler 5 O'nun 
emrine boyun eğerler. 6 

7 Yine göğü özenle O yükseltti, bir denge 
ve ölçü koydu: 7 8 ki siz (ey insanlar), den- 
geyi bozup ölçüyü kaçırmayın! 9 Yine is- 
tikametle ölçüp biçin, ölçme değerlendir- 
me yaparken haksızlık etmeyin! 

10 Yine O, yeryüzünü orada yaşayan tüm 
canlıların 8 (ayağı altına) özenle serdi; 9 11 
orada envai çeşit meyveler, salkım saçak 
hurma ağaçları 12 ve filizlenen danelerle 
hoş kokulu çiçekler verdi: 10 13 O halde 
Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilir- 
siniz? 11 

14 O insanı ateşte pişirilmiş gibi kura, 
ses veren balçıktan yarattı, 12 15 görün- 
meyen varlıkları da tarifsiz, ateş türü bir 



H^ 



VA 14,-Ü! 






mm^ 



-M 



i_d£ öl^j i jii © 5'oJJı fi i_U^i 

■ AİJ13 a ûl^^ j_üîi3 ju_ij! m 51421 



Jl& 1413,3 >:Vi3© ûij-Jı İJJ--İJ v'3 
öÇjk==& iik=^j A\ ^li@ 01^13 c^jü'ı 



karışımdan halk etti: 13 16 O halde Rabbi- 
nizin hangi nimetin